Tadao Ando Mimarisi: Öne Çıkan Üç Eseri

Mimariyi insan ruhunu yükselten bir deneyim olarak gören Tadao Ando, Japonya’nın en tanınmış çağdaş mimarlarından biridir ve minimalist, derin anlamlar taşıyan tasarımlarıyla ünlenmiştir.

Haber Merkezi / Kendi kendini yetiştirmiş bir mimar olan Ando, genellikle brüt beton (çıplak beton), doğal ışık ve çevresel uyum gibi unsurları kullanarak yapılarında sakinlik ve dinginlik hissi uyandırır.

Tadao Ando’nun mimarisi, modernizmi Japon geleneksel estetiğiyle birleştiren benzersiz bir yaklaşıma sahiptir.

Tadao Ando mimarisinin temel özellikleri:

Brüt beton kullanımı: Ando’nun imzası haline gelen pürüzsüz, işlenmemiş beton yüzeyler, hem yapısal hem de estetik bir rol oynar. Betonun soğuk ve sert doğasını, yumuşak ışık oyunlarıyla dengeleyerek mekanlara derinlik katar.

Doğal ışıkla oyun: Tadao Ando, ışığı bir tasarım elemanı olarak kullanır. Yapılarında ışığın gölgelerle dans etmesi, mekanın ruhunu değiştirmesi için pencere ve açıklıkları stratejik şekilde yerleştirir. Örneğin, “Işık Kilisesi” (Church of the Light) bu yaklaşımın ikonik bir örneğidir.

Doğa ile uyum: Ando, binalarını çevreyle bütünleştirir. Su, bitki örtüsü ve açık alanlar, tasarımlarının ayrılmaz bir parçasıdır. “Azuma Evi” gibi projelerde, doğanın iç mekanla ilişkisi vurgulanır.

Minimalizm ve basitlik: Tadao Ando, gereksiz süslemelerden kaçınır; form ve işlevin sade ama güçlü bir uyum içinde olmasını sağlar. Bu, Japon wabi-sabi felsefesiyle de bağlantılıdır.

Meditatif mekanlar: Ando’nun yapıları, kullanıcıyı düşünmeye ve içsel bir yolculuğa çıkmaya davet eder. Sessizlik ve boşluk, onun tasarımlarında önemli bir yer tutar.

Öne çıkan eserleri:

Işık Kilisesi (Church of the Light, 1989): Osaka’da yer alan bu yapı, haç şeklinde bir açıklıktan sızan ışığın beton duvarlarla etkileşimiyle ünlüdür.

Azuma Evi (Row House, 1976): Küçük bir alanda betonun yaratıcı kullanımını gösterir ve Ando’nun erken dönem şaheserlerinden biridir.

Naoshima Adası Projeleri: Japonya’daki bu sanat adasında, doğayla iç içe geçmiş müzeler ve yapılar tasarlamıştır (örneğin, Chichu Sanat Müzesi).

Ando, mimariyi sadece bir barınak olarak değil, insan ruhunu yükselten bir deneyim olarak görür. Kendi sözleriyle, “Mimarlık, insanlara yaşamın anlamını hatırlatmalı ve doğayla bağ kurmalarını sağlamalıdır.” Şehirleşmenin kaosuna karşı bir sığınak yaratmayı amaçlar.

Tadao Ando’nun eserleri, hem teknik ustalık hem de duygusal derinlik açısından mimarlık dünyasında eşsiz bir yere sahiptir. Onun tasarımları, sadeliğin ne kadar güçlü olabileceğini kanıtlar.

Ando, Pritzker Mimarlık Ödülü ve Amerikan Mimarlar Enstitüsü Altın Madalyası sahibidir.

Paylaşın

Danimarka’nın En Önemli Dini Yapılarından “Roskilde Katedrali”

Danimarka’nın doğusundaki Zelanda adasında, Roskilde şehrinde yer alan Roskilde Katedrali, ülkenin başkenti Kopenhag’a yaklaşık 30 km mesafededir. Katedral, Danimarka’nın en önemli dini yapılarından biridir

Haber Merkezi / Danimarka krallarının ve kraliçelerinin resmi mezar kilisesi olarak da büyük bir tarihi öneme sahip olan Roskilde Katedrali, 1995 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklendi. Katedral, hem mimari özellikleri hem de tarihi değeriyle dikkat çeker.

Roskilde Katedrali’nin inşası, 12. ve 13. yüzyıllarda başlamıştır. İlk taş kilise, Sweyn Forkbeard’in kızı Estrid Svendsdatter tarafından yaptırılmıştır. Daha sonra, 1157 yılında Roskilde Piskoposu olan Absalon’un (aynı zamanda Kopenhag’ın kurucusu olarak bilinir) emriyle katedralin genişletilmesi çalışmaları başlatılmıştır. Katedralin inşası, Absalon’un halefi Peder Sunesen döneminde tamamlanmıştır.

Peder Sunesen, Fransız Gotik tarzını benimseyerek katedralin tasarımında önemli değişiklikler yapmıştır. Bu nedenle, katedral hem Romanesk hem de Gotik mimari özelliklerini barındırır. 14 Mayıs 1443’te Roskilde de çıkan büyük yangında, katedral ciddi zarar görmüştür. Katedral, 1463 yılında Piskopos Oluf Mortensen tarafından yeniden restore edilmiştir.

Reformasyon dönemi (1536), katedralin gelişiminde olumsuz bir dönüm noktası olmuştur. Danimarka’nın Katoliklikten Protestanlığa geçişiyle birlikte, katedralin sahip olduğu geniş araziler ve diğer dini kurumlar kraliyet yönetimine devredilmiştir. Piskopos Joachim Ronnow hapsedilmiş ve Roskilde piskoposluğu Kopenhag’a taşınmıştır. Bu dönemde katedral, sıradan cemaate açılmış ve iç mekan düzenlemeleri Protestan ibadet anlayışına uygun hale getirilmiştir.

Roskilde Katedrali, 800 yıllık Avrupa mimari tarihini yansıtan bir yapıdır ve bu özelliğiyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne iki ana kritere dayanarak dahil edilmiştir:

1. Kriter: Katedral, Kuzey Avrupa’daki ilk büyük tuğla kilise örneklerinden biri olarak, tuğla kullanımının bölgedeki mimari uygulamalara yayılmasında önemli bir etkiye sahiptir. Tuğla Gotik tarzının öncüsü olarak kabul edilir.

2. Kriter: Katedral, farklı dönemlerde inşa edilen yan şapeller ve ek yapılarla, Avrupa mimarisinin çeşitli tarzlarını (Gotik, Romanesk, Rönesans, Barok ve Neoklasik) bir arada barındırır. Bu, katedrali mimari evrimin bir özeti haline getirir.

Katedralin ana yapısı, 12. ve 13. yüzyıllarda Gotik tarzda inşa edilmiştir. Yüksek kemerleri ve geniş pencereleri, Gotik mimarinin ışığı vurgulayan karakteristik özelliklerini taşır. Ancak, zamanla eklenen kraliyet şapelleri, her biri kendi döneminin mimari tarzını yansıtır.

Örneğin: Büyücüler Şapeli (Chapel of the Magi): 1460’larda inşa edilmiş olup, Gotik tarzın bir örneğidir ve Kraliçe 1. Margrethe’in lahitini barındırır.

5. Frederik Şapeli: Neoklasik tarzda inşa edilmiştir ve 18. yüzyılın estetik anlayışını yansıtır.

4. Christian Şapeli: Rönesans tarzında inşa edilmiştir ve Danimarka’nın en uzun süre tahtta kalan hükümdarlarından biri olan 4. Christian’ın mezarını içerir.

Katedralin dış cephesi, kırmızı tuğladan yapılmış olup, iki yüksek kulesiyle dikkat çeker. 17. yüzyılda 4. Christian tarafından eklenen ikiz kuleler, katedrale Barok bir hava katmıştır. İç mekan, sade bir Protestan estetiği taşırken, kraliyet mezarları ve şapellerin zengin dekorasyonları dikkat çeker.

Kraliyet mezarları

Roskilde Katedrali, 15. yüzyıldan itibaren Danimarka krallarının ve kraliçelerinin resmi mezar kilisesi olmuştur. Katedralde toplam 39 kral ve kraliçenin mezarı bulunmaktadır. Mezarlar, katedralin ana alanında, şapellerde ve kriptlerde yer alır.

Öne çıkan bazı mezarlar şunlardır: Kraliçe 1. Margrethe (1353-1412): Danimarka, Norveç ve İsveç’i birleştirerek Kalmar Birliği’ni kuran güçlü bir hükümdar olan 1. Margrethe’in lahti, katedralin ana sunağının arkasında yer alır. Lahit, etkileyici bir mermer işçiliğiyle süslenmiştir ve katedralin en önemli mezarlarından biridir.

1. Christian (1426-1481) ve Kraliçe Dorothea (1430-1495): Gotik tarzda inşa edilen şapelde yer alırlar.

2. Frederik (1534-1588) ve Kraliçe Sophie (1557-1631): Kronborg Kalesi’ni inşa ettiren 2. Frederik’in mezarı, Rönesans tarzında bir şapeldedir.

4. Christian (1577-1648): Danimarka’nın en ünlü krallarından biri olan 4. Christian, Frederiksborg ve Rosenborg kalelerini inşa ettirmiştir. Mezarı, katedralin en büyük ve en gösterişli şapellerinden birindedir.

9. Frederik (1899-1972): Gelenekten farklı olarak, mezarı katedralin içinde değil, dışında, Roskilde Fiyordu’na bakan bir alanda yer alır. Bu, 9. Frederik’in kendi isteğiyle olmuştur.

Katedralin kültürel ve turistik önemi

Roskilde Katedrali, hem dini hem de kültürel bir merkez olarak işlev görür. Halen aktif bir kilise olan katedral, aynı zamanda yılda 165 binden fazla turisti ağırlar. Katedral, Roskilde’nin tarihi ve kültürel mirasının bir parçası olarak, şehrin diğer önemli turistik mekanlarıyla (örneğin, Viking Gemi Müzesi) birlikte, Roskilde’yi Kopenhag’dan kolayca ulaşılabilen popüler bir günlük gezi destinasyonu haline getirir.

Katedralin içindeki dekorasyonlar, özellikle kraliyet mezarlarının süslemeleri, Danimarka tarihini ve sanatını anlamak için bir hazine niteliğindedir. Duvarlardaki bazı ortaçağ freskleri, Reformasyon sırasında badana ile kapatılmış, ancak daha sonra kısmen restore edilmiştir. Ayrıca, katedralde düzenlenen konserler ve diğer kültürel etkinlikler, burayı canlı bir kültürel mekan haline getirir.

Paylaşın

Diller Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Kültürün, bilginin ve teknolojinin gelişiminde temel bir rol oynayan dillerin ortaya çıkışı, insanlık tarihinin hala tam olarak çözülememiş sorularından biri olmaya devam ediyor.

Haber Merkezi / Dilbilimciler, antropologlar ve arkeologlar, dillerin kökeni hakkında çeşitli teoriler öne sürmüşlerdir, ancak kesin bir tarih veya tek bir “başlangıç anı” belirlemek mümkün değildir.

Dillerin ortaya çıkışı, insanın evrimsel gelişimiyle yakından ilişkilidir. Modern insan (Homo sapiens), yaklaşık 300 bin yıl önce Afrika’da ortaya çıkmıştır. Ancak, dilin bu dönemde mi yoksa daha sonra mı geliştiği tartışmalıdır.

Dillerin oluşabilmesi için insanın anatomik olarak uygun bir yapıya sahip olması gerekiyordu. Özellikle boğaz, gırtlak ve beyin yapısındaki gelişmeler (örneğin, konuşma organlarının koordinasyonu ve karmaşık düşünceyi işleyen bir beyin) dilin gelişimi için kritik öneme sahiptir.

Bu özellikler Homo sapienste tam anlamıyla gelişmiş olsa da, Homo erectus veya Homo neanderthalensis gibi önceki insan türlerinin de ilkel bir iletişim sistemine sahip olabileceği düşünülmektedir.

Birçok bilim insanı, modern anlamıyla sembolik ve karmaşık dillerin yaklaşık 100 bin ila 50 bin yıl önce ortaya çıktığını öne sürmektedir. Bu dönem, “Kültürel Devrim” veya “Bilişsel Devrim” olarak adlandırılır ve insanın sembolik düşünme, sanat yapma ve karmaşık sosyal yapılar oluşturma kapasitesinin hızla geliştiği bir zaman dilimidir.

Bu dönemde, insanlar soyut kavramları ifade edebilen, gramer yapısı olan ve sınırsız anlam üretebilen bir dil geliştirmişlerdir. Bu, avcı-toplayıcı toplulukların daha karmaşık sosyal ilişkiler kurmasını, bilgi birikimini kuşaktan kuşağa aktarmasını ve kültürel gelişimlerini hızlandırmasını sağlamıştır.

İnsanlar, Afrika’dan çıkarak dünyaya yayıldıkça (yaklaşık 70 bin – 50 bin yıl önce başlayan göçlerle), farklı coğrafyalarda izole topluluklar oluşturdular. Bu izolasyon, dil çeşitliliğinin artmasına neden oldu. Farklı çevre koşulları, sosyal yapılar ve kültürel ihtiyaçlar, dillerin farklılaşmasını hızlandırdı.

Dilbilimciler, tüm modern dillerin ortak bir “proto-dil”den türediğini öne süren teoriler üzerinde çalışsa da, böyle bir dilin varlığını kanıtlamak mümkün değildir. Bu tür bir proto-dil, teorik olarak 100 bin yıldan daha eski bir dönemde var olmuş olabilir.

Yazılı dilin ortaya çıkışı: Konuşma dili çok daha eski olmasına rağmen, yazılı dilin ortaya çıkışı nispeten yenidir. İlk yazılı dil örnekleri, yaklaşık MÖ 3 bin 500 civarında Mezopotamya’da (Sümerler) ve Mısır’da ortaya çıkmıştır.

Çivi yazısı ve hiyeroglif gibi sistemler, insanlık tarihindeki ilk yazılı iletişim örnekleridir. Yazılı dil, konuşma dilinin bir uzantısı olarak gelişti ve bilgi saklama, ticaret ve yönetim gibi ihtiyaçlardan doğmuştur.

Günümüzde dillerin kökenini anlamak için genetik, dilbilim ve nörobilim gibi disiplinler bir araya gelerek çalışmalar yapmaktadır. Örneğin, FOXP2 geni gibi dil yeteneğiyle ilişkilendirilen genetik mutasyonlar, dilin evrimsel kökenlerine dair ipuçları sunmaktadır.

Ayrıca, dilbilimciler, dillerin tarihsel gelişimini ve akrabalıklarını incelemek için karşılaştırmalı dilbilim yöntemlerini kullanmaktadır. Bu çalışmalar, dillerin nasıl yayıldığı ve farklılaştığı hakkında bilgi verse de, dilin ilk ortaya çıkış anını belirlemek için yeterli değildir.

Dilin kökenine dair çeşitli teoriler vardır, ancak hiçbiri kesin bir cevap sunmaz:

Doğal Ses Teorisi (Bow-Wow Teorisi): İnsanların doğadaki sesleri taklit ederek dili oluşturduğu öne sürülür.

Duygusal İfade Teorisi: Dilin, duygusal tepkilerin seslendirilmesiyle başladığı düşünülür.

Sosyal Etkileşim Teorisi: Dilin, sosyal işbirliği ve grup içi iletişimin bir sonucu olarak geliştiği savunulur.

Jest Teorisi: Dilin, el işaretleri ve jestlerden evrilerek sözlü iletişime dönüştüğü öne sürülür.

Paylaşın

Süleyman Hanedanlığının Kökenleri

Süleyman Hanedanlığı (veya Solomon Hanedanlığı), Etiyopya’yı uzun yıllar yönetmiş olan ve kökenlerini efsanevi bir şekilde Hz. Süleyman (İslam ve Yahudi-Hristiyan geleneğinde Kral Süleyman) ile Saba Melikesi’ne (veya Sebe Kraliçesi, Belkıs) dayandıran bir hanedanlıktır.

Etiyopya tarihinin en önemli siyasi ve kültürel yapılarından biri olarak kabul eden Süleyman Hanedanlığı, 13. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Etiyopya’da hüküm sürmüştür.

Süleyman Hanedanlığının kökeni, Etiyopya’nın ulusal destanı olan Kebra Nagast (Kralların Zaferi) adlı metne dayanır. Bu metin, hanedanın meşruiyetini ve kökenini dini ve efsanevi bir anlatıyla açıklar:

Kebra Nagast’a göre, Saba Melikesi (İncil’de ve Kur’an’da adı geçen Sebe Kraliçesi), Hz. Süleyman’ın bilgeliğini ve zenginliğini duymuş ve onu ziyaret etmek için Kudüs’e gitmiştir. Bu ziyaret, hem İncil’de (1. Krallar 10:1-13) hem de Kur’an’da (Neml Suresi 27:20-44) anlatılır, ancak detaylar farklılık gösterir. Etiyopya geleneğinde, bu ziyaret sırasında Saba Melikesi ile Hz. Süleyman arasında romantik bir ilişki gelişmiş ve bu ilişkiden bir çocuk doğmuştur.

Çocuğun adı I. Menelik’tir ve Etiyopya geleneğine göre, Menelik, Süleyman Hanedanlığının kurucusu olarak kabul edilir. Menelik, büyüdüğünde babasını ziyaret etmek için Kudüs’e gitmiş ve dönüşünde kutsal Ahit Sandığı’nı (İncil’de ve Yahudi geleneğinde kutsal emanetlerin saklandığı sandık) Etiyopya’ya getirmiştir. Etiyopya Ortodoks Tewahedo Kilisesi, Ahit Sandığı’nın Aksum’daki Meryem Siyon Kilisesi’nde korunduğuna inanır.

Bu efsane, Süleyman Hanedanlığı’nın hem siyasi hem de dini meşruiyetini güçlendirmiştir. Hanedan üyeleri, kendilerini Yahudi – Hristiyan geleneğinin bir parçası olarak konumlandırmış ve “Davud’un Soyu” ile “Yahuda Aslanı” unvanlarını kullanmıştır. Bu unvanlar, özellikle Hristiyanlık Etiyopya’da resmi din olduktan sonra (4. yüzyıl), hanedanlığın kutsal bir statüye sahip olduğunu vurgulamak için önemli bir araç olmuştur.

Bu efsane, tarihsel olarak doğrulanabilir bir gerçeklikten çok, siyasi ve dini meşruiyet sağlamak için oluşturulmuş bir mit olarak değerlendirilir. Ancak, Etiyopya kültürü ve kimliği üzerinde derin bir etkisi olmuştur.

Süleyman Hanedanlığının tarihsel kökenleri, efsanevi anlatıların ötesine geçtiğimizde, Etiyopya’nın daha erken dönemdeki siyasi yapılarına, özellikle Aksum Krallığı’na ve onun ardılı olan Zagve Hanedanlığı’na dayanır.

Aksum Krallığı (MÖ 1. yüzyıl – MS 7. yüzyıl): Etiyopya’nın kuzeyinde (bugünkü Tigray bölgesi) kurulan Aksum Krallığı, bölgenin ilk büyük medeniyetlerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir. Kızıldeniz ticaret yollarında stratejik bir konuma sahip olan Aksum, Güney Arabistan (Yemen), Roma İmparatorluğu ve Doğu Afrika ile yoğun ticari ilişkiler geliştirmiştir.

Aksum Krallığı, 4. yüzyılda Hristiyanlığı resmi din olarak kabul etmiş ve bu, Etiyopya’nın dini kimliğinin temelini oluşturmuştur. Ancak, Aksum Krallığı, 7. yüzyılda İslam’ın yayılması ve ticari yolların değişmesiyle zayıflamış ve çökmüştür.

Zagve Hanedanlığı (10. yüzyıl – 13. yüzyıl): Aksum Aksum Krallığı’nın çöküşünden sonra, Etiyopya’da siyasi güç boşluğu oluşmuş ve bu dönemde Zagve Hanedanlığı ortaya çıkmıştır. Ancak, Zagve Hanedanlığı, Süleyman Hanedanlığının kökeni açısından bir geçiş dönemi olarak değerlendirilir.

Süleyman Hanedanlığı (1270 – 1974): Süleyman Hanedanlığı, tarihsel olarak 1270 yılında Yekuno Amlak’ın Zagve Hanedanlığını devirmesiyle başlamıştır. Yekuno Amlak, kendisini I. Menelik’in soyundan geldiğini iddia etmiş ve böylece Süleyman Hanedanlığının meşruiyetini efsanevi anlatıya dayandırmıştır. Süleyman Hanedanlığı, Etiyopya’yı yeniden birleştirerek güçlü bir merkezi otorite kurmuş ve Hristiyan kimliğini pekiştirmiştir.

Süleyman Hanedanlığı, 1270’ten 1974’e kadar (son imparator Haile Selassie’nin devrilmesine kadar) Etiyopya’yı yönetmiş ve bu süre zarfında birçok önemli başarılara imza atmıştır:

Süleyman Hanedanlığı, özellikle İslam’ın yayıldığı Orta Çağ döneminde, Etiyopya’nın Hristiyan kimliğini korumuştur. 16. yüzyılda Adal Sultanlığı ile yaşanan savaşlar (Osmanlı İmparatorluğu’nun dolaylı desteğiyle), hanedanlığın bu kimliği savunma mücadelesinin bir örneğidir. Portekiz’in askeri desteğiyle bu savaşlardan galip çıkan Etiyopya, Hristiyan bir devlet olarak varlığını sürdürmüştür.

Hanedanlık, Etiyopya’nın farklı bölgelerini birleştirerek merkezi bir yönetim kurmuş ve ülkenin sınırlarını genişletmiştir. Özellikle 19. yüzyılda II. Menelik döneminde, Etiyopya modern bir imparatorluk haline gelmiş ve İtalya’nın sömürgeci girişimlerini (Adwa Savaşı, 1896) püskürtmüştür.

Kebra Nagast gibi metinlerin yazımı, dini sanatın gelişimi ve mimari eserlerin inşası, hanedanlığın kültürel başarıları arasında yer alır.

Süleyman Hanedanlığı, 1974 yılında askeri bir darbeyle (Derg rejimi) sona ermiştir. Son imparator Haile Selassie, hanedanın son temsilcisi olarak tahttan indirilmiş ve bir yıl sonra öldürülmüştür. Bu olay, 700 yılı aşkın bir süredir devam eden hanedanlığın resmi olarak sonunu işaret etmiştir.

Sonuç olarak Etiyopya Süleyman Hanedanlığının kökenleri, tarihsel ve efsanevi unsurların bir karışımıdır. Efsanevi olarak, hanedan kökenlerini Hz. Süleyman ve Saba Melikesi’ne dayandırır ve bu anlatı, Kebra Nagast ile Etiyopya’nın ulusal kimliğinin bir parçası haline gelmiştir.

Tarihsel olarak ise, hanedanlık, 1270 yılında Yekuno Amlak tarafından Zagve Hanedanı’nın devrilmesiyle başlamış ve Aksum Krallığı’nın mirası üzerine inşa edilmiştir. Bu, siyasi meşruiyet ve dini kimlik oluşturma açısından önemli bir rol oynamış, ancak modern tarihsel araştırmalar, efsanevi unsurların tarihsel gerçeklikten çok sembolik bir anlam taşıdığını göstermektedir.

Paylaşın

İnsanın Ataları 1,5 Milyon Yıl Önce Kemikten Aletler Kullanıyordu

Bilim insanları, onlarca yıl boyunca, eski insanların (homininler olarak da bilinir) basit taş aletler ve doğada buldukları kemikleri kullandıklarını düşünüyorlardı.

Haber Merkezi / Bu görüşü altüst eden yeni bir araştırma, insanın atalarının 1,5 milyon yıl önce kemik aletler yapabildiğini ortaya koydu.

İspanyol Ulusal Araştırma Konseyi’nden (CSIC) Ignacio de la Torre liderliğindeki bilim insanları, Kuzey Tanzania’daki Olduvai Geçidi’nde çoğu fil ve su aygırı kemiklerinden yapılmış 27 alet keşfettiler.

Büyük Rift Vadisi’nde bulunan ve Serengeti Ovası boyunca yaklaşık 29 mil uzanan Olduvai Geçidi, bugüne kadarki en önemli paleoantropolojik hazinelerden biri olarak kabul ediliyor.

Bu aletler, taş alet yapımı için kullanılan “knapping” (yontma) tekniğine benzer bir yöntemle şekillendirilmişlerdi.

Keşif, kemik aletlerin sistematik kullanımının daha önce sanılandan (yaklaşık 500 bin yıl öncesi) bir milyon yıl daha erken başladığını ortaya koyuyor.

Taş aletlerin kullanımı 3.3 milyon yıl öncesine (örneğin Etiyopya’daki Lomekwi 3 buluntuları) kadar gidiyor. Ancak kemik aletler genellikle çok daha geç bir tarihe, yaklaşık 400 bin ile 500 bin yıl öncesine (Avrupa ve Asya’daki siteler) atfediliyordu.

Olduvai’deki bu keşif, kemik aletlerin kullanımının Acheulean döneminin erken safhalarına (1.7 milyon yıl öncesi) denk geldiğini ve taş alet teknolojisinden uyarlandığını gösteriyor.

Aletlerin bazıları keskin uçlu iken, bazıları da taş el baltalarına benzer armut şeklinde. Bu, homininlerin hem malzeme seçiminde hem de işleme tekniklerinde ileri bir bilişsel kapasiteye sahip olduğunu düşündürüyor.

Kemik aletlerin yapımı, homininlerde soyut düşünme ve teknik yenilik yapma özelliğinin sanılandan çok daha erken bir dönemde geliştiğine işaret ediyor.

Olduvai Geçidi’nde bulunan su aygırı kemiklerindeki kesim izleri, homininlerin büyük hayvanları avladığını veya leşlerini kullandığını gösteriyor. Ancak fil kemiklerinin azlığı, bu kemiklerin başka bir yerden getirilmiş olabileceğini düşündürüyor.

Paylaşın

Danimarka’da Dört Bin Yıllık Stonehenge Benzeri Yapı Keşfedildi

Danimarka’nın Kuzey Jutland bölgesinde yer alan Aars kentinde, yaklaşık 4 bin yıllık olduğu tahmin edilen ve “Woodhenge” olarak adlandırılan Stonehenge’e benzer dairesel bir yapı keşfedildi.

Haber Merkezi / Çapı yaklaşık 30 metre olan Woodhenge’in en az 45 ahşap direkten oluştuğu düşünülüyor. Bölgede bulunan ikinci benzer yapı olma özelliğini taşıyan Woodhenge, MÖ 2600 ile MÖ 1600 yılları arasına tarihlendiriliyor.

Araştırmacılar, Woodhenge’in İngiltere’deki Stonehenge ile benzer bir eksene sahip olduğunu belirtiyor. Bu durum, Danimarka ile İngiltere arasında tarih öncesi dönemde ortak inanç sistemleri ve kültürel bağlantılar olabileceğine işaret ediyor.

Araştırmacılara göre, bu tür yapılar genellikle Güneş’e tapınma ve tarımsal ritüellerle ilişkilendirilen ritüel merkezleri olarak kullanılıyordu.

Vesthimmerlands Müzesi küratörü Sidsel Wahlin, keşfin toplumların doğaüstü güçlerle bağlantı kurma biçimlerini gösterdiğini vurguluyor.

Keşif, Neolitik ve Erken Bronz Çağ’da Avrupa’daki toplumlar arasındaki etkileşimi anlamak açısından önemli bir katkı sağlıyor.

Araştırma ekibi, ahşap direklerden alınan örnekler üzerinde daha detaylı tarihlendirme ve genetik analizler yaparak yapının kökeni ve amacı hakkında daha fazla bilgi edinmeyi planlıyor.

Stonehenge

Stonehenge, İngiltere’nin Wiltshire bölgesinde bulunan, dünyanın en ikonik tarih öncesi anıtlarından biri. Yaklaşık MÖ 3100 – 2000 yılları arasında, Neolitik ve Bronz Çağ dönemlerinde inşa edilmiştir.

Dev taşlardan (megalitlerden) oluşan bu dairesel yapı, genellikle dinsel törenler, astronomik gözlemler ve sosyal toplanmalarla ilişkilendirilir.

Stonehenge, büyük “sarsen” taşları (yaklaşık 25 ton ağırlığında) ve daha küçük “mavi taşlar” (bluestones) ile inşa edilmiştir.

Sarsen taşları daire şeklinde dizilmiş, bazılarının üstüne yatay taşlar (linteller) yerleştirilmiştir. İçteki mavi taşlar ise Galler’den, yaklaşık 200 km uzaktan taşınmıştır.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Stonehenge, turistler ve araştırmacılar için büyük bir ilgi odağı. Ayrıca, modern pagan gruplar tarafından hâlâ ritüel amaçlı kullanılıyor, özellikle gündönümü kutlamalarında.

Paylaşın

“Anora”, Oscar’da En İyi Film Dahil Beş Ödül Kazandı

97. Akademi Ödülleri’ne damga vuran “Anora”, En İyi Film, Yönetmen, Özgün Senaryo, Kurgu (hepsi Baker’a) ve En İyi Kadın Oyuncu (Mike Madison’a) olmak üzere beş ödül aldı.

Haber Merkezi / Oscar Ödülleri olarak da bilinen ve sinema dünyasının en prestijli ödüllerinden olan 97. Akademi Ödülleri’nin kazananları belli oldu. Tören, ABD’nin Los Angeles kentinde bulunan Dolby Theatre’da gerçekleştirildi.

Sunuculuğunu komedyen Conan O’Brien’ın üstlendiği ödül töreninin açılışında, ABD’li pop şarkıcısı Ariana Grande ile İngiliz şarkıcı ve oyuncu Cynthia Erivo sahne aldı.

Geçen yılın Altın Palmiye ödülünün de sahibi olan Anora altı adaylıktan beşini kazanarak geceye damgasını vurdu.

‘The Brutalist,’ ‘Wicked’ ve ‘Emilia Perez’ gibi diğer favori adayları geride bırakan Anora’nın kazandığı ödüller arasında En İyi Film de yer alıyor. Conclave ise En İyi Uyarlama Senaryo dalında tek Oscar kazandı.

Cesur ve bağımsız film yapımcılığıyla tanınan yönetmen Sean Baker, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Özgün Senaryo ve En İyi Kurgu olmak üzere dört Oscar’ı birden alarak tarihe geçti. Baker ayrıca, aynı filmle bir gecede dört Oscar alan ilk kişi oldu.

Adrien Brody, “The Brutalist” ile ikinci kez en iyi erkek oyuncu Oscar’ını evine götürürken, Anora’nın yıldızı Mikey Madison en iyi kadın oyuncu heykelciğini aldı.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünü A Real Pain filmindeki rolüyle Kieran Culkin aldı. En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü ise Emilia Perez filmiyle Zoe Saldaña kazandı.

En iyi film dalında aday gösterilen 10 filmden sekizi en az bir ödül kazandı. Bunlar arasında Zoe Saldana’ya en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazandıran “Emilia Pérez” de vardı. Kieran Culkin “A Real Pain” filmiyle en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ını aldı.

Oscar ödül töreninin öne çıkan ödül kategorileri ve sahipleri şöyle:

En İyi Film: “Anora”
En İyi Yönetmen: Sean Baker – “Anora”
En İyi Kadın Oyuncu: Mikey Madison – “Anora”
En İyi Erkek Oyuncu: Adrien Brody – “The Brutalist”
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Zoe Saldana – “Emilia Pérez”
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Kieran Culkin – “A Real Pain”
En İyi Özgün Şarkı: El Mal – “Emilia Perez”
En İyi Sinematografi: “The Brutalist”
En İyi Görsel Efekt: “Dune: Part Two”
En İyi Animasyon: “Flow”
Yabancı Dilde En İyi Film: “I’m Still Here” – Brezilya

Paylaşın

Berlinale’de Altın Ayı Ödülünü “Hayaller” Kazandı

Norveçli yönetmen Dag Johan Haugerud’un “Drømmer” (Dreams / Hayaller) adlı filmi, 75. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin ana ödülü olan “Altın Ayı”yı kazandı.

Brezilyalı yönetmen Gabriel Mascaro’nun yönettiği distopik film “O Ultimo Azul” (The Blue Trail / Mavi Yol) Büyük Jüri Ödülü’nü (Gümüş Ayı) kazandı.

En İyi Yönetmen ödülüne, “Sheng Xi Zhi Di” (Living the Land / Bu Dünyada Yaşamak) adlı filmiyle Çinli yönetmen Huo Meng layık görüldü. En İyi Senaryo Gümüş Ayı Ödülü, “Continental 25” adlı filmiyle Rumen yönetmen Radu Jude’ye verildi.

Venezuelalı yönetmen Ivan Fund, “El mensaje” (The Message) filmiyle gümüş ayı jüri ödülü kazandı.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, Richard Linklater’ın “Blue Moon” (Mavi Ay) filmindeki rolüyle aktör Andrew Scott’a üstün yaratıcı katkı ödülü, “The Tower of Ice” (Buz Kulesi) filmindeki çalışmasıyla yönetmen Lucille Hadzihalilovic’e verildi.

Rose Byrne, “If I Had Legs I’d Kick You” filmindeki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görüldü.

Çeşitli kategorilerde 74 ülkeden toplam 240 filmin gösterildiği bu yılki Berlinale, kırmızı halıda ve sinema salonlarında yapılan siyasi protestolarla dikkat çekti.

En İyi Film Altın Ayı: Drommer
Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü: The Blue Trail
Gümüş Ayı Jüri Ödülü: The Message
En İyi Yönetmen Gümüş Ayı: Huo Meng/ Living the Land
En İyi Performans Gümüş Ayı: Rose Byrne/If I Had Legs, I’d Kick You/
En İyi Yardımcı Performans Gümüş Ayı: Andrew Scott/Blue Moon
En İyi Senaryo Gümüş Ayı: Kontinental ’25/ Radu Jude
Üstün Sanatsal Katkı için Gümüş Ayı: La Tour de Glace/ Lucile Hadzihalilovic

Drommer, 16 yaşındaki Johanne’nin, öğretmeni Johanna’ya duyduğu derin aşkla yüzleşmesini ve içsel dünyasını keşfetmesini konu alıyor.

The Blue Trail, yaşlılar için oluşturulan bir koloniye gönderilmesi planlanan bir kadının hikayesini ve kadının Amazon ormanlarında bulduğu sığınakla distopik bir toplumda yaşamaya çalışmasını anlatıyor.

Sheng Xi Zhi Di, 1991’de Çin’deki sosyoekonomik değişimlerin özellikle çiftçi aileleri üzerindeki etkisini konu alıyor.

Continental 25, konut sıkıntısı, post-sosyalist ekonomi ve milliyetçilik gibi toplumsal sorunlara keskin bir eleştiri sunuyor.

If I Had Legs I’d Kick You, psikolojik bir çöküntü yaşayan bir anneyi konu alıyor.

Paylaşın

2025 BAFTA Ödülleri: Kazananların Tam Listesi

Britanya Film ve Televizyon Sanatları Akademisi tarafından verilen BAFTA Film Ödülleri’nin kazananları David Tennant’ın ev sahipliğinde Londra’daki The Royal Festival Hall’da düzenlenen törenle açıklandı.

2025 BAFTA Ödülleri’nde dörder ödül alan Conclave ve The Brutalist birinci oldu. En İyi Erkek Oyuncu ve Kadın Oyuncu ödüllerini sırasıyla The Brutalist ve Anora filmlerindeki başrolleriyle Adrien Brody ve Mikey Madison aldı.

Diğer ödül kazananlar arasında A Real Pain filmiyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü alan Kieran Culkin ve Emilia Perez filmindeki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alan Zoe Saldana var.

Geceye damgasını vuran iki filmden biri olan The Brutalist, Holokost’tan kaçan Macar mimar Laszlo Toth’un ABD’de çalışarak hayatını yeniden kurma mücadelesini anlatıyor. Conclave ise yeni Papa’yı seçmek zorunda kalan bir kardinal grubunun entrika yüklü hikayesine odaklanıyor.

Bu iki film dışında Wicked, Emilia Perez, Anora, Dune, A Real Pain ve Wallace and Gromit: Vengeance Most Fowl geceden ikişer ödülle döndü.

Ödül Kazananların Tam Listesi:

En İyi Film: Conclave
En İyi İngiliz Filmi: Conclave
En İyi Yabancı Dilde Film: Emilia Perez
En İyi Yönetmen: Brady Corbet – The Brutalist
En İyi Kadın Oyuncu: Mikey Madison – Anora
En İyi Erkek Oyuncu: Adrien Brody – The Brutalist

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Zoe Saldana – Emilia Pérez
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Kieran Culkin – A Real Pain
En İyi Özgün Senaryo: A Real Pain
En İyi Uyarlama Senaryo: Conclave
En İyi Animasyon Filmi: Wallace and Gromit: Vengeance Most Fowl
En İyi Aile Filmi: Wallace and Gromit: Vengeance Most Fowl

En İyi Görüntü Yönetimi: The Brutalist
En İyi Kostüm Tasarımı: Wicked
En İyi Saç ve Makyaj: The Substance
En İyi Prodüksiyon Tasarımı: Wicked
En İyi Ses: Dune: Part Two
En İyi Görsel Efekt: Dune: Part Two

Paylaşın

Hint – Avrupa Dillerinin Tarihindeki Eksik Halka Bulundu

400’den fazla sayıda olan ve Cermen, Roman, Slav, Hint – İran ve Kelt gibi büyük toplulukları içeren Hint – Avrupa dilleri (IE), dünya nüfusunun neredeyse yarısı tarafından konuşulmaktadır.

Haber Merkezi / Tarihçiler ve dilbilimciler, Proto – Hint – Avrupa (PIE) dilinden kaynaklanan bu dilin kökenlerini ve yayılımını 19. yüzyıldan beri araştırılmaktadır.

Nature dergisinde yayınlanan ve Viyana Üniversitesi’nden Tom Higham ve Olivia Cheronet’nin de yer aldığı yeni bir araştırmada, M.Ö. 6400 – 2000 yılları arasında Avrasya’daki arkeolojik alanlardan elde edilen 435 kişinin DNA’sı analiz edildi.

Önceki araştırmalar, Karadeniz ve Hazar Denizi’nin kuzeyindeki Karadeniz – Hazar steplerinde gelişen Yamnaya kültürünün, M.Ö. 3100’lerden itibaren Avrupa ve Orta Asya’ya yayıldığını göstermişti.

Bu göç, M.Ö. 3100 ila M.Ö. 1500’de Avrasya’daki popülasyonlarda “bozkır soyunun” ortaya çıkmasına yol açarak Avrupalı insan genomları üzerinde son 5 bin yıldaki herhangi bir demografik olaydan daha büyük bir etki yaratmıştı.

Yamnaya halkının bu yöndeki hareketi, Hint – Avrupa dillerinin yayılmasının başlıca faktörü olarak kabul ediliyor. Ancak Hint – Avrupa dillerinin bir grubu (Anadolu) bozkır kökenli değil.

Araştırma, Anadolu dillerinin daha önce yeterince tanımlanmamış bir grup tarafından konuşulan bir dilden geldiğini savunuyor, Kuzey Kafkas Dağları ile Aşağı Volga arasındaki bozkırlarda M.Ö. 4.500 – 3.500’e tarihlenen bir popülasyon.

Bu yeni tanınan Kafkas – Aşağı Volga (CLV) popülasyonunun genetiği kaynak olarak kullanıldığında, Hitit döneminden önce veya o dönemde Anadolu’daki en az beş bireyin CLV kökenli olduğunu gösteriyor.

Yeni araştırma, Yamnaya nüfusunun atalarının yaklaşık yüzde 80’inin, aynı zamanda Hititçe konuşan Bronz Çağı Orta Anadolulularının atalarının en az onda biri olan CLV grubundan geldiğini gösteriyor.

Ron Pinhasi, “CLV grubu bu nedenle tüm IE konuşan nüfuslarla ilişkilendirilebilir ve hem Hititçenin hem de tüm sonraki IE dillerinin atası olan Hint – Anadolu dilini konuşan nüfus için en iyi adaydır” diye açıklıyor.

Araştırma, hem Anadolu hem de Hint-Avrupa halkları tarafından paylaşılan Proto – Hint – Anadolu dilinin entegrasyonunun, M.Ö. 4.400 ile M.Ö. 4.000 arasında CLV toplulukları arasında zirveye ulaştığını gösteriyor.

Dr. Pinhasi, “Hint-Avrupa hikayesindeki kayıp halka olarak CLV popülasyonunun keşfi, Hint-Avrupalıların kökenlerini ve bu halkların Avrupa ve Asya’nın bazı bölgelerine yayıldığı yolları yeniden inşa etmeye yönelik 200 yıllık arayışta bir dönüm noktasına işaret ediyor” diyor.

Paylaşın