ABD, Suriye Geçici Yönetiminin Kürtlerle Anlaşmasını Memnuniyetle Karşıladı

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, “ABD, Suriye geçici yönetimi ile SDG arasında yakın zamanda duyurulan, kuzeydoğuyu birleşik bir Suriye’ye entegre etme anlaşmasını memnuniyetle karşılıyor” dedi.

Haber Merkezi / Anlaşma, Aralık ayında Heyet Tahrir Şam liderliğindeki silahlı güçlerin uzun süredir iktidarda olan Beşar Esad’ı devirmesinden bu yana ülkedeki en önemli siyasi gelişmelerden biri olarak görülüyor.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Suriye’deki Heyet Tahrir Şam (HTŞ) yönetimi ile ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında varılan anlaşmaya ilişkin açıklamada bulundu. Rubio, şu ifadeleri kullandı:

ABD, Suriye Demokratik Güçleri ile Suriye Geçici Yönetimi arasında yakın zamanda duyurulan, kuzeydoğuyu birleşik bir Suriye’ye entegre etmek için yapılan anlaşmayı memnuniyetle karşılıyor.

Amerika Birleşik Devletleri, daha fazla çatışmayı önlemek için en iyi yol olarak güvenilir, mezhepçi olmayan bir yönetim sergileyen siyasi geçişi desteklediğini bir kez daha teyit eder.”

Suriye’nin kuzeydoğusunda IŞİD’den boşalan bölgelerde yarı özerk bir yönetim oluşturan SDG’nin omurgasını, Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü Halk Savunma Birlikleri (YPG) oluşturuyor.

Suriye Cumhurbaşkanlığından hafta başında yapılan açıklamada, ABD destekli SDG ile imzalanan anlaşma uyarınca Kürt yarı özerk yönetimine bağlı kurumların ulusal hükümete katılacağı duyurulmuştu.

Kamuoyuna yansıyan sekiz maddelik anlaşma, “sınır kontrol noktaları, havaalanları, petrol ve doğal gaz sahaları dahil, Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm sivil ve askerî kurumların Suriye devletine entegrasyonunu” öngörüyor.

Anlaşmayla Kürt toplumunun Suriye’nin asli unsuru olduğu teyit edilerek vatandaşlık ve anayasal hakları güvence altına alınıyor.

Ancak anlaşma metninde silah bırakma ifadesinin yer almaması, SDG’nin askerî unsurlarının Suriye ordusuna ne şekilde entegre edileceğinin net olmaması, soru işaretlerine yol açmıştı.

Bu tür detayların, anlaşmada öngörüldüğü üzere kurulacak yürütme komitelerinin çalışmaları sonucu yıl sonuna kadar açıklığa kavuşturulması hedefleniyor.

SDG ne zaman kuruldu?

Suriyeli Kürtler, 2012 yılında özerklik ilan etti. 2018 yılında da Rojava olarak bilinen bölgede Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi kuruldu.

SDG ise ABD desteğiyle Suriye’nin kuzeydoğusundaki bölgelerde IŞİD’le mücadele etmek üzere 2015 yılında kuruldu.

SDG’nin ana gövdesini Kürtlerin kurduğu Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) silahlı kanadı Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) oluşturuyor.

YPG’nin kontrolündeki cezaevlerinde sayıları 10 bini bulan IŞİD üyeleri tutuluyor.

Fırat’ın doğusunu oluşturan bölgede önemli petrol ve gaz rezervleri de yer alıyor. Suriye, 2018 yılı verilerine göre 2.5 milyar varil petrol rezervine sahip.

Suudi Arabistan’ın petrol rezervi 297 milyar, İran’ın 155 milyar, Irak’ın ise 147 milyar varil.

Petrol sahalarının büyük bölümü Suriye’nin doğusunda, Irak sınırı ile kuzeydoğuda Haseke yakınlarındaki Deyr ez Zor vilayetinde bulunuyor.

Paylaşın

TİP Başkanı Erkan Baş: Muhalefete Karşı Kullanılan “Yargı Silahı” Susmalı

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, DEM Parti heyeti ile yaptığı ortak basın açıklamasında, “Silahların susmasından söz ediyoruz. Yargı silahının susması gerektiğini düşünüyoruz. İktidar tarafından tek yanlı olarak tüm muhalefete karşı kullanılan yargı silahının susması gerektiğini düşünüyoruz” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan’ın, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısının ardından siyasi partilerle başlattığı görüşme trafiği devam ediyor. Eş Genel Başkanlar, ikinci tur görüşmeleri kapsamında bugün Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile görüştü.

Meclis’te bulunan Halkla İlişkiler Binası’nda yapılan görüşmede, DEM Parti heyetini, TİP Genel Başkanı Erkan Baş, Genel Başkan Yardımcısı Doğan Ergün, Parti Sözcüsü Saliha Sera Kadıgil, Parti Meclisi üyesi ve Milletvekili Ahmet Şık karşıladı.

Basına kapalı yapılan toplantı sonrasında konuşan TİP Genel Başkanı Erkan Baş, “Ülkenin demokratikleşmesi ve barışın sağlanması konusunda, bütün bu tarihsel mirasın bir uzanımı olarak kayıtsız ve şartsız bir biçimde barışın tarafıyız” dedi. Yaşanan gelişmeleri dikkatlice izlediklerine dikkati çeken Baş, iktidar tarafından atılması gereken adımların olduğunu söyledi.

Baş, “Barış çok kutsal ve çok büyük bir ihtiyaç. Bunun günlük siyasi hesaplara, küçük iktidar hesaplarına alet edilmemesi gerekiyor. Barışın kalıcı bir biçimde tesis edilmesi için Türkiye’de mutlaka güçlü bir demokratikleşmenin yaşanması gerekiyor. Silahların susmasından söz ediyoruz. Yargı silahının susması gerektiğini düşünüyoruz. İktidar tarafından tek yanlı olarak tüm muhalefete karşı kullanılan yargı silahının susması gerektiğini düşünüyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin zemininin son derece önemli olduğunu düşünüyoruz. TBMM zemininde şeffaf, katılımcı bir tartışma sürecinin Türkiye’yi barışa taşıyacağına ilişkin inancımızı bir kez daha ifade etmiş olayım” diye konuştu.

Baş, “Barış ülkemizin ihtiyacıdır. Aynı zamanda bölgenin ve dünyanın ihtiyacıdır. Bu kapsamda Suriye’de yaşanan gelişmeleri de dikkatle takip ettiğimizi paylaşmak isterim. Özellikle son zamanlarda Suriyeli Alevi yurttaşları hedef alan saldırılar karşısında kaygılarımızı karşılıklı olarak paylaştık. Sadece ülkemizde değil, bölgemizde, dünyada barışın tesis edilmesi için hep birlikte mücadele etmemiz gerektiğini bir kez daha teyit etmiş olduk. Bir kez daha teşekkür ediyorum, iyi ki geldiniz, iyi ki birlikteydik” ifadelerini kullandı.

“Cumhur İttifakı bileşenleriyle de görüşmelerimiz olacak”

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da, sürece verdikleri destek için TİP’e teşekkür ederek şöyle konuştu: “Sayın Öcalan’ın yaptığı çağrının hayat bulabilmesi için kendisinin çok daha aktif bir görev üstlenmesi gerektiğini kendi de ifade etti. Kendi örgütüne yaptığı fesih çağrısının yaşam bulabilmesi için, kongrelerini toplayabilmeleri için Sayın Abdullah Öcalan’ın diyalog kurabilecek zemininin güçlenmesi ve görüşme kanallarının güçlü bir biçimde açılması gerekiyor.

Yani elbette sadece heyet değil, bu sürece katkı verecek bütün kesimlerin İmralı’ya gidip gelebileceği koşulların oluşması önemli. Dolayısıyla Sayın Öcalan’ın çalışma koşullarının düzenlenmesi çok önemlidir. Yine yasal zeminde adımların atılması çok önemli. Yasal zeminde atılacak adımlar bu sürecin daha hızlı bir biçimde ilerlemesini sağlayacak, süreç barışla taçlanacak. Bu süreçte Meclis’in görev ve sorumluluk üstlenmesi çok önemli. Bu görev ve sorumluluk salt komisyon şeklinde değil, tam anlamıyla aktif, iradesini ortaya koyan ve bu sürecin ilerletilmesi konusunda parlamentonun görev ve sorumluluk üstlenmesi en acil ve en elzem durumlardan birisidir.”

Ziyaretlerinin Mart ayı boyunca devam edeceğini söyleyen Tülay Hatimoğulları, “Sayın Erkan Baş da ifade etti; Bu sürecin, yani Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın salt bir seçim, salt bir kazanma ve kaybetme gibi bir düzeye indirgenmesini asla doğru bulmuyoruz” dedi.

Sürecin 52 yıldır devam eden çatışmalı sürecin son bulması ve sorunun siyasi ve hukuki zemine taşınması olarak görülmesi gerektiğini vurgulayan Tülay Hatimoğulları, “Bizler çok acılar çektik. Bu coğrafyada çok kan aktı. Bizler bu kanın durması, anaların gözyaşının dinmesi için bu çağrıyı çok kıymetli ve önemli buluyoruz. Barış annelerinin ifade ettiği gibi çocuklarımızın tabutlarına değil, evlatlarımıza sarılmak istiyoruz. Bir gerilla annesinin, bir asker annesine yaptığı çağrının hayat bulması için bizler bu mücadeleyi yürütüyoruz ve bu çağrıyı böyle okuyoruz” ifadelerini kullandı.

Tülay Hatimoğulları, Türkiye çoklu krizlerden geçtiğine işaret ederek, “Sayın Abdullah Öcalan, demokratik siyasetin önünün açılması çağrısında, bu anlamdaki örgütlenmenin de altını çizmiştir. Kendi sözleriyle ‘Sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmalar; ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür’ şeklinde ifade etmişti” diye kaydetti. Tülay Hatimoğulları, çoklu krizlerinin çözümü ile demokratik mücadele ve örgütlenmenin kapısının aralanması noktasında çağrıyı çok önemli bulduklarını vurguladı.

Ziyaretlerinin devam edeceğini ve iktidarı da kapsayacağını belirten Tülay Hatimoğulları, “Bizim ziyaretlerimiz devam ediyor. Bu konuda elbette hem bileşen yapılarımız ve ittifak güçlerimizle hem de bahsini ettiğimiz bütün toplumsal kesimlerle görüşmelerimiz var. Önümüzdeki günlerde iktidar partileriyle, Cumhur İttifakı bileşenleriyle de görüşmelerimiz olacak” dedi.

Paylaşın

MHP’den CHP’ye “Süreç”le İlgili Tavrını Netleştir Çağrısı

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısı sonrası başlayan süreçle ilgili tavrını netleştirmesi çağrısında bulundu.

MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, parti Meclisi Üyesi Ali Haydar Fırat’ı hedef alarak CHP’ye çağrı yaptı.

“CHP, Terörsüz Türkiye hedefiyle ilgili duruş ve görüşünü netleştirmeden, kendileriyle bu meseleyle alakalı herhangi bir temasımız olmayacak” diyen Özdemir’in açıklaması şöyle: “Habertürk Tv’de devam eden Olaylar ve Görüşler programında CHP adına konuşan, CHP Parti Meclisi Üyesi Ali Haydar Fırat’ın yorumlarının aziz milletimizin hiçbir evladı tarafından kabulü mümkün değildir.

“Cumhur İttifakı’nın duruşu gayet açık, temiz ve nettir”

Ali Haydar Fırat, yaptığı yorumlara istinaden açıkça ‘CHP’nin demokratikleşme bahsinde bağımsız kürdistanın kurulmasını isteyip istemediğini’ cevaplandırmalıdır. Bu zihniyet Türkiye bölünsün mü istemektedir? CHP bölünmüş bir Türkiye mi istemektedir? Terörsüz Türkiye hedefimizde MHP ve Cumhur İttifakı’nın duruşu gayet açık, temiz ve nettir.

Program içinde geçen konuyla alakalı sorduğumuz soruya CHP’li parti meclisi üyesinin, partisi adına tutarlı bir cevap verememesi, kendisinden önceki CHP’li tüm yetkilileri de tasdikleyen bir tutum olmuştur. CHP içi boş kavramlar ve tutarsız cümlelerle kamuoyunu oyalamayı hedeflemektedir.

Bu sebeple, Milliyetçi Hareket Partisi olarak CHP’nin, Terörsüz Türkiye hedefiyle ilgili duruş ve görüşünü netleştirmeden, bağımsız kürdistan konusunda tavrını net olarak ortaya koymadan, kendileriyle bu meseleyle alakalı herhangi bir temasımızın olmayacağını, Sayın Genel Başkanımızın iradelerinin de bu yönde olduğunu belirterek saygıdeğer kamuoyu ile paylaşıyoruz.”

Paylaşın

Ukrayna, ABD’nin Önerdiği 30 Günlük Ateşkesi Kabul Etti

Ukrayna, ABD’nin askeri yardım ve istihbarat paylaşımına yönelik kısıtlamaları kaldıracağını açıklamasının ardından Rusya ile 30 günlük ateşkesi kabul etmeye hazır olduğunu duyurdu.

Haber Merkezi / ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff’un Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ateşkesi önermek üzere Moskova’ya gitmesi bekleniyor. Putin’in ateşkesi mevcut haliyle kabul etmeye hazır olup olmadığı henüz belli değil.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Ukraynalı yetkililer Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde bir araya gelerek Rusya’nın Ukrayna ile olan savaşını sona erdirme çabalarını görüştü. Görüşmelerin ardından yapılan açıklamada, Ukrayna’nın Kremlin’in onayına tabi olmak üzere Rusya ile savaşta 30 günlük bir ateşkesi kabul ettiği duyuruldu.

ABD Dışişleri Bakanı Rubio, Rusların da ateşkes teklifini kabul etmelerini umduğunu söyledi. Marco Rubio, Moskova’nın ateşkesi kabul etmemesi olasılığına ilişkin soruya, “Maalesef burada barışa engel olan şeyin ne olduğunu öğreneceğiz” yanıtını verdi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, “Ukrayna bu öneriyi kabul etmeye hazır – bunu olumlu bir adım olarak görüyoruz ve kabul etmeye hazırız. Şimdi Rusya’yı da aynı şeyi yapmaya ikna etmek ABD’ye düşüyor” dedi.

Cidde’deki görüşmelerin ardından gazetecilere konuşan Ukrayna Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Yermak da 30 günlük geçici ateşkesin artık Rusya’nın barış isteyip istemediğini göstereceğini söyledi. Yermak, “Bugün anahtar Rusya’nın elinde. Tüm dünya kimin barış isteyip istemediğini görecek” dedi.

ABD Başkan Donald Trump yönetimi ayrıca, Ukrayna’ya askeri yardımı ve Kiev ile istihbarat paylaşımını askıya alan kararı derhal kaldıracağını bildirdi.

ABD’li ve Ukraynalı yetkililer, Suudi Arabistan’da ayrıca, kritik ham mineraller konusunda anlaşmaya varılması olasılığını da ele aldı. Görüşme sonrası yapılan açıklamada, anlaşmanın “en kısa sürede” sağlanması gerektiği belirtildi.

Rusya’nın resmi haber ajansı RIA’ya göre de Moskova, ABD ile görüşme açıklamasını reddetmedi. RIA’nın haberine göre Rusya Dışişleri Bakanlığı, önümüzdeki birkaç gün içinde Amerikalı temsilcilerle temasları göz ardı etmediğini belirtti.

ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff’un Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ateşkesi önermek üzere Moskova’ya gitmesi bekleniyor. Putin’in ateşkesi mevcut haliyle kabul etmeye hazır olup olmadığı henüz belli değil.

Ne olmuştu?

Volodimir Zelenski ve Donald Trump’ın 28 Şubat’ta Oval Ofis’teki basın açık görüşmesi tarihi bir tartışmaya dönüştü. Zelenski, Rusya ile bir anlaşmaya güvenlik garantilerinin dahil edilmesini talep ediyordu.

Kameralar önünde bu bağlamda başlayan tartışma sonrası ikili basın toplantısı iptal edildi ve beklenen değerli maden anlaşması imzalanmadı.

1 Mart’ta Londra’da düzenlenen Ukrayna ve kıtanın güvenliği için iş birliği konusunun ele alındığı zirvenin ardından 17 Avrupa ülkesi Ukrayna’ya askeri destek vermeye devam kararı aldı. ABD Başkanı Trump 3 Mart’ta Ukrayna’ya askeri yardımı durdurma talimatı verdi.

Trump 4 Mart’ta ABD Kongresine yaptığı konuşmada Ukrayna liderinden bir mektup aldığını, mektupta Zelenski’nin “mümkün olduğunca kısa sürede kalıcı barışı daha da yakınlaştırmak için müzakere masasına gelmeye hazır olduğunu” söylediğini belirtti.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz, 5 Mart’ta ABD’nin Ukrayna’ya istihbarat paylaşımını askıya aldığını söyledi. ABD ve Ukrayna heyetleri Oval Ofis’teki tartışma sonrası 11 Mart’ta Suudi Arabistan’da yeniden bir araya geldi.

Paylaşın

Erdoğan’dan Suriye’deki Anlaşmaya Yönelik İlk Açıklama: Eksiksiz Uygulanmalı

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye’nin yeni yönetim arasında imzalanan anlaşmaya ilişkin konuşan Erdoğan, “Farklı inançların, mezheplerin, etnik unsurların yanyana yaşadığı bölge hayal ediyoruz” dedi ve ekledi:

“Komşumuz Suriye’nin toprak bütünlüğüne, üniter yapısının korunmasına büyük önem veriyoruz. Hep bunu savunduk, bunun ehemmiyetine dikkat çektik. Suriye’nin terörden arındırılmasına yönelik her türlü çabayı doğru yönde atılmış adım olarak görüyoruz. Dün varılan mutabakatın eksik uygulanması, Suriye’nin güvenliğine hizmet edecektir.”

Suriye’de doğu ve kuzeydoğu vilayetlerini büyük oranda kontrol eden Suriye Demokratik Güçleri (SDG), ülkenin yeni yönetiminin kurumlarına entegre olmayı kabul etti. Anlaşma Suriye geçici yönetimi lideri Ahmet Şara ile SDG komutanı Mazlum Abdi tarafından imzalandı.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Filistinlilerle Kardeşlik İftarı’nda açıklamalarda bulundu. Erdoğan’ın açıklamalarından satır başları şöyle: “Cumhurbaşkanlığı Külliyemize, milletin evine, bu gazi mekana hepiniz hoş geldiniz, şeref verdiniz. Sözlerimin hemen başında sizlerle birlikte milletimizin ve Filistin halkının Ramazan-ı Şerifini canı gönülden tebrik ediyorum.

Bu mübarek aya nasıl salimen ulaştıysak Kadir Gecesi ve Ramazan Bayramı’na da aynı şekilde sağlıkla, afiyetle, huzurla vasıl olmayı Rabbim hepimize nasip eylesin diyorum. Yine sizlerin vasıtasıyla Gazze, Kudüs ve Batı Şeria’daki kardeşlerimiz başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında izzetiyle hayata tutunan Filistin’in yiğit evlatlarını şahsım ve milletim adına saygıyla selamlıyorum.

Zulme ve zalime meydan okuyan Filistin’in yürekli evlatlarını selamlıyor ve tüm şehitleri rahmetle anıyorum. Filistin’i daima ruhumuzun ruhu olarak gördük. Filistin topraklarının tamamında ezeli ve ebedi kardeşliğimizin nişaneleri, mühürleri var. Gazzeli kardeşlerimizi hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bırakmayacağız. 7 Ekim’den itibaren akan kanı durdurmak amacıyla tüm imkanlarımızı seferber ettik. BM başta olmak üzere tüm uluslararası platformlarda Filistinli mazlumların sesi olduk, haksızlıkları dile getirdik.

9 ülkenin daha Filistin’i tanımasına katkı sunduk. Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım davasında müdahil olma kararı aldık. Gazze’ye yaklaşık 100 bin ton insani yardım malzemesi ulaştırdık. Toplam 9,5 milyar dolarlık ticaret hacminden sarfı nazar ettik. Katılımcı sayısı 500 bini aşan mitingler, boykotlarla Filistinli kardeşlerimizin haklı mücadelesine omuz verdik. Siyonist rejimine şirin görünmek için terör iftirası atanlara, amalı fakatlı cümleler kurmalarına rağmen Gazze’nin kahraman evlatlarının daima yanında olduk.

880 vatandaşımızı Gazz’den tahliye ettik. 2 bine yakın Filistinli kardeşimize Ankara ve İstanbul başta olmak üzere birçok ilimizde barınma imkanı sunduk. Kızılay, AFAD, Diyanet Vakfı ve diğer vakıflarımızla Filistinli kardeşlerimize destek verdik. Ezelden ebede uzanan kardeşliğimize kimse engel olamayacaktır. Filistin ve Filistinli kardeşlerimizi bundan sonra da yalnız bırakmayacağız.

Filistin’in bağımsızlık mücadelesini her şartta cesaretle savunacağız. Son dönemde İslam ülkelerinin Filistin davasını sahiplenme, Filistinlilerin haklarını koruma noktasında ortaya koyduğu güçlü iradeyi memnuniyetle karşılıyoruz. Gazze Zirvesi’nde oluşan planı çok kıymetli buluyoruz. Netanyahu hükümetinin ateşkesi baltalama girişimleri ilk günden beri artarak sürmektedir.

Siyonist yayılmacılığı devlet politikası haline getiren mevcut hükümetin ne yapmaya çalıştığını gayet iyi biliyoruz. Bölgemizde böl, parçala, yönet olarak yeni planların bölgemizde geçit vermeyeceğiz. Filistinlileri topraklarından sürgün ederek, Filistin halkına ikinci Nekbe felaketini yaşatmaya dönük projelerin hiçbiri kabul edilemez. Filistin’in tapusu, Filistinli kardeşlerimizin elindedir. Filistin asırlardır olduğu gibi varolmaya yine devam edecek.

2 devletli çözüm bölgedeki tüm halkları huzura götürecek yegane yoldur. 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan özgür, bağımsız, toprak bütünlüğüne sahip egemen Filistin devleti kurulmadan adil ve kalıcı çözümden bahsetmek imkansızdır. Gazze’nin yeniden imar ve ihyası için İslam ülkeleri başta olmak üzere uluslararası toplumun tüm üyelerini etkin sorumluluk almaya, elini taşın altına koymaya davet ediyoruz.

“Araplar, Türkler, Kürtler olarak…”

Biz sadece Gazze’de sadece Batı Şeria’da değil tüm bölgemizde barış, huzur ve refah istiyoruz. Farklı inançların, mezheplerin, etnik unsurların yanyana yaşadığı bölge hayal ediyoruz. Bunun için var gücümüzle çalışıyoruz. Komşumuz Suriye’nin toprak bütünlüğüne, üniter yapısının korunmasına birlik ve dirliğinin tahkim edilmesine büyük önem veriyoruz. Hep bunu savunduk, bunun ehemmiyetine dikkat çektik.

Suriye’nin terörden arındırılmasına yönelik her türlü çabayı doğru yönde atılmış adım olarak görüyoruz. Dün varılan mutabakatın eksik uygulanması, Suriye’nin güvenliğine hizmet edecektir. Araplar, Türkler, Kürtler olarak kardeşliğimizi yücelttiğimiz ölçüde oyunları bozar, geleceğimizi güvence altına alabiliri. Birbirimizin elini tutmaktan, sıkıca kenetlenmekten, birbirimizin hassasiyetlerine saygı göstermekten başka kurtuluş yolunun olmadığını lütfen aklımızdan çıkarmayalım.”

Paylaşın

Özel’den Erken Seçim Çağrısı: Millet O Sandığı Bekliyor

Partisinin grup toplantısında konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Ya Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyetlere doğru yürüyüp yakalayıp geçeceğiz, zenginleşeceğiz ve demokratikleşeceğiz ya da son cumhurbaşkanının götürdüğü tarafa gidip hep birlikte perişan olacağız. O sandığı bekliyor millet. O sandığı bekliyor” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin TBMM grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Cumhuriyet’in aktardığına göre; Özgür Özel’in açıklamalarından başlıklar şöyle: “Maalesef kimsenin istemediği ama kaçamayacağımız gündemler var. Konya’da 2 yaşında Rana bebek, sokak köpeklerinin, sahipsiz köpeklerin saldırısıyla feci şekilde can verdi. Bugün de sabah Erzurum’da 10 yaşında Murat’ımız bir saldırıya maruz kaldı. O da yaralı. Sağlık durumunun iyiye gitmesini temenni ediyoruz.

Normalde bu iki olay Cumhuriyet Halk Partili belediyelerde olsa ve bu aşamada bir şey söylemeye kalksak siyasetin girdabı içinde kaybolur, savrulur, bir yere gider. Konya ve Erzurum Belediyeleri, AK Partili belediyeleri suçlamadan bir şey söylüyorum. Belediye hangi belediye olursa olsun bu yasa yürürlükte olduktan sonra ve bu şekilde uygulandıktan sonra bu tip durumların olması kaçınılmaz.

Biz yasanın çıktığı tarihte, yanılmıyorsam Ağustos ayının 8’iydi, hem bunu Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğimizi hem de bu yasanın sokaktaki popülasyonu artıracağını söyledik. Aşılama oranlarını düşüreceğini söyledik. Kısırlaştırma oranlarının azalacağını söyledik. Saldırgan ırkların ve grupların tespitinin ve izolasyonunun imkansızlaşacağını söyledik. Çünkü getirdikleri yasa ilk haliyle ‘al, götür, öldür’dü.

Bu öldür kısmına bu memlekette kalbi olan kimse razı gelmeyeceği için hem muhalefetin uyarıları hem iktidardan gelen duyarlı sesler öldür kısmını kaldırdı. Al götür, ne yaparsan yap. Aslında bir yandan zımnen ne yapacağını biliyorsun. Sessiz sedasız ortadan kaldır. Bu yasa ‘al, götür ve ne yaparsan yap’ dediği için. Hem de bu kadar büyük ekonomik kriz varken, hele hele bizim belediyeler özel olarak sarsılıyorken, hayvan barınağı çok sayıda hayvan barınağı lazımken, bunun da önünde engel.

Bir sürü imkansızlık yaratıyor. Barınaklar doluyor, kısırlaştırma yapılan köpek bırakılamıyor ve yeni kısırlaştırma için köpekler toplanamıyor ve sokaktaki popülasyon artıyor. Hem veteriner hekimlerinin meslek örgütüyle hem o meslek örgütü kurulmadan önce kurulmuş Veteriner Hekimleri Derneği’yle bu konuları konuştuk. Çok değerli bilgiler aldık. Başarılı Sahiplen İstanbul projesinin yöneticilerinden bu konuda bilgi aldık.

Gelen bilgi şu: Bu yasa çıktıktan beri kısırlaştırma yüzde 30’a düştü. Çünkü yer yok. Alıp kısırlaştırıp 10 gün sonra bıraksan, bir daha üremiyorken, alıyorsun, doluyor, yenisini alamıyorsun. Aldığın sırada kuduz aşısı yapıyordun, yapamıyorsun.

Kuduz tehlikesi var ormana temas eden yerlerde. Diğer aşılar yapılmıyor. Hayvan sağlığı, halk sağlığı tehdit altında ve biz bu Meclis’in bütün partileri kapsayan bir komisyonunun raporunu önemsedik. Burada anlattık defalarca… Rapor diyor ki: ‘Şans oyunlarından küçük bir yüzde 0.5’lik bir kesinti bütün barınak ve kısırlaştırma maliyetlerine yetiyor.’ ‘Bunu yapalım.’ dedik, “Olmaz.” dediler.

Mali imkanlar, imkan sağlayacakları hiçbir seçenek belediyelere vermediler. İşte Konya, Erzurum, AK Parti’nin büyükşehir belediyeleri. Çıkıp hamaset yapsam, ‘Çocuklar orada öldü.’ diye bir CHP’li belediyede olsa inanın yapacaklar. Yapmıyorum çünkü yasa kötü.

Buradan Sayın Erdoğan’a çağrıda bulunuyorum. Anayasa Mahkemesi’nin iptal etmesini beklemeyin. Gelin yeniden hem hayvanseverleri, Hayvan Hakları Derneği’ni, en önemlisi veteriner hekimleri, bu işin uzmanlarını, Türkiye’deki başarılı kısırlaştırma işleri, sahiplendirme projelerini başarmış yerel yöneticileri, hangi partide varsa çağıralım. Şu Meclis’te şu yasayı düzeltelim.

Yasa ne hayvana sağlık, huzur ne insana sağlık, huzur verecek bir yasa değildir. Tutulacak tarafı yoktur. Bu konuda çağrımızı yeni kayıplar olmadan, yeni Rana bebekler ölmeden iktidara bir kez daha hatırlatıyorum huzurlarınızda. Diğer bir konu Kartalkaya. Bugün 49. gün.

İlk gün de oradaydık. Her hafta da burada konuştuk. Taziyeler için oradaydık. 40’ı günü oradaydık. 40 günde 3 kez gittim Bolu’ya, gitmeye de devam edeceğim. Biliyorsunuz 7 bilirkişi görevlendirildi. Bu arkadaşlar, 3 gün içinde rapor istendi. Gece gündüz çalışıp rapor yazdılar. Teslim edince başsavcı almadı. Neden? Ankara’dan baskı geliyor.

‘O rapora bir bakın.’ Raporda ne var? Suçlular sayılmış, Turizm Bakanlığı sorumlu diyor, Bolu Belediyesi de sorumsuz diyor. ‘Buradan bakanlığı çıkarın, Bolu Belediyesi yazın.’ ‘Efendim, kanunda yeri yok.’ ‘Bütün denetimler bunlarda. Bolu Belediyesi’nin yetkisi yok.

Bakanlık yapmamış. Ayrıca Bolu Belediyesi yıllarca AK Parti’deyken de yapılmamış. Ne o suçlu ne bu suçlu. Görev alanının dışında, başka ilçede bu belediye. Bolu büyükşehir değil.” “Hayır, bunu böyle yazmazsanız azlinizi isteyin.’ 3 günde rapor verin diyenler, raporu 3 günde hazırladılar. Raporu teslim ettikleri saatten sonra “Gördüğüm rüzum üzerine, işlerimin yoğunluğu üzerine bu görevden azlimi istiyorum.’

Sonra bakan, ben bu azli söyleyince ‘Yok yok, heyeti genişlettik.’ dedi. Azilnameleri de geçen hafta gösterdim. Halen daha halen daha yani dört başı mamur yazılmış bilirkişi raporu yok. ‘Heyete korsan’ dedi. Ben görevlendirme kararını da gösterdik, yazdıkları raporu da gösterdik. Tam bir korsanlık faaliyetiyle Adalet Bakanı’nın bilgisi ve Bolu’daki talimatlandırdığı kişiler eliyle bir rapor korsanca adaletten kaçırılmış, yerine bir başka raporun ikame edilmesi de geçen 49 gün boyunca mümkün olmamıştır.

Mutlaka bir rapor çıkacak ama artık o raporda yazanlar da bir önceki raporun, ortadan kalkan raporun, dört başı mamur yazılmış o raporu işlerine gelmediği için siyaseten reddedenler ne diyecekler hep beraber göreceğiz. 36’sı çocuk, bebek 78 canımızın hesabını sormaya, bu meselenin peşini bırakmamaya devam edeceğiz. Sayın Ali Yerlikaya’ya da söylüyorum. O gün’ “10 gün.’ dedi. ‘Bekleyeceğiz sayın bakanım.’ dedim, ‘Yeter ki adil olsun.’

Dedi ki: ‘Çok iyi müfettişlerimiz var. Hiçbir şey gizli kalmayacak. 10 gün bana süre verin.’ dedi. Kendi talep ettiği sürenin üzerinden 39 gün geçti. Suspus bir kenarda oturuyor çünkü onu atayan dolma kalemin mürekkebiyle suçluyu atayan dolma kalemin mürekkebi aynı, kalemin sahibi de Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değil.

Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz geçen hafta gruptan sonra Brüksel’e gittik. Kuvvetli bir heyetle gittik Brüksel’e ve Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefimize giden yolda ilişkilerimizi kuvvetlendiren, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Avrupa tarafından ne kadar önemsendiğini ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin ortaya koyduğu hattın ne kadar kıymetlendirildiğini gördüğümüz ziyaretler yaptık.

Avrupa Parlamentosu’na Sosyalistler ve Demokratlar Grubu tarafından davet edilmiştik. Yaptığımız Avrupa Parlamentosu’ndaki konuşma büyük bir dikkatle takip edildi. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, dünyanın içinde bulunduğu durum, Suriye’den Gazze’ye, Gazze’den Rusya ile Ukrayna arasında süren savaşa kadar, Kıbrıs’ımıza kadar tüm meseleleri enine boyuna konuştuk, soruları yanıtladık. Çok yerinde çok yerinde önerilerde bulunduğumuz, bu yol haritasının doğru harita olduğu ifade edildi.

Biz tüm muhataplarımıza, ilk gün 8 üst düzey görüşme, kamuoyuyla paylaşıldığı için tekrar etmiyorum isimleri, makamları. İkinci gün liderler zirvesinde konsey toplantısına hazırlık toplantısı yaptı Avrupa Sosyalist Partisi.

Yani Avrupa’daki sol, sosyal demokrat partilerin çatı örgütü. Tam üye olmamamıza rağmen davet edildim, katıldım. Orada da konuştuk. Ana mesaj Türkiye ile Avrupa Birliği’nin ilişkilerinin iki tarafın da çıkarına olduğu. Hatta Avrupa’nın bugünlerde güvenlik kaygıları yaşarken, niye?

NATO’nun, birlikte NATO üyesiyiz hep beraber, en büyük ordusu Amerika Birleşik Devletleri ordusu. Trump’ın ortaya koyduğu yeni yaklaşım, her gün gündeme bıraktığı bir bomba, Zelenski ile yaptığı görüşmede olanlar, Avrupa ile kurduğu ilişkiler, Gazze’ye yönelik olarak oradan Gazze’den Filistinlileri uzaklaştırıp onları çevre ülkelere tehcir edip daha sonra orayı yazlık bir yer olarak işletmeye kalkması gibi her birisi dünya gündemine bir bomba ve güvenlik gündemi yaratan tartışmalarda onlara şunu hatırlattım: ‘NATO’nun en büyük ordusu bir anda başkanı o ordunun savrulunca olur olmaz şeyler yapınca, bu kaygıları yaratınca demiyor musunuz ‘Keşke NATO’nun en büyük ikinci ordusu tam üyemiz olsaydı.’ diye?’ Karşılıklı hatalar yaptık.

Elbette Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini yerine getirmediği bir noktada tam üye olmasını kimse bekleyemez. Hatanın büyüğü Türkiye’nin değil, Türkiye’yi 22 yıldır yöneten bu hükümetin. Ama Avrupa Birliği de hatalar yaptı. Onları da anımsattık ve dedik ki: ‘Türkiye’yi itmeyin. Türkiye’yi Trump’a itmeyin. Türkiye’yi Putin’e itmeyin. Türkiye’yi çağdaş dünyanın dışına itmeyin. Türkiye’yi kapsayın.’

Dedik ki: ‘Paris’e davet etmediniz, yanlıştı. Londra’ya davet edildi.’ doğru dedim. Erdoğan ile görüşeceksiniz. Taban tabana zıtız onla Türkiye’de. Büyük mücadele veriyoruz ama çağrılması, görüşülmesi doğru.’ dedim ve bir tek şart düştüm. O da şu: Türkiye ile Merkel-Erdoğan tipi yani pragmatist bir şekilde, al-ver pazarlığıyla, koyun pazarlığı yapar gibi, mülteci meselesini çözdüğünüz gibi ilkesiz ve sizin değerlerinize, Türkiye’nin geleceğine zarar verecek gibi çözmeyin. Türkiye’yi demokrasi zemininde müzakere edilecek bir ülke olmaya davet edin. Onu demokrasiye davet edin. Bizi demokrasiye davet edin.’ dedik ve doğru yolun bu olduğunu karşılıklı mutabakatlarla ifade ettik.

Deniyor ki: ‘Avrupa’nın da Türkiye’ye ihtiyacı var ama keşke demokratik standartları sağlasa.’ Biz Strazburg’a gittiğimizde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi karşımıza her aşamada AİHM kararlarına uymayan bir ülkeyle nasıl yürüyeceğiz diyorlardı. Sayın Tuğrul Türkeş de bundan şikayet ediyordu. Diyordu ki: ‘Her gittiğim yerde karşıma Gezi davası, Kavala, diğer hak ihlalleri ve uyulmayan kararlar çıkıyor.’ Kendisi bu konuda samimi gayret gösteriyor.

Onun gayretlerini görüyorum, takdir ediyorum ama Adalet ve Kalkınma Partisi oradaki kendi grubunu dahi dinlemiyor. Avrupa Parlamentosu’nda her adımda karşımıza terk edilen Kopenhag kriterleri çıkıyor. Hani Tayyip Bey diyordu: ‘Gerekirse Kopenhag kriterlerini alır, Ankara kriterleri yapar, kendi sürecimizi kendimiz tamamlarız.’ Birisini yaptın mı birisini? Bakın, 2015 yılında serbest dolaşım gelecek, 72 kanundan 66’sı çıkmış.

Kalan altının üçü polis, Interpol hallolacak maddeler. Bir tanesi Kişisel Verileri Koruma Kanunu sonradan bir noktaya geldi. Eksikleri var ama bir noktaya geldi. Kötü uygulanıyor ama bir noktaya geldi. İki madde vardı, iki madde. Bir, terör tanımı yani eline silah alan teröristi, onu eğiteni, onu finanse edeni değil de tweet atan akademisyeni de terörist yapan, muhalif belediye başkanını terörist yapan, muhalif milletvekilini seçilse de ‘Terörist.’ diye hapiste tutan, gazeteciyi terörist yapan, öğrenciyi terörist yapan terör kanunu, terör tanımı.

Diğer tarafta da Siyasi Ahlak Yasası. Türkiye’nin bütün gençlerini hatırlatıyorum. Vize sorunu çeken bütün gençlere, vize sorunu çeken tüm iş insanlarına, vize sorunu çeken hastalara, akademisyenlere, herkese. Eğer ki Tayyip Bey siyasi ahlak yasası yani GRECO kriterlerine göre temiz bir siyaset, siyasetin finansmanı, o günün başbakanına, sonradan alıp azlettiği başbakanına ‘Bunu çıkarırsan, siyasi ahlak yasasını, bir ilçe başkanı, bir il başkanı bulamayız AK Parti olarak.’ diyen cumhurbaşkanı yüzünden, yani siyaseti ahlaki bir zeminde, şeffaf bir zeminde yapmayı reddeden biri yüzünden bugün Türkiye’nin insanları Avrupa’da serbest dolaşamıyorlar ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin ortaya koyduğu bu perspektif yani ‘İktidar olduğumuzda ışık hızıyla Kopenhag kriterlerini hayata geçireceğiz.’ dediğimizin altına 77 ülkeden 89, pek çoğu da ülkelerinde iktidarda olan sosyal demokrat partiler, sosyalist partiler imza attı.

“Millet o sandığı bekliyor”

CHP’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefini destekliyoruz. Önümüzdeki seçim önümüzdeki seçim bir anlamda referandumdur. Ya Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyetlere doğru yürüyüp yakalayıp geçeceğiz, zenginleşeceğiz ve demokratikleşeceğiz ya da son cumhurbaşkanının götürdüğü tarafa gidip hep birlikte perişan olacağız. O sandığı bekliyor millet. O sandığı bekliyor.

Türkiye maalesef öyle bir ülke haline getirildi ki 14 Mart Tıp Bayramı geliyor, ne sağlık çalışanları sistemden memnun ne de vatandaş memnun. Türkiye’de bugün sağlık çalışanları hak ettikleri itibarı göremiyor, madden ve manen. Son 5 yılda, rakamı görünce inanmadım, bir daha bir daha kontrol ettirdim, 70.000’den fazla sağlık çalışanı şiddet mağduru olmuş.

Yani sözlü ya da fiziksel şiddete maruz kalmış ve kayıtlara geçmiş. Sağlıkçılar pandemide, depremde cansiperane çalıştılar. Pandemide de depremde de herkes onları övüyordu. ‘Hakkınız ödenmez.’ dediler, gerçekten de haklarını ödemediler. Son 5 yılda 15.000’i aşkın hekim yurt dışına gitti. Bu rakam daha 2.000’deyken Sayın Erdoğan ‘Giderlerse gitsinler. Gerekirse asistanlarla yolumuza devam ederiz.’ demişti.

İşte o anlayış, yani ‘Giden uzman gitsin, ben asistanla gerekirse devam ederim.’ diyen anlayış, 15.000 yetişmiş, anaokulundan beri ailesinin emek verdiği, devletin emek verdiği, ailesinin para harcadığı, devletin ihtiyaçlarını karşıladığı, ilkokulunu, ortaokulunu, lisesini, üniversitesini, uzmanlığını bitirmiş çoğu, 6 yıllık tıp eğitimini tamamlamış 15.000 pırıl pırıl, yetenekli, iyi eğitimli gencimizi çoğunu Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerine kaybettik.

İşte yaklaşım bu: ‘Giden gitsin, asistanlarla devam ederiz.’ Hadi devam et bakalım asistanlarla. Ülkemizde hekim sayısı yetersiz. 1000 kişiye düşen doktor sayısı OECD ülkelerinde 3,7, Türkiye’de 2,3. Hele hele hemşire sayısı 1000 kişiye OECD ülkelerinde 9,8, Türkiye’de sadece 3,6. Belirsiz performans hedefleri, güvencesiz çalışma, aşırı iş yükü malpraktis baskısını artırıyor. Aile sağlığı merkezlerinde grup elemanları maalesef güvencesiz, pek çoğu asgari ücretin de altında çalışmak zorunda kalıyorlar. Atamada, yükselmede liyakat yok, partizanlık var.

Hangi sendikaya üye olduğun önemli. Liyakatsiz, partizanca yönetilen sağlık kurumları tarafından uygulanan mobbing sağlık çalışanlarını canlarından bezdiriyor. 14 Mart’ta aile hekimleri bir kez daha iş bırakma eylemi yapacaklar. Bu bir çığlık. Bu çığlığın duyulması lazım. Bu kadar eylem, bu kadar baskı, bu kadar tartışma halen daha sorunlar çözülmediyse bir oturup değerlendirmek lazım. Sağlık çalışanlarının yeterli sayıda, yeterli maaşla, insanca koşullarda çalışmalarının temin edilmesi, hekim göçünün durdurulması Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli bir meseledir ve derhal halledilmesi gerekiyor.

Randevu, sevk zincirinin uygulanmaması, randevuların, telefon başında randevu alma sorunu, günler, aylar sonraya giden randevular, tetkiklerde 1 yıl sonraya verilen günler, fahiş ilaç katkı payları, ödenmeyen ilaçlar, muayene ücretleri, maaşlardan kesilen paralar ve ödenmeyen ilaçlar hastaları canından bezdirdiği gibi zaman zaman da sağlık emekçileriyle karşı karşıya getiriyor. Bu yapısal sorunların tamamının çözüldüğü yarınlarda 14 Mart’ların Tıp Bayramı olarak kutlanabilmesini ümit ediyoruz. Buradan Cumhuriyet Halk Partisi Grubu’ndan tüm sağlık emekçilerini dayanışma duygularımızla saygıyla selamlıyoruz.

Maalesef hani böyle ‘Gitti gitti.’ diye dövünecek durumdayız. Hep anlattım ama vicdansızlar, izansızlar bizim altın yumurtlayan tavuğu yine kestiler. Çayırhan bedavaya gitti. Haftalarca burada söyledik. Dedim ya: ‘Bir hediye paketi yapmamış, bir fiyonk takmamışsınız üzerine.’ dedim. Bakın şimdi, alan Çayırhan’ı nasıl almış. Çayırhan Termik Santrali’nin değeri 1 milyar dolar. Kömür sahalarının yaklaşık değeri de 3,5 milyar dolar. Toplam 4,5 milyar dolar bugünkü kurla 164 milyar ediyor ve bu 164 milyar liralık hem kömür sahasını ki 20 yıl önce verilmiş, şimdi geri gelmiş falan, yine veriliyor.

Kömür öyle bir maden ki alınınca geriye maden diye bir şey kalmıyor. 164 milyar eden Çayırhan’ı kaça verdiler biliyor musunuz? 20 milyar TL’ye, 35 yıllığına. Taşınmazlar tamamen mülkiyet el değiştirdi. Kömürün kullanım hakkıymış. 35 yıl boyunca çıkaracak, yakacak. Çıkaracak, yakacak ve 20 milyar liraya. Üstelik %20’si peşin, gerisi Türk Lirası üzerinden 6 taksitle ödenecek. Daha önce, bakın daha önce yapılan benzer bir şeye bakalım sırf dedim Çayırhan’ı karşılaştırmak için. Çayırhan 620 MW. 600 MW’lık Seyitömer özelleştirilmiş 2013 yılında 2 milyar 248 milyona.

Ondan, 600’lük Seyitömer’den daha çok, 620 MW’lık Çayırhan 543 milyon dolara yani Seyitömer’in beşte biri fiyatına özelleştirildi. Burayı 20 yıl önce, 25 yıl önce özelleştirmişlerdi. Süresi doldu, geri geldi. Bu kadar karlı bir işletme şimdi bir kez daha göz göre göre işçilerin açlık grevlerine, Ankara’ya yürümelerine, kendilerini madene kapatmalarına rağmen bedavaya verildi. Şirket yılda 120 milyon dolar kar edecek. Özelleştirme bedelini 5 yıl içinde çıkartacak, geri kalan 30 yıl kara çalışacak.

Özelleştirmesek bu paranın 7 katı cepte. Sadece 20 milyar, onun da yüzde 20’si peşin, 4 milyar sıcak para için 164 milyarlık 164 milyarlık Çayırhan’ımızı verdiler, gitti. Buradan şunu söyleyeceğim: Bir kısa vadeli bir şey söyleyeceğim. İhaleyi alan şirkete, hem işçi hakları hem iş sağlığı, işçi sağlığı ve iş güvenliği üzerinden gözümüz üzerinde. Çayırhan işçisi yalnız değildir. Bir de orta vade bir şey söyleyeceğim. O da şu: İnşallah çok da orta vade değil, kısa vade olur. Yapılacak seçimden sonra Çayırhan bizimdir kardeşim. Geri alacağız.

Öyle Tayyip Bey’in şartnamesine güvenip de oradan buradan yangından mal kaçırır gibi bu milletin malını aldırtmayız, kaçırmayız. 40 haramileri de söylüyorum, bu son hırsızı da söylüyorum. Milletin malını size yedirmeyeceğiz, söz veriyoruz.

Mübarek Ramazan ayı, millet yoksullukla boğuşuyor. Hala aylık enflasyon, bizim aylık enflasyonumuz onlarca OECD ülkesinin, Avrupa Birliği ülkelerinin tamamının yıllık enflasyonundan yüksek. Üstelik yapılan araştırmalar TÜİK’in bu resmi enflasyona artık neredeyse kimsenin inanmadığını gösteriyor. TÜİK enflasyon rakamları açıkladı. Biliyorsunuz Aralık’ta 5 olan enflasyonu 1 gösterince yüzde 4 maaşlardan çaldılar, çaldırdılar. Sonra Ocak ve Şubat enflasyonları birlikte yüzde 7.

Az enflasyon değil yüzde 7. 2 ay önce 100 liralık mal 107 lira oluyor, 110 lira oluyor. “Bu rakama inanıyor musun?” diye soruluyor. Bakın cevap. Bu Türkiye tablosu. İnanmayan yaptırsın, farklı bir şey çıkarsa canlı yayından göstersin, hep beraber görelim ama kim bakarsa buna bunu görüyor. Soru: ‘TÜİK bu ay aylık enflasyonu yüzde 2,27 olarak açıkladı.’

Bakın, ‘Şubat enflasyonu, kısa Şubat’ın, 2,27 aylık. Bu rakam doğru mu?’ diyor. Türkiye’nin açıklanan rakamın çok üstündedir diyen yüzde 55’i, açıklanan rakamın üstündedir diyen yüzde 30’u, Türkiye’nin yüzde 85’i ‘Enflasyon açıklanandan yüksek.’ diyor. yüzde 11 ‘Açıklananla aynıdır.’ diyor. yüzde 4 de ‘Açıklanandan düşüktür.’ demiş, Türkiye. Bakın, CHP’de bu rakam, inanmayanlar, 93. DEM Parti’de yüzde 100’ü inanmıyor. İyi Parti’nin yüzde 88’i inanmıyor rakamlara. Peki MHP’nin? Bakın başka mevzu olunca, ‘Bugün bu yana giderim peşimden gelirler, bugün bu yana giderim peşimden gelirler. Dün şöyle söylerim alkışlarlar ayağa kalkıp, bugün tersini söylerim alkışlarlar ayağa kalkıp.’ o MHP grubunda.

Sokaktaki MHP’li öyle peşinden gelemiyor. Neden? Bakkala gidemiyor adam. Kasaba gidemiyor. Pazara gidemiyor MHP’li. Bak, sokaktaki MHP’li büyüklerim, kardeşlerim, yüzde 73’ü bu enflasyon rakamlarına inanmıyor. AK Parti, Tayyip Erdoğan 2 kere 2, 5 eder, 5 ediyor dese ‘Reis kerat cetvelindeki hatayı düzeltti.’ diyecek AK Parti’dekiler. Sokaktaki AK Parti’li öyle demiyor çünkü boğazından geçmiyor, karnını doyuramıyor, fileyi dolduramıyor. AK Partililerin de yüzde 68’i açıklanan enflasyon rakamlarına inanmıyor. Tayyip Bey, yaptır çalışmayı hani yansıtıyorsun ya bir bakalım ne olmuş ne bitmiş diye yalan yanlış videolarla, onla bunla, sahte sapan montajlarla gösteriyorsun ya, yaptır çalışmayı bakalım. Enflasyon rakamlarına inanan AK Partili var mı sokakta, görelim.

Besiciyi desteklemek yerine Et ve Süt Kurumu’nu ithalat kurumu haline getirdiler. Yalnız inanılmaz işler oluyor burada. Dikkatle bakıyoruz. Bunlar bir anlaşma yapmış. Bu zincir lokantalar, zincir yemek yenilen yerler var. İsim vermeyeyim şimdi. İsim verince çoğunun patronu yandaş, burada söyleyeceğim ismini ama çalışanlarına kıyamam. Millet kızıyor, protesto ediyor, işten çıkarırlar, bir şey olur. Bu zincirlerdeki sürekli et satan mağazalar için Et ve Süt Kurumu bir anlaşma yapmış. Onlara 175 liradan getirdiği ithal canlı hayvanı veriyor. Bundan satılmaya hazır haldeki etin maliyeti 270 lira ama Et ve Balık Kurumu’nun önünde soğukta eksi 17 derecede kuyruk bekleyenlere 400 lira.

Bakın, 175 lira canlısını, löp eti, maliyeti 270 liraya geliyor zincir marketlere. Onlara her gün istedikleri kadar var 270 liradan ama soğukta bekleyen vatandaşa 1 kilo sınırı var, 1 kilo. Amcam oradan gösteriyor yazık ki yavrum, 1 diyor. 1 kilo. Şimdi bu vatandaş 1 kilo et için eksi 17 derecede kuyruk bekleyip 400 lira veriyor. Zincir market 270 liradan Et ve Süt Kurumu’ndan bunu alıyor. Yok -17’de beklemezsen gidip de marketten alırsan aynı eti de 750 liraya satıyorlar. Bir yandan Ramazan, iftar sofralarına hep birlikte gidiyoruz. Her gittiğimiz yerde başka bir şey duyuyoruz.

Örneğin pide hesabı yapacak, altın hesabını bıraktık Ramazan’da ‘Tayyip Bey kızıyor.’ diye. Pide hesabı yapacakken güllaç istedi teyzem, güllaç yaptık. Bu sefer oturduğumuz iftar sofrasında ‘Buralar iyi oldu.’ diyor. “Konu komşu gelip burada yiyoruz. Eskiden birbirimize gidiyorduk iftara.” diyorlar. ‘Gidemiyor musunuz şimdi?’ dedim. ‘Nerede?’ dedi. Ben de bir bakayım dedim bakalım. Ramazan’dayız. İftara 4 kişilik aile 4 kişilik komşuyu davet ederse ne olur? Çok geriye değil, geçen seneye gidiyoruz. Mercimek çorbası, makul miktar pide, kavurma, pilav, cacık, baklava.

Geçen sene 4 kişilik aileyi davet edip onlara bunu evde pişirmenin maliyeti 1.370 liraydı. Bugün aynı iftar sofrasının maliyeti 2.530 lira olmuş. Aradaki 1.200 lira Tayyip Bey’in iktidarda olmasının iftar sofrasına maliyeti arkadaşlar. Tayyip Bey’in iktidarının maliyeti. Tam olarak artış yüzde 85. O da TÜİK %39 derken ENAG enflasyon %80 diyor ya. Sokağa çıktığında, sorduğunda her enflasyon, “Her şey ateş pahası. Her şey geçen senenin iki katı.” deniyor ya, işte bu rakam da TÜİK’i yalanlıyor, vatandaşın hissiyatının doğru olduğunu gösteriyor. İftarda dört kap yemeğin evdeki maliyeti kişi başına 320 lira. Belediyelerin kent lokantalarında dört kap yemek 40 lira, 50 lira, bilemedin en pahalısında 70 lira. İstanbul’da Ekrem Başkan’ın başlattığı, markalaştırdığı kent lokantalarından şu anda ülke genelinde 110 tane lokantamız var.

Bunun en çarpıcı örneği kent lokantalarında yediği yemeği sosyal medyada paylaşan Vedat Milor’a açılan soruşturma. Çünkü Vedat Milor ‘Herkes konuşuyor, çok ucuz, herkes gidiyor, gideyim yiyeyim bakalım.’ demiş. Yiyince de ‘Bu fiyata bu lezzet gerçekten inanılmaz.’ demiş. Vedat Milor’a soruşturma açtılar. Ticaret Bakanı da diyor ki: ‘Ne yaptık ya? Kent lokantasına mı açtık? Vedat Milor’a gittik, sorduk. Sen burada gizli reklam mı yapıyorsun?’ Be Allah’ın adamı, kötü bir şey demek istemiyorum, kent lokantasının reklama mı ihtiyacı var? Bir mercimek çorbasının 150-200 lira olduğu yerde mercimek çorbası yanında daha üç kap yemek 50 liraya satılıyor, önünde 500 metre kuyruk var. Kent lokantasına “Gizli reklam” diyorlar. Allah akıl fikir versin.

Kent lokantası kuyruklarında tabii en çok emekliler var çünkü milyonlarca emekli geçim sıkıntısında. Bugün müjde diye müjde diye emekli ikramiyesini duyurdular. Gerçi müjde olsa, gerçekten müjde olsa Tayyip Bey dün çıktı, ulusa sesleniş konuşması yaptı. O kadar emekli var. Müjde olsa demez mi: ‘Emekli ikramiyesini 3 bin liradan işte CHP’nin söz verdiği gibi 22 bin lira yapıyorum, asgari ücret yapıyorum.’ 4 bin lira yapınca Abdullah Gül’lere açıklatmışlar. Sen yani açıklanan rakamın ne kadar değerli olduğunu ne kadar değerli bir kardeşimin açıkladığından anlayacaksın.

Bakın o rakamı açıklarken yanlışlıkla yutan, içine doğru, dışarı söyleyemiyor. Gerçi gerçekten pek rastladığımız bir özellik değil ama utandı söylerken, içine yuttu rakamı. 3.000 lira olan şeyi diyor, 4.000 lira diyecek, dördü diyemedi. Bakın, 2018 yılı. Şunu hatırlayalım: 2015 yılında Cumhuriyet Halk Partisi seçim kampanyasında dedi ki: ‘Her emekliye bir maaş ikramiye.’ Tayyip Bey dedi ki: ‘Veremezler.’ Hatta dedirtti. O zaman güya tarafsız cumhurbaşkanıydı. ‘Veremezler, olmaz.’ dedi. 7 Haziran’da seçimi kaybettiler.

1 Kasım’a giderken ‘Biz de vereceğiz.’ dediler. Bu ikramiye o ikramiye. Sonra o ikramiyeyi 3 yıl üstüne yattılar. 2018 seçimine giderken seçimden önceki son bayramda 1.000 lira ikramiye verdiler. Biz itiraz ettik. ‘Bir asgari ücret olacaktı.’ dedik. Onlar 1.000 lira verdi. Asgari ücretin o gün %62’siymiş, %62’si ve 24 kilo da dana kıyma alıyormuş. Bu hesabı yapmadan bırakmam peşini.

Bu sene 4 bin lira yaptıkları, Abdullah Gül’lere açıklattırdıkları para asgari ücretin yüzde 18’i. Bakın, nazlana nazlana, bizim itirazlarımıza rağmen verdikleri 1.000 lira asgari ücretin yüzde 62’si iken bugünkü 4.000 lira yüzde 18’i. İşte bu yüzden Abdullah Gül’ler açıklıyor bunu, Tayyip Erdoğan açıklamıyor ve o gün 24 kilo dana kıyma alan bayram ikramiyesi bugün sadece 5 kilo dana kıyma alıyor. 5 kilo dana kıyma.

Bütün emeklilere gösteriyorum: Bu sizin bu o dönemde Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Emekli Kemal’in size kazandırdığıydı. Bu da halden anlamaz Recep Tayyip Erdoğan’ın sizden çaldığıdır. 24 kilodan 5 kiloya düşmüş. Bu arada Tayyip Bey malum döviz, ihracatçıyı perişan etmesine rağmen… Döviz baskılanıyor. Dövizi bastırdıkça dolar üzerinden hesaplandığı için milli gelir bağıl olarak artıyor. Yani paranın sokakta satın alma gücü yok da döviz olarak milli gelir artıyor gibi gözüküyor.

Onunla övünüyor. Emekliler açısından baktırdım. Son 15 yılda yani 15 yıl önce emekli aylığı, ortalama emekli aylığının milli gelire oranı yüzde 58’miş. Şu anda ortalama emekli maaşının ‘Yükseldi.’ dedikleri milli gelire oranı yüzde 33. yüzde 58’den yüzde 33’e gelinmiş emekli açısından ama milli gelir artıyor çünkü para babaları para babaları o paraları burada bir tarafta kazandıkça çoğaltıyor, kazandıkça çoğaltıyor. Pandemide herkes sürünürken kredi garanti fonundan verilen paralarla villaları aldılar, uçakları aldılar. Halen o paralara yüzde 8 faiz ödüyorlar.

O gün dükkanı kapalı olan berberin, lokantacının esnaf kefaletten aldığı yüzde 9’luk kredinin faizini yüzde 29 yaptılar şu anda, Esnaf Kefalet Kooperatifi’nden. Bir tarafta yüzde 8 ile KGF’den kontra alanlar yüzde 8’le ödemeye devam ediyor. Aç kaldı, evde oturan berberin aldığını “9’da aldın ama faizler arttı, 29’da geri ödeyeceksin.” diyorlar.

Bir diğer meselemiz Tayyip Bey’in talimatıyla madden, manen ve hukuken belediyelerimiz silkelenmeye devam ediyor, milletin gözü önünde. Normalde olmayan şeyler oluyor. Herkes biliyor ki bunların hepsi Tayyip Bey’in hasetliği yüzünden, kıskançlığı yüzünden, bundan sonra bir daha seçim kazanamayacağını bilmesi yüzünden oluyor. ‘CHP’li belediyeler başarılı, silkeleyin, paralarını alın, kendilerini alın, iftira atın, içeri atın, yeter ki şu belediyeleri karşımdan alın.’ diyor. Esenyurt Belediye Başkanımız Ahmet Özer 30 Ekim’de tutuklanmıştı.

20 Şubat’a kadar iddianame bekledik, 20 Şubat’a kadar. 400 kişiye, pardon 300 kişiye 4 günde iddianame yazmakla ünlü savcı bir kişinin iddianamesini 4 ayda zor bitirdi. 20 Şubat’ta iddianame çıktı. Şimdi mahkeme günü vermişler, 23 Mayıs’a. Allah’tan korkun. Neredeyse seneyi devriyesi geliyor. O 23 Mayıs’ta tahliye olmasa, olur, bu iddianameyle, bu iddialarla, bu kanıtlarla mümkün değil içeride kalması.

Yaza gelecek, adli tatile gelecek, bir sonraki duruşma 1 yıl sonrasına gelecek, ceza almayacağı bir davadan. Bakın, Ahmet Özer’in neyle suçlandığını hatırlayalım. Bundan 15 yıl önce bir telefon açmış Van’da birine. O kişi de PKK’da yöneticiymiş. Telefon taziye telefonu, gün anasının öldüğü gün. 6 kardeş bunlar. Bakın, teröriste de açmamış. Teröristin kardeşine açmış, ona demiş ki: ‘Anneniz çok kıymetli evlatlar yetiştirdi.’ Bunun üzerinden terör örgütü bağlantısı kuracak kadar şu şuurunu kaybetmiş bir ekiple karşı karşıyayız.

Ahmet Özer’i böyle içeride tutmaya, Rıza Akpolat’ı, Alaattin Köseler başkanımızı böyle abuk sabuk iddialarla içeride tutmaya devam ediyorlar. Beykoz Belediye Başkanımız yoksula yardım için alınan peynirin, yoğurdun, tereyağının, tuzun, parmak patatesin hesabını veriyor. “Hoş geldin bebek’ paketi yüzünden soru soruyorlar, tutuklama yapıyorlar.’ Ahmet Özer’e 4 ay önce ‘Niye konser yaptın?’ diyen savcı bugün Alaattin Köseler’e ‘Konseri niye iptal ettin?’ diye soruyor. 67 bin lira para hareketi bulmuşlar. Böyle demiş: ‘Belediye özel kalemden 67 bin lira almışsın.’ Alaattin Köseler demiş ki: ‘Tövbe, almadım.’ ‘Almışsın.’ ‘Almadım.’ demiş. Bir bakmışlar giden para değil, gelen para…

O niye? Çünkü Alaattin Bey otobüs üstünde söz vermişmiş, kahvelerde söz vermişmiş, kendi yemek parasını, ulaşım parasını belediyeden almıyor. Belediyede yediği yemeğin, hızla Ankara’ya giderken alınan uçak biletinin parasını hesaplamış, 67 bin lira. Özel kalem hesabına geri yollamış. Bunlar tabii bunların kitabında böyle bir şey yok ki. ‘Aha!’ demiş, ’67 bin lira zimmetine para geçirmiş.’ 67 bin lirayı belediyeye iade ediyor. Gelen parayla giden parayı karıştıran izansız bu adamı yolsuzluktan içeride tutuyor. Yazıklar olsun hepsine!

Şimdi geçen hafta Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı rezaleti anlattım. Bir başka izansız çıkmış. Bursa Büyükşehir’in normal temsil, ağırlama giderlerine ilişkin ‘E burada da bu var.’ diyor. İzansız. Recep Tayyip Erdoğan’ın veya bir bakanın normal belediyeye gitmesini falan demiyoruz.

Denilen şu: Seçim dönemi, belediye başkanı aday ve özel kalemden yapılan harcamalar, kendi onayıyla, AK Parti özel buluşması giderleri, AK Parti İl Başkanlığı’na giden paketler, AK Parti il binasında kokteyl masrafı, AK Parti temayül yoklaması giderleri, AK Parti Ankara’nın istediği promosyonlar, seçim çalışması yemek, HÜDA PAR kongre bedeli, HÜDA PAR’ın kongresini ödemiş Bursa Büyükşehir, Ülkü Ocakları yemek bedeli, Büyük Birlik Partisi yemek bedeli, Demokratik Sol Parti lansman giderleri, DSP yemek giderleri, TÜGVA yemek bedeli, Milliyetçi Hareket Partisi Kemalpaşa teşkilatının harcamaları, hepsi birden 154 kalem Bursa Büyükşehir’in özel kaleminden harcanmış.

Bunu söylüyorum, bir başka izansız çıkıyor: ‘Efendim, özel kalem, temsil, ağırlama olur.’ Olmaz. HÜDA PAR’ın kongresi Bursa Büyükşehir’den ödenmez kardeşim, yapamazsınız. Demokratik Sol Parti, bakın geçen hafta saydık. Bu etkinliklerin birinin faturasını ulaştırsın bana. Büyük Birlik Partisi, HÜDA PAR, DSP, TÜGVA, MHP Kemalpaşa.

Bir de dönüyor, konuşuyor. Ya dur da, bu kapağı. Neler var Bursa Büyükşehir’de? Denizli geliyor daha, Balıkesir, Manisa, teker teker ve bunların içinde bakın, bir kez daha söylüyorum. İstanbul’da 37, Ankara’da 97 yolsuzluk dosyası hazır. Süleyman Soylu geldi, el koydu dosyalara. ‘Verin, biz bakacağız.’ dedi. 3 yıldır tık yok, tık yok. Şimdi söyleyeceğim.

Ayrıca bu Bursa Büyükşehir’e baktıkça insan ve AK Parti’ye baktıkça gülümsemeden, bu kadar acılı, tatsız konular arasında utanıyor insan gülümsemeye, güldürmeye ama bu AK Partili belediye son seçimden önce Bursa Orman Bölge Müdürlüğü’nün bir arazisine mülkiyet sorununu çözmeden gasilhane yapmış. ‘Mülkiyet sorunu çözülmedi.’ ne demek? Orman bölgenin arsasına kaçak gasilhane yapmış. Seçimler bitmiş, seçimi CHP kazanmış, Orman Bölge Müdürlüğü ‘Arsa bizim.’ diyerek gasilhaneye el koymuş.

Kardeşim, hadi biriniz hukuk tanımazsınız da birinizde de hiç mi akıl fikir yok? Orman Bölge Müdürlüğü gasilhaneyi ne yapacak Allah korusun? Gasilhaneyi ne yapacaksın? Bırakın yapın tahsisi de hiç olmazsa Bursa Büyükşehir’den hizmet alan herkes, o bölgede o ihtiyacı hisseden herkesin sorununu çözüyorsun. Bu 37 ve 97 dosyadan her birisini teker teker anlatmak boynumuzun borcu. Bugün iki tane, sadece iki tane. 2011 yılı, bir özel şirket İstanbul Fatih’te yeşil alan olan bir arsayı ne akla hikmetse o zaman 25 milyon liraya belediyeden satın alıyor. İmar planında yeşil alan, bu gidiyor, alıyor 25 milyon liraya. Sonra bu yeşil alana İBB zimmet çıkarıyor.

Yeşil alana İBB imar izni veriyor ve değeri katlanıyor. Değeri 430 milyar liraya çıkıyor 25 milyarlık arsa. Peki ne olmuş bu 430 milyar lira? İstanbul Büyükşehir Belediyesi aynı arsayı sattıktan 6 yıl sonra aynı kişiden 430 milyon liraya geriye satın almış ve ardından bu arsayı tekrar yeşil alana çevirmiş. O günkü kurla hesapladığınızda bugünkü parayla 106,5 milyon dolar 106,5 milyon dolar, bugünkü parayla 3 milyar 700 milyon lira durduk yerde İstanbul Büyükşehir’in cebinden çıkmış.

Yeşil alan olarak satıyor, kat veriyor, adam kat yapıp satsa ‘İmar usulsüzlüğü.’ diyeceksin. Aynı arsayı 10 kat paraya, ne 10 katı? 17 kat paraya İBB’ye geri satıyor. Tam 3 milyar 700 milyon. Bu dosyayı hakime verecektik, Süleyman Soylu elimizden aldı. Şimdi soruyorum: Hani Antalya’da yapılan konuşmaya, Kayseri’de yapılan konuşmaya, orada burada atılan tweete Türkiye başsavcısı gibi atlayan, akın akın giden Akın Gürlek’e söylüyorum. Olay 2011 yılı, yer İstanbul. Nasıl DHKP-C davasını bilmem kaç yıl geriye gidecek kadar fikri takibin var AKP için? Hadi bakalım, bu dosyayı, Süleyman Soylu’nun elimizden aldığı bu dosyayı al da işlem yap bakalım.

Akın Gürlek, her gün hatırlatacağım sana bu dosyayı. Ne oldu bu dosya? İkinci örnek, bu sefer daha yakın, 2016 yılı. Gerçi burada da 2017 yılında imarlı haliyle satın almış. İBB 2016’da doğrudan temin yoluyla 41 milyon liraya Başakşehir’de bir arazi satın alıyor. Arazini İBB’ye satan kişi, daha doğrusu satan şirketin avukatı İBB Sancaktepe Meclis Üyesi, ayrıca AK Parti Maltepe önceki dönem ilçe başkanı.

Kamil Barkır ismini de veriyorum. Bu arazinin hiçbir yapılaşma hakkı yok. 41 milyon liraya almışlar. Çünkü olay şu; arazi bir askeriyenin içinde. Askeriyenin izni olmadan karayolu ulaşımı yok. Üstünde de uçuş yasağı var askeri birliklerin. Arazine helikopterle de gidemezsin. O araziyi 41 milyon liraya Başakşehir’den satın almış. Arazinin 5 yıl sonra, 2021 yılında değerleme yaptırmışlar, 13.3 milyon lira. Yani aradan geçen 5 yıla rağmen 4 kat değeri sanki düşmüş.

Yani o zaman demek ki pahalıya alınmış. Askeri alanda kaldığı için hiçbir işe yaramayan, içine dahi giremedikleri arazi, AK Partili avukat tarafından tekrar İBB’ye satılmış, 13.4 milyona. Bugünkü kurla hesapladığımızda 500 milyar TL zararı var İBB’nin. Askeriye alanının içindeki, karayoluyla gidemediğin, havayoluyla uçamadığın araziyi alıyorlar. Daha sonra da geri satıyorlar. 500 milyar lira da buradan para kazanıyorlar. Dosya hazır. Süleyman Soylu aldı İçişleri Bakanlığı’ndan. Ey Ali Yerlikaya! Soylu’nun aldığı bu dosyaları Soylu eve götürdü mü götürmedi mi, bir bak. Orada duruyorsa soruşturma iznini ver.

Ey Türkiye Başsavcısı Akın Gürlek! Bu dosyayı her şeyi istediğin gibi İBB’den iste. Gereğini yap. Yapmadıkları takdirde her hafta bu dosyaları da yenilerini de hatırlatmaya devam edeceğim. Çünkü İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin siyasi operasyon şefi değildir. İstanbul’da adaletin tecelli etmesine memur kılınmış kişidir. Hepimizin vergileriyle maaş almaktadır. O maaşını, gereğini ya yapacak ya da o aldığı maaşları kendisine haram zıkkım edeceğiz, haram zıkkım edeceğiz.

Hepimizin gözü kulağı bir yerden de Suriye’de. Son olayları üzüntüyle, endişeyle takip ediyoruz. Suriye’de oluşturulan yalancı baharın havası dağıldığında sivil kayıpların yaşandığı saldırıların tekrar başladığına şahitlik ettik. Lazkiye ve çevresindeki Aleviler, Arap Aleviler hedef oldular. Katliama tabi tutuldular. Aslında bugünlerin geleceği Hatay’daki akrabalarının aylardır endişelerinden, serzenişlerinden, onların kanaat önderlerinin bu meclise kadar gelip seslerini duyurmaya çalışmalarından belliydi. Akrabaları var. Türkiye kendi sınırından binlerce, on binlerce kilometre ötedeki çatışmalı yerlere, Birleşmiş Milletler görevi gereğince asker yollayan Türkiye, sınırından 65 kilometre aşağıda olan ve adım adım gelen bir katliama ağlayan yurttaşlarının sesini duymadı maalesef. Biz duyduk, söyledik, duyurduk, anlattık. Telefon açtık, gölge bakanları görevlendirdik.

Ancak, ‘Merak etmeyin. Suriye yönetimi kontrol altında. Kravat taktı akıllandı. Tam hakimiyet sağladı. İyiye gidecek, iyiye gidecek.’ dediler. Esas olarak da yapılması gereken doğruyu yapmadılar. Neydi o doğru? Suriye’yi gerçekten temsil eden, sadece Sünnilerin değil Alevilerin de, sadece Arapların değil Türkmenlerin de, Kürtlerin de, Dürzilerin de temsil edildiği ve bir geçiş hükümetinin kurulması. Burada tüm tarafların temsil edildiği bakanların olması. Suriye ordusunun artık yabancı dışarıdan gelen, gelirken TikTok’a ‘Cihada gidiyorum, Alevi kesmeye gidiyorum.’ diyen adamların şimdi ordunun içine alındığı bir sürecin içindeyiz.

Dünyanın dört bir yanından gelen cihatçıların görev yaptığı bir orduya bu insanların hayatı teslim edilemezdi. İşte yapılması gerekenleri yapmadıkları için orada bir büyük katliam yaşandı. Önce rakamları söylemediler, küçük gösterdiler. Sonra videolara ‘Eski videolar.’ dediler ama en sonunda ortaya çıktı. Şimdi El Şaara’yı uyardık, dikkatli olacak. Soruşturma açtı.’ diyorlar. Peki, hem Suriye’deki zaferin mimarıydın. Suriy“e çok iyi olmuştu. Esad gitmişti, zulüm bitmişti. Esad’ın yaptıklarını doğrudan bir gruba, Arap Alevilerine dönüp de Nusayrilere yüklemek, onları hedef göstermek, onları şeytanlaştırmak hangi aklın, hangi vicdanın eseridir? Hadi bunları oradaki o cihatçılar yapıyor.

Bütün uyarılarımıza rağmen o cihatçıların elinde silah, güvenlik gücü olmuş. Peki senin, bütün yaptığın her işi öven, resmen iktidarının Pravda gazetesi Yeni Şafak gazetesinde adam çıkıp köşe yazıyor ve diyor ki: ‘Nusayriler emperyalizme yaptıkları köpekliğin bir sonucu olarak hala Suriye’de sivil insan öldürecek kadar alçak oldukları için gebertiliyorlar.’ Bunu söyleyen bir Twitter hesabı olsa, değiştirin rolleri, bunu söyleyen bir Twitter hesabı olsa ve bunu El Şaara’nın militanları için söylüyor olsa bugün İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı harekete geçer, hesabı bulur, sabah evi basar, getirir.

Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmenin, dini duyguları istismar ederek kin ve nefret yaratmanın bundan daha başka tanımı var mı? Var mı başka tanımı? O Nusayri dediğin Arap Alevilerinin akrabaları 50 kilometre ötede Hatay’da yaşıyor, göz yaşı döküyor. Alçak adam! Alçak adam! Dava açacaksa ‘alçak adam’ lafını yazıyı yazana söyledim. Öbürü dava açacaksa zaten açacak bir sebep buluyor. Ama şu kadarını söyleyeyim: Biz burada dünyanın neresinde olursa olsun, Filistin ise Filistin’de, Ukrayna ise Ukrayna’da, dünyanın herhangi bir coğrafyasında bir masum kanı akıyorsa onların yanında duruyoruz.

Bir de dün utanmadan çıkmış iki ittifak ortağı, ‘Efendim CHP Esad artıklarının yanındaymış.’ Ben Esad’la tatile de gitmedim. El ele göz göze kol kola gezmedim. Esad’a hep diktatör dedim. Sırf eski ettiğim güzel laflar yüzüme vurulmasın diye Esad denen adama Esad demeye de başlamadım. Biz Demokratik Suriye’den yanayız, eşitlikten yanayız, barıştan yanayız. Öyle Alevi-Sünni kavgası Türkiye… Türkiye’de Aleviyle Sünni’nin barışının, kardeşliğinin, kol kola girmelerinin, her zaman birlikte olmalarının, birlikte ağlamalarının, yaslarının, birlikte gülmelerinin, aşureyi birlikte kaynatmalarının, iftarı birlikte yapmalarının teminatıdır Cumhuriyet Halk Partisi! Teminatı biziz, teminatı!

Bir tane Alevi vali yapmayan adamlardan, bir tane Aleviye terfi vermeyen adamlardan, sonradan Alevi açılımı yapıp da bir de kadroları dışarıdan devşirip kapı kapı gezdirip “Ne ihtiyacınız varsa verelim.” Süleyman Soylu’nun danışmanı Türkiye’de tek tek gezdi. Ne için gezdi? O için gezdi. Alevilerle Sünnilerin ilişkisi, bizim Can’larla ilişkimiz o ilişkisi değildir. Etle tırnak olmaktır, kaşla göz olmaktır, kalple ciğer olmaktır. Ne konuşuyorsun sen?

Bu toplumda toplumsal barışı savunmanın yolu bu meselelere katile bakarken kör olmaktan bakar. Kör olacaksın katile bakarken mezhep yönünden. Katil, mezhebi ne olursa olsun katildir. Cani, tabiiyeti ne olursa olsun canidir. Tecavüzcünün siyasi partisi olmaz. Hırsızın siyasi tercihi olmaz. Cumhuriyet Halk Partisi suçlulara da, katillere de, canilere de, mezhebine de, etnik kökenine de kör olarak ama bütün insanlara gönül gözü açık olarak bakar. Bu kadar söylüyorum.

Dün DEM Partisi’nin değerli eş genel başkanlarını ve heyetini genel merkezimizde karşıladık, ağırladık. Verimli bir görüşme yaptık. Kürt meselesinde tarihsel tutarlılığa sahip olan bir parti olarak durumunun, tutumunun en net olduğu, bu süreçte yapılan bütün kamuoyu araştırmalarında da tutumundan herkesin emin olduğu ve tutarlı bulduğu bir siyasi parti Cumhuriyet Halk Partisi’dir.

Yıllardır dediğimiz gibi, konjonktürel bakmayız. Kürtler sorunun varsa Kürt sorunu vardır, çözülmelidir. Nasıl çözülmelidir? Demokrasi, demokratikleşmeyle çözülmelidir. Bu meclisin çatısı altında çözülmelidir. Kürt sorununu da kapsayan hatta Kürt sorununu da aşan hem Alevilerin sorunlarını hem Kürtlerin sorunlarını hem de Türkiye’de ifade özgürlüğüne ilişkin, Türkiye’de kişisel hak ve özgürlüklere ilişkin evrensel kazanımları bırakın Türkiye’nin 20 yıl önceki kazanımlarının da fersah fersah gerisinde kalmış tüm sorunlarını çözecek, Kürt meselesini de kapsayıp halledeceğim bir demokratikleşme paketine ihtiyaç olduğunu söylüyoruz.

Bir yandan belediyelere kayyım atayacaksın, Kürtlerin yoğun olduğu ilçelerde, şehirlerde ‘Siz teröristsiniz, biz yöneteceğiz.’ diyeceksin hem de sonra bir başka taraftan bir başka müzakereyle bir başka açılım yapacağız. Geçmişteki örneğin İstanbul İttifakı, Kent Uzlaşısı, o dönemlerde ‘Demleniyorsunuz. PKK’lıları belediyelere dolduracak.’ diyorlardı.

Şimdi PKK terör örgütü olmaktan, yani geçmişe dönük terör örgütü olan PKK, gelecekte terör örgütü olmaktan çıkacak anlaşılan, geleceğe dönük terör örgütü icat ediyorlar. O kişilerin gittiği bir kongre üzerinden bir terör tanımı yapıyorlar. Oranın üzerinden belediye meclis üyelerine sarılıyorlar, saldırıyorlar. Sonra da çıkmış, efendim, bir sihirli değnek değdi, bütün sorunlar çözülecek.

Türkiye’de terör sorunu da bitecek, Kürt sorunu da tarihe gömülecek. Bunu yapmanın yolu Kürtler için de Türkler için de demokrasidir. Bunu yapmanın yolu kayyımları tarihe gömmektir. Bunu yapmanın yolu herkesin ifade özgürlüğünün önünü açmaktır. Herkesin inanç özgürlüğünün önünü açmaktır. Devletin tarafsız ve yasakları yasaklayan bir çizgiye dönmesidir.

Yıllar önce ‘Yasaklarla mücadele edeceğiz.’ diye gelip Türkiye’yi bırakın Avrupa’nın dünyadaki ülkelerin içinde yasakların en yüksek olduğu, en fazla olduğu, en çok şikayet edildiği bir ülkeye getirenlerin Türkiye’ye kazandıracak bir şeyi yoktur. O yüzden bıraktım Tayyip Erdoğan’ı. Hasta yatağındaki genel başkanla asla polemik yapmam ama bu meclisin bir başkanı var.

Sayın Kurtulmuş’a bir çağrıda bulunmuştum. Dedim ki ‘İnisiyatif alın. Gelin bu parlamentonun tüm partilerini, Türkiye’nin tüm sorunlarını çözecek, önünü açacak ve Türkiye’nin zenginleşmesini de sağlayacak bir büyük demokrasi yürüyüşünü siyasi parti gruplarına yapacağınız çağrıyla başlatalım.’ Sayın Kurtulmuş’un her şeye rağmen ben hızla inisiyatif almasını beklerim ama günü gelince devreye gireceğini, meclisin inisiyatif alacağını ve bu konuda adımlar atacağını söyleyen ifadelerinden memnuniyet duyduğumu da ifade etmek isterim.

Süreci dikkatle takip edeceğiz. Kimse endişe etmesin. 100 yıllık, Sivas Kongresi’nden beri gelen, 106 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi burada. Kökü sağlam, temelleri sağlam, gövde sağlam. Ne kolonumuzda kırık var ne kirişimize bir şey çaktırmışız. Dimdik ayakta duruyoruz. O yüzden ‘Kişisel pazarlıklar olur mu? Al ver işleri yaparlar mı? Bu işin sonu bir anayasa bilmem nesi olur mu? Oradan birileri kanar, birileri kandırılır mı?’ Bunların hepsi bir yana. Biz Türkiye’nin hem önümüzdeki seçimlere gidip de bu millet bu Parlamentoya gerçek, sivil, demokratik bir anayasa yapma yetkisi verene kadar mevcut anayasaya bile uymayanlarla anayasa masasına oturmayız, nokta.

Hiçbir pazarlığın tarafı olmayız. Olanların olduğunu görürsek de onlardan yana tarafta olmayız, onlarla aynı yerde olmayız ama bir süreci dikkatle, hassasiyetle, şehit ailelerinin ve gazilerin de teminatı olarak, onların da mutlaka rızalarının alınmasını göz önüne alarak Parlamento zemininde takip etmeye devam ediyoruz. Kimse bizden ne ön kesen, kanın akmasının, şehit gelmesinin, durmasının, terörün bitmesinin ve insanların, Türkiye’nin demokratikleşip özgürleşmesinin önünde engel olmamızı beklesin ne de başkasının planına alet olmamızı beklesin. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendine ait bir planı vardır, o da bu ülkeyi gerçek bir demokrasiye kavuşturmak, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hayallerini gerçekleştirmektir.”

“İhtiyatlı bir iyimserlikle takip ediyoruz”

Özel, grup toplantısı sonrası gazetecilerin sorularını yanıtladı. Özel, “HTŞ-SDG anlaşması ile ilgili, ben buraya gelmeden önce sözcüleri anlaşmanın içeriğine ilişkin yapısal çok farklı açıklamalar yaptı. Bu konunun netleştirilmesi gerekiyor. Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyacak şekilde geçici hükümeti destekleyecek çalışmaları doğru buluruz. Biz ihtiyatlı bir iyimserlikle takip ediyoruz. Bu anlaşmanın Alevilere nasıl bir teminat vereceği de çok önemlidir” dedi.

Paylaşın

Trabzonspor’da Fatih Tekke Dönemi

Şenol Güneş ile yollarını ayıran Trabzonspor, teknik direktör olarak Fatih Tekke ile sözleşme imzaladı. Tekke’nin kaç yıllık sözleşmeye imza attığı ise daha sonra yapılacak açıklamayla belli olacak.

Haber Merkezi / Boş sözleşmeye imza atan Fatih Tekke, “Valla hiç bilmiyorum. Sözleşmeyle ilgili hiç bir fikrim yok. Gel dediler, şu an buradayım. Hiç bir fikrim yok. Sorunumuz belli. Talihsizlikler yaşadık kulüp olarak” dedi.

Fatih Tekke, Trabzonspor’a 5 yıllık imzayı attığı öğrenildi.

Deplasmanda Konyaspor’a 1-0, iç sahada Hatayspor’a 2-1 mağlup olan Trabzonspor, 13 Eylül’de 2+1 yıllık sözleşme imzalanan Şenol Güneş’in ayrılığını dün resmen açıklamıştı.

Fatih Tekke kimdir?

9 Eylül 1977 tarihinde Trabzon’da dünyaya gelen Fatih Tekke, futbolculuk kariyerine Trabzonspor altyapısında başlamıştır. Tekke, henüz 16 yaşında A takıma yükselmiş, ancak tecrübesizliği nedeniyle bir dönem Altay’a kiralık olarak gönderilmiştir.

Trabzonspor’a geri dönen Fatih Tekke, 2002 – 2006 yılları arasında Trabzonspor ile iki Türkiye Kupası ve iki lig ikinciliği kazanmış, 2004-2005 sezonunda ise attığı 31 golle Süper Lig Gol Kralı olmuş ve UEFA Gümüş Ayakkabı ödülünü alarak dünya genelinde en çok gol atan ikinci futbolcu unvanını elde etmiştir.

2006 yılında 7,5 milyon euro bonservis bedeliyle Rusya’nın Zenit takımına transfer olan Fatih Tekke, Zenit ile 2007 – 2008 sezonunda Rusya Premier Ligi şampiyonluğu yaşamış, aynı sezon UEFA Kupası’nı kazanmış ve finaldeki performansıyla maçın adamı seçilmiştir. Tekke, ayrıca Zenit ile UEFA Süper Kupası’nı da kaldırmıştır.

Türkiye’ye döndükten sonra Beşiktaş, Ankaragücü ve Orduspor gibi takımlarda forma giyen Fatih Tekke, futbolculuk kariyerini 2012 yılında noktalamıştır.

Millî takım kariyerinde ise farklı yaş kategorilerinde forma giyen Tekke, 1998 – 2007 yılları arasında A Millî Takım’da 32 maçta 14 gol kaydetmiştir. Fatih Tekke ayrıca, 1994 yılında U-16 Millî Takımı ile Avrupa Şampiyonluğu yaşamıştır.

Futbolculuk kariyerinin ardından teknik direktörlüğe yönelen Tekke, 2015 yılında Kayseri Erciyesspor ile ilk teknik direktörlük deneyimini yaşamıştır. Fatih Tekke ardından, Denizlispor, Manisaspor, İstanbulspor, Bursaspor ve Alanyaspor gibi takımları çalıştırmıştır. 2019 – 2020 sezonunda İstanbulspor’u play-off’lara taşımış, ancak Süper Lig’e yükselme hedefini gerçekleştirememiştir.

Teknik direktörlük kariyerinde genellikle hücum odaklı bir oyun anlayışını benimseyen Tekke, 2023 – 2024 sezonunda Alanyaspor’u çalıştırmıştır.

Paylaşın

Tuncer Bakırhan: “Çağrı” İle Demokratik Mücadelenin Startı Verildi

Diyarbakır’daki Nevruz deklarasyonunda konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına dikkat çekerek, “50 yıldır devam eden çatışma ve şiddet ortamını sonlandırıp yerine demokratik zeminde hak ve hukuk arama mücadelesinin startı verildi” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Diyarbakır’da 2025 Newroz Deklarasyonu açıklama programına katıldı. Açıklama programına Tuncer Bakırhan’ın yanı sıra DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, DTK Eş Sözcüsü Berdan Öztürk, TJA Aktivisti Hülya Alökmen ile Partiya Azadî, PİA, KKP, DDKP gibi parti ve çok sayıda kurumun temsilcileri katıldı.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan burada yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Güzel bir Mart gününde, tarihi surların önünde Amed’de sizlerle birlikte olmaktan, “Özgürlük Newrozu” sloganıyla kutlayacağımız Newroz Deklarasyonunda burada bulunmaktan çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Son birkaç gündür Türkiye çok tarihi ve çok önemli bir süreç içerisinde. Çok tarihi bir açıklama yapıldı, bir çağrı yapıldı. 50 yıldır devam eden çatışma ve şiddet ortamını sonlandırıp yerine demokratik zeminde hak ve hukuk arama mücadelesinin startı verildi.

İşte tam da bu tarihi çağrının yapıldığı, tarihi startın verildiği bir süreçte Amed’de Newroz Deklarasyonunu okumak da en az o kadar önemlidir. Bizler bu tarihi çağrıyı eğer Newrozda güçlü bir şekilde sahiplenip Kürtlerin, Türklerin, Alevilerin, ezilenlerin barış, demokrasi ve özgürlük sesini buradan İmralı’ya güçlü bir şekilde ulaştırabilirsek emin olun ki en büyük görev ve sorumluluklarımızdan birisini yerine getirmiş olacağız.

Bu çağrı aynı zamanda Newroza yapılan bir çağrıdır. Bu çağrı, aynı zamanda dün zalime karşı özgürlük arayışı içerisinde olan ve büyük bedeller ödeyen halkımıza, bugün de Newroz’u barışın ve demokrasinin güçlü bir şekilde sahiplenildiği bir mücadeleye dönüştürme çağrısıdır. Bu Newroz’un önemine layık bir şekilde katılmalıyız, güçlü katılmalıyız. Newroz’u en güzel şekilde örgütlemeliyiz. Bir bütün olarak Kürtlerin, emekçilerin, ezilenlerin ne istediklerini, bu tarihi çağrıya ne kadar sahip çıktıklarını Türkiye kamuoyuna aynı zamanda duyurmak gibi bir sorumluluğumuz var.

Yine dün, siz de takip ettiniz, bir çağrı da Suriye’den geldi. O da çok önemliydi. O da yine halkların baharı olan, direnişin bayramı olan Newroz haftasına denk geldi. Orada yapılan mutabakat çok net. Sayın Öcalan’ın çağrısına uygun, tekçilikten ve mezhepçilikten uzak bir mutabakatın; Kürt, Alevi, Arap, Dürzi, Hıristiyan, Ermeni tüm halkların ve inançların demokratik bir zeminde kendi kimlikleriyle yaşayabilecekleri bir mutabakatın altına imza atıldı. Bu Newroz niye önemlidir? Hem Suriye’deki mutabakata, hem Sayın Öcalan’ın çatışma ve şiddet yerine barışçıl ve demokratik zeminde daha güçlü bir mücadele yürütme çağrısına bir cevap olacaktır.

“Eşit ve demokratik şekilde…”

Onun için bu her iki gelişme Newrozda taçlandırılacak. Newrozda bu her iki gelişmeye nasıl baktığımızı, nasıl cevap verdiğimizi hep birlikte ortaya koyacağız. 2025 Newrozu tarihi bir Newroz olacak. Rahşanlarla ve Zekiyelerle başlayan, Mazlum’un 3 kibrit çöpüyle başlayan Newroz, barışı Türkiye’de konuşmayı mümkün getirdi. Eşit ve demokratik şekilde Kürtlerin kimlikleri ve statüleriyle yaşayacakları bir Suriye’yi mümkün hale getirdi. Bunun için emek veren, bedel ödeyen, yasak ve baskılara rağmen durmayan, bu surların etrafında ve üzerinde halkların özgürlük bayramını kutlayan sizlere, halkımıza ne kadar saygı duysak, sizleri ne kadar kutlasak azdır.

Evet, çok mücadele ettik, çok büyük bedeller ödedik. Artık geldiğimiz noktada barışı taçlandırmaya, Sayın Öcalan’ı özgürlüğüne kavuşturmaya, Ortadoğu’daki tekçi sistemler yerine bütün farklılıkların kendi kimlikleriyle yaşayacağı bir zemine doğru geldik. Sayın Öcalan’ın paradigması bugün Suriye’dedir. Suriye’de tekçiliği örmeye çalışanlar, Suriye’yi bir milliyete hapsetmeye çalışanlar öyle olmadığını çok iyi anladı. Evet, çok büyük mücadeleler verdiniz, bedeller ödediniz, geldiğimiz noktada emeğiniz büyük. Şimdi de milyonlarla birlikte en güzel giysilerimizle, en iyi türkülerimizle, en iyi duygularımızla bu Newrozu kutlayarak Türkiye halklarına, Kürtlere, emekçilere, ezilenlere yeni bir başlangıcın nasıl bir coşkuyla yapılacağını göstereceğiz.

Son bir şey belirtmek istiyorum. Suriye’de Alevi yurttaşlarımıza dönük yapılan katliamı hep birlikte izledik, gördük. Bunu kınadık. Ama sizin aracılığınızla şunu da söylemek istiyorum. Aslında Suriye’deki mutabakat metni aynı zamanda Alevileri de kapsayan, dışlamayan bir metindir. O metinde ateşkes var. Alevileri katletmeme çağrısı var. Alevilere eşit yurttaşlık hakkı ver çağrısı var. Dolayısıyla Alevi yurttaşlar, katliamdan hemen sonra gelmesinden dolayı bu mutabakat metnine biraz kaygılı yaklaşıyor olabilirler ama o metinde ne kadar Kürt varsa, o kadar da Alevi var. Ne kadar Alevi varsa, o kadar Hıristiyan var. Ne kadar Hıristiyan varsa, o kadar Arap var, Suriye’nin bütün renkleri var.

Bu Newroz bizim için çok önemlidir, birlikte sahiplenelim, hep birlikte katılalım. Özgürlük ve barış türkülerimizi buradan Sayın Öcalan’a ve cezaevindeki binlerce yoldaşımıza iletmek için güçlü bir Newroz kutlayalım.”

Paylaşın

Küresel Emeklilik Endeksi: Türkiye, 48 Ülke Arasında Sondan Dördüncü

2024 Küresel Emeklilik Endeksi’nde Hollanda, İzlanda ve Danimarka ilk sıralarda yer alırken, Türkiye, 48 ülke arasında sondan dördüncü oldu. Türkiye’nin gerisinde Filipinler, Arjantin ve Hindistan bulunuyor.

DİSK Emekli-Sen Başkanı Cengiz Yavuz, 2024 yılının “Emekliler Yılı” ilan edilmesine rağmen yoksulluk ve sefaletin artarak devam ettiğini belirterek, “2025 yılı, 2024’ü aratacak gibi görünüyor” dedi.

Ocak 2025 itibarıyla en düşük emekli maaşı 14 bin 469 TL’ye yükseltilirken, Ramazan ve Kurban Bayramı ikramiyeleri de 4 bin TL’ye çıkarıldı. Ancak bu artışlar, muhalefet ve emekli sendikaları tarafından geçim şartları karşısında yetersiz bulunarak eleştirildi.

ABD merkezli danışmanlık şirketi Mercer ve finans eğitimi alanında faaliyet gösteren CFA Institute, 2024 Küresel Emeklilik Endeksi raporunu yayımladı. Raporda emeklilik sistemleri, maaş miktarı, sürdürülebilirlik ve güvenilirlik gibi kriterlere göre 48 ülke değerlendirildi.

Ekonomim’in haberine göre, ilk sırada Hollanda, İzlanda ve Danimarka yer alırken, Türkiye 48 ülke arasında sondan dördüncü oldu. Türkiye’nin gerisinde sadece Filipinler, Arjantin ve Hindistan bulunuyor. En yüksek puanı alan Hollanda, 100 üzerinden 84.8 puana ulaşırken, Türkiye 48.3 puanda kaldı.

Türkiye, 2019’da bu endekse dahil edildiğinden beri sıralamada düşük seviyelerde kalmaya devam ediyor.

DİSK Emekli-Sen Başkanı Cengiz Yavuz, 2024 yılının “Emekliler Yılı” ilan edilmesine rağmen yoksulluk ve sefaletin artarak devam ettiğini belirterek, “2025 yılı, 2024’ü aratacak gibi görünüyor” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise 17 Ocak’ta yaptığı açıklamada, tarihin en büyük maaş artışlarının yapıldığını ancak hayat pahalılığı ve fırsatçılığın bu artışları zamanla erittiğini söyledi.

OECD’nin ‘Bir Bakışta Emeklilik’ Raporu ise Türkiye’de 65 yaş üstü nüfusta gelir adaletsizliğinin çok yüksek olduğunu ortaya koydu. Türkiye, 38 ülke arasında en fazla eşitsizlik bulunan beşinci ülke olarak belirlendi.

Emekli maaşlarının euro karşılığı son 10 yılda yüzde 33,6 düştü. 2000’li yıllarda en düşük emekli maaşı, asgari ücretin yüzde 130’u seviyesindeyken, günümüzde yüzde 55’e kadar geriledi. Bayram ikramiyelerinin enflasyon oranında artırılması halinde bugün 8 bin 500 TL, asgari ücret artışına göre artırılsaydı 13 bin TL olması gerektiği hesaplandı.

Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Bölümü’nden Prof. Dr. Aziz Çelik, emekli maaşlarının temel olarak çalışma hayatı boyunca ödenen primlerden karşılandığını ancak ekonomik büyümeden alınan payın kısıtlandığını vurguladı.

2008’de yapılan düzenlemeler sonrası, emekli maaşlarının belirlenme yöntemi değiştirildi:

Aylık bağlama oranı düşürüldü (Çalışma hayatı boyunca alınan ortalama maaşa göre belirlenen oran yüzde 70’lerden %50’nin altına indirildi).
Büyümeden alınan pay azaltıldı (Daha önce enflasyonun yanı sıra ekonomik büyümenin payı da maaşlara yansıtılırken, artık yalnızca yüzde 30’u dikkate alınıyor).
Uzun süre çalışmanın maaş üzerindeki etkisi sınırlandırıldı (Eskiden prim gün sayısını doldurduktan sonra çalışmaya devam edenlerin emekli maaşı artarken, yeni sistemde bu avantaj kaldırıldı).

Türkiye’de emeklilik sistemi nasıl iyileştirilebilir?

Küresel raporlara göre Türkiye’nin emeklilik sisteminde düzeltilmesi gereken başlıca alanlar şunlar:
En düşük gelirli emeklilere yönelik maaş artışları yapılmalı
Özel emeklilik sistemleri yaygınlaştırılmalı
Özel emeklilik fonlarından erken para çekme imkanı sınırlandırılmalı

Prof. Dr. Aziz Çelik, emekli maaşlarının çalışırken alınan ücretin en az yüzde 75’ine denk gelmesi gerektiğini ifade ederek, “Şu an en düşük emekli maaşı 14 bin 469 TL, ortalama maaş ise 17 bin 500 TL civarında. Bu sistemin yeniden düzenlenmesi kaçınılmaz” dedi.

Emekliler, yükselen enflasyon ve hayat pahalılığı nedeniyle maaşlarının alım gücünün her geçen gün düştüğünü belirterek, daha kapsayıcı bir reform çağrısında bulunuyor.

Paylaşın

Mahfi Eğilmez’den Dikkat Çeken “Faiz” Yazısı: Tek Başına Ekonomiyi Kurtaramaz

Faiz politikasının tek başına ekonomik sorunları çözmeye yetmeyeceğini belirten ekonomist Mahfi Eğilmez, yapısal reformların gerekliliğine dikkat çekti. Eğilmez, Türkiye’nin 2001 krizini IMF desteğiyle uyguladığı para ve maliye politikalarının yanı sıra yapısal reformlarla atlattığını vurguladı.

Mahfi Eğilmez, ancak zamanla bu reform sürecinin sekteye uğradığını belirterek, “Önce Avrupa Birliğiyle ilişkiler programlandığı şekilde ilerlemez oldu, ardından yapısal reformlar yapılacak yerde yapılmış olanlar da tersine çevrilmeye başlandı. 2018 yılında girilen başkanlık sistemiyle birlikte kamu yönetimi iyiden iyiye zayıfladı, ekonomi politikasında, özellikle faiz politikasında yanlış adımlar atılmaya başlandı ve bu yanlışlar 2021 yılında enflasyon yükselirken faizi düşürme hamlesiyle doruk noktasına çıktı” dedi.

Ekonomist Mahfi Eğilmez, “Faiz Tek Başına Ekonomiyi Kurtaramaz” başlıklı yazısında, ekonomi yönetiminin uyguladığı “faiz” politikalarına ilişkin eleştirilerini sıraladı. Eğilmez, yazısında şu ifadeleri kullandı:

“Faiz politikası, karşılıklar politikası, makro ihtiyati önlemler, önemli yapısal sorunları olmayan ekonomilerde ortaya çıkan sorunları çözmeye yarar. Mesela küresel kriz ortaya çıktığında ABD ve Avrupalı gelişmiş ekonomiler sorunlarını asıl olarak para politikası aracılığıyla çözmeye giriştiler. O zamana kadar ekonomi politikasının en büyük günahı kabul edilen para basarak finansman sağlama meselesi tabu olmaktan çıkarılıp bir politika uygulaması olarak devreye sokuldu. Parasal genişleme olarak adlandırılan bu uygulama kökeni 1900’lerin başına kadar uzanan modern para teorisinin de yaşama geçirilmesini sağladı.

Bir yandan para basıp piyasaya sürerek bir yandan faizleri sıfıra kadar düşürerek gelişmiş ülkeler, ekonomide karşılaştıkları çöküşten çıkmayı ve toparlanmayı başardılar. Bunu başarırken de önemli oranda enflasyon yaratmadılar. Çünkü paraları rezerv paraydı, o nedenle bastıkları paralar kendi ülkelerinde kalmadı ve yatırım fonları aracılığıyla bankalardan ödünç alınıp dışarıda daha yüksek getiri veren ülkelere gitti. Bu uygulamalar sırasında maliye politikası pek fazla devreye girmedi.

ABD ve Euro Bölgesi ülkeleri ekonomi ve hukuk, demokrasi, eğitim gibi diğer alanlarda alt yapıları önemli ölçüde yeterli ülkeler oldukları için para politikasını uygularken ayrıca büyük ölçüde yapısal reformlara girişmeye ihtiyaç duymadılar, ufak tefek düzeltmeler onlar için yeterli oldu.

Bizim yaşadığımız en önemli krizlerden birisi gelişmiş dünyanın karşılaştığı küresel krizden yedi yıl kadar önce 2001’de çıktı. Bu kriz sırasında IMF desteğiyle faiz politikası, zorunlu karşılıklar gibi düzenlemelerle para politikası, vergilerin yeniden düzenlenmesi ve bütçe açıklarının giderilmesi yoluyla kamu mali disiplininin sağlanması gibi maliye politikası önlemlerine yer verirken bankacılık reformu gibi yapısal reformların da yapılması sağlandı. Bunlara ek olarak ekonomi ve diğer alanlarda ileri düzenlemelere geçişi sağlayacak olan Avrupa Birliğiyle tam üyelik müzakereleri başlatıldı. Bütün bu olumlu düzenleme ve adımların sonucu olarak Türkiye kısa sayılabilecek bir sürede krizden çıktı, cari denge dışında bütün göstergeleri kriz öncesi durumla kıyaslanamayacak kadar olumlu bir görünüm aldı.

İlk kez orta gelir tuzağından çıkış umudu doğdu. Ne var ki bu olumlu görünüm çok sürmedi. Önce Avrupa Birliğiyle ilişkiler programlandığı şekilde ilerlemez oldu, ardından yapısal reformlar yapılacak yerde yapılmış olanlar da tersine çevrilmeye başlandı. 2018 yılında girilen başkanlık sistemiyle birlikte kamu yönetimi iyiden iyiye zayıfladı, ekonomi politikasında, özellikle faiz politikasında yanlış adımlar atılmaya başlandı ve bu yanlışlar 2021 yılında enflasyon yükselirken faizi düşürme hamlesiyle doruk noktasına çıktı. Faiz negatif hale gelince dövize yöneliş oldu, bu kez bu yönelişi önlemek için KKM uygulamasıyla kur garantisi getirildi.

2023 yılı ortasında bu yanlışlardan dönüş için yeni bir program uygulamaya kondu. Bu program faiz ve zorunlu karşılıklar düzenlemesi gibi para politikası araçlarının kullanılmasına dayanıyor. Kamu kesiminin, özellikle yüksek yöneticilerin yarattığı büyük israfla ilgili hiçbir düzenleme içermiyor. Maliye politikasıyla harcamaları kısmak yolunda düzenleme yapılamayınca bu kez enflasyonu yükselttiği bilinen dolaylı vergileri artırmaya ağırlık verilmek zorunda kalındı.

2021 yılından itibaren iki yıl boyunca enflasyona göre çok düşük faizle kredi kullanmaya başlamış olan iş âlemi, faizlerdeki yükselişe ayak uyduramadı. Ülke riskinin yüksekliği (CDS primi halen 257 bp düzeyinde bulunuyor) ve düşürülmeye çalışılması bir yana tam tersine risk artırıcı açıklamalar yapılması doğrudan yabancı sermaye girişinin önünü kesti. Doğrudan yabancı sermaye girişi çok düşük düzeyde kalınca yabancı sıcak para çeşidi olan carry trade yoluyla ve Türk yatırımcıların dolar hesaplarını bozdurup Türk Lirası hesaplara geçmesini sağlayan bir sistemle finansman çevrilmeye çalışılıyor.

Böyle bir ortam ülke ekonomisinin çekici gücü olan sanayi kesimi üretiminin ciddi darbe almasına yol açıyor. Sanayi üretimi 2024 sonunda kısa bir çıkış göstermiş olsa da bunun bir “ölü kedi sıçraması” olduğu görülebiliyor.

Özetle bugün geldiğimiz durumdan bugün uyguladığımız gibi yalnızca para politikasıyla çıkmak mümkün görünmüyor. Enflasyonda tümüyle baz etkisine dayalı geçici düşüşlere bakarak sorun çözülüyor gibi düşünmek çok yanlış olur. Artık bir dakika bile kaybetmeden hukukun üstünlüğü ve güçler ayrımına dayalı demokrasinin kurulmasından başlayarak vergi reformu, kamu harcama reformu, teşvik sisteminin doğru kullanılması gibi yapısal reformlara başlamamız gerekiyor.”

Paylaşın