Alzheimer, Basit Bir Testle Erken Teşhis Edilebilir

Bilim insanları, Alzheimer hastalığı riski altında olanları, semptomlar ortaya çıkmadan yıllar önce tespit etmek için evde uygulanabilen bir test geliştirdiler.

Haber Merkezi / ABD’deki Massachusetts General Hospital tarafından yapılan yeni bir araştırmada, farklı kokuları tanımlama ve hatırlama özelliğinin bilişsel gerileme için bir uyarı işareti olabileceği keşfedildi.

Bilim insanları, araştırma kapsamında, AROMHA adlı evde uygulanabilen bir koku testi geliştirdiler.

Bu test, katılımcıların kokuları ayırt etme, tanıma ve hatırlama özelliklerini değerlendiriyor. Bulgular, bilişsel bozukluğu olan yetişkinlerin bu testte daha düşük skorlar aldığını ve bu yöntemin Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların erken belirtisi olabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, kokuyu işlemekten sorumlu beyin bölgelerinin Alzheimer hastalığından ilk etkilenenler arasında olması nedeniyle kokuya odaklanmayı seçtiler.

Araştırma, bu beyin bölgelerinin Alzheimer hastalığına işaret eden değişiklikleri, hafıza sorunlarının başlamasından 15 ila 20 yıl önce başlayarak, semptomlar ortaya çıkmadan çok önce gösterebileceğini vurgulamakta.

Öte yandan test, Alzheimer dışında diğer demans türleri veya koku kaybına yol açabilecek farklı durumlar (örneğin, sinüzit veya Parkinson) arasında ayrım yapmada tek başına yeterli değil. Bu yüzden tanı için ek testlerle desteklenmesi gerekiyor.

Test nasıl uygulanıyor?

Katılımcıya bir dizi koku örneği (örneğin, nane, tarçın, limon gibi) sunulur. Katılımcıdan bu kokuları koklaması, tanımlaması ve bazen bir süre sonra hatırlaması istenir. Performans, yaşa ve cinsiyete göre standart bir skalaya göre değerlendirilir.

Paylaşın

Aşırı Tuz Tüketimi Yüzde Şişkinliğe Neden Olabilir Mi?

Yüksek sodyumlu bir beslenme sadece kan basıncını yükseltmekle kalmaz, aynı zamanda cilt sağlığını da etkiler. Yeni yapılan bir araştırmaya göre, aşırı tuz tüketimi ciltte ve yüzde şişkinliğe neden olabilir.

Haber Merkezi / Aşırı tuz tüketimi, vücudun sodyum seviyesini dengelemek için daha fazla su tutmasına neden olur ve bu da özellikle göz, yüz, eller veya ayaklarda şişkinliğe yol açar. Tuz tüketimi ile cilt şişkinliği arasındaki bağlantı çeşitli şekillerde ortaya çıkar.

Yetişkinler günlük ortalama 4.310 mg sodyum tüketir; bu, Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği 2.000 mg sınırının iki katından fazladır.

Çok fazla tuz tüketmek susuzluğa yol açabilir, bu da vücudun su tutmasına ve gözle görülür şişkinliğe neden olabilir. Yüksek sodyum alımı ayrıca iltihaplanmayı tetikleyerek özellikle göz altı gibi hassas bölgelerde sıvı birikmesine yol açabilir.

Cilt şişkinliğinin diğer nedenleri nelerdir?

Cilt şişkinliği veya yüz şişkinliği başka faktörlerden de kaynaklanabilir.

Susuzluk (Dehidrasyon): Yeterince su tüketilmediğinde, vücut su kaybını önlemek için mevcut suyu tutabilir, bu da şişkinliğe yol açabilir.

Hormonal değişiklikler: Adet dönemi, hamilelik veya hormon tedavileri gibi durumlar su tutulmasını artırabilir, özellikle yüzde ve ellerde şişkinlik görülebilir.

Alkol tüketimi: Alkol, vücudun su dengesini bozarak dehidrasyona ve ardından ödem oluşumuna neden olabilir.

Alerjiler: Polen, toz, gıda alerjileri veya cilt ürünlerine tepki gibi alerjik durumlar, yüzde ve diğer bölgelerde şişkinliğe yol açabilir.

Uyku eksikliği: Yetersiz uyku, lenfatik sistemin düzgün çalışmasını engelleyerek sıvı birikimine ve şişkinliğe neden olabilir.

Böbrek sorunları: Böbrekler sıvı dengesini düzenleyemediğinde ödem oluşabilir.

Kalp yetmezliği: Dolaşım sorunları sıvı birikimine yol açabilir.

Tiroid hastalıkları: Hipotiroidizm gibi durumlar ciltte şişkinlik yaratabilir.

İlaçlar: Kortikosteroidler, doğum kontrol hapları veya bazı tansiyon ilaçları gibi yan etkisi su tutulumu olan ilaçlar şişkinliğe neden olabilir.

Yüksek karbonhidrat tüketimi: Fazla karbonhidrat, glikojen depolanırken su tutulmasına yol açabilir.

Enfeksiyon veya yaralanma: Ciltte lokal bir enfeksiyon, böcek ısırığı veya travma, o bölgede şişkinliğe sebep olabilir.

Lenfatik sistem sorunları: Lenf dolaşımının bozulması (örneğin lenfödem) sıvı birikimini artırabilir.

Cilt şişkinliği nasıl tedavi edilir?

Cilt şişkinliği (ödem) tedavisi, altında yatan nedene bağlı olarak değişir. Eğer ciddi bir sağlık sorunundan kaynaklanmıyorsa, evde uygulanabilecek bazı yöntemler ve yaşam tarzı değişiklikleri genellikle yardımcı olabilir.

Evde uygulanabilecek yöntemler:

Su içmek: Dehidrasyonu önlemek ve vücudun fazla sodyumu atmasına yardımcı olmak için bol su tüketilmeli.

Tuz alımını azaltmak: İşlenmiş gıdalar, fast food ve aşırı tuzlu yiyeceklerden kaçınılmalı.

Soğuk kompres: Yüzdeki şişkinliği azaltmak için soğuk bir bez veya buz paketi (bir havluya sarılı) uygulanmalı. Bu, kan dolaşımını düzenler ve sıvı birikimini azaltabilir.

Ayakları veya elleri yükseltmek: Şişkinlik bacaklarda veya ellerdeyse, bu bölgeleri kalp seviyesinden yukarı kaldırmak yerçekimiyle sıvı drenajını kolaylaştırır.

Hafif egzersiz: Yürüyüş, yoga veya esneme gibi aktiviteler dolaşımı artırarak sıvı birikimini azaltabilir.

Masaj: Hafif bir masaj, lenfatik drenajı teşvik ederek şişkinliği hafifletebilir.

Beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri:

Potasyum zengini gıdalar: Muz, avokado, ıspanak gibi potasyum açısından zengin besinler sodyum dengesini düzenler ve su tutulmasını azaltır.

Alkol ve kafeini sınırlamak: Bunlar dehidrasyona neden olarak şişkinliği artırabilir.

Yeterli uyku: Düzenli ve kaliteli uyku, vücudun sıvı dengesini korumasına yardımcı olur.

Sıkı kıyafetlerden kaçınmak: Dolaşımı kısıtlayan kıyafetler şişkinliği kötüleştirebilir.

Tıbbi tedavi (gerektiğinde):

Eğer şişkinlik altta yatan bir sağlık sorunundan kaynaklanıyorsa, doktorun önerdiği tedaviler devreye girer:

Diüretikler: Böbreklerin fazla sıvıyı atmasını sağlayan ilaçlar (sadece reçeteyle).

Alerji tedavisi: Antihistaminikler veya alerjiye yönelik ilaçlar, alerjik şişkinliklerde kullanılabilir.

Hormon tedavisi: Hormonal dengesizlikler için doktor kontrolünde düzenleme yapılabilir.

Temel hastalığın tedavisi: Böbrek, kalp veya tiroid sorunları gibi durumlar için spesifik tedaviler gerekebilir.

Paylaşın

Doğum Sonrası Hipertansiyon Nedir? Nedenleri Belirtileri Ve Tedavisi

Yeni anne olanlar, doğum sonrası sadece uykusuz gecelerle değil aynı zamanda hipertansiyon da dahil olmak üzere bir dizi farklı sorunla da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Haber Merkezi / Doğum sonrası hipertansiyon, bir kadının doğumdan sonraki dönemde (genellikle doğumdan sonraki ilk 6 hafta içinde) kan basıncının yüksek olması durumudur. Tıbbi olarak, kan basıncı 140/90 mmHg veya üzerinde ölçüldüğünde hipertansiyon tanısı konur.

Bu durum, hamilelik sırasında hipertansiyonu olan kadınlarda (örneğin, preeklampsi veya gestasyonel hipertansiyon) devam edebilir ya da tamamen yeni bir durum olarak ortaya çıkabilir.

Doğum sonrası dönemdeki hormonal değişiklikler, stres, sıvı dengesizlikleri ve diğer faktörler bu durumu tetikleyebilir.

Türleri ve nedenleri:

Gebelikle ilişkili hipertansiyonun devamı:

Preeklampsi: Doğum sonrası devam ederse, genellikle ilk 48 saat içinde belirgin olur, ancak haftalarca sürebilir.

Gestasyonel hipertansiyon: Gebelikte başlayan yüksek tansiyonun doğumdan sonra normale dönmemesi.

Yeni başlayan hipertansiyon: Doğum sonrası stres, ağrı, ilaç kullanımı (örneğin, NSAID’ler) veya sıvı tutulumu gibi faktörler nedeniyle gelişebilir.

Kronik hipertansiyon: Gebelikten önce var olan ancak fark edilmemiş bir hipertansiyonun doğum sonrası dönemde belirginleşmesi.

Belirtileri:

Doğum sonrası hipertansiyon genellikle belirti vermeyebilir (asemptomatik), bu yüzden kan basıncı düzenli olarak kontrol edilmelidir. Ancak bazı durumlarda şu belirtiler görülebilir:

Şiddetli baş ağrısı
Bulanık görme veya çift görme
Karın ağrısı (özellikle sağ üst tarafta)
Nefes darlığı
Yüzde, ellerde veya ayaklarda şişlik (ödem)

Bu belirtiler, özellikle preeklampsinin devam ettiği durumlarda ciddi komplikasyonların (örneğin, eklampsi veya HELLP sendromu) habercisi olabilir.

Risk faktörleri

Gebelikte hipertansiyon öyküsü
Obezite
35 yaş üstü olmak
Çoğul gebelik (ikiz, üçüz)
Diyabet veya böbrek hastalığı gibi kronik sağlık sorunları
Ailede hipertansiyon öyküsü

Tedavisi:

Tedavi, hipertansiyonun şiddetine ve nedenine bağlıdır:

Evde yönetim: Hafif vakalarda, dinlenme, tuz alımını azaltma ve kan basıncını düzenli ölçme önerilir.

İlaç tedavisi: Beta blokerler (örneğin, labetalol), kalsiyum kanal blokerleri (nifedipin) veya ACE inhibitörleri gibi ilaçlar kullanılabilir. Emziren anneler için güvenli seçenekler tercih edilir.

Acil durum: Kan basıncı çok yüksekse (örneğin, 160/110 mmHg üzeri) veya preeklampsi belirtileri varsa, hastanede magnezyum sülfat gibi tedaviler gerekebilir.

Ne zaman doktora gidilmeli?

Doğum sonrası hipertansiyon ciddi olabilir, bu yüzden şu durumlarda acilen tıbbi yardım alınmalı:

Kan basıncı 140/90 mmHg veya üzerindeyse ve düşmüyorsa,
Şiddetli baş ağrısı, görme sorunları veya nefes darlığı varsa,
Göğüs ağrısı veya bilinç bulanıklığı gibi belirtiler ortaya çıkarsa.

Paylaşın

Güzellik Nedir? Sürekli Değişen İdeallerin Tarihi

Güzellik, duyulara hitap eden ve genellikle görsel uyum, simetri, oran veya renk gibi unsurlarla tanımlanan bir histir. Güzellik, en temelinde öznel bir deneyimdir; bir şeyin ya da birinin duyulara, akla veya ruha hoş gelmesiyle ilişkilendirilir.

Haber Merkezi / Antik Yunan’da Platon, güzelliği “iyi” ve “doğru” ile birleştirerek metafizik bir düzleme taşırken, Aristoteles daha çok simetri, oran ve uyum gibi somut ölçütlere odaklandı. Orta Çağ’da ise güzellik, Tanrı’nın yarattığı düzenin bir yansıması olarak görüldü; fiziksel çekicilikten ziyade ahlaki erdemlerle bağdaştırıldı. Modern dönemde ise güzellik, bireysel algılar, kültürel normlar ve hatta ekonomik dinamiklerle şekillenmeye başladı.

Güzellik algısı evrimsel faktörlerle de açıklanabilir, ancak kültürel etkilerle de kolayca değişebilir. Örneğin, bir toplumda dolgun bedenler refahı simgelerken, başka bir toplumda ince bedenler statü ve disiplinle özdeşleşebilir.

Güzellik idealleri, tarihin her döneminde toplumların değerleri, teknolojisi ve iletişim araçlarıyla dönüşme uğramıştır. Antik Mısır’da ince bel, uzun boyun ve belirgin göz makyajı güzellik sembolüydü; Kleopatra’nın efsanevi cazibesi bu standartlardan besleniyordu. Antik Yunan ise “altın oran”ı yüceltti; heykellerindeki kusursuz simetri, bu ideale olan hayranlığı yansıtmaktadır.

Orta Çağ Avrupası’nda soluk ten, iffet ve sadeliğin göstergesi olarak güzeldi; çünkü güneşten bronzlaşmış bir ten, tarlada çalışan köylülerle ilişkilendirilirdi. Rönesans’ta ise dolgun bedenler ve yuvarlak hatlar, bolluk ve doğurganlık simgesi olarak idealize edildi; Botticelli’nin “Venüs’ün Doğuşu” tablosu bu estetiği ölümsüzleştirdi.

Sanayi Devrimi ile birlikte Korseler, ince beller ve narin görünümler popülerleşti. Victoria dönemi İngiltere’sinde “hasta güzellik” kavramı ortaya çıktı; solgunluk ve zayıflık, üst sınıfın çalışmak zorunda olmadığını ima ediyordu.

20. yüzyılda sinema ve reklam endüstrisi, güzellik ideallerini küresel ölçekte standardize etmeye başladı. 1920’lerde “flapper” kızlarının ince, erkeksi siluetleri özgürlüğü temsil ederken, 1950’lerde Marilyn Monroe’nun kum saati figürü kadınsılığı yüceltti. 1990’larda ise “heroin chic” akımı, sıska bedenler ve melankolik ifadelerle moda dünyasını domine etti.

Günümüzde güzellik, sosyal medya filtreleri, estetik cerrahi ve “influencer” kültürüyle yeniden tanımlanıyor. Bir yanda doğal güzellik ve beden pozitifliği savunulurken, diğer yanda filtreler ile kusursuzlaştırılmış yüzler ve vücutlar popülerleşiyor.

Güzellik idealleri, ekonomik koşullar, teknolojik gelişmeler ve toplumsal değerlerle şekilleniyor. Örneğin, geçmişte dolgunluk refahı simgelerken, günümüzde fit bir vücut sağlıklı yaşamla özdeşleşebiliyor. Türkiye’de de bu değişim gözlemlenebilir: Osmanlı’da haremin zarif hanımları güzellik timsaliyken, modern Türkiye’de hem geleneksel hem de küresel etkiler bir arada görülüyor.

Uzak Doğu’da Konfüçyüsçü değerler

Uzak Doğu’daki güzellik idealleri, tarih boyunca kendine özgü kültürel, felsefi ve estetik değerlerle şekillenmiş, genellikle Batı’dan farklı bir çizgi izlemiştir. Çin, Japonya, Kore ve çevre bölgeleri kapsayan bu coğrafyada güzellik, sadece fiziksel görünümle sınırlı kalmamış; zarafet, ahlak ve doğayla uyum gibi unsurlarla da bütünleşmiştir.

20. yüzyılda Batı etkisinin artmasıyla birlikte Uzak Doğu’da da güzellik anlayışında değişimlere sahne oldu. Japonya’da 1920’lerde “modern kız” (moga) akımı, kısa saçlar ve daha özgür bir tarzı popülerleştirdi. Çin’de ise Mao dönemi sade ve işlevsel bir güzellik anlayışını teşvik ederken, ekonomik açılımla birlikte lüks ve zarafet geri döndü. Kore, 2000’lerden itibaren Hallyu dalgasıyla (Kore Dalgası) kendi standartlarını dünyaya ihraç etti.

Günümüzde ise Japonya’da minimalist cilt bakımı ve doğal makyaj trendleri, Kore’de yapay zeka destekli güzellik uygulamaları ve kişiselleştirilmiş kozmetik ürünler, Çin’de ise sosyal medya platformları yüz filtreleri ve ince ayar estetiklerle gençlik odaklı bir güzellik anlayışı ön plana çıkıyor.

Bununla birlikte, Uzak Doğu’da Konfüçyüsçü değerler hala etkili; içsel güzellik ve ahlaki duruş, fiziksel görünüm kadar önemseniyor.

Amerika’da doğayla uyum

Amerika’nın yerli halkları arasında güzellik, genellikle doğayla uyum ve topluluğun değerleriyle bağlantılıydı.

Kızılderililerde uzun, sağlıklı saçlar, güçlü bedenler ve doğal süslemeler (tüyler, boncuklar) güzellik sembolüydü. Bazı kabilelerde yüz boyama veya dövmeler, statü ve güzelliği ifade ederdi. Mayalar’da hafif şaşı gözler (çocuklukta yapılan bir uygulama ile) ve düzleştirilmiş alınlar ideal kabul edilirdi.

Aztekler’de parlak saçlar ve sağlıklı cilt, güzellik ve soyluluğun işaretiydi. İnkalar’da ise bronz ten ve dayanıklı bedenler, zorlu coğrafyada hayatta kalma yeteneğini yansıttığı için değerliydi.

Avrupalıların (İspanyol, Portekiz, İngiliz, Fransız) kıtaya gelmesiyle güzellik standartları, Avrupa merkezli bir çerçeveye kaydı. Bağımsızlık hareketleriyle birlikte, kıta genelinde yerel kimlikler güzellik anlayışını etkilemeye başladı.

Kıta genelinde 20. yüzyıl, Hollywood ve televizyonun etkisiyle güzellik ideallerinin standartlaşmaya başladığı bir dönemdi. Kıta Amerikası’nda güzellik, 21. yüzyılda hem yerel hem de küresel etkilerle yeniden şekilleniyor.

Kıta Amerikası’nda güzellik, Avrupa sömürgeciliğinin tek tip dayatmalarından yerli ve Afrika kökenli estetiğin direncine, oradan da modern çeşitliliğe uzanan bir yelpazede gelişti. Kuzey’de daha bireysel ve ticari bir anlayış hakimken, Güney’de topluluk ve doğayla bağlantı hâlâ etkili.

Direncin ve çeşitliliğin hikayesi Afrika

Afrika kıtasında güzellik idealleri, binlerce etnik grubun inanılmaz çeşitliliğiyle şekillenmiştir. Afrika’nın güzellik anlayışı, tarih boyunca coğrafi koşullardan, toplumsal yapılarından, sömürgecilikten ve modern küresel trendlerden etkilenerek sürekli değişime uğramıştır.

Afrika’nın eski uygarlıklarında güzellik, genellikle fiziksel özelliklerin ötesinde sembolizm ve toplumsal rolle bağlantılı iken Orta Çağ’da güzellik, genellikle etnik kimlik ve topluluğun değerleriyle şekillendi.

Avrupa sömürgeciliği, Afrika’daki güzellik anlayışını dönüştürürken, bağımsızlık hareketleri güzelliği, kültürel yeniden doğuşla birleştirdi. Günümüzde Afrika’daki güzellik idealleri, hem yerel geleneklerden hem de dijital çağın etkilerinden beslenmekte.

Paylaşın

Loc Saçlar Ne Sıklıkla Tekrar Bükülmeli?

Loc saç, saçın belirli bir yöntemle kilitlenerek oluşturulan bir saç stilidir. Bu stilde saç telleri birbirine dolaşarak ya da örülerek kalın, ip gibi bölümler (loclar) haline getirilir. 

Haber Merkezi / Loc saçlar, genellikle doğal bir görünüm taşır ve farklı kültürlerde hem estetik hem de sembolik anlamlar barındırabilir.

Loc saçların tekrar bükülme sıklığı, saç tipine, locların boyutuna, büyüme hızına ve istenilen görünümün ne kadar düzenli olmasına bağlı olarak değişir. Çok sık bükmek saç köklerine zarar verebilir, bu yüzden dengeyi bulmak önemlidir.

Büküm yaparken saçın nemli olması ve uygun ürünlerin (örneğin loc kremi veya jel) kullanılması önerilir.

Yeni yapılan locların 2 ile 4 haftada bir bükülmesi önerilir ve bu locların şekillenmesine yardımcı olur. Olgunlaşmış locların ise 4 ile 6 haftada bir, hatta bazen daha uzun aralıklarla bükülmesi yeterli olabilir, çünkü saç kendi kendine kilitlenmeye başlar.

Eğer daha düzgün ve sıkı bir görünüm isteniyorsa, büküm daha sık (örneğin her 3 haftada bir) yapılabilir. Daha doğal ve serbest bir stil tercih ediliyorsa, bu süre uzatılabilir.

Paylaşın

Bu Yiyecekler Bahar Yorgunluğunu Yenmenize Yardımcı Olabilir

Bahar, getirdiği tüm güzelliklerin yanı sıra, günlük aktivitelerinizi yerine getirmenizi engelleyen bir durgunluk ve yorgunluk halini de beraberinde getiren bir mevsimdir.

Haber Merkezi / Bu dönemde pek çok kişi kendini uyuşuk hisseder. Bu halsizlik durumunu yaşamamak ve gün boyu dinlenmiş hissetmek için doğru besinleri tüketmek çok önemlidir.

İşte bahar yorgunluğuna iyi gelebilecek yiyecekler ve nedenleri:

Su ve Hidrasyon Sağlayan Gıdalar: Bahar aylarında hava değişimlerine uyum sağlamak için bol su içmek önemlidir: Salatalık, karpuz, portakal, kereviz gibi…

Magnezyum İçeren Besinler: Magnezyum, enerji üretimini destekler ve kas yorgunluğunu azaltır. Badem, ceviz, ıspanak, kabak çekirdeği, bitter çikolata gibi…

C Vitamini Zengini Gıdalar: Bağışıklığı güçlendirir ve antioksidan etkisiyle vücudu canlandırır. Portakal, kivi, çilek, biber, limon gibi…

Kompleks Karbonhidratlar: Uzun süreli enerji sağlar, kan şekerini dengede tutar. Yulaf, tam tahıllı ekmek, kinoa, esmer pirinç…

Protein Kaynakları: Kas onarımını destekler ve enerji seviyesini korur. Yoğurt, yumurta, tavuk, mercimek, nohut gibi…

Demir İçeren Yiyecekler: Demir eksikliği yorgunluğu artırabilir; baharda demir depolarını desteklemek faydalıdır. Kırmızı et, ıspanak, kuru üzüm, kabak çekirdeği gibi…

Probiyotikler: Bağırsak sağlığını destekleyerek enerji ve ruh halini iyileştirir. Kefir, yoğurt, turşu, kombucha…

Yeşil Yapraklı Sebzeler: Vitamin ve mineral deposudur, özellikle B vitamini enerji metabolizmasına katkı sağlar. Ispanak, roka, pazı, marul gibi…

Paylaşın

Zaman Kısıtlı Beslenme Kilo Vermeye Yardımcı Olabilir Mi?

Zaman kısıtlı beslenme, yemek yemeyi günün belirli bir zaman aralığıyla sınırlamayı içerir. Örneğin, 16:8 yöntemi (16 saat açlık, 8 saat yemek yeme penceresi) en popüler olanlardan biridir.

Haber Merkezi / Peki zaman kısıtlı beslenme işe yarıyor mu?

Mississippi Üniversitesi’nden yapılan yeni bir araştırma, zaman kısıtlı beslenmenin düzenli egzersizle birleştirildiğinde işe yaradığını öne sürüyor.

Uluslararası Obezite Dergisi’nde yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, sekiz saatlik bir yeme aralığına uyan ve düzenli egzersiz yapan bireylerin, sadece egzersiz yapanlara kıyasla daha fazla vücut yağı kaybettiği ortaya çıktı.

Beslenme uzmanı Doç. Dr. Nadeeja Wijayatunga, “Hem zaman kısıtlamalı beslenme hem de egzersiz yapan kişilerin daha fazla yağ kaybı ve daha düşük vücut yağ yüzdeleri olduğunu gördük” dedi.

2018’de yapılan bir araştırma, 8 haftalık 16:8 zaman kısıtlı beslenmenin, kalori kısıtlaması olmadan bile kilo kaybına yol açtığını göstermiştir (ortalama 2-3 kg).

Başka bir araştırma ise, zaman kısıtlı beslenmenin geleneksel diyetlere göre üstün olmadığını, ancak kalori kontrolüyle birleştiğinde etkili olduğunu belirtmiştir.

Kilo verme, yaş, cinsiyet, metabolizma hızı, aktivite seviyesi ve mevcut kilon gibi şeylere bağlı. Örneğin, 20’lerinde bir erkekle, 50’lerinde bir kadın aynı sonuçları almayabilir.

Paylaşın

Tohum Yağları: Gerçekten Zararlı Mı?

Soya, mısır, ayçiçeği, kanola gibi bitkilerden elde edilen yağlar son dönemlerde oldukça popüler sağlık tartışmalarının merkezinde yer alırken, farklı görüşler öne çıkıyor.

Haber Merkezi / Bazı uzmanlar bu yağların sağlığa zararlı olduğunu iddia ediyor, bazı uzmanlar ise, tohum yağlarının ölçülü tüketilmesi durumunda paniğe gerek olmadığını öne sürüyor.

Şimdi konuyu daha iyi anlamak için birkaç temel noktaya bakalım:

Tohum yağları, genellikle yüksek ısı ve kimyasal çözücüler kullanılarak rafine edilir. Bu süreç, yağların oksidasyona yatkın hale gelmesine ve trans yağlar gibi zararlı bileşiklerin oluşmasına neden olabilir.

Bu yağların afine edilmemiş, soğuk sıkım versiyonları daha az işlenmiş olsa da, yaygın değildir.

Tohum yağları, omega-6 yağ asitleri bakımından zengindir. Omega-6’nın omega-3’e oranla aşırı yüksek olması, kronik iltihaplanmaya katkıda bulunabileceği düşünülüyor.

Ancak bu, tohum yağlarının “zararlı” olduğu anlamına gelmez; daha çok tüketim miktarları ile ilgili bir durumdur.

Tohum yağları, çoklu doymamış yağ asitleri açısından oldukça zengindir. Bu nedenle tohum yağları, yüksek ısıda pişirme sırasında kolayca okside olabilir.

Bazı araştırmalar, tohum yağlarının kalp sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini öne sürerken, bazı araştırmalarda bu yağların doymuş yağlara kıyasla daha iyi bir alternatif olduğunu iddia ediyor.

Genel anlamda tohum yağlarının zararlı olup olmadığı, nasıl ve ne kadar kullanıldığına, kişinin genel beslenmesine ve sağlık hedeflerine bağlı.

Paylaşın

Rujun Uzun Süre Kalıcı Olması İçin En İyi İpuçları

Günümüzde piyasada uzun süre kalıcı olduğunu iddia eden birçok bulaşmayan ruj bulunmaktadır. Ancak bunlar ciltten çıkarılması zor olabilen birçok zararlı kimyasal ve boya içermektedir.

Haber Merkezi / Bu rujlar tüketildiğinde ciddi sorunlara yol açabilir. Daha uzun süre kalıcı olması için normal rujları tercih edip bazı uygulamaları takip etmek daha iyidir.

İşte rujun gün veya gece boyu taze ve canlı kalmasını sağlayacak en iyi ipuçları:

Nemlendirme ve Peeling: Kuru ve çatlamış dudaklar rujun tutunmasını zorlaştırır. İlk önce dudaklarınıza nemlendirici bir balm sürün ve 5-10 dakika bekletin.

Ardından bir dudak peelingi (şeker ve bal karışımı gibi doğal bir karışım da olur) ile ölü deriyi nazikçe temizleyin.

Fazla nemi bir mendille alarak dudaklarınızı hazırlayın.

Dudak Bazı: Dudaklar için özel bir primer veya ince bir kat fondöten uygulayın. Bu, rujun yüzeyde daha iyi tutunmasını sağlar ve rengi sabitler.

Alternatif olarak, şeffaf bir pudra ile dudaklarınızı hafifçe pudralayabilirsiniz.

Dudak Kalemi ile Çerçeve: Rujunuzla uyumlu bir dudak kalemiyle dudaklarınızın dış hattını belirleyin. Bu, rujun taşmasını önler ve daha uzun süre kalıcı bir temel oluşturur.

Daha fazla dayanıklılık için dudak kalemiyle tüm dudaklarınızı doldurun; bu tabaka rujun altına ekstra bir katman ekler.

Katmanlama Tekniği: Ruju ince bir kat halinde sürün, ardından bir mendille fazla ürünü hafifçe alın. Üzerine ikinci bir kat ruj uygulayın. Bu yöntem, rengin daha yoğun ve kalıcı olmasını sağlar.

Mat rujlar genellikle daha uzun süre dayanır, bu yüzden tercihinizi onlardan yana kullanabilirsiniz.

Pudra ile Sabitleme: Rujunuzu uyguladıktan sonra ince bir kağıt mendili dudaklarınıza yerleştirin ve üzerinden şeffaf bir pudra ile hafifçe geçin. Bu, ruju sabitler ve parlaklığını biraz azaltarak daha kalıcı hale getirir.

Uzun Süre Kalıcı Formüller: Likit mat rujlar veya uzun süre kalıcı etiketli ürünler genellikle gün boyu dayanır. Bulaşmaz özellikli rujlar da bardak izi veya dağılma sorununu ortadan kaldırır.

Daha az Parlatıcı: Dudak parlatıcısı rujun ömrünü kısaltabilir. Eğer parlak bir görünüm istiyorsanız, sadece dudak ortasına az miktarda uygulayın ve dağıtmayın.

Yeme – İçme Sonrası Kontrol: Yağlı yiyecekler veya içecekler ruju çabuk çıkarabilir. Yemekten sonra dudaklarınızı nazikçe silip rujunuzu tazeleyin.

Pipet kullanarak içecek tüketmek, rujun dudağınızda kalma süresini artırabilir.

Paylaşın

Dokuz Harika Akşam Göz Makyajı

Gündüz göz makyajı ile gece göz makyajı oldukça farklıdır. Akşam makyajı genellikle daha cesur ve dikkat çekici olur, bu yüzden renkler, ışıltılar ve teknikler ön plana çıkar.

Haber Merkezi / İşte adım adım uygulanabilecek 9 harika akşam göz makyajı fikri:

Klasik Dumanlı Göz: Siyah veya koyu gri farı göz kapağınızın dış köşesine uygulayın ve yumuşak bir fırçayla dağıtarak buğulu bir etki yaratın.

Göz pınarlarına açık renk (örneğin sedefli beyaz) bir far ekleyerek kontrast sağlayın. Üst ve alt kirpik diplerine siyah göz kalemi çekip hafifçe dağıtın, ardından bolca maskara ile tamamlayın.

Metalik Işıltı: Bronz, altın veya gümüş gibi metalik bir farı göz kapağınıza uygulayın. Parmaklarınızla tampon hareketlerle dağıtarak yoğunluğu artırın.

Kirpik diplerine ince bir eyeliner çekin ve kirpiklerinizi hacimli bir maskarayla vurgulayın. Daha dramatik bir görünüm için takma kirpik ekleyebilirsiniz.

Kedi Gözü: Siyah likit eyeliner ile kirpik diplerinden dışa doğru uzayan keskin bir kuyruk çizin. Göz kapağınıza nude veya açık kahve tonlarında bir far uygulayarak eyelinerı ön plana çıkarın.

Kirpikleri kıvırıp uzunluk veren bir maskara ile finali yapın.

Mor ve Mürdüm Tonları: Göz kapağınıza mor bir far uygulayın, dış köşelere mürdüm tonlarıyla derinlik katın. Renk geçişlerini yumuşatmak için bir karıştırma fırçası kullanın.

Alt kirpik diplerine ince bir mor kalem çekip maskara ile tamamlayın; bu tonlar özellikle ela ve kahverengi gözleri öne çıkarır.

Parıltılı Kesim: Göz kapağınızın katlanma çizgisine keskin bir koyu renk (örneğin kahverengi) far uygulayın ve üstüne simli bir farla kontrast yaratın.

Eyeliner ile kirpik diplerini belirginleştirin.  Aydınlık bir görünüm için kaş kemiğine ve göz pınarlarına highlighter ekleyin.

Lacivert Derinlik: Lacivert farı göz kapağınıza uygulayın ve dış köşelere doğru yoğunlaştırın. Alt kirpik diplerine lacivert bir kalemle ince bir çizgi çekin. Kirpiklere hacim veren bir maskara ile gözlerinize gizemli bir hava katın.

Kırmızı ve Turuncu Tutkusu: Göz kapağınıza turuncu bir far sürün, dış köşelere kırmızı tonlarla geçiş yapın. Renklerin birbirine karışması için iyice dağıtın.

Siyah eyeliner ve maskara ile dramatik bir bitiş sağlayın; bu cesur seçim geceye enerji katar.

Yeşil ve Altın Kombini: Göz kapağınıza zümrüt yeşili bir far uygulayın, üzerine altın rengi bir farla ışıltı ekleyin. Kirpik diplerine kahverengi bir eyeliner çekerek tonları dengeleyin.

Kirpiklerinizi belirginleştiren bir maskara ile tamamlayın.

Minimal ama Çarpıcı: Göz kapağınıza tek bir renk (örneğin koyu bordo veya zeytin yeşili) uygulayın ve hafifçe dağıtın. İnce bir eyeliner ve bol maskara ile sadeliği şıklığa dönüştürün.

Kaş altlarına hafif bir aydınlatıcı dokunuşuyla gözlerinizi öne çıkarın.

Uygulama İpuçları:

Makyajın kalıcılığı için göz farı bazı kullanmayı unutmayın.
Daha yoğun bir görünüm için ıslak fırçayla far uygulayabilirsiniz.
Akşam ışığında parlamak için simli veya sedefli ürünler tercih edin.

Paylaşın