Çorum’un Tarihi Camiileri!

Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Çorum, tarihi yapıları ve doğal güzellikleri ile gezilip görülmesi gereken kentler sıralamasında ilk sıralarda yer almaktadır. Çorum, yolu düşen hemen herkesin görmesi gereken yapılar arasında camilerde önemli bir yer tutmaktadır.

Haber Kaos ekibi olarak Çorum il sınırları içinde bulunan camileri sizler için derledik.

Ulucami (Murad-ı Rabi Camii)

Caminin ilk defa Selçuklu Sultanı III. Alaattin Keykubat zamanında, onun azatlı kölesi Hayrettin tarafından yaptırıldığı değerlendirilmektedir. Cami, bugünkü halini geçirdiği büyük onarımlar sonucu almıştır.

II. Beyazıt zamanında 1446 tarihinde meydana gelen büyük depremde harap olmuş, Mimar Sinan tarafından onarılmıştır. Bu onarım Mimar Sinan’ın Teskiret-i Enbiye isimli kitabında da geçmekte olup, kitapta “Çorum’da Alaaddin Cami’ni müceddeden tamir ve inşaa ettiği” yazılıdır.

III. Murat zamanında cami “Sultan Muradi Salis Cami” diye anılmaya başlamıştır. IV. Murat, Erivan Seferine giderken Çorum-Boğacık Köyünde konaklamış, cami bu dönemde tekrar tamir ettirilerek etrafına medreseler ve akarat yaptırılmıştır.

Cami bu zamanda Sultan Muradı Rabi Cami olarak adlandırılarak Evkaf Dairesi kayıt ve sicillerine bu adla geçmiştir. 1790 yılındaki depremde tekrar harap olan cami, Çapanoğlu oğlu Abdülfettah Bey tarafından 1810 yılında ahşap, tek kubbeli olarak tamir edilmiş, bugünkü görünümünü almıştır. Caminin son cemaat yeri ve üst katı II. Meşrutiyetin ilanından sonra yapılmış, doğu tarafa minare ilave edilmiştir.

Ulucaminin abanoz ağacından yapılan minberi, kitabelerine göre 1306 tarihinde Davutoğlu Ahmed’in emri ile Ankaralı sanatçılar Abdullah oğlu Davut ve Ebubekir oğlu Muhammed tarafından yapılmıştır. Bazı onarımlar görmüş olan minber orjinalliğini büyük ölçüde korumuş olup sanat tarihi açısından önemlidir.

Han Cami (Gülabibey Cami, Ömer Neftçi Cami)

Çorum Gülabibey Mahallesinde yer alan cami, Gülabibey Cami, Han Cami, Ömer Neftçi Cami olarak üç şekilde isimlendirilmektedir. Erken Osmanlı Dönemine tarihlenen cami, Çorum Beylerinden Gülabibey tarafından yaptırılmış, 1579 yılında onarım görmüştür.

Caminin son cemaat revakının orta bölümündeki kapının üstünde yer alan “Han Camii 0310” şeklindeki kitabenin buraya büyük bir ihtimalle Ömer Nehci Efendi tarafından yaptırılan onarımda konulmuş olduğu sanılmaktadır. Dikdörtgen planlı cami, tek kubbeli harim ile kuzeyindeki üç kemer gözlü son cemaat yerinden oluşmaktadır.

Son cemaat yeri üç kemer gözlü olup, orta bölümü aynalı tonozla, iki yan kısım ise kubbe ile örtülüdür. Son cemaat yerinden basık kemerli, iki kanatlı ahşap bir kapı ile kare planlı harime geçilmektedir. Harim büyük bir kubbe ile örtülü olup, kubbeye sivri kemerli tromplarla geçilmektedir.

Yapının alt pencereleri taş söveli, düz atkılı, dikdörtgen şekilli, demir korkuluklu, üst pencereler dikdörtgen şekilli, yuvarlak kemerli ahşap şebekelidir. Minare harimin kuzeybatı köşesinde yer almakta olup, kaidesinde malzeme olarak düzgün olmayan iri kesme taşlarla birlikte devşirme malzeme, diğer bölümlerinde tuğla kullanılmıştır. Papuç ile gövdenin başlangıcındaki bilezik taştan olup, külahla örtülüdür.

Hıdırlık Cami Türbe ve Haziresi

İl Merkezinde, Hıdırlık Tepesinde yer almaktadır. Hz. Peygamberin yakın arkadaşlarından ve ona hizmet edenlerden Suheybi Rumi’ye saygı nişanesi olarak Hıdıroğlu Hayrettin tarafından yaptırılan ilk caminin yapım tarihi bilinmemektedir. Eski caminin yerine Beşiktaş Muhafızı olan Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın cami, türbe ve zaviyenin durumunu Sultan II. Abdülhamit’e bildirmesi üzerine onun emir ve yardımları ile yapılmıştır.

Camide üç kitabe bulunmakta olup, birincisi güney cephede mihrabın üstünde yer alan üst pencerenin iç şebekesinin alt bölümündeki Arapça “ Sene 1307” yazılı kitabe, ikincisi son cemaat yerinden harime açılan kapının doğusunda yer alan “Hıdırlık Cami 1307 (1889)” şeklindeki Türkçe kitabe, üçüncüsü ise minber tahtının korkuluğunda yer alan dört satır halindeki Sene 1308/1890 tarihli minberin ve ustanın kitabesidir.

Cami, kıbleye dikey olarak uzanan dikdörtgen bir plana sahip olup, batısında Suheyb-i Rumi ve Ubeyd Gazi’nin sandukaları bulunan bir türbe yer almaktadır. Son Cemaat yerine doğu cephedeki merdivenler çıkılmaktadır. Buradan harime etrafı mermer kaplı, dikdörtgen formlu, basık kemerli iki kanatlı ahşap bir kapıdan geçilmektedir. Dikdörtgen planlı harim, kuzeydeki mahfile kadar büyük bir bağdadi kubbe ile örtülmüştür. Caminin pencereleri yuvarlak kemerli olup, alt pencereler

demir şebekeli, üst pencereler ise alçı şebekelidir. Yapı malzemesi olarak sarı kesme taş, moloz taş ve tuğla kullanılmıştır. Harimin kuzeydoğu köşesinde yer alan minarenin kaidesi, şerefe kısmı kesme taştan, gövdesi tuğladan yuvarlak formlu olarak yapılmıştır.

Caminin içinde yer alan türbede Suheybi Rumi ve Ubeyd Gazi; Caminin batısında bahçe içinde yer alan türbede Elhac Yusuf-u Bahri, bu türbenin batı bitişiğinde yer alan türbede ise Kerebi Gazi yatmaktadır. Kerebi Gazi Türbesinde ayrıca Nakşibendî Tarikatından Hacı Salih Efendi ve eşraftan Zarif Efendi’nin mezarları da bulunmaktadır. Cami etrafında yer alan mezar ve türbelerle bir hazire özelliği taşımaktadır.

Kubbeli Cami

İlimiz merkez Çepni Mahallesi’nde yer almaktadır. 1697-1784 yılları arasında Kubbeli Mescid olarak anılan, 1784 yılında minber konularak camiye çevrilen yapının yerine 1921-1922 yıllarında bugünkü cami inşa edilmiştir. Son cemaat yeri ise 1938 yılında yapılmıştır.

Caminin harime açılan kapısı üzerinde Sene 1340 Kameriye (1921-1922) tarihli kitabe vardır. Cami, büyük tek kubbeli, kare planlı harim ve harimin kuzeyinde üç küçük kubbeli mahfil ile kuzeydeki yamuk planlı son cemaat mahallinden oluşmaktadır. Son cemaat yeri ile doğu cephelerden girilen harim büyük bir kubbe ile örtülüdür. Kubbeye geçiş yuvarlak kemerli tromplarla sağlanmaktadır.

Kubbede bitkisel motifli bir göbek vardır. Caminin alt pencereleri dikdörtgen biçimli, sivri kemerli, demir parmaklıklı, üst pencereler ise dikdörtgen biçimli sivri kemerli alçı şebekelidir. İnşa malzemesi olarak sarı renkte kesme kum taşı kullanılmıştır. Minare, kuzeydoğu köşede yer almakta olup, kesme sarı taşından yapılmış, çokgen gövdeli, tek şerefelidir.

Çakır Cami

Çepni Mahallesi, Kubbeli I. Sokak’ta yer alan, 19yy. ortalarına doğru yapıldığı düşünülen caminin doğu duvarında tamir tarihini gösteren Çakır Cami 1950 yazılı Türkçe bir levha asılıdır. Cami, kare planlı bir harim ve harimin kuzeyindeki üç tarafı kapalı son cemaat yerinden oluşmaktadır.

İki kanatlı ahşap kapı ile son cemaat yerine girilmekte, buradan düz atkılı bir kapı harim kısmına geçilmektedir. Harim, düz ahşap tavanla örtülü olup, göbekli tavan doğu-batı yönüne doğru belirli aralıklarla uzanan uzun ve ince çıtakari dikdörtgenlerle süslenmiştir.

Caminin doğu, batı ve güney cephedeki alt pencereleri düz atkılı dikdörtgen biçimli, üst pencereler ise içeriden sivri kemerli vitraylı, dışarıdan yuvarlak kemerli alçı şebekelidir. Yapı, taş temel üzerine ahşap karkas tekniğinde inşa edilmiştir. Son cemaat yerinin batısında ahşap minaresi bulunmaktadır. Minare gövdesi ahşap çıtalarla çokgen şeklinde düzenlenmiş, gövdenin üst tarafında bir bilezik bulunmakta olup, külahla örtülüdür. Caminin örtüsü kırma çatı olup, alafranga kiremit ile örtülüdür.

Kale Cami

İlimiz merkez Kale Mahallesi, Kaleiçi Mevkiinde yer alan cami, Osmanlı Dönemine ait olup, inşa kitabesi bulunmamaktadır. Batı duvarında üstte bulunan pencerelerden birinde 1217 tarihli onarım kitabesi mevcuttur.

Kareye yakın bir plana sahip, kıbleye paralel uzanan tek sahınlı bir cami olup, harim kısmı, kuzeyde sonradan eklenmiş son cemaat yeri ve balkon minareden ibarettir. Harim doğu,batı ve kuzey olmak üzere üç taraftan mahfillerle çevrilmiştir. Camiye yuvarlak kemerli ahşap bir kapı ile girilmektedir. Tavanda sade bir göbek kısmı bulunmaktadır.

Üst kat pencereleri sivri kemerli olup içerden vitraylı dışarıdan alçı şebekelidir. Alttaki pencereler dikdörtgen şekilli, düz atkılı dışarıdan ahşap şebekelidir. Düz ahşap tavanlı harim, dışarıdan oluklu tuğla ile kaplı kırma çatıyla örtülmüştür. Camide yapı malzemesi olarak alt kısımda taş, üst kısımda kerpiç ve ahşap kullanılmıştır.

Velipaşa (Abdülbaki Paşa) Cami

İlimiz merkez Gülabibey Mahallesi, Velipaşa Caddesi’nde yer alan İnşa kitabesi olmayan caminin kuzey cephesindeki son cemaat yerine açılan kapının üzerinde “Abdülbaki Paşa Camii 1060/1650” yazılı bir levha bulunmakta olup, caminin 17.yy’ın ilk çeyreğinde yapıldığı düşünülmektedir.

Yapı, mihraba tek sahın halinde yatay olarak uzanan dikdörtgen planlı harim ve harimin kuzeybatısındaki bir oda ve kuzeydoğusundaki son cemaat yeri ile birlikte kareye yakın bir plan göstermektedir. Son cemaat yerine kuzey cepheden düz atkılı, çift kanatlı demir kapıyla, buradan da çift kanatlı ahşap kapı ile alt mahfil olarak düzenlenmiş kısma ve harime geçilmektedir.

Kareye yakın dikdörtgen planlı harim kısmı düz ahşap tavanlı olup, dışardan kırma çatılıdır. Caminin alt pencereleri düz atkılı, dikdörtgen biçimli, demir korkuluklu, üst pencereler sivri kemerli, alçı şebekelidir. Yapı, taş temel üzerine ahşap karkas tekniğinde inşa edilmiştir. Caminin minaresi ahşap olup, çokgen gövdeli, tek şerefelidir.

Kunduzhan Cami (Tabak Cami)

İlimiz merkez Kunduzhan Mahallesi, Tabak 2.Sokak No:15’te Osmanlı Dönemine tarihlenen caminin inşa kitabesi olmayıp, kuzey cephedeki giriş kapısının üzerinde H.1284 tarihli onarım kitabesi mevcuttur.Cami, tek sahınlı, mihraba dikey uzanan dikdörtgen planlı harim ve harimin kuzeyindeki son cemaat yerinden oluşmaktadır.

Son cemaat yerine ahşap camekanlı bir kapı ile girilmektedir. Buradan harime yine ahşap camekanlı bir kapı girilmekte olup,harim ahşap düz tavanla örtülmüştür. Göbekli düz ahşap tavanı çıtakari baklava dilimi motifleri ile süslenmiştir. Caminin pencereleri dışardan dikdörtgen şekilli, ahşap korkulukludur.

Harimin kuzeyi ile son cemaat yerinin üst bölümü mahfil olarak düzenlenmiştir. Cami kırma çatılı olup, çatı dört cephede de pahlı geniş saçaklıdır. Yapı, taş temel üzerine ahşap karkas tekniğinde inşa edilmiştir. Son cemaat yerinin batı bitişinde yer alan minare ahşaptan yapılmıştır.Çıtalarla çokgen şekil verilmiş, gövdenin şerefeye yakın bölümünde bir bilezik bulunmaktadır. Minare piramidal bir külahla örtülüdür.

Üçköy Cami

İl merkezine bağlı Üçköy Köyü, Köy içi Mevkii’nde bulunan cami, Osmanlı Devri dini mimari örneklerinden biri olup,camide yer alan mermer kitabeden H.1315 (M. 1897) yılında Ali Paşa tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Dikdörtgen planlı camide temel ve duvarlar moloz taş, duvar köşeleri kesme taştır.

İbadet mekanı dört ahşap sütun üzerine oturan ahşap kubbe ile örtülüdür. Kubbenin ortasında rozet ve lale motifleri bulunmaktadır. Kubbenin dört tarafı ahşap tavanla çevrilmiş, dikdörtgen tablalar halinde olup baklava dilimli motiflidir. Mihrap tarafında göbek kısmı yapılmıştır. Üzeri kırma çatılı ve alaturka kiremitle örtülüdür. Taş şerefeli bir minaresi vardır.

İskilip Ulu Cami

Geç Osmanlı dönemine tarihlenen ve Çorum Ulu Camii örnek alınarak 1839 yılında yapılan caminin içi kufi yazılarla süslenmiştir. Taştan yapılmış minare daha önce yapılan camiden kalmıştır.

İskilip Şeyh Muhiddin Yavsi Cami

İskilip’in en eski camisidir. Kanuni Sultan Süleyman devrinde şeyhülislamlığa kadar yükselen EBUSS’UD Efendi tarafından, babası Şeyh Yavsi adına 16. yy.’ın ortalarında yaptırılmıştır. Cami, EBUSS’UD Efendi’ye ait 1569 tarihli vakfiyeye göre köprü, bedesten, mektep ve handan oluşan külliyenin bir parçası niteliğindedir. Ancak, bugün külliyeden eser kalmamıştır. Cami ters “T” planlı zaviyeli camilere benzemekte olup güneydoğusunda Şeyh Yavsi’nin Türbesi yer almaktadır.

İskilip Yivlik Akşemseddin Hz. Cami ve Türbesi 

İstanbul’un manevi fatihi ve Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocası Akşemseddin Hazretleri’nin hayat serüveni Şam’da Başladı. Yedi yaşındayken ailesi ile Amasya’ya göçtüler. Küçük yaştan itibaren dini ilimlerin yanısıra tıp, astronomi, biyoloji ve matematik alanlarında kendini yetiştirdi. Yaşadığı dönemi aşan tedavi metodları uyguladı.

Tarihte mikroorganizmalardan, mikroplardan ve hastalıkların insandan insana mikroplarla bulaştığından bahseden ilk insandır. İskilip, Evlik Köyü’nde bulunan bu camiyi Akşemseddin’in oğlu yaptırmıştır. XV. yüzyıla tarihlenen çivi kullanılmadan yapılan camii yaklaşık 600 yıllıktır. Kare planlı olup, üzeri sonradan ahşap bir çatı ile örtülmüştür. Yanında taş kaide üzerine yuvarlak gövdeli minaresi eklenmiştir.

Kargı Oğuz Köyü Cami

16.yy’ın ilk çeyreğine tarihlenen cami köyün ismiyle anılmaktadır. Cami, dikdörtgene yakın planlı esas mekan ile son cemaat mahallinden oluşmaktadır.
Kargı Örencik Köyü Cami

Kargı İlçesi Örencik Köyü’nde bulunan Osmanlı Dönemi yapımı camiidir. Günümüzde halen hizmet vermektedir.

Yeni Cami

Alaca İlçesi Çorum Caddesi’nde bulunan Geç Osmanlı Dönemine tarihlenen cami, Ardahan göçmenlerinden Şeyh Efendi tarafından H.1311 (M. 1893) yılında yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı camide yapı malzemesi olarak kesme taş kullanılmış olup, taş araları derzlidir.

Camiye taş söveli, yuvarlak kemerli ahşap kanatlı bir kapı ile girilmektedir. İbadet ve son cemaat yerinden oluşan camide ibadet mekanı dört sütun üzerine tromplar vasıtasıyla oturtulmuş tek merkezi kubbe ile örtülüdür. Kubbenin dört tarafı ahşap tavanla çevrilidir. Mihrabı alçıdandır. Minberde, batı cephede ve minarede (H.1317) kitabeler vardır.

Evci Köyü Cami

Alaca İlçesi Evci Köyü’nde yer alan Osmanlı Dönemine tarihlenen cami, kare planlı olup, beden duvarları moloz taştan köşe dönüşleri ise kesme taştan inşa edilmiştir. Girişi kuzeyden sağlanan caminin ön kısmında daha sonra eklenti yapılan son cemaat yeri vardır. Kuzeydoğu köşede yer alan minare tuğladan inşa edilmiş olup, tek şerefelidir.

Osmancık İmaret Cami

Osmancık’ da bulunan bu cami 1431 tarihinde II. Murat’ın başvezirlerinden Koca Mehmet Paşa tarafından imaret olarak yaptırılmıştır. Erken Osmanlı Dönemi karakteristik yapılarından zaviyeli camilerin planını yansıtmaktadır.

Osmancık Akşemseddin Cami

Sarp bir kayalık üzerinde bulunan kalenin kuzeybatı eteklerinde yer alan küçük bir camidir. Yapım tarihi olarak 1410 yılına işaret edilmektedir. Eski Osmancık Medresesinin bir bölümü olduğu bilinmektedir. Osmanlı Dönemine tarihlenen cami ters “T” planlı, geniş avluludur. Osmancık Akşemseddin Cami Osmanlı Kuruluş Dönemine ait bir eser olma özelliği ve kendine has mimarisi ile şirin bir ibadet mekânıdır.

Hacıhamza Sinan Paşa Cami

Hicri 912 (M.1506/07) yılında yapılmıştır. 1943 yılına kadar çeşitli tamiratlar yapılmıştır. Bu tarihte meydana gelen depremde büyük hasar görmesi nedeni ile camii yıktırılmıştır. Yapı tarzı olarak Oğuz Köyü Cami’ne benzediği kaynaklarda belirtilmektedir. Caminin batısında bulunan tarihi minare taş örgülü olup tek şerefelidir. Şerefe altı mukarnaslı, konik gövdelidir.

Çorum kısa tarihi

Boğazkale kazılarında elde edilen eserler ve çevredeki mağaralar Çorum ve çevresinin çok eski bir yerleşim alanı olduğunu göstermektedir. Binlerce yıllık medeniyet üstüste gelmiş bir târih şehridir.

Boğazkale ve çevresinde yapılan kazılarda M.Ö. 4000-5000 yıllarına âit olduğu tesbit edilen kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. 1700 yıllarında kurulan Hitit Devleti ve bundan sonra kurulan devletler pekçok târih mîrâsı bırakmışlardır. Başkenti Hattuşaş olan ilk Hitit Devleti, M.Ö. 1200 yıllarına kadar hüküm sürmüş, sonra Frigler Devleti kurulmuştur.

Güneye çekilen Hititler, bir müddet daha yaşamış ve târih sahnesinden silinmiştir. Hititlerden daha ileri olduğu tesbit edilen Frigler de M.Ö. 676 târihine kadar Çorum’a birçok târih mîrâsı bırakmışlardır. Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Kimmerler, her yeri yakıp yıkarak Frigler devrine son vermiş ve bölgeyi yağmaladıktan sonra çekip gitmişler, daha sonra Çorum ve çevresine Asurlular hâkim olmuştur.

Bu sırada doğuda büyüyen Medler M.Ö. 612 yılında Asurluları yenerek buraları ele geçirmişlerdir. M.Ö. 585 yıllarında parçalanan Medlerin yerine Persler hâkimiyet sürmüştür. M.Ö. 332’de Makedonya imparatoru İskender, Anadolu’yu almış, İskender’in ölümünden sonra M.Ö. 276 yıllarında Galatlar Çorum’a hâkim olmuştur. Pontus Rum tehdidi altında kalan Galatlar, Roma İmparatorluğu’na bağlanmış, böylece Bizanslılar hâkimiyet sürmeye başlamıştır.

Bu târihten sonra 1071 yılına kadar Çorum, Bizanslıların prensliği olarak uzun yıllar kalmış, bu arada İslâm orduları zaman zaman buralara seferler düzenlemiştir. Emevîler zamânında İstanbul’u kuşatan İslâm ordusu, geri dönerken Eshâb-ı kirâmdan Kereb-i Gâzi, Süheyb-i Rûmî ve Ubeyd-i Gâzi’nin Çorum civârında şehîd oldukları ve mübârek kabirlerinin Hıdırlık mevkiinde olduğu rivâyet edilir.

Büyük Türk sultânı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt Muhârebesiyle Anadolu kapıları Türklere açılmış, Bizans hâkimiyeti son bulmuştur. Dânişmend Ahmed Gâzi, Amasya’yı aldıktan sonra, o zamanki adıyla Nikonya olan Çorum’u almak üzere amcasının oğlu Çavlı Beyi gönderdi. Yapılan çetin muhârebeden sonra 1075’te Çorum fethedildi.

Alayuntlu boyundan Çorumlu oymağının başı İlyas Bey, buraya vâli tâyin edildi. Daha sonraları Anadolu Selçukluları, bu bölgede Dânişmendlileri yenerek hâkimiyet kurdular. 1243 yılında Baycu Noyan komutasındaki Moğol saldırısına uğrayan Selçuklular, Çorum ve çevresinden çekilmiş, böylece Çorum bir süre başsız kalmış, ferdî mücâdeleler olmuştur. 1308’de kurulan İlhanlılar bölgeye hâkim oldular.

Daha sonra da Eratna Beyliğinde kalan Çorum, 1398’de Yıldırım Bâyezîd Han zamânında Osmanlı topraklarına katılmış, bundan sonra bir daha Osmanlılardan çıkmamıştır. Selçuklular ve Osmanlılar tarafından birçok eserlerle îmâr edilen Çorum’da sık sık meydana gelen zelzelelerden dolayı pekçok eser tahrib olmuştur.

Osmanlı devrinde Çorum, Sivas-Rum beylerbeyliğine bağlı 8 sancaktan biriydi. Tanzimâttan sonra Ankara eyâletinin 5 sancağından biri oldu. Cumhûriyet devrinde ise il hâline getirildi.

Paylaşın

Uygarlıkların Kesişme Noktası Çorum’un Kaleleri!

Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Çorum, mutlaka gidip görmesi gereken kentler arasındadır. Çorum’da gezilip görülmesi gereken yerler arasında özelikler kaleler öne çıkmaktadır.

Haber Kaos ekibi olarak Çorum il sınırları içinde bulunan kaleleri sizler için derledik.

Çorum Kalesi:

Şehrin güneyinde, alçak bir tepe üzerinde, ovaya hakim bir konumda kurulmuş olan kalenin kesin yapım tarihi bilinmemektedir. 17. yy. da Çorum’a gelen Evliya Çelebi kalenin Sultan Kılıç Arslan tarafından inşa edilmiş bir Selçuklu yapısı olduğunu anlatır.

Kalenin asıl girişi, kuzey cephede ortada bulunan dikdörtgen şeklindeki çıkmadan içeri açılan kapı ile sağlanmaktadır. Kapıdan girildiğinde sağ ve sol taraflarda birer oda bulunmaktadır. Bu odalardan soldaki kale muhafızına ait olup, sağdaki ise zindan olarak kullanılmıştır.

Selçuklu mimari özelliği taşıyan Çorum Kalesi’ne ait ilk yazılı belgeler M. 1571 (H. 979) tarihlidir. M. 1577 (H. 985) tarihli belgeden ise kaleden “ Sultan Süleyman Hayratı” olarak söz edilmektedir. 16 yy. da Çorum’a gelen Evliya Çelebi şehrin kıble yönündeki kalenin Sultan Kılıç Arslan tarafından inşa edilmiş bir Selçuklu yapısı olduğunu söyler.

1842 yılında Çorum’da W. F. Ainsworth kalenin eski malzeme ile inşa edilmiş yeni bir yapı olduğunu, yapılırken eski planın büyük olasılıkla korunduğunu gözlemlerinde aktarmıştır. Yine aynı yıl gezgin W.J. Hamilton ise kentin güneydoğusunda bir tepe üzerine inşa edilmiş kare planlı kale yapısının Sultan Süleyman tarafından inşa edildiğinin söylendiğini belirtmektedir.

Yapı malzemesi olarak düzgün kesme taş, moloz taş ve Roma-Bizans dönemlerine ait devşirme taşlar kullanılmıştır. Kale içinde küçük bir cami ile konutlar yer almaktadır.

İskilip Kalesi

İlçe merkezinde bulunan ve Osmanlı Dönemine tarihlenen kalenin üç yanı sarp kayalık olup, sadece kuzeybatıdan çıkış mümkündür. Kalenin inşa edildiği sarp kayalığın eteklerinde Roma Devrine ait kaya mezarları bulunmaktadır.

İlçe Merkezinde Kızılırmak’ın kuzey kenarındaki tabii kayalığın üzerine inşa edilmiştir.  Selçuklu Dönemine tarihlenen kale içinde ikinci bir kapı daha bulunmaktadır.

Kale, İstanbul’dan Amasya’ya uzanan ticaret yolu üzerindedir. Kalenin güneyinde Roma Dönemi kaya mezarları yer almaktadır. Kalenin inşa edildiği sarp kayalığın eteklerinde Roma Devrine ait kaya mezarları bulunmaktadır.

Osmancık Kandiber Kalesi

İlçe Merkezinde Kızılırmak’ın kuzey kenarındaki tabii kayalığın üzerine inşa edilmiştir. Selçuklu Dönemine tarihlenen kale içinde ikinci bir kapı daha bulunmaktadır. Kale, İstanbul’dan Amasya’ya uzanan ticaret yolu üzerindedir.

Hacıhamza Kalesi

Hacıhamza Beldesindeki İncesu Deresi’nin kuzeyinde yer alan kale ikizkenar yamuk planlıdır. Şeriye Sicil kayıtlarında III. Ahmet tarafından 1723 yılında yapıldığı anlaşılan kale, 1940’lı yıllara kadar kasaba halkını içinde barındırmıştır. Kalenin içinde, cami, medrese, han ve hamamdan oluşan külliye mevcuttur.

Kale duvarları moloz taştan yapılmış, taş aralarında harç kullanılmıştır. Kale kapılarından günümüzde kuzeydeki kapı ayakta kalmıştır.

Halk arasında Küçük Kapı olarak bilinen kapı, boyutları nedeniyle insanların geçişi amacıyla yapılmış olmalıdır. Doğu kapısı yıkılmış olup, yerine evler yapılmış bulunmaktadır. Kale, yer yer yıkılmış, üzerlerine evler yapılmış olmasına rağmen varlığını bugüne kadar koruyabilmiştir.

Çorum kısa tarihi

Boğazkale kazılarında elde edilen eserler ve çevredeki mağaralar Çorum ve çevresinin çok eski bir yerleşim alanı olduğunu göstermektedir. Binlerce yıllık medeniyet üstüste gelmiş bir târih şehridir.

Boğazkale ve çevresinde yapılan kazılarda M.Ö. 4000-5000 yıllarına âit olduğu tesbit edilen kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. 1700 yıllarında kurulan Hitit Devleti ve bundan sonra kurulan devletler pekçok târih mîrâsı bırakmışlardır. Başkenti Hattuşaş olan ilk Hitit Devleti, M.Ö. 1200 yıllarına kadar hüküm sürmüş, sonra Frigler Devleti kurulmuştur.

Güneye çekilen Hititler, bir müddet daha yaşamış ve târih sahnesinden silinmiştir. Hititlerden daha ileri olduğu tesbit edilen Frigler de M.Ö. 676 târihine kadar Çorum’a birçok târih mîrâsı bırakmışlardır. Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Kimmerler, her yeri yakıp yıkarak Frigler devrine son vermiş ve bölgeyi yağmaladıktan sonra çekip gitmişler, daha sonra Çorum ve çevresine Asurlular hâkim olmuştur.

Bu sırada doğuda büyüyen Medler M.Ö. 612 yılında Asurluları yenerek buraları ele geçirmişlerdir. M.Ö. 585 yıllarında parçalanan Medlerin yerine Persler hâkimiyet sürmüştür. M.Ö. 332’de Makedonya imparatoru İskender, Anadolu’yu almış, İskender’in ölümünden sonra M.Ö. 276 yıllarında Galatlar Çorum’a hâkim olmuştur. Pontus Rum tehdidi altında kalan Galatlar, Roma İmparatorluğu’na bağlanmış, böylece Bizanslılar hâkimiyet sürmeye başlamıştır.

Bu târihten sonra 1071 yılına kadar Çorum, Bizanslıların prensliği olarak uzun yıllar kalmış, bu arada İslâm orduları zaman zaman buralara seferler düzenlemiştir. Emevîler zamânında İstanbul’u kuşatan İslâm ordusu, geri dönerken Eshâb-ı kirâmdan Kereb-i Gâzi, Süheyb-i Rûmî ve Ubeyd-i Gâzi’nin Çorum civârında şehîd oldukları ve mübârek kabirlerinin Hıdırlık mevkiinde olduğu rivâyet edilir.

Büyük Türk sultânı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt Muhârebesiyle Anadolu kapıları Türklere açılmış, Bizans hâkimiyeti son bulmuştur. Dânişmend Ahmed Gâzi, Amasya’yı aldıktan sonra, o zamanki adıyla Nikonya olan Çorum’u almak üzere amcasının oğlu Çavlı Beyi gönderdi. Yapılan çetin muhârebeden sonra 1075’te Çorum fethedildi.

Alayuntlu boyundan Çorumlu oymağının başı İlyas Bey, buraya vâli tâyin edildi. Daha sonraları Anadolu Selçukluları, bu bölgede Dânişmendlileri yenerek hâkimiyet kurdular. 1243 yılında Baycu Noyan komutasındaki Moğol saldırısına uğrayan Selçuklular, Çorum ve çevresinden çekilmiş, böylece Çorum bir süre başsız kalmış, ferdî mücâdeleler olmuştur. 1308’de kurulan İlhanlılar bölgeye hâkim oldular.

Daha sonra da Eratna Beyliğinde kalan Çorum, 1398’de Yıldırım Bâyezîd Han zamânında Osmanlı topraklarına katılmış, bundan sonra bir daha Osmanlılardan çıkmamıştır. Selçuklular ve Osmanlılar tarafından birçok eserlerle îmâr edilen Çorum’da sık sık meydana gelen zelzelelerden dolayı pekçok eser tahrib olmuştur.

Osmanlı devrinde Çorum, Sivas-Rum beylerbeyliğine bağlı 8 sancaktan biriydi. Tanzimâttan sonra Ankara eyâletinin 5 sancağından biri oldu. Cumhuriyet devrinde ise il hâline getirildi.

Paylaşın

Hititlerin İdari Merkezi ‘Şapinuva’

Çorum’un 53 km. güneydoğusunda yer alan Şapinuva (Ortaköy), Hitit İmparatorlu’nun önemli idari merkezlerinden birisidir. Şapinuva, Çekerek nehri etrafında yer alan Göynücek Ovası ile Alaca Ovası arasındaki geçit üzerindedir.

Hitit Çağında, hem siyasi hem de coğrafi konumu nedeniyle stratejik bir noktada yer alan şehir, önemli bir askeri ve dini merkezdir.

Ortaköy kazılarında açığa çıkan ve sayıları 4.000’e ulaşan çivi yazılı tablet ve fragmanların (parça) oluşturduğu arşivde, Hititçe yazılmış olanların yanısıra Hattice, Hurrice ve Akadca yazılmış idari, askeri, dini ve fal metinleri bulunmakta olup, bunların büyük bir kısmı Orta Hitit dönemine (M.Ö. 14. yy) aittir.

Buradaki yazışmalardan Taşmişarri (III. Tuthaliya) – Taduhepa kraliyet ailesinin bu şehirde hüküm sürdüğü anlaşılmaktadır. Devam eden kazı çalışmalarında bugüne kadar A binası ismi verilen anıtsal idari yapı ve B Binası olarak adlandırılan ticari yapı açığa çıkartılmıştır.

Çorum kısa tarihi

Boğazkale kazılarında elde edilen eserler ve çevredeki mağaralar Çorum ve çevresinin çok eski bir yerleşim alanı olduğunu göstermektedir. Binlerce yıllık medeniyet üstüste gelmiş bir târih şehridir.

Boğazkale ve çevresinde yapılan kazılarda M.Ö. 4000-5000 yıllarına âit olduğu tesbit edilen kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. 1700 yıllarında kurulan Hitit Devleti ve bundan sonra kurulan devletler pekçok târih mîrâsı bırakmışlardır. Başkenti Hattuşaş olan ilk Hitit Devleti, M.Ö. 1200 yıllarına kadar hüküm sürmüş, sonra Frigler Devleti kurulmuştur.

Güneye çekilen Hititler, bir müddet daha yaşamış ve târih sahnesinden silinmiştir. Hititlerden daha ileri olduğu tesbit edilen Frigler de M.Ö. 676 târihine kadar Çorum’a birçok târih mîrâsı bırakmışlardır. Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Kimmerler, her yeri yakıp yıkarak Frigler devrine son vermiş ve bölgeyi yağmaladıktan sonra çekip gitmişler, daha sonra Çorum ve çevresine Asurlular hâkim olmuştur.

Bu sırada doğuda büyüyen Medler M.Ö. 612 yılında Asurluları yenerek buraları ele geçirmişlerdir. M.Ö. 585 yıllarında parçalanan Medlerin yerine Persler hâkimiyet sürmüştür. M.Ö. 332’de Makedonya imparatoru İskender, Anadolu’yu almış, İskender’in ölümünden sonra M.Ö. 276 yıllarında Galatlar Çorum’a hâkim olmuştur. Pontus Rum tehdidi altında kalan Galatlar, Roma İmparatorluğu’na bağlanmış, böylece Bizanslılar hâkimiyet sürmeye başlamıştır.

Bu târihten sonra 1071 yılına kadar Çorum, Bizanslıların prensliği olarak uzun yıllar kalmış, bu arada İslâm orduları zaman zaman buralara seferler düzenlemiştir. Emevîler zamânında İstanbul’u kuşatan İslâm ordusu, geri dönerken Eshâb-ı kirâmdan Kereb-i Gâzi, Süheyb-i Rûmî ve Ubeyd-i Gâzi’nin Çorum civârında şehîd oldukları ve mübârek kabirlerinin Hıdırlık mevkiinde olduğu rivâyet edilir.

Büyük Türk sultânı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt Muhârebesiyle Anadolu kapıları Türklere açılmış, Bizans hâkimiyeti son bulmuştur. Dânişmend Ahmed Gâzi, Amasya’yı aldıktan sonra, o zamanki adıyla Nikonya olan Çorum’u almak üzere amcasının oğlu Çavlı Beyi gönderdi. Yapılan çetin muhârebeden sonra 1075’te Çorum fethedildi.

Alayuntlu boyundan Çorumlu oymağının başı İlyas Bey, buraya vâli tâyin edildi. Daha sonraları Anadolu Selçukluları, bu bölgede Dânişmendlileri yenerek hâkimiyet kurdular. 1243 yılında Baycu Noyan komutasındaki Moğol saldırısına uğrayan Selçuklular, Çorum ve çevresinden çekilmiş, böylece Çorum bir süre başsız kalmış, ferdî mücâdeleler olmuştur. 1308’de kurulan İlhanlılar bölgeye hâkim oldular.

Daha sonra da Eratna Beyliğinde kalan Çorum, 1398’de Yıldırım Bâyezîd Han zamânında Osmanlı topraklarına katılmış, bundan sonra bir daha Osmanlılardan çıkmamıştır. Selçuklular ve Osmanlılar tarafından birçok eserlerle îmâr edilen Çorum’da sık sık meydana gelen zelzelelerden dolayı pekçok eser tahrib olmuştur.

Osmanlı devrinde Çorum, Sivas-Rum beylerbeyliğine bağlı 8 sancaktan biriydi. Tanzimâttan sonra Ankara eyâletinin 5 sancağından biri oldu. Cumhûriyet devrinde ise il hâline getirildi.

Paylaşın

Dini Tören Ve Sanat Merkezi ‘Alacahöyük’

Hitit öncesi dönemin önemli şehirlerinden olan Alacahöyük, Çorum’un 45 km. güneybatısında, Ankara’nın 160 km. doğusundadır. Eski Tunç Çağı ve Hitit çağında çok önemli bir kült (dini tören) ve sanat merkezi olan Alacahöyük’te 4 uygarlık çağı açığa çıkartılmıştır.

Alacahöyük’te 1. uygarlık çağı, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu-Osmanlı dönemleri ile temsil edilmektedir. 1. kültür katta, Geç Frig çağında höyüğün her yanı iskan edilmiştir. Küçük evlerden oluşan bu kat, seramiğine göre, M.Ö. 650’den daha eski değildir.

Mabedi, büyük yapıları, özel-blok evleri, sokakları, büyük küçük su kanalları, şehir suru, biri kabartmalı ortastadlarla süslü sfenksli, diğeri poternli anıtsal kapılarıyla Hitit İmparatorluk Çağı’nın müstahkem olmayan, düz ovaya kurulan tipik temsilcisi höyüğün 2. kültür katını oluşturur.

Kalker temel üzerine andezit bloklarla inşa edilmiş olan Sfenksli Kapının genişliği 10 metredir. O, bir yolla bağlandığı büyük mabedin anıtsal geçididir.

Alacahöyük 3. uygarlık katını Eski Tunç Çağı (M. Ö 2500-2000) oluşturur. Hitit kültürüne kaynaklık eden kültürlerin önde geleni olan yerli Hatti uygarlığı’nın aydınlanmasında çok katkıları olan Alacahöyük Eski Tunç Çağı hanedan mezarları, bu çağın en önemli buluntularıdır.

İntramural mezarlar özel olarak ayrılmış bir alanda toplanmıştır. Dört yanı taşla örülmüş dikdörtgen mezarlar ahşap hatıllarla (kiriş) kapatılmış, damları üzerine kurban edilmiş sığır başları, bacakları yerleştirilmiştir.

Altın, gümüş, elektrum, bakır, tunç, demir ve değerli taşlardan oluşan zengin ölü hediyeleri onların hanedana ait olduklarını göstermektedir. Çoğu altın, gümüş kapların dövme, dökme, kakma teknikleri, altın mücevheratın ince süsleri uzun bir gelişmenin ürünleridir.

4. kültür katını oluşturan Geç Kalkolitik Çağ ana toprak üzerine kurulmuş ilk uygarlıktır.

Çorum kısa tarihi

Boğazkale kazılarında elde edilen eserler ve çevredeki mağaralar Çorum ve çevresinin çok eski bir yerleşim alanı olduğunu göstermektedir. Binlerce yıllık medeniyet üstüste gelmiş bir târih şehridir.

Boğazkale ve çevresinde yapılan kazılarda M.Ö. 4000-5000 yıllarına âit olduğu tesbit edilen kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. 1700 yıllarında kurulan Hitit Devleti ve bundan sonra kurulan devletler pekçok târih mîrâsı bırakmışlardır. Başkenti Hattuşaş olan ilk Hitit Devleti, M.Ö. 1200 yıllarına kadar hüküm sürmüş, sonra Frigler Devleti kurulmuştur.

Güneye çekilen Hititler, bir müddet daha yaşamış ve târih sahnesinden silinmiştir. Hititlerden daha ileri olduğu tesbit edilen Frigler de M.Ö. 676 târihine kadar Çorum’a birçok târih mîrâsı bırakmışlardır. Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Kimmerler, her yeri yakıp yıkarak Frigler devrine son vermiş ve bölgeyi yağmaladıktan sonra çekip gitmişler, daha sonra Çorum ve çevresine Asurlular hâkim olmuştur.

Bu sırada doğuda büyüyen Medler M.Ö. 612 yılında Asurluları yenerek buraları ele geçirmişlerdir. M.Ö. 585 yıllarında parçalanan Medlerin yerine Persler hâkimiyet sürmüştür. M.Ö. 332’de Makedonya imparatoru İskender, Anadolu’yu almış, İskender’in ölümünden sonra M.Ö. 276 yıllarında Galatlar Çorum’a hâkim olmuştur. Pontus Rum tehdidi altında kalan Galatlar, Roma İmparatorluğu’na bağlanmış, böylece Bizanslılar hâkimiyet sürmeye başlamıştır.

Bu târihten sonra 1071 yılına kadar Çorum, Bizanslıların prensliği olarak uzun yıllar kalmış, bu arada İslâm orduları zaman zaman buralara seferler düzenlemiştir. Emevîler zamânında İstanbul’u kuşatan İslâm ordusu, geri dönerken Eshâb-ı kirâmdan Kereb-i Gâzi, Süheyb-i Rûmî ve Ubeyd-i Gâzi’nin Çorum civârında şehîd oldukları ve mübârek kabirlerinin Hıdırlık mevkiinde olduğu rivâyet edilir.

Büyük Türk sultânı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt Muhârebesiyle Anadolu kapıları Türklere açılmış, Bizans hâkimiyeti son bulmuştur. Dânişmend Ahmed Gâzi, Amasya’yı aldıktan sonra, o zamanki adıyla Nikonya olan Çorum’u almak üzere amcasının oğlu Çavlı Beyi gönderdi. Yapılan çetin muhârebeden sonra 1075’te Çorum fethedildi.

Alayuntlu boyundan Çorumlu oymağının başı İlyas Bey, buraya vâli tâyin edildi. Daha sonraları Anadolu Selçukluları, bu bölgede Dânişmendlileri yenerek hâkimiyet kurdular. 1243 yılında Baycu Noyan komutasındaki Moğol saldırısına uğrayan Selçuklular, Çorum ve çevresinden çekilmiş, böylece Çorum bir süre başsız kalmış, ferdî mücâdeleler olmuştur. 1308’de kurulan İlhanlılar bölgeye hâkim oldular.

Daha sonra da Eratna Beyliğinde kalan Çorum, 1398’de Yıldırım Bâyezîd Han zamânında Osmanlı topraklarına katılmış, bundan sonra bir daha Osmanlılardan çıkmamıştır. Selçuklular ve Osmanlılar tarafından birçok eserlerle îmâr edilen Çorum’da sık sık meydana gelen zelzelelerden dolayı pekçok eser tahrib olmuştur.

Osmanlı devrinde Çorum, Sivas-Rum beylerbeyliğine bağlı 8 sancaktan biriydi. Tanzimâttan sonra Ankara eyâletinin 5 sancağından biri oldu. Cumhûriyet devrinde ise il hâline getirildi.

Paylaşın

Hititlerin Kutsal Mekanı ‘Yazılıkaya Tapınağı’

Hitit İmparatorluğu’nun Başkenti Hattuşa’nın en büyük ve en etkileyici kutsal mekanı olan Yazılıkaya Tapınağı, şehrin dışında yer alan, yüksek kayalar arasına saklanmıştır. Tapınakta 90’dan fazla tanrı, tanrıça, hayvan ve hayal ürünü yaratıklar kaya yüzeyine işlenmiştir.

Tanrı ve tanrıça dizileri, İmparatorluk panteonunun baş tanrıları olan fırtına tanrısı ve güneş tanrıçası’ nın maiyetini oluşturuyordu. Bu yorum sonucunda; Yazılıkaya “Yeni yıl şenlikleri evi” olarak tanımlanabilir.

Hitit kült (dini tören) metinlerine göre yeni yıl ve ilkbahar törenlerinde bir araya gelen tüm tanrılar “fırtına tanrısı’nın evi’nde” toplanırlardı. Bu şenlikte kentin diğer tüm tapınaklarından tanrı heykellerinin törensel bir alayla Yazılıkaya’ ya taşınmış olabileceği değerlendirilmektedir.

Yazılıkaya A Odasında kayaya işlenmiş kabartma figürlerin özel bir düzeni ve tertibi vardır. Burada sol kaya yüzeyinde ikisi dışında yalnız tanrılar, buna karşın sağ tarafta da yalnız tanrıçalar belirtilmiştir. Ana sahnede fırtına tanrısı ile eşi güneş tanrıçası ve ortak çocuklarının karşılaşması tasvir edilmiştir.

Ana sahnenin karşısındaki duvarda daha büyük boyutlarda büyük Kral IV. Tuthaliya işlenmiştir. Kral, güneş tanrısı’nın törensel kıyafetinde, elinde egemenlik sembolü olan ucu kıvrık asa tutar durumda, iki tepe üzerinde tasvir edilmiştir. Bu kutsal alanın bu kral tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır.

B Odasındaki kabartmalar ana odadaki gibi kuşaklar halinde değildir; yan duvarlara dört bağımsız figür işlenmiştir. A Odası’nın başlangıcında tanrılar geçidinde de tasvir edilen ve orak biçimli kılıç taşıyan oniki tanrı ve “Kılıç Tanrısı” Nergal, öbür dünya ile ilişki kuran yeraltı tanrıları anlamında olmalıdır.

Büyük Kral IV. Tuthaliya’nın koruyucu tanrısı olan Şarruma, krala sarılmış ve ona yol gösteren bir durumda tasvir edilmiştir. Büyük Kral IV. Tuthaliya’nın ismi hiyeroglif yazıyla belirtilmiştir.

Çorum kısa tarihi

Boğazkale kazılarında elde edilen eserler ve çevredeki mağaralar Çorum ve çevresinin çok eski bir yerleşim alanı olduğunu göstermektedir. Binlerce yıllık medeniyet üstüste gelmiş bir târih şehridir.

Boğazkale ve çevresinde yapılan kazılarda M.Ö. 4000-5000 yıllarına âit olduğu tesbit edilen kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. 1700 yıllarında kurulan Hitit Devleti ve bundan sonra kurulan devletler pekçok târih mîrâsı bırakmışlardır. Başkenti Hattuşaş olan ilk Hitit Devleti, M.Ö. 1200 yıllarına kadar hüküm sürmüş, sonra Frigler Devleti kurulmuştur.

Güneye çekilen Hititler, bir müddet daha yaşamış ve târih sahnesinden silinmiştir. Hititlerden daha ileri olduğu tesbit edilen Frigler de M.Ö. 676 târihine kadar Çorum’a birçok târih mîrâsı bırakmışlardır. Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Kimmerler, her yeri yakıp yıkarak Frigler devrine son vermiş ve bölgeyi yağmaladıktan sonra çekip gitmişler, daha sonra Çorum ve çevresine Asurlular hâkim olmuştur.

Bu sırada doğuda büyüyen Medler M.Ö. 612 yılında Asurluları yenerek buraları ele geçirmişlerdir. M.Ö. 585 yıllarında parçalanan Medlerin yerine Persler hâkimiyet sürmüştür. M.Ö. 332’de Makedonya imparatoru İskender, Anadolu’yu almış, İskender’in ölümünden sonra M.Ö. 276 yıllarında Galatlar Çorum’a hâkim olmuştur. Pontus Rum tehdidi altında kalan Galatlar, Roma İmparatorluğu’na bağlanmış, böylece Bizanslılar hâkimiyet sürmeye başlamıştır.

Bu târihten sonra 1071 yılına kadar Çorum, Bizanslıların prensliği olarak uzun yıllar kalmış, bu arada İslâm orduları zaman zaman buralara seferler düzenlemiştir. Emevîler zamânında İstanbul’u kuşatan İslâm ordusu, geri dönerken Eshâb-ı kirâmdan Kereb-i Gâzi, Süheyb-i Rûmî ve Ubeyd-i Gâzi’nin Çorum civârında şehîd oldukları ve mübârek kabirlerinin Hıdırlık mevkiinde olduğu rivâyet edilir.

Büyük Türk sultânı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt Muhârebesiyle Anadolu kapıları Türklere açılmış, Bizans hâkimiyeti son bulmuştur. Dânişmend Ahmed Gâzi, Amasya’yı aldıktan sonra, o zamanki adıyla Nikonya olan Çorum’u almak üzere amcasının oğlu Çavlı Beyi gönderdi. Yapılan çetin muhârebeden sonra 1075’te Çorum fethedildi.

Alayuntlu boyundan Çorumlu oymağının başı İlyas Bey, buraya vâli tâyin edildi. Daha sonraları Anadolu Selçukluları, bu bölgede Dânişmendlileri yenerek hâkimiyet kurdular. 1243 yılında Baycu Noyan komutasındaki Moğol saldırısına uğrayan Selçuklular, Çorum ve çevresinden çekilmiş, böylece Çorum bir süre başsız kalmış, ferdî mücâdeleler olmuştur. 1308’de kurulan İlhanlılar bölgeye hâkim oldular.

Daha sonra da Eratna Beyliğinde kalan Çorum, 1398’de Yıldırım Bâyezîd Han zamânında Osmanlı topraklarına katılmış, bundan sonra bir daha Osmanlılardan çıkmamıştır. Selçuklular ve Osmanlılar tarafından birçok eserlerle îmâr edilen Çorum’da sık sık meydana gelen zelzelelerden dolayı pekçok eser tahrib olmuştur.

Osmanlı devrinde Çorum, Sivas-Rum beylerbeyliğine bağlı 8 sancaktan biriydi. Tanzimâttan sonra Ankara eyâletinin 5 sancağından biri oldu. Cumhûriyet devrinde ise il hâline getirildi.

Paylaşın

Hititlerin Başkenti ‘Hattuşa’

Mısır, Babil ve Mitanni gibi Eski Doğu’nun büyük güçlerinden biri olan Hititler, yaklaşık M.Ö. 1200 yıllarına kadar Anadolu’nun büyük bir kısmına ve zaman zaman da Kuzey Suriye’ye hükmetmişlerdir.

Bu İmparatorluğun başkenti Hattuşa, Çorum’un 80 kilometre güneybatısında, Boğazkale ilçesindedir. Bölge 1988 yılında Tarihi Milli Parklar statüsüne alınmıştır.

Hattuşa 1834 yılında Fransız mimar Charles Texier tarafından keşfedilmiştir. Bu sadece Hattuşa’nın keşfi değil, tamamen unutulmuş olan Hititlerin keşfi olarak da algılanabilir. 1893-94’te Ernest Chantre’nin birkaç sondaj yapmasına ve ilk çivi yazılı tabletleri yayınlamasına kadar ki dönemde pek çok bilim adamı ve gezgin Hattuşa’yı ziyaret etmiştir.

Müze-i Hümayun Müdürü Osman Hamdi Bey’in desteğini alan aynı müzenin konservatörü Theodor Makridi Bey, 1906 yılında ilk büyük çaplı kazıyı başlatır, zamanın çiviyazısı uzmanı Assiriyolog Hugo Winckler’i de kazı heyetine alarak, burasının Hitit başkenti Hattuşa olduğunu tespit ederler. 1931-39 yılları arasında ve II. Dünya Savaşı nedeniyle verilen aradan sonra 1952’de yeniden başlatılan kazılar, kesintisiz olarak Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından sürdürülmektedir.

İlk yerleşim izleri, Kalkolitik (Taş) Çağ’a kadar (M.Ö. 5000) inmektedir. Kesintisiz yerleşmeye başlanılması ise, Eski Tunç Çağı’nın sonlarına (M.Ö. 3000) doğru olmuştur. Bölgenin yerli halkı olan Hattiler, burada bir kent kurup, Hattuş adını vermişlerdir.

M. Ö 20. yüzyıl’da Orta Dicle Bölgesi’nden gelen Assurlu tüccarlar, Hatti yerleşmesinin hemen dışında, bir Karum, (bir ticaret kolonisi) kurmuşlardır. Bu yıllarda Kaniş/Neşa’nın (Kayseri yanındaki günümüz Kültepe’si) denetimi altındaki, Assur Ticaret Kolonileri, Güneydoğu ve Orta Anadolu’ya yayılmıştır. Adının Hattuş olduğu bilinen bu yerleşimi M. Ö 1700’lerde ilk Hitit Büyük Kral’ı Kuşşara’lı Kral Anitta yıkmıştır.

Hitit yazılı kaynaklarından anlaşıldığına göre, I. Hattuşili’nin iktidara gelmesiyle (M.Ö. 1665-1640) Hattuşa, Hititlerin başkenti olmuştur. Hitit İmparatorluk döneminde, yani M. Ö 14 ve 13. yüzyıllarda, şehir yaklaşık olarak altı kilometre uzunluğunda bir surla çevrilmiştir. Daha geç bir imar evresinde bu surların önüne ikinci bir duvar daha örülerek, kent daha sıkı bir savunmaya alınmıştır. Bu yeni sur üzerinde bulunan, anıtsal şehir kapılarının çoğu günümüze kadar oldukça sağlam durumda gelmiştir.

Güney batıda, dış yüzünde aslan yontuları bulunan Aslanlı Kapı’yla, iç yüzünde, silahlı tanrının bulunduğu Kral Kapı, bunların en önemlileridir. Kentin güney ucundaki Yer Kapı’nın özel bir rolü olmalıydı. Burada 30 m. yüksekliğinde, 250 m. uzunluğunda ve 80 m. genişliğinde bir toprak set oluşturulmuştur. Bu set üzerinden geçen kent surunun ortalarında Sfenksli Kapı yer alır. Bu kapının tam altında, Hatuşa’nın bugün içinden geçilebilen tek potern (tünel) vardır. 71 m. uzunluğunda ve 3 m. yüksekliğindeki poternden geçilerek sur dışına çıkılmaktadır.

Şehirde ayakta kalmış, izlenebilen yapıların büyük bölümü, surlar gibi, M.Ö 13. yy.’dan kalmadır. Kraliyet yapılarının yer aldığı Büyükkale’de, direkli galerilerle çevrili avlular, konutlar, depo binaları ve büyük bir kabul salonuyla, büyük bir saraya ait kalıntılar ortaya çıkartılmıştır.

Hitit metinlerinde sık sık “Hattuşa Ülkesinin Bin Tanrısından” söz edilmektedir. Kuşkusuz bu tanrıların çoğu İmparatorluk başkenti Hattuşa’da kendilerine bir tapınım yeri edinebilmişlerdir. Başkent Hattuşa’da bugüne kadar 31 yapı, tapınak olarak tanımlanmıştır. Hattuşa’nın en büyük dini yapısı olan Büyük Tapınak, aşağı şehirdeki konutların ortasında tek tapınak olarak yükselir. İki kült odası olduğu için tapınak, imparatorluğun tanrılarının en büyükleri olan fırtına tanrısı ile Arinna’nın güneş tanrıçasına adanmış olmalıdır.

Yukarı Şehir’de tapınaklar yanında, kraliyet saraylarının bulunduğu Büyükkale’nin önünde, resmi işlere ayrılmış, bazı anıtsal yapılar açığa çıkartılmıştır. Şehrin bu bölümünde, son Hitit Büyük Kralı II.Şuppiluliuma’ nın Luvi hiyeroglifleriyle, taş üzerine kazınmış, kendisi ve babası IV. Tuthaliya’nın yaptığı işleri anlatan iki büyük yazıt bulunmaktadır.

Hattuşa’da son yıllarda yapılan kazıların ağırlık noktasını şehrin, hatta Hitit devletinin ekonomisine ışık tutan kazılar oluşturmuştur. İmparatorluk döneminde, M.Ö. 13.yy.’a tarihlenen şehrin Büyükkaya sırtında, büyük boyutlarda, sayıları 11’ i bulan yeraltı siloları bulunmuştur.

Hitit İmparatorluğu’nun M. Ö 1200 yıllarından hemen sonra yıkılmasıyla, Anadolu Tunç Çağları da sona erer. Bununla beraber, Hattuşa şehrinin arazisinin yerleşim tarihi devam eder. M. Ö 12. yüzyılın başlarında, Erken Demir Çağı’na tarihlenen yeni yerleşme, Frig etkilerini yansıtan bir taşra kasabasına dönüşüp büyümeye başlaması ancak, M.Ö 8. yy.’ da gerçekleşir. Yerleşim, Pers döneminde de devam etmiştir. Hellenistik, Galat, Roma ve Bizans’a ait yerleşme ve tahkimat izleri de görülmektedir.

Paylaşın

Tarihi Çivitcioğlu Medresesi!

Çankırı’nın Çivitcioğlu Medresesi, yıl boyunca yerli ve yabancı birçok turistin uğradığı tarihi mekanlardandır. 17. yüzyılda inşa edilen Çivitcioğlu Medresesi, kent merkezinde yer alan Büyük Cami’nin kuzeydoğusunda yer alan dikdörtgen planlı, zemin katı taş, esas yapı bağdadidir.

Yerden 1,5 m yükseklikte ahşap konsollara çıkma yapılarak oturtulan Çivitcioğlu Medresesi, üstü alaturka kiremitli kırma çatı ile örtülüdür. Köşelerde yuvarlatılmış olan saçaklar oldukça geniş ve saçak altları ahşap çıtalarla desteklenmiştir.

Çivitcioğlu Medresesi, avlu içerisinde, iki katlı, doğu batı yönünde sıralanmış tek sıra hücrelerden oluşmaktadır. Hücrelerin önünde her iki katta da ahşap revak sırası bulunmaktadır. Eser günümüzde geleneksel Türk süsleme sanatlarının üretilip sergilendiği sanat merkezi olarak kullanılmaktadır.

Çankırı kısa tarihi 

Çankırı’daki müzelerden, tabiat ve doğa parklarından bahsetmeden önce Çankırı’nın tarihini sizler için kısa bir şekilde özetledir.  Çankırı Anadolunun bereketli toprakları üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Çankırı’nın tarihine baktığımız zaman ise Paleolitik Döneme ait taştan yapılmış bazı aletler bulunmuştur. Paleolitik döneme ait eserlerin bulunması Çankırı’nın kültürel ve tarihsel olarak ne kadar eskiye dayandığının göstergesidir. Çankırı isminin kökenine de bakacak olursak Çankırı ismine tarihte ilk kez Bizans kaynaklarında “Gangra” olarak rastlıyoruz.

Çankırı tarihini hatta dünya tarihini değiştirecek arkeolojik yüzey çalışmaları, tarihi eserlere ve yapılara zarar vermemek için hassas bir şekilde devam etmektedir.

Çankırı’da Kalkolitik Döneme ait 5 yerleşim yeri bulunmuştur. Bulunan yerleşim yerleri ise;

Çankırı merkeze bağlı Balıbağı Köyü yakınlarındaki Sarıiçi Höyük, Eldivan İlçesi Elmalı köyü sınırları içerisindeki Fene Höyük. Orta ilçesi Salur Köyü içerisinde bulunan Salur Höyük. Korgun İlçesi Ildızım köyünde bulunan Yüce Höyük ve son olarak Ilgaz İlçesinde bulunan Musaköy Türbesi de bu yerleşim yerlerinden bir tanesidir.

Çankırı’nın tarihinde sadece Paleolitik Dönemi ya da Kalkolitik döneme ait eserler yoktur. Kaya Tuzunun Çankırı için günümüzde bile önemli olduğunu düşünürsek, Tunç Çağında Kaya Tuzunun önemi daha da fazladır. Geçmişte Anadolu’da yaşamış olan Hattiler ve Luviler’e ait yerleşim yeri izlerine Çankırı’da rastlayabilirsiniz.

Çankırı konumu ve yeraltı kaynaklarından dolayı Tunç Çağında bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Ticareti yapılan yeraltı kaynaklarının başında ise Obsidyen, Çakmak Taşı ve Çankırı’nın vazgeçilmezi olan Kaya Tuzu gelmektedir.  Eski çağlardaki tuz hem insan sağlığı hem de hayvanların sağlığı için çok büyük bir öneme sahipti. Ayrıca yiyeceklerin korunması ve dericilikte kullanılmasıyla Çankırı’nın jeostratejik konumu çok çok önemli bir hale gelmiştir.

Arkeologlar ve Akademisyenler Çankırı’da tarihi dönemlerde bulunan bu zenginliğin tuz ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu öne sürmektedir. Çankırı’da bulunan Sarıiçi Höyük ve Yapraklı Tuzdamınkaşı bu soruların hepsine cevap verecektir. Çankırı sınırları içerisinde günümüze kadar Tunç Çağı dönemine ait 36 yerleşim yeri bulunmuştur. Orta Çağ Tunç döneminde ise Çankırı’da Hitit Krallığına ait izlere rastlanmaktadır.

Anadolu ve Mezopotamya Uygarlıkları arasındaki etkileşimin izleri Çankırı’da net bir şekilde görülmektedir. Asur ve Hitit Krallığı arasında ilişkiler Çankırı’nın gelişimi önemli ölçüde etkilemiştir. Çankırı’da Orta Çağ Tunç dönemine ait 35 yerleşim yeri ve höyük keşfedilmiştir. Çankırı’da bulunan İnandık Köyünden bu döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

M.Ö 1500’lü yıllara yani Geç Tunç Çağına incelediğimizde ise Hitit Devletinin başkenti olan Hattuşa’nın önemi daha da artmaktadır. Devrez Vadisi Boyunca bulunan Hitit Krallığından kalan eserlere rastlayabilirsiniz. Çankırı’da Hitit Krallığına ait önemli eserler ise Batı Salman Höyük, Dumanlı Kalesi, Müslüman Kalesi ve Kanlıgöl Kalesidir. Çankırı’da Helenistik Döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

Çankırı ve Anadolu Bölgesinde Hitit Krallığı döneminin sona ermesiyle birlikte Helen izleri kendini göstermeye başlamıştır. Çankırı’da Roma Dönemine ve Helenistik Döneme ait 11 yerleşim yeri tespit edilmiştir. Bulunan yerleşim yerlerinden en önemlileri ise Gangra Kalesi yeni adıyla Çankırı Kalesi, Kimiatene şehri yeni adıyla Kurmalar Antik Yerleşimi ve Antoniopolis (Aydınlar Köyü). Ayrıca 66-67 yılları arasında yapılan çalışmalarda Helen Dönemine ait yeni eserler bulunmuştur ve bu eserlerin ortaya çıkartılıp korunması için çalışmalar günümüzde de devam etmektedir.

Yakın tarihe doğru yaklaştıkça Çankırı’da Bizans dönemine ait izlere rastlıyoruz. Çankırı her dönem olduğu gibi zengin yeraltı kaynakları ve jeostratejik konumu nedeniyle Bizans için çok önemli bir şehir olmuştur. Çankırı Bizans Döneminde Paflagonya eyaletinin başkenti olmuştur. Çankırı’da Bizans dönemine ait 66 yerleşim yeri, 20 Kaya Yerleşkesi, 11 tane de kale vardır. Çankırı’da bulunan kalelerin özelliği ise ulaşım olarak çok zor olmasıyla Çankırı’nın savunmasına önemli katkılar yapmıştır.

Çankırı’da Türk Hakimiyeti başladıktan sonra şehrin neredeyse her yerinde Türk Kültürüne ait izlerler karşılaşabilirsiniz. Osmanlı Döneminde de Çankırı tarım arazileri ve yeraltı kaynakları nedeniyle çok önemli bir şehirdir. Osmanlı Dönemine ait eserlere geçmeden önce Selçuklu Dönemine ait Taş Mescitten bahsetmek gerekebilir.

Çankırı’da Selçuklu dönemine ait bir diğer eser ise İmaret Cami’dir. Camide yapılan restorasyonlar çalışmaları ile bugün varlığını sürdürmektedir. Osmanlı Döneminde ise Paşa Sultan Camii, Dördüncü Murat Hamamı, Örenköy Camii,  Fethiye Türbesi ve Kütüphanesi Çankırı’da bulunan önemli tarihi eserlerdendir.

Paylaşın

Çankırı’nın İncisi ‘Buğday Pazarı Medresesi’

Çankırı il merkezinde yer alan Buğday Pazarı Medresesi, taş subasman üzerine ahşaptan iki katlı olarak inşa edilmiştir. Camii avlusunda yer alan eser 18. yüzyıldan günümüze ulaşmıştır.

Mustafa Hazım Efendi tarafından 1700 lü yılların sonlarında yaptırılan medrese yıllarca yün deposu ve inşaat malzeme deposu olarak kullanıldıktan sonra belediyesi tarafından Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nden kiralanarak kültürel amaçlı kullanılmaya başlandı.

Kaybolmaya yüz tutmuş el sanatlarının yanı sıra Çankırı’nın son yıllarda öne çıkan kaya tuzu hediyelik eşyalarının üretildiği ve tuz odasının oluşturulduğu Buğday Pazarı Medresesinde kentin geçmişini yansıtan sözel kültürün yaşatıldığı odalar, yaran kültürünün tüm unsurları ve yöresel kıyafetler de sergileniyor.

Çankırı mutfağı ve kültürüne ait değerlerin üretimi, satışı ve sergilemesi yapılan Buğday Pazarı Medresesi, Çankırı’ya gelenlerin en önemli ziyaret mekanlarından birisi haline geldi.

Çankırı kısa tarihi 

Çankırı’daki müzelerden, tabiat ve doğa parklarından bahsetmeden önce Çankırı’nın tarihini sizler için kısa bir şekilde özetledir.  Çankırı Anadolunun bereketli toprakları üzerinde kurulmuş bir şehirdir.

Çankırı’nın tarihine baktığımız zaman ise Paleolitik Döneme ait taştan yapılmış bazı aletler bulunmuştur. Paleolitik döneme ait eserlerin bulunması Çankırı’nın kültürel ve tarihsel olarak ne kadar eskiye dayandığının göstergesidir. Çankırı isminin kökenine de bakacak olursak Çankırı ismine tarihte ilk kez Bizans kaynaklarında “Gangra” olarak rastlıyoruz.

Çankırı tarihini hatta dünya tarihini değiştirecek arkeolojik yüzey çalışmaları, tarihi eserlere ve yapılara zarar vermemek için hassas bir şekilde devam etmektedir.

Çankırı’da Kalkolitik Döneme ait 5 yerleşim yeri bulunmuştur. Bulunan yerleşim yerleri ise;

Çankırı merkeze bağlı Balıbağı Köyü yakınlarındaki Sarıiçi Höyük, Eldivan İlçesi Elmalı köyü sınırları içerisindeki Fene Höyük. Orta ilçesi Salur Köyü içerisinde bulunan Salur Höyük. Korgun İlçesi Ildızım köyünde bulunan Yüce Höyük ve son olarak Ilgaz İlçesinde bulunan Musaköy Türbesi de bu yerleşim yerlerinden bir tanesidir.

Çankırı’nın tarihinde sadece Paleolitik Dönemi ya da Kalkolitik döneme ait eserler yoktur. Kaya Tuzunun Çankırı için günümüzde bile önemli olduğunu düşünürsek, Tunç Çağında Kaya Tuzunun önemi daha da fazladır. Geçmişte Anadolu’da yaşamış olan Hattiler ve Luviler’e ait yerleşim yeri izlerine Çankırı’da rastlayabilirsiniz.

Çankırı konumu ve yeraltı kaynaklarından dolayı Tunç Çağında bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Ticareti yapılan yeraltı kaynaklarının başında ise Obsidyen, Çakmak Taşı ve Çankırı’nın vazgeçilmezi olan Kaya Tuzu gelmektedir.  Eski çağlardaki tuz hem insan sağlığı hem de hayvanların sağlığı için çok büyük bir öneme sahipti. Ayrıca yiyeceklerin korunması ve dericilikte kullanılmasıyla Çankırı’nın jeostratejik konumu çok çok önemli bir hale gelmiştir.

Arkeologlar ve Akademisyenler Çankırı’da tarihi dönemlerde bulunan bu zenginliğin tuz ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu öne sürmektedir. Çankırı’da bulunan Sarıiçi Höyük ve Yapraklı Tuzdamınkaşı bu soruların hepsine cevap verecektir. Çankırı sınırları içerisinde günümüze kadar Tunç Çağı dönemine ait 36 yerleşim yeri bulunmuştur. Orta Çağ Tunç döneminde ise Çankırı’da Hitit Krallığına ait izlere rastlanmaktadır.

Anadolu ve Mezopotamya Uygarlıkları arasındaki etkileşimin izleri Çankırı’da net bir şekilde görülmektedir. Asur ve Hitit Krallığı arasında ilişkiler Çankırı’nın gelişimi önemli ölçüde etkilemiştir. Çankırı’da Orta Çağ Tunç dönemine ait 35 yerleşim yeri ve höyük keşfedilmiştir. Çankırı’da bulunan İnandık Köyünden bu döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

M.Ö 1500’lü yıllara yani Geç Tunç Çağına incelediğimizde ise Hitit Devletinin başkenti olan Hattuşa’nın önemi daha da artmaktadır. Devrez Vadisi Boyunca bulunan Hitit Krallığından kalan eserlere rastlayabilirsiniz. Çankırı’da Hitit Krallığına ait önemli eserler ise Batı Salman Höyük, Dumanlı Kalesi, Müslüman Kalesi ve Kanlıgöl Kalesidir. Çankırı’da Helenistik Döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

Çankırı ve Anadolu Bölgesinde Hitit Krallığı döneminin sona ermesiyle birlikte Helen izleri kendini göstermeye başlamıştır. Çankırı’da Roma Dönemine ve Helenistik Döneme ait 11 yerleşim yeri tespit edilmiştir. Bulunan yerleşim yerlerinden en önemlileri ise Gangra Kalesi yeni adıyla Çankırı Kalesi, Kimiatene şehri yeni adıyla Kurmalar Antik Yerleşimi ve Antoniopolis (Aydınlar Köyü). Ayrıca 66-67 yılları arasında yapılan çalışmalarda Helen Dönemine ait yeni eserler bulunmuştur ve bu eserlerin ortaya çıkartılıp korunması için çalışmalar günümüzde de devam etmektedir.

Yakın tarihe doğru yaklaştıkça Çankırı’da Bizans dönemine ait izlere rastlıyoruz. Çankırı her dönem olduğu gibi zengin yeraltı kaynakları ve jeostratejik konumu nedeniyle Bizans için çok önemli bir şehir olmuştur. Çankırı Bizans Döneminde Paflagonya eyaletinin başkenti olmuştur. Çankırı’da Bizans dönemine ait 66 yerleşim yeri, 20 Kaya Yerleşkesi, 11 tane de kale vardır. Çankırı’da bulunan kalelerin özelliği ise ulaşım olarak çok zor olmasıyla Çankırı’nın savunmasına önemli katkılar yapmıştır.

Çankırı’da Türk Hakimiyeti başladıktan sonra şehrin neredeyse her yerinde Türk Kültürüne ait izlerler karşılaşabilirsiniz. Osmanlı Döneminde de Çankırı tarım arazileri ve yeraltı kaynakları nedeniyle çok önemli bir şehirdir. Osmanlı Dönemine ait eserlere geçmeden önce Selçuklu Dönemine ait Taş Mescitten bahsetmek gerekebilir.

Çankırı’da Selçuklu dönemine ait bir diğer eser ise İmaret Cami’dir. Camide yapılan restorasyonlar çalışmaları ile bugün varlığını sürdürmektedir. Osmanlı Döneminde ise Paşa Sultan Camii, Dördüncü Murat Hamamı, Örenköy Camii,  Fethiye Türbesi ve Kütüphanesi Çankırı’da bulunan önemli tarihi eserlerdendir.

Paylaşın

Geleneksel Türk Evleri ‘Çankırı Evleri’

Tarihi M.Ö 7000 – 5000 yıllarına kadar dayanan Çankırı, yıl boyunca yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktalarından biridir. Çankırı tarihi kent dokusunun önemli bir bölümünü evler oluşturur. 

Konak olarak nitelendirebileceğimiz bu yapılar kenti ikiye bölen Tatlı Çay’ın her iki yakasında da bulunmaktadır.

Çankırı Kalesinin güney ve batı yamaçlarında yoğunlaşan yapılar bazı yöresel farklılıklar dışında geleneksel Türk evi özelliklerini taşırlar. Genel bir sınıflandırmayla Çankırı, “ahşap çatkı arası kerpiç dolgulu, çıkma destekleri düz, kapalı sofalı ev tipleri” ile Kuzey Anadolu kuşağında izlenen sivil mimarlık örneklerini bünyesinde barındırır.

Şehrin eski iskân alanında evlerin esas cepheleri arazi yapısına uygun olarak güneye akmaktadır. Kuzey yüzleri kapalıdır. Esas cephelerin güneşten ve yamaç manzarasından faydalanması açık sofalı evlerin inşasına olanak vermiştir. Evlerin en eski örnekleri açık sofalı plan tipindedir.

Kentin tarihi seyri içerisinde iskân alanlarının genişlememesi evlerin sıkışık düzende yapılmasına yol açmış, çatı saçakları bazı dar sokaklarda birbirine deyecek kadar yaklaşmıştır. Kent merkezinde iki, üç katlı, bitişik ve avlulu olarak yapılan binalar kent merkezinden uzaklaştıkça yerini geniş bahçeli ve ayrık düzende yapılan konutlara bırakmaktadır. Konak olarak nitelendirebileceğimiz bu yapılar kenti ikiye bölen Tatlı Çay’ın her iki yakasında da
bulunmaktadır.

Jeolojik deprem riski ev yapımında yarı ahşap malzeme kullanımını zorunlu kılmıştır. Yapılar genellikle jips taşından örülmüş subasman üzerine, ahşap çatkı arası kerpiç dolgu ile inşa edilmiştir. Yazlık mahiyette kullanılan üst kat köşk odalarında ise bağdadi tekniğinin kullanıldığı örneklere rastlamak mümkündür.

Ahşap malzeme yapılarda kapı, pencere, tavan, döşeme, yüklük, gusülhane, pervaz ve çatı saçaklarında işlenmeden kullanılırken kimi  yapıların tavanlarında, merdiven korkuluklarında, kapılarında, çıkma pervazlarında, şerbetlik ve dolaplarında çeşitli süslemeler yapılarak kullanılmıştır.

Oda ocaklıkları yuvarlak kemerli sade yapıldığı gibi üst yapısı kemerli sığ bir niş ve alçı işi şerbetlikli olarak ta değerlendirilmiştir. Duvar yüzeyleri toprak ve alçı sıva üstüne çoğunlukla beyaz badanalıdır.

Parsel yapısına göre şekillenen avluya giriş, çift kanatlı ahşap kapılarla sağlanır. Yüksek duvarlarıyla dış dünyaya kapanan avluda zemin, toprak ya da taş kaplama olarak düzenlenmiş, yapıya uzak bir köşesi ocaklık olarak tanzim edilmiştir.

Yapı bütünü içerisinde dikkati çeken özeliklerden biriside, avlunun veya parselin bir sınırını oluşturacak biçimde, yapının birinci katındaki açık veya kapalı dış sofadan ulaşılan aynı zamanda avludaki ahşap bir merdivenle çıkılabilen yöresel adı “yazlık” veya “köşk” olan odalardır.

Orta sofalı, iç sofalı ve dış sofalı plan şemalarından birinin veya bir kaçının birlikte uygulandığı yapılarda birinci kattaki sofalar sokağa veya avluya çıkma yaparken bazı yapılarda ise sofanın iki yanında yer alan odalar çıkmalıdır.

Oda ve sofalarda gönyeli (üçgen) veya düz olarak yapılan çıkmalar doğrudan döşeme kirişleri ile taşınabildiği gibi ahşap konsollarla, payandalarla yada bağdadi konsollarla taşınabilmektedir 28. Yapılar kırma çatı üzeri alaturka kiremitle örtülüdür.

Geçmişten günümüze değişen ihtiyaçlar, bilinçsiz onarımlar, miras bölüşmesi gibi nedenlerle özgün dokusu yara alan evlerin bazıları da bakımsızlıktan dolayı yok olma tehdidi altındadır. Merkez haricinde kalan ilçe ve köylerde genel karakteristiğe uygun evler bulunduğu gibi farklı örneklere de rastlamak mümkündür. Korunan örnekler Ilgaz, Çerkeş ve Yapraklı ilçelerinde yoğunlaşmaktadır.

Ilgaz evleri dağ ikliminin gereği olarak genellikle çıkmasız ve düzdür, balkonlar dışa taşmadan üç tarafı kapalı olarak inşa edilmiştir. Yapraklı ve Kurşunlu ilçelerinde konutlar iç ve dış sofalı plan tipinde iki gurupta toplamak mümkündür. Çerkeş ilçesinde ise üst kat sofaları kısa bir çıkma yapan örnekler dışında taş ve tuğla duvarlı farklı bir yapıda koruma altına alınmıştır.

Eldivan, Saray köyde bulunan Paşa Konağı ile Korgun ilçe merkezinde bulunan Sipahi Konağı Cihannüma işlevi gören üst kat birimleri ile farklılık oluşturan başka yapılardır.

Çankırı kısa tarihi 

Çankırı’daki müzelerden, tabiat ve doğa parklarından bahsetmeden önce Çankırı’nın tarihini sizler için kısa bir şekilde özetledir.  Çankırı Anadolunun bereketli toprakları üzerinde kurulmuş bir şehirdir.

Çankırı’nın tarihine baktığımız zaman ise Paleolitik Döneme ait taştan yapılmış bazı aletler bulunmuştur. Paleolitik döneme ait eserlerin bulunması Çankırı’nın kültürel ve tarihsel olarak ne kadar eskiye dayandığının göstergesidir. Çankırı isminin kökenine de bakacak olursak Çankırı ismine tarihte ilk kez Bizans kaynaklarında “Gangra” olarak rastlıyoruz.

Çankırı tarihini hatta dünya tarihini değiştirecek arkeolojik yüzey çalışmaları, tarihi eserlere ve yapılara zarar vermemek için hassas bir şekilde devam etmektedir.

Çankırı’da Kalkolitik Döneme ait 5 yerleşim yeri bulunmuştur. Bulunan yerleşim yerleri ise;

Çankırı merkeze bağlı Balıbağı Köyü yakınlarındaki Sarıiçi Höyük, Eldivan İlçesi Elmalı köyü sınırları içerisindeki Fene Höyük. Orta ilçesi Salur Köyü içerisinde bulunan Salur Höyük. Korgun İlçesi Ildızım köyünde bulunan Yüce Höyük ve son olarak Ilgaz İlçesinde bulunan Musaköy Türbesi de bu yerleşim yerlerinden bir tanesidir.

Çankırı’nın tarihinde sadece Paleolitik Dönemi ya da Kalkolitik döneme ait eserler yoktur. Kaya Tuzunun Çankırı için günümüzde bile önemli olduğunu düşünürsek, Tunç Çağında Kaya Tuzunun önemi daha da fazladır. Geçmişte Anadolu’da yaşamış olan Hattiler ve Luviler’e ait yerleşim yeri izlerine Çankırı’da rastlayabilirsiniz.

Çankırı konumu ve yeraltı kaynaklarından dolayı Tunç Çağında bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Ticareti yapılan yeraltı kaynaklarının başında ise Obsidyen, Çakmak Taşı ve Çankırı’nın vazgeçilmezi olan Kaya Tuzu gelmektedir.  Eski çağlardaki tuz hem insan sağlığı hem de hayvanların sağlığı için çok büyük bir öneme sahipti. Ayrıca yiyeceklerin korunması ve dericilikte kullanılmasıyla Çankırı’nın jeostratejik konumu çok çok önemli bir hale gelmiştir.

Arkeologlar ve Akademisyenler Çankırı’da tarihi dönemlerde bulunan bu zenginliğin tuz ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu öne sürmektedir. Çankırı’da bulunan Sarıiçi Höyük ve Yapraklı Tuzdamınkaşı bu soruların hepsine cevap verecektir. Çankırı sınırları içerisinde günümüze kadar Tunç Çağı dönemine ait 36 yerleşim yeri bulunmuştur. Orta Çağ Tunç döneminde ise Çankırı’da Hitit Krallığına ait izlere rastlanmaktadır.

Anadolu ve Mezopotamya Uygarlıkları arasındaki etkileşimin izleri Çankırı’da net bir şekilde görülmektedir. Asur ve Hitit Krallığı arasında ilişkiler Çankırı’nın gelişimi önemli ölçüde etkilemiştir. Çankırı’da Orta Çağ Tunç dönemine ait 35 yerleşim yeri ve höyük keşfedilmiştir. Çankırı’da bulunan İnandık Köyünden bu döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

M.Ö 1500’lü yıllara yani Geç Tunç Çağına incelediğimizde ise Hitit Devletinin başkenti olan Hattuşa’nın önemi daha da artmaktadır. Devrez Vadisi Boyunca bulunan Hitit Krallığından kalan eserlere rastlayabilirsiniz. Çankırı’da Hitit Krallığına ait önemli eserler ise Batı Salman Höyük, Dumanlı Kalesi, Müslüman Kalesi ve Kanlıgöl Kalesidir. Çankırı’da Helenistik Döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

Çankırı ve Anadolu Bölgesinde Hitit Krallığı döneminin sona ermesiyle birlikte Helen izleri kendini göstermeye başlamıştır. Çankırı’da Roma Dönemine ve Helenistik Döneme ait 11 yerleşim yeri tespit edilmiştir. Bulunan yerleşim yerlerinden en önemlileri ise Gangra Kalesi yeni adıyla Çankırı Kalesi, Kimiatene şehri yeni adıyla Kurmalar Antik Yerleşimi ve Antoniopolis (Aydınlar Köyü). Ayrıca 66-67 yılları arasında yapılan çalışmalarda Helen Dönemine ait yeni eserler bulunmuştur ve bu eserlerin ortaya çıkartılıp korunması için çalışmalar günümüzde de devam etmektedir.

Yakın tarihe doğru yaklaştıkça Çankırı’da Bizans dönemine ait izlere rastlıyoruz. Çankırı her dönem olduğu gibi zengin yeraltı kaynakları ve jeostratejik konumu nedeniyle Bizans için çok önemli bir şehir olmuştur. Çankırı Bizans Döneminde Paflagonya eyaletinin başkenti olmuştur. Çankırı’da Bizans dönemine ait 66 yerleşim yeri, 20 Kaya Yerleşkesi, 11 tane de kale vardır. Çankırı’da bulunan kalelerin özelliği ise ulaşım olarak çok zor olmasıyla Çankırı’nın savunmasına önemli katkılar yapmıştır.

Çankırı’da Türk Hakimiyeti başladıktan sonra şehrin neredeyse her yerinde Türk Kültürüne ait izlerler karşılaşabilirsiniz. Osmanlı Döneminde de Çankırı tarım arazileri ve yeraltı kaynakları nedeniyle çok önemli bir şehirdir. Osmanlı Dönemine ait eserlere geçmeden önce Selçuklu Dönemine ait Taş Mescitten bahsetmek gerekebilir.

Çankırı’da Selçuklu dönemine ait bir diğer eser ise İmaret Cami’dir. Camide yapılan restorasyonlar çalışmaları ile bugün varlığını sürdürmektedir. Osmanlı Döneminde ise Paşa Sultan Camii, Dördüncü Murat Hamamı, Örenköy Camii,  Fethiye Türbesi ve Kütüphanesi Çankırı’da bulunan önemli tarihi eserlerdendir.

Paylaşın

Çanakkale Kemallı Köyü Tarihi Hamamı!

Hamamlar, toplumların kişisel temizlik ve arınma ihtiyaçlarını karşılamakla beraber, sosyal faaliyetlerin bir bölümün gerçekleştirdiği mekanlar olması sebebiyle de önemli yapılardır. 

Mimari kurgu ve ısıtma sitemleri bakımından temel olarak benzerlikler gösteren hamamlar, iç mekan tasarımları ve yapıldığı dönemin üslup özelliklerini taşıyan süslemeleri ile birbirinden ayrılırlar.

Çanakkale’ye yolu düşen herkesin mutlaka gitmesi gereken yerlerden biride Kemallı Köyü Tarihi Hamamı’dır.

Ezine ilçesine bağlı Kemallı Köyü’nde bulunan tarihi hamam 1382 yılında inşa edilmiştir.Küçük boyutlu bir yapı olan hamamın 1 adet soğukluk,1 adet ılıklık ve 2 adet de halvet mekanları olmak üzere moloz taş ve tuğladan inşa edilmiştir.

Doğu yönündeki sokağa bakan mermer söveli kapıdan soğukluğa girilmektedir. Diğer mekanlardan daha büyük olan bu kısım kare planlı ve üzeri kubbelidir. Kubbeye geçiş prizmatik Türk üçgeni ile sağlamlanmıştır. Kuzey duvarında soyunma dolabı nişleri vardır. Batı duvarındaki kemerli girişten ılıklık mekanına geçilmektedir. Ilıklığın güney yönünde halvet bölümleri bulunur. Ilıklık ve halvet mekanlarının üzeri de kubbelidir. Aydınlatma kubbelerdeki cam fanuslarla yapılmaktadır.

Hamam duvarları moloz taşla, kısmen tuğla ile inşa edilmiştir. Taş duvar bir sıra tuğla dizisi ile sonlandırılmıştır. Üst örtünün tamamı ve duvar yüzeylerinin bir kısmı sıvalıdır. Çini, kalemişi ve benzeri süsleme unsuru bulunmamaktadır.

Giriş kapısı üzerindeki mermer üzerine yapılmış kitabede uzun süre harap ve atıl kalan yapının 1948 yılında köy halkı tarafından onarıldığı belirtilmiştir. Bu onarımda zemin döşemesi mozaik görünümlü fayans ile kaplanmış, duvar yüzeyleri ve üst örtüsü çimentolu sıva ile sıvanmıştır. Bu müdahalelere rağmen yapının özgün planı muhafaza edilmiştir. Günümüzde hizmet verecek durumda olmayan yapı, köyün ortak kullanım malzemelerinin konulduğu depo durumundadır.

Vakıflar Genel Müdürlüğü adına kayıtlı durumda olan tarihi hamam 17 Temmuz 2016 tarihinde 3139 sayılı karar ile Çanakkale Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından “1. Derecede Anıtsal Mimarlık Örneği Yapı” olarak tescillenmiştir.

Çanakkale kısa tarihi

Asya ile Avrupa kıtaları arasında bir köprü konumundaki Çanakkale, insanlığın yerleşik hayata geçtiği dönemden, tarihi çağların başlangıcına kadar, önemli kültürlere ev sahipliği yapmıştır. Binyıllar boyunca farklı toplumların egemenliğinde kalmış olması, mimarisinde ve günlük yaşamda oluşturduğu çok renkli mirasın farklı izlerini göstermektedir.

İnsanların yerleşik hayata geçerek, hayvancılık ve tarım yaptıkları Neolitik Dönem (M.Ö. 8000-5500) insanlık tarihi açısından Neolitik Devrim olarak adlandırılır. Bu döneme ait köy yerleşimlerin varlığı Anadolu’nun her bölgesinde olduğu gibi, Çanakkale’de de bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi Ayvacık İlçesi Bademli Köy yakınlarında yüksek doğal bir tepe üzerinde yer alan Coşkuntepe’dir.

Burada yaklaşık olarak M.Ö. 6000 yıllarında yaşamlarını özellikle balıkçılık ve hayvancılıktan kazanan bir halkın var olduğunu ortaya koymuştur. Aynı tarihlerde Gelibolu Yarımadasında Karaağaçtepe ve Hamaylıtarla mevkileri ve Gökçeada’da Uğurlu/Zeytinli mevkiinde M.Ö. 6000 tarihli ilk köy yerleşimlerinin varlığı bilinmektedir.

Kalkolitik dönemi temsil eden yerleşimler yaklaşık olarak M.Ö. 5000 civarında iskan gören Kumtepe, Beşik-Sivritepe ve Gülpınar’dır.

Yaklaşık olarak M.Ö. 3000 ve 1200 yılları arasını kapsayan Tunç Çağı, Çanakkale bölgesinde en iyi Troia yerleşimi ile temsil edilmektedir. Üst üste on ayrı yerleşim katının oluşturduğu bir höyük görünümündedir. Troia, Ege Denizini Marmara ve Karadeniz dünyasına bağlayan önemli bir noktada yer almaktadır.

Schliemann tarafından bulunan ve uzun yıllar efsanevi Troia Kralı Priamos’un hazinesi olarak bilinen altın buluntuların aslında daha önceki bin yılda Troia II de ortaya çıkan soylu sınıfa ait olduğu anlaşılmıştır. Yaklaşık beş metreye varan sağlam sur duvarlarına sahip bir yerleşim olması Troia’nın ne kadar güçlü bir Tunç Çağı yerleşimi olduğunu doğrulamaktadır.

Troia’da ele geçen ve yaklaşık M.Ö. 1200 tarihli mühür üzerindeki Hint-Avrupa dilinin Anadolu grubuna ait olan Luwi dilindeki yazıt, Çanakkale bölgesinde bilinen ilk yazı örneği olarak kabul edilebilir. Hitit çivi yazılı belgelerinde bahsedilen Wilusa’nın Troia kentini veya Troas bölgesini nitelediği bilinmektedir.

Çanakkale’de Troia dışında çok sayıda Tunç Çağı yerleşimi daha bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak Kumtepe, Hanay Tepe, Beşiktepe, Larissa, Tuzla ve Külahlı verilebilir. Çanakkale’nin doğu kesimlerinde Çan, Biga, Bayramiç ve Yenice civarında da Tunç Çağı yerleşimlerinin varlığı bilinmektedir. (Örneğin Pekmezli, Üyücükler, İkizce gibi)

Hitit İmparatorluğu’nun 1190 yıllarında son bulmasıyla Tunç Çağı yerini Demir Çağ’a bırakır ki, bu dönemde Anadolu’da birtakım yerli Anadolu halkları egemenlik sürerler. Bunlardan birisi de sonraları Çanakkale bölgesini de egemenlikleri altına alacak olan Lydia Krallığıdır. M.Ö. 1200 civarında Çanakkale Bölgesi’nde Troia Savaşları’nın başlaması ile Akhalar bölgeye gelmiştir.

M.Ö. 750-550 yılları arasındaki ikiyüz yıllık bir Hellen kolonizasyonu sonunda, çoğu deniz kıyısında olmak üzere bölgede Hellen ticaret kolonisi olarak çok sayıda şehir kurulmuştur. Miletoslular tarafından kurulan Parion, Priapos, Abydos; Aioller tarafından kurulan Sestos, Assos, Dardanos, İonlar tarafından kurulan Hamaksitos; Kolophonlu’lar tarafından kurulan Lampsakos bu koloni şehirlerinden bazılarıdır.

Çanakkale Bölgesi’nde M.Ö. 7. yüz yılın ilk yarısından itibaren ise Lidya Devleti’nin bir hakimiyet kurduğunu görürüz. Öyle ki, bu dönemde koloni kentleri Lidya kralının izni alınarak kurulmuştur. M.Ö. 6. yüz yılın ortalarına doğru ise Atina, Persler ile yapmış olduğu Salamis savaşını kazandıktan sonra, yönünü bu bölgeye çevirmiştir.

Çanakkale Bölgesi M.Ö. 6. yüzyıl ortalarında Pers egemenliğini tanımıştır. İki büyük Pers imparatoru olan Dareios ve Kserkses ise, Troas Bölgesini daima Avrupa’ya ulaşmak için bir kilit noktası olarak görmüşlerdir. Herodotos’a göre Hellespontos üzerinde Asya’dan Avrupa’ya geçmek için, ilk köprüyü yapan Pers imparatoru Kserkses olmuştur.

M.Ö. 4.yüzyıl başlarına gelindiğinde ise, bazı Troas kentleri Pers egemenliğine karşı ortak bir isyana girişmişlerdir. 387 yılında imzalanan Antialkides Barışı ile Perslere tamamen teslim olmuşlardır.

M.Ö. 334 yılında Makedonya kralı Büyük İskender, Perslere karşı büyük bir harekat başlatmış ve Çanakkale Boğazı’nı geçerek Troas Bölgesi’ne gelmiştir. Burada bugünkü Karabiga yakınlarında Koçabaş Çayı kıyısında ünlü Granikos Meydan Savaşı’nda Pers ordusunu yenilgiye uğratarak bölgedeki Pers egemenliğine son vermiştir.

Büyük İskender’in ani ölümü üzerine generallerinden biri olan Antigonos M.Ö. 323 sonrasında Çanakkale bölgesini yönetimi altına almıştır. Bölgedeki fazla nüfusa sahip olmayan, küçük, güçsüz ve dağınık halde bulunan kentler bir araya getirilerek Antigoneia (AleksandriaTroas) adı altında büyük bir kent kurulmuştur. Ancak Çanakkale bölgesinin yönetimi İpsos Savaşı’ndan (M.Ö. 301) sonra tekrar değişmiş, yönetim doğudaki Antigonos’tan batıdaki Lysimakhos’un eline geçmiştir.

M.Ö. 3. yüz yılın başlarında Balkanlar’da ekonomik zorluklar içinde kalmış olan Galatlar, M.Ö. 280 yılında Çanakkale Boğazını’nı geçerek bölgeye egemen olmuşlardır. Burada fazla kalamayarak doğuya yönelmişlerdir. Aynı dönemlerde Bergama Krallığı’da kurulmuştur.

Bölge ise M.Ö. 280-188 yılları arasında Seleukos Krallığı’na bağlanmıştır. M.Ö. 190 yılında Romalılar ile Seleukos kralı III. Antiokhos arasında Magnesia’da yapılan savaştan sonra, savaşın galibi Romalılar bölgeyi bu başarının kazanılmasında kendilerine yardımcı olan Bergama kralı II. Eumenes’e (M.Ö. 197-150) vermişlerdir.

Çanakkale Bölgesi Bergama Kralı III. Attalos’un krallığını M.Ö.133 yılında bir vasiyetname ile Roma İmparatorluğu’na bırakması üzerine Roma eyalet sistemi içerisine alınmış ve Asia eyaletine bağlanmıştır.

Roma İmparatorluğunun 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Çanakkale bölgesi Doğu Roma İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında yönetilmiştir. İmparator Justinian, Sestos’da boğazın geçişini kontrol altında tutmak için bir kale inşa ettirmiştir.

Bölgede Türklerin görünmesi Doğu Roma imparatorluğu dönemine rastlamaktadır. 14. yüzyıl başlarında Anadolu Selçuklu Devleti yıkılınca Ege kıyılarına kadar uzanmışlar ve Çanakkale yöresine de yerleşmeye başlamışlardır. Türklerin bölgede askeri güç olarak tekrar görülmesi 1095’de Çaka beyin Nara Burnu önlerine kadar ilerlemesi ile başlamıştır.

1097’de haçlıların İznik’i alması ile Anadolu içlerine çekilen Anadolu Selçukluları, haçlıların çekilmesinden sonra üst üste akınlar düzenleyerek kaybettikleri yerleri geri alarak, Çanakkale yöresine kadar ilerlemişlerdir. Beylikler döneminde de Karesi Beyliği sınırlarını Çanakkale’ye doğru genişletmiştir.

Çanakkale boğazında Türk hakimiyeti Osmanlılar zamanında oluşmuştur. 1345’te Karesi Beyliği topraklarının büyük bölümünü Osmanlılar kendi topraklarına kattılarsa da Çanakkale Boğazı üzerindeki hakimiyeti 1354 yılında Süleyman Paşanın Gelibolu Kalesi’ni fethi ile gerçekleşmiştir. Ardından da 1356’da Gelibolu’dan sonra Tekirdağ’a kadar Rumeli kıyıları fethedilmiştir.

I.Murad döneminde Anadolu kıyılarının tamamı Osmanlı hakimiyetine geçmiş, fakat Boğaz’ın tamamen kontrolü Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, Boğaz’ın en dar yerine 1462’de inşa ettirdiği kalelerden sonra gerçekleşmiştir. Boğaz bundan sonra, hem İstanbul’un savunmasını üstlenmiş hem de Karadeniz –Akdeniz geçişi ile ilgili hakimiyet planlarının kilidini teşkil ederek sürekli askeri önemini korumuştur…

Paylaşın