Birleşmiş Milletler’den Dört Ülke İçin Kıtlık Uyarısı

Birleşmiş Milletler (BM) Sudan, Haiti, Burkina Faso ve Mali için gıda kıtlığı uyarısında bulundu. Afganistan, Nijerya, Somali, Güney Sudan ve Yemen’de gıda güvenliği alarm veren ülkeler arasında.

Haber Merkezi / Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve Dünya Gıda Programı’nın (WFO) yayınladığı rapora göre, Sudan, Haiti, Burkina Faso ve Mali kıtlık riskiyle karşı karşıya.

Rapora göre, Afganistan, Nijerya, Somali, Güney Sudan ve Yemen’de gıda güvenliği konusunda yüksek alarm veren ülkeler arasında. En yüksek alarm seviyesindeki ülkeler açlık riskiyle karşı karşıya.

Raporda, bu dokuz ülkenin dışında, 22 ülkede daha gıda güvenliğinin risk altında olduğu belirtildi.

FAO Genel Direktörü Qu Dongyu, gıda güvensizliğinin nedenlerine uzun vadeli çözümler üretmek için tarımda acil eyleme geçilmesi gerektiğini söyledi. 

WFP Direktörü Cindy McCain ise, değişen iklim koşullarına ve kıtlığı önlemesine yardımcı olacak somut eylem eksikliğinin feci sonuçlara yol açabileceğine dikkat çekti.

Raporda ayrıca, yoksul ülkelerde ekonomik krizlerin daha da kötüleşeceğine dair endişelerde gündeme getirildi.

FAO ve WFP, iç çatışmaların devam etmesi durumunda bir milyondan fazla insanın Sudan’dan kaçabileceği konusunda uyardı.

Sudan’da 2,5 milyondan fazla insanın, güvenlik nedeniyle kapatılan ikmal yolları yüzünden önümüzdeki aylarda şiddetli açlıkla karşı karşıya kalabileceği belirtildi.

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den İran’a ‘İdamları Durdurun’ Çağrısı

İran’ın dünyada idam cezasını en çok uygulayan ülkelerden biri olduğunu belirten BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, İran’da bu yıl en az 209 kişinin idam edildiği bilgisini verdi ve idamların durdurulması çağrısı yaptı.

Volker Türk, İran’ın geçen yıl da 580 kişiyi idam ettiğini hatırlatarak, “Bu, özellikle idam cezasının evrensel olarak kaldırılmasına yönelik artan fikir birliği göz önünde bulundurulduğunda menfur bir rekor” değerlendirmesinde bulundu.

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, İranlı yetkililere, diğer birçok ülkenin yaptığı gibi idam cezasını kaldırması ve tüm infazları durdurması çağrısında bulundu.

Türk, yaptığı yazılı açıklamada, İran’da bu yıl en az 209 kişinin idam edildiğini, bu kişilerin genellikle uyuşturucu suçlarından mahkum olanlar ve azınlık mensubu kişiler olduğunu kaydetti.

“Hükümetin şeffaf olmaması nedeniyle infazların kesin sayısı bilinmiyor ve bu rakamların daha yüksek olması muhtemel” diyen Türk, İran’ın dünyada idam cezasını en çok uygulayan ülkelerden biri olduğunu belirtti.

Volker Türk, İran’ın geçen yıl da 580 kişiyi idam ettiğini hatırlatarak, “Bu, özellikle idam cezasının evrensel olarak kaldırılmasına yönelik artan fikir birliği göz önünde bulundurulduğunda menfur bir rekor” değerlendirmesinde bulundu.

“Sosyal medya paylaşımından”

İran’da dün “dini değerlere hakaret ettikleri” gerekçesiyle 2 kişi idam edildi.

İranlı Öğrenciler Haber Ajansına (ISNA) göre, yargı güçlerinden yapılan yazılı açıklamada, Sadrullah Fazıli Zari ve Yusuf Mihrdad hakkında verilen idam cezaları ve infazına ilişkin detaylar paylaşıldı.

Açıklamada, Zari ve Mihrdad’ın, Peygamber Muhammed’e ve kutsal değerlere hakaret ettikleri, bu konuda onlarca sosyal medya hesabı üzerinden faaliyet yürüttükleri belirtildi.

Ayrıca Zari’nin Kuran’ı yaktığına dair görüntüleri de sosyal medyadan paylaştığı ileri sürüldü.

Norveç merkezli sivil toplum kuruluşu İran İnsan Hakları (IHR), geçen yıl yayınladığı bir raporda 2022 yılında 1 Ocak-30 Haziran tarihleri arasında İran’da 251 kişinin asıldığı belirtilerek, bu rakamın geçen yılın ilk yarısında 117 olduğu bildirilmişti.

Uluslararası Af Örgütü’nün ölüm cezasına ilişkin yıllık raporunda, İran’da 2021’de infaz sayısının yüzde 28 artarak 314’e yükseldiği aktarılmıştı.

Paylaşın

Gıda Yardımına Muhtaç Sayısı 258 Milyona Yükseldi

2022 yıl sonu itibarıyla dünya genelinde gıda yardımına muhtaç bir biçimde yaşayanların sayısı 258 milyona yükseldi. 2021 yılında, dünya çapında gıda yardımına muhtaç insan sayısını 193 milyon olarak açıklamıştı.

Gıda güvenliğinin en kötü durumda olduğu ülkeler ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Etiyopya, Afganistan, Nijerya ve Yemen olarak sıralanarak, bu ülkelerdeki durumun “kabul edilemez seviyelerde” olduğu vurgulandı.

Gıda krizinin başlıca sebepleri, daha önceki yıllarda olduğu gibi çatışmalar ve kitlesel tehcirler. Diğer yandan korona krizinin ve Ukrayna Savaşı’nın etkileri, gelir dağılımındaki dengesizliğin artması, artan azgelişmişlik, iklim krizi ve doğal felaketler de olumsuz gidişatın sebepleri olarak gösteriliyor.

Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre dünya genelinde, iklim değişikliği ve ekonomik krizler nedeniyle gıda yardımına muhtaç bir biçimde yaşayanların sayısı geçen yıl 258 milyona yükseldi.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, söz konusu durumu değerlendirdiği açıklamasında, 258 milyon rakamının “İnsanlığın açlığı bitirme, gıda güvenliğini sağlama ve herkesin beslenmesini iyileştirme konusundaki beceriksizliğine karşı bir dava” olduğunu dile getirdi. BM, 2021 yılında, dünya çapında gıda yardımına muhtaç insan sayısını 193 milyon olarak açıklamıştı.

BM’nin açıkladığı veriler, küresel gıda güvensizliğinin üst üste dördüncü yılda arttığını ortaya koyuyor. Halihazırda gıda güvenliğinin en kötü durumda olduğu ülkeler ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Etiyopya, Afganistan, Nijerya ve Yemen olarak sıralanarak, bu ülkelerdeki durumun “kabul edilemez seviyelerde” olduğu vurgulandı.

Dünyada açlık çeken insanların yüzde 40’ının bu beş ülkede yaşadığı bilgisinin yer aldığı ilgili raporda, geçen yıl doğrudan açlık nedeniyle ölüm tehlikesi altında yaşayan insan sayısının ise 376 bin olduğu aktarılıyor.

Kongo ve Etiyopya’da 50 milyondan fazla insan aç

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 26,4 milyon insanın, günlük asgari kalori ihtiyacını çok zor koşullar altında karşılayabildiği ya da aşırı yetersiz beslenmeden muzdarip olduğu, raporun sunduğu çarpıcı bilgilerden biri. Bir başka Afrika ülkesi olan Etiyopya’da bu rakamın 23,6 milyon olduğu belirtiliyor.

BM raporunda ayrıca, açlığın felaket seviyesinde olduğu ülkelerden Somali’de 214 bin, Güney Sudan’da 87 bin, Yemen’de 31 bin ve Afganistan’da 20 bin 300 kişinin açlık nedeniyle ölüm tehlikesi ile karşı karşıya olduğu aktarılıyor. Haiti, Nijerya ve Burkina Faso’da da binlerce kişinin benzer şartlar içinde hayatta kalmaya çalıştığı belirtiliyor.

Gıda krizinin başlıca sebepleri, daha önceki yıllarda olduğu gibi çatışmalar ve kitlesel tehcirler. Diğer yandan korona krizinin ve Ukrayna Savaşı’nın etkileri, gelir dağılımındaki dengesizliğin artması, artan azgelişmişlik, iklim krizi ve doğal felaketler de olumsuz gidişatın sebepleri olarak gösteriliyor.

BM’ye bağlı örgütler, bu yıl ki rapora, geçen yıla göre beş ülke daha ekleyerek 58 ülkeyi mercek altına aldı. Bu da gıda yardımına muhtaç insan sayısının artmasına neden olan bir başka etken oldu.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Çocuk Evliliklerinin Ortadan Kalkması İçin 300 Yıl Daha Gerekiyor

Birleşmiş Milletler (BM) Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), çocuk evliliklerini yeryüzünde tamamen ortadan kaldırmak için 300 yıl daha beklemek gerektiğine işaret etti.

UNICEF verilerine göre, dünyada 18 yaş altı evlenen kız ve kadınların sayısı 640 milyon. Hindistan ise çocuk evliliklerinin en fazla yaşandığı ülkeler arasında açık farkla ilk sırada geliyor.

Dünyada çocuk evliliklerini en yaygın yaşandığı bölge olarak Güney Asya gösterilirken, bugünün verilerine göre çocuk yaşta evlenen 640 milyon kadının yüzde 45’inin bu bölgede yaşadığı tahmin ediliyor.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), dünyada çocuk evliliklerin sayısının azaldığını ancak bu düşüşün istenilen düzeyde olmadığı uyarısında bulundu.

UNICEF, çocuk evliliklerini yeryüzünde tamamen ortadan kaldırmak için 300 yıl daha beklemek gerektiğine işaret etti.

UNICEF’in konuyla ilgili raporunu kaleme alan Claudia Cappa AFP’ye yaptığı açıklamada, “Özellikle son 10 yılda çocuk yaşta evlilik uygulamasına son verilmesi konusunda kesinlikle ilerleme kaydettik. Maalesef bu ilerleme hala yeterli değil.” diyerek konuyla ilgili endişesini dile getirdi.

UNICEF verilerine göre, dünyada 18 yaş altı evlenen kız ve kadınların sayısı 640 milyon.

Buna göre her yıl 18 yaş altı 12 milyon genç kız gelin oluyor. Bununla birlikte yeni veriler son 25 yılda çocuk evliliklerin sayısının düştüğünü ortaya koyuyor.

1997’de 20-24 yaş arası genç kadınların yüzde 25’nin 18 yaşından önce evlendiğini ortaya koyan rapora göre, 2012’de bu oran yüzde 23’e, 2022’de ise yüzde 19’a düştü.

Raporda, bu eğilimin sürmesi halinde 2023 yılına gelindiğinde çocuk gelin sayısının 9 milyona düşeceği saptamasında bulunuldu.

Cappa, AFP’ye açıklamasında, bu evliliklerin çoğunun 12 ila 17 yaşlarındaki kızları içerdiğini belirterek, “Mevcut hızda, çocuk evliliklerini ortadan kaldırmak için 300 yıl beklememiz gerekebilir.” ifadesini kullandı.

Çocuk evliliklerinin ortadan kaldırılması konusunda göreceli ilerleme sağlandığını kaydeden UNICEF, bununla birlikte, Covid-19 salgınının, küresel çatışmaların ve iklim değişikliğinin artan etkilerinin bu alanda zor elde edilen kazanımları tersine çevirebileceği endişesini dile getirdi.

Rapora göre, sadece Codvid-19 salgının 2020 ila 2030 arasında ilave 10 milyona yakın çocuk evliliğine yol açması bekleniyor.

Dünyada çocuk evliliklerini en yaygın yaşandığı bölge olarak Güney Asya gösterilirken, bugünün verilerine göre çocuk yaşta evlenen 640 milyon kadının yüzde 45’inin bu bölgede yaşadığı tahmin ediliyor.

Hindistan ise çocuk evliliklerinin en fazla yaşandığı ülkeler arasında açık farkla ilk sırada geliyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Birleşmiş Milletler, Afganistan’dan Çekilmeye Hazırlanıyor

Birleşmiş Milletler’in (BM) Afganistan’daki faaliyetlerini durdurmayı planladığı bildirildi. BM’nin kararı Taliban rejiminin kadınların ülkedeki BM ofislerinde çalışmasını yasaklamasının ardından geldi.

Haber Merkezi / BM’nin kadınların çalışmasına izin verilmesi için Taliban’la görüştüğü de duyuruldu. BM Kalkınma Programı Yöneticisi Achin Steiner, insan haklarının temel ilkelerinden sapmaların kabul edilemeyeceğini belirtti.

Ağustos 2021’de ABD’nin çekilmesinin ardından iktidara gelen Taliban, kadınlara yönelik birçok yasağı uygulamaya koymuştu.

Taliban son olarak, ülkenin güneyinde sivil toplum örgütleri tarafından desteklenen eğitim merkezleri ve enstitüleri ani bir kararla kapattığı bildirmişti.

Sivil toplum örgütleri tarafından desteklenen eğitim kurumlarında ağırlıklı olarak altıncı sınıftan sonra okula devam etmeleri yasak olan kız çocukları eğitim görüyordu.

Afganistan ve Taliban

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

Taliban, Kadınlara Baskıyı Artıyor; BM İçin Çalışmayı Yasakladı

Ağustos 2021 yılında Afganistan’da kontrolü ele geçiren Taliban, kadınların Birleşmiş Milletler (BM) için çalışmasını yasakladı. Taliban’ın kararı Birleşmiş Milletler tarafından duyuruldu.

BM, yazılı bir açıklama yapılmadığını ancak Taliban’ın örgütü sözlü olarak bilgilendirdiğini kaydetti. BM, Taliban’ın kararının “kabul edilemez ve akıl almaz” olduğunu vurguladı.

Örgütten yapılan açıklamada, “Bu, yardım kuruluşlarının en çok ihtiyaç duyanlara ulaşma imkanlarını baltalayan, endişe veren bir dizi hamlenin sonuncusu. BM, kadın personeli olmadan Afganistan’da çalışamaz ve hayat kurtaran yardımı ihtiyaç duyanlara sağlayamaz” denildi.

BM, Afganistan’da tüm personelinden, önümüzdeki 48 saat boyunca çalışmalarını durdurmalarını talep etti. Örgüt yetkilileri, Taliban yönetimi ile görüşüp konunun netlik kazanmasını bekliyor.

Afganistan ve Taliban

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den Flaş Açıklama: Nükleer Silah Kullanma Riski Zirvede

Birleşmiş Milletler (BM) Silahsızlanma Yüksek Temsilcisi Izumi Nakamitsu,  “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlemesi Antlaşmasının” (NPT) yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğinin altını çizdi.

Nakamitsu, bu ülkelerin söz konusu yükümlülükler sayesinde nükleer silah kullanımı ve yaygınlaşmasının engellediğini belirterek, “Nükleer silah kullanma riski şu anda Soğuk Savaş’ın derinliklerinden bu yana her zamankinden daha yüksek. Ukrayna’daki savaş bu riskin en şiddetli örneğini temsil ediyor” dedi.

Nakamitsu, açıklamasının devamında, “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na taraf olan tüm devletlerin, nükleer silahlarla ilgili meseleler söz konusu olduğunda, tüm devletler gerilimi tırmandıracak, hataya veya yanlış hesaplamaya yol açabilecek herhangi bir eylemde bulunmaktan kaçınmalıdır.

Hem nükleer silahlı devletler hem de nükleer silaha sahip olmayan devletler taahhütlerine ve yükümlülüklerine sıkı sıkıya bağlı kalmalıdır. Gerilimleri acilen azaltmak için diyaloğa geri dönmeli ve şeffaflık ve güven arttırıcı önlemler geliştirmenin ve uygulamanın yollarını bulmalılar. Anlaşmaya taraf olan devletler yükümlülüklerine tam olarak uymalı, gerilimin tırmanışını önlemek için derhal ciddi çabalar göstermeli” ifadelerini kullandı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in 25 Mart’ta, Belarus’a taktiksel nükleer silahlar yerleştireceklerini ancak nükleer silahların yayılmasının önlenmesiyle ilgili uluslararası yükümlülüklerini ihlal etmeden bunu yapacaklarını açıklamasının ardından acilen toplandı.

Ukrayna, Rusya’nın Belarus’a nükleer silah yerleştirmesini ‘endişe verici bir gerilim’ olarak değerlendirmiş, NATO ve Avrupa Birliği, Rusya’dan gelen son adımın ‘sorumsuzca’ olduğunu ifade etmişti.

VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’nun aktardığına göre, BM Silahsızlanma Yüksek Temsilcisi Izumi Nakamitsu, Rusya’nın Belarus’ta atmaya çalıştığı son adımını ‘oldukça tehlikeli bir girişim’ olarak değerlendirdi. Nakamitsu, tüm üye ülkelerin gerginliği arttıracak ya da hataya yol açacak adımlardan kaçınması konusunda uyarıda bulundu.

Nakamitsu, taraf ülkelerin “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlemesi Antlaşmasının” (NPT) yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğinin altını çizdi. Bu ülkelerin söz konusu yükümlülükler sayesinde nükleer silah kullanımı ve yaygınlaşmasının engellediğini belirterek, “Nükleer silah kullanma riski şu anda Soğuk Savaş’ın derinliklerinden bu yana her zamankinden daha yüksek. Ukrayna’daki savaş bu riskin en şiddetli örneğini temsil ediyor” dedi.

Nakamitsu, “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na taraf olan tüm devletlerin, nükleer silahlarla ilgili meseleler söz konusu olduğunda, tüm devletler gerilimi tırmandıracak, hataya veya yanlış hesaplamaya yol açabilecek herhangi bir eylemde bulunmaktan kaçınmalıdır.

Hem nükleer silahlı devletler hem de nükleer silaha sahip olmayan devletler taahhütlerine ve yükümlülüklerine sıkı sıkıya bağlı kalmalıdır. Gerilimleri acilen azaltmak için diyaloğa geri dönmeli ve şeffaflık ve güven arttırıcı önlemler geliştirmenin ve uygulamanın yollarını bulmalılar. Anlaşmaya taraf olan devletler yükümlülüklerine tam olarak uymalı, gerilimin tırmanışını önlemek için derhal ciddi çabalar göstermeli” dedi.

ABD Daimi Temsilciliği adına söz alan Büyükelçi Robert Wood, Putin’in bu kararının “Rusya’nın istikrarsızlaştırıcı ve tehlikeli davranışlarının” arttığını gösterdiğini, uluslararası hukuka ve BM Şartı’na aykırı olduğunu söyledi. Wood, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline hala meşru bir zemin bulamadığını, Ukrayna’daki savaşta gerginliği arttırmaya çalıştığını belirterek, Rusya’ya Ukrayna topraklarından çekilme çağrısını yineledi.

Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vassili Nebenzia ise Batı’nın Rusya’yı haksız yere suçladığını, ülkesinin barış ve güvenliği tehdit etmediğini, hiçbir yükümlülüğü ihlal etmeden Belarus ile olan işbirliklerini arttırdıklarını söyledi.

Nebenzia, asıl gerilimi tırmandıranın ABD’nin Avrupa ülkelerine yerleştirdiği nükleer silahlar olduğunu belirterek, “Yükümlülüklerimizi ihlal etmeden Belarus ile işbirliğini sürdürüyoruz. Nükleer silahları transfer etmiyoruz. Belarus topraklarında bir depolama tesisi inşasında uçakların ve eğitim ekiplerinin güçlendirilmesinden bahsediyoruz. ABD ve müttefikleri Kiev rejimine silah pompalama girişiminde bulunmasaydı, Rus tankları şu anda Ukrayna’da olmayacaktı” dedi.

Ukrayna’nın BM Daimi Temsilcisi Sergiy Klytsya ise, Rusya’nın tüm nükleer silahsızlanma mimarisini altüst ettiğini, BM Şartı ve uluslararası hukuk uyarınca yükümlülüklerine yerine getirmek yerine dünyayı nükleer kıyamete sürüklemeye hazır bir durumda olduğunu olduğunu söyledi.

Paylaşın

Kahramanmaraş Merkezli Depremler Tarım Üretiminin 5’te 1’ine Zarar Verdi

11 ilde büyük yıkıma ve 50 binden fazla can kaybına neden olan Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan merkezli 7,7 ve 7,6 şiddetindeki depremlerin Türkiye’nin tarım üretiminin beşte birinden fazlasına zarar verdiğini duyuruldu.

Depremlerin tarımsal bakımdan 1,3 milyar dolarlık fiziksel hasara neden olduğu, sektördeyse 5,1 milyar dolarlık kayba yol açtığı tahmin edildi. Depremden en çok etkilenen bölgelerde nüfusun üçte birinden fazlasının geçimini tarımdan sağladığına da dikkat çekildi.

Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşlarından Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Şubat ayında meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremlerin Türkiye’nin tarım üretiminin yüzde 20’sinden fazlasına zarar verdiğini açıkladı.

FAO, Türkiye’deki yapılan ön değerlendirmeler sonucunda, “toprak mahsulü, hayvancılık, balıkçılık ve su ürünleri yetiştiriciliği dâhil tarımda ve depremin vurduğu bölgelerdeki kırsal altyapıda ciddi zarar tespit edildiğini” belirtti.

FAO tarafından yapılan açıklamada, “Deprem, 11 tarım iline ciddi darbe vurarak 15,73 milyon insanı ve ülkenin gıda üretiminin yüzde 20’den fazlasını etkiledi” denildi.

Sektördeki kayıp 5,1 milyar dolar

Açıklamada, “Depremden etkilenen ve Türkiye’nin bereketli hilali olarak bilinen bölgesi, tarımsal gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 15’ini, Türkiye’nin tarım ürünü ihracatının da yüzde 20’sine yakınını oluşturuyor” denildi.

FAO, depremin Türkiye’de tarımsal bakımdan 1,3 milyar dolarlık fiziksel hasara neden olduğu, sektördeyse 5,1 milyar dolarlık kayba yol açtığı tahminini paylaştı.

Hedeflenen yardımın 1,5 milyon doları toplanabildi

Yapılan açıklamada, FAO’nun Türkiye’de depremden etkilenenlere destek amacıyla acilen 112 milyon dolar yardım toplanması için uluslararası topluma çağrıda bulunduğu belirtildi.

Söz konusu meblağın, BM’nin Şubat ayında depremin ardından kırsalda yaşayan 900 bin kişiye nakit para, besi hayvanı ve tarımsal destek verilebilmesi için yaptığı 25 milyon dolarlık bağış çağrısını da içerdiği açıklandı. Ancak FAO şu ana kadar bu gereksinimlerin sadece 1,5 milyon dolarlık bölümünün toplanabildiğini belirtti.

FAO Orta Asya Koordinatörü ve Türkiye Temsilcisi Viorel Gutu, “Ekim sezonu bitmek üzere. Çiftçilerimize acilen gübre ve tohum vererek destek olmamız gerekiyor” dedi. Gutu, “Bu, bu yılki mahsul üretimi seviyeleri bakımından tek şansımız. Ayrıca hayvanlara da yem sağlamalıyız ki sağlıklarını ve verimliliklerini koruyabilsinler” diye ekledi.

FAO, depremden en çok etkilenen bölgelerde nüfusun üçte birinden fazlasının geçimini tarımdan sağladığına dikkat çekti.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

İki Milyar İnsan İçme Suyuna Erişmede Zorlanıyor

Dünya genelinde yaklaşık iki milyar insanın güvenli bir biçimde içme suyuna erişimi yok. 3,6 milyar insan ise hijyen standartlarına uygun bir kanalizasyon sisteminden mahrum yaşıyor.

Dünya üzerinde yaklaşık üç milyar insan her yıl en az bir ay su kıtlığı sıkıntısı yaşıyor.

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından hazırlanan Dünya Su Raporu’nda, yeryüzündeki su kıtlığının daha farklı bölgeleri de içine alarak artacağı ve halihazırda yeterli su kaynakları bulunan Orta Afrika, Doğu Asya ve Güney Amerika’nın bazı bölgelerini de kapsayacağı öngörüsünde bulunuldu.

Raporda, Orta Doğu ve Sahel Bölgesi gibi içme suyu sıkıntısının günümüzde hissedildiği bölgelerde bu durumun daha da ağırlaşacağı vurgulandı.

BM verilerine göre yaklaşık iki milyar insanın güvenli bir biçimde içme suyuna erişimi yok. 3,6 milyar insan ise hijyen standartlarına uygun bir kanalizasyon sisteminden mahrum yaşıyor.

BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından hazırlanan Su Raporu, dünya üzerinde yaklaşık üç milyar insanın her yıl en az bir ay su kıtlığı sıkıntısı yaşadığını da ortaya koyuyor.

Dünya genelinde su tüketiminin son 40 senede her yıl yüzde bir oranında arttığını ve muhtemelen 2050’ye kadar da bu hızda artmaya devam edeceğini aktaran rapora göre bunun sebebi dünya nüfusundaki artış, sosyoekonomik gelişim ve değişen tüketim alışkanlıkları. Buna ek olarak içme sularının kirletilmesi sonucu su kalitesinin düşmesi de yaşanan sorunu büyütüyor.

Rapor, yoksul ülkelerde ana problemin kanalizasyon sistemlerindeki yetersizlik, sanayi ülkerinde ise yer altı sularının endüstriyel tarım nedeniyle kirlenmesi olduğunun altını çiziyor.

Dünya Su Raporu’nda diğer yandan, yaşanan bu sıkıntılara karşı, su yönetimi ile alakalı, yerelden uluslararası kurum ve kuruluşlara kadar, sınırları aşan bir biçimde, farklı aktörlerin ortak ve iş birliği içinde olmasının önemine vurgu yapıldı. Buna örnek olarak da tarımda ortak işletilen sulama sistemleri ya da kentler için su sağlayan havzaların iş birliği içnde korunması vurgulandı.

UNESCO Almanya örgütünün yönetim kurulu üyelerinden Ula Burchhardt, yayınlanan raporu, “Korkunç bir ara bilanço” olarak nitelendirerek, “Ajanda 2030’daki su hedeflerini tutturabilmek için dört kat daha fazla çaba göstermemiz gerekiyor” dedi.

Hazırlanan raporun, 22-25 Mart tarihlerinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) New York kentinde yapılacak olan BM Dünya Su Konferansı’ndaki tartışmalar ve görüşmeler için bir temel olması amaçlanıyor.

1977 yılından bu yana BM tarafından organize edilen ilk su konferansı olan organizasyonda, Ajanda 2030’un sürdürülebilir hedeflerinden, temel insan hakkı olarak nitelendirilen suya ve sıhhi tesislere ulaşımın uygulamaya geçirilmesi hedefleniyor.

22 Mart, BM tarafından 1993 yılından bu yana Dünya Su Günü olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda her yıl, 22 Mart’ta dünya kamuoyunun dikkati, temiz suya erişimi olmayan insanlara çekilmeye çalışılıyor.

Paylaşın

BM Genel Sekreteri Guterres: İklim Krizi Saatli Bomba Gibi

Bilim insanları iklim eyleminin çoğaltılması açısından fırsat penceresinin hızla kapandığı konusunda uyarırken BM Genel Sekreteri Guterres, zengin ülkeleri “iklim saatli bombasını durdurmak için” 2050’ye takvimlenmiş olan CO2 salım hedeflerini “2040’a çekmeleri” çağrısında bulundu.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, “insanlık için bir hayatta kalma kılavuzu” olarak nitelediği, BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) uzmanlarının son raporunun yayımlanması vesilesiyle dolaşıma soktuğu videoda, “İnsanlık ince bir buz üzerinde yürüyor ve bu buz hızla eriyor” diye uyarıyor.

Dünyanın küresel ısınmayı sanayi öncesi döneme kıyasla hala 1,5 °C  ile sınırlayabileceğine inandığını belirten Guterres, bunun için “tüm ülkeler ve tüm sektörlerce  iklim eyleminde kararlı bir ilerleme kaydedilmesi” gerektiğini vurguladı.

Bu konuda tüm oyuncular “ileri sarma düğmesine basmalı” diyen BM Genel Sekreteri gelişmekte olan ülkelerin hem küresel ısınmadan daha az sorumlu olduğunu hem de geçiş sürecini hızlandırmak konusunda kapasitelerinin daha düşük olduğunu dile getirdi. Dolayısıyla gelişmiş ülkelere yönelmek gerektiğini ileri süren Guterres, tüm ülkelerin CO2 salım takvimlerini 2040’a çekmeyi taahhüt etmeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

COsalımlarını sıfıra çekme konusunda Almanya 2045, Finlandiya 2035’i hedeflerken Çin 2060 Hindistan 2070’i hedefliyor.

Bu hedefe ulaşılabilmesinde en büyük rolün küresel sera gazı salımlarının yüzde 80’inden sorumlu olan G20 ülkelerine düştüğünü belirten Guterres, eylüldeki iklim zirvesinde bu ülkelerin”iddialı” ve “her şeyi kapsayan” yeni sera gazı azaltım taahhütleri sunmaları ve 2035 ve 2040 için bu salımlara ilişkin “mutlak azaltım” hedefleri koymalarını beklediğini dile getirdi.

Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) “Sentez Raporu 6. Değerlendirmesi”ni hazırlayan bilim insanları iklim eyleminin çoğaltılması açısından fırsat penceresinin hızla kapandığı konusunda uyardı.

IPCC’den alarm çanları

IPCC, küresel sıcaklık artışının 1850-1900 dönemine göre 1,1 °C’ye ulaştığını ve artmaya devam eden salımların küresel sıcaklık artışını hızlandırdığına raporda vurgu yaptı.

Raporda dikkat çekilen diğer bir önemli konu da küresel sıcaklık artışının 1,5 °C ile sınırlandırılması için sera gazı salımlarının 2030’a kadar yarı yarıya azaltılması gerekliliği oldu.

Bilim insanları ayrıca 2022’de nüfusu 8 milyarı aşan dünyada yaklaşık 3,6 milyar insanın  iklim krizine karşısında aşırı kırılgan bölgelerde yaşadığını da vurguladı.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın