ABD’deki Halkbank Davası Kaldığı Yerden Devam Edecek

New York İkinci Bölge Temyiz Mahkemesi’nin “Halkbank ABD’de yargılanabilir” kararı sonrasında dava süreci New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde kaldığı yerden devam edecek.

New York Güney Bölgesi Federal Mahkeme’deki dava sürecinde seri duruşmalar için 12 kişilik jüri heyetinin belirlenme aşamasına gelinmiş; ancak Halkbank’ın ABD Anayasa Mahkemesi’ne başvurmasının ardından yüksek mahkeme kararını açıklayana kadar dava süreci durdurulmuştu.

VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’nun haberine göre; New York İkinci Bölge Temyiz Mahkemesi, Rıza Sarraf davasında sanık olan Halkbank’ın, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait bir kamu bankası olduğu gerekçesiyle ABD’de yargılanamayacağıyla ilgili başvurusunu reddetti.

Halkbank, daha önce bir alt mahkemenin ABD’de yargılanabileceğiyle ilgili kararı bozması için ABD Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş; Yabancı Devlet Dokunulmazlığı Yasası (FSIA) kapsamında olduğunu iddia etmişti.

Anayasa Mahkemesi de uzun bir değerlendirme sürecinin ardından Halkbank’ın ‘genel hukuk’ kapsamında ABD’de yargılanıp yargılanamayacağıyla ilgili başvuruyu karara bağlaması için dosyayı İkinci Bölge Temyiz Mahkemesi’ne sevk etmişti.

İkinci Bölge Temyiz Mahkemesi geçtiğimiz Şubat ayında New York’ta yapılan duruşmanın 8 ay sonrasında kararını açıkladı. Üç kıdemli yargıçtan oluşan mahkeme heyetinin Halkbank davasıyla ilgili kararı oybirliğiyle aldığı belirtildi.

İkinci Bölge Temyiz Mahkemesi, 68 sayfalık gerekçeli kararında, yabancı bir devlete ait bir şirketin, ticari faaliyetlerinin suç teşkil etmesi halinde yargılanabileceğine hükmetti.

“Temyize dair tüm yasal haklarımızı kullanacağız”

Halkbank, Temyiz Mahkemesi’nin kararını açıklaması sonrasında yaptığı yazılı açıklamada bankanın İkinci Bölge Temyiz Mahkemesi’nin bugünkü kararıyla ilgili olarak, başta ABD Anayasa Mahkemesi nezdinde olmak üzere, temyize dair tüm yasal haklarını kullanacağını belirtti.

Halkbank, Kamuyu Aydınlatma Platformu’nda (KAP) ABD’de banka aleyhine açılan ceza davasına ilişkin açıklamada bulundu.

Açıklamada, Halkbank’ın ABD’de devam eden ceza davasıyla ilgili süreçte; İkinci İstinaf Mahkemesinin 22 Ekim 2021’de yabancı devlet dokunulmazlığının bulunmadığına dair verdiği kararın, ABD Anayasa Mahkemesi nezdinde temyiz edildiği anımsatıldı.

Halkbank’ın açıklaması şöyle: “ABD Yüksek Mahkemesi, 19 Nisan 2023 tarihli kararıyla Halkbank’ın Yabancı Devlet Yargı Bağışıklığı Yasası (FSIA-Foreign Sovereign Immunities Act) kapsamındaki dokunulmazlık argümanını reddetmiş olmakla birlikte; ABD teamül hukuku (common law) kapsamında Halkbank’ın ABD mahkemelerinde yargılanamayacağı argümanının ise yeniden incelenmesi için dosyayı İkinci İstinaf Mahkemesi’ne iade etmişti.

ABD İkinci İstinaf Mahkemesi yeniden yaptığı inceleme sonucunda 22 Ekim tarihli kararıyla, Bankamızın teamül hukuku açısından dokunulmazlık talebini yine reddederek Bölge Mahkemesi’nin kararını onamıştır. Bankamız İkinci İstinaf Mahkemesi’nin 22 Ekim tarihli kararıyla ilgili olarak, başta ABD Yüksek Mahkemesi nezdinde olmak üzere, temyize dair tüm yasal haklarını kullanacaktır.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2019 yılında açılan dava ile ilgili “hukuksuz ve çirkin” tanımlamasında bulunmuş ve Ankara ile Washington arasındaki ilişkiler gerilmişti.

Paylaşın

NASA Duyurdu: Güneş “Solar Maksimum”a Girdi

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Güneş’in resmi olarak güneş maksimumuna ulaştığını ve önümüzdeki aylarda aurora ve güneş parlamalarının daha sık görülmesinin beklendiğini duyurdu.

Güneş, minimum ve maksimum arasında dalgalanan 11 yıllık aktivite döngülerinden geçer. Söz konusu döngülerden daha sakin olanına, yani yıldızdaki patlamaların ve lekelerin minimum seviyeye indiği dönemlere “solar minimum” deniyor. Güneş lekelerinin arttığı ve patlamaların da sıklaştığı evrelere ise “solar maksimum” adı veriliyor.

ABD Uzay Ajansı (NASA) ve Ulusal Atmosfer İdaresi (NOAA), Güneş’in resmen “solar maksimum” evresine girdiğini açıkladı. Güneş böylece 11 yıllık aktivite döngüsünün zirvesine yaklaşmış oldu.

Bu da yakın zamanda yıldızda daha fazla lekenin ortaya çıkıp, daha çok patlamanın meydana gelebileceği ve Güneş fırtınalarının sayısının artabileceği anlamına geliyor. Bu süreçte, aurora diye de bilinen kuzey ışıkları, Dünya’nın daha alçak enlemlerinden de görülebilir hale gelebilir.

Solar maksimum nedir?

Güneş her 11 yılda bir, sakin veya fırtınalı geçen bir döngüsünü tamamlıyor ve yenisini başlatıyor. Yıldız, 2019’da 25. döngüsüne girdi. Bu 11 yıllık döngüler sırasında yıldızın manyetik kutupları düzenli olarak yer değiştiriyor.

Söz konusu döngülerden daha sakin olanına, yani yıldızdaki patlamaların ve lekelerin minimum seviyeye indiği dönemlere “solar minimum” deniyor. Güneş lekelerinin arttığı ve patlamaların da sıklaştığı evrelere ise “solar maksimum” adı veriliyor.

Güneş’te manyetik kuvvetin çok yoğun olduğu ve bir miktar ısının yıldızın yüzeyine ulaşmasının engellendiği bölgelere Güneş lekesi deniyor. Bu lekeler, çevresine kıyasla daha soğuk olduğu için daha koyu renkte görülüyor ve bu yüzden “leke”lere benzetiliyor.

Ancak yoğun manyetik alanları nedeniyle Güneş lekeleri çok aktif bölgeler. Yani buralarda sıklıkla patlamalar meydana gelebiliyor. Bu patlamalar sonucunda koronal kütle atımı (CME) adı verilen plazma fışkırmaları oluşuyor.

Söz konusu radyoaktif plazma parçacıkları uzayda yol alarak Dünya’ya ulaşıyor ve gezegeni koruyucu bir kalkan gibi saran manyetik alanla etkileşime giriyor. Bu durumda olay Güneş fırtınası adını alıyor ve manyetik alanla girilen etkileşim sonucu görkemli kuzey ışıkları meydana geliyor.

Ancak Güneş fırtınaları aynı zamanda GPS sistemlerini ve radyo dalgalarını kesintiye uğratarak yeryüzünde iletişimin felç olmasına ve hatta elektrik kesintilerine sebebiyet verebiliyor.

Bilim insanları aslında yıldızın solar maksimum evresinin zirve noktasına 2025’te ulaşacağını ve bu esnada yıldızdaki leke sayısının da 115’e çıkabileceğini belirtiyordu.

Verilere göre Güneş sadece geçen yılın haziran ayında bile 160’tan fazla leke üretti. Bu 20 yılı aşkın süredir en yüksek sayı oldu. Son olarak da NASA, Güneş’in resmen solar maksimum evresine girdiğini duyurdu.

Güneş son döngüsünü bitirmeye yaklaşırken manyetik kutupları da yeniden yer değiştirecek ve yıldızdaki patlamaların giderek azalacağı solar minimum evresine doğru ilerleyecek. Ancak bundan önce solar maksimumun en zirve noktasında kaç patlama ve fırtınanın görüleceği henüz bilinmiyor.

NOAA’dan meteorolog Elsayed Talaat, “Güneş döngüsünde göreceğimiz aktivitenin tepe noktasına henüz gelmemiş olabiliriz,” dedi ve ekledi: “Güneş solar maksimum dönemine ulaşmış olsa da aktivitenin hangi aralıkta zirveye ulaşacağı aylar veya yıllar boyunca belirlenemeyecek.”

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

ABD, Beşar Esad İle Normalleşmeye Karşı

Türkiye ile Suriye arasında süren normalleşme çabalarına ilişkin soruları yanıtlayan ABD yönetiminden bir yetkili, Suriye’de çatışmaları sonlandıracak siyasi bir çözüme yönelik ilerleme olmadan rejim ile ilişkilerin normalleşemeyeceğini ifade etti.

Erdoğan, “Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi için Beşar Esat ile görüşme irademizi de ortaya koyduk. Biz şimdi karşı taraftan cevap bekliyoruz” demişti. Türk askerlerinin Suriye’den çekilmesini isteyen Beşar Esat, “Türkiye ile ilişkileri düzeltme çabalarının şimdiye kadar somut bir sonuç getirmediğini” söylemişti.

ABD yönetimi, Türkiye’nin son dönemde Beşar Esat rejimiyle ilişkileri normalleştirme çabalarının hatırlatılması üzerine, Suriye rejimi ile normalleşmeye karşı olduğunu vurguladı.

VOA’nın, “ABD yönetiminin Arap ülkeleri ile Suriye rejimi arasındaki normalleşme çabalarına karşı olduğu ve Türkiye’nin Esat rejimiyle yakınlaşma çabalarıyla ilgili ABD yönetiminin tutumunun ne olduğunun” sorması üzerine, ABD yönetiminden bir yetkili, bu haberleri gördüklerini, bu konunun Türkiye’ye sorulması gerektiğini, geçmişte de benzer haberler çıktığını ama bunların bir sonucunun görülmediğini kaydetti.

Yetkili, Esat rejimiyle normalleşmeyi desteklemediklerini vurgulayarak, ABD yönetiminin Suriye’de çatışmaları sonlandıracak siyasi bir çözüme yönelik ilerleme olmadan rejim ile ilişkilerin normalleşemeyeceğini belirtti.

Amerikalı yetkili ayrıca, bir ülke Suriye rejimi ile ilişkiler yürütüyorsa, bu angajmanın Suriyeliler’in insani, insan hakları ve güvenlik durumlarını iyileştirmek ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararının hedeflerine ulaşmak için kullanılması çağrısında bulunduklarını kaydetti.

BM Güvenlik Konseyi’nin 18 Aralık 2015’te oy birliği ile kabul ettiği 2254 sayılı kararda, Suriye’de acil bir ateşkesin sağlanması ve ülkede siyasi çözüme ulaşılması çağrısı yapılıyor.

Türkiye bir süredir Esat rejimiyle normalleşme isteğini ortaya koyuyor. Son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ABD ziyareti öncesi ,“Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi için Beşar Esat ile görüşme irademizi de ortaya koyduk. Biz şimdi karşı taraftan cevap bekliyoruz” demişti.

Türk askerlerinin Suriye’den çekilmesini isteyen Beşar Esat, geçen ay yaptığı açıklamada, “Türkiye ile ilişkileri düzeltme çabalarının şimdiye kadar somut bir sonuç getirmediğini” söylemişti.

“IŞİD’le mücadele ve SDG’ye destek sürecek”

Rusya Dışişleri Bakanı’nın geçtiğimiz günlerdeki “Suriye’deki Kürtler Amerika’ya güvenmemeli” sözlerinin hatırlatılması ve ABD’nin Suriye’deki Kürtler’e verdiği desteğin geleceğine ilişkin bir soru üzerine de Amerikalı yetkili, Suriye’de IŞİD’le mücadeleye ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) de dâhil olmak üzere oradaki ortaklara desteğin sürdüğünü belirtti.

ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığıyla ilgili basında yer alan haberlere rağmen, bu bölgedeki güçlerini geri çekmediklerini ve bölgeden de kovulmadıklarını kaydeden yetkili, yaptıkları şeyin koalisyonun Irak’taki askeri misyonunu sona erdirmek ve IŞİD’in yeniden oluşmasını engellemek üzere ortaklarıyla çalışmaya devam ederek ikili güvenlik ortaklıklarına geçiş yapmak olduğunu söyledi.

Türkiye, ABD’den Suriye’de IŞİD’le yürüttüğü mücadelede, Suriye’deki Kürt partisi Demokratik Birlik Partisi (PYD) ve silahlı kanadı YPG’ye verdiği desteği kesmesini talep ediyor.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

ABD’den Türkiye’ye Yeni F-35 Teklifi

ABD’nin Rusya’dan satın alınan S-400’ler’in İncirlik Üssü’nde muhafaza edilmesi şartıyla Türkiye’nin F-35 programına dahil edileceğini bildirdi. Türkiye’nin teklife sıcak bakmadığı belirtildi.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye ile ABD arasındaki F-35 ve S-400 konularına ilişkin, ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası’nın (CAATSA) varlığına işaret etmiş ve şöyle konuşmuştu:

“F-35, CAATSA’dan dolayı takılmış durumda. Bu konuyu sadece F-35’ten dolayı değil, CAATSA’yla ilgili konudan dolayı çözmeye çalışıyoruz. Bu çözülürken yanında F-35’le de ilgili bir çözüm gelirse tabii ki tercihe şayan bir durum olur. Dediğim gibi o konudaki nihai teknik otorite makamı, değerlendirme makamı, Mili Savunma Bakanlığımız, Hava Kuvvetleri Komutanlığımız.”

Yunanistan merkezli Kathimerini gazetesi, Türkiye’nin F-35 programına yeniden dahil edilmesi için ABD’den yeni bir teklif geldiğini yazdı. Habere göre Washington yönetimi, Rusya’dan satın alınan S-400’ler’in İncirlik Üssü’nde ABD kontrolünde muhafaza edilmesi şartıyla Ankara’nın F-35 programına dahil edileceğini bildirdi.

Haberde, şu ifadelere yer verildi: “Böylelikle Türkiye, Rusya ile olan sözleşmenin şartlarını veya bağlayıcı olabilecek herhangi bir maddeyi ihlal etmeden uluslararası arenada geri adım atmış gibi görünmekten kaçınmış olacak.”

Kathimerini’ye konuşan eski Savunma Bakanlığı (Pentagon) yetkilisi Michael Rubin, Beyaz Saray ve Pentagon’un temmuz ayında teklifi üst düzey Türk yetkililere sunduğunu bildirdi. Rubin, şu ifadeleri kullandı:

“Bölgedeki kaynaklarım, 1-2 Temmuz 2024’te Türkiye’ye yaptıkları ziyarette, Uluslararası Güvenlik İşlerinden Sorumlu Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Celeste Wallander ve Ulusal Güvenlik Konseyi Avrupa Kıdemli Direktörü Büyükelçi Michael Carpenter’ın yakın zamanda Türk mevkidaşlarıyla F-35 anlaşmasını yeniden canlandırmayı tartıştıklarını söylüyor. F-35 programına dahli karşılığında Türkiye’den S-400’leri ABD’ye teslim etmesi veya İncirlik Üssü’ndeki ABD kontrolündeki bölüme aktarması talep edildi.”

‘Her iki tarafın da söz konusu görüşmelerin olumlu sonuçlanmasını istediğini’ ancak Türkiye’nin bu teklife sıcak bakmadığını yazan Kathimerini, müzakerelerdeki son durumu Pentagon Sözcüsü Javan Rasnake’e sordu. ABD’li yetkili, “2019’dan bu yana Türkiye’ye S-400 sistemini satın alma konusundaki tutumumuzu ve bunu yapmanın sonuçlarını ve mevzuatta yer alan sonuçlarını aktardık. ABD’nin bu konudaki tutumunda veya mevzuatında herhangi bir değişiklik olmadı” yanıtını verdi.

Rubin ise, F-35 programına katılımın, New York’ta düzenlenen BM Genel Kurulu’nda Türkiye’nin gündeminde olacağını dile getirdi. Haberde, şu ifadeler ile devam edildi:

“Washington’daki hissiyat, Türkiye ile ilişkilerini sarsmaya devam eden ciddi sorunlara rağmen ABD’nin, S-400 sorunu çözüldükten sonra CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve Ankara’nın F-35 programına yeniden dahil edilmesi konusunda ilerlemeye istekli olduğu yönünde.”

Dışişleri Bakanı Fidan’dan CAATSA açıklaması

Geçtiğimiz günlerde Anadolu Ajansı (AA) Editör Masası’na konuk olan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye ile ABD arasındaki F-35 ve S-400 konularına ilişkin, ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası’nın (CAATSA) varlığına işaret etmiş ve şöyle konuşmuştu:

“F-35, CAATSA’dan dolayı takılmış durumda. Bu konuyu sadece F-35’ten dolayı değil, CAATSA’yla ilgili konudan dolayı çözmeye çalışıyoruz. Bu çözülürken yanında F-35’le de ilgili bir çözüm gelirse tabii ki tercihe şayan bir durum olur. Dediğim gibi o konudaki nihai teknik otorite makamı, değerlendirme makamı, Mili Savunma Bakanlığımız, Hava Kuvvetleri Komutanlığımız.

Ama biz olayın siyasi boyutunu yönetmede her türlü çabayı şu anda gösteriyoruz. Yaratıcı formüller, çözümler neler olabilir onlar üzerinde duruyoruz. Tabii Cumhurbaşkanımızın günün sonunda nihai yönlendirmesi, bakışı belirleyici olacak ama siyasi ayağını yakından takip ediyoruz. Bu konunun artık iki ülke ilişkilerinde bir ayak bağı olduğu konusunda en azından her iki taraf da hemfikir.”

(Kaynak: Gazete Duvar)

Paylaşın

Papa’dan ABD Başkanlık Seçimi Yorumu: Daha Az Kötüyü Seçin

Papa Francis, Kamala Harris ve Donald Trump’ın kürtaj ve göç konusundaki tutumlarını eleştirerek, Amerikalı Katoliklere oy vermelerini ve “daha az kötüyü” seçmelerini tavsiye etti.

Haber Merkezi / Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis, Asya’dan dönüşü uçakta basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.

Kasım ayında yapılacak olan ABD başkanlık seçimine ilişkin soruyu yanıtlayan Papa Francis, mevcut başkan yardımcısı Kamala Harris ve Donald Trump’ı kürtaj ve göç konusundaki politikaları nedeniyle eleştirdi.

Papa Francis, ABD’de yaşayan Katoliklere oy vermelerini ve “daha az kötüyü” seçmelerini tavsiye etti.

Harris ve Trump’ın kürtaj ve göç konularındaki duruşları

Başkan adayları Demokrat Kamala Harris ve Cumhuriyetçi Donald Trump, 10 Eylül’de canlı yayında karşı karşıya geldi. Kamala Harris ve Donald Trump, kürtaj ve göç konusunda politikalarını açıkladılar.

Donald Trump, kendi eyaleti olan Florida’da oylamaya sunulacak olan altı haftalık kürtaj yasağını destekleme kararını savunarak, daha önceki duruşunu değiştirdi. Kürtaj politikalarında “Demokratlar’ın radikal” olduğunu söyleyen Trump bu meselenin eyaletlere bırakılması gerektiğine inandığını kaydetti.

Donald Trump, muhafazakar çoğunluklu Anayasa Mahkemesi’nin kürtajı serbest bırakma kararını geri çevirmesine vesile olmasıyla ilgili olarak “Ben ABD’de 51 yıllık bölünmeye son verdim” diye konuştu. Trump ayrıca Kamala Harris’in başkan yardımcısı adayı Tim Walz’a kürtaj konusundaki tutumu nedeniyle saldırarak Walz’ın “doğumdan sonra idamı” desteklediğini iddia etti.

Başkan Yardımcısı Kamala Harris, “Trump kürtaj yasakları” olarak nitelediği süreci eleştirdi; “Hükümetin ve Donald Trump’ın bir kadına bedeniyle ne yapacağını söylememesi gerektiğini kabul etmek için kimsenin inancını ya da derin inançlarını terketmesi gerekmez” dedi.

Trump’ın kürtajla ilgili politikalarında tecavüz ya da ensest için herhangi bir istisna bulunmadığını belirten Harris, bunu “ahlaksızlık” olarak nitelendirdi. Harris daha sonra, başkan seçilmesi halinde, Kongre’nin desteğiyle Roe v. Wade’in korumalarını geri getiren bir yasa tasarısını “gururla” imzalayacağını söyledi.

Başkan Yardımcısı, “Amerikan halkının bazı özgürlüklerin, özellikle de kişinin kendi bedeni hakkında karar verme özgürlüğünün, hükümet tarafından verilmemesi gerektiğine inandığını düşünüyorum” diye konuştu.

Kamala Harris’in eski başkanın ulusal bir kürtaj yasağı getireceği iddiasına karşı çıkan Trump ise, “İşte yine başladı, bu bir yalan. Yasağı imzalamayacağım ve imzalamak için de bir neden yok çünkü herkesin istediğini elde ettik” dedi.

İki aday yasadışı göç konusunda da uzun bir tartışmaya girdi. Başkan Yardımcısı Harris, “Biden yönetimi göçü sınırlamak için neden seçimden altı ay öncesine kadar bekledi ve siz bu konuda Başkan Biden’dan farklı bir şey yapar mıydınız?” sorusunu yanıtladı.

Harris, Trump’ın müttefiklerinin geçen Şubat ayında sunulan ve son on yılların en katı önlemlerinden bazılarını yürürlüğe koyacak olan iki partili bir göçmenlik yasa tasarısını engellemelerine odaklandı. Harris, “Bir sorunu çözmek yerine bir sorun üzerinde çalışmayı tercih ediyor” dedi.

Trump ise kendisine yöneltilen, “Bu tasarıyı neden öldürdünüz?” soruna net bir yanıt vermeden, göçmenlik hakkında konuştu, “ABD’deki kasabalarda neler olduğunu görüyorsunuz. Springfield, Ohio’ya bakın. Springfield’da köpekleri yiyorlar. Buraya gelen insanlar kedileri yiyor” sözleriyle asılsız iddiaları yineledi.

Trump’ın bu sözleri, Springfield’daki Haitili göçmenlerin yemek için komşularının evcil hayvanlarını çaldıkları ve yemek için ördek ve kazları öldürdükleri yönündeki asılsız iddialara bir göndermeydi.

Trump’ın iddialarını şaşkın bir yüz ifadesiyle dinlediği görülen Harris, bunun, eski başkanın söyleminin ne kadar “aşırı” hale geldiğini gösterdiğini söyledi.

Paylaşın

ABD Duyurdu: 4 Üst Düzey IŞİD Yöneticisi Öldürüldü

ABD, geçen ay Irak’ın batısında düzenlenen operasyonda dört üst düzey IŞİD yöneticisinin öldürüldüğünü, bunların arasında örgütün Irak’taki en üst düzey yöneticisinin de bulunduğunu duyurdu.

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD), 2014 yılında Irak ve Suriye’nin büyük kısmında halifelik ilan etmiş, ancak 2017 yılında Irak’ta, 2019 yılında da Suriye’de kontrol ettiği toprakları kaybetmişti.

Amerikan ordusu, 29 Ağustos’ta Irak’ın güvenlik kurumlarıyla ülkenin batısında yaptığı operasyonda neyi başardığını sonunda açıkladı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), operasyonda IŞİD liderlerinden 4’ünün öldürüldüğünü yeni yaptığı açıklamayla duyururken isimleri ve görevlerini şöyle belirtti: Irak’taki tüm IŞİD operasyonlarından sorumlu Ahmed Hamid Hüseyin Abdülcelil el İthavi, ülkenin batısındaki tüm operasyonlardan sorumlu Ebu Hammam, teknik geliştirmeden sorumlu Ebu Ali el Tunusi ve Irak’ın batısındaki askeri operasyonlardan sorumlu Şakir Abud Ahmed el İssevi.

CENTCOM Komutanı General Michael Erik Kurilla, örgütün kabiliyetlerinin gerilediğinin vurgulandığı basın bildirisinde şu ifadeleri kullandı: “CENTCOM; Birleşik Devletler’e, müttefiklerimizle ortaklarımıza ve bölgesel istikrara tehdit oluşturmaya devam eden IŞİD’in kalıcı bir şekilde yenilmesine yönelik bağlılığını sürdürüyor.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı, daha önce yaptığı açıklamada çok sayıda silah, bomba ve intihar kemerine sahip 15 IŞİD militanının öldürüldüğünü duyurmuştu. Son açıklamada sayı 14’e düşürüldü. Baskında 7 ABD askerinin yaralandığı, sivil ölümüne dair bir işaret görülmediği de bildirilmişti.

Diğer yandan Bağdat ve Washington, ABD öncülüğündeki askeri koalisyonun ülkeden çekilmesi kararını ertelemek üzere görüşmeler sürdürüyor. Irak yabancı askerlerin tamamen ülkeden çekilmesini istediğini belirtse de bunun ne zaman olacağını açıklamıyor.

ABD, Aralık 2021’den beri yaklaşık 2 bin 500 askere “danışma ve yardım” rolü vererek onları Ortadoğu ülkesinde konuşlandırıyor. Suriye’de de IŞİD’e karşı uluslararası koalisyon çatısı altında görev yapan 900 Amerikan askeri var.

CENTCOM, Suriye’nin doğusunda operasyon düzenleyerek, bomba yerleştirme hazırlığındaki bir IŞİD militanını öldürdüğünü duyurmuştu. Gazze savaşının bölgedeki gerginliği büyütmesiyle birlikte koalisyon güçleri de İran destekli örgütler tarafından hedef alınıyor. ABD öncülüğündeki askerler de Irak ve Suriye’de onlara yanıt veriyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Türkiye’den ABD’ye “Güney Kıbrıs” Tepkisi

Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile savunma alanında anlaşma imzalayan ABD’ye tepki gösterdi. Türkiye, anlaşma ile Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin tehlikeye atıldığı uyarısında bulundu.

Haber Merkezi / Konuya ilişkin Dışişleri Bakanlığı’ndan yayınlanan açıklamada, “ABD ile GKRY arasında savunma alanında işbirliğinin geliştirilmesi yönünde bir yol haritası imzalanmasını kınıyoruz” denildi.

Hafta başında ABD Savunma Bakanlığı Uluslararası Güvenlikten Sorumlu Müsteşarı Celeste Wallander ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Savunma Bakanı Vasilis Palmas ilişkilerde öncelikleri düzenleyen beş yıllık yol haritasına imza atmıştı.

Türkiye, Yunanistan ile birleşmeyi isteyen milliyetçilerin dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a darbe yapmasından beş gün sonra, 20 Temmuz 1974’te Ada’ya asker çıkardı.

Müdahale sonucu Ada 180 kilometre boyunca uzanan, genişliği beş metreden yedi kilometreye kadar değişen bir ara bölge ile birbirinden ayrıldı. O tarihten beri taraflar arasında bir başlayıp bir duraksayan uzlaşı görüşmelerinden sonuç alınamadı.

Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile ABD arasında yapılan savunma anlaşmasına tepki gösterdi. Anlaşmanın “kınandığı” belirtilen Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, “KKTC makamlarının ortaya koyduğu haklı tepkiyi tümüyle destekliyoruz” denildi.

Bakanlığın internet sitesinden paylaşılan yazılı açıklamada Ankara ABD’yi “Kıbrıs Türk tarafının güvenliği hilafına adım atmakla” suçladı, anlaşmanın “Kıbrıs meselesine adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm bulunmasını güçleştirdiği” kaydedildi.

Milli Savunma Bakanlığı Basın Halkla İlişkiler Müşaviri Tuğamiral Zeki Aktürk, konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede şu ifadeleri kullandı: “ABD ile GKRY arasında yapılan ‘Savunma İş Birliğine İlişkin Yol Haritası’ anlaşmasını şiddetle kınıyoruz.

Dışişleri Bakanlığımızın da ifade ettiği gibi; Kıbrıs Türk tarafının güvenliği hilafına atılan bu adımlar, ABD’nin Kıbrıs Adası’na yönelik tarafsız tutumuna zarar vermektedir. Bu kapsamda KKTC’yi yok sayan ve GKRY’yi adanın tek temsilcisi olarak gören yaklaşım gözden geçirilmelidir.

Ayrıca her fırsatta Ada’da adil ve kalıcı barıştan söz eden ABD’nin bu tutumunu, sergileyeceği tarafsız yaklaşım ile de ortaya koymasını bekliyoruz. Ada’da sürdürülebilir bir çözüm için tek gerçekçi yol ‘egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü’ temelinde işbirliğine dayalı bir ilişkiyle mümkündür.”

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden (KKTC) yapılan yazılı açıklamada ise “ABD savaş gemilerinin Ada’ya gerçekleştirdiği ziyaretler ile Rum kesimine silah ambargosunun kaldırılmasının Doğu Akdeniz’de tehlikeli sonuçları olabileceği” uyarısı yapıldı.

Açıklamada ayrıca, “Kıbrıs Türk halkı aleyhinde oluşabilecek bir tehdit unsuruna karşı her daim hazırlıklı olduğumuzu ve Anavatan Türkiye ile birlikte gerekli görülebilecek adımları atma hakkımızı saklı tuttuğumuzu da ifade etmek isteriz” ifadeleri yer aldı.

Hafta başında ABD Savunma Bakanlığı Uluslararası Güvenlikten Sorumlu Müsteşarı Celeste Wallander ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Savunma Bakanı Vasilis Palmas ilişkilerde öncelikleri düzenleyen beş yıllık yol haritasına imza atmıştı.

Türkiye, Yunanistan ile birleşmeyi isteyen milliyetçilerin dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a darbe yapmasından beş gün sonra, 20 Temmuz 1974’te Ada’ya asker çıkardı.

Müdahale sonucu Ada 180 kilometre boyunca uzanan, genişliği beş metreden yedi kilometreye kadar değişen bir ara bölge ile birbirinden ayrıldı. O tarihten beri taraflar arasında bir başlayıp bir duraksayan uzlaşı görüşmelerinden sonuç alınamadı.

Anlaşma neleri kapsıyor?

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Savunma Bakanı Vassilis Palmas ve ABD’nin Uluslararası Güvenlik İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Celeste Wallander Pazartesi günü imzaladıkları anlaşmayı, yıllardır uygulanan ABD silah ambargosunun 2022 yılında kaldırılmasının ardından “son yıllarda gelişen GKRY – ABD ilişkilerinde bir başka dönüm noktası” olarak niteledi.

Wallander ve Palmas görüşmenin ardından, “GKRY, Avrupa ve Doğu Akdeniz’de ABD’nin güçlü bir ortağıdır ve Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun kesişme noktasında önemli bir rol oynuyor” dedi.

ABD Savunma Bakanlığı’ndan 10 Eylül’de yapılan açıklamada, “Avrupa ve Doğu Akdeniz’in genel istikrarı ve güvenliği, Amerika ve GKRY için hayati önem taşımaktadır. Bu bölgedeki güvenlik zorluklarının karmaşıklığı ve gelişen doğası, barış, istikrar, demokratik ilkeler ve hukukun üstünlüğünün sağlanması için benzer düşünen ortaklar arasında savunma ve güvenlik konularında dikkatlilik, katılım ve yakın işbirliğini zorunlu kılmaktadır” denildi.

Wallander, “GKRY’nin Batı ile uyumlu olduğu açık” dedi. Palmas da, ülkesinin “ABD ile daha yakın, daha güçlü ve faydalı ikili savunma işbirliğine” doğru ilerlemeye devam edeceğini söyledi.

Yapılan ortak açıklamaya göre, anlaşma aynı zamanda “kötü niyetli eylemlerle” başa çıkma ve Rum ordusunun ABD güçleriyle daha sorunsuz çalışmasının yollarının güçlendirilmesi konularında birlikte çalışmayı öngörüyor.

ABD Savunma Bakanlığı, “İkili savunma işbirliği çabalarının bir yol haritası, insani krizlere müdahaleyi arttırmak ve iklim değişikliğinin ulusal güvenlik üzerindeki etkileri, kötü niyetli etkilere karşı koyma ve askeri kuvvetler arasında birlikte çalışabilirliği arttırma gibi temel güvenlik endişelerini daha iyi anlamak ve ele almak için bir çerçeve oluşturduğunu” açıkladı. Tüm çabanın bölgede istikrar, güvenlik ve refahın teşvik edilmesine yönelik olduğu belirtildi.

Paylaşın

Suriye İç Savaşı Türkiye Demokrasisini Nasıl Bozdu?

Türkiye – Suriye ilişkililerinin normalleşmesine ilişkin önemli mesajların verildiği bir dönemde, ABD merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’ın (Özgürlük Evi) önemli isimlerinden Nate Schenkkan, “Suriye, Türkiye’yi nasıl bozdu?” başlığıyla bir yazı yayımladı.

Suriye iç savaşın Türkiye demokrasisine ve Washington-Ankara ilişkilerine verdiği zarar vurgulayan Schenkkan, yazısına Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la görüşmeye sıcak baktığı mesajı verdiğini anımsatarak başlıyor: Bu an, Türk tarihindeki olağanüstü çalkantılı dönemin sonu anlamına geliyor.

2010’lu yıllarda Türkiye’nin Arap Baharı ve özellikle Suriye’deki yansımalarının girdabına kapılarak zor zamanlar geçirdiğini savunan Nate Schenkkan, “Bu kritik dönemde Türkiye bölgeyi etkisine alan kaosun hem mağduru hem de aktörü oldu” diyor.

Schenkkan, Erdoğan ve yakın çevresinin, ezilen Müslümanların özgürlüğünü savunan bir ideoloji ve devrimler aracılığıyla Ortadoğu’yu değiştiremese de özellikle 2013-2017’de Türkiye’de görülen şiddet dalgası ve siyasi kargaşayla birlikte otoriter bir sistem kurabildiğini öne sürüyor.

Bu dönemdeki Gezi Parkı olayları, Kürt sorununa çözüm sürecinin çöküşü, terör saldırıları ve darbe girişimi hatırlatılıyor.

Schenkkan, ABD’nin YPG güçleriyle IŞİD’e karşı yaptığı ittifak ve HDP’nin başkanlık karşıtı propagandasının Erdoğan’ın güvenlik kurumlarındaki şahin kanatlarla yürümesinde etkili olduğunu söyleyerek ekliyor:

O dönem yaygın olan ‘Türkiye, İslam Devleti’ni destekledi’ suçlaması hep abartılıydı. 2014-2015’te IŞİD, Türkiye’deki Kürt hareketine saldırırken Ankara için en iyi söylenebilecek şey, müdahale etmekle pek ilgilenmediği olur; en kötü şeyse bu konuda suç ortağı olduğudur.

MHP’yle ittifaka giden Erdoğan’ın iddiasının aksine başkanlık sisteminin Türkiye’ye istikrar getirmediği de savunulan tezler arasında: Nihayetinde Kürt hareketini bastırmak, Türkiye’nin sınırlarını korumak ve iktidarda kalmak gibi dar çıkarlar kazandı. Ezilen Müslümanların hakları için savaşmaya dair kuru gürültüye rağmen Erdoğan’ın dış politikası artık kendini korumaya dair daha küçük hedeflere yöneliyor.

Yazar, ABD’nin Ortadoğu politikasınıysa şöyle suçluyor: Suriye iç savaşının Türkiye demokrasisine ve ABD-Türkiye ittifakına yönelik zarara bakıldığında, Amerika’nın bu dönemdeki Ortadoğu politikasının temel günahı ortaya çıkıyor. Basitçe söylemek gerekirse, Washington çok fazla müdahil olmadan dahil olmaya çalıştı.

Yazar, sorunlara yol açan asıl sebebin, ABD’nin Ortadoğu’ya müdahil olmama rüyası olduğunu iddia ediyor. Gönülsüzce icra edilen ve birbiriyle çelişen politikaların yarattığı sorunların Türkiye demokrasisinde ve Ankara-Washington ilişkilerinde çok iyi bir şekilde görülebileceğini öne sürüyor:

İslam Devleti’ne karşı YPG’yle çalışmak, ABD’nin Türkiye cumhuriyetini parçalamaya ve ülkedeki iç çatışmaları derinleştirmeye azmettiği yönündeki popüler komplo teorisini büyüttü.

Schenkkan, Barack Obama döneminde Arap Baharı’na verilen desteğin ortaya çıkan belirsizliklerle azaldığını, ABD’nin bir yandan IŞİD’le mücadeleyi YPG’yle yürütürken diğer yandan Türkiye’nin bu örgüt ve uzantılarına düzenlediği operasyonlara ses çıkarmadığını ve bu olayların Ankara-Washington ilişkilerinde kırılma yarattığını sıralıyor.

Türkiye’de son iki yılda yapılan seçimlerin değişim arzusunu gösterdiğini savunan yazar, Washington’ın artık yeni döneme yatırım yapması gerektiğini de iddia ediyor:

Bir ormanın yangından sonra yeniden büyümesi gibi, Türkiye’de de afetten sonra farklı sosyal ve siyasi oluşumlar meydana geliyor. Bunlar nihayetinde ülkenin hukukun üstünlüğünün yeniden sağlanması, yurttaşlık haklarının korunması ve ülkedeki çoğulculuğun yeniden tesisi için faydalı olabilir.

Schenkkan, Türkiye’nin daha kapsayıcı bir yönetime sahip olması için ABD’nin burslar ve araştırma destekleri gibi çeşitli programlar uygulayabileceğini ve Washington’ın koyacağı küçük hedeflerle Türkiye’nin daha iyi bir geleceğe kavuşabileceğini savunarak yazısını bitiriyor.

Freedom House bağımsız bir düşünce kuruluşu olduğu iddiasını taşısa da ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından fonlanıyor. CIA’in yönettiği öne sürülen Freedom House’ın eski başkanı Michael Abramowitz, artık yine benzer suçlamaların hedefi olan yayın kuruluşu Amerika’nın Sesi’nin (Voice of America/VOA) başında.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

ABD, 2026 Yılı Sonuna Kadar Irak’tan Çekiliyor

ABD öncülüğündeki askeri koalisyon birliklerinin, 2026 yılı sonuna kadar Irak’tan çekileceği açıklandı. 80’den fazla ülkeden oluşan koalisyonun bir parçası olan ABD’nin, Irak’ta yaklaşık 2 bin 500 askeri bulunuyor.

Haber Merkezi / ABD öncülüğündeki askeri koalisyon, 2014 yılında Irak ve Suriye’de Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ile mücadele etmek amacıyla kurulmuştu.

ABD ve Irak’ın, ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin, Irak’tan çekilmesi konusunda anlaşmaya vardığı bildirildi. Anlaşmaya göre, askerinin bir bölümü Eylül 2025’e, geri kalanının ise 2026 yılı sonuna kadar çekilecek. Anlaşmanın, bu ay açıklanabileceği ifade edilirken, ABD ile Irak’ın bazı ABD askerlerinin Irak’ta kalmasını sağlayabilecek yeni bir danışma ilişkisi kurmayı da hedeflediği duyuruldu.

Irak Başbakanı’nın Dış İlişkiler Danışmanı Ferhad Alaaddin, koalisyon güçlerinin azaltılmasına ilişkin Washington ile yapılan teknik görüşmelerin tamamlandığını söyledi. Alaaddin, “Irak ile uluslararası koalisyon üyeleri arasındaki ilişkiyi, askeri, güvenlik, ekonomik ve kültürel alanlardaki ikili ilişkilere odaklanarak yeni bir düzeye taşımanın eşiğindeyiz” dedi.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, daha önce verdiği bir demeçte radikal gruplarla mücadele için ABD liderliğindeki koalisyonun Irak’ta bulunmasına artık gerek kalmadığını belirterek koalisyon güçlerinin ayrılmasının Irak’ın askeri kabiliyetlerini zayıflatacağından endişe duymadığını dile getirmişti.

ABD’li bir yetkili, iki yıllık sürenin Washington’a, olası bölgesel gelişmelere göre asker azaltma stratejisini ayarlaması için “nefes alma fırsatı” sağladığını belirtti.

80’den fazla ülkeden oluşan koalisyonun bir parçası olan ABD’nin, Irak’ta yaklaşık 2 bin 500 askeri bulunuyor. Bu koalisyon, 2014 yılında Irak ve Suriye’de Irak ve Suriye’de Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ile mücadele etmek amacıyla kurulmuştu.

2023 yılı ekim ayında İsrail – Filistin savaşının başlamasının ardından Suriye ve Irak’ta bulunan ABD güçlerine İran destekli milislerin saldırıların artmasının ardından, Washington ve Bağdat, ocak ayında koalisyonun geleceği hakkında görüşmeler yapmaya başlamıştı.

Paylaşın

Biden’dan Netanyahu’ya “Barış İçin Yeterli Çaba Göstermiyor” Eleştirisi

Beyaz Saray’da basın mensuplarıyla bir araya gelen ABD Başkanı Joe Biden, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Gazze’de ateşkesin sağlanması için yeterli çaba sarf etmediğini söyledi. 

Haber Merkezi / Biden, Gazze’de Hamas’ın elindeki rehinelerin serbest bırakılmasına yönelik nihai bir teklif sunmaya çok yakın olduklarını belirtti. Biden, nihai anlaşma teklifi sunup sunmayacaklarına ilişkin soruları yanıtlarken buna çok yakın olduklarını belirtti; bu anlaşmanın önceki tekliflerle kıyaslandığında başarı şansının ne olduğu yönündeki soruyu da “Umut hiçbir zaman tükenmez” sözleriyle yanıtladı.

Washington Post gazetesi, 2 Eylül’de yayımlanan haberinde ABD’nin İsrail ve Hamas’la nihai bir “ya kabul et ya da terk et” anlaşması yapmaya hazırlandığını iddia etmişti.

Gazze Şeridi’nde İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı 48 artarak 40 bin 786’ya yükseldi. Gazze’de İsrail saldırılarında yaralananların sayısı ise 70 artarak 94 bin 224’e çıktı.

Gazze’de İsrail saldırılarında ölenlerin yüzde 70’ini çocuklar ve kadınların oluşturduğu aktarılırken, saldırılar sonucu oluşan yıkımdan dolayı çok sayıda kişinin hala enkaz altında olduğu vurgulandı. Sivil savunma ve acil sağlık ekiplerinin bu kişilere ulaşmakta zorluk yaşadığı kaydedildi.

İngiltere Dışişleri Bakanlığı İsrail’e yönelik silah ihracatına kısıtlama getirileceğini duyurdu. Satış lisansı askıya alınan ihraç kalemleri arasında askeri ekipman parçaları ve yer hedeflemede kullanılan helikopterler ile İnsansız Hava Araçları (İHA) da var.

Öte yandan İsrail haftaya genel grevle başladı. Gazze’de tutulan rehinelerin geri alınamamasını protesto etmek için İsrail’de yapılan genel grev çağrısı, Pazartesi günü ülkenin ana uluslararası havaalanı Ben Gurion dahil ülke çapında kapanmalara ve aksaklıklara yol açtı. Ancak bu çağrının bazı bölgelerde görmezden gelinmesi, ülkedeki derin siyasi bölünmeleri yansıttı.

Gazze’de altı rehinenin ölü bulunmasının ardından 10 binlerce İsrailli Pazar günü geç saatlere kadar sokaklardaydı. Aileler ve halkın büyük bir kısmı Başbakan Benyamin Netanyahu’yu suçladı ve yaklaşık 11 aydır devam eden savaşı sona erdirmek için Hamas’la bir anlaşma yapılarak, rehinelerin sağ olarak iade edilebilmesinin sağlanabileceğini söyledi.

Bazılarıysa Netanyahu’nun 7 Ekim’de İsrail’e saldırarak savaşı tetikleyen Hamas’a yönelik askeri baskıyı aralıksız sürdürme stratejisini destekliyor ve stratejinin, militanları İsrail’in taleplerine boyun eğmeye zorlayacağını, kurtarma operasyonlarınınn daha başarılı olacağını ve nihayetinde örgütü yok edeceğini düşünüyor.

İsrail’in en büyük sendikası Histadrut, savaşın başlangıcından bu yana ilk kez bu hafta başı için genel grev çağrısında bulundu. Grevin amacı bankacılık, sağlık hizmetleri ve ülkenin ana havalimanı Ben Gurion’un işletimi dahil ekonominin önemli sektörlerini kapatmak veya aksatmak oldu.

Ben-Gurion Uluslararası Havalimanı’ndaki havayolları sabah 08.00-10.00 arasında kalkış uçuşlarını durdurdu. Bu uçaklar ya erken kalktı ya da biraz gecikti. Sınırlı kesintiye rağmen yolcuların check-in kontuarlarında sıraya girdiği görüldü. İsrail Havaalanları İdaresi’ne göre bu süre zarfında havaalanına gelen uçuşlar her zamanki gibi aksamadan devam etti.

Grev nedeniyle bankalar, bazı büyük alışveriş merkezleri ve devlet daireleri kapalı ve toplu taşıma sınırlı sağlanıyor. Tel Aviv dahil İsrail’in yoğun nüfuslu merkezi bölgesindeki belediyeler greve katılıyor, bu da okul saatlerinin kısalmasına ve kamuya açık kreşlerle anaokullarının kapanmasın yol açtı.

Ancak Kudüs dahil birçok belediye, greve katılmıyor. İsrail medyası, devletin grevin siyasi amaçlı olduğunu öne sürerek iptal edilmesi için mahkemeye başvurduğunu bildirdi.

Pazar günkü gösteriler savaşın başlangıcından bu yana en büyük gösteri olarak nitelendi. Gösterileri düzenleyenler 500 bin kadar kişinin ülke çapındaki etkinliklere ve Tel Aviv’de düzenlenen ana mitinge katıldığını açıkladı.

Netanyahu’nun Gazze’de tutulan ve üçte birinin öldüğü düşünülen yaklaşık 100 rehineyi iade etmesi için bir anlaşmaya varmasını talep eden protestocular, bunu savaş süresince yıpranan Hamas’ı olduğu gibi bırakıp bölgeden çekilmek anlamına gelse bile istediklerini dile getiriyorlar. Birçok İsrailli bu görüşü desteklerken diğerleri, rehinelerin özgürlüğünden çok militan grubun yok edilmesine öncelik veriyor.

Gazze’de 86 bin çocuk felci aşısı yapıldı

Ayrıca Birleşmiş Milletler Filistin Yardım ve Çalışma Ajansı (UNRWA), Gazze Şeridi’nden başlatılan aşı kampanyasında ilerleme sağlandığını ancak ailelerin aşı merkezlerine ulaşmakta zorlandığını kaydetti. UNRWA, devam eden askeri saldırılar nedeniyle aşıların dağıtımında da sıkıntılar yaşandığını belirtti. Kuruluşun verdiği bilgilere göre sadece belirli bölgelerde yerel saatle 06.00 ile 14.00 arasında insani ara uygulanıyor.

UNRWA Sözcüsü Louise Wateridge, çatışmaların tamamen durmadığını, gece ve öğleden önce askeri saldırıların sürdüğünü kaydetti. Bazı aileler için aşı merkezlerine gitmenin tehlikeli olduğunu ifade eden Wateridge, mobil aşı ekipleri için de bu ailelere ulaşmanın zor olduğunu söyledi. Pazar günü 86 bin çocuğun çocuk felcine karşı aşılandığını ifade eden Wateridge, Salı gününe kadar Gazze Şeridi’nin orta bölgesinde bulunan 10 yaş altı yaklaşık 156 bin çocuğa erişim sağlanmasının hedeflendiğini belirtti. Wateridge, çocukların dört hafta sonra ikinci doz aşıya ihtiyacı olduğunu da hatırlattı.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Gazze Şeridi’nde olası çocuk felci salgının engellenmesi için bölgedeki çocukların yüzde 90’ından fazlasının aşılanması gerektiğini vurguluyor. DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, 23 Ağustos’ta Gazze’nin Deyr el-Balah kentinde 10 aylık bir bebeğin çocuk felci nedeniyle kısmi felç geçirdiğinin doğrulandığını duyurmuş, hastalığın yayılmasından büyük endişe duyduklarını açıklamıştı.

DSÖ daha önce de Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus ile orta kesimindeki Deyr el-Belah kentlerinde tür iki çocuk felci virüsü tespit edildiği bilgisini paylaşmıştı. BM’ye göre İsrail – Hamas savaşı nedeniyle Gazze’de rutin aşılamanın yapılamaması, 25 yıl sonra hastalığın yeniden yayılmasında etkili oldu.

Paylaşın