Oruç Aruoba Kimdir? Hayatı, Eserleri

14 Temmuz 1948 yılında Kocaeli’nin Karamürsel İlçesi’nde dünyaya gelen Oruç Aruoba, 31 Mayıs 2020 yılında hayatını kaybetmiştir. Ailesi Ankara’ya taşındıktan sonra ortaöğrenimini TED Ankara Kolejinde, lisans eğitimini ise Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümünde tamamlamıştır.

Haber Merkezi / David Hume’un İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma konulu çalışmasıyla Yüksek Lisans derecesi kazanan Aruoba, bu bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başlamıştır. Bu sırada aynı üniversitenin felsefe bölümünde de Hume, Kant ve Wittgenstein üzerine yazdığı tezi ile doktora eğitimini tamamladıktan sonra 1976 yılında bir yıl süre ile Almanya’daki Tübingen Üniversitesi’nde felsefe semineri üyeliği yapmış, Bruno Baron von Freytag-Loringhoff ve Ernest Bloch gibi önemli isimlerden de dersler almıştır. Almanya’da bulunduğu sırada Tübingen Üniversitesi’nin yanında Goethe Enstitüsü’nde de çalışan Aruoba, Heidegger’i de ziyaret etmek istemiş; ancak Heidegger tam bu sırada vefat edince söz konusu buluşma gerçekleşememiştir. Almanya’dan sonra 1981 yılında Yeni Zelanda’daya da gitmiş, konuk öğretim üyesi olarak bulunduğu Victoria Üniversitesi’nde akademik çalışmalarını yürütmüştür.

Oruç Aruoba’nın üniversitedeki görevi 1983 yılına dek sürmüş, bu tarihte siyasi gelişmelerin de etkisiyle Yüksek Öğretim Kurulu’nu protesto ederek üniversiteden ayrılmış, İstanbul’a yerleşmiştir (Komisyon, 2010a: 125). Burada kariyerine yazar ve çevirmen olarak devam eden Aruoba, Hume, Nietzsche, Kant, Wittgenstein, Rilke, Von Hentig, Celan ve Basho’dan çeviriler kaleme almıştır. Ayrıca Oluşum, Arayış, Mor Köpük, Defter, Varlık, Gösteri gibi dergilerde ve bazı gazetelerde yazıları yayımlanmış; kimi yayın kuruluşlarında yayın yönetmenliği, yayın kurulu üyeliği ve yayın danışmanlığı yapmış; bir süre de Açık Radyo’da ‘Filozof Dedikoduları’ isimli bir program sunmuştur. Bu süreçte kaleme aldığı metaforlara ve aforizmalara dayalı felsefi içerikli metinlerle dikkat çeken Oruç Aruoba, “Türkiye’nin Nietzcshe’si” olarak tanınmış ve 2012’de Kristal Lale Ödülüne de layık bulunmuştur. Yoğun yazı ve çeviri temposundan sonra İstanbul’u terk edip, İzmir’e yerleşen Aruoba, çeşit çeşit bitkiyle süslediği balkon bahçesinde doğa ile iç içe bir yaşam sürmektedir.

İlk yazma çabası ortaokul yıllarına dayanan, hocası İoanna Kuçuradi ve Nietzsche aracılığıyla felsefeyle tanıştıktıktan sonra akademik yazarlığa başlayan Oruç Oruoba, 1973’ten itibaren de yazar olma yolunda ilk adımları atmıştır. Epistemoloji ve etik alanında pek çok akademik çalışması olan, mesleki kariyeri sırasında ve sonrasında Nietzsche, Kant, Kierkegaard, Marx, Heidegger, David Hume, Rainer Maria Rilke, Von Hentig, Paul Celan ve Matsuo Basho gibi yazar, şair ve düşünürlerin eserlerini Türkçeye aktaran Oruç Aruoba, Ludwig Wittgenstein eserlerini de Türkçeye çeviren ilk isim olmuştur .

Akademik kariyerini sonlandırdıktan sonra tüm sanatlardan ayrı, yalnız felsefeyle özdeş, felsefe için ayrıcalıklı bir sanat olarak gördüğü şiire yönelmiştir. Felsefe ile harmanladığı şiirleri ve metinleriyle 1990 sonrası Türk edebiyatında kendine özgü bir çizgi yakalamıştır. 1990’da yayımlanan ilk kitabı tümceler okurunu bülbüller, ağustos böcekleri, lodos, boğaz manzarası eşliğinde doğanın eşsiz güzellikleriyle selamlamıştır. Ayrıca Cemal Süreya, Edip Cansever ve Haldun Taner gibi isimlere adanmış tümceler de mevcuttur. Noktalama işaretlerinin yoğun kullanımıyla da dikkat çeken eserde, tümceler de uzunlu kısalı, değişik vurgular içerecek şekilde yer değiştirmektedir. Daha sonra yayımlanan de ki işte ve yürüme adlı kitapları tümceler’le beraber anılan Yürüme Üçlüsü olarak kabul edilmiştir. Ortak bir duyarlılığın eseri olan, dipnotlarında Sokrates, Platon, Wittgenstein, Hegel, Kant ve Nietzsche gibi filozoflara göndermelerde bulunan bu üçlemede, Aruoba’nın felsefeden şiire akan geçirgen yolculuğu da satırlara taşınmıştır.

Yürüme Üçlüsü’nden sonra 1993’te yayımlanan hani, yalnızlık, aşk, ilişkilerden dem vurarak insanın var oluş kavgasını odağına taşıyan felsefi bir sorgulamadır. Bu süreçte felsefe-şiir metinleri yanında ol/an, kesik esintiler, Geç Gelen Ağıtlar, sayıklamalar ve Ne ki hiç adlı şiir kitapları da yayımlanmıştır. 1995’de yayımlanan uzak ve 1999’da yayımlanan yakın ile felsefe ekseninde şiirden düzyazıya doğru meyleden Aruoba, gözlemleriyle bağlantılandırdığı metoforlara dayanan evrensel bir dil ve anlama ulaşmıştır. Soyut kavramları metaforlar yoluyla anlamlandırma çabasının ürünü olan uzak ve yakın’da metaforları oluşturan kavramlar da Heraklitos, Epiktetos, Nietzche, Heidegger, Spinoza, Wittgenstein ve Kuçuradi gibi felsefecilerden alıntılar yapılarak açıklanmıştır. Metaforlar, gözlemler ve felsefe arasındaki bu ilişkiler ağı, birleştirme-ayrıştırma ve anlamı geliştirme gibi yöntemlerle kurulmuştur.

1999’da okurla buluşan ‘Önce’, İlişki Defteri’ ve ‘Sonra’ başlıklı üç bölümden oluşan ile, yine felsefenin rehberliğinde aşk ve ilişkileri sorgulayan, bu sorgulama esnasında okuyucuya da doldurması beklenen boşluklar bırakan bir eserdir. Aynı tarihte yayımlanan Ne- Otuz Altı Tanzaku ve Ne ki hiç adlı kitaplarıyla şiir biçimini haiku türüyle yenilemiş; “dünyadaki en kısa şiir biçimi” olarak kabul edilen bu türü Türk edebiyatında uygulayan birkaç isimden biri olmuştur. Kısa ve derin yazmaya çok elverişli bir dil olduğuna inandığı Türkçeyi haikuya elverişli bulan, ayrıca doğaya duyarlılığı sebebiyle insanla doğayı buluşturan bu türe yakın duran Oruç Aruoba, haiku kitapları kaleme almış, haiku şiirinin en büyük şairi olan Matsuo Basho’nun şiirlerini de Türkçeye aktarmıştır.

2001 yılında yayımlanan nisandan kasıma Beylerbeyi Çakarı’nın peşinde okuyucusunu boğaz ve İstanbul manzaralarıyla buluşturan Çengelköy Defteri, peşi sıra yayımlanan Doğançay’ın Çınarları ve Meşe Fısıltıları ile doğa hassasiyeti gelişerek devam etmiş, felsefi duyarlılıktan sonra doğa farkındalığı da Aruoba şiirinin ayırıcı özelliklerinden biri haline gelmiştir. 2005’te yayımlanan benlik, ‘sahicilik’ ve ‘sahtecilik’ kavramları üzerinden zamana ve mekâna bağlı olarak değişen benlik ile benliğin dışavurum sürecini sorgularken, 2010’da yayımlanan bir veda mektubu ya da bir ömrün muhasebesi olarak da algılanabilecek, Zilif, babanın henüz büyümemiş kızına gelecekte okuması için kaleme aldığı bir mektuptur. Akademisyenliği, ilklere imza atan çevrileri ve fesefe-şiir derinliğinin ürünü olan eserleriyle Oruç Aruoba, hem okurunu hem de kendisinden sonra gelen isimleri etkileyerek yeni ufuklara taşırken Türk edebiyatında da hem biçim hem de içerik olarak kendine özgü bir yol açmıştır. (Kaynak: teis.yesevi.edu.tr)

Paylaşın

Orhun Basat Kimdir? Hayatı, Eserleri

1943 yılında Düzce’nin Akçakoca İlçesi’nde dünyaya gelen Orhun Basat, ir memur çocuğu olarak, hemen hemen her sınıfı ayrı bir ilçede ya da ilde okuyarak liseyi bitirdi. Erzurum, Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu.

Haber Merkezi / Askerliğini Yd.Sb. Teğmen olarak Kırklareli’nde tamamlayan Orhun Basat, yirmi iki yılı aşkın süredir basın sektöründe çalışıyor. Avustralya’da işçi olarak da çalışan Orhun Basat, evli ve iki kızı var.

Eserleri;

Acılar Gece Gezer

“Ben sustum/konuşan intihar(ım) dı”

Mermisi namluya sürülmüş
bir tabancadır, yalnızlık..
İntihar, tetikte nöbettedir..

Bir tavşan kadar doğurgan ölümlere,
tek başına çalınan bir beste
ve her yerdedir..

Bir hücreye dönüşen gecede,
sıkışan yürekte,
tutulan nefeste, duyulan her seste
ve kadehlerdedir.

Bin türlü şekilde,
ama nedense hep gri renktedir.
Bir dokunuş kadar uzakta
sırıtkan siyahlar beklemektedir..

Yalnızlık…
Ölümün göbek adı..
Parmak, tetikle sevişmektedir..

“Çizgi”

Koyu kahve kıvamında acılar ,
uyku katliamında .

Acılar gece gezer , dostum :
bir kurşun gibi
silik bir çizgi çizip geceye ,
gecenin Vietnam`ında ..

Sen hiç vurulmadın mı ?

“Gamzeli Şiir”

1
Zıbınına bir nazarlık gibi takılmış düşlerini,
günahlarını ve ay çukuru gamzesini
– para üstü bırakır gibi –
masada bıraktı kadın.
Peşinden sürükleyip bulutları, yürüyüp gitti..
Yağmurlara gebe gökyüzünde bıraktığı tadın,
farkına varmaksızın ..

2
Bir martının beyazı eridi rakının buzunda
ve geri kaldı zaman..
Gamzelerinden kanayan
bir gece daha örtüldü gecenin üstüne.
Yüreksiz bakınca anlaşılmayan..

3
Gamzene ve sana yazılacak, iki borç şiirdi istediğin,
iki şiir demeseydin,
kaç şiir yazılırdı, kim bilir.?
Kabahat senin..

“Bahar monologları”

1
Acemi günlerinden biriydi yazın,
yürekler tam yeşillenmemişti,
damarlarımda sevdanın filizleri,
yüreğimde, yalnız gecelerin üşümeleri,
ve sıcak gölgesi yalnızlığımın
kavuruyordu değdiği yeri..

Ölen bahardı..

2
Yalnız alınlarıyla değil,
tüm vücutlarıyla secde etmiş yılanlar
kasımpatıların gölgesinde, namazdaydılar.
Gözleri biraz ötelerindeki serçelerde.

Namazdayken bile yılandılar.

3
Sıranın sonundaki karanfil, aşıktı baştaki karanfile
kavuşabilmekten yana umutsuz,
uykusuz ve susuzdu.

İlk yaprağını dökecek kadar..

4
Ve sanki kışlar bir daha gelmeyecekmiş gibi geri,
başı dik, gururlu ve gökyüzüne uzanmış,
ölümden uzaktı, parkların beyaz çiçekleri..

Ne kadar saftılar..

Paylaşın

Orhan Veli Kanık Kimdir? Hayatı, Eserleri

13 Nisan 1914’de İstanbul’da dünyaya gelen Orhan Veli Kanık, 14 Kasım 1950 tarihinde Cerrahpaşa Hastanesi’nde beyin kanamasından hayatını kaybetti. Geniş katılımlı bir cenaze ardından Rumelihisarı Mezarlığı’nda toprağa verildi. 

Haber Merkezi / Çocukluğu İstanbul’un Cihangir ve Beykoz semtlerinde geçti. Galatasaray’da başladığı öğrenimini, babasının atandığı Ankara’da, Gazi İlkokulu ve Ankara Erkek Lisesi’nde sürdürdü. Lise sıralarında Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le arkadaş oldu, “Sesimiz” adlı dergiyi hazırladı ve ilk şiirlerini orada yayımladı. Liseyi bitirince İstanbul’a dönerek, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi, ancak yüksek öğrenimini yarım bıraktı Ankara’ya döndü.

Askere gidinceye dek PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Milletlerarası Nizamlar Bürosunda memurluk yaptı. Yedek subaylığını tamamlayınca, iki yıl kadar, yine Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’nda çalıştı. 1947’de, Hasan Âli Yücel’in yerine Reşat Şemsettin Sirer’in bakan olarak atanması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığında “antidemokratik bir hava” esmeye başladığını söyleyerek, görevinden istifa etti.

İlk Şiirini 1936 yılında Varlık Dergisi’nde Mehmet Ali Sel adı ile yayınladı. 1941’de lise arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını çıkartarak Garip (Birinci Yeni) denilen akımın öncüsü, kuramcısı oldu. Lise yıllarında çıkardıkları ‘Sesimiz’ dergisinde yayımladığı şiirlerde biçemini belli etti. Başta Varlık dergisi olmak üzere; İnsan, Ses, Gençlik, Küllük, İnkılapçı Gençlik, Ülkü, Demet, İşte, Aile gibi dergilerde şiir ve yazılarını yayımlandı. Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile birlikte yayımladığı bu yazı ve şiirler müthiş bir ilgi gördü. Mehmet Ali Aybar’ın yayımladığı Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerinde eleştiriler, kültür ve sanat üzerine yazılar yazdı.

La Fontaine’in masallarını şiirsel bir dille Türkçeleştirdi. Nasrettin Hoca öykülerini de şiire dönüştürdü. 1949-1950 tarihleri arasında yirmi sekiz sayı süren, on beş günde bir yayımlanan, iki sayfalık ‘ Yaprak’ dergisini çıkardı. Yaprak dergisi serüvenini sürdüremeyeceğini anlayınca Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a gitti. Türk şiirini bir takım kalıp ve klişelerden, şairanelikten, yıpranmış benzetmelerden kurtardı, kısa ve basit ama vurucu bir söylem -eda- geliştirdi. Şiirin bilinen ve kabul gören sınır taşlarını yerinden oynattı. Yalın bir halk dili kullandı, yergi ve gülmeceden yararlanarak, sıradan yaşantıların şiirinin de yazılabileceğini gösterdi.

Eserleri;

Garip (Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le birlikte, 1941)
Garip (yalnız kendi şiirleriyle, genişletilmiş 2. baskı, 1945)
Vazgeçemediğim (1945)
Destan Gibi (1946)
Yenisi (1947)
Karşı (1949)
Bütün Şiirleri (1951, 1975)

“İstanbul’u dinliyorum”

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Birşey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul’u dinliyorum.

Paylaşın

Orhan Tüleylioğlu Kimdir? Hayatı, Eserleri

9 Haziran 1965 yılında Antakya’da dünyaya gelen Orhan Tüleylioğlu, Ankara Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümünü bitirdi. Şiirin yanı sıra karikatür, araştırma, inceleme ve denemeyle uğraştı. Bu türdeki çalışmaları birçok gazete ve dergide yayımlandı.

Haber Merkezi / Şiir dalında pek çok ödüle değer görülen şair, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı yayın yönetmenidir. Şiir kitaplarının yanı sıra, araştırma-inceleme ve deneme türünde kitaplar yayımlayan Orhan Tüleylioğlu, Mutluluk Konservesi (2016) adlı kitabında; insanın bitmez tükenmez mutluluk arayışına farklı bir pencereden bakar. Mutsuzlukların, mutluluk diye sunulduğu bir çağda, insanın kendini ve yaşadığı zamanı keşfetmesinin önünü açmaya çalışır.

Kafka’dan Neruda’ya, Tolstoy’dan Rilke’ye, Gide’den Çehov’a, Mahmud Derviş’ten Necip Mahfuz’a pek çok yazar ve şairin yarattığı dünyadan, mutlu sonlar diyarı Hollywood’a, İlk Çağ düşünürlerinden 2100 yılına, oradan da günümüzün gerçekliğine ulaşır. Merdivende Üç Şair (2012) adlı kitabında; 2 Temmuz 1993 günü Sivas Madımak Otelinin merdiveninde basamaklara oturmuş beklerken hayatını kaybeden şairler Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar’ın hayat hikâyeleri yer alır. Neden Öldürüldüler / Bu Kan Kurumaz 2.Kitap (2007) eserinde; Sivas Madımak Oteli faciasında hayaını kaybeden şair ve yazarların hayat hikâyeleri ele alınır.

Tüveylioğlu, ülkemizin yakın tarihinin bu trajik gerçeğini bir kez daha gündeme getirir. Neden Öldürüldüler? (3. Cilt); Dipsiz Kuyu (2008); Ortadoğu denilen, emperyalizmin kol gezdiği terör örgütleri ile çeşitli istihbarat örgütlerinin kanlı ve kirli oyunlar oynadığı karanlık bir dipsiz dipsiz kuyuda işlenen cinayetleri ele alır. Yalnız Kitap (2014) adlı eserinde de tarih boyunca kitaba duyulan hıncın başka hiçbir nesneye duyulmadığını, diktatörlerin en büyük düşmanının kitap olduğunu; önce okuma alanını daraltılmasını ve yasaklanmasını ele alır. Orhan Tüleylioğlu bu çalışmasında, kitap düşmanlığına ışık tutarken, kitap sevgisine ve kitabın yaşamımızdaki yerine dikkat çeker.

“Merdiven boşluğu”

gözkapakları yarıya inmişti günün
denizin sayfalarından
kuşların sesi duyuluyordu
mor bir renk çarpıyordu kıyılara
çürürmüş bir sal bağlıydı
sanki dalgalara

bir aşkın merdiven boşluğuna itilmiştim
çalılıklara takılan sesimi topluyordum
sevginin limanlarında limanlarında
fırtına yüzümden düşen bin parça
yaslanmıştı bir yağmura

adresi değişmişti dostlukların
geri dönen bir mektuba
iliştirilmişti rüzgar
giysiler arasından
seçtiğim bahar bahar
gökyüzünde sevgilere
bulutlardan bir ayraç açar

Paylaşın

Orhan Şaik Gökyay Kimdir? Hayatı, Eserleri

16 Temmuz 1902’de Kastamonu’nun İnebolu İlçesi’nde dünyaya gelen Orhan Şaik Gökyay 2 Aralık 1994’te hayatını kaybetti. Cenazesi ertesi gün Üsküdar’daki Nakkaştepe Mezarlığı’nda toprağa verildi. 

Haber Merkezi / İlk öğrenimini Kastamonu’da tamamlayan Orhan Şaik Gökyay, Kastamonu İdadisinin (lisesi) dokuzuncu sınıfta eğitimini yarıda bırakıp Özel İdarede memurluğa başladı. Sonra yeniden okumaya karar verdi, Ankara İlköğretmen Okulu’nu bitirdi. Piraziz, Samsun ve Balıkesir’de öğretmenlik yaptı. Yüksek öğrenimini, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Kastamonu, Malatya, Edirne, Ankara, Eskişehir ve Bursa’da edebiyat öğretmenliği yaptı.

Devlet Konservatuvarı müdürlüğü, İngiltere’de öğrenci müfettişliği ve okutmanlık görevlerinde bulundu. “Irkçılık ve Turancılık” davasından yargılandı. İstanbul Eğitim Enstitüsü’nde edebiyat öğretmeni iken yaş haddinden emekli oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesi tarafından kendisine fahri doktorluk unvanı verildi. Marmara ve Mimar Sinan üniversitelerinde divan edebiyatı dersleri verdi. Özellikle Türk Halk Edebiyatı ile ilgili araştırmalarıyla tanındı.

İlk şiiri 1922’de Kastamonu ‘Açıksöz’ gazetesinde ve Balıkesir’de kendisinin yayınladığı “Çağlayan” dergisinde yayınlandı. Atsız Mecmua, Çağlayan, Çağrı, Çığır, Gösteri, Kopuz, Oluş, Orhun, Türk Dili, Ülkü, Yarın ve Yücel dergilerinde yazdı. Edebiyat tarihimiz ile ilgili araştırmalarıyla, özellikle Dede Korkut Masalları’nı yalınlaştırması ile dikkat çekti. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirleri saz ve tekke şiirini kavramış bir gönül adamının ustalıklı tadını taşırlar.

Eserleri;

Birkaç Şiir-Poems (1976)
Dede Korkut (İstanbul, 1938)
Dedem Korkut’un Kitabı(İstanbul, 1973)
Katip Çelebi’den Seçmeler (İstanbul, 1968)
Destursuz Bağa Girenler (Dergâh yayınları, İstanbul 1982)

“Bu vatan kimin”

Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır,
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir.

Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp köpüren ırmaklarından,
Hudutta gaza bayraklarından
Alnına ışıklar vuranlarındır.

Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır.

İleri atılıp sellercesine
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine
Şu kara toprağa girenlerindir.

Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Nehirler gazidir, dağlar kahraman,
Her taşı yakut olan bu vatan
Can verme sırrına erenlerindir.

Gökyay’ım ne yazsan ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil,
Topun namlusundan görenlerindir.

“Yas”

Dökün yaprağınızı dallarım dökün,
Akın yaslı yaslı sularım akın.
Bükün boynunuzu bayraklar bükün,
Bir alınmaz kalem vardı yıkıldı…

Durmadan çalkanan bir kızıl deniz
Bir damla yaş gibi duruyor sessiz,
Vatan ufkundaki en güzel çeyiz,
En şanslı süs baktım yarı çekildi.

Kara haber; tipi eser, savrulur,
Bir yanardağ gibi içim kavrulur,
Vatanın kaderi bende yuğrulur,
Yas olup, yaş olup gözden döküldü.

Gökyay’ım derdiyle adını anar,
Bir kararsız kuştur dalına konar
Neresinde bilmez bir yara kanar,
Saran gitti boyuncuğu büküldü.

Paylaşın

Orhan Seyfi Şirin Kimdir? Hayatı, Eserleri

1961 yılında Eskişehir’de dünyaya gelen Orhan Seyfi Şirin, 22 Haziran 2021 yılında hayatını kaybetti. Seyfi Şirin, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1985 yılında mezun oldu.

Haber Merkezi / Şirin, 1985’te ilk şiir kitabı “Yaşanmamış Sonbahar”ı okurlarla buluşturdu. Aynı yıllarda Varlık Film ve TRT’de senaryo yazarlığı yapan Şirin, “Cennet Atları”, “Berlin Türküleri”, “Ata’nın Rüyası”, “Bilimkurgucu Çocuk Krallar Dönemi”nin aralarında bulunduğu 30’a yakın roman kaleme aldı.

“Devler ve Böcekler” adlı ikinci şiir kitabını okurların beğenisine sunan Orhan Seyfi Şirin, çocuk dizi film ve çizgi filmin yanı sıra bilim kurgu romanlarına, Uğur Dündar’ın programları başta olmak üzere gerçek hayat kesitleri sunan haber programlarına yazarlık ve dramaturgluk yaptı.

Orhan Seyfi Şirin, 1987 yılında “Bekleyiş” adlı senaryosuyla TEV’in “En İyi Senaryo Ödülü”nü kazandı. Ayrıca 1996’da Hürriyet Gazetesi TV Yıldızları Yarışması’nda senaryo yazdığı programlara katkılarından dolayı ödül aldı.

Ankara ve İstanbul’da çalışmalarını sürdüren Şirin’in yazdığı birçok şiir bestelenerek dinleyicilerle buluştu. Şirin’in bestelenmiş eserleri Songül Karlı, Zeyno, Naide Polat, Seher Dilovan, Arif Nazım, Güler Işık, Kerem Özdemir gibi sanatçılar tarafından seslendirildi.

Bu bestelerden en tanınmışı Songül Karlı’nın yorumladığı “Omuz Omuza” adlı eseri oldu. Eser, üç milyondan fazla satmasının yanı sıra birçok siyasi parti tarafından seçim şarkısı olarak kullanıldı. Şirin, aynı zamanda TRT, TGRT, Kanal 6 ve Kanal D kanalarında uzun yıllar çalıştı ve çeşitli bölümlerde idarecilik görevi üstlendi.

İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yükselokulu’nda ve özel dershanelerde “Senaryo” ve “Yaratıcı Yazarlık” dersleri de veren Şirin, 1999’da bütün bu çalışmalarının bir özeti sayılabilecek “Din Sömürgenleri ve Cuma Eylemlerinin 400 Yıllık Tarihi” adlı kitabı kaleme aldı.

“Benim aşkım”

Uçup uçup konamayan
Kör bir kuştur kördür aşkım
Ne sınır ne yasak tanır
Bulut bulut hürdür aşkım

Yüce dağlar doruğunda
El değmemiş kardır aşkım
Ne yapsam hep zarar gördüm
Ettiğim tek kârdır aşkım

Genç yaşımda sevdalandım
Tanrı gibi birdir aşkım
Sevdiğim anlar halimden
Başkasına sırdır aşkım

Dağlar çöller yollar aşar
Tuna gibi gürdür aşkım
Dokunduğu yeri yakar
Bir volkandır kordur aşkım

Başımı belaya sokar
Hem çılgın hem zordur aşkım
Fark eylemez bahtım yoksa
Terk eylemez yârdır aşkım

“Fırtınam var”

Fırtınam var hiç dinmeyen
Çerağım var hiç sönmeyen
Pusulada bulunmayan
Yöne doğru yürüyorum.

Göklere yükseldim indim
Yıldızlar nuruyla yundum
Dostluğa sevgiye döndüm
Kine karşı yürüyorum

Koşma verdim ağıt aldım
Ele kalem kağıt aldım
Erenlerden öğüt aldım
Cana doğru yürüyorum

Kaldı artık bir tek dostum
Gayrısına çoktan küstüm
Dikenleri yol eyledim
Güle doğru yürüyorum.

Kendimi aramak için
Sana doğru yürüyorum
Kestirmeden varmak için
Bana doğru yürüyorum.

Fırat idim kahır oldum
Sakarya’ydım zehir oldum
Nildim Sarınehir oldum
Çin’e doğru yürüyorum!

Şafak oldum sökün ettim
Yıldızlara akın ettim
Yarınları yakın ettim
Düne doğru yürüyorum.

Yüzümü Bektaş’a döndüm
Erenler deminde yundum
Göklere yükseldim indim
Cana doğru yürüyorum!

Başladığım yere vardım
Arpa boyu yolmuş gördüm
Pılımı pırtımı derdim
Sona doğru yürüyorum.

Sona değil bu yürüyüş
Sana doğru yürüyorum
Kestirme yol bulmak için
Bana doğru yürüyorum.

“Omuz omuza”

Yolda beyazlar allar
Kınalıdır ak eller
Hanımlar mendil sallar
Beyler omuz omuza

Burası Anadolu
Dağlar omuz omuza
Gidenler toprak oldu
Sağlar omuz omuza

Omuz omuza gardaş
Omuz omuza yoldaş
Bektaşi, zeybek, dadaş
Canlar omuz omuza

Elimle buğday ektim
Alın terimi döktüm
Dağlarda halay çektim hey
Senle omuz omuza

İşte pembeler allar
Açılmış gonca güller
Gençlerim halay çeker hey
Vermiş omuz omuza

Paylaşın

Orhan Seyfi Orhon Kimdir? Hayatı, Eserleri

23 Ekim 1890’da İstanbul’da dünyaya gelen Orhan Seyfi Orhon, 22 Ağustos 1972’de İstanbul’da hayatını kaybetti. 1914’te Hukuk Fakültesi’ni bitiren Orhan Seyfi Orhon, Meclis-i Mesuban’ın Kavanin Kalemi’nde memurluk, ardından gazetecilik ve öğretmenlik yaptı.

Haber Merkezi / Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul Hükümeti’ni destekleyen “Aydede” dergisinde çalıştı. 1946’da CHP’den Zonguldak miletvekili seçildi. 1950’de gazeteciliğe döndü. 1960’tan sonra Adalet Partisi’ne girdi. 1965’te bu partiden İstanbul milletvekili seçildi. 1922-1946 arasında Milliyet, Tasvir-i Efkar, Cumhuriyet, Ulus, Zafer, Havadis gazetelerinde mizah ve köşe yazıları yazdı. Yusuf Ziya Ortaç’la birlikte Papağan, Güneş, Ayda Bir, Çınaraltı dergilerini çıkardı. Yaşamının son döneminde Son Havadis gazetesinde yazarlık yaptı.

İlk şiirleri arkadaşlarıyla birlikte çıkardıkları “Hıyaban” isimli dergide yayınlandı. 1917’de Yeni Mecmua’da çıkan şiirleriyle adını duyurdu. Şiire aruzla başladı. “Fırtına ve Kar” isimli uzun şiirinde bunun başarılı bir örneğini verdi. Daha sonra Milli Edebiyat ve Genç Kalemler akımlarının etkisinde kalarak hece veznine döndü. Serbest söyleyişe yakın ve yatkın duygusal şiirler yazdı. Hece ile yazdığı şiirlerinde yalın bir dil kullandı. Divan şiiri kalıplarını hece veznine uyarlayarak yazdığı gazel türü şiirleri de vardır. Şiirimizde “5 Hececiler” diye bilinen hareketin içinde yer aldı. Şiirlerinden bazıları bestelendi.

Eserleri;

Fırtına ve Kar (1919)
Peri Kızı ile Çoban Hikayesi (1919)
Gönülden Sesler (1922)
O Beyaz Bir Kuştu (1941)
Kervan (1946)
İşte Sevdiğim Dünya (1965)
Düz yazıları
Fiskeler (1922)
Asri Kerem (1942)
Dün Bugün Yarın (1943)
Kulaktan Kulağa (1943)
Gençlere Açık Mektup (1951)
Düğün Gecesi (1957)

“Anadolu toprağı”

Senelerce sana hasret taşıyan
Bir gönülle kollarına atılsam.
Ben de, bir gün, kucağında yaşayan
Bahtiyarlar arasına katılsam.

Bu bakımsız, en kuytu bir bucağın
Bence İrem Bağı gibi güzeldir.
Bir yıkılmış evin, harâb ocağın,
Şu heybetli saraylara bedeldir.

Kadîr Mevlam, eğer senden uzakta
Bana takdir eylemişse ölümü;
Rahat etmem bu yabancı toprakta,
Cennette de avutamam gönlümü.

Anladım ki: Sevda, gençlik,şeref, şan…
Asılsızmış şu yalancı dünyada.
Hasretinle yâd ellerde dolaşan
Hızr’ı bulsa yine ermez murâda.

Yalnız senin tatlı esen havanda
Kendi milli gururumu sezerim.
Yalnız senin dağında, ya ovanda
Başım gökte, alnım açık gezerim.

Hürüm derim, eskisinden daha hür,
Zincirinle bağlansa da ayağım.
Şimdikinden daha ferah görünür,
Zindanında olsa bile durağım.

Bir gün olup kucağına ulaşsam,
Gözlerimden döksem sevinç yaşını.
Sancağının gölgesinde dolaşsam,
Öpsem, öpsem toprağını taşını!

“Annemle hasbıhal”

Anne, zannetme ki günler geçti de
Değişti evvelki hissim gitgide!
Bir hırçın çocuğum, değişmez huyum;
Seneler geçse de ben yine buyum!
Senden umuyorum teselli yine!
Bugün şefkatine, muhabbetine
Zanneder misin ki yok ihtiyacım?
Belki eskisinden daha muhtacım!
Dünyanın tükenmez kederlerinden
Kalbim kırılsa da böyle derinden,
Hayatım büsbütün ye’se kapılmaz.
Teselli bulurum içimde biraz
O derin sevgini hatırlarım da!
Her gece hıçkıran dudaklarımda
Hasretle anılan senin adın var.
Anne, hayatımda bir tek kadın var.
Beni aldatmadı, sevdi daima!
Gittikçe ruhumu saran bu humma
Başka sevgilerden yadigâr, anne!
Sevmeyen sevenden bahtiyar, anne!

Sorma ki başımdan çok şey geçti mi?
Ah… eğer anlatsam sergüzeştimi!
Nasıl terk edildim, nasıl atıldım;
Anne aldatıldım, ah aldatıldım,
Belki her zamandan fazla severken.
Bir lahza bahtiyar olayım derken,
Bilmezsin kaç gece böyle ağladım!
Şimdi tecrübem var, artık anladım:
Aşk, o bir masalmış, yalanmış meğer!
Seven bir kalp için sığınılacak yer
Yalnız o kucakmış, yalnız o dizmiş…
İnsanlar ne kadar merhametsizmiş

“Diyorlar”

Ölürsem yazıktır sana kanmadan
Kollarım boynunda halkalanmadan
Bir günüm geçmiyor seni anmadan
Derdine katlandım hiç usanmadan
Diyorlar: “Kül olmaz ateş yanmadan
Denizler durulmaz dalgalanmadan!”

Saadet benziyor boş bir seraba
Düşüyor her seven gönül azaba
Gelmiyor çekilen dertler hesaba
Diyorum: “Sebep ne bu ızdıraba?”
Diyorlar: “Kül olmaz ateş yanmadan
Denizler durulmaz dalgalanmadan!”

Paylaşın

Orhan Murat Arıburnu Kimdir? Hayatı, Eserleri

12 Aralık 1920’de Eskişehir’de dünyaya gelen Orhan Murat Arıburnu, 11 Nisan 1989’da Berlin’de hayatını kaybetti. Haydarpaşa Lisesi’ni bitiren Orhan Murat Arıburnu, bir süre askeri okulda okudu. Hukuk Fakültesi, daha sonra da Edebiyat Fakültesi’nde öğrenim gördü.

Haber Merkezi / Öğrenimini yarım bırakarak sinemaya geçti. Senaryo yazarlığı, aktörlük ve rejisörlük yaptı. Türk Kuşu çalışmalarına katıldı, pilot ehliyeti aldı. Öğretmen yardımcılığı ve muhabirlik yaptı. 1945’te Şadan Kamil’in yönettiği “Gençlik Günahı” adlı filmle oyunculuğa başladı. İlk filmi “Yüzbaşı Tahsin”i 1950’de yönetti. Birinci Türk Film Festivali’nde “Kanlı Para” adlı filmiyle en başarılı rejisör ve senaryo yazarı ödülleri aldı.

1970-72 yılları arasında Türkiye Edebiyatçılar Birliği genel sekreterliği ve Türkiye Sanatçılar Birliği genel başkanlığı yaptı. Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kurucu üyeleri arasında yer aldı. 1980’li yıllarda Almanya’da oyunlar sahneye koydu, tiyatro dersleri verdi ve şiir kitapları yayınladı. Yaşamının son yıllarını Almanya Berlin’de geçirdi. 11 Nisan 1989’da Berlin’de öldü.

İlk şiirleri 1936 yılından başlayarak yazdığı şiirler çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandı. Şiirleri çeşitli yabancı dillere çevrildi. 1947’de İstanbul’da dünyanın ilk resimlendirilmiş şiir sergisini açtı. Yeni Şiir Akımı destekledi. Çoğu kısa olan şiirlerinde toplumsal aksaklıkları alaycı bir dille eleştirdi. dilsel ya da kurumsal tuhaflığı çarpıcı bir biçimde yansıttığı şiirleriyle ün kazandı. Anısına, Hüseyin Alemdar’ın şahsi girişimi ve gayreti ile şiir, kısa film ve film öyküsü gibi dallarda verilen Orhon Murat Arıburnu Ödülleri başlatıldı.

Eserleri;

Şiir;

Kovan (1940)
Bu Yürek Sizin (1982)
Buruk Dünya (1985)

Önemli Filmleri;

Yüzbaşı Tahsin – 1950
Kanlı Para – 1953
Sürgün – 1953

“Ayna”

O, yalnız ayna satardı.
Ve bir gün aynalı çarşıda öldü
Talih bu ya
Tabutunu taşıyanlar
Aynasızlardı..

“Hançer”

Al eline hançeri
Açılıp açılıp da vur
Bir damla kanım akmaz
Öyle çok kederliyim
Niçin öldüğüm anlaşılmaz.

“Kasap”

İşlerin yolunda gidiyor kasap
İşlerin yolunda
Satırın saldırman belinde
Elin hayvanı emrinde
Yere yatırıp biçersin
Çengele asıp yüzersin
Mal derdinde kasap
Can derdinde koyun
Ne çirkin oyun
Ne berbat kafiye!

“Zampoz eyin pi”

İki canbaz bir ipte oynamaz
Bir ipte bir sürü cambaz
Hilebaz, madrabaz, kumarbaz

İki cambaz bir ipte oynamaz
Bir ipte bir sürü canbaz
Ateşbaz, işvebaz, hokkabaz

İp niye kopmaz
Zampok eyin pi

Paylaşın

Orhan Alkaya Kimdir? Hayatı, Eserleri

5 Şubat 1958 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Orhan Alkaya, ilkokulu Smasun’da bitirir. 1968’de ailesiyle birlikte İstanbul’a döner. İstanbul’daki yaşamı yazları Yeşilköy – dedesinin yazlık evi-, kışları sömestrde Cihangir’de yakın bir Alman ailenin evi ve dedesinin Horhor’daki evi sınırları içinde geçer. Eski ve köklü bir ailenin çocuğu olan şairin hem anne hem de baba tarafı aslen İstanbulludur. Eğitime çok önem veren bir ailede İstanbul’da mutlu bir çocukluk geçirir. Babası Adnan Bey uzun yıllar avukatlık yaptıktan sonra hâkim olur.

Haber Merkezi / Orhan Alkaya, İstanbul’a geldikten sonra Özel Doğuş Lisesine devam eder. Lisede tiyatro ile uğraşmaya başlar. Önce lise tiyatrosu ardından Kadıköy’de Halk Eğitim merkezinin içindeki Kadıköy Deneme Sahnesinde çıkmaya başlar. 18 yaşında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanır. Aynı zamanda 1976 yılında Şehir Tiyatrosu sınavına girerek profesyonel oyuncu olma yolunda önemli bir adım atar.1976 yılını hayatının en kritik zamanı olarak kabul eden Alkaya, hukuk akademisyeni olmayı düşünürken girdiği sınavda başarılı olunca tiyatro oyuncusu olarak hayatına devam eder. Şehir tiyatrosunda çalıştığı dört yıl boyunca çeşitli oyunlarda rol alır.

12 Eylül darbesinden sonra tiyatroda işten atılan kırk üç kişinin arasında o da yer alır. 1989’a kadar geçen süre içerisinde birçok işe imza atar. Ansiklopedi yazarlığı yapan Alkaya, polisiye dizi redaktörlüğü, gazetecilik, reklamcılık, film şirketlerinde danışmanlık yaptıktan sonra birçok film ve dizide oyuncu olarak rol alır. TRT’nin tek kanal olduğu dönemde İttihat ve Terakki dizisinde Cemal Paşa rolü ile dikkatleri üstüne çeker. Bunların dışında TRT’de yayımlanan bazı dizilerde rol alır. Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı filmlerde “entelektüel çapkın” rollerinin aranan ismi olur. Mahkeme sürecinden sonra tiyatroya rejisör olarak geri döner. Orhan Alkaya ve Nihal Hanım’ın bir kız çocuğu vardır. İstanbul’da yaşayan Alkaya, çeşitli film, dizi ve tiyatrolarda rol almaya devam etmektedir. “Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizisinde oynadığı “Balıkçı” karakteriyle ünlenir.

1982’den itibaren Yarın, Tan, Üç Çiçek, Varlık, Şiir Atı, Sombabar, Demokrat ve E isimli dergiler ile Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl ve Demokrasi gibi gazetelerde şiir, deneme ve eleştirini yayımlar (Yalçın, 2001: 89). Tiyatro, sinema eleştirmenliği ve resim sanatı hakkında değerlendirme yazıları kaleme alır. 1980 şiirinin önemli isimlerinden olan Alkaya, şiirleri, yazılarıyla olduğu kadar basın hayatındaki başarılarıyla da dikkat çeker. Ayrıca birçok şiir dergisinin yayına hazırlanmasında rol alır. Şiir Atı dergisinin ilk sayısını hazırlayarak farklı türden şiirleri okurlarla buluşturur.

Edebiyatın birçok türünde eser veren sanatçı, çalışmalarındaki başarıyı “her şeye meraklı ve en iyi olmaya yolundaki çabaya” bağlar. Derin bir alt yapısı olan şiirinde imgesel anlatım, tarihi olaylara ve kişilere göndermeler ağırlıklı olarak yer alır. Şiir ve deneme şair için “geniş gezinti alanı içinde olmak”tır. Alkaya, kendisini en iyi ifade eden türün şiir olduğunu ifade eder. Kendi kuşağını “modernitenin tekne kazıntıları” olarak gören şair, kuşağındaki insanlarda her şeye meraklı olma halinin baskın geldiğine inanır. Yetenekli olduğu her alanda varlık göstermeye çalışan “son kazıntı kuşağa” ait olmayla ilgili olan bu durum, onun şiirlerinin imgesel alt yapısını oluşturan kaynağı güçlendirir. Dolayısıyla Orhan Alkaya şiirinin göndermeler yoluyla oluşturulan imgesel dilini anlayabilmek, belli bir bilgi birikimini gerektirir. 1990’da yayımlanan Parçalanmış Divan adlı şiir kitabında aşka, çocukluk yaşantılarına ve gençlik yıllarına duyulan özlemi dile getirirken doğaya ait unsurlardan sıkça faydalanır.

Şiirlerinin birçoğunda Tanrı-Tanrıça yaşamları, mitolojik varlıklar, kültürlerarası öğeler yoluyla benzetmeler yaptığı görülür. 1994’te yılında yayımlanan Yenilgiler Tarihi’nde şiirlerine ilham kaynağı olan Jimi Hendrix, Ahmet Haşim, Janis Joplin gibi isimlere şiirler ithaf eder. Ayrıca eşine, arkadaşlarına ve yakınlarına yazdığı şiirler de bulunmaktadır. Geniş bir bilgi alanına yayılan ilişki ağı üzerine kurulan şiirlerinde metinlerarasılık dikkat çekicidir. Disiplinlerarası bilgiyi içine katarak sağlam bir zemin oluşturan Alkaya, şiirde “zevk” ilkesini ölçüt olarak kabul eder. Şiir, tiyatro, sinema veya diğer türlerde başarılı olma şartını sıkıcı olmamaya bağlar. Şaire göre “Sanatın her türü için asıl olan haz ilkesidir”. Yenilgiler Tarihi kitabındaki şiirlerinde dijitalleşen insan ilişkilerine eleştirel bir bakışla yaklaşır. Yaşamsal alanlarda kültürel ve milli değerlerden uzaklaşarak ortaya çıkan samimiyetsiz ilişkilerin insan ve toplum hayatındaki eksilerine değinir.

1999’da yayımlanan Türkiye Hala Mümkün adlı siyasi polemikler kitabında yazar, her döneme ait siyasi, sosyal ve toplumsal olaylara ilişkin bazı sorular sorarak konulara dikkat çeker. Dönemsel şartlara getirdiği eleştiriler üzerinden olması gerekene dair bazı söylemler geliştirir. Alkaya sınıfsız, ayrıcalıksız bir toplum kurma ütopyasının gerçekleşmesi için çağrıda bulunarak kitabını sonlandırır. 2014 yılında Alkaya, Fergun Özelli ile birlikte yüze yakın şairin çocuklar için yazdığı şiirlerden oluşan Seyfi Turan Şiiri adlı kitabı hazırlar. Kitaptaki şiirler on üç dile çevrilerek bölümler halinde birleştirilir. 2011’de yayımlanan Altı adlı şiir kitabında ise aşk şiirlerinin ağırlık kazandığı görülür. Mısralarının arasına Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Nazım Hikmet, Ahmet Muhip Dranas, Arif Damar vb. şairlerin mısralarını serpiştirerek yeni şiirler yazar. Bazı şiirlerinde ise sadece harfleri sıralar. Yüzyılımın Ardından 3 adlı şiiri bazı ses birliklerinin sıralanmasıyla oluşturulmuştur.

Alkaya, şiir ve deneme, köşe yazıları yazarken gelişmiş bir dil kullanmaya özen gösterir. Sözlük okumaya ayrı bir önem veren yazar, yeni kuşaklarda dil bilincini ve Türkçenin düzgün kullanımını geliştirmek için Osmanlıcanın da öğretilmesi gerektiğine inanır. Sanatın her alanın önce yerel sonra evrensel değerlerden beslenmesi gerektiğine inanan sanatçı, toplumsal belleğin yok oluşuna tepki göstererek sanatın içtenlikten beslenmesini savunur. Eser verilecek her alanın öncelikle kişinin kendisinden bir parça taşıması gerektiğini savunan sanatçı; toplum anlayışı, tarihsel süreç ve sanatın birleşiminden doğan çizgilerle eserlerini ortaya koyar.

Eserleri;

Şiir;

2011 – Altı
2002 – Yenilgiler Tarihi
2001 – Tuz Günleri
1999 – Erken Sözler
1994 – Yeniden Üretilmiş Tarih
1991 – A! Etika
1990 – Parçalanmış Divan

Deneme;

1999 – Türkiye Hala Mümkün

Yönettiği oyunlar;

2012 – Rosenbergler Ölmemeli : Alain Decaux – İstanbul Şehir Tiyatrosu
2005 – Savaş ve Kadın : Matei Vișniec – İstanbul Şehir Tiyatrosu
2003 – Hadi Öldürsene Canikom : Aziz Nesin – İstanbul Şehir Tiyatrosu
2001 – Odada Savaş : Martin Walser – Bakırköy Belediye Tiyatrosu
1999 – Sersem Kocanın Kurnaz Karısı : Haldun Taner – İstanbul Şehir Tiyatrosu
1997 – Godot’yu Beklerken : Samuel Beckett – İstanbul Şehir Tiyatrosu
1994 – Sahibinin Sesi : Sevim Burak – İstanbul Şehir Tiyatrosu
1993 – Gölge Ustası : Yıldırım Türker Yeşim Dorman – İstanbul Şehir Tiyatrosu
1993 – Bezik Oynayan Kadınlar : Edip Cansever – İstanbul Şehir Tiyatrosu
1992 – İnsan Bahçesi : Gülsün Siren Kınal – İstanbul Şehir Tiyatrosu
1992 – Sığıntılar : Sławomir Mrożek – İstanbul Şehir Tiyatrosu

Filmleri ve Dizileri;

2015 – İkimize Bir Dünya (Sinema Filmi)
2015 – Aşk Yeniden (Fehmi Şekercizade) (TV Dizisi)
2013 – Hay Way Zaman: Dersim’in Kayıp kızları (Seslendirme) (Kısa Film)
2013 – Gelmeyen Bahar (Davut) (Sinema Filmi) 2013
2011 – Ve Jülyet (Kısa Film)
2011 – Al Yazmalım (Salih Usta) (TV Dizisi)
2010 – Öyle Bir Geçer Zaman ki (Hikmet Karcı/Balıkçı) (TV Dizisi)
2010 – 8 Ülke 8 Yönetmen ve Sinan (TV Dizisi)
2009 – Yüreğine Sor (Şehirli Papaz) (Sinema Filmi)
2004 – İyi Saatte Olsunlar (TV Dizisi)
1994 – Kimlik (TV Filmi)
1992 – Sarı Tebessüm (Sinema Filmi)
1987 – On Kadın (Sinema Filmi)
1985 – Dul Bir Kadın (Sinema Filmi)
1983 – Seni Seviyorum (Sinema Filmi).

Paylaşın

Onur Sakarya Kimdir? Hayatı, Eserleri

1981 yılında Mersin’de dünyaya gelen Onur Sakarya, Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nden sonra Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın ve Yayıncılık Bölümü’nden mezun oldu. Lisans bitirme tezi olarak, Tanzimat Fermanı’ndan günümüze kadar Modern Türk Şiirinin geçirdiği evreleri konu alan “Şiirin Yol Haritası” adlı radyo programını  sundu.

Haber Merkezi / Adam Sanat, Sözcükler, Kül, Akköy, Akatalpa, Eliz, Bireylikler, Mühür, Lacivert, Edebiyatta Üç Nokta, Underground Poetix gibi birçok ulusal dergide şiirleri ve yazıları yayımlandı, yayımlanmaya devam ediyor. Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü 2003’te “21 Numaralı Yolcu” adlı dosyasıyla adı anıldı.

İlk kitabı Eksik Adam (Camgöz Kitap, Ocak 2011) ile Homeros Edebiyat Ödülleri 2012 Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. İkinci kitabı Yancının Aşkı(Artshop Yayınları, Şubat 2012) ile ise 2013 Uluslararası İstanbul Şiir Festivali Kitap Ödülü’nü aldı. Üçüncü kitabı Zula, Kasım 2013’te Hayal Yayınları ve dördüncü şiir kitabı Kamyon, Eylül 2015’te Mu Yayınları etiketleriyle piyasaya çıktı. Bir loto Bayiinde çalışırken derlediği notlardan oluşan anlatı türündeki kitabı Loto Kafa Loto Mermer(Düşülke Yayınları) ise Kasım 2016’da raflardaki yerini aldı.

“Mermer mezar”

Birileri uçmayı öğrenmiş
Ve durmadan
Mermer döşüyorlarmış gökyüzüne

Kendi kapılarını bile
Demirle kapatan marangozlar
Çoktan mermer mezarlara gömüldüler

Kadın sen de!
Güneşi sıkkkk
Damlat suyu yüzüne

“Dünyanın balkonu”

Dünyanın balkonundan sarkarsam eğer
Saçlarını tararım utanarak
Lazer çiçekleriyle süslerim odanı
Alice’i bulup Müslüm’den söylerim
Unutamadım.
Bir sürü ışık toplarım sana en sadesinden
Karşı balkondaki klonuma el sallarım
Yeşil yeşil kokar evren çimeni
Kayar üstünden körpecik yıldızlar
Kalana sarılır gidene ağlarım

Dünyanın balkonuna çıkarsam eğer
Bir sigara içimlik bir kahve falı
Uçup konarım uğur böceği misal
Terliği boş ver, kış geldi, pabuç lazım
Sana en sarhoş soruyu sorarım

Cevap vermezsin bilirim
Dünyanın balkonu çok yüksektedir
Atlayıp da ölene henüz rastlamadım

“Dünyanın en uzun saçlı sevabı”

Dünyanın en uzun saçlı sevabı
Kendine bira söyle
Bana atom bombası

Karanlığın hacmi yok
Sadece tabutun hacmi var
Bir de mücevher kutularının
Ve içorganlarının
Buralara bir yerlere koymuştum
Neyi? Onu işte
Bitkilerimi, kepeklerimi, dansımı…

Dışarıda güneşin parladığını söylüyorlar
Otların yeşerdiğini
Dünyanın boşlukta sallandığını

İplerimi tekrar bağlayın
Yeryüzüne çivileyin ayaklarımı
Beynimdeki uçan balonları patlatın

İşte o zaman size inanabilirim
Belki sizi daha çok sevebilirim

Dünyanın en uzun saçlı günahı
Kendine tekila söyle
Bana kedi yumağı

Paylaşın