Kılıçdaroğlu ‘Ya Bana Katılın Ya Yolumdan Çekilin’ Sözlerine Açıklık Getirdi

“‘Ya bana katılın ya yolumdan çekilin’ sözlerine açıklık getiren CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Ben; bu ülkeyi seven, bu ülke için çaba harcayan, bayrağımızın dalgalanmasını isteyen, vatanına bağlı bütün kesimleri yol arkadaşım olarak kabul ettim ve onlara çağrı yaptım” dedi.

Haber Merkezi / CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Ankara’da basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.

Kılıçdaroğlu, grup toplantısında yaptığı “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” sözlerine ilişkin soruya, “Arkadaşlar, Türkiye’nin içinde bulunduğu şartları siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Adalet yok, hukuk yok demokrasi yok, Anayasa ayaklar altında… Bu ülkede herkes perişan vaziyette ama Saray’ın sesi bile çıkmıyor. Ülke neredeyse sahipsiz bir konumda. Dolayısıyla ben; bu ülkeyi seven, bu ülke için çaba harcayan, bayrağımızın dalgalanmasını isteyen, vatanına bağlı bütün kesimleri yol arkadaşım olarak kabul ettim ve onlara çağrı yaptım” şekline yanıt verdi.

“Vatanını satanlarla kavga etmemiz lazım dedim” diyen CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Bu laf doğru mu? Evet, doğru. O zmana ben bunu seslendirmek, söylemek zorundayım. Bir davadan beraat ediyorsunuz, aynı dava tekrar açılıyor ve bu sefer müebbete mahkum ediliyorsunuz” ifadelerini kullandı. Kılıçdaroğlu, sözlerine şöyle devam etti:

“Böyle bir Türkiye’yi siz ister misiniz? Ben istemem! Bunun için yurttaşlarımı uyarmak zorundayım. Ciddi bir sorunumuz var. Ekonomiye bakın, dış politikaya bakın, iç politikaya bakın, vatandaşa bakın… Milyonlarca çocuğun karanlığa mahkum edildiği Türkiye’de ben ne söyleyeyim! Acaba bu çocuklar okula nasıl gidiyorlar, bu çocuklar nasıl besleniyorlar, bu çocuklar nasıl banyo yapıyorlar? Bunu düşünen var mı? Efendim elektrikler kesildi…

Tek cümle ama bunun arkasında milyonlar var. Ben onların yaşadığı dramı yaşamak zorundayım o konuşmayı yapmak için. Ben o dramı yaşadım ve o konuşmayı yapmak benim hakkım. Ben bütün vatandaşlarımın sorunlarına sahip çıkmak zorundayım. Şunu da söylüyorum; Türkiye’nin çözülemeyecek sorunu yoktur ama var olan iktidar tek kişilik hükümet bu sorunu çözemez. Kapasitesi yok, birikimi yok ve çözemez! ”

Kılıçdaroğlu, açıklamalarını, “Bu sorunun çözülmesinin tek yolu var; demokratik yollarla sandığın gelmesi. O nedenle bütün arkadaşlarıma söyledim, eğer bunu istiyorsanız, yol arkadaşı olmak istiyorsanız buyurun gelin beraber yürüyeceğiz. Yok eğer biz mevcut düzenden memnunuz diyorsanız yolunuz açık olsun. Geniş kitleleri yanıma çekmeye, geniş kitlelerin sözcüsü olmaya, geniş kitlelerin dertlerini Mısır’daki sağır sultan duydu, Saray’dakinin de duymasını isterim. Bunun için yaptım.” sözleriyle sona erdirdi.

Paylaşın

Anayasa Mahkemesi, Semra Güzel Başvurusunu Reddetti

Anayasa Mahkemesi (AYM), Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ilgili yapılan iptal başvurusunu reddetti.

Haber Merkezi / AYM, HDP Milletvekili Semra Güzel’in yasama dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ilgili HDP Grup Başkanvekili ve İstanbul Milletvekili Saruhan Oluç tarafından yapılan başvuruya yanıt verdi.

Semra Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılmasının Anayasa’ya ve TBMM İçtüzüğü’ne aykırı olduğunu öne süren Oluç’un başvurusu üzerine AYM tarafından yapılan değerlendirmede, “İleri sürülen gerekçeler ve ortaya konulan deliller ile kararların alınmasındaki usul ve süreç incelendiğinde dokunulmazlığın kaldırılmasının Anayasa’ya, kanuna ve TBMM İçtüzüğü’ne aykırı olmadığı anlaşılmıştır” denildi.

Anayasa Mahkemesi (AYM), bu gerekçelerle Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılmasının iptali talebinin oy birliği ile reddedilmesine karar verdi.

2017’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin düzenlediği hava operasyonunda öldürülen PKK üyesi Volkan Bora’nın cep telefonunda yapılan incelemede Semra Güzel ile birlikte çektirdikleri fotoğraflar kamuoyuna yansımıştı.

Fotoğraf nedeniyle Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılması için fezleke hazırlandı ve TBMM Anayasa ve Adalet Komisyonu üyelerinden oluşan Karma Komisyon’a gönderilmişti. Daha sonra Semra Güzel’in dokunulmazlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda yapılan oylamayla kaldırılmıştı.

Paylaşın

Akşener’den Dikkat Çeken Altılı Masa Açıklaması

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuşan İYİ Parti Lideri Akşener, 6 siyasi partinin farklı vaat ve tavırları olduğunu belirterek, “6 siyasi parti olarak buluşmamızın ortak noktası budur. Siyasette vaatlerimiz, tavırlarımız farklı ama tüm farklılıklarımıza rağmen Türkiye için ortak görüşlerimiz var” dedi.

Haber Merkezi / Akşener, konuya ilişkin açıklamasının devamında, “Mesela güçlendirilmiş parlamenter sistemin esasları hakkında fikir birliğine sahibiz. Rantı, hırsızlıkları engellemek için siyasi ahlak yasası çıkarılması için fikir birliğine sahibiz.” ifadelerini kullandı.

Konuşmasında, Gezi Davası kararlarına da tepki gösteren Meral Akşener, “Gezi direnişi, Türk Gençliği için, yalnızca bir protesto değildir. Aynı zamanda, millî şuurun da, ayağa kalkmasıdır. Atalarından aldıkları yetkiyle, derde düşen milletin, gözünü açma mücadelesidir” dedi.

Akşener, konuya ilişkin açıklamasını, “Kafa yapısı özgürlüğe, milli birliğe, hukuk devletine, gönlü de vatan sevgisine yabancı olan Sayın Erdoğan’ın, Gezi direnişine, iyi gözle bakmasına imkan yoktur. Bu sebeple, “Gezi” kelimesinden hep korkmuştur. Bu sebeple, rayından çıkartmak için, elinden geleni yapmış ve başarmıştır. Bu sebeple, bugün bile, âdeta yemin etmiş gibi, şahsi bir intikam kovalamaktadır” ifadeleriyle sürdürdü.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin TBMM’deki grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu. Akşener’in açıklamalarından öne çıkan kısımlar şöyle;

“Sınırları eleğe memleketi hendeğe çevirip milletimizin kendi vatanında yabancı hissetmesi isteniyor. Bütün bunlar bir tek adamın iktidarı sürebilsin diye gözümüzün içine baka baka yapılıyor. Bugün vatan topraklarımız türlü yağmanın ve peşkeşin içinde satılıyor. İktidar, iktidarda kalabileceği her bir gün adına Anadolu’yu rehin ediyor. Ürününü, mahsulünü, toprağını rehin ediyor. N

itekim dünün Duyun-i Umumiye memurları bugün artık Varlık Fonu’nda Toki’de Merkez Bankası’nda ve Hazine’de geziyor. Bugün milli egemenliğimiz varaklı koltuklarında oturabilsin diye parçalanıyor. Kime şirin görünmek istiyorlarsa ona yaranmak için devletin yetkilerini açıkça hiçbir ar duygusu göstermeksizin satıyorlar. Kimi zaman Meclis’imizden gasp ettikleri kanun yapma yetkisini, kimi zaman en son örneğini Kaşıkçı Davası’nda gördüğümüz hukuk yetkisini satıyorlar.

Bugün büyük ve kronikleşmiş derin bir devlet krizinin içerisindeyiz. Hukuk ve adaleti tek parola yapmak, demokrasiyi tam ve kamil olarak sağlamak için kullanmak mecburiyetindeyiz. Dün 1920’lerin tarihsel eşiğinde önümüzdeki imtihan buydu. Bugün de imtihanımız budur. 6 siyasi parti olarak buluşmamızın ortak noktası budur. Siyasette vaatlerimiz, tavırlarımız farklı ama tüm farklılıklarımıza rağmen Türkiye için ortak görüşlerimiz var. Mesela güçlendirilmiş parlamenter sistemin esasları hakkında fikir birliğine sahibiz. Rantı, hırsızlıkları engellemek için siyasi ahlak yasası çıkarılması için fikir birliğine sahibiz.

‘Son 10 yılda 700 kat artmış’

23 Nisan’ın Çocuk Bayramı olarak kutlanması Atatürk’ün çocuklara verdiği değerden kaynaklanır. Çocuk hep gülsün mutlu olsun istediğimizdir. Zorlandığında kolayı gösterdiğimiz, kendi ayakları üzerinde durabilmesi için cesaretlendirdiğimizdir. Atatürk daha o yıllarda çocuklarımızın ne kadar önemli ve değerli olduğunu gördüğünden yalnızca çocuklara özel bir günü Meclis’in kuruluş günüyle özdeşleştirerek bayram olarak kutlanmasını istemiştir.

TÜİK’in 5’inci Çocuk İş Gücü Araştırması sonuçlarına göre Türkiye’de ekonomik faaliyette çalışan 5-17 yaş grubundaki çocukların sayısı 720 bin. Okullarını terk etmek zorunda kalan çocukların sayısı da fazla. Kayıt dışı çalışan, adlarına çırak diyerek sorumluluktan kaçtığımız 2 milyona yakın çocuğumuz var. Makul bir gelecek kurmaktan yoksun bırakılan, gelişimi ihmal edilmiş çocuklarımız var. Peki çocuk gelinler?

TÜİK’e göre son 10 yılda 381 bin 418 kız çocuğumuz evlendirildi. Ne acıdır ki cinsel, fiziksel ve duygusal istismardan koruyamadığımız çocukların sayısı son 10 yılda 700 kat artmış. 1921 yılında Çocuk Esirgeme Kurumu’nu kurarak yetim çocuklarımıza kol kanat geren o kapsayıcı devlet anlayışının bu kadar uzağındayız. Atatürk’ün çocuklarımıza verdiği değerin bu kadar uzağındayız.

Bay kriz ve arkadaşlarının ülkemizi içine düşürdüğü ekonomik kriz milletimizi 100 liralık bakkal çekine muhtaç ediyor. Liyakatsiz kadroların elinde milletimiz her gün çile çekiyor. Geometri kitabı yazmış bir baş öğretmenin kurduğu ülkemiz 4 işlemi bile bilmeden ekonomi yöneten bir çapsızlığın vesayetinde perişan oluyor. Bu yönetim anlayışın artık ne milletimize ne de memleketimize verecek hiçbir şeyi kalmadı. Hal böyle olunca da bay kriz ve arkadaşları saçmalama konusunda birbirleriyle yarışır hale geldi.

“‘Yürütmeyeceğiz, yürüttürmeyeceğiz’ diyemiyor”

Mühendis ihraç edip, çoban ithal ediyorlar. Doktor ihraç edip, maraba ithal ediyorlar. Kendi gençlerini yoksulluğa mahkum edenler kendi ülkelerini mülteci kampına dönüştürüyorlar. Bugün her 10 evden birinin elektriği kesik. 1 milyon hanenin de doğal gazı kesik.

Enerji Bakanı çıkıp göğsünü gere gere nisan sonu itibariyle 278 bin abonenin elektriğinin kesik olduğunu söylüyor. Memleketin okumuş gençleri her fırsatta iteklenip akın akın yurt dışına gitmek zorunda bırakılırken Ulaştırma Bakanı çıkıp ‘bugün yurt dışına mühendis ihraç eder hale geldik’ diye övünüyor. Ulaştırma Bakanı’nın patronu da doktorlara ‘defolun gidin’ diyor. Niye bunu dediğini anlamamıştım ihracat rakamlarını çoğaltmak istiyormuş adam.

Görevi memlekette elektriksiz, doğal gazsız hane bırakmamak olan bakan yaklaşık 1 milyon vatandaşımızın elektrikten yoksun olduğunu söylüyor. En acısı da ülkemizdeki elektriği kesik tüm abonelerin faturalarının toplamı 2 holdingin silinen borcu kadar etmiyor. Asgari ücretliler, emekliler açlık sınırının altında hayatta kalmaya çalışıyor ama ışıltılı gözleri, bir türlü tutmayan plan ve programlarıyla Türk siyasi tarihine şimdiden kara bir leke olarak geçen Bakan Nebati ‘gerekirse gemileri karadan yürütür hedefimize ulaşırız’ diyor. Artık ‘yürütmeyeceğiz, yürüttürmeyeceğiz’ diyemiyor.

Neymiş gemileri karadan yürütecekmiş bu söz ne yaptığına dair en küçük bir fikri bile olmayan liyakatsiz bir bakanın Fatih Sultan Mehmet üzerinden hamaset yaparak acınası bir şekilde durumu idare etme çabasıdır. Kırşehir’de girdiğim birçok dükkanda ışıklar açık değildi. Artan elektrik faturaları esnafımızı böyle bir uygulamaya zorlamış.

Sandık ufukta belirdi. Türkiye’yi Cumhuriyet değerlerimizle yeniden buluşturmaya geliyoruz. Millet iradesinin önünde hiçbir güç duramaz. AK Parti’nin insanlarımızı ayrıştırıp düşman oluşturma siyasetinin bir parçası olarak 27 Mayıs 2013 tarihinde İstanbul’da ağaçların sökülmesiyle başlayan olaylardan bugüne 9 yıl geçti. Ağaçların sökülmesi bardağı taşıran son damlaydı. Bu yıla gelinceye kadar iktidarı yönetenlerin ağzından Atatürk’ün ailesine, Cumhuriyet’in değerlerine, Atatürk ve İsmet İnönü’ye ‘2 ayyaş’la o bardak doldu. Ağaçların sökülmesiyle de bardak taştı.

Bu 9 yıllık sürecin her bir anı müstemleke valisi ülke yöneten bir zihniyetin kararları ve bir rantiye oligarşisinin uygulamalarıyla geçti. Gezi, başlangıcından bay krizin türlü provokasyonlarıyla rayından çıkarmasına kadar geçen süreçte ülkücüsünden solcusuna dindarından sekülerine kadınından erkeğine gençlerimizin yaklaşık 10’uncu yılında olan müstemleke rejimine karşı bir duruş, bir direniştir.

Türk gençlerinin bu direnişi AK Parti’nin FETÖ ile el ele verip milli egemenliğimize kast etmesine karşı yapılmıştır. Cumhuriyetimizi tek bir adama mahkum etmek isteyenlere karşı adeta bir duvar olmuştur. Gençlerimiz uğruna ölecekleri vatanları Sayın Erdoğan’ın inşaat baronlarına peşkeş çekilmesin diye gurur duydukları devletleri bir grup meczubun elinde parçalanmasın diye çok sevdikleri Türk milletinin geleceği tehlikeye düşmesin diye bu direnişi gerçekleştirmiştir.

‘Kahrolsun istibdat yaşasın hürriyet’

Gezi, Türk gençliği için yalnızca bir protesto değildir milli şuurun da ayağa kalkmasıdır. Kafa yapısı özgürlüğe, milli birliğe, hukuk devletine gönlü de vatan sevgisine yabancı olan Sayın Erdoğan’ın Gezi Direnişi’ne iyi gözle bakmasına imkan yoktur. Bu sebeple Gezi kelimesinden hep korkmuştur. Bu sebeple rayından çıkartmak için elinden geleni yapmış ve başarmıştır.

Bugün bile adeta yemin etmiş gibi şahsi bir intikam kovalamaktadır. Bugün, milletimizin her bir ferdinin keyfi kararlarla düşman ve hain ilan edildiği, siyasetin, farklılıkların bir fare tuzağına hapsedildiği, garibanın kuru ekmeğe mahkum edildiği adına da ‘partili cumhurbaşkanı sistemi’ denilen bir istibdadın içindeyiz. Hiçbir gayrimeşruluktan yasallık üretilemez.

Şanlı tarihimizin her dönemi ‘Yaşasın hürriyet kahrolsun istibdad’ diye haykıran cesur vatan evlatlarıyla doludur. Saray tiyatroları ile galası yapılan Osman Kavala Davası, binlerce yargı trajedisinden yalnızca biridir. Yasama ve yürütmenin yanında yargı yetkisinin de Saray şımarıklarının nargile masalarına çerez edildiğinin bir başka kanıtıdır.

Erdoğan aklınca beylik laflar ettiği Rahip Brunson Davası ile neredeyse kendisini savcı ilan ettiği Kaşıkçı Davası’na milletin yargı egemenliğini satmasının sadakasını dün vermiştir. Meselemiz Osman Kavala değildir. Kavala, mevcut yasalarla zaten aklanmış mahkeme bunu kabul etmiştir. Meselemiz bugün her bir ferdin engellenemez temel haklarının elinden alınmasıdır. 1908’de istibdada karşı koyan ruh neyse Gezi de odur. Demokrasi için seferber olan o günün Türk gençleri neyse ağacına, parkına sahip çıkan Gezi’deki Türk gençleri de odur. Kahrolsun istibdat yaşasın hürriyet.”

Paylaşın

Cumhur İttifakı, Kürt Oylarını Nasıl Etkilemek İstiyor?

Millet İttifakı’nın Kürt oylarını yanına çekmeye, Cumhur İttifakı’nın ise Kürt oylarını etkisizleştirmeye çalışacağını söyleyen Mesut Yeğen, AKP iktidarının HDP’nin kapatılması ve buna eşlik edecek adımlarla bu oyların seçimler üzerindeki etkisini nötralize etmeye çalışacağını söyledi.

Almanya’nın saygın düşünce kuruluşlarından Bilim ve Siyaset Vakfı (SWP) tarafından yayımlanan analizde, yaklaşan 2023 seçimleri nedeniyle yeniden Türkiye siyasetinin gündemine taşınan Kürt meselesi ile ilgili çarpıcı tespitler yer aldı.

Uzun yıllardır Kürt meselesi üzerine yürüttüğü akademik çalışmalarla tanınan Mesut Yeğen tarafından kaleme alınan analizde, Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve seçmenlerinin, 2023 seçimlerinin sonuçlarını belirleyecek önemde olduklarına dikkat çekildi, bunun Türkiye siyasetinde yol açacağa değişim mercek altına alındı.

Değişim süreciyle ilgili olarak DW Türkçe’den Deger Akal’ın sorularını yanıtlayan Yeğen, iktidar ve muhalefet bloklarının seçimi kazanmak için yürüttükleri mücadelede HDP ve Kürt seçmenleri konusunda izleyecekleri stratejiler, atmaya hazırlandıkları muhtemel adımlar hakkında dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu.

Muhalefetin oluşturduğu ittifakın Kürt oylarını yanına çekmeye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın MHP ile Cumhur İttifakı’nın ise Kürt oylarını etkisizleştirmeye çalışacağını söyleyen Yeğen, AKP iktidarının HDP’nin kapatılması ve buna eşlik edecek adımlarla bu oyların seçimler üzerindeki etkisini nötralize etmeye çalışacağını anlattı.

Çalışmalarını, SWP bünyesindeki Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi’nde (CATS) sürdüren Mesut Yeğen’e yönelttiğimiz sorular ve yanıtları şöyle:

SWP için yazdığınız analizde, 2023 seçimleri yaklaştıkça Kürt sorununun yeniden Türkiye siyasetinin gündemine taşındığına, seçimlerde HDP’nin ve seçmenlerinin, sonuçları belirleyebilecek kilit bir konumda olacağına dikkat çekiyorsunuz. Seçimler öncesindeki siyasi tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz, HDP neden önemli?

Mesut Yeğen: HDP’yi belirleyici yapan işin matematiği. Hem 2019 yerel seçimlerinin işaret ettiği, hem de kamuoyu yoklamalarının gösterdiği, bir seçmen dağılımı aritmetiği var. Cumhur İttifakı dediğimiz AK Parti-MHP bloku, yüzde 40 ile 45 arasında değişen bir oy oranına sahip, bu oran yüzde 40’a doğru çekiliyor yavaş yavaş. Bunun karşısında, merkezinde CHP ve İyi Parti’nin olduğu Millet İttifakı var. Bu ittifakın da oy oranı yüzde 40 civarına sabitlenmiş durumda. Geride yüzde 20’lik bir kesim kalıyor, bunun bir çeyreğini Millet İttifakı ile hareket etmeye hazır görünen, AK Parti’den kopmuş muhafazakarlar oluştururken, yaklaşık yüzde 13 kadarını da HDP, Kürt oyları oluşturuyor. Millet İttifakı eğer AK Parti’den uzaklaşmış muhafazakarları ve HDP’li Kürtleri de yanına çekerse, o zaman neredeyse pürüzsüz bir şekilde seçimleri kazanacak gibi görünüyor. Ancak muhalefetin gördüğünü, gayet tabii ki iktidar da görüyor…

Peki bu durum Erdoğan’ın stratejisini nasıl etkiliyor?

Muhalefet bloku, bu aradaki yüzde 20’lik kesimi yanına çekmek için elinden geleni yaparken, iktidar da bu yüzde 20’nin muhalefete katılmaması için elinden geleni yapıyor… İşte bu aritmetik dağılım, seçimler öncesinde her iki blokun merkez aktörlerini Kürt meselesine, HDP’ye ilişkin tutumlarını gözden geçirmeye sevk etmiş durumda. Tarafların bu pozisyon değişikliğinin nihai amacı da Kürt meselesinde demokratikleşmenin önünü açmak değil, seçimleri kazanmak. Millet İttifakı Kürt oylarını yanına çekmeye, Cumhur İttifakı ise Kürt oylarını etkisizleştirmeye, bu oyların seçimler üzerindeki etkisini nötralize etmeye çalışıyor. Ana stratejiler bunlar.

İktidarın HDP’yi etkisizleştirme stratejisinden söz ettiniz. Size göre bu amaçla atabilecekleri adımlar neler olabilir?

AK Parti, hatırlarsanız 2019 öncesinde sadece HDP’lileri, PKK’lıları değil, bütün bir Kürt kimliğini kriminalize eden bir siyaset izledi… Şimdi ise Erdoğan, Kürt sorunundaki pozisyonunu revize ederken çok daha karmaşık bir siyaset izliyor. Asıl amacı, HDP oylarının seçim sonuçlarına etkide bulunmasını engellemek. Erdoğan’ın planı, farklı enstrümanları içeren daha karmaşık bir plan. Bu planın en başında HDP’nin kapatılması geliyor. Bu dava hızla ilerliyor ve büyük bir ihtimalle bu yazın sonunda karar çıkmış olacak. Yanılabilirim ama büyük bir ihtimalle HDP kapatılacak. Büyük bir ihtimalle de 500’e yakın HDP’li siyasetçi, siyaset yasağı alacak. Bu sonucun oluşmasını önlemenin tek yolu, HDP’nin kendisini feshetmesi ve başka bir partiye katılmasıdır. Ama HDP bunu yapar mı yapmak ister mi bilmiyorum…

Peki HDP’nin kapatılması durumunda, bu önümüzdeki seçimlerin sonuçlarını nasıl etkiler?

Parlamento seçimlerine çok önemli bir etkisi olur, AK Parti ve MHP’yi çok rahatlatır. Yapılan hesaplar, bugünkü oy oranıyla seçime girdiği takdirde HDP’nin 80 civarında belki de 100’e ulaşabilecek sayıda milletvekili çıkarabileceğini gösteriyor. Bu da Cumhur İttifakı için parlamentoda çoğunluğu imkansızlaştıran bir durum. Dolaysıyla HDP’nin kapatılması parlamento seçimleri bakımından Cumhur İttifakı açısından çok önemli bir netice doğurur. Ama HDP’nin kapatılması aynı zamanda HDP’lileri, Kürt seçmenlerini, neredeyse fire vermeden muhalefetin adayına oy vermeye sevk edebilir. O itibarla, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybetmesini daha da kolaylaştırabilir… Bu nedenle büyük bir ihtimalle HDP’nin kapatılmasına başka adımlar da eşlik edecektir. Bunların da işaretlerini almış bulunmaktayız…

Nedir bu işaretler? HDP’nin kapatılmasına ne tür adımlar eşlik edebilir?

Bunlar bir yandan manipülatif diğer yandan da Kürtlerin kendilerini iyi hissetmesini sağlamaya matuf, daha kapsayıcı adımlar olabilir… Manipülatif adımlar daha çok HDP kadroları arasında ikilikler oluşturmak şeklinde olur. Ki onun bir örneğini Erdoğan’ın Öcalan ile Demirtaş arasında gerilim olduğuna dair açıklamaları oluşturuyor. “Demirtaş Öcalan’a hesap vermek zorunda olacak” türünden söylemlerle bu süreci başlattılar ki, bunun arkasının da geleceğini düşünüyorum. Sadece Öcalan ile Demirtaş arasında değil, Demirtaş ile HDP, HDP ile Kandil arasında problemler olduğu yönünde kamuoyu oluşturularak manipülatif adımları atacaklardır. Sadece bunlar da değil, bölgede HDP kapatılırsa, HDP’nin oylarına bir şekilde talip olacak, HDP’yi ikame edecek ama AK Parti için büyük sorun teşkil etmeyecek  yeni inisiyatiflerin, siyasi oluşumların önünü açmak isteyeceklerdir. Bunların da işaretlerini yavaş yavaş vermeye başladılar. Son olarak da kapsayıcı adımlar atacaklardır, buna hazırlandıkları bilgisi var.

AKP’nin Kürt seçmenlerin oylarını kazanmaya dönük, daha kapsayıcı adımlar da atabileceğini söylediniz. Bununla kastettikleriniz neler? 

AK Parti, Kürtçe seçmeli ders hakkının kitlesel olarak kullanılmasının önünü açmış durumda. Bildiğim kadarıyla partinin bazı genel başkan yardımcıları son dönemde, 5-6 aydır sürekli bölgede, bölgedeki kanaat önderleri ile görüşmeler yapıyorlar. Bu görüşmelerin bir şey üretmesini beklemiyorum ama bu görüşmeler kulaktan kulağa şu fikrin yayılmasına yol açıyor: “AK Parti, Kürt meselesinde mevcuttakinden başka bir şey yapmaya çalışıyor. Bu işi CHP’nin İyi Parti’nin halledeceği yok hallederse yine Erdoğan halleder.” İşte AK Parti’nin ileri gelenleri bölgede bu yönde fikir oluşturmaya çalışıyorlar anladığım kadarıyla…

HDP’nin kapatılması, Erdoğan’ın söz ettiğiniz adımları atması, Cumhur İttifakı’nın yeniden seçimi kazanması için yeterli mi? İstediği sonucu alabilir mi?

Bu adımları atıyor, atmaya hazırlanıyor olması, bunlardan istediği sonucu alacağı, başarılı olacağı anlamına gelmiyor. Bunda HDP yönetiminin takınacağı tavır da önem taşıyor. Eğer parti kapatıldıktan sonra, HDP yönetimi bütünlüğünü korursa, Erdoğan sonuç alamayabilir. Eğer HDP yönetiminin, seçmenlerini bir yerden bir yere sevk etme yeteneği azalır, bunu yapamaz hale gelirse, HDP seçmeninin bir bölümünün sandığa gitmemesi söz konusu olabilir… Bu da Erdoğan’ın işine yarayabilir. Bence bu aşamada bu olası görünmüyor. Ama diğer yandan şunu aklımızda tutalım, seçimlere daha zaman var ve bunlar ancak şimdi görebildiğimiz adımlar, büyük ihtimalle buna benzer pek çok adım bir yerlerde planlanıyordur. Nitekim Irak’a yönelik son askeri operasyonun nasıl kullanılacağını bilmiyoruz…

Pençe-Kilit Operasyonu’ndan söz ediyorsunuz. Bunun iktidar tarafından ne şekilde kullanılabileceğini düşünüyorsunuz? 

Şu ana kadarki işaretlerden iki şekilde kullanılabileceğini görüyoruz. Birinci olasılık bundan Cumhur İttifakı’nın, devletin, bir başarı hikayesi çıkarması. “Nihayet artık PKK’yı Türkiye’ye giriş yapamayacak duruma getirdik” şeklinde… Ki buna yakın bir pozisyon oluşmuş durumda…

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Operasyonun başarıyla tamamlanmasıyla hudut hattını tamamen kilitleyeceğiz. Teröristlerin sınırlarımıza girmesi mümkün olmayacak” dedi…

Evet. Bu aslında tamamıyla yanlış da değil…. Türkiye ordusunun Kandil’e ulaşması zor ama Kandil ile diğer yerler arasındaki bağlantıyı koparmak istiyor belli ki. Bunun bir kısmını onlarca karakol ve üs kurarak zaten yapmış durumdaydı, şimdi onun devamı yapılmak isteniyor… Bunu bir başarı hikayesi olarak kamuoyuna anlatabilirler. Ama şunu da yapabilirler. Bu operasyonu yaz mevsimine kadar devam ettirip, seçimlere kadar asayiş eksikliği hissiyatı yaratabilirler… Ama daha ziyade ilkinin olacağını düşünüyorum…

Bu tür operasyonlar başladığında, PKK tarafından da açıklamalar yapılıyor. Basında çıkan haberlere göre  Murat Karayılan, “Bu Kürt halkı için ölüm-kalım savaşı derken”, Duran Kalkan, Irak’ta yaşananı “ölüm kalım savaşı” olarak nitelendirdi, operasyonların devam etmesi halinde de “savaşı” Türkiye’ye, metropollere yayma tehdidinde bulundu. Siz bunu olası görüyor musunuz ? 

Yapabileceklerini düşünmüyorum çünkü Türkiye Kürtlerinin PKK’nın silahlı faaliyetlerine itirazı var. Onay bulmadıkça da bunun olmasına ihtimal vermiyorum, onay da uzun zamandır yok. Kürtler 1999’da aslında ilk kez silahlı faaliyetlerin bitirilmesi gerektiğine kani oldular hem kitle hem kadro itibarıyla. Ondan beri bu işin uzatmaları oynanıyor, o nedenle yapma kabiliyetleri olsa da, siyaseten bunu yapmaya cüret edeceklerini zannetmiyorum. HDP daha önce olmayan bir kararlılıkla bütün bu faaliyetleri kınıyor artık, Türkiyeli Kürtler de buna itiraz ediyor. … Bir de şunu görmek de lazım, PKK bunu gerçekten yapacak olursa bu HDP’nin değil, Cumhur İttifakı’nın işine yarar, seçim bazlı düşünürsek…

Erdoğan’ın geçmişten bugüne siyasi söylemlerine baktığımızda, Kürt meselesiyle ilgili çok farklı, çelişen açıklamaları oldu. Son olarak, “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Bu bu işi çoktan çözdük, aştık, bitirdik” dedi. Siz bu söylemi nasıl yorumluyorsunuz? 

Kürt sorununun çözülmediğinin en temel göstergesi HDP hakkındaki kapatma davası ve büyük bir ihtimalle de kapatılacak olması. HDP tarafından temsil edilen fikirler ve görüşlerin Anayasaya uygun bulunmaması, memleketin en az yüzde 15’inin Anayasa tarafından kapsanmıyor olduğu anlamına gelir. Zaten bu tür sorunlar öyle tereyağından kıl çeker gibi, askeri operasyonlarla da bitmez…. “Kürt sorunu bitti” diyenler, buna kendileri de inanmıyor. Aslında söyledikleri, “şiddet kısmını bastırdık, etkisizleştirdik” anlamına geliyor. Yanlış değil, orası doğru. Ama bu siyaseten sorunun bittiği anlamına gelmiyor, yüzde 15’lik HDP oyu var. Tüm kamuoyu yoklamaları, HDP’li Kürtlerin tamamının, AK Parti ve diğer partilere oy veren Kürtlerin de büyük bir kısmının, mevcut anayasal sisteminin olanak sağladığının dışında, anadilde eğitim, yerelleşme gibi talepleri olduğunu gösteriyor…

Seçimler öncesinde, CHP’nin ve Millet İttifakı’nın da Kürt seçmenlerin desteğini kazanmaya dönük çabaları var. Altı muhalefet partisinin üzerinde uzlaştıkları metinlerde, yaptıkları açıklamalarda, HDP seçmenine de mesajlar verdikleri görülüyor. Sizin gözlemleriniz neler? 

2016’da dokunulmazlıkların kaldırılması için oy kullanarak HDP milletvekillerinin cezaevine girmesinin önünü açan CHP, bugün Kürt meselesinde, müttefiki İYİ Parti’yi ittifaktan ve CHP’li ulusalcıları da CHP’den uzaklaştırmayacak kadar liberal, demokratik bir tutum alıp, HDP’li Kürtleri yanına çekmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu, Kürt sorununa çözüm için bildiğiniz gibi “muhatap HDP’dir” açıklamasını yaptı ve bütün kriminalizasyon çabalarına rağmen HDP’yi muhatap olarak gördüğünü söyledi… HDP’li seçmenleri yanına çekmeye çalıştıklarını ayrıca CHP’li milletvekillerinin Demirtaş’ı ziyaret etmesinden, Kılıçdaroğlu’nun hem Mithat Sancar hem Pervin Buldan ile görüşmesinden anlayabiliyoruz. Ayrıca zaman zaman, Kürtçe’nin eğitimde sınırlı da olsa kullanılmasına razı olunduğunun beyan edildiğini görüyoruz. Ben altılı ittifakın kabul ettikleri metinlerin önemsiz olmadığını düşünenlerdenim. Ama Kürt meselesinin çözümünü sağlayacak parametrelere muhalefet halen çok uzak görünüyor… Zaten mesele, seçimlerden önce Kürt meselesinin çözümü değil. Mesele seçimler sırasında muhalefet ve HDP’nin birlikte hareket etmesinin nasıl sağlanacağı…

Peki HDP’nin Millet İttifakı‘na destek verme konusunda en önemli beklentileri size göre neler?

Anladığım kadarıyla HDP’nin meşru bir aktör olarak tanınması, HDP’li belediye başkanlarının iktidar değiştiği takdirde görevlerine dönmesi ve seçilmişlerin cezaevlerinden salıverilmelerini sağlayacak hukuki düzenlemelere dair bir söz verilmesi. Muhalefet bunu yaparsa HDP’yi hem kurumsal olarak hem de seçmen bazında kendi yanına çekebilir. İYİ Parti’de buna yönelik bir direnç var ama eskisine göre bir değişme de var. Bu nedenle, bunu önlemek için iktidar da şapkasından daha çok tavşan çıkartacaktır diye düşünüyorum…

Kürt meselesinin yeniden siyasetin ana gündem konularından biri haline gelmesi, size göre seçimler sonrasında çözüm umutlarını da yeşertebilir mi? Bu meselenin çözümü gerçekten çok mu zor? 

Bu toplumun ve siyasi elitlerin Türkiye’nin nasıl bir yer olmasını istedikleri ile ilgili bir soru. Türkiye’nin demokratik bir dünyanın bir parçası, devletinin de vatandaşlarının temel haklarına hürmet gösteren bir devlet olması isteniyorsa meselenin çözümü zor değil, çözüm temelde eşit vatandaşlık prensibinin çalışmasıyla ilgili. Ama “bizim için asıl olan demokrasi değil” diyorsanız o zaman Kürt meselesini çözmeye niyet etmeseniz de olur. Çünkü, bu tür meseleleri çözmeden de varlığını sürdüren devletler var dünyada. İsrail’e bakın, Sri Lanka’ya bakın… Bu meselelerle yaşanmaz diye bir şey yok ama bunun ekonomik, siyasi ve askeri bir maliyeti var. Bu tür meselelerin çözümü devletleri ne zaman zorlar? Ayrılıkçılığa döndüğü zaman zorlar. Ama Kürt meselesinin buna yaklaşan bir tarafı yok. Türkiye’deki Kürt meselesinde ayrılıkçılık güçlü bir damar olsaydı, o zaman evet çözüm zor diyebilirdik. Ama değil…

Siz çok uzun yıllardır Kürt meselesi üzerine akademik çalışmalar yapıyorsunuz, AB-Türkiye ilişkilerini de yakından izliyorsunuz. SWP tarafından yayımlanan analizinizde ilginç bir noktaya dikkat çektiniz. Ukrayna savaşı nedeniyle AB ile Türkiye arasında bir yakınlaşma olduğunu, bunun demokratikleşmeye olumlu yansımaları olabileceğini, AB’nin Erdoğan’ı demokratik adımlar konusunda cesaretlendirebileceğini belirttiniz. Ancak bu hafta Gezi Davası’nda Osman Kavala müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bazı uzmanlar da, Batı’nın artan jeostratejik önemi nedeniyle, Türkiye’deki anti-demokratik gelişmeleri görmezden geleceği endişesini dile getiriyor. Son gelişmeleri siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gezi kararı, iktidarın AB tarafından yapılacak baskılara böyle kolaylıkla cevap vermeyeceğini gösteriyor, gelmesi muhtemel  baskılara karşı ön almaya yönelik bir hamle yapılmış gibi görünüyor. Hükümet, Kavala ve Gezi aktivistlerini, büyük bir ihtimalle Kobani davasından sonra Demirtaş ve diğer birçok kişiyi daha uzun süre içeride tutmanın planlarını yapıyor belli ki… Belki çok kısa vadede bir şey beklenmeyebilir, Türkiye’nin Batı açısından jeopolitik öneminin artması, Batı’nın Türkiye’ye dönük müsamahasını biraz daha uzatabilir. Ama öte yandan Türkiye’nin Batı ile temasının artması sadece jeopolitik meselelerle ilgili değil, iktisadi olarak da Türkiye’nin Batılı kaynaklara ihtiyacı var. Onları rahatlıkla kullanabilmek için de demokrasi standartlarının esnetilmesi gündeme gelebilir. Daha uzun vadeli baktığınızda, “Türkiye jeopolitik önemi nedeniyle bir yandan Batı’nın yanında dursun ama demokrasi standartlarında kafasına göre takılsın” denemez… Bu sürdürülebilir olmaz. Kısa vadede belki biraz tolere edilebilir, ama orta ve uzun vadede başka bir pencere açılacaktır diye düşünüyorum.

Paylaşın

Uşak Valisi Funda Kocabıyık Merkeze Alındı

Uşak Valisi Funda Kocabıyık’ın geçici görevle İçişleri Bakanlığı emrinde görevlendirildiği bildirildi. Kararın, Funda Kocabıyık’ın eşi eski AK Partili vekil Hüseyin Kocabıyık’ın Gezi Davası kararları üzerinden AK Parti’yi eleştirmesinin ardından gelmesi dikkati çekti.

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, “Uşak Valisi Funda Kocabıyık geçici görevle İçişleri Bakanlığı emrine görevlendirilmiştir” denildi ancak gerekçesine ilişkin detay verilmedi.

Funda Kocabıyık’ın eşi Hüseyin Kocabıyık, Gezi Davası kararını “Bu karar sahipleri mazide başardığımız her şeyi yıkıyorlar aslında. Bu yıkıma dur diyecek otorite bellidir ve ondan imdat istiyoruz.” ifadeleriyle eleştirmiş; sosyal medya hesabından “Tüm hayatımızda CHP’nin 1946’da yaptığı seçim hilesini tenkit ettik. 2019’da İstanbul’da bir benzerini biz yaptık. Hayatımız boyunca Menderes’i ipe çeken zalim hakim ve savcılara lanet okuduk; şimdi onların benzerleri vicdansız hükümler kuruyorlar.” paylaşımı yapmıştı.

Hüseyin Kocabıyık, 25. ve 26. dönem (23 Haziran 2015 – 16 Mayıs 2018 arası) AKP İzmir milletvekiliydi. 2018 seçimlerinde de İzmir milletvekilliği adaylığı için başvurarak aday adayı olan Kocabıyık; AKP tarafından aday listesine alınmamıştı.

Paylaşın

CHP’li Selin Sayek Böke: Yeni Bir Düzen Şart

Kemal Kılıçdaroğlu’nun neoliberalizmin miadını doldurduğuna ilişkin sözlerini değerlendiren CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke, “Neoliberalizm Türkiye’ye kriz değil, buhran yaşatıyor. Yeni bir düzen ihtiyacı aşikâr” ifadelerini kullandı.

CHP’li Böke, CHP’nin neoliberalizme alternatif olarak ortaya koyduğu programa ilişkin BirGün’den Hüseyin Şimşek’in sorularına şu değerlendirmeyi yaptı:

Neoliberal düzen

Genel Başkanımızın sadece 2021 yılında üç buçuk milyona yakın abonenin faturalarını ödeyemediği için elektriklerinin kesilmesine işaret ederken ifade ettiği çok önemli bir gerçeklik var. Elektrik faturalarımıza da yansıyan ama yalnızca elektrik faturalarımızla sınırlı kalmayan, halk açısından eşitsizliklerin ve yoksulluğun son derece derinleştiği bir buhranın içerisindeyiz ve aslında bu buhranı ortaya çıkaran, eşitsizlikleri derinleştiren kurulu neoliberal düzen.

AKP neoliberalizmin üzerinde yükseldiği esnekleştirme, güvencesizleştirme, kuralsızlaştırma, temel hakların yerine bir avuç yandaşın karlarını gözeten özelleştirme gibi ilkeleri sıkı sıkıya benimsedi ve her alanda uyguladı. Uygulamaya devam ediyor.

Neoliberalizm Türkiye açısından sanayisizleşme anlamına geldi. Neoliberalizm vatandaşın borç batağına gömülmesi anlamına geldi. Neoliberalizm sanayiden tarıma, enerjiden finansa her alanda dışa bağımlılık, stratejik sektörlerde özelleştirmelerle kamusal hakların kaybı anlamına geldi.

Neoliberalizm emeğin güvencesizleştirilmesi ve esnekleştirilmesi; emekçilerin örgütlenme, sendika, grev gibi haklarının siyasal zor yoluyla kullanılamaz hale getirilmesi anlamına geldi. Neoliberalizm temel insan haklarının yok sayılarak sosyal devlet güvencelerinin ortadan kaldırılması ve yoksulluğu yöneten, süreklileştiren sadaka usulü sosyal yardım anlayışı anlamına geldi. Sonuç ise açık: Tek adam rejimi tarafından ülkemizin içine sokulduğu buhranın zemini işte bu düzen oldu.

Yeni düzen ihtiyacı

Bu yıkım karşısında yeni bir düzen ihtiyacı aşikâr. Bizim de siyasi irademiz işte bu yeni düzeni kurmak yönünde. Üretici güçleri destekleyen, kamunun rolünü yeniden tanımlayan, sosyal devleti güçlendiren, hakları güvence altına alarak sürdürülebilirliği sağlayan bir düzen iddiasıdır ortaya koyduğumuz.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında hak temelli bir kalkınma hamlesiyle yeniden sosyal devleti inşa edecek olan CHP’nin aslında kökten bir düzen değişikliği içeren programı da tarif ettiğim bu siyasal, sosyal ve ekonomik gerçeklikten yola çıkıyor.

Tek adam rejimi

Tek adam rejiminin yarattığı ekonomik buhran, neoliberalizmin dünyada girdiği krizin bir parçasıdır. Dolayısıyla bugün halk için derin yoksulluk anlamına gelen ekonomik buhrana son vermenin yolu düzeni değiştirmekten ve yerine Güçlü Sosyal Devleti kurmaktan geçiyor.

Türkiye’nin yoksulluğu ortadan kaldıracak, eşitsizliklere son verecek kaynakları olduğunu, kaynakların nereye kullanıldığınınsa bir siyasi tercih olduğunu hatırlatarak, bizim siyasi tercihlerimizi halktan yana kullanacağımızı başta söylemek isterim.

Kamulaştırma

Biz Güçlü Sosyal Devleti kurarken, bir grup imtiyazlı rantçı sermayedara teslim edilen temel kamusal hak ve hizmet alanlarının tümünde öncelikle kamu zararı yaratan bütün rant projelerini kamulaştıracağız. Halkın sırtından bir avuç imtiyazlının zenginleşmesine izin vermeyeceğiz. Sosyal devletin güvencesinin tüm yurttaşları kapsadığı bir düzen kuracağız.

Kamunun bugüne kadar tek adam rejimi ve yandaşları tarafından yağmalanan kaynaklarıyla finanse edeceğimiz Aile Destekleri Sigortası ile her bir aileye temel gelir güvencesi ve güvenceli istihdam alanlarını açan bütüncül bir sosyal politikayı sağlayacağız. Neoliberalizmin aksine güçlü sosyal devlet borç değil destek veren düzendir.

Enflasyon ve hayat pahalılığına liyakatli kadroların görev aldığı bağımsız TCMB, para politikasıyla uyumlu ve eşitsizlik yaratmayan maliye politikası ve Türkiye’nin üretim yapısındaki enflasyonist unsurlara son vererek dönüştüreceğiz.

Hak temelli kalkınma

İstihdam yaratmayan, tüketim ve borçla şişirilmiş, sürekli cari açık ve enflasyon yaratan kalitesiz büyüme anlayışı yerine sanayinin ve tarımın merkeze alındığı hak temelli bir kalkınma anlayışını hayata geçireceğiz.

Sanayide yeşil ve dijital dönüşüm programlarımızla Türkiye’nin dış ticaretini küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillenişinde ülkemizin rekabetçi avantajlarını koruyacak, bu sırada yoksullaştıran büyüme riskine karşı emekçilerin haklarını sosyal devletin güvencesi altına alacağız.

Emek sömürüsünün derinleşmesine izin vermeyeceğiz. Emeğin başta örgütlenme, sendikalaşma, toplu sözleşme olmak üzere tüm temel haklarını anayasal güvence altına alacağız. Tarımda ithalata ve ithal girdiye dayalı, küresel gıda tekellerini besleyen değil küçük üreticiyi ve çiftçiyi destekleyen, gıda güvenliğini sağlayacak, üretimde stratejik planlamaya dayalı programımızı hayata geçireceğiz.

Neoliberalizmin panzehiri olacak hak temelli güçlü bir sosyal devleti inşa etmek için öncelikle demokratik hukuk devletini tesis edecek güçlendirilmiş parlamenter sistemi kuracağız.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında kuracağımız demokratik ve eşit yeni düzenle ömrünü çoktan tüketen neoliberalizme alternatif bir pusula arayan dünyamıza da örnek olacak bir deneyimi çok geniş bir toplumsal uzlaşıyla ortaya koyacağımıza inanıyorum çünkü bunun siyasi iradesi ve reçetesi bizde var.

Paylaşın

‘Gezi Parkı Davası’ Kararlarına Hukukçular Ne Diyor?

Gezi Parkı davası Pazartesi görülen duruşmayla hükme bağlandı. İş insanı Osman Kavala ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına; diğer sanıklardan Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi de 18’er yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Kararı BBC Türkçe’den Esra Yalçınalp’a değerlendiren sanık avukatları, kararların hukuki değil, siyasi olduğu konusunda hemfikir.

Osman Kavala’nın avukatlarından Tolga Deniz Aytöre’ye göre, mahkeme heyeti için “hangi suçtan ceza verildiği değil, sonuca ulaşmak” önemli.

Aytöre, Gezi Parkı eylemlerinin “Avrupa bağlantılarıyla” yapıldığı yönünde bir algı yaratılmaya çalışıldığını söylüyor. Bu iç siyaset malzemesinin ileride oluşabilecek demokratik hareketlerin önünü kesmek amacıyla da kullanılabileceğini düşünüyor.

Son kararla birlikte Kavala’nın iki yıl tutuklu kaldığı casusluk suçundan hiçbir delil olmadığı için beraat ettiğini ama daha önce 2020’de beraat ettiği “cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldığını belirten Aytöre, “Bu çelişkilerin hesabını kim verecek?” diye soruyor.

Kavala’nın avukatlarından İlkan Koyuncu’ya göre iktidarın hedefi, “Osman Kavala’yı tutuklu tutmak ve Gezi’yi mahkum etmek.”

Koyuncu, kararın AKP’nin “saflarını sıklaştırmak” şeklindeki seçim stratejisiyle bağlantılı olduğunu düşünüyor:

“Toplumda karşılığı olan Çarşı gibi bir kitleyi hedef almak yerine, seçmece sekiz kültür-sanat insanını mahkum etmek daha kolay olduğu için dosyaları hızlıca ayırıp mahkumiyete gittiler.”

Bunun siyaseten anlaşılır olduğunu belirten Koyuncu, ancak hukuki bir karşılığının da olmadığını söylüyor:

“Yeniden açılan Gezi davasının yargılama süreci çok uzun sürdü ama yargılama yapılmadı.

“Dava, esasa aykırı uygulamalarla çok yavaş ilerlerken, muhtemelen siyasi bir takvime göre bir talimat geldi. Birdenbire Çarşı dosyası ayrıldı, savcının mütalaası istendi ve karar çıktı.”

‘İntikam alma amacı mutlak’

Anadolu Kültür’ün yönetim kurulu üyelerinden Hakan Altınay’ın avukatı Tora Pekin ise kararı “Gezi’den intikam alma amacı olduğu mutlaktır” diye değerlendiriyor ve ekliyor: “Gezi iktidarın gündeminden hiç düşmedi ve bir hesaplaşma istendi.”

Pekin, davanın tamamen göstermelik yürütüldüğünü savunuyor:

“Son 15 yılda, siyasetin emriyle yürüyen çok dava oldu ama bu kadar vahimini görmedim. Mahkeme aldığı talimata uyarak, hiçbir yargıçlık görevi üstlenmeyerek sadece cezaları yüzümüze okudu.”

Taksim Dayanışması temsilcileri Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman ve Can Atalay’ın avukatlarından Akçay Taşçı’ya göre de karar “Gezi’nin toplumsallığını ortadan kaldırmaya çalışıyor ve hukuk tarihimizdeki en yanlış, en rezil kararlardan biri.”

Neden yargı süreci bitmeden tutuklandılar?

Davada tutuklu yargılanan tek sanık Kavala idi. Ancak diğer 7 sanık de Yargıtay kararına dek tutuklu kalmak üzere cezaevine gönderildi.

Pekin’e göre AKP-MHP ittifakı, seçim öncesinde “hukuk ve demokrasiyi daha da boğacak ve Gezi Davası’ndaki tutuklama kararı da bunun işaret fişeği”.

Yedi kişiye atfedilen ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etmeye yardım etmek’ suçunun Türk Ceza Kanunu’ndaki üst haddi 20 yıl.

Taşçı, mahkemenin 18 yılla neredeyse üst sınırdan ceza verdiğini vurguluyor.

Koyuncu ise sanıkların hiçbirine iyi hal indirimi uygulanmamasına dikkat çekiyor:

“Sanıklar en ağır cezaları aldı. Mahkeme heyeti ‘En ağır şekilde mahkum edin, iyi hal indirimi uygulamayın’ talimatı almasının dışında böyle bir karar veremez.

“Kavala, benim hayatımda gördüğüm en sakin müvekkil. 4,5 senedir sudan, siyasi sebeplerle içerde ve ses tonunda dahi hiçbir agresiflik olmayan Kavala’ya iyi hal indirimi uygulamamak bir mesajdır.

“Çiğdem Mater gibi yurtdışından gelip savunma veren insana neden iyi hal indirimi uygulamazsınız?”

‘Karar, hükümetin AİHM’e verdiği cevabı boşa düşürdü’

Aytöre, mahkemenin yargılama yapmadan karara gitmesini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yeni değerlendirmesinden önceki telaşın sonucu olarak yorumluyor:

“AİHM’e ‘artık hüküm verildiğine göre konu tutuklama değil, sizin de yetkiniz yok’ denecek.”

Ancak Aytöre, AİHM dosyayı esastan da incelediği için Türkiye’ye verdiği ihlal kararının hükümle ortadan kalkmadığını vurguluyor:

“Hak ihlali durumu, ihlalden önceki hale dönülene kadar devam edecektir. Hüküm verilmiş olması bunun önüne geçemez.”

Koyuncu’ya göre “amaç Kavala’yı içerde tutmak olunca, hukuk sadece bir araç”:

“Kavala 2020’de beraat edip tahliye edilecekken, hemen casusluk diye bir suç yaratılmıştı.

“Şimdi de, AİHM kararına rağmen, Gezi’ye ilişkin yargılandığı 312. maddeden tekrar tutuklama kararı verildi.

“AİHM ‘Kavala’ya derhal tahliye’ dediğinde, hükümet, Osman Kavala Gezi’den tutuklu değil ki, başka bir dosyadan tutuklu cevabını vermişti. Ancak şimdi bu cevabı boşa düşürdü.”

Muhalefet şerhi: ‘En azından bir kişi hukuka uygun davranıyor’

Mahkeme heyetinden bir üyenin, dinleme kayıtlarının “yasak delil” olması sebebiyle verilen cezalara muhalefet şerhi koyması dikkat çekmişti.

Ancak oyçokluğu esas olduğu için iki oya karşı tek oyun kararda bir etkisi olmadı.

Avukat Pekin, üyenin Kavala’nın tutuklanmasına karşı da kararlı davrandığını hatırlatıyor:

“Dava boyunca istikrarla şehrini koyuyordu. Hakimin samimi görüşü olabilir. İki oy zaten garanti diye de tahammül etmiş olabilirler.”

Taşçı ise konuyu, “En azından bir kişi hukuka uygun davranıyor” diyerek yorumluyor.

Bundan sonra ne olacak?

Hukuki süreç henüz bitmedi.

Avukatlar, ilk aşamada tutuklama kararına itiraz edecek ancak bu adımdan bir beklentileri yok.

Koyuncu, “Türkiye’nin kuşatılmış yargısında, itiraz müessesesi içi boş bir müessese. Bu kadar siyasi bir kararın 14. Ağır Ceza’nın kaldırmasını beklemiyoruz” diyor.

Sonrasında ise istinafa gidilecek.

Pekin, istinaf mahkemesinin daha önce iktidar lehine verdiği kararlardan yola çıkarak farklı bir sonuç çıkmayacağı görüşünde.

İstinaftan da istenen sonuç çıkmazsa, bir sonraki aşamalar Yargıtay ve AYM olacak.

Koyuncu, sürecin siyasi konjonktüre bağlı olduğunu vurguluyor:

“Kavala’yı hayatının sonuna kadar cezaevinde tutmayacaklar. Şu an siyaseten bu gerektiği için bu kararı verdiler.

“İlerde de, siyaseten zamanlaması hangisi daha kullanışlıysa, belki istinafta, belki de Yargıtay’da kararı bozarlar.”

İç hukuk sürecine ek olarak, haklarında hüküm verilen kişilerin AİHM’ye başvuru yolları açık.

Ayrıca Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM kararının uygulanmamasını bir kere daha ele alabilir.

‘Gerekçeli karar Ankara’da yazılacaksa vakit alabilir’

Avukatlar, sürecin takvimini öngörmenin pek mümkün olmadığını söylüyor.

Öncelikle gerekçeli karar bekleniyor.

Taşçı gerekçeli kararı bir ay gibi bir süre içinde beklerken, Aytöre ise durumu “İstanbul’da yazılacaksa nispeten daha hızlı gelecektir, Ankara’da yazılacaksa vakit alabilir” şeklinde değerlendirdi.

Avukatlar, dosyanın istinafta ele alınmasının ise aylar sürebileceğini öngörüyor. Ne kadar süreceğine dair hukuki bir düzenleme yok.

Yapılacak itirazlar hangi çerçeveye oturtulacak?

İtirazların hangi çerçevede yapılacağı da zincirin son halkalarından birini oluşturacak.

Avukat Taşçı, savcının en zayıf iddiasının Gezi Parkı eylemlerinin “merkezi bir yerden, üst akılla, dış manipülasyon yoluyla” tertip edildiği söylemesi olduğunu düşünüyor.

Taşçı için bu iddia “tek başına bir tarih tezinden ibaret” ve hiçbir delil, görüşme ve para transferiyle desteklenmiyor:

“Ancak savcılık bunu mahkemeye kabul ettirmeyi başardı. Bizim de en temel itirazımız Gezi’nin bir halk hareketi olduğu üzerine kurulu.”

Avukat Aytöre’ye göre, itirazın çerçevesi nasıl çizilirse çizilsin, sonuç doğurmayacak:

“Ortada hiçbir suç veya eylem yok; hukuk kırpıntıları arıyoruz.”

İddianameyi savcının “ideolojik körlükle yarattığı malul bir komplo teorisi” olarak nitelendiren Pekin, bu görüşünü şu sözlerle açıklıyor:

“312. maddedeki hükümeti devirmeye teşebbüs suçu sadece cebir ve şiddet yoluyla işlenebilir. Dosyada, Gezi sanıklarının cebir veya şiddetle ilişkisini gösterecek hiçbir delil kırıntısı yok, çünkü gerçek hayatta da böyle bir şey yok.”

Avukat Pekin, Gezi Parkı ve 17-25 Aralık iddianamelerini aynı kişilerin hazırladığını hatırlatıyor:

“Dinlemeler hukuka aykırı bulunduğu için o davaya takipsizlik verilmişti, ama Gezi Parkı davasında aynı kişilerin yaptığı aynı türdeki dinleme kararları delil kabul edildi.

“Ya o karardaki gerekçelere uyarak Gezi’ye beraat verilmeli ya da o dosyaya da ceza davası açılmalı.”

Reddi hakim tartışması

Avukatların, mahkeme heyetinden bir hakimin daha önce AKP listelerinden milletvekili aday adayı olmasının da arasında olduğu çeşitli sebeplerle yapılan reddi hakim talebi de reddedilmişti.

Avukat Aytöre, “Hükümette yer almak için milletvekili aday adayı olan bir hakimin, hükümete karşı işlendiği iddia edilen bir suçun yargılamasında oy vermesi bir demokratik hukuk devletinde olmaması gereken bir durum” diyor ve ekliyor:

“Yargı mercileri görevini yaparlarsa, reddi hakim talebimizin kabul edilmemiş olması etkili olmalı.”

Aytöre, bu görüşünü ise şu sözlerle savunuyor:

“Karar objektifliği olmayan bir hakimin heyette bulunmasından dolayı verilen karar da objektif değildir. Usul ve esas olarak açıkça hukuka aykırıdır. Bu karar atıldır, yok hükmündedir.

‘Yargının araçsallaşmasının süreklileşme ihtimalinden endişeliyim’

Avukat Aytöre, yargının siyasallaşıp araçsallaşması konusunda duyduğu kaygıları dillendiriyor. Türkiye tarihinde siyasetin her zaman yargıya müdahale etme isteğinin olduğunu ancak “yargının ilk kez bu denli izin verdiğini” söylüyor.

Aytöre, endişelerini şu sözlerle ifade ediyor:

“Yargının araçsallaşmasının süreklileşme ihtimalinden endişeliyim. Türkiye’de insanların karşı karşıya getirilebilme ve gelebilme ihtimalinden çok endişeliyim.”

Hukuksuzluğun bedelinin her zaman olacağını söyleyen Aytöre, sözlerini şöyle sonlandırıyor:

“Bunun en belirgin örneğini de yakın tarihe bakınca görülür. Bir dönemin hakim ve savcılarının ne durumlarda olduğunu incelersek, hukuktan uzaklaşanların çok da uzağa gidemediğini görmüş oluruz.”

Paylaşın

Et Ve Süt Kurumu Genel Müdürü Osman Uzun Görevden Alındı

Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü Osman Uzun, Yönetim Kurulu Üyeleri Zekeriyya Erdurmuş, Hasan Hüseyin Aydemir ve Sezai Aydın görevden alındı. Et ve Süt Kurumu Yönetim Kurulu Üyeliğine ise Mehmet Ali Köse’nin atandı.

Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan atama kararına göre, Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı Osman Uzun, Yönetim Kurulu Üyeleri Zekeriyya Erdurmuş, Hasan Hüseyin Aydemir ve Sezai Aydın görevden alındı.

Kararda, Et ve Süt Kurumu Yönetim Kurulu Üyeliğine ise Mehmet Ali Köse’nin atandığı belirtildi.

Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında, bazı bakanlıklarda da görev değişikliği yapıldığı görüldü.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Faik Yıldırım görevden alındı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı Hazine Başkontrolörlüklerine Harun Gürer, İsmail Halıcı, Semih Şahin ve Turgut Sayılır, Hazine Kontrolörlüğüne ise Fatih Yetişen getirildi.

Ticaret Bakanlığı İhracat Genel Müdürlüğü’ne Mehmet Ali Kılıçkaya, İthalat Genel Müdürlüğü’ne Mehmet Azgın getirildi.

Sanayii ve Teknoloji Bakanlığı Milli Teknoloji Genel Müdür Yardımcılığı’na İrfan Keskin getirildi.

Eti Maden İşletmeleri Yönetim Kurulu Üyesi Soner Korkmaz görevden alındı, yerine Hasan Kaymak atandı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda da Ankara ve Diyarbakır dahil birçok il milli eğitim müdürü görevden alındı.

Paylaşın

Kovid 19’da Son Veriler Açıklandı: 14 Can Kaybı

Kovid 19’da son 24 saatte 2 bin 511 yeni vaka tespit edilirken, 14 kişi hayatını kaybetti. 18 yaş ve üstü nüfusta ikinci doz aşı uygulananların oranı yüzde 85,43 birinci doz aşı yapılanların oranı yüzde 93,14 olarak kayıtlara geçti.

Haber Merkezi / Sağlık Bakanlığı, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Türkiye’deki seyrine ilişkin olarak yeni verileri yayınladı. Açıklanan verilere göre, son 24 saatte, 132 bin 633 test yapılırken, 2 bin 511 yeni vaka tespit edildi. 14 kişi hayatını kaybederken, 14 bin 425 kişi sağlığına kavuştu.

Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan tabloda, 2 doz aşılama verilerine de yer verildi. En az 2 doz aşı olmuş 18 yaş üzeri nüfusu kapsayan verilere göre Türkiye’de 2. doz aşılama ortalama yüzde 85,43 oldu. 1. doz ortalaması yüzde 93,14 olurken, 1., 2. ve 3. doz aşısını olan vatandaşların sayısı toplamda 147 milyon 455 bin 844’e yükseldi.

Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en çok aşılamanın gerçekleştirildiği Osmaniye’yi, Ordu, Amasya, Muğla, Kırklareli, Çanakkale, Eskişehir, Balıkesir, Manisa ve Zonguldak takip etti. Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en az aşılamanın gerçekleştirildiği Şanlıurfa’yı sırasıyla Batman, Siirt, Diyarbakır, Bingöl, Muş, Mardin, Bitlis, Ağrı ve Elazığ takip etti.

Bakanlığın 25 Nisan verilerine göre, 134 bin 346 test yapılmıştı. 2 bin 604 vaka tespit edilirken, 15 kişi hayatını kaybetmiş ve 18 bin 573 kişi sağlığına kavuşmuştu.

Paylaşın

‘Gezi Parkı Davası’ Kararlarının Siyasetteki Yansıması Ne Olur?

Gezi davasıyla ilgili mahkumiyet kararlarının yankıları sürerken, siyasi analistler Cumhur İttifakı’nın seçime kadar geçecek sürede kutuplaştırıcı söylemlerini artırabileceğini ancak ekonomik krizle bunalan seçmenlerde bu söylemlerin etkisinin eskisi gibi olup olmayacağının belirsiz olduğuna dikkat çekiyor.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti dünkü kararında iş insanı Osman Kavala’nın “casusluk” suçlamasından beraat ve tahliyesine, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme” suçundan ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasına hükmetti.

İçlerinde Mücella Yapıcı gibi isimlerin de bulunduğu yedi sanık da 18’er yıl hapis cezasına çarptırıldı. Kararlara mahkeme heyetinden hakim Kürşad Bektaş karşı çıktı ve muhalefet şerhinde “Dosyada yeterli delil yok. Beraat verilmeli” dedi.

İktidar ne yapmaya çalışıyor?

Gezi davasının tartışmalı görülen bu kararları hukuki açıdan olduğu kadar siyasete yansımaları açısından da konuşulmaya başlandı.

Son zamanlarda dış politikada ılımlı bir döneme giren ve ardı ardına sorunlu olduğu bazı ülkelerle ilişkilerini iyileştirmeye çalışan Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğini tehlikeye atabilecek olan bu kararla ne yapmak istediği ve iktidarın nasıl bir strateji takip edeceği merak ediliyor.

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’e konuşan kamuoyu araştırma şirketi Türkiye Raporu Direktörü Can Selçuki, Cumhur İttifakı’nın izleyeceği stratejiyi tam olarak henüz anlamlandıramadığını belirterek, şu çelişkiye dikkat çekiyor:

“İki açıdan anlamlandıramıyorum; birincisi artık kazanmanın kuralı değişti, 50 artı 1’e ihtiyacınız var. Dolayısıyla paydanızı mümkün olduğunca geniş tutmanız lazım. Yani ortadaki seçmene daha çok hitap edebilecek, daha ılımlı birtakım söylemler içinde olmanız lazım.”

Selçuki’ye göre ikinci husus da ekonomik şartlar. Bu tip söylem ve kararların ekonomi iyiyken, seçmeni bulunduğu tarafın yaptığı ne olursa olsun ekonomik açıdan mutlu olduğu için haklı görmeye iteceğini belirten Selçuki, “Bugünkü iktisadi koşullar altında bu tarz gerginlik yaratıcı, toplumsal fay hatlarına dokunan söylemlerin ben iktidara yaramayacağı kanaatindeyim” diyor.

Siyaset Bilimci Doç. Dr. Can Kakışım iktidarın Kavala üzerinden tüm sivil topluma “eğer yeni bir Gezi’ye kalkışırsanız ya da en azından bu ruhu yaşatırsanız ben bununla mücadele ederim” mesajı verdiğini de belirtiyor.

Kutuplaştırıcı söylemler devam eder mi?

Uzmanlara göre bundan sonra iktidarın ayrıştırıcı söylemler ve kararlar, eğer erken seçim olmayacaksa Haziran’da 2023’te yapılması öngörülen seçime kadar artarak devam edebilir.

HDP hakkında açılan kapatma davasına işaret eden Siyaset Bilimci Kakışım, bundan sonra Gezi’ye benzer yargı kararlarının beklenebileceğini, bunların “beka ve dış güçler” söylemleriyle desteklenebileceğini belirterek, şunları söylüyor:

“Bu, AKP-MHP cenahının seçim sürecine kadar giden süreçteki stratejisi olabilir. Yani ‘biz ve onlar’ şeklinde, sürekli bir toplumda ötekileştirme, ikilik yaratma ve bunun üzerinden siyaset üretme tarzı. Çünkü sizin eğer umutlar üzerinden siyaset yapma olanağınız kalmamışsa ve halk nezdinde umut yaratamıyorsanız bunu korkular üzerinden yaparsınız.”

Cumhur İttifak’ından da Gezi kararlarını savunan açıklamalar geldi. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, kararı “Türkiye hukuk devletidir, kimse yargının üstünde değildir” sözleriyle değerlendirdi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Gezi Davası’ndan çıkan hapis cezaları ile ilgili soru üzerine, “Yargıya saygı duyulmalıdır. Konu üzerinde uzun yıllar tartışmalarla bunu önlemeye çalışanlar da yargının bu kararıyla saygılı olarak her şeyi artık kabullenmek durumunda olmalıdır” dedi.

Muhalefet için test alanı mı?

Gezi kararlarının şu anda birleştirici olmaya çalışan muhalefet açısından da kritik olacağı belirtiliyor.

Pazar günü bir araya gelen muhalefet partilerinin üst düzeyde Gezi davasına katılımda bulunmaması ve çoğu liderin tepkisini geç vermesi eleştiri konusu.

Kakışım, muhalefetin bazen böyle konularda biraz “çekingen” davrandığına işaret ederek, şöyle konuşuyor:

“Muhalefetin burada takınacağı tavır önemli çünkü bu altılı masa için bir test alanı gibi olacak. Siz en baştan beri toplumun genel hassasiyetlerine saygı duyacağınızı söylüyorsunuz, bu noktada evet ortaya koyduğunuz bir irade de var ama muhalif kitlenin hassasiyetleri de sizin için önemli olmalı.”

Kararın açıklanmasının ardından akşam saatlerinde Tweet atan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Gezi direnişi; dayanışmaya, barışa, kardeşliğe ve demokrasiye adanmış bir millet hareketiydi” derken, bugünkü grup konuşmasında da konuya değindi. “Kurgulanmış mahkemelerden adalet çıkmaz” diyen Kılıçdaroğlu, davada karar veren hakimlere ilişkin olarak “Verdikleri kararlar kendi özgür iradeleriyle verdikleri kararlar değil, talimatla aldıkları kararlar” ifadelerini kullandı.

Gezi olayları sırasında iktidarın üyesi olan Gelecek Partisi Başkanı Ahmet Davutoğlu ise bugün sosyal medyadaki paylaşımında Gezi’nin ismini anmadan adalet çağrısı yaparken, DEVA Partisi Başkanı Ali Babacan attığı Tweet’te hukuki açıklaması olmayan bu mahkumiyet kararlarının vicdanları yaraladığını belirtti.

Siyaset Bilimci Kakışım, Babacan ve Davutoğlu için aslında bu kararın bir fırsat olabileceğini çünkü davacılar arasında onların da isimlerinin bulunduğunu hatırlatarak, eskiden AKP içinde yer alan iki ismin özeleştiri yaparak daha net bir tutum almasının altılı masayı güçlendirebileceğini söylüyor.

Can Selçuki ise muhalefetin pasif kaldığına yönelik eleştirilere hem katıldığını hem de katılmadığını belirterek, katıldığı hususu muhalefet partilerinin duruşma salonunda daha yüksek mevcudiyet gösterebileceği olarak açıklıyor. Selçuki, “Muhalefetin sokağa çağrı yapması gerektiğine yönelik eleştirilere ise katılmıyorum. Çünkü muhalefet şu anda bütün zorluklara rağmen ortak bir paydada buluşulabilecek zemini oluşturmaya çalışıyor” yorumu yapıyor.

İYİ Parti Genel Sekreteri Uğur Poyraz ise Gezi kararına dair yaptığı açıklamada hakimin şerhini hatırlatarak, “Adalet duygusuna, vicdana, hukuka ve ülkemizin düşürüldüğü duruma ilişkin endişelerimiz derinleşmiştir” ifadelerini kullandı.

Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal da sosyal medyadan “Gezi davası ile alakalı karar da gösterdi ki iktidar, korku kol gezinsin, muhalefet için Türkiye tekinsiz bir yer olsun istiyor” yorumu yaparken, Saadet Partisi Sözcüsü Birol Aydın da Twitter hesabından “Adalet kurumunu siyasallaştıran ve adaletsizliği kurumsallaştıran hiçbir iktidar payidar olamaz” dedi.

Paylaşın