Avrupa’daki Sağ Popülizm Türkiye’ye Mi Sıçradı?

Son yıllarda Fransa’dan Almanya’ya, Danimarka’dan İtalya’ya kadar Avrupa’nın pek çok ülkesinde “sağ popülist” ya da “aşırı sağ” olarak nitelendirilen siyasi partilerin mülteci ya da yabancı karşıtlığı üzerinden güçlendiği gözlemleniyor.

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’in haberine göre, siyaset bilimcilere göre benzer şekilde sığınmacı sorununu öne çıkaran Zafer Partisi’nin de tartışmaların sürmesi durumunda Avrupa’daki örneklere benzer şekilde büyüme potansiyeli var.

Zafer Partisi, daha önce MHP ve İYİ Parti’de siyaset yapan Ümit Özdağ tarafından 26 Ağustos 2021’de kurulan yeni bir parti. Ancak yeni olmasına karşılık, özellikle sığınmacılar meselesini ön plana çıkarması, sosyal medyadaki etkinliği ve girdiği polemikler üzerinden son günlerde iç siyasetin en çok tartışılan oluşumlarından biri oldu.

Avrupa’nın pek çok ülkesinde son yıllarda göçmenleri, yabancı düşmanlığını odağına alarak gittikçe büyüyen bir popülist aşırı sağ akım bulunuyor. Almanya’da AfD, Fransa’da Ulusal Cephe, Avusturya’da FPÖ, Macaristan’da Fidesz, Yunanistan’da Altın Şafak bu tür partilerden sadece birkaç tanesi.

Türkiye’de aslında “uç sağ” olarak nitelendirilebilen partilerin hep olduğuna işaret eden siyasi analistlere göre, ancak Zafer Partisi Avrupa’da son dönemin popülist sağ partilere benzerlikleriyle ilk örnek olarak görülebilir.

Zafer Partisi siyasi yelpazenin neresinde?

Peki Zafer Partisi, Avrupa’da son dönemde güçlenen “sağ popülist” ya da “aşırı sağ” partilerle siyasi yelpazede benzer konumda mı?

Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İlker Aytürk Zafer Partisi’ni “radikal sağın Türkiye’deki yeni temsilcisi” olarak nitelendiren Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İlker Aytürk, şunları söylüyor:

“Türkiye’de Avrupa’daki anlamıyla radikal sağ partiler görmüyorduk. Radikal sağ ile kastettiğimiz şu: 1970’li yılların sonundan itibaren bütün Avrupa’da, ama zamanla bu bütün Batı dünyasına yayıldı, doğan yeni sağ hareketler. Temel özellikleri bir şeye itiraz ediyor olmaları. İlginç olan şey ise Türkiye’de radikal bir sağ parti yakın bir zamana kadar yoktu.”

Aytürk’ün burada kast ettiği ise Avrupa’dakine benzer radikal sağ. Türkiye’de 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren “uç sağ” partilerin hep bulunduğunu, bunların milliyetçi ya da İslamcı olabileceğini ve genelde farklı bir Türkiye hayal ettiğini ifade eden Aytürk, Avrupa’dakine benzer “radikal sağ” partilerin Türkiye için yeni bir olgu olduğuna dikkat çekiyor.

Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Somer’e göre de bu tür partilere “aşırı” ya da “radikal” denilmesi demokrasiye referansla alakalı. Somer, “Çünkü siyaset anlayışları ve toplumlara önerdikleri projeler demokratik ve özgürlükçü sistemlerle bağdaşan öneriler değil” diyor.

Neden hem popülist hem de uç sağ?

Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Berk Esen de Zafer Partisi’nin Batı ülkelerinde de örnekleri görülen tipik “popülist uç sağ hareket” olduğu görüşünde. Esen, Zafer Partisi’ni ve Ümit Özdağ’ınneden hem popülist hem de uç sağ olduğunu şöyle açıklıyor:

“Popülist olması söyleminden belli. Sadece göçmen karşıtı olması nedeniyle değil. İktidar ile muhalefet partilerini tek tip bir kategoriye koyup bir taraftı sessiz istilaya izin veren kötü elitler olarak yansıtıyor, geri kalan kesimi de kendisinin hitap etmeye çalıştığı halk olarak nitelendiriyor. Ve tabii ki bizi bu tehlikeden kurtaracak olan tek kişi de kendisi ve onun partisi! Bu zaten çok popülist bir strateji. Uç sağ olması da zaten göçmen karşıtlığı ve milliyetçiliğinden kaynaklı.”

Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Berk Esen sözlerini, “Türkiye’de uzun süredir milyonlarca göçmen yaşadığı için bu hareketin şimdiye kadar çıkmaması şaşırtıcıydı aslında” diye sürdürüyor. Özdağ’ın daha önce üye olduğu MHP’nin tipik bir “uç sağ popülist” parti olmadığını ve Avrupa’daki muadillerinden farkı bulunduğunu kaydeden Esen, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“MHP, çıkış noktası 60’lı yıllarda yükselen sol dalgayı durdurmak için biraz da devlet tarafından destekli olan, paramiliter ayağı güçlü, geleneksel milliyetçi bir partidir. Zafer Partisi’ne en yakın MHP’yi gösterebiliriz ama MHP’nin kullanmadığı strateji ve söylemleri gündeme getirmesi açısından da farklılar.”

Avrupa’daki partiler ile benzerlikleri neler?

Siyaset Bilimci Somer, Zafer Partisi’nin Avrupa’daki radikal sağ partilerle benzerliklerini şöyle sıralıyor:

“Birincisi bayraklaştırdıkları, kullandıkları konular ile ilgili benzerlikler var. Özellikle küresel bir sorun olan mülteci krizinin bu partiler tarafından bayraklaştırıldığını görüyoruz. İkinci olarak kullanılan metotlar ve söylemler. Bir tehdit ve korku duygusunun özellikle ön plana çıkartılması ve toplumun temel sorunlarının çözümü yerine insanların duyduğu endişenin nedeni olarak yabancıların gösterilmesi.”

Somer, partinin kullandığı sosyal medya yöntemleri ve üslup ile örgütlenme biçimlerinin de Avrupa’daki partiler ile benzeştiğini belirtiyor.

Milliyetçilik akımları üstüne çalışmaları ile bilinen Aytürk’ün tespitine göre ise radikal sağ partilerin itiraz ettikleri hususlar iki ana noktada toplanıyor: Birincisi ulus bilincini ortadan kaldırdığını düşündükleri AB gibi şemsiye örgütler, ikincisi de yabancılar ile göçmenler. Zafer Partisi de sığınmacılara yönelik açıklamaları ve itiraz noktaları ile bu açıdan Avrupa’daki radikal sağ partilere benziyor.

Zafer Partisi’nin ekibi ve programı yeterli mi?

Zafer Partisi’nin sadece sığınmacılara yönelik söylemleri öne çıkartırken, diğer taraftan ekonomi ya da özgürlükler gibi diğer köklü sorunlara etkili çözümler önermemesi de uzmanların dikkat çektiği bir başka husus.

Aytürk’e göre Zafer Partisi gibi radikal sağ partilerin programlarını geliştirmesi biraz da ne kadar süre devam edeceklerine bağlı.

“Şu an itibariyle evet tek meseleli bir parti bu. Onun ötesinde tek kişiden ibaret bir parti gibi de görünüyor” diyen Aytürk, Avrupa’da 20-30 yıl süren hareketlerde diğer konularda da politikalar geliştirildiğine işaret ederek bu nedenle Türkiye’de radikal sağın ne kadar süre ayakta kalacağı, nasıl kurumsallaşacağı, tek bir parti mi yoksa birkaç parti mi olacağı gibi unsurların görülmesi gerektiğini kaydediyor.

Esen de Zafer Partisi’nin şimdilik tek kişilik bir parti olduğuna ve Özdağ ile birlikte bir siyasi elit bulunmadığına dikkat çekerek tipik popülist bir parti olarak örgüt kurmak gibi zor bir oluşum içine girmektense sosyal medya üzerinden seçmenlere hitap eden söylem geliştirdiğini belirtiyor.

Zafer Partisi daha güçlenir mi?

Yeni bir parti olduğundan dolayı henüz anketlerle oy potansiyeli hakkında çok doğru sonuçlar çıkarılamayan Zafer Partisi’nin popülaritesinin giderek artıp artmayacağı da bir başka tartışılan konu.

Esen, partinin gerçek potansiyelini anlayabilmek ve kendisini tam olarak nasıl konumlandıracağını görmek için 1-2 sene beklemenin yararlı olacağı görüşünde. Esen, partinin oyları her partiden toplayabileceğini ancak oy oranının belli bir düzeyde kalacağı öngörüsünde bulunarak “Zafer Partisi gümbür gümbür geliyor geliyor diyenlerden değilim, biraz daha itidalli analiz yapıyorum” diyor.

Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Some de Zafer Partisi’nin şu anda “boşluk doldurduğunu” söyleyerek bunu şöyle açıklıyor:

“Nedir bu boşluk? Bizim genelde ana akım, merkez gibi sıfatlarla adlandırdığımız daha büyük siyasal partiler dünyadaki iklim krizi, sosyal adaletsizlikler, eşitsizlikler, gelecek kaygılarına karşılık insanlara hitap eden ve işleyebilecek çözümler öneremiyorlar. Öneremedikleri zaman dolan bu boşluğu korku siyaseti üzerinden bu tür partiler doldurabiliyorlar.”

“Radikal sağ Türkiye’de kök salacak”

Aytürk, partinin popülaritesinin artacağını ve önümüzdeki aylar içinde kamuoyu yoklamalarında daha görünür hale geleceğini düşündüğünü belirtirken, bunun nedenini de sığınmacılar meselesinin uzun sürecek olmasını gösteriyor. Şu anda yaşanan göçlerin “devasa bir yer değiştirme” hareketi olduğunu, tarihte bunun örneklerinin görüldüğünü ve kısa vadede çözümlenmesinin zor olduğunu söyleyen Aytürk, bu konunun Zafer Partisi’nin oy oranına etkisini şöyle aktarıyor:

“Bu şartlar altında ben radikal sağın Türkiye’de kök salacağını düşünüyorum. Ama ne kadar büyüyeceği, Türkiye’deki merkez partilerin tutumuna ve bu sorunla baş etme yeteneklerine bağlı. Eğer başarılı politikalar geliştirirlerse radikal sağ küçük bir parti olarak kalır. Ama küçük de derken uzun vadede oy oranının yüzde 5’in üstüne çıkacağını kesinlikle düşünüyorum.”

Somer de Zafer Partisi’nin güçlenip güçlenmemesinin tamamen diğer muhalefet partilerinin politikalarına bağlı olduğunu ifade ederek “Eğer insanları ikna edici çözümler önerebilirlerse (bu parti) büyümeyecektir” öngörüsünde bulunuyor.

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ise partisini nasıl konumlandırdıklarına ilişkin soruya yanıt vermedi.

Paylaşın

Anadolu’dan Avrupa’ya Giden İlk Çiftçilerin Gizemli Kökenleri Açıklığa Kavuştu

Binlerce yıllık genleri inceleyen bilim insanları, dünyanın ilk çiftçilerinin düşünüldüğünden daha karmaşık kökenlere sahip olduğunu ortaya koydu. Çiftçiliğin güneyde Arabistan Çölü ve kuzeyde Doğu Anadolu dağlık bölgesi arasında yer alan ve “Bereketli Hilal” adı verilen bölgede yaklaşık 12 bin yıl önce doğduğu biliniyor.

Daha önce bilim insanları tarımın burada yerleşik hayata geçen, genetik açıdan tek bir popülasyona dayanan bir toplulukta ortaya çıktığını ve Türkiye, Yunanistan ve nihayetinde Batı Avrupa’daki bölgelere doğru yayıldığını düşünüyordu.

Ancak dünyanın ilk çiftçilerinin kökenlerinin tek bir popülasyona dayandığı kanıtlanmış bir düşünce değildi. Şimdiyse uluslararası bir araştırmacı ekibi, konuyla ilgili soru işaretlerini aydınlatan bir genetik bilgi hazinesini ortaya çıkardı.

Hakemli bilimsel dergi Cell’de yayımlanan araştırmada dünyanın ilk çiftçilerinin daha önce düşünüldüğü gibi tek bir gruptan değil, insan yerleşimlerinin neredeyse yok olduğu çalkantılı bir dönemde ortaya çıkan iki avcı-toplayıcı grubun karışımından ortaya çıktığını gösterdi.

Bulgular, Avrupa’nın ilk çiftçi nüfusunun Anadolu yarımadasından göç eden çiftçilere dayandığı düşüncesini de teyit etti.

Tarım iki farklı grubun karışımından doğdu

Yeni araştırma Anadolu çiftçilerinin, Avrupa ve Orta Doğu’da yaşamış farklı avcı-toplayıcı grupların çiftleşmesi ve genetik açıdan tekrar tekrar birbirine karışmasıyla ortaya çıktığını gösterdi.

Araştırmacılara göre bu gruplar ilk olarak 25 bin yıl önce, son Buz Devri’nin zirvesinde birbirinden ayrılmış ve giderek izole olmuştu. Yok oluşun eşiğine gelen gruplar iklimin ısınmasıyla yeniden toparlanmış ve yerleşik yaşam tarzını benimseyerek tarımı icat eden eski insanların atalarının genetik havuzunu oluşturmuştu.

Araştırma, İsviçre’deki Bern Üniversitesi’nden genetikçi Laurent Excoffier’ın liderliğinde yürütüldü. Excoffier, “Eski insanlar Anadolu ve Avrupa’ya göç etmeye ve tarımı yaymaya başlamadan önce ne oldu?” sorusundan yola çıktı.

Çalışmada yenilikçi bir yöntem kullanıldı

Araştırma ekibi Türkiye, Yunanistan, Sırbistan, Avusturya ve Almanya’daki iskeletlerden elde edilen genleri inceledi. Ekip her genomun birden çok kez dizilendiği, “derin dizileme” adı verilen yeni bir yöntemi benimsedi.

Bu yöntemle yapılan incelemelerin daha kesin sonuçlar verdiği ifade ediliyor. Bulgular erken dönem çiftçi popülasyonlarının yaklaşık 8 bin yıl önce Anadolu’dan Avrupa’ya taşındığını gösteriyor.

Excoffier, “Tarımı daha da batıya götüren şey gerçekten insanların, çiftçi topluluklarının yayılmasıydı” diye konuştu.

Araştırmanın ortak yazarı Joachim Burger ise, “Böyle bir çalışmaya uygun iskeletleri toplamak ve analiz etmek 10 yıla yakın zamanımızı aldı” dedi: Bunu ancak çok sayıda arkeolog ve antropologla işbirliği yaparak mümkün kıldık.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Türkiye, Konut Fiyat Artışında Avrupa’yı Katladı

Türkiye’de konut ve kira fiyatlarındaki artışın önüne geçilemiyor. Ev sahiplerinin mevcut kiracıları çıkararak daha yüksek fiyattan yeniden kiraya vermek istediklerine dair sosyal medya paylaşımları dikkat çekiyor.

Euronews’ta yer alan habere göre, Türkiye Avrupa’da konut fiyatlarının en çok arttığı ülke. 2021 yılının son çeyreğinde 2020’nin aynı dönemine göre Türkiye’de yıllık artış yüzde 60 olurken, Avrupa Birliği (AB) ortalaması yüzde 10’da kaldı. Kirada ise Türkiye Avrupa’da en çok artışın yaşandığı ikinci ülke durumunda.

AB İstatistik Ofisi (Eurostat) 2021 yılı 4. çeyreğine dair konut ve kira fiyatları verilerini açıkladı. Eurostat bu verileri ülkelerin ulusal istatistik ofislerinden alıyor. Türkiye’den verileri Türk İstatistik Ofisi (TÜİK) paylaşıyor. Veriler 2020 ile 2021 yılları son çeyreğindeki yıllık değişimi yansıtıyor.

Buna göre 2020 yılı 4. çeyrek ile 2021 senesi 4. çeyrek arasını kapsayan 1 senede Türkiye’de konut fiyatları yüzde 60 arttı. Türkiye’nin ardından ikinci sıradaki Çekya’da artış yüzde 26’da kaldı. AB genelinde ise konut fiyatları ortalama yüzde 10 yükseldi.

Konut fiyat artışında son sırada ise Kıbrıs var. Bu ülkede konut fiyatları yüzde 5 düşüş gösterdi. Bu dönemde diğer bazı ülkelerdeki artış oranı ise şöyle: Hollanda yüzde 19, Almanya yüzde 12, Bulgaristan yüzde 9, Fransa yüzde 7 ve İtalya yüzde 4. Fiyat değişimi konut fiyat endeksi üzerinden hesaplanıyor.

Kiralar ne kadar arttı?

Eurostat’ın Harmonize Tüketici Fiyatları Endeksine (HICP) göre 2020-2021 4. çeyrekleri arasında kiralar yüzde 15 ile en çok Slovenya’da arttı. Türkiye yüzde 12 ile ikinci sırada yer alıyor. AB ortalaması ise sadece yüzde 1,3. Son sırada ise Avusturya var. Bu ülke kiralar bu dönemi kapsayan 1 yılda yüzde 1,7 düşüş gösterdi.

Kiralar diğer bazı ülkelerde ise şu kadar arttı: Estonya yüzde 12, Romanya yüzde 3, Bulgaristan yüzde 2, Almanya yüzde 1,3; Hollanda ve Fransa yüzde 0,8 ve Yunanistan yüzde 0,3.

Eurostat verileri konut fiyatlarını çeyrek dönemlerde gösterirken kirayı ise aylık olarak görmek mümkün. 2021-2022 Şubat ayları arasını kapsayan son 1 yılda kiralar yüzde 18,2 ile en çok yine Slovenya’da arttı. Türkiye yüzde 15,5 ile ikinci sırada bulunurken AB ortalaması yüzde 1,4 oldu.

Şubat 2022 itibariyle son 1 yılda kiralar Bulgaristan’da yüzde 4,5; Belçika’da yüzde 2,5; Almanya’da yüzde 1,4 ve Fransa’da yüzde 0,4 arttı.

Türkiye’de Şubat itibariyle son 1 yılda konut fiyat artışı yüzde 96

Eurostat verileri konut fiyat artışını aylık olarak göstermiyor ancak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası aylık verileri açıklıyor. Merkez Bankası verilerine göre Şubat 2021 ile Şubat 2022 arasını kapsayan son 1 yılda Türkiye’de konut fiyatları yüzde 96,4 artış gösterdi.

Konut fiyatları döviz krizinden sonra patladı

Türkiye’de konut fiyatlarının son 4-5 aylık dönemde hızla artması dikkat çekiyor. Ocak 2011-Şubat 2021 arasında yıllık artışa bakıldığında son döneme kadar yüzde 10-15 civarında seyrettiği görülüyor. Ocak 2011’de yıllık artış oranı sadece yüzde 6,4 idi. Hatta bu oran Mayıs 2019’da yüzde 1,5’a kadar düşmüştü. Mayıs 2020’de ise son 10 yılda yıllık artış ilk kez yüzde 20’yi aştı.

Bu tarihten sonra yüzde 25-30 arasında seyreden yıllık artış oranı Ekim 2021’de ilk kez yüzde 40 bandını aştı. Kasım 2021’de yüzde 51 olan yıllık artış, Aralık 2021’de yüzde 60, Ocak 2022’de yüzde 78 ve son olarak Şubat 2022’de yüzde 96’yı gördü.

Konut fiyatlarının TL’nin döviz karşısında değer kaybının hızlandığı Ekim-Kasım 2021’den sonra hızla artışa geçmesi dikkat çekti.

Paylaşın

Türkiye, Avrupa’nın Çöpünü Almada Birinci Sırada

Türkiye’nin plastik atık ithalatı sorunu tüm çabalara rağmen kangrene dönüşerek topraklarımızı geri dönüşü olmaz şekilde zehirliyor. İktidarın yasak yerine “denetim” yaklaşımının sonuç vermediği, 2021’de de Türkiye’nin plastik çöp atık ithalatında birinci olması ile ortaya çıktı.

Sözcü’den Özlem Ermiş Beyhan’ın haberine göre, Greenpeace raporu Türkiye’nin 2021 yılında sadece Avrupa’dan 518 bin 80 ton plastik atık ithal ederek bu sene de Avrupa’nın çöpünü almada birinci olduğunu ortaya koydu.

Bu rakamlara göre Avrupa plastik çöpünün üçte birinden fazlasını bu sene de Türkiye aldı. Bu çöpler, Türkiye’nin topraklarını kanserojen maddelerle zehirlerken, Çevre Bakanlığı’nın detaylarını vermediği ve şifahen “Adana’nın toprağında zehir yok” dediği açıklamanın aksine Greenpeace raporu, alınan toprak ve kül örneklerinde, kanser gibi ciddi sağlık problemlerine yol açtığı bilinen dioksin ve furanlara rastlandığını bilimsel olarak ortaya koyuyor. Türkiye’de yetkililer sıkı denetimler yoluyla plastik atık ithalatında önemli gelişme kaydettiklerini söylese de Eurostat ve UK Trade Info 2021 verileri ise tam tersini söylüyor.

400 bin katı

Greenpeace’in 2022 raporuna göre de Adana’da tespit edilen dioksin furan miktarı, kirletilmemiş toprak numunesinin 400 bin katı ve şimdiye kadar Türkiye’de toprakta rapor edilen en yüksek toksik düzey. Greenpeace Türkiye ve diğer sivil toplum örgütleri, bu sorunun çözümünün çöp ithalatının yasaklanmasında olduğunu vurguluyor.

29 Mart’ta gazeteci Kit Chellel’in Londra’daki 3 TESCO geri dönüşüm kutusuna 3 adet GPS cihazı yerleştirerek başlattığı araştırmanın sonunda bu plastik atık kutularından birinin Adana’ya geldiği haberi, tartışma yarattı.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından görüntülerin eski olduğu ve yaptıkları araştırmalarda çevre ve insan sağlığını tehdit eden herhangi bir unsura rastlanmadığı bildirildi. Oysa Greenpeace’in 2022 Şubat’ta yayınladığı “Atık Oyunları Raporu”nda Adana’da çöplerin döküldüğü alanlarda toprakta dioksin ve furanlara rastlandığı ortaya çıktı. Bakanlık ise araştırmasının bilimsel sonuçlarını henüz kamuoyu ile paylaşmadı.

Paylaşın

Avrupa’da En Ucuz İş Gücü Türkiye’de

Avrupa ülkelerinde karşılaştırmalı iş gücü maliyetlerine bakıldığında en ucuz iş gücünün Türkiye’de olduğu ortaya çıkıyor. 2020 yılı verilerine göre Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde saatlik ortalama iş gücü maliyeti 28,6 euro iken Türkiye’de 3,7 euro seviyesinde. Türkiye’de 2016 yılında saatlik iş gücü maliyeti 6,6 euroydu.

AB İstatistik Ofisi (Eurostat) Avrupa’da iş gücü maliyetlerini açıkladı. Eurostat’ın 2021 verilerinde Türkiye yer almıyor. Ancak Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden Türkiye’nin 2020 yılı verilerini görmek mümkün.

TÜİK’e göre 2020’de iş gücü maliyeti 29,8 TL (3,7 Euro)

Buna göre 2020 yılında Türkiye’de iş gücü maliyeti saatlik ortalama 29,8 TL oldu. Merkez Bankası verilerine göre 2020 yılında ortalama Euro kuru 8,03 liraydı. Bu durumda Türkiye’de 2020 yılı saatlik ortalama iş gücü maliyeti 3,7 euro oluyor.

2020 yılı verilerine göre AB ortalaması 28,6 euro iken Türkiye, iş gücünün en ucuz olduğu ülke olarak son sırada yer alıyor. Daha sonra 6,2 Euro ile Sırbistan, 6,5 Euro ile Bulgaristan ve 8,2 Euro ile Romanya yer aldı.

2020’de listenin zirvesinde ise 47,3 Euro ile Norveç yer aldı. 2020’de diğer bazı ülkelerde saatlik ortalama iş gücü maliyeti şöyle oldu: Belçika 41,1 Euro, Hollanda 37,4 Euro, Fransa 37,4 Euro, Almanya 36,7 Euro, Yunanistan 16,9 Euro, Hırvatistan 10,8 Euro ve Macaristan 9,9 Euro.

Koronavirüs salgını: 45 can kaybı, 13 bin 367 yeni vaka

Veriler Türkiye’de saatlik iş gücü maliyetinin yıllar içinde düştüğünü ortaya koyuyor. Eurostat verilerine göre 2016’da Türkiye’de saatlik iş gücü maliyeti 6,6 euroydu. 2016-2020 arasını kapsayan 4 yılda saatlik ortalama iş gücü maliyeti TL bazında yüzde 35 artarken euro bazında ise yüzde 44 düştü.

AB’de 2021’de durum nasıl?

2021 yılında ise AB ülkelerinde saatlik ortalama iş gücü maliyeti 29,1 Euro olarak ölçüldü. İş gücü maliyetinin en yüksek olduğu ülke ise 51,1 euro ile Norveç oldu. Bu ülkeyi Danimarka (46,9 Euro), İzlanda (43,3 Euro), Lüksemburg (43 Euro), Belçika (41,6 Euro), İsveç (39,7 Euro), Hollanda (38,3 Euro), Fransa (37,9 Euro), Avusturya (37,5 Euro) ve Almanya (37,2 Euro) takip etti.

Eurostat’ın 2021 verilerine göre Sırbistan’da saatlik iş gücü maliyeti 6,9 euro oldu. Bu ülkenin üstünde diğer Balkan ülkeleri Bulgaristan (7 Euro) ve Romanya (8,5 Euro) yer aldı. İş gücü maliyetleri uluslararası yatırım kararlarında dikkate alınan unsurlardan birisi.

Emeğin en pahalı olduğu alan finans ve sigorta; en ucuz konaklama ve yiyecek sektörü

Ortalama iş gücü maliyeti sektörlere göre büyük değişim gösteriyor. TÜİK verilerine göre 2020 yılında saatlik iş gücü maliyetinin en yüksek olduğu alan 84,9 TL ile finans ve sigorta faaliyetleri olurken en düşük maliyet 15,7 TL ile konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinde gerçekleşti. İnşaat da 15,9 lira ile oldukça ucuz bir alan. Eğitim ise 65,6 TL ile en yüksek ikinci alan olarak kayıtlara geçti.

Çin kişi başında milli gelirde Türkiye’yi geçti

Öte yandan 2002 yılında Türkiye’de kişi başına milli gelir 3 bin 688 dolar iken Çin’de bin 149 dolar seviyesindeydi. Yani, Türkiye’deki gelir Çin’in 3,2 katıydı. Ancak 2018 yılında Çin kişi başına düşen milli gelirde 58 yıl sonra Türkiye’yi geride bırakmayı başardı. 2020 yılında Türkiye’de kişi başına milli gelir 8 bin 538 dolar olurken Çin’de 10 bin 500 dolar oldu.

(Kaynak: Euronews)

Paylaşın

Türkiye, Kadına Şiddette Avrupa Ve OECD’nin Lideri

Avrupa’da erkeklerden fiziksel veya cinsel şiddet gören kadın oranının en yüksek olduğu ülke Türkiye. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyeleri arasında da kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke yine Türkiye.

OECD 2019 yılı verilerine göre Türkiye’de kadına şiddet oranı yüzde 38. Neredeyse 10 kadından 4’ü hayatında mutlaka erkek şiddetine maruz kalıyor. Peki, dünyada kadına şiddetin en fazla olduğu ülkeler hangisi? Avrupa’da kadına şiddet ne durumda?

Kadına erkek şiddeti tüm dünyada büyük bir sorun. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmasının ardından Türkiye’de kadına karşı şiddetle mücadele tartışma konusu.

OECD verileri “hayatlarından en az bir kere eşi veya sevgilisinin fiziksel ve/veya cinsel şiddetine maruz kalan kadınların oranını” gösteriyor. Buna göre Türkiye’de kadına şiddet oranı yüzde 38. Gerek Avrupa ve OECD ülkeleri gerekse G20 üyeleri arasında kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke Türkiye.

ABD kadına yönelik şiddette yüzde 36 ile 4. sırada

Kadına şiddet oranında Türkiye’nin ardından yüzde 37 ile Kolombiya geliyor. Ardından Kosta Rika ve ABD yüzde 36 ile sıralanıyor. Dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden ABD’de kadınların yüzde 36’sının ömürlerinden en az bir kere erkeklerin fiziksel ve/veya cinsel şiddetine maruz kalması dikkat çekici. Yine hayat standardının oldukça yüksek olduğu ülkelerden Yeni Zelanda’da kadına şiddet oranı yüzde 35.

Kadına şiddetin en düşük olduğu ülke Kanada

OECD ülkeleri arasında kadına erkek şiddetinin en düşük olduğu ülke yüzde 2 ile Kanada. Hemen üstünde yüzde 7 ile Şili ve yüzde 10 ile İsviçre geliyor.

Avrupa’da kadına şiddet ne durumda?

Türkiye zirvede yer almasına rağmen birçok Avrupa ülkesinde de kadına şiddet oranının yüksek olması dikkat çekiyor. Buna göre Letonya ve Danimarka’da kadına şiddet oranı yüzde 32. Bu oran Finlandiya’da yüzde 30 ve İngiltere’de yüzde 29.

Kadına şiddet oranı diğer ülkelerde ise şöyle: İsveç yüzde 28, Norveç yüzde 27, Hollanda yüzde 25, Belçika yüzde 24, Almanya yüzde 22, İtalya ve Yunanistan yüzde 19, Japonya yüzde 15 ve Meksika yüzde 14.

Türkiye’de kadın cinayetleri

Öte yandan, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre 2021 yılında Türkiye’de 280 kadın cinayeti yaşanırken 217 de şüpheli kadın ölümü gerçekleşti.

Dünyada kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke Pakistan

OECD 2019 yılı verilerine göre dünyada kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke yüzde 85 ile Pakistan. Bu oran Senegal’de yüzde 78, Yemen’de yüzde 67, Afganistan’da yüzde 61.

(Kaynak: Euronews)

Paylaşın

Türkiye, Avrupa’da Kömürü Bırakmayan Dört Ülkeden Birisi

Avrupa’da 23 ülke iklim krizine neden olan kömür santrallarını kapatma kararı aldı. Bu ülkelerden 10’u şimdiden kömür santrallarıyla vedalaştı. Bazı ülkeler ise önümüzdeki 18 yıl içinde santralları kapatacağını açıkladı. Avrupa’da kömürlü termik santralları ne zaman kapatacağına dair resmi bir tarih belirlemeyen sadece dört ülke var; Bosna Hersek, Polonya, Sırbistan ve Türkiye.

Elektrik üretiminde kömür kullanımı diğer elektrik üretimi yöntemlerine kıyasla çok daha fazla seragazı salımına neden olduğu için bilim insanları, iklim krizinden çıkış sürecinde öncelikle kömür santrallarının kapatılması gerektiğini vurguluyor. Avrupa’da birçok ülke kömür santrallarını kapatmaya başladı veya kömürden elektrik üretimini sonlandıracağı tarihi belirledi.

Bu konudaki bilgi kirliliğinin önüne geçmek isteyen Ekosfer Derneği, Avrupa’da kömürü bırakma kararı alan ülkelerin kömürlü termik santralları kapatma tarihlerini gösteren etkileşimli bir haritayı turkiyedekomur.org sitesine ekledi. Kömürün Ötesinde Avrupa’nın (Europe Beyond Coal) hazırladığı haritayı temel alan bu çalışma sürekli güncelleniyor ve resmi kararları esas alıyor.

Karar almayan dört ülkeden biri Türkiye

Ekosfer Derneği Kampanyalar Direktörü Özgür Gürbüz, haritanın işlevini şu sözlerle açıkladı:

“Avrupa’da kömürü bırakan ülkelerin sayısı hızla artıyor. Bazı ülkeler elektrik üretiminde kömürle çoktan vedalaştı, birçoğu da önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde vedalaşacak. Ukrayna’nın işgaliyle ortaya çıkan enerji krizinin bu kararları geciktirebileceğini belirten haberler var ama henüz resmi kararlarda bir değişme yok. Hazırladığımız harita bu spekülasyonların önüne geçecek ve güncel bilgilere herkesin ulaşmasını sağlayacak.”

Gürbüz, Avrupa’da kömür üretimini durdurma konusunda karar almayan dört ülkeden birinin Türkiye olduğuna da dikkat çekerek, yıl sonunda Mısır’da yapılacak iklim zirvesi öncesi emisyon hedeflerini güncelleyecek Türkiye’nin kömürle vedalaşmak için mutlaka bir tarih belirlemesi gerektiğini de sözlerine ekledi.

Avrupa’da kömürden vazgeçen ülkeleri dört ayrı grupta toplamak mümkün.

Kömür santralı olmayan/kapatmış ülkeler: Arnavutluk, Avusturya, Belçika, Estonya, İsveç, İsviçre, Letonya, Litvanya, Norveç ve Portekiz halihazırda kömürden elektrik üretmeyen ülkeler.

2030 ve öncesinde kömür santrallarını kapatacak ülkeler: Fransa (2022), Birleşik Krallık (2024), Macaristan (2025), İtalya (2025), İrlanda (2025), Yunanistan (2025). Kuzey Makedonya (2027) Danimarka (2028), Finlandiya (2029 ortası), Hollanda (2029 sonu), Slovakya (2030), İspanya (2030).

2030’dan sonra kömür santrallarını kapatacak ülkeler: Karadağ (2035), Romanya (2032), Hırvatistan (2033), Bulgaristan (2038-2040), Almanya (2038), Slovenya (2033), Çekya (2033)

Kömür santrallarını kapatma kararı almamış ülkeler: Bosna Hersek, Polonya, Sırbistan ve Türkiye.

Haritayı incelemek için TIKLAYIN.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

Avrupa Basını: NATO, Putin’le Doğrudan Karşı Karşıya Gelmemeli

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, son yıllarda eşi benzeri görülmemiş tehlike ve endişelere neden olurken, Avrupa basınında Rusya’nın Ukrayna’nın Polonya sınırına yaptığı saldırıyla Batı’ya verdiği gözdağı ve savaşın genişlemesi senaryoları ele alınıyor.

Hollanda gazetesi De Telegraaf, NATO’nun Ukrayna krizindeki tutumunu konu eden bir yoruma yer veriyor:

“En büyük ikinci nükleer güçle NATO’nun doğrudan karşı karşıya gelmesi geniş kapsamlı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle sert yaptırımlar ve Ukrayna’ya silah gönderilmesi daha iyi bir seçenek. Ne var ki Batı, bunun Rusları durdurmaya yetmeyeceğini önceden de biliyordu. Şimdi, çaresiz mültecilerin ve yıkılmış şehirlerin görüntüleri işleri iyice kızıştırırken daha fazlasını yapma yönündeki baskı da büyüyor.

Sinik gerçeklik ise Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı NATO müdahalesi olmadan zorlaştırmanın ‘en az kötü olan’ senaryo gibi görünmesi. Ekonomik ve askeri açıdan yorulmuş bir Rusya, Başkan Putin ve ekibini Büyük Rus İmparatorluğu rüyasından uyandırmalı. Bu şekilde başka askeri maceraların da önünde geçilmiş olur. Siyasiler için bu, (kamuoyunu ikna açısından) zor bir argüman. Dışardan seyretmek dayanışma gibi görünmüyor. Ancak, bu çatışmaların büyümesini ve çok daha fazla kan dökülmesini engeller.”

İngiliz The Times, Ukrayna’nın Polonya sınırındaki Yavoriv’de askeri üsse balistik füzelerle yapılan saldırıyı şöyle yorumluyor:

“Şu ana kadar yapılan en Batıdaki Rus saldırısı Polonya ve Batıya da bir mesajdı. Batı’nın Ukrayna direnişine sinsi şekilde müdahale etmesi olarak yorumladıkları duruma misilleme olarak Ruslar, savaşı NATO sınırlarına ve ötesine genişletmekten çekinmeyecekler. Bu, gerilimi daha da tırmandırmaya yönelik bir adım ve Başkan Putin’in Ukrayna’ya müdahalesi halinde Batı’nın sonuçlarıyla yüzleşeceği tehdidini de güçlendiriyor. Ancak bu, Batı’nın hem kendini hem de yakında binlerce vatandaşını kaybedebilecek Ukrayna halkını savunma konusunda artan kararlılığını sarsmaya yetmedi.”

Belçika’da yayımlanan De Standaard, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline ilişkin şu satırlara yer veriyor:

“NATO hiçbir şekilde savaşa çekilmek istemiyor. Bu yüzden de Putin’in İttifak ülkelerine saldırabileceği bir durumun önüne geçmeli; zira böyle bir durumda NATO cevap vermek durumunda kalır. Dolayısıyla, ihtiyatlı hareket etmek elzem. (…) Ne var ki, Ukraynalılar yalnızca kendileri için savaşmıyor, aynı zamanda Putin’in bir sonraki hedefi olmaktan korkan ülkeler için de savaşıyor. Ne kadar uzun savaşırlar ve Rus ordusuna ne kadar fazla darbe vururlarsa, Putin’in eski bir Sovyetler Birliği ülkesinde yeni bir maceraya atılmayı ve bir NATO üyesine saldırmayı göze alamama şansı da o kadar yükselir.”

Zürih merkezli Tages-Anzeiger’da yer alan yorumda, Almanya’nın Rusya’ya enerji bağımlılığını azaltma çabaları ve Federal Hükümet’in enerji politikalarındaki olası dönüşüm senaryoları ele alınıyor:

“Habeck’in Ekonomi Bakanlığı’nda şimdilerde Rus gazına bağımlılık hızlı ve radikal biçimde nasıl azaltılır yönünde senaryolar geliştiriliyor. Katar ve ABD’den ithalat için yeni LPG terminalleri yapılmasından bellekte daha yüksek dolum seviyelerinin sabitlenmesine, yeni gazlı ısıtıcıların yasaklanmasından çatılarda güneş enerjisi zorunluluğuna ya da sanayide atık ısısı mecburiyetine kadar çeşitli tedbirler söz konusu. Bu tür önlemlerle Avrupa Birliği’nin çabaladığı bağımlılığı üçte iki oranında azaltmak mümkün olur mu, öngörebilmek olası değil.

Almanya’nın gaz ve petrol yaptırımlarını genişletip genişletmeyeceği sorusundan bağımsız olarak, Rusya’dan ithalatın kısıtlanacağı öngörüsü, hükümetin planladığı enerji dönüşümünü temel itibarıyla sorgulamaya açık hale getiriyor. Yeşiller partili Habeck, belki de gelecekte tüm yakıtlar arasında iklime en zararlı olan yerli linyit kömüründen daha fazla enerji elde etmeye mecbur kalacak. Almanya’nın 10 gün içinde devreye sokulabilecek kömür santrali rezervleri var. Ne var ki bu, trafik ışığı hükümetinin iklim politikaları için son derece acı bir sinyal olur.”

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Doğalgaz Fiyatları Avrupa’da Yüzde 60 Arttı

Avrupa’da Rusya’nın Ukrayna’ya saldırıları sonrası tırmanışa geçen doğal gaz  fiyatlarındaki artış sürüyor. Avrupa’da en fazla derinliğe sahip olan Hollanda merkezli sanal doğal gaz ticaret noktası TTF’de işlem gören kontratların fiyatı 345 euroya kadar yükseldi.

Rusya-Ukrayna savaşı, Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımların etkisi ve doğal gazda tedarik endişeleri nedeniyle yükselen doğal gazın megavatsaat fiyatı geçen hafta 200 euroya çıkmıştı. 2021’in sonunda doğal gazın megavatsaat fiyatı 148 euro dolayındaydı; uzun yıllar boyunca bu fiyat 10-25 euro arasında değişmişti.

Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, mevcut durumda doğal gaz ihtiyacının yaklaşık yüzde 40’ını Rusya’dan karşılıyor. AB Konseyi’nin verilerine göre, 20 AB ülkesi Rusya’dan doğal gaz ithalatına bağımlı durumda.

Petrol fiyatları da zirvede

Rus petrolüne ambargo uygulanması planının gündeme gelmesiyle petrol fiyatları da 2008’den bu yana en yüksek seviyesine yükseldi. Brent petrolün varil fiyatı yüzde 18’lik artışla 139,13 dolara ulaştı.

Fiyatlardaki artış Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Avrupalı müttefikleriyle Rusya’dan petrol ithalatını durdurmayı görüştüklerini açıklamasının ardından geldi. Japon haber ajansı Kyodo da, Japonya’nın da Rusya’dan petrol ithalatını durdurmayı gündeme aldığını bildirdi.

Ukrayna savaşı enerji piyasalarında rahatsızlığa neden olurken enerji politikalarında yeni yönelimlere ilişkin tartışmalara neden oluyor.

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, geçen hafta yaptığı açıklamada AB’nin doğal gaz, petrol ve kömür tedariki konusunda Rusya’dan bağımsızlaşması gerektiğini söylemişti. Von der Leyen, bunun için arzın çeşitlendirilmesi, enerji verimliliğinin artırılması ve yenilenebilir enerjilere yatırımların artırılması gerektiğini ifade etmişti.

Paylaşın

Avrupa’nın Plastik Çöpü Türkiye’ye Zehir Oldu!

Greenpeace’in Adana’daki yasa dışı plastik döküm alanlarından toplanan toprak, kül, su ve tortu örnekleri üzerinde yaptığı analizin sonuçlarına göre, tespit edilen dioksin ve furan miktarı, kirletilmemiş toprak numunesinin 400 bin katı çıktı.

Nisan 2021’deki saha araştırmasında, çoğunluğu İngiltere ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden ithal edilen plastik atıkların Adana’da yasa dışı olarak çevreye döküldüğünü ve açıkta yakıldığını tespit eden Greenpeace, yeni bir inceleme yaptı.

Yasa dışı plastik döküm alanlarından toplanan toprak, kül, su ve tortu örnekleri, hem Greenpeace Araştırma Laboratuvarlarından hem de bağımsız bir laboratuvardan bilim insanları tarafından incelendi.

Yapılan analizler sonucu ortaya çıkan bulgular ise çarpıcı nitelikteydi:

Adana’da tespit edilen dioksin ve furan miktarı, kirletilmemiş toprak numunesinin 400 bin katı ve şimdiye kadar Türkiye’de toprakta rapor edilen en yüksek toksik düzey. Dioksin-furanların bilinen en önemli özelliği ise kanserojen olması. Bu kimyasal, anne karnındaki bebekler için toksik olabilir, tümörleri tetikleyebilir, hormon ve bağışıklık sistemlerini etkileyebilir.

Diğer kirleticiler neler?

Analizler sonucunda Adana’da tespit edilen diğer kirleticiler ve neden oldukları hastalıklar şöyle sıralandı:

Poliklorlu bifeniller (PCB’ler): Adana’da, topraktaki poliklorlu bifenillerin (PCB’ler) toplam konsantrasyonunun kontrol örneğinden 30 bin kat daha yüksek olduğu bulundu. PCB’lere maruz kalmak embriyo ve fetüse zarar verebilir. Hormonlarda bozulmaya yol açabilen PCB’ler emzirme yoluyla anneden bebeğe geçebilir.

Metaller ve metaloidler: Adana’dan alınan numuneler üzerinde 18 farklı metal ve metaloid türü araştırılmış ve insan sağlığı için pek çok zararı olduğu bilinen kurşun seviyesinin kontrol toprağından 15 kat ve yine insan için kanserojen olan kadmiyum seviyesinin de kontrol toprağından 30 kat yüksek olduğu tespit edildi.

Polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAHler): Adana’daki beş bölgenin dördünde yüksek oranda klorlu benzen bileşikleri tespit edildi. Bunların bazıları kanı etkileyebilir, cilt lezyonlarına ve karaciğer hastalığına neden olabilir. Bazı bölgelerde tespit edilen ve insan için kanserojen olduğu bilinen benzo(a)piren konsantrasyonu, Türkiye’de meskun topraklar için izin verilen sınırın üzerindeydi.

Toprağa ve suya karışıyor

Greenpeace Akdeniz araştırmasında incelenen 5 farklı çöp döküm alanı, Adana’nın verimli tarım, hayvancılık ve sulama arazileri içinde yer alıyor. Plastik atıkların yasa dışı yakılması sonucu ortaya çıkan ağır metal, dioksin ve furan ve kalıcı organik kirleticilerin toprağa, suya, havaya ve besin zincirine karışarak kansere neden olabileceği gerçeği, insan sağlığı için de geri dönüşümü olmayan zararlar içeriyor.

Adanalı narenciye yetiştiricisi İzzeddin Akman’ın konuyla ilgili ifadesi ise oldukça çarpıcı: “Ben Avrupa’ya vitamin gönderiyorum, onlar bize zehir gönderiyor”.

Analizin sonuçlarına kim, ne dedi?

Analizi gerçekleştiren bilim insanlarından Dr. Kevin Brigden: Kül ve alttaki toprak örneklerinde bulunan kimyasal kirleticilerin çoğu, çevrede parçalanmaya karşı oldukça dirençlidir ve besin zinciri yoluyla hayvan ve insanlara geçebilir. İngiltere başta olmak üzere Avrupa’dan gelen plastik atıkların yoğun olarak tespit edildiği alanların bazılarında bu kirleticilerin seviyeleri çok yüksekti.

Greenpeace Akdeniz Biyoçeşitlilik Proje Lideri Nihan Temiz Ataş: Türkiye’nin toprağı, havası ve suyu, Avrupa’nın plastik atık ihracatının çevre ve insan sağlığı için yarattığı tehlikeye tanıklık ediyor. Plastik çöplerini denizaşırı ülkelere gönderen İngiltere ve Almanya gibi ülkeler, Türkiye’nin verimli topraklarında zehirli bir iz bırakıyor. Bu hasar geri döndürülemez. Başta İngiltere olmak üzere ihracatçı ülkeler sorumluluk almalı ve Türkiye’ye plastik göndermeyi bırakmalı. Türkiye plastik çöplüğü değil ve bu zararlı atık oyunları sona ermeli.

Greenpeace İngiltere Siyasi Kampanyacısı Megan Randles: Bu, İngiltere’nin plastik atıkları gözden uzaklaştırma şeklindeki tehlikeli modelinin zehirli parmak izi. Plastiğimizin denizaşırı yerlere atıldığında ve yakıldığında neden olabileceği zarara dair kanıtımız, hükümeti doğru olanı yapmaya ve plastik atık ihracatını yasaklamaya teşvik etmelidir.

Türkiye’nin plastik atık ithalatı

Türkiye’nin plastik atık ithalatı, 2018 yılının başında Çin tarafından alınan yasak kararıyla beraber hızla artmış ve Türkiye, 2019 ve 2020 yılında Avrupa’dan gelen plastik atıkların en büyük alıcısı olmuştu.

1 milyonu aşkın plastik atığın üçte birinden fazlası İngiltere’ye aitti. Adana’daki yasa dışı çöp yakma alanlarında bulunan plastik çöplerin büyük çoğunluğu yine İngiltere ve Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerine ait hazır gıda ambalajlarıydı.

Ağustos 2020’de yayınlanan INTERPOL raporu, 2018’den bu yana, yasa dışı plastik kirliliği ticaretinde endişe verici bir artış olduğunu tüm detaylarıyla ortaya koyuyordu.

Ocak-Kasım 2021 arasında İngiltere, Türkiye’ye 117 bin 678 ton plastik atık ihraç etti (Aralık verileri henüz mevcut değil). İngiltere’den Türkiye’ye ihraç edilen karışık plastik atık hacmi, Mayıs 2021’de Türkiye’nin getirdiği atık ithalatına ilişkin kısıtlamanın ardından dramatik şekilde düştü.

Ancak Temmuz 2021’den bu yana rakamların her ay giderek arttığı gözleniyor. Kasım 2021 ihracat toplamı (4126 ton), Temmuz toplamının (484 ton) neredeyse on katı olarak gerçekleşti.

Greenpeace’ten imza kampanyası

Bugün başlattığı imza kampanyasıyla İngiltere’ye hesap soran Greenpeace Akdeniz, özellikle Adana’da tespit edilen yasa dışı plastik atık bertarafının yarattığı çevre sorunlarına karşı sorumlu bulduğu devletlerin, İngiltere başta olmak üzere, kirleten öder ve önleme ilkeleri gereğince çevre maliyetine dahil olmasını istiyor.

Kampanyaya imza vermek için TIKLATIN

(Kaynak: bianet)

Paylaşın