Türkiye’de Doğurganlık Hızı Yüzde 77 Azaldı

1950 yılında Türkiye’de 6,47 olan doğurganlık hızı, 2023 yılında 1,51’e gerileyerek yaklaşık yüzde 77 oldu. 1950 yılında dünya ortalaması 4,85 iken, bu rakam 2023 itibarıyla 2,25’e geriledi.

Türkiye’de nüfus artışının sürdürülebilirliği açısından hayati önemde olan doğurganlık oranlarında düşüş trendi derinleşerek devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2024 yılında toplam doğurganlık hızı 1,48’e kadar geriledi. Bu oran, Türkiye tarihinde kaydedilen en düşük seviyelerden biri olarak dikkat çekiyor. 2014 yılında 2,19 olan bu gösterge, aradan geçen 10 yılda istikrarlı bir düşüşle nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,10’un altında kalmaya devam etti.

Toplam doğurganlık hızı, bir kadının doğurgan olduğu dönem olan 15-49 yaş aralığında doğurabileceği ortalama çocuk sayısını ifade ediyor. Bu oran, bir ülkenin uzun vadede nüfus yapısını koruyabilmesi açısından kritik öneme sahip. Uzmanlar, 2,10’un altındaki oranların, nüfusun gelecekte küçülmesine ve yaşlanmasına işaret ettiğini vurguluyor.

Türkiye’deki doğurganlık hızındaki düşüşün etkileri yalnızca demografik değil, aynı zamanda siyasal ve sosyoekonomik alanlara da yansıyor. Bu kapsamda, 2025 yılı “Aile Yılı” ilan edilirken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada 2026-2035 döneminin “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak tanımlandığını duyurdu. Alınacak tedbirlerle hem aile yapısının güçlendirilmesi hem de nüfus artış hızının yeniden ivme kazanması hedefleniyor. İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Aile Forumu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, nüfus artış hızının tarihte ilk kez 1,48’e gerilediğini belirtti. Erdoğan, “Refah seviyesi yükseldikçe birçok sebepten ötürü doğurganlık hızımız düşmeye başladı” dedi.

Ekonomim’den Şeyda Uyanık’ın haberine göre; Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, dünya genelinde doğurganlık oranı uzun yıllardır düşüş eğiliminde. 1950 yılında dünya ortalaması 4,85 çocuk iken, bu rakam 2023 itibarıyla 2,25’e geriledi. Ancak Türkiye’deki düşüş, küresel ortalamaların çok daha üzerinde seyrediyor. 1950 yılında 6,47 olan doğurganlık oranı, 2023 yılında 1,51’e gerileyerek yaklaşık yüzde 77 oranında azalmış durumda. Bu, aynı dönemde dünya genelindeki yüzde 54’lük düşüşle kıyaslandığında oldukça çarpıcı bir tabloyu ortaya koyuyor.

1950 yılında yüksek gelirli ülkelerde doğurganlık oranı ortalama 3,04 iken, bu oran 2023’te 1,47’ye geriledi. Üst-orta gelirli ülkelerde 5,32’den 1,48’e, alt-orta gelirli ülkelerde ise 5,8’den 2,55’e düşüş görüldü. Düşük gelirli ülkelerde ise oran 6,48’den 4,53’e gerileyerek daha sınırlı bir düşüş yaşadı. Türkiye’nin 2023’teki oranı 1,51 ile, üst-orta gelirli ülkeler seviyesine yakın, ancak daha hızlı bir düşüş trendinde bulunuyor.

2000 yılından bu yana olan değişim incelendiğinde de Türkiye dikkat çekiyor. Bu dönemde doğurganlık oranları yüksek gelirli ülkelerde yalnızca yüzde 13 azalırken, Türkiye’de azalış yüzde 39 olarak ölçüldü. Aynı dönemde üst-orta gelirli ülkelerde düşüş yüzde 24, alt-orta gelirli ülkelerde yüzde 29 ve düşük gelirli ülkelerde yüzde 25 olarak kaydedildi. Türkiye bu verilerle, 2000 sonrası dönemde doğurganlık oranı en hızlı gerileyen ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

Hatimoğulları: Filistin’de İki Devletli Çözüm İçin Çaba Sarf Etmeliyiz

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Sosyalist Enternasyonal Konsey Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “Filistin meselesi büyük bir insanlık meselesidir. Bu konuda çok net bir tutum alınmalıdır” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Filistin’de 50 bini aşkın insan yaşamını kaybetti. Sosyalist Enternasyonal’in bunu açıkça kınaması çok önemlidir. Birleşmiş Milletler’in mutabık olduğu iki devletli çözümün hayata geçirilmesi için elimizden gelen her türlü çabayı her aşamada sarf edebilmeliyiz.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilen Sosyalist Enternasyonal Konsey Toplantısına katıldı. Hatimoğulları, burada yaptığı konuşmada şunları ifade etti:

“Kadim metropol kenti İstanbul’da, enternasyonal işçi hareketinin kadim kuruluşu Sosyalist Enternasyonal ile bir arada olmaktan dolayı çok memnun olduğumuzu belirtmek isterim. Sosyalist mücadelenin önemli neferlerinden ve Türkiye’de barış mücadelesinin sembolü haline gelen sevgili yoldaşım Sırrı Süreyya Önder’i yakın zamanda kaybettik. Sizlerin huzurunda Önder’i bir kez daha anıyorum.

Küresel ölçekte büyük risklerin ve felaket dinamiklerinin ne kadar yakın ve yakıcı olduğunu hepimiz çok ağır bir şekilde hissediyoruz. 20. yüzyıldan 21. yüzyıla devredilen uğursuz sömürgecilik mirası nedeniyle Ukrayna, Rusya, Suriye, Lübnan, Filistin ve bölgedeki birçok ülke savaş ve çatışmaların ağır etkisi altındadır. Bunun sonucu olarak milyonlarca insan yersiz ve yurtsuz kalmakta, göç yollarını tutmaktadır.

Üçüncü Dünya Savaşından bahsediliyor. Üçüncü Dünya Savaşının arifesinden geçtiğimiz bir dönemde, şu vurguyu özellikle yapmak isterim. Geride bıraktığımız iki dünya savaşından çok daha farklı şeyler yaşarız eğer bu savaşın önüne geçemezsek. Nükleer silahlanmanın arttığı bir dönemde, nükleer felaketle de karşı karşıya olduğumuzun altını özellikle çizmek isterim. Buna dair çok güçlü önlemler almak durumundayız.

Ortadoğu’nun en krizli alanlarından biri Suriye. Suriye’de bir rejim değişikliği gerçekleşti ve Şam yönetimine HTŞ’nin, El Nusra’nın, El Kaide’nin uzantısı olan bir yapı geldi. Bu hükümetin şu anki haliyle Suriye’nin güvenliğini ve demokrasisini sağlama ihtimali yoktur. Çünkü sınavını kötü vermektedir. Bakın, bu süreçte, yani Colani iktidara geldiğinde Suriye’de neler yaşandı? Dürziler katledildi, Arap Aleviler katledildi, Arap Alevi kadınlar kaçırıldı.

21. yüzyılda adeta köle pazarında satılır bir duruma geldi. Hıristiyanların katledildiğini ve kutsal mekanlarına saldırıldığını gördük. Radikal İslamcı ideolojik yapı Suriye’de kadınlar için de çok büyük bir tehlikedir. Batılı hükümetlerin “ılımlı İslamcılık” adı altında destek verdiği bu rejimlere karşı çok daha fazla uyanık davranılması önemlidir. Bunların “ılımlı İslamcılık” adı altında aslında radikal İslamcılık yaptıklarını özellikle belirtmek isterim.

“Filistin’de iki devletli çözüm için çaba sarf etmeliyiz”

Filistin’de büyük bir insanlık dramı yaşanıyor. Ne yazık ki dünya bütün bunlara sessiz. Antisemitizm nasıl bir ırkçılık türüyse, Filistinlilere yaşam hakkı tanımayan Siyonist hareketler de aynı şekilde ırkçılık yapmaktadır. Filistin meselesi büyük bir insanlık meselesidir. Bu konuda çok net bir tutum alınmalıdır.

Bu konuda oldukça net bir tutum alan Sayın Pedro Sanchez’e sizlerin huzurunda bir kez daha teşekkür ediyorum. Filistin’de 50 bini aşkın insan yaşamını kaybetti. Sosyalist Enternasyonal’in bunu açıkça kınaması çok önemlidir. Birleşmiş Milletler’in mutabık olduğu iki devletli çözümün hayata geçirilmesi için elimizden gelen her türlü çabayı her aşamada sarf edebilmeliyiz.

Türkiye ile Kürt halkının yaşadığı Irak, İran, Suriye ve bütün bölgeyi yakından ilgilendiren gelişmelere tanıklık etmekteyiz. Sayın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yapmış olduğu bir çağrı var. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı. Bu çağrıda, Türkiye’nin demokratikleşme dışında bir çaresinin olmadığı, Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye’de yaşayan bütün farklı halkların ve inançların eşit yurttaşlık temelinde haklara sahip olması gerektiği vurgusu var.

Bir vurgu daha var ki onu da İmralı’ya gittiğim zaman açıkça bizlerle paylaştı. O da şuydu: Bu çağrı bir yandan Türkiye için ama öte yandan dünyada sosyalist enternasyonalist bir perspektifle mücadelenin büyütülmesi için, bu anlamıyla yapısal bir dönüşüm içindi de. Sayın Abdullah Öcalan’ın, Kürt sorununun çözümüne ilişkin İmralı’dan yaptığı çağrının akabinde, örgütü PKK de bu çağrıya uyum sağlayarak feshini açıklamış; sürecin demokratikleşmesiyle beraber silahları bırakacağını ve enternasyonalist bir siyasi yapılanmaya doğru gideceğini ifade etmişti.

Bu tarihi dönemin sadece Türkiye’yi değil bölgenin tamamını rahatlatacağına sonsuz inancımız var. O nedenle bu konuda sizlerden çok güçlü bir destek ve dayanışma beklediğimizi özellikle belirtmek isterim. Demokratikleşen ve iç meselelerini önemli oranda çözmüş bir Türkiye’nin, bölgede yaşanan krizlere barışçıl zeminde daha güçlü destek ve öncülük edebileceğine inanıyoruz. Bu, uluslararası siyaseti de son derece rahatlatacak bir adımdır.

Değerli yoldaşlar, küresel ölçekte yaşanan çoklu krizler gittikçe derinleşmektedir. Aşırı sağın ve şovenizmin biçimlendirdiği bir dünyanın çok daha derin krizler üreteceği açıktır. Bu nedenle, derinleşen krizler karşısında köklü ve tutarlı çözüm modelleriyle ve mücadele yöntemleriyle yol almamız gerekiyor. Totaliter rejimler ya da toplumsal haksızlıklar karşısında verdiğimiz mücadelelerde bir aradayız, omuz omuzayız, dayanışma içindeyiz.

Felaket kapitalizmine, savaşa, sömürgeciliğe, diktatörlüğe, faşizme ve emperyalizme karşı 200 yıllık bir dayanışma geçmişi ve geleneğini yeniden üretebiliriz. Buna ihtiyacımız var. Ezilen ve sömürülenlerin eşitlik, hak ve adalet mücadelesi programı etrafında aynı zamanda barış mücadelesinin yükseltilmesi gereken bir dönemden geçiyoruz. Küresel ölçekte savaş riskleriyle karşı karşıya olduğumuzu bütün konuşmacılar ifade etti.

Burada bizlerin DEM Parti olarak bir teklifi var: Gelin, enternasyonalist bir barış mücadelesini bütün dünya ölçeğinde hep birlikte örgütleyelim. Hep birlikte yayalım. Filistin’den Kürdistan’a, Kongo’dan Ukrayna’ya savaşlarda en çok zarar gören halkları esas alan, halkların eşitliğini esas alan küresel bir barış blokuna hepimizin çok ihtiyacı var.

Yoksulluğun iyice derinleştiği, milyonlarca insanın açlık ve yoksulluk içinde yaşadığı bir dünyada elbette aynı zamanda ezilen ve sömürülenlerin kurtuluş perspektifiyle enternasyonalist mücadele programı ve eylemliliğine de ihtiyaç var. Bu anlamıyla hep birlikte yürüteceğimiz ortak çalışmanın güç katacağına inanıyorum. Bir kez daha ülkemize, İstanbulumuza hoş geldiniz. Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.”

Paylaşın

Türkiye, İsrail’e En Çok Mal Satan Beşinci Ülke

Çin, ABD, Almanya ve İtalya’nın ardından Türkiye, 2024 yılı itibarıyla İsrail’e en çok mal satan beşinci ülke konumunda yer aldı. Türkiye’nin İsrail’e yaptığı ihracat, 2.86 milyar dolar seviyesinde.

Türkiye’nin bu sıralamada Rusya, Fransa ve Hindistan gibi ülkeleri geride bırakması, kamuoyunda daha önce açıklanan “İsrail’le ticaret durduruldu” söylemleriyle ciddi bir çelişki oluşturuyor.

İktidar, Gazze’deki sivil ölümlerine yönelik artan kamuoyu tepkisi ve siyasi baskılar üzerine Nisan 2024’te İsrail’e 54 başlık altında ihracat yasağı getirdiğini açıklamıştı. Ancak ticaret verileri bu yasağın ya etkisiz kaldığını ya da büyük ölçüde göz boyamaya yönelik olduğunu gösteriyor.

Al Jazeera’nın haberine göre, Türkiye’den İsrail’e en çok satılan ürünler arasında demir-çelik ürünleri, plastik türevleri, tekstil mamulleri, gıda ürünleri ve çeşitli sanayi hammaddeleri yer aldı. Bu kalemlerin birçoğu, yasak kapsamındaki sektörlerle doğrudan ilişkili.

Birleşmiş Milletler’e bağlı küresel ticaret veri tabanı UN Comtrade verilerine göre, İsrail 2024 yılında Türkiye’den yaklaşık 2.87 milyar dolarlık ithalat yaptı. Bu rakam, önceki yıla göre yüzde 20’nin üzerinde bir artışa işaret ediyor. Bu artış, İsrail’in hem askeri hem de altyapı malzemelerine olan talebinin sürdüğü bir dönemde gerçekleşti.

İsrail’in Türkiye’den aldığı ürünlerin bir kısmının, altyapı inşaatı ve askeri lojistik destek alanlarında kullanıldığı iddiaları, sivil toplum kuruluşları tarafından sıklıkla gündeme getiriliyor.

Muhalefet partileri ve insan hakları savunucuları, bu ticaret hacminin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik bir skandal niteliği taşıdığını belirtiyor. CHP’li bazı vekiller, İsrail’e yapılan ihracatın TBMM gündemine taşınması gerektiğini savunurken, Gelecek Partisi, Deva Partisi, İYİ Parti ve Saadet Partisi temsilcileri ise “halkın iradesiyle alay edilircesine sürdürülen bu politikayı kabul etmiyoruz” açıklamalarında bulunmuştu.

Öte yandan Filistin destekçisi birçok sivil toplum kuruluşu ve aktivist grup, limanlar üzerinden yapılan ticaretin “şeffaflık ve denetimden uzak” bir biçimde sürdürüldüğünü savunuyor.

Al Jazeera’nın yayımladığı rapora göre, İsrail’in 2024 yılındaki en büyük ithalat partneri Çin olurken, onu sırasıyla ABD, Almanya, İtalya ve Türkiye izledi. Türkiye’nin İsrail’e ihracat hacmi, Fransa, Hindistan, Rusya ve Japonya gibi ülkelerin önünde yer aldı.

Paylaşın

Erkan Baş’tan “Süreç” Açıklaması: Barışı, Saray’ın Küçük Hesaplarına Kurban Etmeyiz

TİP Lideri Erkan Baş, TİP olarak sürece ilişkin net bir tutum sergilediklerini belirterek, “Barışa evet dedik ama halkın özlemini, beklentisini, acısını iktidar kendi çıkarları için kullanmasın, kullandırtmayalım dedik” ifadelerini kullandı.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis’te bir komisyon kurulması yönündeki çağrısına ilişkin değerlendirmede bulundu.

Cumhuriyet’in aktardığına göre; Bu önerinin, iktidar blokunun Meclis’te çoğunluğu sağlama hedefi doğrultusunda hazırlandığını öne süren Baş, “Barış kutsaldır. Halkımız, barışa büyük bir özlem duyuyor. Böyle bir dönemde, sarayın küçük siyasi hesaplarına barışı kurban etmeyiz. Meclis, bu sürecin zemini olmalı. Çünkü bu zemin, yurttaşların süreci takip etmesini ve katılımını kolaylaştırır. Burada geniş bir toplumsal mutabakat aranmalı, dar ve kısa vadeli siyasi hesaplardan uzak durulmalıdır” diye konuştu.

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında Çerkes Soykırımı’nın 161. yıl dönümü dolayısıyla açıklamalarda bulundu. Baş, “1864 yılında Çarlık Rusyası tarafından anayurtlarından sürülen Çerkes halkımızın yaşadığı acıları paylaşıyoruz. Bu acıların telafisi, ancak adaletin sağlanmasıyla ve tüm dünya emekçilerinin dil, din, ırk fark etmeksizin bir arada yaşama iradesi göstermesiyle mümkün olabilir” dedi.

Baş, 1965 seçimlerinde TİP milletvekili olarak TBMM’de görev yapmaya hak kazanan ve geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Yusuf Ziya Bahadınlı’yı da saygıyla andı.

Erkan Baş, HSK üyeliklerine ilişkin, şöyle konuştu: “Dün, TBMM tarihinin en kara günlerinden birini daha yaşadık. Bu iktidar döneminde hukuksuzlukların zirveye çıktığını sıkça söylüyoruz, ancak her seferinde daha büyük bir hukuksuzlukla karşı karşıya kalıyoruz. Dün Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üyelikleri seçildi. Tam anlamıyla Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına yakışır bir gün yaşandı. Tüm süreç keyfi bir şekilde yürütüldü. Gereken oy sağlanamadığı için HSK üyeleri Meclis tarafından kura yöntemiyle belirlendi. Yani aslında seçilmediler, kurayla atandılar. Beş kura çekiminden dördü doğrudan iktidarın istediği isimler oldu. Sadece en çok oyu alan bir aday seçilemedi. Bu durum, Türkiye siyasetinin ne halde olduğunu açıkça gösteriyor. Ne yazık ki Meclis, tek kadın adayı HSK’ya gönderemedi. Hukukun ve yargının geldiği nokta bu.”

Erkan Baş, halkın iradesine saygı gösteren ve Anayasa’ya bağlı kalan muhalefet milletvekillerine teşekkür ederek, “Bugün itibarıyla 238 milletvekilinin imzaladığı dilekçeyle, Hatay Milletvekilimiz Can Atalay’ın Meclis’e kaydının yapılması için başvurumuzu Meclis Başkanlığı’na ilettik. CHP, DEM Parti, İYİ Parti, Yeni Yol Grubu ve Emek Partisi’ne yürekten teşekkür ediyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin kararını uygulayın. Can Atalay’ın ismini Meclis kütüğüne kaydedin” dedi.

Erkan Baş, konuşmasının devamında, “Bu çatının altında olmaktan utanıyorum ya. Her gün Silivri’de duruşma var. Hangisine yetişeceğiz diye uğraşıyoruz. 23 yıldır iktidardalar. Bu ülkede bir tek AKP’li bakan yargılandı mı? Bir AKP’li belediye başkanı yargı önüne çıktı mı” diye sordu.

“KErkan Baş, TBMM’de kurulması planlanan komisyona ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Barış sürecinin halkın beklentilerini karşılaması gerektiğini vurgulayan Erkan Baş, sürecin iktidar tarafından araçsallaştırılmasına karşı uyarılarda bulundu.

Erkan Baş, TİP olarak sürece başından beri net bir tutum sergilediklerini belirterek, “Barışa evet dedik ama halkın özlemini, beklentisini, acısını iktidar kendi çıkarları için kullanmasın, kullandırtmayalım dedik. Zemin öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi olmalıdır dedik” ifadelerini kullandı.

Geçtiğimiz günlerde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis’te bir komisyon kurulması yönündeki çağrısını hatırlatan Erkan Baş, bu önerinin iktidar blokunun çoğunluğu elde etme hedefiyle hazırlandığını öne sürdü. Komisyonun geniş tutulmasının küçük partilerin temsil oranını azaltarak, AKP-MHP ittifakının çoğunluk elde etmesini amaçladığını söyledi ve “Grubu olmayan 10 siyasi partiye birer temsilci verilecek, diyelim komisyon 30 kişilik olacaksa geriye kalan 20 koltuk paylaşılacak. Komisyon büyüdükçe bu sayı artacak ve iktidar partilerinin oranı yükselecek. Bahçeli, salt çoğunluk alınmalı diyerek kendi planını ifşa etti” şeklinde konuştu.

TİP Lideri Erkan Baş, sürece dair temel yaklaşımlarını ise şu sözlerle özetledi: “Barış kutsaldır. Halkımızın barışa büyük bir özlemle yaklaştığı bu dönemde, sarayın küçük hesaplarına barışı kurban etmeyiz. Meclis zemin olmalı. Bu zemin yurttaşın katılımını, takibini kolaylaştırır. Burada geniş bir mutabakat aranmalı; küçük, dar siyasi hesaplardan uzak durulmalı.”

Meclis’te oluşturulacak komisyonun tüm toplumsal kesimlerle temas kurabilecek, halkın kaygılarına yanıt verebilecek bir yapıda olması gerektiğini vurgulayan Erkan Baş, “Bu kadar tarihsel bir dönemde küçük hesaplar yapılmasını halkımızın vicdanına ve takdirine bırakıyoruz” diyerek sözlerini tamamladı.

Paylaşın

SP Lideri Arıkan’dan İktidara “Süreç” Uyarısı

Saadet Partisi Lideri Mahmut Arıkan, MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim’de yaptığı çağrı sonrası başlayan sürece ilişkin, “Yargı paketinde eli silah tutanlara af gündeme gelirken, düşüncesini ifade edenlerin içeride tutulması kabul edilemez” dedi.

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, Yeni Yol Grubu toplantısında konuştu. Gençlerin sorunlarından ekonomik verilerdeki çelişkilere, yeni çözüm sürecinden Gazze’deki dram ve Çerkes Sürgünü’ne kadar pek çok başlığa değinen Arıkan, “Biz umut değil, çözüm vaat ediyoruz” mesajı verdi.

Mahmut Arıkan, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlayarak başladığı konuşmasında, bugün gençlerin “ahlaklı ve inanan bir nesil” olarak görülmesi gerektiğine vurgu yaptı. Gençlerin iş beğenmemekle değil, iş bulamamakla suçlandığını belirten Arıkan, “Onlar bu ülkeyi değil, sizin iktidarınızı sevmiyorlar” dedi.

Rakamlar gerçeği yansıtmıyor

SP Lideri Arıkan, asgari ücretin 22 bin TL olduğu bir dönemde bekar bir bireyin yaşam maliyetinin 31 bin TL’yi bulduğuna dikkat çekti. KYK bursunun 3 bin TL olduğu bir ortamda tavuk dönerin 150 TL, bir simidin ise 15 TL olduğuna işaret etti. Evlenme maliyetlerinin de destek paketlerinin çok üzerinde olduğunu belirtti.

Arıkan, bugün birçok gencin yurt dışında yaşama planları yaptığını, çözümü kumar, sanal bahis, coin gibi alanlarda aradığını belirtti. Ev genci sayısının 5 milyona ulaştığını ifade ederek bunun pasif bir direniş olduğuna dikkat çekti.

Kurban Bayramı öncesi, 2018’deki 1.000 TL bayram ikramiyesinin 2025 yılında 4.000 TL’ye çıktığını belirten Mahmut Arıkan, aynı dönemde kurban bağış bedelinin ise 850 TL’den 13.500 TL’ye yükseldiğini ifade etti. “Bayram ikramiyesi %400 arttı, kurban bedeli %1400 arttı” diyerek emeklilerin sistem dışına itildiğini vurguladı.

Şanlıurfa ve Muğla ziyaretlerinden izlenimlerini paylaşan Arıkan, çiftçilerin elektrik ve tarım girdi maliyetleri nedeniyle zor durumda olduğunu, borçlanarak ayakta durmaya çalıştıklarını belirtti. Ziraat Bankası’na çağrıda bulunarak, faizsiz kredi ve borçların yeniden yapılandırılmasını istedi.

Erdoğan’ın 16 bin dolarlık kişi başı milli gelir hedefine değinen Mahmut Arıkan, “Bu rakam doğruysa her 4 kişilik ailenin evine yılda 2.5 milyon TL girmesi gerekir. Bu ülkede kaç eve bu kadar para giriyor?” diyerek bu büyümeyi adaletsiz olarak nitelendirdi.

Yeni çözüm sürecine ilişkin olarak Mahmut Arıkan, bu sürecin Meclis çatısı altında yürütülmesini memnuniyetle karşladıklarını ancak yargı paketinin sadece bir kesimi kapsamasının kabul edilemez olduğunu belirtti. “Eli silah tutanları affederken, eli kalem tutanları içeride tutarsanız bu vicdanlarda yer bulmaz” dedi.

Paylaşın

Destici’den Bahçeli’nin “Meclis’te Komisyon Kurulsun” Teklifine Ret

BBP Lideri Mustafa Destici, “Bu ülkede bir Kürt sorunu yoktur. Bir terör sorunu vardır ve bu sorun da kahraman güvenlik güçleri tarafından bitirilmiştir” dedi.

Destici, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Meclis’te komisyon kurulsun” teklifine “Bu ülkede eğer ‘Bir Kürt sorunu var’ denilip bu Meclis’e ya da başka bir yere getirilirse işin içinden çıkılmaz” diyerek karşı çıktı.

Cumhur İttifakı ortaklarından Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici, partisinin genel merkezinde yaptığı açıklamada Türkiye’de bir Kürt sorunu olmadığını “terör sorunu” olduğunu söyledi.

Destici, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin süreçle ilgili “Meclis’te komisyon kurulsun” teklifini de, “Bu ülkede eğer ‘Bir Kürt sorunu var’ denilip bu Meclis’e ya da başka bir yere getirilirse artık mesele işin içinden çıkılmaz bir hal ve boyut alıyor. Bu ülkede bir Kürt sorunu yoktur. Bir terör sorunu vardır ve bu sorun da kahraman Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kahraman güvenlik güçleri tarafından bitirilmiştir, kökü kazınmıştır ve zaferle sonuçlanmıştır. Onun için PKK diz çökmüş, silah bırakacağını ve kendini feshedeceğini açıklamıştır. Bugüne kadar ona destek verenlerin dillendirdiği, ‘Kürt sorunu’ meselesini asla kabul edemeyiz” dedi.

Paylaşın

Zehirli Kimyasallar Soframızda

Yeni bir araştırmada 46 meyve ve 12 sebze türünde toplam 209 farklı pestisit kalıntısı bulundu. Dr. Alexis Temkin, pestisitlerin hormonal denge üzerindeki potansiyel etkilerine dikkat çekti.

ABD merkezli çevre sağlığı kuruluşu Environmental Working Group (EWG), meyve ve sebzelerdeki pestisit kalıntılarını mercek altına alan son çalışmasının sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı. Araştırma, özellikle çilek, ıspanak ve elma gibi yaygın tüketilen ürünlerde insan sağlığı açısından tehlikeli seviyelerde pestisit tespit edildiğini ortaya koydu.

ABD Tarım Bakanlığı (USDA) ile Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından toplanan on binlerce gıda örneği üzerinde yapılan incelemelerde, 46 meyve ve 12 sebze türünde toplam 209 farklı pestisit kalıntısı bulundu. Numunelerin yüzde 95’inde en az bir kimyasal izine rastlandı.

EWG verilerine göre çilek örneklerinde ortalama 7,8 farklı pestisit bulunurken, bazı numunelerde bu sayı 20’ye yaklaştı. Kanserojen etkileri olduğu bilinen karbendazim ile sinir sistemini etkileyen bifentrin maddeleri dikkat çekici seviyelerdeydi.

Nefes’te yer alan habere göre, Ispanak örneklerinde de benzer bir tabloya rastlandı: Ortalama 7 kimyasal kalıntı tespit edilirken, bazı numunelerde bu sayı 19’a kadar çıktı. Avrupa Birliği’nde yasaklı olan permetrin maddesi, ABD’deki ıspanaklarda sıkça görüldü ve bu maddenin sinir sistemi üzerinde tahrip edici etkileri olduğu vurgulandı.

Elmalarda ise difeminalin adlı, kan dolaşımı ve karaciğer sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olan bir kimyasala rastlandı.

Araştırmada aynı zamanda en az pestisit kalıntısı içeren ve bu yönüyle daha güvenli kabul edilen ürünler de açıklandı. Listenin başında avokado, mısır, ananas, soğan, bezelye ve mantar gibi ürünler yer aldı.

EWG’nin kıdemli toksikoloji uzmanı Dr. Alexis Temkin, pestisitlerin hormonal denge üzerindeki potansiyel etkilerine dikkat çekerek, tüketicilerin mümkün olduğunca organik ürünlere yönelmesini, meyve ve sebzeleri dikkatlice yıkamasını ve kabuklu olanların soyulmasını tavsiye etti.

Paylaşın

Türkiye’de Çocuklar Telefondan Uzak Kalamıyor

Türkiye’deki 15 yaş grubundaki çocukların yüzde 29,6’sı, yani neredeyse üçte biri telefonsuz kaldığında gerginlik veya endişe yaşıyor. Türkiye’yi yüzde 29,2 ile Slovakya, yüzde 28,7 ile Polonya takip ediyor.

Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü (OECD), 45 ülkeye ait verilerin karşılaştırıldığı yeni bir raporla çocukların dijital dünyadaki varlığını mercek altına aldı. “Dijital Çağda Çocukların Hayatı Nasıl?” başlıklı araştırma, özellikle 15 yaş grubundaki çocukların teknolojiyle ilişkisini gözler önüne serdi.

Rapora göre OECD ülkelerinde 15 yaşındaki çocukların yüzde 98’i akıllı telefona sahip. Ancak bu yüksek oranda teknoloji erişimi, bazı riskleri de beraberinde getiriyor.

Araştırmanın temelini, 2022 PISA verileri oluşturdu. Bulgulara göre, dijital cihazlara erişim kesildiğinde kendini huzursuz hisseden çocukların sayısının en yüksek olduğu ülkenin Türkiye olduğu belirtildi. Türkiye’deki 15 yaş grubundaki çocukların yüzde 29,6’sı, yani neredeyse üçte biri telefonsuz kaldığında gerginlik veya endişe yaşadığını belirtti.

Türkiye’yi yüzde 29,2 ile Slovakya, yüzde 28,7 ile Polonya takip ederken; listenin sonunda yüzde 10 ile Güney Kore yer aldı. Araştırmanın kapsadığı tüm ülkeler ortalamasında ise bu oran yüzde 17 düzeyinde ölçüldü.

Rapor, yalnızca dijital bağımlılıkla sınırlı değil. Araştırmada yer alan verilere göre, 15 yaşındaki öğrencilerin yüzde 5’i gizliliklerini korumak için dijital ayarları kolaylıkla değiştirebildiğini söylüyor. Ancak aynı yaş grubunun yüzde 27,6’sı sosyal medya platformlarında gerçek dışı ya da gerçeğe aykırı bilgiler paylaştığını kabul ediyor.

Buna ek olarak, siber zorbalığın OECD ülkelerinin tamamında yükselişte olduğu ve internet başında geçirilen uzun sürelerin çocukların bilişsel ve sosyo-duygusal gelişimini olumsuz etkilediği de vurgulanıyor.

Araştırma sonuçlarını değerlendiren OECD Genel Sekreteri Mathias Cormann, çocukların dijital dünyada güvenli şekilde var olabilmesi için çok yönlü bir yaklaşım gerektiğine dikkati çekerek, “Çocukların dijital dünyada gezinirken korunması ve desteklenmesi için tüm paydaşların birlikte çalışması çok önemli. Riskler çevrimiçi ve çevrimdışı dünyada genellikle birbirini besliyor. Bu nedenle çocukların fiziksel dünyadaki durumları da göz önünde bulundurulmalı” ifadelerini kullandı.

Raporda ayrıca, dijital medyanın bilinçli kullanımı, çocukların dijital okuryazarlığının artırılması ve risklerin azaltılmasına yönelik politika önerilerine yer verildi.

(Kaynaak: DW Türkçe)

Paylaşın

Babacan’dan “Yeni Anayasa” Yorumu: Erdoğan, Referandum Riskini Göze Alamaz

Erdoğan’ın “400 milletvekili” çıkışını yorumlayan DEVA Partisi Lideri Ali Babacan, Erdoğan’ın referandum riskini göze alamadığını, bu nedenle parlamentoda sayı arayışına yöneldiğini öne sürdü.

Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA Partisi) Genel Başkanı Ali Babacan, Halk TV’de İsmail Küçükkaya’nın sunduğu Yeni Bir Sabah programında gündeme dair önemli değerlendirmelerde bulundu. Babacan, yeni Anayasa, PKK’nın fesih açıklaması, çatışma çözümünün dünyadaki örnekleri, yüksek enflasyon ve konularında açıklamalarda bulundu:

“Bahçeli’nin konuşmasını yaptığı günün akşamında olağanüstü bir toplantı yaptım. İlgili bütün arkadaşlarla bir araya geldik Genel Merkezde. Ve dedim ki ‘Bakın bu çok önemli, yeni bir şey başlıyor.’ Hemen o gün akşam… Çünkü metni okuyunca baktım ki metinde bir sürü kilit cümleler var. Şimdi bir meseleyi bilirseniz siz orada ciddiyetini anlarsınız. Puzzle’ın parçaları gibi düşünün, 1000 parçalı puzzle… Ama 50 parçasını gördüğümüz anda biz dedik ‘Tamam nereye gideceği belli bu işin.’ Dolayısıyla hemen analizini yaptık ve derhal bir basın toplantısında dedik ki ‘Biz elimizi taşın altına koymaya hazırız.’ Bu çözüm süreci ya da adına ne diyeceksek ‘%5 ihtimalle bile başarıya ulaşsa biz o %5 ihtimali bile gider destekleriz’ dedik. Kesin duruşumuzu ortaya koyduk.

Kürt vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlükleriyle ilgili ayrı bir çalışma hattı gerekiyor. Bu da Bahçeli’nin konuşmalarında var. Bundan da biz bir şey derledik, baktık. Aslında orada da hükümetin ya da diyelim ki devletin ilgili birimlerinin o konuda da belli ki hazırlığı var. Yani Sayın Bahçeli’nin önünde iki tane dosya duruyor. Bir, terör örgütünü feshetme, bitirme, terörsüz Türkiye ama ikincisi de hak ve özgürlük dosyası. Hatta arkadaşlarımız hem MHP’den insanlarla, hatta Sayın Bahçeli’yle de bir arkadaşımızın teması oldu bu konuda.

DEVA Partisi kuruldu kurulalı diyorduk ki ‘Bakın terör örgütüyle mücadele ayrı bir hatta yürümeli, hak ve özgürlük meselesi ayrı bir hatta yürümeli. Bu iki hat birbirine karışmamalı. Bunlar aynı masada pazarlık konusu edilmemeli’ diyorduk. Yani kendi vatandaşlarımızın hak ve özgürlüğü ise bunu herhangi bir örgütle falan bunun pazarlık edilmesi yanlış bir şey. Zaten bir önceki çözüm sürecinin sıkıntıya girmesinin sebebi olarak da biz bunu söylüyorduk. Benim defalarca açıklamam var bu konularda.

Filipinler’in Dışişleri Bakanı geldi benden güney adalarına yerleşmiş bir terör örgütü ile ilgili yardım istedi. Dedi ki ‘Biz bu terör örgütü ile bir şekilde bu işleri konuşmak istiyoruz.’ Dışişleri Bakanı’yken… ‘Bunlar size güveniyor, Türkiye’ye güveniyor’ dedi. ‘Ama kimse duymasın. Çünkü biz hükümet olarak zora düşeriz’ dedi. Siz bize yardım edebilir misiniz? ‘Derhal’ dedik. Kolları sıvadık. Çalışmaya başladık. Filipinler’in güney adalarında yaşayan Müslüman nüfus var. Baskı altında. Yani haklarını yaşayamıyorlar. Sıkıntıları var. Onlar da artık örgütleşmişler. Biz de hakkımızı silahla arayacağız diye başlamışlar. Silahlı eylem yapıyorlar. Sistemi kurduk. Çalıştırdık. Bugün itibariyle Filipinler’de terör diye bir şey kalmadı. Güney adalarında yaşayan Müslüman nüfus dini haklarını, ibadet haklarını tam rahat bir şekilde yaşıyor. Ve kazan kazan sonucu elde edildi bugün Filipinler’de. Ama o kadar detayı var ki bu işin. Yani ben şimdi iki dakikada bunu özetliyorum. Sayfalar dolusu sayfalar dolusu plan, hazırlık.”

PKK’nın fesih açıklamasındaki sorunlara işaret eden Babacan, “Orada ben bazı tehlikeler sezdim. Dikkat edilmesi gerekir. İktidara diyorum ki, ‘Bak bunlara dikkat edin. Bu iş büyümeden bir şekilde yönetin.’ Bir de tabii şu da dikkat edilmesi gereken bir konu; yani devletin birimleri bu işi yakından takip ediyor değil mi? Yani MİT başta olmak üzere. Yani aylarca süren bir çalışma var, bir hazırlık var. Bu çalışmada, bu hazırlıkta, böylesine kontrolsüz bir açıklamanın oradan çıkmasıyla ilgili devlet birimleri bunu nasıl gözden kaçırdı? Ona da şöyle kocaman bir soru işareti de koymak lazım.

Yani bu kadar dikkat edilen Öcalan’ın o 27 Şubat açıklamasıyla ilgili böyle didik didik nokta nokta ince ince çalışılan bir konu adeta nakış işler gibi bir çalışma var. 27 Şubat’a göre. Bu nasıl girmiş oraya? Bu böyle apar topar hababam işi bir şey olmuş bu açıklama. Yani dolayısıyla bunu bir devletin ilgili birimlerinin biraz daha dikkatli olması lazım. Bu bizim uyarımızdır, memleketimize uyarıdır. Yoksa PKK’nın kendini feshi tabii ki önemlidir. Tarihi bir meseledir. Bakın bunun altını çiziyorum. Tarihi bir meseledir” dedi.

“Türkiye’nin önünde korkunç bir fırsat penceresi var”

Hukuk ve ekonomi arasındaki ilişkiye dikkat çeken Babacan, şu ifadeleri kullandı: “Şu anda Türkiye’nin önünde korkunç bir fırsat penceresi açılıyor. Biz bu terör sorunumuzu inşallah ümit ediyoruz ki çözeriz. Vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlükle ilgili sorunlarımızı da çözmek için ne gerekiyorsa her türlü desteği veririz bakın DEVA Partisi olarak. Her türlü desteği veririz. Dünyada nasıl bir zamanlar 2008-2009 krizinden sonra ekonomide parlayan bir yıldız haline geldiysek, şu anda Türkiye’nin demokraside ve hukukta da parlayan bir yıldız haline gelmesiyle ilgili koskoca bir fırsat penceresi açılmış durumda.

Yapılması gereken nedir bakın. Şu AİHM kararları var ya uygulanmayan, hemen uygulanması… Osman Kavala, Can Atalay… Kendi AYM kararlarımız var uygulanmayan, bunların derhal uygulanması… Bu siyasi operasyonların derhal sona erdirilmesi. Yani Sayın Erdoğan’ın siyasi rakip gördüğü kim var kim yoksa bir operasyon düzenliyor, düzenletiyor. Bunların derhal sona ermesi. Ve böylece dünyanın demokraside ve hukukta gerilediği bir dönemde Türkiye’nin yeniden bir parlayan yıldız olarak ortaya çıkması. Büyük bir fırsat var.”

Hukuk devletini iyi çalıştıran, ekonomide mantıklı işler yapan bir Türkiye olsa inanın dünyada ilk üçe girer Türkiye. Niye girer? Bakın çok basit. Toplam diplomatik misyon sayısında zaten ilk üçteyiz. Bugün Amerika ve Çin’den sonra en çok büyük elçilik ve başkonsolosluğa sahip olan ülke Türkiye. Türk Hava Yolları 128 ülkeye uçuyor. Niye? Çünkü Türkiye’nin doğal bir pozisyonu var burada. Sadece Türkiye’nin bu doğal pozisyonunun potansiyelinin önünü açmak… Yani barajın arkası su dolu. Ağzına kadar dolu. O barajın kapağını açıyorsunuz ve potansiyel atıyor. Türkiye böyle bir ülke. Onun için ben üzülüyorum. Bu potansiyeli gerçekleştiremediğimiz için üzülüyorum.”

Sayın Erdoğan’ın maalesef dar bakışı ve tamamen kendi ikbaliyle ilgili o zihin dünyası Türkiye’nin önüne koca bir set çekmiş durumda. Ben bakın burada da söyledim. ‘Erdoğan’a tavsiyem bırakıp Türkiye’nin, demokrasinin önünü açmasıdır’ dedim. Bu gerçekten samimi bir dost tavsiyesi. Ülke için tavsiye. Şimdi 22 sene sonra bu ülkenin gücünü elinde tutmak, tek yetki olarak yönetmek güç zehirlenmesine yol açıyor. Bu tarihi bir gerçek. Merkel niye bıraktı? Merkel istese bir beş sene daha rahatlığında Başbakan olamaz mıydı? Olurdu. Niye bıraktı? Çünkü ‘Artık zaman doldu’ dedi. ‘Ben ne kadar da başarılı olsam, Avrupa’nın ne kadar da en önemli lideri olsam artık zaman doldu’ dedi. ‘Bundan sonra ben bile yoldan çıkabilirim’ dedi.”

“Hukuk olmadan yatırım olmaz

“İmamoğlu, Özdağ, Demirtaş ve Kavala’nın tutukluluklarına dikkat çeken Babacan, hukuk olmadan ekonominin olmayacağının altını çizdi. Babacan, şu ifadeleri kullandı: “Türkiye şu anda milli gelirini çoktan 25 bin dolara çıkartması gerekiyordu. Bakın 12 bin 500 dolara çıkarttık. 25 bin dolar hedef koyduk. 2023’te 13 binde kaldı. Büyük potansiyeli gerçekleştiremiyor. Hukuk olmadığı için, demokrasi iyi çalışmadığı için o büyük potansiyeli Türkiye’nin işlemiyor şu anda.

Avrupa’nın şimdi çok büyük bir savunma sanayi pazarı oluşuyor. O savunma sanayi pazarına üretim yapacak insanların öncelikle güvenmesi lazım bu ülkeye. Benim hukuki güvenliğim olması lazım. Bunca yatırım yapacağım, ihracat yapacağım büyük pazar var ama Türkiye’ye yatırım yaptığında acaba bir gün birileri çöker mi? Bir gün olmadık bir vergi cezası gelir mi? Bir gün ülke yönetenler bana şöyle bir yan bakar. Taleplerde bulunurlar. Ben de yapamazsam acaba teslim elden gider mi diye korkuyor insanlar. Yatırım olmayınca ihracat artmaz. Mutlaka yatırım lazım. Yatırım için de hukuk lazım. Hukuk buradayken yatırım olmaz.

Ben bu ülkenin şu anda Cumhurbaşkanı olsam, inanın 10 tane sağlam, düzgün insanı, dürüst ve iyi insanı ekonominin başına koyarım. Derim ki ‘Arkadaş hemen ekibinizi değiştirin.’ Ve haftada sadece iki kere, ikişer saatlik toplantıyla zaten ekonomiyi ayağa kaldırırım. İnanın o kadar basit. Ama ondan sonra dönerim vaktimi hukuk ve adalet sistemini ayağa kaldırmaya harcarım. Çöken eğitim sistemini ayağa kaldırmaya çalıştım. Çünkü ekonomide bir yandan saçmalıklar, tamamen rasyonalite dışı işler bunları toparlarken, öbür taraftan da hukuk, adalet, eğitim, demokrasi zeminini güçlendirdim. Ve Türkiye hemen ayağa kalkar ya. İnanın 6 ayda kurumlar şöyle bir kendine gelir. 1 ayda kurumlar düzelir ama, 6 ayda sistem tıkır tıkır işlemeye başlar. En geç 2 sene sonra enflasyon tekrar ülkede tek haneye iner ve orada kalır.”

İmamoğlu’nun tutukluluk sürecini de değerlendiren Babacan, “Yanlış olan şu ki dört meseleyi eğer siz paketleyip 12 saat içerisinde bir operasyonla uygulamaya geçiriyorsanız bu yanlış. Hangi dört mesele? Diploma meselesi. Büyükşehirle ilgili yolsuzluk iddiaları, CHP’nin kurultayıyla ilgili o şaibeler ve terör iş birliği bu yerel seçimlerdeki kent uzlaşışı… Şimdi dört ayrı konu, dört ayrı hatta yürümesi gereken konu, ayrı zamanlarında doğal akması gereken konuyu eğer paketleyip de 12 saat içerisinde akşam diploma iptal, sabah gözaltı, tutuklama o zaman bunun usul açısından baktığımızda bu siyasi bir operasyon olarak görüyoruz biz bunu. Usul açısından baktığımızda… Esaslarına inilmeden ne olduğunu bilmemiz zor. Şöyledir böyledir dememiz de zor” diye konuştu.

Babacan, AK Parti seçmeninin yarısının İmamoğlu’na yönelik operasyonun siyasi olduğuna dair kanaat taşıdığı tespitine iktidar medyasından gelen eleştirileri de değerlendirdi. Babacan, “Bu sadece bizim gözlemimiz değil. Nisan ayında ve Mayıs ayında yapılan toplumsal araştırmalara, kamuoyu yoklamalarına baktığınızda bunun hepsi açık açık görünüyor. Yani onun için bu yandaş medyada yazanlar, yazdıranların bir kıymeti yok. Şimdi bunu neye dayanarak söylüyor? Çok sayıda araştırma var ben ona dayanarak söylüyorum yani. Tabii ne yapacak işte patronları gereği ya da yaptığı iş gereği yazıyor. Onların sıfır değeri sıfır yani orada yazılanların bizim için hiç önemi yok. Arkasına rakamlarla koyuyorsa öyle kendi yönlendirdikleri araştırma şirketleri değil, gerçekten bağımsız tarafsız çalışan araştırma şirketlerinin rakamlarını koyarak konuşuyorsa konuşsun. Yoksa boşa konuşur herkes” dedi.

“Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet, sanal kumara karşı ama aynı Cumhurbaşkanlığı bir imzayla izin veriyor”
İktidarın sanal kumarla mücadelesinin algıdan ibaret olduğunu dile getiren Babacan, “Sanal kumarla mücadele ediyoruz. Algı o. Halbuki yasa dışıyla mücadele ediyorlar. Yasalla bir dertleri yok. Yasalı oynatıyorlar. Geçen iki hafta önceki cuma hutbesinden ya. Şimdi Diyanet İşleri Başkanlığı kime bağlı? Cumhurbaşkanlığı’na bağlı değil mi? Evet. Sanal kumar, sanal bahis diyor hocalar. Türkiye’nin dört binlerinde cuma hutbesinde ‘Çok kötü alışkanlıktır’ diyor. ‘Sanal kumar, sanal bahis’ diyor. ‘Bunlar olmaması lazım’ diyor. ‘Dinimizin emri’ diyor hutbeden, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı. Aynı cumhurbaşkanlığı sanal kumarın oynatmasıyla ilgili imzayı atmış. Bu adamlara sanal kumarı oynatıyor. Şimdi faize nas var da, sanal kumara, kumara bahise, nas yok mu? Erdoğan’ın terminolojisiyle anlatayım yani. İnanılır gibi değil. Hiçbir tutarlılık yok yani” dedi.

Paylaşın

DEM Parti’den Bakan Tunç’un “Umut Hakkı Yok” Sözlerine Tepki

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un “umut hakkı”sözlerine tepki göstererek, “Üslubunuz bu süreçte ihtiyacımız olan yapıcı dilden uzak, ne yazık ki zehirleyici bir etki yaratıyor” dedi.

Yılmaz Tunç, PKK Lideri Abdullah Öcalan’a “umut hakkı” uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin soruya, “Böyle bir durum söz konusu değil. Böyle bir görüşme de yok” yanıtını verdi.

Adalet Bakanı Tunç’a yanıt Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan’dan geldi. Sosyal medya hesabından Tunç’un açıklamasına tepki gösteren Ayşegül Doğan, “Sayın Bakan, Umut hakkı tartışmasından bağımsız; üslubunuz bu süreçte ihtiyacımız olan yapıcı dilden uzak, ne yazık ki zehirleyici bir etki yaratıyor. Toplum olarak beklentimiz; temsil gücünüzü adaleti tesis etmek için kullanmanız. Polemiğe değil, hukuka ve demokratik uzlaşıya ihtiyacımız var” dedi.

Bakan Tunç ne demişti?

Belirli infaz düzenlemelerinin gündemlerinde olduğunu ancak umut hakkının söz konusu olmadığını ifade eden Tunç, “HSK seçimleri ve başka konular var. Cezaevi şartlarıyla ilgili yasal çerçevede yapılması gerekenler genel olarak söylüyoruz. Ceza İnfaz Kanunu’ndaki düzenlemeleri genişletebiliriz. Bu konudaki çalışmamızı Meclis grubumuzda paylaştık. Meclis’in yaz için ara vermesine zaman var. İnfaz kanununda yapılabilecek hususlar var. Kanun gerektiren bir husus olursa bunlar yürütmenin yetkisinde olan hususlar değil” dedi.

Yılmaz Tunç’un açıklamaları, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihli grup konuşmasında Öcalan’a ilişkin “umut hakkı”na dair sözlerini yeniden gündeme getirdi. Bahçeli söz konusu konuşmasında, “Şayet teröristbaşının tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığı gösterirse, ‘Umut Hakkı’nın kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın.” demişti.

Paylaşın