Dünya Sağlık Örgütü’nden ‘Antibiyotik Direnci’ Uyarısı

İlaçların belirli bir dozda oluşturduğu etkinin aynı dozda tekrarlayan kullanımlarından sonra azalması veya aynı etkiyi oluşturmak için daha yüksek dozda kullanılmalarının gerekliliği, ilaç etkisine karşı direnç gelişimi antibiyotik direnci, olarak tanımlanmaktadır.

Antibiyotiklerin yanlış ya da fazla kullanımının sonuçları Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından açıklanan raporla gözler önüne serildi. Koronavirüs salgınının ilk yılı olan 2020’de 87 ülkeden toplanan veriler, kan dolaşımı enfeksiyonlarına neden olan bakterilerde ilaç direncine karşı artış olduğunu ortaya koydu.

Antibiyotiklerin aşırı ve/veya yanlış kullanımı mikropların birçok tedaviye karşı dirençli hale gelmesine neden olurken, bu duruma alternatif tedavi yöntemlerinin azlığı ise endişeye neden oluyor.

DSÖ uzmanı Catharina van Weezenbeek, “Antibiyotik direnci, hem halk sağlığı hem de dünya ekonomisi için küresel bir tehdittir” ifadelerini kullandı. Raporda hastanelerde hayati tehlike yaratan kan dolaşımı hastalıklarına neden olan bakterilerde yüzde 50’nin üzerinde oranlarda direnç tespit edildiği ve bu tür hastalıkların da “son çare” olarak antibiyotikle tedavi edildiği belirtildi.

Antibiyotik direnci en fazla ölüme neden oluyor

Bu yıl yayımlanan başka bir araştırma 2019 yılında antibiyotik direnci nedeniyle 1,2 milyon kişinin bakteriyel enfeksiyonlar nedeniyle yaşamını yitirdiğini ortaya koydu. Avrupa’da her yıl 35 bin kişinin antibiyotik direnci nedeniyle yaşamını yitirdiği belirtilirken, Almanya’da bu rakamın yılda 2 bin 500 civarında olduğu belirtiliyor. Buna göre antibiyotik direnci dünya genelinde HIV/AIDS ve sıtmadan daha fazla ölüme sebep oluyor.

Antibiyotiklerin dizginlenemeyen kullanımının sınırlandırılması için ortak bir çaba olsa da antibiyotikler konusunda yeni araştırmaların hızı hala çok düşük.

Bir antibiyotiği onaylatmak için harcanan çaba, maliyet ve zaman; sınırlı yatırım getirisi ve ilaca karşı direnç oluşmaması için mümkün olduğunca az kullanılmak üzere tasarlanması nedeniyle ilaç üreticileri için cazip değil.

Sonuç olarak antibiyotik üretiminin aslan payı birkaç küçük biyofarmakoloji laboratuvarında yapılıyor. 1980’li yıllarda 20 olan antibiyotik üreten büyük ilaç şirketi sayısı bugün çok azaldı.

DSÖ raporunun yazarları bu dönemde antibiyotik direncindeki artışın arkasındaki nedenleri tespit etmek ve pandemi sırasında antibiyotiklerin aşırı kullanımıyla ne ölçüde bağlantılı olduğunu ortaya çıkarmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu söyledi.

Antibiyotik direnci tanımı ve algısı

İlaçların belirli bir dozda oluşturduğu etkinin aynı dozda tekrarlayan kullanımlarından sonra azalması veya aynı etkiyi oluşturmak için daha yüksek dozda kullanılmalarının gerekliliği, ilaç etkisine karşı direnç gelişimi olarak tanımlanmaktadır. Aynı durum, etki mekanizması vücutta hastalık oluşturan patojenleri öldürmek veya baskılamak olan ilaçlar (antibiyotikler, antineoplastikler) için geçerli olduğunda, ilaca dirençli patojenlerden bahsedilir.

Bakterilerde antibiyotiklere karşı direnç gelişiminden sorumlu olan genler spontan ya da indüklenen mutasyonlarla veya direnç genlerinin başka bakterilerden transfer edilmesiyle kazanılmaktadır. Antibiyotiklere maruziyet durumunda bu direnç genleri, bu genleri taşıyan bakterilerin hayatta kalma şansları daha fazla olduğu için, doğal olarak seçilmekte ve bu genleri taşıyan bakterilerin ekosistemde kapladığı yer artmaktadır.

Antibiyotiklere karşı direnç gelişimi, antibiyotiklerin keşif sürecinin ilk zamanlarından itibaren bilinmektedir. Zira penisilini keşfeden Alexander Fleming, 1945 yılında Nobel ödülünü alırken yaptığı konuşmasında, laboratuvar ortamında mikroorganizmaların kendilerini öldürmeye yetmeyen dozlarda penisiline belirli bir süre maruz kalmaları durumunda penisilin direnci kazanacaklarını ve aynı durumun vücutta da geçerli olduğunu söylemiştir.

Doğada antibiyotik direnç genlerinin varlığının kökeninin incelenmesine yönelik çalışmalar bu genlerin ve dolayısıyla bakterilerde gözlenen antibiyotik direncinin insanların tedavi amaçlı olarak antibiyotikleri kullanmaya başlamalarından çok daha önce de var olan doğal bir fenomen olduğunu göstermektedir. Doğada antibiyotik varlığının antibiyotiklerin keşfinden çok daha önce de mevcut olduğu düşünüldüğünde bunun beklenilen bir durum olduğu kabul edilebilir.

Günümüzde antibiyotik direnç mekanizmaları bakterilerin evrimsel sürecinin bir parçası olarak kabul edilmektedir. Buna göre, antibiyotik direncinin hep var olduğu gibi her zaman da var olacağı ve etkisine direnç olmayan bir antibiyotiğin olmadığı ve olmayacağı öngörülmekte ve antibiyotik direnciyle mücadele planının bu varsayım üzerinden gerçekleştirilmesi gerektiği kabul edilmektedir.

Ayrıca, klinik açıdan önem taşıyan direnç mekanizmaları ve dirençli bakteri türlerinin zaman içinde değişiklik gösterebileceği düşünülmektedir. Bu nedenler, belirli aralıklarla yeni antibiyotiklerin üretilmesinin; bu antibiyotiklerin belirli direnç mekanizmalarına spesifik olmalarının ve kullanımlarının bu durumlarla sınırlı olmasının gerektiğini düşündürmektedir.

Son yıllarda yapılan çalışmalar belirli bir bakterideki çoklu ilaç direncinin yanısıra, tüm bakterilerdeki direnç faktörlerinin toplamından oluşan ve “rezistom” adı verilen direnç havuzu kavramına yer vermektedir. Bu havuzdaki bakteriler sadece patojen bakterileri değil patojen olmayan bakterileri de kapsamaktadır.

Bu yaklaşım değişikliğinin altında yatan sebep, bakterilerin direnç genlerini horizontal olarak farklı bakteri türlerine aktarabilmeleridir. Rezistomun daha iyi anlaşılmasının, sadece içinde bulunulan zamanda klinik açıdan önem taşıyan direnç mekanizmalarına yönelik değil, gelecekte önem kazanabilecek yeni direnç mekanizmaları hakkında da fikir sağlayarak yeni ilaçların keşif sürecinde önemli faydalar sağlayabileceği umut edilmektedir.

Paylaşın

Avrupa’da 15 Bin Kişi ‘Aşırı Sıcaklar’ Nedeniyle Hayatını Kaybetti

2022 yılında Avrupa’da sıcak hava nedeniyle 15 bin kişinin hayatını kaybettiği duyuruldu. Üç aylık yaz döneminde yetkililerin DSÖ’ye sunduğu verilere göre İspanya’da yaklaşık 4 bin, Portekiz’de binden fazla, Birleşik Krallık’ta 3 bin 200’den fazla ve Almanya’da da yaklaşık 4 bin 500 kişi sıcaklar nedeniyle yaşamını yitirdi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Avrupa Bölge Direktörü Hans Kluge, Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde düzenlenen BM iklim zirvesi dolayısıyla yaptığı açıklamada, iklim değişikliğinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekti.

Avrupa’da geçen yaz insan sağlığını olumsuz etkileyen sıcak hava dalgalarına, kuraklık ve orman yangınlarına tanık olunduğunu belirten Kluge, Avrupa Birliği’nin iklim değişikliğini gözlemleyen kuruluşu Copernicus’a göre, 2022 yazının bugüne kadar kaydedilen en sıcak yaz olduğunu hatırlattı.

DSÖ Avrupa Bölge Direktörü Kluge, tahminlere göre Avrupa’da sıcak hava nedeniyle 2022 yılında 15 bin kişinin hayatını kaybettiğini belirtti. Üç aylık yaz döneminde yetkililerin DSÖ’ye sunduğu verilere göre İspanya’da yaklaşık 4 bin, Portekiz’de binden fazla, Birleşik Krallık’ta 3 bin 200’den fazla ve Almanya’da da yaklaşık 4 bin 500 kişi sıcaklar nedeniyle yaşamını yitirdi.

Kluge, diğer ülkelerin de verileri sunması halinde, ölü sayısında artış kaydedilebileceğini ifade etti. DSÖ Avrupa Direktörü, “İklim değişikliği bizi şimdiden öldürüyor, ama bugün harekete geçmek bu ölümlerin sürmesini engelleyebilir” dedi.

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ile Avrupa Birliği’nin (AB) iklim değişikliğini gözlemleme kuruluşu Copernicus tarafından geçen hafta açıklanan bir raporda, son 30 yılda Avrupa kıtasındaki hava sıcaklıklarının dünya ortalamasına kıyasla iki kat fazla arttığı belirtilmişti.

Rapora göre, 1991 yılından 2021’e kadar Avrupa’daki hava sıcaklıkları her on yılda bir ortalama 0,5 derece artış gösterdi.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Dünya Sağlık Örgütü: Pakistan Çöküşün Eşiğinde

Pakistan’da 14 Haziran’dan bu yana etkili olan muson yağmurlarının yıkıcı etkisine dair bir açıklama yapan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), ülkede sekiz milyon insanın tıbbi yardıma muhtaç olduğunu belirtti.

Dünya Sağlık Örgütü Doğu Akdeniz Bölgesi Acil Durum Direktörü Rick Brennan Cenevre’de gazetecilere yaptığı açıklamada Pakistan’ın “çöküşün eşiğinde” olduğunu söyledi.

Muhtaç durumdakilere yardım için Dünya Sağlık Örgütü’ne 81 milyon dolar tahsis edildiğini belirten Brennan, Birleşmiş Milletler’in (BM) Pakistan için öngördüğü 816 milyon euroluk toplam yardımın şimdiye kadar sadece yüzde 16’sının toplanabildiğini ifade etti.

Rick Brennan, selin çekilmesiyle ülkenin sivrisinek yatağına dönüştüğünü, birçok yerde temiz içme suyu olmadığını ve lağım sularının doğru bir biçimde tahliye edilemediğine dikkat çekti. Ülkede ishal hastalığının yaygınlaştığına dikkat çeken Brennan, Temmuz ile Ekim ayı arasında 540 bin sıtma vakası kaydedildiğini söyledi.

Pakistan’da binlerce sıtma hastası yeterli tedavi görmediği için hayatını kaybediyor. Kalıcı bir biçimde yetersiz beslenen çocukların sayısı artıyor. Seller nedeniyle bir sonraki hasat döneminin nasıl olacağı da belirsizliğini koruyor. Pakistan’da hükümet ülkede açlık krizinin yaşanmasını önlemek için bu hafta içinde Rusya’dan 300 bin ton buğday sipariş etti.

En az 1606 can kaybı

Pakistan’da etkili olan muson yağmurlarından kaynaklı sellerde can kaybının en az 1606 olduğu belirtiliyor. Ölenlerin 579’u çocuk ve 325’i kadın.

Bilim insanları, bu yıl Pakistan’da yıllık yağış ortalamasının üç buçuk katı üzerinde gerçekleşen muson yağmurlarında tartışmasız bir şekilde iklim krizinin rolü olduğunu söylüyor.

Pakistan’daki sel felaketinden sonra ülkede yaşam neredeyse durma noktasına gelmişti.

Selden sonra Pakistan’da:

  • 2 milyondan fazla ev,
  • Yaklaşık 24 bin okul,
  • 1500 sağlık tesisi,
  • 13 bin kilometre yol ya hasara uğradı ya da tamamen yıkıldı.

Ülkede yıkılan diğer yapılar arasında çok sayıda köprü, otel ve baraj da var.

İklim krizini tetikleyen küresel karbon salınımında yüzde 0,8 payı olan Pakistan’ın sel felaketi sonrası karşı karşıya olduğu hasarın maliyeti 30 milyar doların üzerinde.

Bu miktar, ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 10’undan fazlasına tekabül ediyor.

Muson yağmurları hakkında

Muson sözcüğü, Arapça “mevsim” sözcüğünden geliyor; yağışların mevsimlik olduğunu vurgulamak açısından bu adlandırma kullanılıyor.

Musonlar denildiğinde akla ilk olarak “Asya musonu” gelse de bunun dışında ABD’nin güneybatı kıyılarını ve Meksika’yı etkileyen Meksika musonu veya Arizona musonu da denilen Kuzeybatı Pasifik Musonu da bilinen mevsimsel yağışlar arasında.

Güney, güneydoğu ve doğu Asya’da etkili olan muson yağışları, temel olarak yaz mevsiminde Umman Denizi, Bengal Körfezi ve Hint Okyanusu’nda denizdeki havanın daha serin olması nedeniyle ısınan Asya kara kütlesinin alçak basınç alanı oluşturmasıyla, nemli hava kütlesinin denizden karaya doğru taşınması sonucu meydana geliyor.

Yaz mevsiminde Hint Okyanusu üzerinde ortalama sıcaklık 25 santigrat dereceyken, karalarda 45 dereceye kadar çıkabiliyor. Denizden karaya doğru esen rüzgarlarla taşınan dev bulut kütleleri Himalaya Dağları’na kadar olan bölgede mevsimsel yağışlara yol açıyor.

Yağışlar, Hint alt kıtası, Hindi Çini ve güneydoğu Asya ülkeleri ile Çin, Kore Yarımadası, Japonya’ya kadar olan bölgede etkili oluyor. Ancak yağışların en fazla etkilediği bölge, cephe kütlesinin kuzeydeki Himalaya Dağları ile karşılaşarak sıkıştığı Hindistan, Nepal, Butan, Bangladeş, Myanmar’ı içine alan bölge. Bu bölgede yağışlar zaman zaman on binlerce insanın evlerini terk etmesine neden olan sellere yol açıyor.

İklim krizi

Öte yandan, iklim krizi de söz konusu yağışların şiddetini ve yarattığı etkileri arttırabiliyor. Örneğin, çevre örgütü Germanwatch’ın Küresel İklim Riski verilerine göre, Güney Asya ülkesi Pakistan, halihazırda iklim krizinin sebep olduğu aşırı hava olaylarına karşı en kırılgan sekizinci ülke olma özelliği taşıyor.

İklim Değişikliği Bakanı Sherry Rehman da 6 Temmuz’da, yaşanan seller ile ilgili açıklamasında, “Bir gün yanıyorsunuz, ertesi sabah su baskınları bekliyorsunuz… Yani, Pakistan’daki durumun ne kadar ciddi olduğunu görebilirsiniz” demişti.

Paylaşın

Dünya Sağlık Örgütü: Maymun Çiçeği Vakaları Azalıyor

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), mayıs ayında dünya genelinde hızla yayılmaya başlayan, temmuz ayında zirveye çıkan maymun çiçeği vakalarının aylardır azalma eğiliminde olduğu ancak ‘zafer ilan’ etmek için henüz erken olduğunu açıkladı.

Maymun çiçeği salgınında 100 ülkede 73 binden fazla vaka tespit edildiğini ve hastalık nedeniyle 29 kişinin öldüğünü duyuran DSÖ, vakaların yüzde 90’nın eşcinsel ilişki yaşayan erkeklerde görüldüğünü kaydetti. Temmuz ayında vaka sayısı zirve yapan hastalığın özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da düzenli şekilde gerilediği belirtildi.

DSÖ açıklamasında, küresel maymun çiçeği vakalarının son 7 günde önceki haftaya göre yüzde 20 düştüğü belirtildi. Ancak Güney Amerika’nın da aralarında bulunduğu bazı bölgelerde vakaların halen artmaya devam ettiği vurgulandı. Peru’da vaka oranının yüzde 7 arttığı kaydedildi.

DSÖ Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus geçen hafta “Yavaşlayan bir salgın en tehlikeli salgın olabilir, çünkü bizi krizin bittiğini düşünmeye ve gardımızı düşürmeye teşvik edebilir” dedi.

AFP’ye konuşan uzmanlar ise vakaların düşmesinin ana nedeninin risk altındaki toplulukların, özellikle erkeklerle ilişki yaşayan erkeklerin davranışlarındaki değişiklik olduğunu, ancak aşılamanın da bir rol oynadığını söyledi.

Maymun çiçeği hastalığı nedir?

Maymun çiçeği, 1980’li yıllarda tamamen ortadan kalkan çiçek hastalığının bir çeşit akraba virüsü.

ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi’ne (CDC) göre, hastalık 1958’de maymun kolonilerinde keşfedildi. İnsana bulaşan ilk vaka 1970 yılında Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde (DRC) rapor edildi.

O tarihten bu yana Benin, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Gabon, Fildişi Sahili, Liberya, Nijerya, Kongo Cumhuriyeti, Sierra Leone ve Güney Sudan’ın da içinde bulunduğu 11 Afrika ülkesinde bu virüs görüldü.

Belirtileri ne?

Ateş, döküntü, şiddetli baş ağrısı, sırt ağrısı, kas ağrıları, halsizlik ve şişmiş lenf düğümleri, maymun çiçeği ile ilişkili en yaygın belirtiler.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, maymun çiçeği olan hastalarda ateşin başlamasından sonraki 1 ila 3 gün içinde deri döküntüleri görülüyor. Döküntüler daha çok yüzde yoğunlaşırken, yüze ilave olarak, avuç içi ve ayak tabanları, ağız mukozasını, cinsel organları da etkiliyor.

Maymun çiçeğinin kuluçka süresi genellikle 6 ila 13 gün olarak bilinse de DSÖ’ye göre bu süre 5 ila 21 gün arasında değişebiliyor.

Tedavisi var mı?

DSÖ’ye göre, şu anda maymun çiçeği için önerilen özel bir tedavi yok.

Çiçek hastalığına karşı aşılamanın hastalığı önlemede yaklaşık yüzde 85 oranında etkili olduğu ileri sürüldü.

2003 yılında ABD’de yaşanan yayılmada, 47 kişi hayatını kaybetmişti.

Maymun çiçeği virüsü taşıyan kişilerin çoğu hastalığı hafif atlatsa bile DSÖ’ye göre, bu virüsten ölüm oranı yüzde 11 civarında. Çocuklar ve gençlerde ölüm oranı daha fazla olabiliyor.

Nasıl bulaşıyor?

Dünya Sağlık Örgütü yetkilisi Dr. İbrahim Soce Fall, virüsün endemik olduğu ülkelerde dahi henüz nasıl bulaştığının tam olarak anlaşılamadığını, bulaşma dinamikleri açısından hâlen birçok bilinmez olduğunu açıkladı.

DSÖ bulaşma şekilleri olarak şunları saydı: “Maymun çiçeği döküntüsü olan biri tarafından kullanılan giysilere, çarşaflara veya havlulara dokunmak. Döküntülere ya da kabuklarına dokunmak. Enfekte bir kişinin öksürmesine veya hapşırmasına maruz kalmak.”

Paylaşın

2022’de Kovid 19’da Hayatını Kaybedenlerin Sayısı 1 Milyonu Geçti

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, düzenlediği basın toplantısında, Rusya’nın işgaliyle başlayan savaşın devam ettiği Ukrayna’daki durum, Kovid 19 pandemisi ve maymun çiçeği salgını ile ilgili son gelişmeleri paylaştı.

Ghebreyesus, Kovid 19 virüsünün etkisini göstermeye başladığı 2019’un son aylarından bu yana dünyada virüs kaynaklı 6,45 milyon can kaybının görüldüğünü belirterek, “Bu hafta, yılın başından bu yana 1 milyon can kaybıyla üzücü bir dönüm nokrasını geçtik” dedi.

DSÖ Genel Direktörü, virüs kaynaklı can kayıplarını önleyecek araçların bulunmasına rağmen bu kadar ölümün kabul edilemez olduğunu söyledi.

136 ülkede aşılama oranı yüzde 70’in altında

136 ülkenin haziran sonuna kadar nüfusunun yüzde 70’ini aşılama hedefini tutturamadığını kaydeden Ghebreyesus, “Tüm hükümetlere, nüfuslarının yüzde 70’ini aşılama hedefi yolunda sağlık çalışanları, yaşlılar ve yüksek risk grubu altındaki kişileri aşılama çağrısında bulunuyoruz” dedi.

DSÖ Genel Direktörünün açıklamasına göre, henüz nüfusunun yüzde 70’ini Kovid 19’a karşı aşılayamayan ülkelerin yüzde 66’sı ise henüz nüfusunun yüzde 40’ını bile aşılayamamış durumda.

Düşük aşılama oranı bulunan ülkelerde aşılama kapasitesinin giderek arttığını ifade eden Ghebreyesus, “Daha fazlası yapılmalı. Dünya nüfusunun üçte biri, sağlık çalışanlarının üçte ikisi ve yaşlıların dörtte üçü hala aşısız durumda” değerlendirmesini yaptı.

Ghebreyesus, DSÖ üyesi ülkelere test, genom sıralaması ve aşılama kapasitelerini azaltmama çağrısını da yineledi.

Türkiye’deki durum ne?

Türkiye Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre, 8-14 Ağustos 2022 haftasında ülkede 342 kişi Kovid 19 sebebiyle hayatını kaybetti, 143 bin 88 kişinin Kovid 19 testi pozitif çıktı. Şimdiye kadarki toplam ölü sayısı 100 bin 400 iken vaka sayısı 16 milyon 671 bin 848 oldu.

Aynı verilere göre, Türkiye’de 26 Ağustos tarihi itibariyle 57 milyon 910 bin 986 kişi bir doz Kovid 19 aşısı, 53 milyon 142 bin 69 kişi iki doz ve 28 milyon 154 bin 302 kişi üç doz aşı oldu.

Paylaşın

Maymun Çiçeği Vaka Sayısı Bir Haftada Yüzde 20 Arttı

Dünyadaki maymun çiçeği vaka sayısı 36 bin 412’ye yükselirken, virüs nedeniyle yaşanan ölümlerin sayısı 12 oldu. Son 7 günde yaklaşık 7 bin 500 yeni vaka belirlenirken, haftalık vaka sayısı yüzde 20 artmış oldu.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, basın toplantısında maymun çiçeği ve Kovid 19 salgınları ile ilgili güncel verileri paylaştı.

DSÖ’nün İsviçre’nin Cenevre kentinde bulunan merkezinde basına konuşan Ghebreyesus, yılbaşından bu yana virüsün endemik olduğu ülkeler de dahil 92 ülkede maymun çiçeği vakalarının görüldüğünü aktardı.

Buna göre, 16 Ağustos itibariyle dünyadaki toplam vaka sayısı 36 bin 412 ve virüs nedeniyle yaşanan ölümlerin sayısı 12 oldu.

Haftalık olarak bakıldığında vakaların en çok son bir haftada görüldüğünü kaydeden Ghebreyesus, son 7 günde yaklaşık 7 bin 500 yeni vakanın belirlendiğini ve haftalık vaka sayılarının yüzde 20 arttığını söyledi.

Aşılama çalışmaları ile ilgili de bilgi paylaşan DSÖ Genel Direktörü, “maymun çiçeğine karşı mevcut çiçek aşılarının etkili olabileceğini ancak aşı tedarikleri ve etkililik oranlarına dair verilerin çok sınırlı olduğunu” ifade etti.

Kovid 19: Ölümlerde yüzde 35 artış

Ghebreyesus, Kovid 19 salgını ile ilgili güncel gelişmeleri de paylaştı. Buna göre, son bir haftada dünyada Kovid 19 kaynaklı yaklaşık 15 bin can kaybı kayıtlara geçti. Salgının “endişe verici olmayı sürdürdüğünü” söyleyen Ghebreyesus, ölü sayısının bir haftada yüzde 35 arttığını belirtti.

Artan Kovid 19 ölümlerinin “kabul edilemez” olduğunu söyleyen Ghebreyesus, “Biz bu salgından yorulduk ama virüs bizden yorulmadı” dedi.

DÖS Genel Direktörü Ghebreyesus, son haftalardaki Kovid 19 artışlarına Omicron’un BA.5 alt varyantlarının yol açtığı bilgisini paylaşarak, virüsün evriminin daha iyi takip edilebilmesi için ülkelere “test ve genom sıralaması kapasitelerini azaltmama” çağrısında bulundu.

Türkiye’deki durum

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 2 Ağustos tarihli açıklamasına göre, Türkiye’de bu tarih itibariyle beş maymun çiçeği vakası görülmüştü.

Kovid 19 salgınında 1-7 Ağustos 2022 haftasına ilişkin resmi verileri açıklayan Sağlık Bakanlığı, 16 Ağustos itibariyle bir haftada 380 kişinin Kovid 19 sebebiyle yaşamını yitirdiğini duyurdu. Bir önceki hafta Kovid 19 sebebiyle yaşamını yitirenlerin sayısı 337’ydi.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

DSÖ Duyurdu: Maymun Çiçeği Vaka Sayısı 200’e Ulaştı

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), alışılmadık bir şekilde patlak veren maymun çiçeği hastalığının dünyada Afrika dışında 20’yi aşkın ülkede yaklaşık 200 kişide görüldüğünü bildirdi. Şüpheli vakalarla birlikte sayının 300’e ulaştığı kaydedildi.

DSÖ yetkilisi Sylvie Briand, şu an alarma geçmeyi gerektirecek bir durum bulunmadığını belirterek “Bu, genel halkın endişe etmesini gerektirecek bir hastalık değil. Covid gibi değil” dedi. Doğru önlemlerin zamanında alınması durumunda hastalığın yayılmasının kolayca önlenebileceğini kaydeden Briand, önlemler arasında erken teşhis, vakaların izolasyonu ve temas takibinin önemine işaret etti.

Briand, çiçek aşılarının maymun çiçeğine karşı da etkili olacağını belirterek üye ülkelerin ellerindeki ilk nesil çiçek aşısı stoklarına dair bilgi paylaşımı yapması gerektiğini kaydetti. DSÖ yetkilisi, “Dünyada kullanıma hazır dozların sayısını tam olarak bilmiyoruz. Bu nedenle ülkeleri DSÖ’ye başvurup ellerindeki stoklarla ilgili bilgilendirmeye davet ediyoruz” dedi.

Yayılmanın nedeni hala bilinmiyor

Normalde Afrika’nın batı ve orta kesimlerinde görülen hafif bir viral enfeksiyon olan maymun çiçeği, Mayıs başından itibaren Avrupa, ABD ve diğer bölgelerde de ortaya çıkmıştı. Ağırlıklı olarak yakın temas yoluyla bulaşan hastalığa daha önce Afrika dışında ender rastlanıyordu. Hastalığın dünyanın diğer bölgelerine ne şekilde yayıldığı ise hâlâ açıklığa kavuşturulamadı. DSÖ yetkilileri, virüsün genetik değişikliğe uğradığına dair elde herhangi bir veri bulunmadığını belirtiyor.

Yetkililer vakaların büyük bölümünün hafif geçmesini öngörse de hamile kadınlar, çocuklar ve zayıf bağışıklık sistemine sahip kişilerde ağır enfeksiyon riskinin arttığına işaret ediyor. DSÖ yetkilileri şu aşamada kitlesel aşı kampanyalarına gerek bulunmadığını belirterek bunun yerine hastalarla yakın temasta bulunmuş kişilere aşı uygulanmasını tavsiye ediyor.

Maymun çiçeği hastalığı nedir?

Maymun çiçeği, 1980’li yıllarda tamamen ortadan kalkan çiçek hastalığının daha az bulaşıcı, daha hafif semptomlara neden olan ve daha az ölümcül hastalığa yol açan bir çeşit akraba virüsü.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ/WHO) verileri, bu virüsün ilk Orta ve Batı Afrika’daki tropik yağmur ormanlarında ortaya çıktığını ortaya koyuyor.

Birleşik Krallık Sağlık Güvenliği Ajansı’na (UKHSA) göre, maymun çiçeği insanlar arasında kolayca yayılmayan nadir bir viral enfeksiyon.

DSÖ, bulaşmanın, enfekte hayvanların kan, vücut sıvıları veya deri veya mukoza lezyonları ile doğrudan temas yoluyla gerçekleşebileceği görüşünde.

İlk nerede görüldü?

ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi’ne (CDC) göre, hastalık 1958’de maymun kolonilerinde keşfedildi. İnsana bulaşan ilk vaka 1970 yılında Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde (DRC) rapor edildi.

O tarihten bu yana Benin, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Gabon, Fildişi Sahili, Liberya, Nijerya, Kongo Cumhuriyeti, Sierra Leone ve Güney Sudan’ın da içinde bulunduğu 11 Afrika ülkesinde bu virüs görüldü.

CDC’ye göre, Afrika dışında bildirilen ilk maymun çiçeği salgını, 2003 yılında ABD’de enfekte bir memeli hayvanın ithalatı sonucu ortaya çıktı.

Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC) verilerine göre, 2018 ve 2019’da, tümü Nijerya’da yolculuk yapmış ikisi Britanya, biri İsrail’den ve biri Singapur’dan yolcuya maymun çiçeği teşhisi kondu.

Belirtileri ne?

Ateş, döküntü, şiddetli baş ağrısı, sırt ağrısı, kas ağrıları, halsizlik ve şişmiş lenf düğümleri, maymun çiçeği ile ilişkili en yaygın belirtiler olarak biliniyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, maymun çiçeği olan hastalarda ateşin başlamasından sonraki 1 ila 3 gün içinde deri döküntüleri görülüyor. Döküntüler daha çok yüzde yoğunlaşırken, yüze ilave olarak, avuç içi ve ayak tabanları, ağız mukozasını, cinsel organları da etkiliyor.

Maymun çiçeğinin kuluçka süresi genellikle 6 ila 13 gün olarak bilinse de DSÖ’ye göre bu süre 5 ila 21 gün arasında değişebiliyor.

Tedavisi var mı?

DSÖ’ye göre, şu anda maymun çiçeği için önerilen özel bir tedavi yok.

Çiçek hastalığına karşı aşılamanın hastalığı önlemede yaklaşık yüzde 85 oranında etkili olduğu tespit edildi. Bu nedenle, ciddi semptomları önlemek için çiçek aşısı yapılmasını öneriliyor.

Maymun çiçeği virüsünün doğal konağı kemirgenlerin yanı sıra ip sincapları, ağaç sincapları, primatlar.

Maymun çiçeği virüsü taşıyan kişilerin çoğu hastalığı hafif atlatıyor. 2003 yılında ABD’de yaşanan yayılmada, 47 kişi hayatını kaybetmişti.

Nasıl bulaşıyor?

Maymun çiçeğinin doğal nedeni henüz tespit edilmedi, ancak kemirgenler en olası kaynak olmasına rağmen, enfekte hayvanlardan az pişmiş et ve diğer hayvansal ürünleri yemenin olası bir risk faktörü olacağı tahmin ediliyor.

DSÖ, bulaşmanın, enfekte hayvanların kan, vücut sıvıları veya deri veya mukoza lezyonları ile doğrudan temas yoluyla gerçekleşebileceği görüşünde.

Dünya Sağlık Örgütü yetkilisi Dr. İbrahim Soce Fall, virüsün endemik olduğu ülkelerde dahi henüz nasıl bulaştığının tam olarak anlaşılamadığını, bulaşma dinamikleri açısından hâlen birçok bilinmez olduğunu açıkladı.

Maymun çiçeği virüsü taşıyan kişilerin çoğu hastalığı hafif atlatsa bile DSÖ’ye göre, bu virüsten ölüm oranı yüzde 11 civarında. Çocuklar ve gençlerde ölüm oranı daha fazla olabiliyor.

Paylaşın

Kovid 19 Salgınında Yaklaşık 15 Milyon Kişi Hayatını Kaybetti

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Kovid 19 hastalığına yol açan koronavirüsten ya da salgın nedeniyle yoğun baskı altında kalan sağlık sistemleri nedeniyle son iki yılda yaşanan can kaybının 15 milyona yakın olduğunu açıkladı.

Bu rakam 6 milyon olarak açıklanan resmi can kaybı sayısının iki katından fazla. Ölümler en fazla Güneydoğu Asya, Avrupa ve Amerika kıtalarında yaşandı.

Birleşmiş Milletler’e bağlı bir kurum olan DSÖ’nün son yayımladığı raporu kmuoyuyla paylaşan Genel Direktör Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, bu rakamın gelecekteki acil sağlık durumlarının önüne geçilebilmesi için kapasitelerini geliştirmek üzere yatırıma yönlendirilmek için ülkelerin “aklını başına getrirmesi” gerektiğini belirtti.

DSÖ’nün Kovid 19 kaynaklı asıl can kaybı sayısını hesaplamakla görevlendirdiği bilim insanları, Ocak 2020 ile 2021 yılı sonuna kadarlık sürede 13, 3 milyon ila 16,6 milyon kişinin yaşamını yitirdiği tahmininde bulunuyor.

Bu ölümlerin ya koronavirüsten ya da örneğin kanserli hastaların Kovid hastalarıyla dolu hastanelerde tedaviye erişim güçlüğü yaşaması gibi salgının sağlık sistemi üzerinde yarattığı etkilerden dolayı yaşandığı bildiriliyor.

Bu rakamlar ülkelerin rapor ettiği veriler ve istatistik modellemelerinden elde edildi. DSÖ henüz bu rakamın kaçının doğrudan koronavirüs kaynaklı, kaçının ise pandeminin etkisinden dolayı olduğuna dair ayrıntılı döküm yapmadı.

Güney Kore örneği

Amerika Birleşik Devletleri’ndek Yale Halk Sağlığı Okulu’ndan bulaçıcı hastalıklar uzmanı Albert Ko “Bu çalışma fasulye saymaya benziyor ama DSÖ’nün bu rakamları elde etmesi pandemiyi anlamak ve bu salgınla mücadeleyi sürdürürken gelecekteki pandemilerle savaşmak için çok kritik önem taşıyor” değerlendirmesinde bulundu.

DSÖ’nün çalışmasında yer almayan Ko, örnek olarak Güney Kore’deki halk sağlığına yoğun yatırım yapılması kararının MERS salgınından ağır şekilde etkilenmesi üzerine aldığını belirtti.

Ko’ya göre Güney Kore bu sayede Kovid 19’u kişi başına ölüm oranında ABD’den 20 kat az şekilde etkilenerek atlattı.

Kesin rakam hiç hesalanamayabilir

Pandemi devam ederken Kovid 19 kaynaklı ölümlere ait kesin rakamların hesaplanmasından bazı zorluklar yaşandı.

Örneğin test kapasitesinin sınırlı olması ve ülkelerin Kovid 19 kaynaklı ölümleri farklı hesaplamasından kaynaklanan sebeplerle rakamlar virüsün yaratığı yıkımın yalnızca bir bölümünü gösterdi.

DSÖ’ye bildirilen ve John Hopkins Üniversitesi tarafından ayrı şekilde sayılan resmi hükümet verilerine göre bugüne kadar  6 milyondan fazla koronavirüsten dolayı can kaybı yaşandı.

Öte yandan Washington Üniversitesi’ndeki Sağlıık Ölçüm ve Değerlendirme Enstitüsü’nden bilim insanları  Ocak 2020-Aralık 2021 aralığındaki Kovid 19 ölümlerinin 18 milyonun üzerinde olduğunu hesapladı. Kanadalı araştırmacıların öncülüğünde yürütülen ve Lancet bilimsel dergisinde yayımlanan çalışmaya göre sadece Hindistan’da sayılmayan koronavirüs ölümleri 3 milyondan fazla.

Hindistan ise ölü sayısının resmi açıklanandan daha fazla olduğu iddialarını reddederek DSÖ’nün Kovid 19 ölümlerini sayma metodunu tartışmaya açtı.

Hint hükümetinin bu hafta başında açıkladığı yeni veriler 2020’de bir önceki yıla kıyasla 474 bin daha fazla ölüm yaşandığını gösterdi, ancak hükümet bu durumun salgınla bağlantılı olmadığını belirtti. Hindistan bulaşıcılık derecesi yüksek delta varyantı ülkeyi kasıp kavurduğu ve binlerce kişinin ölümüne neden olduğu dönemde 2021 için hiç bir ölü sayısı tahmini açıklamamıştı.

Yale Üniversitesi’nden Albert Ko, DSÖ’nün çalışmasının pandemiye dair örneği Afrika’nın düşük aşılanma oranına rağmen virüsten en az etkilenen kıta olması gibi bazı gizemleri açıklayabilmek için daha iyi verilere ihtiyaç olduğu görüşünde.

Ko ayrıca İngiltere ve ABD gibi zengin ülkelerde yaşanan yüksek ölümlerin pandemiyle mücadelede kaynağa sahip olmanın tek başına yetmeyeceğini de açığa çıkardı.

İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nden halk sağlığı uzmanı Dr Bharat Pankhania ise Kovid 19’dan kaynaklı gerçek can kaybı sayısının belki de hiç bilinemeyecğine dikkat çekti.

Dr Pankhania “Böylesine büyük bir salgında insanlar oksijensizlikten sokaklarda ölürken, cesetler terkedilirken ya da kültürel inanışlara göre derhal yakılır veya gömülürken kaçkişinin öldüğünü hiç öğrenemeyebiliriz” değerlendirmesinde bulundu.

İspanyol gribiyle kıyaslama

1918’de patlak veren İspanyol gribinde can kaybının 100 milyonu bulduğunu tahmin ediyor. Bu salgınla kıyasla Kovid 19 kaynaklı ölümler az görünse de Dr Pankhania modern tıp ve özellikle aşıların son derece hızla geliştirildiği bir çağda bu kadar çok ölümün utanç verici olduğu görüşünde.

İspanyol gribiyle bir diğer kıyaslamanın uzun Kovid olduğuna dikkat çeken uzman “İspanyol gribinde grip vardı ve bazı akciğer hastalıkları yaşanıyordu ama bu kadardı. Oysa Kovid 19’da halen dirençli bir bağışıklık sorunu ile karşı karşıyayız” uyarısında bulundu.

“Uzun Covid’in insanları hangi ölçüde etkilediğinin tam bilinmediğinin altını çizen Dr Pankhania bu kişilerin tekrar eden enfeksiyonlar durumunda ömürlerinin kısalabileceği ya da başka problemlerle karşılacabileceğinin de altını çizdi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Dünyanın Yüzde 99’u Sağlıksız Hava Soluyor

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), dünya nüfusunun neredeyse tamamının insan sağlığını tehdit eder nitelikte hava soluduğunu açıkladı. Örgütün 7 Nisan Dünya Sağlık Günü öncesi yayımladığı raporda, 117 ülke ve 6 binin üzerinde şehirde hava kalitesine dair veriler ve bulgular paylaşıldı.

Bianet’te yer alan habere göre; Raporda dünya nüfusunun yüzde 99’unun, DSÖ’nün kaliteli hava standartlarının gerisinde ve insan sağlığını tehdit edici hava şartlarında yaşadığı vurgulandı.

İncelenen ülke ve şehirlerin hepsinde havanın, vücuda zarar verici oranda ince parçacıklı madde ve azot dioksit içerdiği, bu elementlerin en fazla orta ve düşük gelirli ülkelerdeki havada bulunduğu bilgisi paylaşıldı.

Önlenebilir çevre sorunlarının dünyada yılda 13 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açtığı verisi paylaşılarak, 7 Nisan Dünya Sağlık Günü öncesinde uluslararası camiaya “insanların ve evrenin sağlığını koruma” çağrısı yapıldı.

Fosil yakıt kullanımının etkisi

Dünya Sağlık Örgütü’nün güncellenen hava kalitesi veri tabanı, havadaki zararlı partikül madde miktarını gösteren PM2,5 ve PM10 ölçümlerini de içeriyor ve veri tabanının 2011’de yayınlanmasından bu yana yaklaşık iki bin şehirde neredeyse 6 kat bir artışa işaret ediyor.

Partikül madde, özellikle PM2.5, akciğerlerin derinliklerine nüfuz edebiliyor ve kan dolaşımına girerek kardiyovasküler, serebrovasküler (felç) ve solunumsal etkilere neden olabiliyor. DSÖ ayrıca söz konusu partikül maddenin diğer organları etkilediğine ve başka hastalıklara da neden olduğuna dair kanıtların da olduğunu kaydediyor.

Rapor bulgularını işaret eden DSÖ fosil yakıt kullanımını kısıtlamanın ve hava kirliliği seviyesini azaltmak için somut adımlar atmanın önemini vurguladı.

“Fosil yakıtlara daha az bağımlı dünya”

Dünya Sağlık Örgütü, hava kalite yönergesini geçen yıl güncelleyerek ülkelerin hava kalitelerinde değerlendirme yapmaları için yönergeleri daha katı hale getirmişti.

Rapor sonuçlarını değerlendiren DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, “Mevcut enerji endişeleri, daha temiz, daha sağlıklı enerji sistemlerine geçişi hızlandırmanın önemini vurguluyor” dedi.

Ghebreyesus, iklim değişikliği ve hava kirliliği gibi sorunların fosil yakıtlara çok daha az bağımlı bir dünyaya doğru daha hızlı ilerleme ihtiyacının altını çizdiğini ifade etti.

Ülkelerin gelirlerine göre hava kaliteleri

DSÖ verilerine göre; hava kalitesini izleyen 117 ülke içerisinde, yüksek gelirli ülkelerdeki şehirlerin yüzde 17’sindeki hava kalitesi, DSÖ’nün PM2.5 veya PM 10 için Hava Kalite Yönergesinin altında kaldı.

Öte yandan düşük ve orta gelirli ülkelerde, şehirlerin yüzde 1’inden daha azında hava kalitesi DSÖ tarafından önerilen eşik değerlere uygun bulundu.

74 ülkedeki yaklaşık dört bin şehirde ise zemin seviyesinde azot dioksit verisi toplanıyor. Bu verilere göre; bu yerlerdeki insanların yalnızca yüzde 23’ü, DSÖ’nün Hava Kalite Yönergesinin güncellenen versiyonundaki seviyeleri karşılayan yıllık ortalama azot dioksit konsantrasyonlarını soluyor.

DSÖ’den hükümetlere hava kalitesi önerileri

Hükümetlerin hava kalitesini ve sağlığını iyileştirmek için atabileceği adımlara da değinen DSÖ hükümetlere çağrıda bulunarak şu maddeleri sıraladı:

  • En son DSÖ Hava Kalite Yönergesi’ne göre ulusal hava kalitesi standartlarını kabul edin veya gözden geçirin ve uygulayın
  • Hava kalitesini izleyin ve hava kirliliği kaynaklarını belirleyin
  • Pişirme, ısıtma ve aydınlatma alanlarında kullanılan eve ait temiz enerjinin özel kullanımına geçişi destekleyin
  • Güvenli ve uygun fiyatlı toplu taşıma sistemleri ile yaya ve bisiklet dostu ağlar oluşturun
  • Daha katı araç emisyonları ve verimlilik standartları uygulayın ve araç için zorunlu denetimi ve bakım uygulayın
  • Enerji tasarruflu konut ve elektrik üretimine yatırım yapın
  • Sanayi ve belediye atık yönetimini geliştirin
  • Tarımsal atıkların yakılmasını, orman yangınlarını ve belirli tarımsal ormancılık faaliyetlerini azaltın
  • Sağlık profesyonellerinin müfredatlarına hava kirliliğini dahil edin ve sağlık sektörünün katılımı için araçlar sağlayın.

Hava kirliliği ve dünya

Çapı 2,5 mikrometreden küçük olan (PM2.5) ince parçacıklar akciğerlere derinlemesine nüfuz ederek zamanından erken ölüme sebep oluyor. Ayrıca arabalardan, kamyonlardan ve kömür santrallerinden yayılan nitrojen dioksit ve yeryüzündeki ozon seviyesi de hava kirliliğine bağlı erken ölümlere sebep oluyor.

Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya çapında hava kirliğinden dolayı yılda yedi milyon kişi hayatını kaybediyor. Bu rakam sigara ve zayıf beslenme alışkanlıkları nedeniyle hayatını kaybedenlerle aynı düzeyde.

Ayrıca dünya nüfusunun yüzde 91’i hava kalitesinin DSÖ’nün belirlediği sınırların üzerindeki yerlerde yaşıyor. DSÖ, her yıl dünya genelinde dış ortam hava kirliliği nedeniyle 4,2 milyon ölüm yaşandığını söylüyor. 3,8 milyon ölüm, evlerde kullanılan ve kirli yakıtlarla çalışan ocaklara maruz kalmasından kaynaklanıyor.

Temiz Hava Fonu’nun (CAF) bir analizine göre, hava kirliliğine küresel kalkınma yardımlarının yalnızca yüzde 1’i ayrılıyor. Dünyanın dört bir yanından hükümetler, 2019 ve 2020’de denizaşırı fosil yakıt projesi fonlarına, neden oldukları hava kirliliğini azaltma projelerine kıyasla yüzde 20 daha fazla kaynak sağladı.

Raporda, hava kirliliğinin HIV/AIDS, sıtma ve tüberkülozun toplamından daha fazla insanı öldürdüğü, ancak bu tür sağlık sorunlarının çok daha fazla fon aldığı tespit edildi.

Hava kalitesi projeleri için finansman yoğunluklu olarak orta gelirli Asya ülkelerine yönelikken Afrika ve Latin Amerika ülkeleri, çok sayıda yoğun kirli şehre sahip olmalarına rağmen toplam fonun sadece yüzde 15’ini alıyor.

Örneğin, 2019’da hava kirliliği ile ilgili tahmini 2260 kaybı olan Moğolistan, 2015-2020 yılları arasında 437 milyon dolar alırken, hava kirliliği nedeniyle 70 bin 150 erken ölüm yaşayan Nijerya sadece 250 bin dolar aldı.

Paylaşın

DSÖ’den Kovid 19’la Mücadelede Üç Senaryo

Salgının evrimine dair üç olasılığın bulunduğunu belirten Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, “En iyi senaryoda, bundan sonra hatırlatma dozlarını gerekli kılmayacak şekilde az varyant göreceğiz” dedi. 

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Kovid 19’a karşı Stratejik Hazırlık ve Müdahale Planı’nı güncelleyerek, pandeminin seyriyle ilgili üç senaryo ortaya koydu.

DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, bugün Cenevre’de strateji belgesi niteliğindeki planı kamuoyuna duyurduğu basın toplantısında, Kovid 19 ile mücadele araçlarının verimli şekilde kullanılarak salgının kontrol altına alınabileceğini belirtti. Ghebreyesus, “Aşı ve tedaviye adil ulaşımı sağlayarak çok sayıda hayat kurtarabiliriz” ifadesini kullandı.

Koronavirüs salgınının başlamasından bu yana dünya genelinde vaka sayısı 485 milyonu bulurken, koronovirüse bağlı ölümlerin sayısı da 6 milyonu aştı.

En iyi senaryo: Hatırlatma dozlarına gerek kalmayacak

Salgının evrimine dair üç olasılığın bulunduğunu belirten DSÖ Genel Direktörü, “En iyi senaryoda, bundan sonra hatırlatma dozlarını gerekli kılmayacak şekilde az varyant göreceğiz” dedi. Ghebreyesus, eldeki mevcut verilere göre bu senaryoda koronavirüsün gelişmeye devam edeceğini, ancak virüsün yol açtığı hastalığın şiddetinin artan bağışıklıklar nedeniyle zamanla azalacağını öngördüklerini söyledi.

Bununla birlikte vaka sayılarında görülen dönemsel ani artışlar olabileceği uyarısı yapan Ghebreyesus, bağışıklığın azalmasıyla enfeksiyonların artacağı ve ölümler meydana gelebileceği öngörüsünde bulundu. DSÖ Genel Direktörü, özellikle virüsün daha ağır hastalık seyrine yol açabileceği risk gruplarında düzenli hatırlatma aşılarının yapılmasının gerekliliğini vurguladı.

En olası ve en kötü senaryolar

İkinci senaryoya göre ise virüs evrim geçirmeye devam edecek, ancak geçirilen enfeksiyonlar ve aşılamalar sayesinde gelişen bağışıklık sayesinde ağır hastalık oranı azalacak. Ghebreyesus, bu senaryoda “daha az şiddetli varyantların ortaya çıkabileceğini, hatırlatma dozu ya da aşıların yeni virüs yapısına uygun şekilde güncellenmesine gerek olmayacağını” belirtti.

DSÖ’nün planında yer alan en kötü senaryo ise virüsün hızla bulaşan ölümcül bir tehdide dönüşmesi. Bu senaryoda aşıların etkisinin azalacağı, ölüm ve ağır hastalığa karşı bağışıklığın hızla kaybedileceği öngörülüyor. Ghebreyesus, “Böyle bir tehdide karşı hiçbir aşının işe yaramadığını görebiliriz” dedi.

DSÖ’den ülkelere tavsiyeler

DSÖ Genel Direktörü söz konusu senaryolar ışığında, ülkelerin virüs takibi, aşılama, Kovid 19’a karşı güçlü sağlık sistemi, virüsle mücadele araçlarına eşit ulaşımın sağlanması ve küresel iş birliği konularına önem vermesi gerektiği konusunda uyardı.

DSÖ’nün güncellediği Stratejik Hazırlık ve Müdahale Planı Kovid 19’un yayılmasını önlemek, teşhis ve tedavi  amacıyla ülkelerin yapması gereken stratejik ayarlamaları belirleme amacını taşıyor.

Stratejik Hazırlık ve Müdahale Planı’nı üçüncü kez güncellediklerini belirten DSÖ Genel Direktörü, bunun da muhtemelen sonuncu güncelleme olacağını belirtti. İlk rapor, Şubat 2020’de yayınlanmıştı.

Paylaşın