Dünya Meteoroloji Örgütü’nden “Sıcaklık Artışı Hızlanacak” Uyarısı

WMO Genel Sekreteri Celeste Saulo, atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun bir kez daha rekor seviyeleri ulaştığını hatırlatarak, “Bu, karar vericiler arasında alarm zillerinin çalmasına neden olmalı” dedi ve ekledi:

“Küresel ısınmayı 2 santigrat derecenin çok altında sınırlama ve sıcaklık artışını sanayi öncesi dönem ortalamasının 1,5 santigrat derece sınırlama yönündeki Paris Anlaşması hedefine ulaşmaktan açıkça uzaklaşıyoruz. Bunlar sadece istatistiklerden ibaret değil.”

Dünya küresel ısınmanın etkilerini yaşarken bir kötü haber de Birleşmiş Milletler’e (BM) Dünya Meteoroloji Örgütü’nden (WMO) geldi.

WMO tarafından hazırlanan raporda, dünya genelinde sera gazının rekor seviyeye ulaştığı belirtilirken gelecek yıllarda sıcaklıkların daha da artacağı vurgusu yapıldı. Uzmanlar ‘alarm zillerinin’ çalması gerektiğini söylerken, insanlar için endişe verici gelişmeler olduğunu belirtti.

Sputnik’in aktardığı raporda, karbondioksit oranının, hiç olmadığı kadar hızlı şekilde atmosferde biriktiği kaydedilen raporda, “Karbondioksit konsantrasyonları sadece 20 yılda yüzde 11,4 arttı” ifadesi kullanıldı.

Raporda, 2023’te atmosferdeki karbondioksit artışının 2022’dekinden daha yüksek olduğu da vurgulandı. Karbondioksit emisyonlarının önemli kısmının atmosferde kaldığı belirtilen raporda, bunun dörtte birinden fazlasının okyanus ve yaklaşık yüzde 30’unun ise kara ekosistemleri tarafından emildiği ancak bu oranların doğa olaylarına bağlı olarak her yıl değiştiği kaydedildi.

WMO Genel Sekreteri Celeste Saulo, atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun bir kez daha rekor seviyeleri ulaştığını hatırlatarak, “Bu, karar vericiler arasında alarm zillerinin çalmasına neden olmalı. Küresel ısınmayı 2 santigrat derecenin çok altında sınırlama ve sıcaklık artışını sanayi öncesi dönem ortalamasının 1,5 santigrat derece sınırlama yönündeki Paris Anlaşması hedefine ulaşmaktan açıkça uzaklaşıyoruz. Bunlar sadece istatistiklerden ibaret değil.” ifadelerini kullandı.

Saulo, her bir derecelik sıcaklık artışının insan hayatı ve gezegene olumsuz etkisi olduğunun altını çizdi.

WMO Genel Sekreter Yardımcısı Ko Barrett ise rapordaki verilerin, potansiyel bir kısır döngüyle karşı karşıya olunduğu konusunda uyarıda bulunduğunu kaydederek şunları söyledi:

“Doğal iklim değişkenliği karbon döngüsünde büyük rol oynuyor. Ancak yakın gelecekte iklim değişikliğinin kendisi, ekosistemlerin daha büyük sera gazı kaynakları haline gelmesine neden olabilir. Orman yangınları atmosfere daha fazla karbon emisyonu salabilirken, daha sıcak okyanus daha az karbondioksit emebilir. Bu nedenle atmosferde küresel ısınmayı hızlandıracak daha fazla karbondioksit kalabilir. Bu iklim geri bildirimleri, insanlar için kritik endişelerden biri.”

Paylaşın

İklim Krizi: COP29 Çözümün Neresinde?

Sabancı Üniversitesi İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin, “COP29 başkanlığının fosil yakıt üreticisi ülkeleri iklim finansmanı verecek ülkeler arasına sokma çabası içinde olacağını görüyoruz” dedi ve ekledi:

“COP29 ‘finans COP’u’ olarak anıldığı için bu da önemli olabilir. Dolayısıyla fosil yakıt üreticisi ülkeler zirveye ev sahipliği yaptıklarında direnen tarafta değil, biraz daha ilerici politikaları savunan tarafta yer almak zorunda kalıyor olabilirler. Bu nedenle kınamak yerine bu eğilimi güçlendirmeye çalışmak iklim hareketi için akıllıca olur”

Birlemiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Konferanslarının 29’uncusu COP29, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olan devletlerin yanı sıra binlerce uzmanı, gazeteciyi, iklim aktivistini, iş dünyasından ve sivil toplum kuruluşlarından temsilcileri buluşturmaya hazırlanıyor.

11-22 Kasım tarihlerinde Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de düzenlenecek konferansın geçen yılki merkezi Dubai olmuştu. İklim aktivistleri ve sivil toplum örgütleri, fosil yakıt merkezlerinin iklim için düzenlenecek zirveye ev sahipliği yapıyor olmasındaki çelişkiye dikkat çekiyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), konferansın “Azerbaycan’ın insan hakları alanındaki vahim siciline rağmen bu ülkede düzenleniyor” olmasına tepki gösterdi.

COP29’un, iklim değişikliğinin başlıca nedenleri arasında olan fosil yakıtlara büyük ölçüde bağımlı olan bir ülkede düzenlenmesinden kaynaklanan endişelerini 11 başlıkta sıralayan HRW, iklim krizinin bir insan hakları krizi olduğunu belirterek, “Azerbaycan’ın fosil yakıt üretimini artırma planları Paris Anlaşması’nın hedefleriyle bağdaşmıyor” dedi.

“Küresel karbondioksit emisyonlarının yüzde 80’inden fazlası fosil yakıtlardan kaynaklanıyor ve iklim krizinin başlıca nedenidir” denilen açıklamada, “2023’teki COP28’in Küresel Durum Değerlendirmesi sonuç belgesi, ülkelere fosil yakıtlardan uzaklaşmaya başlamaları için çağrıda bulunmuş olsa da hükümetleri fosil yakıtları net bir takvim dahilinde aşamalı olarak terk etme taahhüdüne bağlamaktan geri kalmıştır” tespiti yer aldı.

Azerbaycan son zamanlarda yenilenebilir enerjiye yatırım yapmış olsa da devlet gelirlerinin yarısından fazlasının petrol ve gaz üretiminden geldiğini vurgulayan HRW, ülkenin AB ile 2022’de gaz ithalatını 2027’ye kadar iki katına çıkarmak için bir anlaşma imzaladığını, bunun zirvenin amacı ve hedefleriyle tezat oluşturduğuna dikkati çekti.

İklim Değişikliği Konferanslarını yerinde izleyen Sabancı Üniversitesi İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin, VOA Türkçe’den Fatma Yörür‘e yaptığı açıklamada, “Zirvelerin fosil yakıt üreticisi ülkelerde düzenlenmesi elbette çelişkili bir durum” dedi.

“Geçen yıl Dubai’de fosil yakıtlardan çıkış ihtiyacının yetersiz bir şekilde de olsa iklim müzakereleri tarihinde ilk kez karar metnine girmesinden de anladığımız gibi bu her zaman bir dezavantaj olmayabilir” diyen Şahin, şöyle devam etti:

“Bu yıl da COP29 başkanlığının fosil yakıt üreticisi ülkeleri iklim finansmanı verecek ülkeler arasına sokma çabası içinde olacağını görüyoruz. COP29 “finans COP’u” olarak anıldığı için bu da önemli olabilir. Dolayısıyla fosil yakıt üreticisi ülkeler zirveye ev sahipliği yaptıklarında direnen tarafta değil, biraz daha ilerici politikaları savunan tarafta yer almak zorunda kalıyor olabilirler. Bu nedenle kınamak yerine bu eğilimi güçlendirmeye çalışmak iklim hareketi için akıllıca olur”

COP29’da hükümetlerin, gelişmekte olan ülkelerin azaltım ve uyum çabalarındaki ihtiyaçlarını desteklemek için yeni bir küresel iklim finansman hedefi belirlemeleri bekleniyor. HRW, “Maliyetler oldukça yüksek ve Dünya Bankası’nın da belirttiği gibi iklim finansmanı ihtiyacı, GSYH’nin yüzdesi olarak, küresel ısınmaya en az katkıda bulunan ülkelerde daha yüksek” dedi. Örgüt, uluslararası insan hakları hukukunun, bu finansman hedeflerine ulaşmak için önemli ve adaletli bir çerçeve sunduğunu hatırlattı.

COP28 Dubai’de Türkiye’yi temsil eden isimlerden biri olan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın İklim Değişikliği Başkanlığı’nda Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Tuğba Dinçbaş, Türkiye’nin bir yılda katettiği yolu şöyle özetledi:

“Ulusal Katkı Beyanımızı uygulamak üzere İklim Değişikliği Azaltım Stratejisi ve Eylem Planı’nı 2024-2030 yıllarını kapsayacak şekilde hazırladık. Bu strateji 2030 yılına kadar ülkemizin yapacağı yatırımları ve faaliyetleri ortaya koyuyor. Enerji, sanayi, binalar, ulaştırma, atık, tarım, AKAKDO, karbon fiyatlandırma ve Adil Geçiş olmak üzere toplam 9 sektörün ele alındığı ve 49 strateji ve 260 eylemden oluşan plan, bütüncül olarak ülkemizin kalkınma planına ve sektörel planlarına uygun hazırlandı”

“COP28 sonrası iklim değişikliğine uyum için önemli adımlar attık” diyen Dinçbaş, uyum planı kapsamında “12 sektör, 40 strateji ve 129 eylemden oluşan strateji ve eylem planının özellikle kentlerin uyum kapasitesini artırmak, su kaynaklarının korunması, tarım sektöründe sürdürülebilir üretim tekniklerinin geliştirilmesi, biyolojik çeşitliliğin ve ekosistem hizmetlerinin korunması” gibi kritik alanlarda somut adımlar atıldığını belirtti.

Dinçbaş, yatırımları çevreye ve iklime duyarlı hale getirmek ve yeşil finansman kaynaklarından yararlanmak için Ulusal Yeşil Taksonomi mevzuatını hazırlayıp bu yıl sonunda uygulamaya geçmeyi amaçladıklarını belirterek, bununla hangi yatırımların çevresel olarak sürdürülebilir olduğunu ortaya koyacak ilke ve teknik kriterlerin belirleneceğini belirtti.

Dinçbaş, “Paris Anlaşması ile yeni bir döneme giren şeffaflık raporlamalarının bu zirvede yapılacak olması, ülkelerin iklim eylemi için yaptıklarını ve kolektif olarak tüm politika ve uygulamaları görmemiz açısında kritik bir öneme sahip” dedi.

“Bir önceki küresel hedef olan 100 milyar dolarlık iklim finansmanı hedefi 2022 yılı itibari ile gerçekleştirildi. Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelere 2022 yılında 115.9 milyar dolarlık iklim finansmanı sağladı” diyen Dinçbaş, COP29’dan beklentiyi ise “Özellikle azaltım ve uyumda COP28’de alınan kararların bir adım öteye taşınması” şeklinde özetledi.

Dinçbaş, iklim kriziyle mücadelenin uluslararası bir işbirliği ve sorumluluk gerektirdiğini vurgulayarak, “COP28 sürecinde farklı ülkeler tarafından başlatılmış birçok girişime dahil olduk. Bunların en önemlilerinden biri İklim Kulübü girişimi. Özellikle sanayimizin yeşil dönüşümü açısından bu girişimin ülkemize önemli katkılar sağlayacağına inanıyoruz” diye konuştu.

Ulusal düzeyde iklim eyleminin yasal altyapısını güçlendirmek ve böylece daha hızlı hareket edilmesini sağlamak amacıyla İklim Kanunu hazırlandığını belirten Dinçbaş, bu kanunun pek çok ülkeye örnek olacağını belirtti. Dinçbaş’ın paylaştığı bilgiye göre İklim Kanunu ile;

İlgili tüm kamu kurumlarının görevleri belirlenecek

Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi’nin kuruluşu için gerekli yasal çalışma tamamlanacak

Emisyon Ticaret Sistemi ile Türkiye’nin net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda endüstriyel emisyonların azaltılması için gerekli çalışmalar teşvik edilecek

AB tarafından uygulanacak Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizmasından etkilenecek sanayi sektörlerinin korunması için bir altyapı kurulacak

“Fosil yakıtlara bağlılık sürüyor” eleştirisi

Dr. Ümit Şahin’e göre, bu planlara rağmen Türkiye bu yıl içinde COP28’de alınan kararlara karşın tatmin edici bir politika değişikliğine gitmedi.

“Hala Türkiye’nin kömürden çıkış hedefi yok, hala mutlak emisyon azaltım hedefi yok. Hala az gelişmiş ülkelere yönelik iklim finansmanına ismini koyarak katkıda bulunmuyor” diyen Şahin’e göre, “bu yıl ekonomisinin büyüklüğüne ve emisyonlarının artış hızına uygun olarak Türkiye’nin daha sorumlu bir politika izlemeye başlaması gerekiyor.”

Şahin, bunun ilk adımı olarak yapılacakları anlatırken, “Yeni kömürlü termik santral projelerini durdurmak ve kömürden çıkış takvimini tartışmaya açmak olumlu olacaktır” dedi.

“Türkiye’nin artık Kömürden Çıkış İttifakı’na üye olması gerekiyor” diyen Şahin, “Ben ayrıca Türkiye’nin, Küresel Metan Taahhüdü’ne de imza atması gerektiğini düşünüyorum. Bütün bunlar Türkiye’ye iklim finansmanı akışını da kolaylaştıracaktır” dedi.

Paylaşın

Dünya Risk Endeksi: Türkiye “Çok Yüksek Riskli” Ülkeler Arasında

Dünya Risk Endeksi’nde 35. sırada yer alan Türkiye, “çok yüksek riskli” ülkeler arasında bulunuyor. Bunda en etkili faktörün felaketlerle baş etme kapasitesindeki yetersizlik olduğu belirtiliyor.

193 ülkenin mercek altına alındığı endeks de ilk sırada Filipinler yer alıyor. Filipinler’i Endonezya, Hindistan, Kolombiya ve Meksika izliyor. Depremler, yanardağ patlamaları, kuraklık, sık aralıklarla yaşanan kasırga ve sel felaketleri Filipinler’de artık gündelik hayatın bir parçası haline geldi.

Son olarak süper tayfun Yagi nehirlerin taşmasına ve toprak kaymasına yol açtı, en az 14 kişi toprak ve çamur içinde boğularak can verdi. Yagi, Mayıs ayından bu yana Filipinler’i vuran beşinci tayfun oldu. Ancak Filipinler’in afet riskinin en yüksek olduğu ülke olmasının tek nedeni sık ve yüksek yoğunlukta yaşanan doğa olayları değil.

Dünya Risk Raporu’nu hazırlayan Kalkınma Yardım Birliği’nin Bilimsel Direktörü Katrin Radtke, doğa olaylarına maruz kalan toplumlardaki kırılganlığın ve zaafiyetlerin de afet riskini arttırdığına dikkat çekiyor. Radtke, kırılganlık ve zaafiyet oluşturan etkenleri, yoksulluk, yaygın yolsuzluk, sağlık hizmetleri ve afeti önleme tedbirlerinin yetersizliği olarak sıraladı.

Türkiye “çok yüksek riskli” ülkeler kategorisinde

Doğal felaketler konusunda 193 ülkenin mercek altına alındığı endekse göre listenin ilk 41 ülkesi “çok yüksek riskin” bulunduğu ülkeler.

Birinci sırada yer alan Filipinler’i Endonezya, Hindistan, Kolombiya ve Meksika izliyor. 35. sırada yer alan Türkiye de, “çok yüksek riskli” ülkeler kategorisinde bulunuyor. Bunda en etkili faktörün felaketlerle baş etme kapasitesindeki yetersizlik olduğu belirtiliyor.

Bu arada endekse göre “en kırılgan” on ülkenin sekizi Afrika’da yer alıyor. On yıllardır savaşlarla boğuşan Afganistan ve Yemen’in de “en kırılgan” toplumlar arasında yer aldığına dikkat çekiliyor. Bu ülkelerde doktor sayısının az, hastanelerin de yetersiz olduğuna işaret edilerek bu nedenle doğa olayları sonucunda çok sayıda insanın hayatını kaybettiğinin altı çiziliyor.

Her doğa olayı büyük bir doğal felakete dönüşmek zorunda değil. Önleyici tedbirlere yatırım, ölümlerin önlenmesini, zararın azalmasını sağlayabilir. Örneğin ABD ya da Avustralya gibi daha gelişmiş ve zengin ülkelerde de fırtına, kuraklık ve depremler yaşanması olasılığı çok yüksek ama kırılganlık daha az; doğa olayları ile baş etme kapasitesi de daha yüksek.

Katrin Radtke, krizler ve felaketlerden ders çıkaran ülkeler de olduğunu söyleyerek Çin’e dikkat çekti ve “Felaket riski azaltılabiliyor” dedi.

Çin bu yılki endekste de “çok yüksek riskli” ülkeler kategorisinde yer almakla birlikte geçen seneye kıyasla 12 sıralık bir gelişme kaydederek 22. sıraya yerleşti.

“Bunda büyük ölçüde Çin’in koronavirüs pandemisi sonrasında kırılganlığını önemli ölçüde azaltmış olması etkili oldu” diyen Radtke, Pekin Yönetimi’nin yeni hastaneler inşa ettiğine, büyük aşılama kampanyaları yürüttüğüne, sağlık sistemine de büyük yatırımlar yaptığına işaret etti. Alman uzman bununla birlikte, “Ancak Dünya Risk Endeksi’ne yansıtamadığımız şey, bunun aynı zamanda halkın sivil özgürlükleri pahasına yapılmış olunmasıdır” ifadelerini kullandı.

Peki, doğal afetler konusundaki riskleri ve kırılganlığı azalmak için ülkeler ne yapmalı? Barajlar ve erken uyarı sistemleri, daha etkin arama kurtarma hizmetleri ile riskler azaltılabilir mi?

Radtke, tek başına geleneksel afet önleme tedbirlerinin yeterli olmayacağına vurgu yapıyor; eğitim ve sağlığa yatırım yapmanın ya da sosyal eşitsizlikleri azaltmanın büyük önem taşıdığını aktarıyor.

Yolsuzluğu engelleyen bir ülkenin, afetlerin sonuçlarıyla başa çıkmak için daha donanımlı hale geldiğinin de altını çizen Radtke, ayrıca bazı doğa olaylarının iklim değişikliği ile doğrudan ilintili olduğuna işaret ederek “Eğer insanlık küresel ısınmayı en aza indirmeyi başarırsa, o zaman daha az doğal afet yaşanacaktır” diyor.

Uzmanlar, savaşların doğa olaylarının olumsuz etkilerini daha da artırdığı, aynı şekilde doğal afetlerin de ihtilafların daha da sertleşmesine yol açabildiğine dikkat çekiyor.

Katrin Radtke, “Şiddetli doğa olayları, kısmen iklim değişikliğinin de etkisiyle, giderek daha sık meydana geliyor. Ve bu doğa olayları çatışma bölgelerini vurduğunda felaketin boyutları daha da kötüleşiyor” gözlemini aktarıyor. Dünya Risk Raporu bu durumu “çoklu krizler” olarak adlandırıyor.

Bazı araştırmalar, doğal felaketler sonrasında silahlı grupların sayısında artış olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü bu gruplar aniden yoksullaşan, yerinden edilen insanları kendi saflarına çekebiliyor. Su, gıda ya da enerji gibi kıt kaynaklar ve genellikle yardım malzemeleri için mücadele kızışıyor, çatışmalar yaşanıyor.

Ama tam tersi de olabiliyor. Katrin Radtke, doğal felaketlerin bazen tarafların acil yardım ve yeniden yapılanma için birlikte hareket etmeleri gerektiğini anlamalarına yol açtığını söylüyor ve buna örnek olarak Endonezya’nın Açe eyaletinde on yıllardır süren çatışmanın 2004 yılındaki yıkıcı tsunaminin ardından sona erdiğini hatırlatıyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Kuzey Kutbu’nda “Cıva Bombası” Tehdidi

Kuzey Kutbu’nda binlerce yıldır donmuş toprakta hapsolmuş cıva, hava sıcaklıklarının artmasıyla birlikte çözülen toprağı aşındıran nehirler tarafından serbest bırakılıyor. 

Bu durum, Kuzey Kutbu’nda yaşayan 5 milyon kişi ve 2050 yılına kadar donmuş toprağın tamamen yok olması beklenen bölgelerde yaşayan 3 milyondan fazla kişi için büyük bir çevre ve sağlık tehdidi oluşturabilir.

Yer bilimleri ve çevre çalışmaları profesörü Josh West, “Kuzey Kutbu’nda patlamayı bekleyen dev bir cıva bombası olabilir” diyor.

Alaska boyunca Bering Denizi’ne akan Yukon Nehri, kıyıları boyunca donmuş toprağı aşındırıyor ve aşağıya tortu taşıyor. Dünya ısındıkça, permafrost, yan, toprağın sürekli donmuş halde olduğu zemin katmanı daha hızlı aşınıyor. Permafrost çözülmeye başladığında ise içerdiği cıva gibi zehirli maddeler serbest kalıyor.

Eriyen permafrosttan salınan cıva bugün toksik bir tehdit oluşturmasa da, etkisinin zamanla artacağı düşünülüyor. İnsanlar tarafından tüketilen balıklar ve vahşi hayvanlarla birlikte besin zincirinde yavaş yavaş biriken civanın gelecekte tehdit oluşturması son derece muhtemel.

Güney Kaliforniya Üniversitesi Dornsife Edebiyat, Sanat ve Bilim Fakültesi’ndeki (USC) araştırmacılar tarafından yayınlanan yeni bir çalışma, Kuzey Kutbu’ndaki cıva sorununun kapsamını ölçmenin daha doğru yollarını araştırıyor.

Kuzey Kutbu’nda neden cıva var?

Doğal atmosferik sirkülasyon, kirli maddelerin daha yüksek enlemlere doğru hareket etme eğiliminde olduğu anlamına geliyor.

Bu da cıvanın Kuzey Kutbu’nda birikmesine ve burada bitkiler tarafından emilerek ölmesine ve toprağın bir parçası haline gelmesine yol açıyor. Civa, toprağın tüm yıl boyunca donmuş halde kaldığı permafrostta donarken, binlerce yıl boyunca toprakta cıva konsantrasyonları birikmiş oluyor. Bu haliyle özellikle tehlikeli değil ancak toksik metal, toprak çözüldüğünde açığa çıkıyor, bu da iklim değişikliğinin giderek daha yaygın hale getirdiği bir durum.

Kuzey Kutbu küresel ortalamadan dört kat daha hızlı ısınıyor. Daha önce permafrost tarafından binlerce yıl boyunca tortu halinde tutulan bu cıva şimdi toprakla karışık buz katmanının giderek çözülmesi ile çevreye salınıyor.

Bu durum, Kuzey Kutbu’nda yaşayan 5 milyon kişi ve 2050 yılına kadar donmuş toprağın tamamen yok olması beklenen bölgelerde yaşayan 3 milyondan fazla kişi için büyük bir çevre ve sağlık tehdidi oluşturabilir.

USC Dornsife’da yer bilimleri ve çevre çalışmaları profesörü olan çalışmanın eş yazarı Josh West, “Kuzey Kutbu’nda patlamayı bekleyen dev bir cıva bombası olabilir,” diyor.

İçme suyu yoluyla cıva tüketme riski asgari düzeyde ve çoğu insan beslenmesinde bir miktar cıvaya maruz kalıyor. Aşınmış tortular da genellikle nehrin daha aşağılarına doğru yeniden yayılıyor. Bu hareketin dinamiklerini anlamak, Arktik topluluklara yönelik tehdidin boyutunu anlamak açısından hayati önem taşıyor.

Yeni araştırma, nehir tarafından permafrosttan salınan cıva miktarını ölçmek ve salınmayı bekleyen toplam cıvayı tahmin etmek için daha doğru bir yöntemi inceliyor.

Bu zehirli metalin seviyelerini tahmin etmek için kullanılan önceki yöntemler, toprak örnekleme derinliği gibi sınırlamalarla karşı karşıya ve bu da sonuçların büyük ölçüde değiştiği anlamına geliyor. Karot örnekleri permafrostun sadece en üstteki üç metresinden alınmıştı.

Çalışma bunun yerine daha derin toprak katmanlarına ulaşarak nehir kıyılarındaki ve kum setlerindeki tortularda cıvayı analiz etti. Zehirli metal seviyelerinin önceki çalışmalardan elde edilen daha yüksek tahminlerle tutarlı olduğunu tespit eden araştırmacılar, yöntemlerinin muhtemelen doğru olduğunu söylüyor.

Ekip ayrıca, Yukon Nehri’nin akışının önümüzdeki yıllarda nasıl değişebileceğini ve bunun cıva yüklü nehir kıyılarının erozyonunu nasıl etkileyebileceğini görmek için uyduları kullandı. Bu yöntemin, civanın hareketini tahmin etmeye yardımcı olacağını umuyorlar.

Araştırmacılar ayrıca, daha ince taneli tortunun iri taneli tortuya göre daha fazla cıva içerdiğini tespit etti. Bu da farklı toprak türlerinin farklı riskler oluşturabileceğini gösteriyor.

USC Dornsife’da doktora adayı ve çalışmanın sorumlu yazarı Isabel Smith, “Tüm bu faktörleri hesaba katmak, önümüzdeki birkaç yıl içinde permafrost erimeye devam ettikçe salınabilecek toplam cıva hakkında bize daha doğru bir tahmin verecektir,” dedi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Milyonlarca Çocuk “Sıcaklığa Bağlı” Risklerle Karşı Karşıya

UNICEF’in hazırlamış olduğu yeni bir araştırmaya göre; aşırı sıcakların hızla arttığını, her beş çocuktan birinin, yani yaklaşık 466 milyon kişinin bu tehlikeli koşullara maruz kaldığını ortaya koyuyor.

UNICEF İcra Direktörü Catherine Russell, AfricaNews’e yaptığı açıklamada, “Eskiden en sıcak yaz günleri olan bu günler artık norm haline geldi. Sıcaklıkların artışı, çocukların sağlığını, refahını ve günlük yaşamlarını doğrudan etkiliyor” dedi.

Catherine Russell, “Hükümetler, ulusal iklim eylem planlarını hazırlarken, bugünün çocuklarının ve gelecek nesillerin geride bıraktığımız dünyada başarılı olabilmelerini sağlamak için şimdi harekete geçmek için kritik bir fırsata sahiptir” diyor.

Dünyada sıcaklıklar artıyor. Küresel çapta yarım milyara yakın çocuk, büyükanne ve büyükbabalarının gördüğünden en az iki kat daha fazla aşırı sıcakların hissedildiği bölgelerde yaşıyor.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) hazırlamış olduğu yeni bir araştırmaya göre durum böyle. Bulgular, aşırı sıcakların hızla arttığını, her beş çocuktan birinin, yani yaklaşık 466 milyon kişinin bu tehlikeli koşullara maruz kaldığını ortaya koyuyor.

UNICEF, 1960’lı yıllardaki verileri 2020-2024 yılları arasındaki ortalama sıcaklıklarla karşılaştırdı. Bu süreçte “35 santigrat dereceyi aşan günler” olarak tanımlanan aşırı sıcak günlerin sayısında dramatik bir artış olduğunu keşfettiler.

Bu durumun başta çocuklar olmak üzere, bu tür sıcaklıklarla başa çıkmak için gerekli altyapıdan yoksun bölgede yaşayan diğer insanlar dahil birçok kişi üzerinde ciddi bir tehdit oluşturduğu düşünülüyor.

UNICEF İcra Direktörü Catherine Russell, AfricaNews’e yaptığı açıklamada, “Eskiden en sıcak yaz günleri olan bu günler artık norm haline geldi. Sıcaklıkların artışı, çocukların sağlığını, refahını ve günlük yaşamlarını doğrudan etkiliyor.” dedi.

UNICEF’in raporunda incelemeye aldığı 16 ülkede yaşayan çocukların, 60 yıl öncesine kıyasla bir aydan daha fazla aşırı sıcak günlere maruz kaldığı söyleniyor. Örneğin Güney Sudan’da 1960’lı yıllarda 110 olan ortalama aşırı sıcak gün sayısı, bugünlerde 165 olarak ölçüldü. Paraguay’daki sayı ise 36’dan 71’e çıkarak neredeyse ikiye katlandı.

Bu tehlikeli sıcaklara en fazla maruz kalanlar, Batı ve Orta Afrika’daki çocuklar. Analize göre sadece bu bölgede yaklaşık 123 milyon çocuğun yaşadığı, her yıl üçte birinden fazlasının aşırı sıcaklara maruz kaldığı ve bu sayının her geçen gün arttığı belirtiliyor.

Senegal, Nijer, Mali ve Sudan gibi ülkelerde çocuklar yılda ortalama en az aşırı sıcak diye nitelenen 35 derecenin üzerinde 195 gün görüyor. Latin Amerika ve Karayipler’de yaşayan 48 milyon çocuk da tıpkı Paraguay’daki çocuklar gibi 1960’lı yıllara kıyasla artık iki kat daha fazla aşırı sıcaklarda yaşıyor.

Aşırı sıcakların özellikle çocuklar ve hamile kadınlar üzerinde etkili olacağı, benzersiz sağlık risklerine yol açacağı düşünülmektedir. Aşırı sıcakların görüldüğü bölgelerde gerekli müdahalelerin yapılmadığı takdirde, yetersiz beslenme de hesaba katıldığında sıtma, dang humması gibi hastalıklara karşı bağışıklık sistemlerinin zayıf kalacağı vurgulanıyor.

Ayrıca çocukların nörogelişimlerini, ruh sağlıklarını ve genel sağlıklarını kötü anlamda etkileyeceği, uzun vadeli sonuçlara yol açacağı belirtiliyor. Altyapı sistemlerinde görülen hasar, gıda ve suya olan erişimin kıtlığı ve şiddet olayları nedeniyle yerinden edilme hadiseleri düşünüldüğünde, sıcaklığın çocuklar üzerinde yol açtığı etkilerin daha da artacağı söyleniyor.

Aşırı sıcaklara karşı ne yapılabilir?

UNICEF, dünya liderlerine, hükümetlere, özel sektör aktörlerine, aşırı sıcakların bir nedeni olan iklim değişikliğini süratle ele almaları çağrısında bulunuyor. Paris Anlaşması’na taraf olan tüm üye devletler önümüzdeki birkaç ay içinde “Ulusal Olarak Tanımlanmış Katkı Payı” (NDC 3.0) adı verilen yeni ulusal iklim planlarını sunmakla yükümlü.

Bu iklim planlarının Paris Anlaşması’nın şartlarına uygun olarak gelecek stratejilerini içermesi bekleniyor. UNICEF her çocuğun temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreye sahip olma hakkı olduğunu söylüyor.

Kurum, bu hedefe ulaşılmasında emisyonların acilen azaltılması, iklim planlarının belirlenmesi gibi tavsiyeler sunuyor. Ayrıca çocukları henüz küçükken eğitmeyi ve böylece yaşam boyu çevre savunucusu olmalarını sağlamayı amaçlıyorlar.

UNICEF İcra Direktörü Catherine Russell, “Hükümetler, ulusal iklim eylem planlarını hazırlarken, bugünün çocuklarının ve gelecek nesillerin geride bıraktığımız dünyada başarılı olabilmelerini sağlamak için şimdi harekete geçmek için kritik bir fırsata sahiptir.” diyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Akdeniz’in Su Sıcaklığı Rekor Seviyelere Yükseldi

Dünya İklim Konseyi’nin (IPCC), dünya üzerinde iklim değişikliğinin en etkili olduğu yerler arasında gösterdiği Akdeniz’in su sıcaklığının rekor seviyelere yükseldiği bildirildi.

Temmuz ayında Akdeniz’de ortalama su sıcaklığının 28,9 dereceye çıktığı duyuruldu. 2023 yılının Temmuz ayında, 28,7 derece ile kayıt altına alınmıştı. Böylece Akdeniz’de suyun sıcaklığı iki yılda üst üste rekor kırmış oldu.

Bilim insanları Akdeniz’in su sıcaklığının rekor seviyelere yükseldiğini bildirdi. Merkezi İspanya’nın Barcelona kentinde olan Deniz Bilimleri Enstitüsü (ICM), 15 Ağustos Perşembe günü Akdeniz’de ortalama su sıcaklığının 28,9 dereceye çıktığını duyurdu.

Bugüne dek Akdeniz’de ölçülen en yüksek su sıcaklığı, 2023 yılının Temmuz ayında, 28,7 derece ile kayıt altına alınmıştı. Böylece Akdeniz’de suyun sıcaklığı iki yılda üst üste rekor kırmış oldu.

2023 yılından önce ölçülen en yüksek su sıcaklığı 2003 senesinin Ağustos ayına aitti. O dönem yapılan ölçümlerde suyun 28,2 derece olduğu tespit edilmişti.

Akdeniz suyunun sıcaklığına ilişkin güncel bilgiler, Avrupa Birliği (AB) Yeryüzü İnceleme programı Copernicus’un uydu verilerinden elde ediliyor. Ağustos ayı başından bu yana yapılan ölçümlerde, Mısır, Monaco, Korsika ve Valencia açıklarında 30 dereceyi geçen su sıcaklıkları kayıt altına alınmıştı.

ICM’de görev yapan araştırmacılardan Justino Martinez, aşırı sıcak hava periyotlarının son zamanlarda uzun süre etkili olmaya başladığını ve bunun dikkat çekici olduğunu dile getirdi.

Akdeniz’in doğusunda ekosistem büyük tehlike altında

Dünya İklim Konseyi (IPCC), Akdeniz’i dünya üzerinde iklim değişikliğinin en etkili olduğu yerler arasında gösteriyor. 80’li yıllardan bu yana Akdeniz’in ekosisteminde çok büyük değişimler olduğunu belirten Konsey, bu denizdeki biyoçeşitliliğin azaldığını ve istilacı türlerin Akdeniz’de yayıldığını vurguluyor.

IPCC’nin öngörülerine göre, küresel sıcaklık artışının, sanayileşme dönemi öncesine oranla bir buçuk dereceyi aşması halinde, Doğu Akdeniz’de avlanılan balık türlerinin ve omurgasızların yüzde 20’si yok olabilir.

Uluslararası bir araştırma ağı olan Dünya Hava Olayları İlişkilendirme Girişimi (WWA) tarafından yapılan bir çalışma, şu an Akdeniz bölgesinde yaşanan aşırı sıcak hava durumlarının, insan etkisi ile yaşanan iklim değişikliği ile doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.

Yaşanan bu iklim değişikliği sonucu, aşırı sıcak havaların hem daha uzun süre etkili olduğu hem de daha sık yaşandığı belirtiliyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Haziran Ayında Türkiye Yangınlarla Kavruldu!

Orman Genel Müdürlüğü (OGM) verilerine göre, 1-21 Haziran tarihleri arasında Türkiye genelinde 399 yangın meydana geldi. Geçen yıl aynı dönemde 84 yangın meydana gelmişti.

Yangınlarda 2 bin 548 hektar ormanlık alan zarar görürken, geçen yıl bu dönemde yangınlardan 41 hektar ormanlık alan zarar görmüştü. Geçen yıl orman dışı 155 yerde yangın çıkarken, bu yıl 551 yerde orman dışı noktada yangın yaşandı.

Yangınlar artarken, müdahalede geç kalınması, teknik ekipman ve yangın söndürme uçaklarının eksikliği ise hasarı daha da büyüttü. CHP, DEM Parti, Saadet Partisi ve İYİ Parti’nin orman yangınlarının araştırılmasına dair 25 Haziran’da ayrı ayrı verdiği önergelerin tamamı AK Parti ve MHP’lilerin oylarıyla reddedildi.

Haziran ayında yaşanan en büyük yangın ise 20 Haziran gecesi başlayan ve ertesi gün sabaha karşı söndürülen Diyarbakır’ın Çınar ile Mardin Mazıdağı ilçeleri arasındaki köylerde çıkan yangındı. Yangında 15 kişi yaşamını yitirdi. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın açıklamasına göre, 14 bin 900 dekarlık alan yandı, 924 hayvan öldü, onlarca hayvan yaralandı. Hasadı yapılan buğday ve diğer ürünler zarar gördü.

Yanı sıra Malatya’nın Pütürge ilçesinde 26 Haziran’da 3 ayrı ormanlık alanda yaşanan yangınlarda 400 dönümlük alan zarar gördü. Çam ve meşe ağaçlarının olduğu alana yayılan ve yerleşim alanlarına yaklaşan yangın, havadan ve karadan yapılan müdahalelerle kontrol altına alındı. Aynı gün kentte başka yangınlarda çıkarken, Malatya İtfaiye Daire Başkanlığı sabah saat 09.00’dan gece yarısına kadar toplam 89 yangın ihbarı aldığını açıkladı.

Adıyaman’ın Gerger ilçesinde de 27 Haziran’da sabaha karşı ormanlık alanda başlayan yangın önce söndürüldü. Ancak kısa bir süre sonra tekrar başlayan yangın günlerce devam etti. Yangın rüzgarın da etkisiyle geniş bir alana yayıldı. 28 Haziran’da Sincik ilçesine bağlı Sakız köyü yakınlarında kuru otlardan başlayan ve ormana sıçrayan yangın ise bir süre sonra kontrol altına alındı ancak 30 dönümlük alandaki ağaçlar zarar gördü.

Yine Elazığ’ın Sivrice ilçesi ile Maden beldesi, Diyarbakır’ın Çınar, Çermik ve Hani ilçeleri, Tunceli’nin Pülümür ilçesi, Batman’ın Kozluk ilçesi, Bingöl’ün Genç ve Kiğı ilçeleri, Siirt’in Şirvan ilçesi, Mardin’in Derik, Nusaybin, Artuklu ve Ömerli ilçeleri, Adıyaman’ın Çelikhan ilçesinde yangın yaşandı.

Yangınlar kısa sürede kontrol altına alınırken, özellikle Dêrik’te çıkan yangın yerleşim yerlerini tehdit etti, evler boşaltıldı. Gaziantep’in Nizip ilçesinde 21 Haziran’da çıkan yangında ise 5 hektar tarım arazisi ile 10 dönüm ormanlık alan kül oldu. Suriyeli mültecilerin kaldığı barınma merkezindeki 2 konteyner ve bir yakıt deposu zarar gördü.

Haziran ayındaki bir başka büyük yangın ise Marmara bölgesindeki Çanakkale’de yaşandı. 18 Haziran’da tarihi Gelibolu Yarımadası’nda yer alan Eceabat ilçesine bağlı Kumköy köyü yakınlarında çıkan ve 20 saat süren yangında 575 hektarlık alan yandı. Yangın süresinde Çanakkale Boğazı gemi trafiği, kuzey-güney tek yönde ve geçici olarak askıya alındı, Gelibolu Tarihi Alanı ziyarete kapandı.

20 Haziran’da Ezine ilçesi Kiremitoba Mahallesi’nde çıkan yangında da tedbiren yurttaşlar tahliye edilirken, 3 katlı bir ev, ahır ve yem deposu yanarak kullanılamaz hale geldi. 26 Haziran’da Ayvacık ilçesinde makilik alanda çıkan yangın ise rüzgarın etkisiyle bir anda büyüdü ve hızla ilerleyerek Assos Antik Kenti’ne sıçradı. 1 köyün de boşaltıldığı yangın bir süre sonra kontrol altına alındı. Öte yandan Çanakkale’nin Bigadiç, Bayramiç ve Eceabat ilçelerinde yangınlar yaşandı.

Marmara’da ayrıca Kırklareli’de çıkan yangında 10 dekar orman ile 5 dekar hasat edilmiş buğday tarlası yanarken, Edirne’nin Keşan, Bursa’nın Büyükorhan, Sakarya’nın Akyazı, Balıkesir’in Balya, Susurluk, Kepsut, Altıeylül, Bandırma, Burhaniye, Karesi ve İvrindi ilçelerinde de orman yangınları yaşandı.

Yaz aylarında yangınların en fazla yaşandığı bölgelerden birisi olan Ege’de ise İzmir Orman Bölge Müdürlüğü, İzmir ve Manisa’da 1-21 Haziran döneminde 45 adet orman ve 120 adet kırsal yangın yaşandığını bildirdi. Bu yangınlar İzmir’in Seferihisar, Bergama, Dikili, Gaziemir, Torbalı, Çeşme, Kemalpaşa ve Bornova ilçelerinde yaşanırken, Dikili’de Çandarlı’da yaşanan yangın bölgede bulunan siteleri de tehdit etti. Manisa’da yaşanan en büyük yangın 21 Haziran’da Salihli ilçesinde çıkan ve yaklaşık 15 saat süren orman yangınıyken, bu yangında 300 hektarlık alan yandı. Yine Manisa’nın Kula, Şehzadeler ve Yunusemre ilçelerinde de yangınlar yaşandı.

Bölgede yaşanan en büyük yangın ise Uşak Merkez ilçesi Akbulak Köyü’nde çıkan ve 40 saat süren yangın oldu. Hacışerifler, Velibeyler ve Çamurak mahallelerinde evlerin de boşaltıldığı yangında hektarlarca tarım ve orman alanı yandı. Bölgede yine Uşak’ın Ulubey ilçesinin yanı sıra, Muğla’nın Milas, Menteşe, Denizli’nin Buldan ve Babadağ, Afyon’un Merkez, Kütahya’nın Merkez, Aydın’ın Kuyucak, Koçarlı, Bozdoğan ve Didim ilçelerinde de orman yangınları yaşandı. Aydın Kuyucak’taki yangında 300, Bozdoğan’daki yangında 22 dönüm, Muğla Milas’ta ki yangında ise 1 dönüm ormanlık alan yandı.

Ay içerisinde Konya’nın Beyşehir, Adana’nın Aladağ, Kozan ve Feke, Mersin Gülnar, Erdemli ve Mut, Antalya’nın Alanya ve Manavgat, Kastamonu’nun Cide ve Sinop’un Saraydüzü ilçesinde de yangınlar çıktı. Mersin Erdemli’de 10, Sinop Saradüzü’nde çıkan orman yangınında 3 buçuk hektar alan yandı. Yine Bartın’ın Kurucaşile ilçesinde şiddetli rüzgar nedeniyle kopan elektrik tellerinin yarattığı kıvılcımların ardından çıkan orman yangını da kısa sürede söndürüldü.

Paylaşın

İklim Kaygısının En Hızlı Arttığı Ülke “Türkiye”

Küresel ısınmaya karşı en savunmasız bölgelerden olan Akdeniz’de yer alan, artan kuraklık ve orman yangını riskiyle karşı karşıya olan Türkiye’de nüfusun yüzde 77’si iklim kaygısının güçlendiğini ifade ediyor.

İklim kaygısı en çok Okyanusya’da bulunan küçük ada ülkesi Fiji’de artarken, İklim korkusunun en az arttığı ülkeler yüzde 25 ile Suudi Arabistan ve yüzde 34 ile Rusya oldu.

Dünya çapında her 5 kişiden 4’ü ülkelerinin iklim değişikliği ile mücadelede daha sıkı önlemler almasını istiyor. İklim krizinin etkileri gözle görülür hale geldikçe bu konuda kaygılar da artıyor. Türkiye iklim endişesinin en hızlı arttığı ülkelerden biri.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Oxford Üniversitesi ve araştırma şirketi GeoPoll ortaklığında; dünya nüfusunun yüzde 87’sine karşılık gelen 77 ülkede, 75 bin kişi ile telefonla görüşülerek anket yapıldı.

Katılımcıların yüzde 80’i, yani her 5 kişiden dördü hükümetlerinin küresel ısınmayla mücadelede daha fazlasını yapmasını desteklediğini ifade etti. İklim değişikliğinin etkilerine daha açık yoksul ülkelerde bu talep yüzde 89 ile daha yüksek oldu, ancak zengin G20 ülkelerinde de yüzde 76 gibi yüksek bir destek seviyesi ölçüldü.

En büyük iki kirleticiden biri olan Çin’de daha fazla iklim önlemine destek yüzde 73 oldu. Bir diğer kirletici ABD’de ise yüzde 66 ile halkın çoğunluğu iklim önlemlerinden yana görüş bildirdi.

BM Kalkınma Programı Küresel İklim Direktörü Cassie Flynn, sonuçların “dünya genelinde güçlü iklim eylemlerine desteğin tartışmasız kanıtı” olduğunu söyledi.

Ankete göre dünya çapında fosil yakıtlardan uzaklaşmak için hızlı önlemler alınmasına destek verenlerin oranı yüzde 62. Çin’de nüfusun yüzde 80’i, ABD’de ise yüzde 54’ü fosil yakıtları terk etmekten yana. En büyük petrol ve doğalgaz üreticilerinden Rusya’da ise benzer görüş bildirenlerin oranı yüzde 16’da kaldı.

Ankete göre son bir yılda giderek daha fazla kişi iklim değişikliğinden endişe etmeye başladı. Katılımcıların yüzde 53’ü bir önceki seneye göre iklim konusunda daha kaygılı olduklarını söyledi. Daha az endişe ettiklerini ifade edenlerin oranı ise yüzde 15 oldu.

İklim kaygısı en çok Okyanusya’da bulunan küçük ada ülkesi Fiji’de arttı. Su seviyesindeki yükselişin tehdit ettiği adada, nüfusun yüzde 80’i bir yıl öncesine göre daha endişeli olduklarını söyledi. Aynı anda seller ve kuraklıkla mücadele eden Afganistan’da halkın yüzde 78’i iklimden artık daha fazla endişe ettiğini belirtti.

Küresel ısınmaya karşı en savunmasız bölgelerden olan Akdeniz’de yer alan, artan kuraklık ve orman yangını riskiyle karşı karşıya olan Türkiye’de ise nüfusun yüzde 77’si iklim kaygısının güçlendiğini ifade etti.

İklim korkusunun en az arttığı ülkeler yüzde 25 ile Suudi Arabistan ve yüzde 34 ile Rusya oldu. Her iki ülke de önemli fosil yakıt üreticileri.

Sonuçlara dair değerlendirmede bulunan BM Kalkınma Programı Başkanı Achim Steiner, bu endişelerin seçimlere veya tüketim kararlarına aynı oranda yansımayabileceğine dikkat çekti. “Ben daha fazlasını yapardım. Ama diğerleri yapmayacak. Bu yüzden ben de bir şey yapmayacağım” şeklindeki yaklaşımın yaygınlığına işaret eden Steiner, bu durumun kaygılar ve eylemler arasında bir farka yol açtığını söyledi.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Her Gün 2 Bin Çocuk ‘Hava Kirliliği’ Nedeniyle Ölüyor

2021 yılında 700 binden fazla çocuğun kirli hava soluduğu için hayatını kaybettiği; bunlardan 500 bininin ise yemek pişirirken kullanılan kötü malzemeden kaynaklandığı ifade edildi.

Özellikle Afrika ve Asya’da kapalı mekanda yemek pişirirken kullanılan kömür, odun ve tezek gibi yakıtlar ölümcül hastalıkları tetikliyor. Son yıllarda Çin’in bu alanda ilerleme kaydettiğine işaret ederek, ev içi yemek pişirme kaynaklı ölümlerin engellenebilir olduğu dile getirildi.

ABD merkezli Sağlık Etkileri Enstitüsü (HEI) ve UNICEF ortaklığında hazırlanan bir rapor, hava kirliliğinin, tansiyon hastalıklarından sonra dünya genelinde en fazla erken ölüme neden olduğunu ortaya koydu. Buna göre her gün ortalama 2 bin çocuk, hava kirliliğine bağlı rahatsızlıklardan dolayı yaşamını yitiriyor.

HEI ve UNICEF’in ortak raporuna göre 2021 yılında, dünya çapında 8,1 milyon insan hava kirliliğine bağlı sebeplerden dolayı hayatını kaybetti. Bu da, tüm ölümlerin yüzde 12’sine tekabül ediyor. Söz konusu veriler, hava kirliliğinin, tütün kullanımı ve yetersiz beslenmeyi geçerek en fazla ölüme yol açan sebepler içinde ikinci sıraya yükseldiğini gösteriyor.

Özellikle küçük çocukların hava kirliliğine karşı savunmasız olduğu vurgulanan raporda, 2021’de 700 binden fazla küçük çocuğun kirli hava soluduğu için hayatını kaybettiği; bunlardan 500 bininin ise yemek pişirirken kullanılan kötü malzemeden kaynaklandığı ifade edildi. Özellikle Afrika ve Asya’da kapalı mekanda yemek pişirirken kullanılan kömür, odun ve tezek gibi yakıtlar ölümcül hastalıkları tetikliyor.

HEI’nın küresel sağlık programı başkanı Pallavi Pant son yıllarda Çin’in bu alanda ilerleme kaydettiğine işaret ederek, ev içi yemek pişirme kaynaklı ölümlerin engellenebilir olduğunu dile getirdi. Nitekim daha temiz alternatiflerin yaygınlaşmasıyla 2000 yılından bu yana yemek pişirme sırasında açığa çıkan zehirli partikülleri solumaktan kaynaklanan çocuk ölümleri dünya genelinde yüzde 50 azaldı.

Ancak hâlâ dünya çapında 2 milyardan fazla insanın iç mekanda kurdukları basit ocaklarda, açık ateş kullanarak yemek pişirdiği belirtiliyor. Mayıs ayında Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), hükümetler ve şirketlerin daha güvenli pişirme metotlarını yaygınlaştırmak için 2.2 milyar dolarlık kaynak taahhüt ettiğini açıklamıştı.

Rapora göre dünyanın neresinde olursa olsun neredeyse herkes sağlıksız hava soluyor. Çapı 2,5 mikrondan daha küçük olan partikül maddeyi tanımlayan PM2.5 değerinin sağlıklı aralığın üzerine çıkması akciğer kanseri, kalp hastalıkları, felç ve diabet riskini artırırken; raporda bu hastalıklarla hava kirliliği seviyesi arasındaki bağlantıya işaret ediliyor.

Ancak ortaya konan güçlü verilere rağmen raporun hâlâ hava kirliliğinin etkilerini tam olarak yansıtmıyor olabileceğini ifade eden Pant, hava kirliliğinin beyin sağlığı ve nörolojik etkilerinin hesaba katılmadığını belirtti.

200 ülke ve bölgeden toplanan veriler ışığında hazırlanan rapor ayrıca, insan kaynaklı iklim değişikliğine bağlı olarak daha da kötüleşmesi beklenen ozon kirliliğinin, 500 bin ölüm vakası ile ilişkili olduğunu ortaya koydu. Pallavi Pant, “Giderek artan şekilde dünyanın bazı bölgelerinde çok kısa ama yoğun kirlilik görülmeye başlandı” diyerek, yangınlar, kum fırtınaları ve aşırı sıcakların bu kirliliği tetiklediğini aktardı.

Uzmanlara göre hem iklim değişikliği hem hava kirliliği için alınacak önlem aynı: Sera gazı emisyonlarını azaltmak.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Küresel Isınma: Her Ay Sıcaklık Rekoru Kırılıyor

Atmosferdeki sera gazlarının birikimi sonucu dünya yüzeyindeki ortalama sıcaklıkların artması olarak tanımlayabileceğimiz küresel ısınma sonucu dünyada her ay sıcaklık rekorları kırılıyor.

Massachusetts’teki Woodwell İklim Araştırma Merkezi’nden bilim insanı Jennifer Francis, mevcut artışın şimdiye kadar doğada yaşanan değişikliklerden çok daha fazla değişikliğe neden olmayacağını söyledi.

Jennifer Francis, “Sera gazı konsantrasyonları dengelenene kadar, giderek daha sık ve yoğun aşırı hava olaylarıyla birlikte sıcaklık rekorları kırmaya devam edeceğiz” dedi.

İklim bilimciler sıcaklık artışının şaşırtıcı olmadığını, ısınma eğilimlerinin, artan fosil yakıt kullanımından kaynaklanan karbondioksit birikiminden kaynaklandığını söylüyor.

Avrupa Birliği’nin iklim gözlem ajansı Copernicus, geçtiğimiz ay kayıtlara geçen en sıcak mayıs ayının yaşandığını ve bunun son bir yılın aylık rekoru olduğunu açıkladı.

Dünya Meteoroloji Örgütü de, 2024-2028 yılları arasındaki ortalama küresel sıcaklıkların, Paris görüşmelerinde kabul edilen sanayi öncesi dönemden bu yana 1,5 santigrat derece olan ısınma sınırını aşma ihtimalinin neredeyse ikide bir olduğunu tahmin etti.

“Earth System Science Data” dergisinde yayınlanan bir raporda ise, 57 bilim insanından oluşan bir grup, 2023’te Dünya’nın 2022’ye kıyasla biraz daha hızlı ısındığını tespit etti.

ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’ne (NOAA) göre, 2023’te atmosferdeki ısı tutucu gazların seviyesi tarihi zirvelere ulaştı. NOAA, özellikle insan faaliyetleriyle üretilen sera gazlarının en bol ve en önemlisi olan karbondioksitin, 2023’te 65 yıllık kayıtlardaki üçüncü en yüksek miktarda arttığını bildirdi.

Aşırı sıcaklıklar ve ani hava değişiklikleri, öngörülemez fırtınalara neden oluyor. Bu bahar Asya’da etkili olan sıcak hava dalgası Filipinler’de okulların kapanmasına neden oldu, Tayland’da insanların ölümüne yol açtı.

Geçtiğimiz ay Hindistan’ın bazı bölgelerinde haftalarca süren sıcak hava dalgaları da okulların kapatmasına ve insanların ölümüne neden olmuştu.

BM’nin daha önceki çalışmaları, Dünya’nın ekosisteminde büyük değişikliklerin 1,5 ila 2 santigrat derece ısınma arasında başlama olasılığının daha yüksek olduğunu gösteriyor; buna gezegenin mercan resiflerinin, Kuzey Kutbu deniz buzunun, bazı bitki ve hayvan türlerinin nihai kaybı ve insanları öldüren ve altyapıya zarar veren daha da kötü aşırı hava olayları da dahil.

Massachusetts’teki Woodwell İklim Araştırma Merkezi’nden bilim insanı Jennifer Francis, mevcut artışın şimdiye kadar doğada yaşanan değişikliklerden çok daha fazla değişikliğe neden olmayacağını söyledi.

İklim bilimciler, iklim değişikliğinin en kötü sonuçlarını engellemek için fosil yakıt kullanımının aşamalı olarak azaltılması ve yenilenebilir enerjinin daha fazla kullanılması gerektiğini düşünüyor. Küresel ısınmaya en olumsuz etkiyi, fosil yakıtlar (petrol, gaz ve kömür) yapıyor.

Francis, “Sera gazı konsantrasyonları dengelenene kadar, giderek daha sık ve yoğun aşırı hava olaylarıyla birlikte sıcaklık rekorları kırmaya devam edeceğiz” dedi.

BM’den kömür, petrol ve doğal gaz reklamlarına yasak çağrısı

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, dünyayı iklim krizinin yıkıcı etkilerinden kurtarmak için fosil yakıt şirketlerinin reklamlarının yasaklanması gerektiğini söyledi.

Guterres, Dünya Çevre Günü nedeniyle yaptığı konuşmasında kömür, petrol ve gaz şirketlerini iklim değişikliği konusunda onlarca yıldır gerçeği çarpıtan ve halkı yanıltan “iklim kaosunun mafya babaları” olarak nitelendirdi.

Tütün reklamlarının halk sağlığına etkisi nedeniyle yasaklanmasına benzer şekilde, fosil yakıtlar için de bir yasağın uygulanması gerektiğini belirten Guterres tüm ülkeleri, medya ve teknoloji kurumlarını fosil yakıtların reklamlarından acilen uzaklaşmaya çağırdı.

BM Genel Sekreteri konuşmasında küresel ısınmanın önemli bir bölümünden sorumlu olan fosil yakıt endüstrisine bugüne kadar yaptığı en sert eleştiriyi yöneltti.

Guterres’in sözleri gezegenimizin rekor düzeyde ısındığını gösteren yeni çalışmaların ardından geldi. AB’nin iklim hizmetlerinden elde edilen veriler, son 12 ayın her birinin, yılın o dönemi için yeni bir küresel sıcaklık rekoru kırdığını doğruluyor.

Paylaşın