Erdoğan’dan CHP’yi Hedef Aldı: Batı’ya Hoş Görünmek İçin Şekilden Şekle Giriyorlar

Katıldığı bir etkinlikte konuşan Erdoğan, CHP’ye ilişkin, “Kuvâ-yi Milliye’ciz deyip Batı’ya hoş görünmek için şekilden şekle giriyorlar. Güç odaklarına bel bağlayanlar bizim dirayetli duruşumuzu anlayamaz” dedi.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin Kadın Kolları Genel Merkez AR-GE Başkanlığı Teşkilat Akademisi Liderlik Okulu Kamp Programı’nda konuştu. Erdoğan, konuşmasında şunları söyledi:

“Teşkilat akademilerini sıradan bir eğitim olarak görmüyoruz. Türkiye’yi asırlık hayalleriyle buluşturacak azimli, kararlı, özgüvenli kadroların yetiştiği akademi bizim için hayati önemdedir. Mevla bizleri millete hizmet yolundan ayırmasın. AK Parti davası yıllarca kendi öz yurdunda ötelenenlerin yok sayılanların davasıdır.

Hedefimiz büyük ve güçlü Türkiye’dir. Misyonumuz Türkiye Yüzyılının ihtişamıyla inşasıdır. Pusulamız bizi biz yapan kadim değerlerimizdir. Güç ve ilham kaynağımız ise siyasi parti fark etmeksizin 86 milyonun tamamıdır. Bunun için siyaset yapıyoruz. Sizler de sağlam bir temel üzerinde yükselen erdemliler hareketinin mensuplarısınız. Biz partimizi böyle kurduk; erdemliler hareketi dedik.

AK Parti olarak eserlerimizle, icraatlarımızla Türkiye’ye tarihinin en büyük başarılarını yaşattık. Adımızı şanla şerefle milletin gönlüne yazdırdık. Hak ve özgürlüklerin geliştirilmesinden, aile ve sosyal politikalara Türkiye’yi çok yüksek bir seviyeye çıkardık. Yasakları kaldırdık, vesayet odaklarını dağıttık, kendilerini milletten üstün gören kibir abidelerine hep birlikte hadlerini bildirdik. Bu mücadele kolay olmadı. Dikensiz gül bahçesinde yürümedik. Gazete kupürleriyle partimizi kapamaya çalıştılar. Sokak terörüyle milli iradeyi esir almak istediler. Ama hiçbirinde muvaffak olamadılar.

Baskılara boyun eğmedik. Dik durduk ama hiçbir zaman diklenmedik. Milli iradeyi egemen kılmak için ter döktük, mücadele ettik. Her günümüzü milletimize hizmet yolunda geçirmeye gayret ettik. Her türlü sabotaja, çelmeye rağmen ülkemiz için tarihi kazanımlar elde ettik. Bu başarıda en büyük pay hiç şüphesiz kadınların oldu. Metropollerden en ücra köylere, tüm hanelere, tüm gönüllere kadınların sayesinde girdik. Bu ülkenin kadınlarını birilerinin aksine asla dolgu malzemesi olarak görmedik. Hayatın her alanında kadınların aktif bir şekilde rol almasını sağladık.

Üniversitelerimizdeki kız öğrenci oranını yüzde 13’ten yüzde 53’ün üzerine taşıdık. Kadınların işgücüne katılım oranını 27,9’dan yüzde 36,5’e yükselttik. Kadın milletvekili oranını yüzde 4,4’ten yüzde 20 seviyelerine biz çıkardık. Maşallah bu coşkuyla 2028 bir başka olacak. Her zaman ne dedim; kale içeriden fethedilir. Kalenin içinde kim var? Kadınlar var. Sıfır tolerans ilkesiyle kadına şiddetle mücadele ettik. Kapsamlı reformlarla etkin caydırıcı önlemleri hayata geçirdik. KADES ve elektronik kelepçe gibi uygulamalarla kadınların yanında biz olduk.

“Batı’ya hoş görünmek için şekilden şekle giriyorlar”

Türkiye’nin onurunu, milletimizin itibarını korumakta zafiyet göstermeyeceğiz. Bu kadro kendi ülkesini süklüm büklüm halde ülkesini yabancı kuruluşlara şikayet eden bir kadro değildir. Özgür neredeydi, Almanya’da. Ülkemizi şikayet etmeye gitti. Şunu da üzülerek söylemek zorundayım. Kuvâ-yi Milliye’ciz deyip Batı’ya hoş görünmek için şekilden şekle giriyorlar. Güç odaklarına bel bağlayanlar bizim dirayetli duruşumuzu anlayamaz.

Elhamdülillah Müslümanız. Muhammed ümmetindeniz. Bin yıldır İlahi Kerimetullah’ın sancaktarlığını yapan Türk milletindeniz. CHP Genel Başkanı Özel’e sözde karikatür üzerinden Peygamber Efendimize saygısızlık eden müptezellerin avukatlığını üstlenmeden önce bahsettiğim telgrafı tekrar tekrar okumasını tavsiye ediyorum. Utanmadan, sıkılmadan gerçekleri çarpıtmak için 40 dereden su getiriyor.

Özel, milyonların gördüğü hakareti, rezilliği, provokasyonu göremiyorsan sorunu başkasında değil, kendinde ara. Özgür, git bir göz doktoruna görün. Hadi yolsuzlukları, sahtekarları savunuyorsun. Peki bu küstahlığı niçin savunuyorsun? Haramilere canlı kalkan oluyorsun da hadsizlere niçin sahip çıkıyorsun? Böyle hassas bir konuda hiç mi ben ne yapıyorum diye sormuyorsun. Aslında bu akıl tutulmasının sebebi bellidir. Siyasete milletin baktığı yerden bakmıyor. CHP’nin çok ciddi bir siyasi kıble sorunu var.

CHP sadece belediye soyguncularının değil milletten kopuk marjinaller, yüzü maskeli provokatörler, ağzı bozuk sokak eşkıyalarının oyuncağı haline gelmiştir. CHP tek başına karar alma ehliyeti olmayan şahıs ve şürekasının elinde marjinalleşmekte Türk siyasetini enfekte eden söylemlerin merkez üssüne dönüşmektedir. Türkiye’nin anamuhalefet partisi şu an yönetilmiyor, dümeni kilitlenmiş gemi misali sürükleniyor.

Gerilim, nefret, kutuplaştırma siyasetiyle Türkiye’de varılacak yer yoktur. Bu millet basiret sahibi bir millettir. Aile kurumunu korumak, gelecek nesillere güçlü miras bırakmak en temel vazifemizdir. LGBT gibi sapkınlıklardan sanal bahis tuzaklarına, cinsiyetsizleştirme politikalarından kültür emperyalizmine her gün yeni bir cephede mücadele veriyoruz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Türkiye’de “Hukuk” Askıda: 22 Yılda 3 Bin 363 AİHM İhlal Kararı

AİHM, 2002 ile 2024 yılları arasında Türkiye hakkında toplam 3 bin 363 ihlal kararı verdi. Bu süreçte en fazla ihlal kararı 2009 yılında 341 dosyada alındı. Bu yıl, Türkiye açısından AİHM kararlarında bir zirve yılı olarak kayıtlara geçti.

Dünya Adalet Projesi’nin 2024 verilerine göre Türkiye, hukukun üstünlüğü endeksinde 142 ülke arasında 117. sıraya gerileyerek listenin son çeyreğinde yer aldı. Uzmanlar, yargıya güveni sarsan gelişmelerin başında, kamuoyunda geniş yankı uyandıran siyasi nitelikli yargılamaların geldiğini vurguluyor. Bu kapsamda, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart 2024’te gözaltına alınıp tutuklanması ile başlayan sürecin, yargı bağımsızlığı tartışmalarını yeniden alevlendirdiği belirtiliyor.

Yargıya güvenin zayıfladığına işaret eden bir diğer veri ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvuruların dağılımı. BirGün’ün haberine göre, 2024 yılı sonu itibarıyla AİHM’e 47 Avrupa ülkesinden yapılan toplam başvuru sayısı 60 bin 350’ye ulaştı. Bu başvuruların yüzde 36’sını oluşturan 21 bin 600 başvuru Türkiye’ye yönelikti. Bu oranla Türkiye, AİHM’e en fazla şikayet edilen ülke konumunda bulunuyor.

AİHM’in Türkiye hakkında verdiği kararlar da tabloyu net biçimde ortaya koyuyor. 2002 ile 2024 yılları arasında Türkiye hakkında toplam 3 bin 363 ihlal kararı verildi. Bu süreçte en fazla ihlal kararı 2009 yılında 341 dosyada alındı. Bu yıl, Türkiye açısından AİHM kararlarında bir zirve yılı olarak kayıtlara geçti.

Paylaşın

Konkordato Başvuruları Yüzde 108 Arttı

2025 yılının ilk altı ayında konkordato talebi kabul edilen firma sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 108 artarak 1.259’a çıktı. Aynı dönemde mahkemelerce kesin mühlet verilen şirket sayısı yüzde 236’lık sıçramayla 822’ye ulaştı.

Konkordato talebi reddedilen firma sayısı ise 333 oldu; bu rakam, önceki yıla göre yüzde 95’lik bir artışa işaret ediyor.

Türkiye’de ekonomideki daralma, finansman koşullarının zorlaşması ve iç talepteki zayıflama, şirketleri konkordato ve iflas başvurusuna yöneltti. Yılın ilk yarısında konkordato talepleri ve iflas kararlarında dikkat çeken artışlar yaşandı.

Konkordato Takip platformunun verilerine göre, 2025’in ilk altı ayında geçici mühlet kararı verilen firma sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 108 artarak 1.259’a çıktı. Aynı dönemde mahkemelerce kesin mühlet verilen şirket sayısı yüzde 236’lık sıçramayla 822’ye ulaştı. Konkordato talepleri reddedilen firma sayısı ise 333 oldu; bu rakam, önceki yıla göre yüzde 95’lik bir artışa işaret ediyor.

Nefes’in haberine göre, iflas kararlarında da ciddi bir artış gözlendi. 2024’ün ilk yarısında 275 olan iflas kararı sayısı, bu yılın aynı döneminde yüzde 101 artarak 553’e çıktı. Yalnızca Haziran ayında 292 şirkete geçici mühlet, 132 şirkete kesin mühlet verilirken, 19 şirketin iflasına karar verildi.

Ekonomik sıkıntılar sadece şirketleri değil, bireyleri de etkiliyor. Adalet Bakanlığı Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) verilerine göre, 1 Temmuz 2025 itibarıyla mahkemelerdeki icra ve iflas dosyası sayısı 23 milyon 854 bine ulaştı. Yıl başından bu yana yaklaşık 5 milyon yeni dosya açılırken, sadece 1 Temmuz günü dosya sayısına 30 bin yeni başvuru eklendi.

Finansal darboğaza giren şirketler arasında Türkiye’nin önde gelen sanayi kuruluşları da yer alıyor. “İSO 500” listesinde 304. sırada bulunan ve 7,2 milyar TL ciroya sahip Sıddık Kardeşler Haddecilik, 3,6 milyar TL’yi bulan borç yükü nedeniyle İstanbul Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’ne konkordato başvurusunda bulundu. Mahkeme, şirket ve ortakları için üç aylık geçici mühlet kararı verdi.

Bursa merkezli ihracatçı yatak üreticisi Astin Yatak, ülke genelinde şubeleri bulunan döner zinciri Ekrem Coşkun ve 38 yıllık deri firması Aspells de konkordato başvurusu yapan şirketler arasında yer aldı. Ekonomistler, şirketlerin ayakta kalabilmesi için mali disiplinin yanı sıra sürdürülebilir finansmana erişimin önemine dikkat çekerken, mevcut başvuru sayılarının yılın ikinci yarısında daha da artabileceği uyarısında bulunuyor.

Paylaşın

Babacan, Erdoğan’a Seslendi: Hangi Bedeli Ödediğini Bir Söyle Ya

Erdoğan’ın “Ekonomide kendimiz bedel ödedik ama milletimize bedel ödetmedik” sözlerine tepki gösteren DEVA Partisi Lideri Ali Babacan, “Sayın Erdoğan, kendiniz bedel ödedik diyorsunuz da hangi bedeli ödediğinizi bir söyleyin ya… Hayat standardınızdan ne kaybettiniz?” dedi.

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Yeni Yol Grubu toplantısında konuştu. Babacan, Meclis’teki Yeni Yol Grubu’nun haftalık toplantısında yaptığı konuşmada hem güncel ekonomik sorunlara hem de Türkiye’nin afet yönetimine ilişkin çarpıcı eleştirilerde bulundu.

DEVA Partisi Lideri Ali Babacan, hükümeti “toplumun kanını emen sanal kumarı yaygınlaştırmakla” suçlarken, 2 Temmuz Madımak ve 5 Temmuz Başbağlar katliamlarını da anarak toplumsal birlik çağrısı yaptı.

Konuşmasının başında hem Saadet Partili Mesut Doğan’ın annesi için taziye mesajı paylaşan hem de Madımak ve Başbağlar katliamlarını hatırlatan Babacan, “Madımak yakın tarihimizin karanlık sayfalarından biridir… Hatırlayacağız, hatırlatacağız ki bir daha Madımaklar yaşanmasın” dedi. Başbağlar için de aynı uyarıyı yapan Babacan, “Bugün hâlâ toplumumuzu kutuplaştıranlar… Madımak’ı da Başbağlar’ı da unutmasınlar” ifadelerini kullandı.

Yaz aylarında artan orman yangınları üzerinden hükümetin afet politikalarını eleştiren Babacan, “Her doğal afeti izleyen iktidar bunu da sadece izlemekle yetiniyor” diyerek şu eleştiride bulundu: “Cumhurbaşkanından talimat gelmeden kimsenin kılı kıpırdamadı, kıpırdayamadı… Böylesine merkezileşmiş bir yönetim anlayışıyla Türkiye’de afetle mücadele edilmez.”

Babacan, iktidarın itibar masraflarını hatırlatarak, “Ben diyorum ki ‘itibardan tasarruf olmaz’ diyeceğinize, ‘doğal afetlerde tedbirden tasarruf olmaz’ deyin” ifadelerini kullandı.

Konuşmasının en sert bölümlerinden biri sanal kumar ve sanal bahis üzerineydi. Babacan, Diyanet’in ve Yeşilay’ın uyarılarına rağmen hükümetin bu alanda sessiz kaldığını söyledi. “Yeşilay Başkanı uyarıyor. Diyanet cuma hutbeleri uyarıyor. Fakat iktidardakiler kulaklarının üstüne yatıyor” diyen Babacan, lisans verilen firmaları kast ederek, “Sanal ortamda altı firmaya bahis oynatma ve bir firmaya da kumar oynatma iznini veren bizzat bu hükümet” ifadelerini kullandı.

Babacan, kumarın internet reklamlarıyla yaygınlaştırıldığına dikkat çekti: “Bir arkadaşını getir diyor. O arkadaşına 200 lira avans açacağım diyor… Bu reklam bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde muhafazakâr kimliğiyle siyaset sahnesinde bulunan bir cumhurbaşkanının yönettiği bir ülkede oluyor.”

Sanal kumarın “uyuşturucu bağımlılığı gibi” bir tehdit olduğunu söyleyen Babacan, 550 farklı reklam türüyle gençlerin hedeflendiğini ifade etti: “Sanal ortamda altı firmaya bahis oynatma ve bir firmaya da kumar oynatma iznini veren bizzat bu hükümet arkadaşlar. Bizzat Sayın Erdoğan’ın tercihleriyle ve onun talimatıyla verilmiş izinler bunlar ya. Haberim yok falan demesin sakın ha.

Kendini en çok destekleyen medya kuruluşuna bunun iznini veriyor. Al sen oynat buradan biraz para kazan diyor. 1 Ocak’ta vergiyi düşürdüler vergiyi. Sanal kumar, sanal bahsin vergisini düşürdü bunlar utanmadan ya. Kumara ulaşmayı son derece kolay bir hale getirdiler. Herkesin cep telefonunda kumarhane açtılar. Yüzlerce kumar makinesini herkesin cep telefonuna yerleştirdi bunlar.”

Sanal kumarın reklamına izin verilirken, sigara ve içki reklamlarının yasak olduğuna dikkat çeken Babacan, “Kumar kötü bir alışkanlık mı? Evet. Peki bunun reklamı niye serbest? Niye izin veriyorsun buna ya? Cevap yok. Tık yok” dedi.

“Hangi bedeli ödediğinizi bir söyleyin ya”

Babacan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Ekonomide kendimiz bedel ödedik ama milletimize bedel ödetmedik” sözlerine de sert tepki gösterdi: “Sayın Erdoğan, kendiniz bedel ödedik diyorsunuz da hangi bedeli ödediğinizi bir söyleyin ya… Hayat standardınızdan ne kaybettiniz?”

Asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığını vurgulayan Babacan, “Haziran sonunda açlık sınırı 26 bin oldu, yoksulluk sınırı 85 bin. Siz asgari ücreti artırmıyorsunuz” dedi. Zamların Ocak ve Temmuz’a yığıldığını belirten Babacan, “Enflasyonu üretmek en büyük hırsızlıktır. Sebep olduğu yoksulluğu telafi etmemek katmerli hırsızlıktır” ifadelerini kullandı.

Babacan, İmralı’dan gelen çağrılara değinerek, “Sıra artık terör örgütünün silah bırakmasına gelmiş durumda” dedi. Sürecin çok karmaşık olduğunu ve özellikle Suriye sahasındaki gelişmelerin kritik önemde olduğunu belirten Babacan, “Suriye’de bu işi bozabilecek en önemli aktör İsrail’dir” diyerek uyarıda bulundu.

Konuşmasının son bölümünde Gazze’ye değinen Babacan, “Sadece Haziran ayında öldürülen Gazzeli sayısı 2113. Bunların çoğu ekmek kuyruğunda beklerken öldürüldü” dedi. İsrail askerlerinin ifadelerine dikkat çeken Babacan, “Komutanlar yardım noktalarında ateş etme emri veriyor” şeklindeki itirafları aktardı. İsrail hükümetini savaş suçları nedeniyle uyararak, “Tarih sizi Milosevic’lerle, Karadziç’lerle, SS subaylarıyla yazacak” ifadelerini kullandı.

Babacan konuşmasını demokrasi vurgusuyla tamamladı: “Bugünlerde artan sayıda kişi soruyor, bir daha seçim olur mu diye? Ben de onlara diyorum ki: Yok, o kadar da değil. Yapamazlar. Çünkü haksızlar. Biz haklıyız. Haklı olan güçlüdür.”

Paylaşın

Bahçeli, Muhalefeti Hedef Aldı: Kütük Gibi Görünenlerden…

Partisinin grup toplantısında konuşan MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Güneş tutulması yaşayan muhalefetin siyasi ahlak ve vicdan bağlamında şiddetli bir yıkıma maruz kaldığı ortadadır” dedi ve ekledi:

“Filiz verip yapraklanması imkansız kütük gibi görünenlerden ne ülkemize ne de milletimize bir yararı dokunmayacaktır. Kuşku bulutlarının altında, tedirgin fısıltıların boyunduruğunda, şaibeli ilişkilerin merkezinde yer alanların dört başı mamur siyasi karakter ve ahlaki duruş göstermeleri boşuna bir hevestir.”

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

Leman Dergisi’ne yönelik başlatılan soruşturmaya ilişkin konuşan Bahçeli, “Yabancı benzerlerini aratmayacak ilkellikte yayın yapan, sözde bir mizah dergisinde efendimiz Resulullah’a yapılan iğrenç saldırıyı nefretle lanetliyor, İslamofobi tehdidinin ülke içine sızmasına karşı siyasi, stratejik, hukuki bir eylem planı hazırlanmasını önemli görüyorum” ifadelerini kullandı.

Açıklamasında muhalefeti hedef alan Bahçeli, “Güneş tutulması yaşayan muhalefetin siyasi ahlak ve vicdan bağlamında şiddetli bir yıkıma maruz kaldığı ortadadır. Filiz verip yapraklanması imkansız kütük gibi görünenlerden ne ülkemize ne de milletimize bir yararı dokunmayacaktır. Kuşku bulutlarının altında, tedirgin fısıltıların boyundurluğunda, şaibeli ilişkilerin merkezinde yer alanların dört başı mamur siyasi karakter ve ahlaki duruş göstermeleri boşuna bir hevestir” dedi.

“Belediyeleri saran yolsuzluk tufanından tutun da parti kongrelerinin gölgelenmesine kadar her çarpık ve gayri meşru vakanın ortaya çıkması en başta milletimize büyük bir hakarettir” diyen Bahçeli, şunları söyledi: “CHP’nin mahkemelik olması, günden güne ağırlaşan hastalıklı bünyesinin bir sonucudur. Öyle ki CHP, sebebi meçhul bir acının pençesindeki ne yapacağını, ne isteyeceğini, ne söyleyeceğini bilemez haldedir.”

8 Eylül tarihine ertelenen CHP kurultay davası hakkında da konuşan Bahçeli, şunları ifade etti: “Elbette CHP’nin 38. Kurultayı ile ilgili görünen mutlak butlan davasının ve bu dava duruşmasının 8 Eylül 2025’e ertelenmesinin bizim nazarımızda herhangi bir değeri ve gündemi yoktur. Fakat CHP’nin kendi içinde birlik ve dirlik halinde olması, iç huzur ve dengeyi yakalamasının Türk demokrasisinin hayrına olacağı kanaatindeyim.

Sosyalist Enternasyonal’in yörüngesinde sorgusuz sualsiz dönerek değil, Atatürk’ün izinden yürüyerek istikrarsızlıktan ve sonu meçhul kargaşalardan kurtulacaklarının düşüncesindeyim. 8 Eylül’den bir gün sonra tarihi bir gün olan 9 Eylül’e bir ve bütün halinde ulaşması, CHP için demokratik bir fırsattır.”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i hedef alan Bahçeli, “CHP Genel Başkanı’nın Avrupa’da Türkiye’nin aleyhine konuşması karanlık üslubun, kararmış ve katılaşmış mensubiyetin bilincinin somut yansımasından başka bir şey değildir” dedi. Bahçeli, “Yabancıların karşısında nabza göre şerbet veren bir siyasetçinin ülkesini ve milletini tartışması, hatta kötüleme yarışına girmesi utanç duyulacak bir ilkesizlik ve itibarsızlıktır” diye konuştu.

“Terörsüz Türkiye hedefi doğru zamanda atılan doğru adımdır”

PKK’nin fesih ve silah bırakma kararını açıkladığı yeni süreç ile ilgili konuşan Bahçeli, “Terörsüz Türkiye hedefi doğru zamanda atılan doğru adımdır. Milli vicdanın tereddütsüz harekete geçmesidir. Süreklilik içeren barış ve refah ortamına duyulan özlemdir” dedi.

Bahçeli, şöyle devam etti: “27 Şubat İmralı açıklamasına müzahir şekilde PKK örgütsel varlığını feshettiğini ve silahları bıraktığını 12 Mayıs’ta açıklamıştır. DEM Parti’nin sorumlu ve sonuç odaklı temasları ise kayda değerdir. Kanlı süreç bütünüyle sonlanmalıdır. Kara bir dönem açılmamak üzere kapanmalıdır. Barış havası hakim olmalıdır. Bundan geriye dönüş yoktur, aksi halde doğacak sonuçların bedeli vahim ötesidir.”

Türkiye’nin yeni bir döneme geçtiğini belirten Bahçeli, “Bu nedenle PKK’nın silah bırakma sürecini tamamlaması bir an evvel sağlanmalı, provokasyon mahiyetli ve hiç kimsenin altından kalkamayacağı çatışmalara yol açacak sivri tahriklere karşı azami derecede dikkat edilmelidir.”

Paylaşın

Erdoğan, CHP’yi Hedef Aldı: Pusulası Bozulmuş

Erdoğan, “Mahkemeler üzerinde baskı kurmak kimsenin haddi de değildir. Ne yaparsak yapalım hukuka riayet etmek mecburiyetindeyiz. CHP’nin pusulası bozulmuş, siyasi kıblesi şaşmıştır” dedi.

“SAK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda konuştu. Erdoğan’ın açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle:

“AK Parti olarak istişare geleneğimizi istikrarlı şekilde sürdürüyoruz. Özel gündemli toplantılarla tehditlere çözüm yolları geliştiriyoruz. Her meseleyi açık yüreklilikle konuşuyor ve bu doğrultuda kararlar alıyoruz. İstişare geleneğimizi sürdürüyoruz. 11 Temmuz’da Kızılcahamam kampını yapacağız. AK Parti’nin yeni dönem yol haritasını hazırlayacağız.

Biz kavga edenlerden değil, kardeşlik hukukunu yüceltenlerdeniz. Bizi çıkarlarımız bir araya getirmedi. Makam, unvan için aday olmadık. Halka hizmet için buradayız. 86 milyonun birliğini, dirliğini, kardeşliğini güçlendirmek için mücadele ediyoruz.

Ortak gaye için mücadele ediyoruz. Bu kadroya durmak, rehavete kapılmak yakışmaz. Milletimizle aramıza mesafe koymak duvar örmek yakışmaz. Biz elitlerin, seçkinlerin değil, her zaman kimsesizlerin, ihtiyaç sahiplerinin yoldaşı olduk.

Bu yaz mevsimi bizim için mevsimlerden bir mevsim olmayacak. Çok çalışacağız. Kapı kapı dolaşacağız. Geçen sene yaptığımız Türkiye Buluşmaları’nı Türkiye Yüzyılı Buluşmaları olarak inşallah devam ettiriyoruz. 81 ilde halkın çeşitli kesimleriyle buluşacağız.

Yaz aylarını fırsata çevireceğiz. Yaz boyunca partimizin olmazsa olmazı danışma meclislerimizi de ara vermeden gerçekleştireceğiz. Yaz döneminde kadın ve gençlik kollarımız sahaya inecek ve önemli çalışmalara imza atacaklar.

Yaz dönemini muhalefetle aramızdaki farkı açmak için fırsat olarak kullanacağız. Tam kadro sahada olacağız. Biz millet için varız. Millet ne istiyorsa onu hayata geçireceğiz.

Birçok alanda Türkiye’ye çağ atlattık. Muhalefet hizmet yarışında bizim elimize su bile dökemez. AK Parti ve Cumhur İttifakı belediyelerinde icraat var, 7/24 çalışma var. Bizim belediyelerimizde şikayet etmek değil çözüm üretmek var. Rantın değil hizmetin izini süren yüce bir ahlak var. Söz namustur deyip canla başla çalışan heyecanlı gayretli liyakatli kadrolar var. Gerçek belediyecilik denilince son 30 yıldır akla ilk gelen bu hareket olmuştur. Belediyeciliğin kitabını yazmaya devam edeceğiz.

Muhalefetin halini sizler de takip ediyorsunuz. Parti için kavgadan didişmeden başlarını dahi kaldıramıyorlar. CHP’de süregiden iç savaş tabii ki CHP’nin iç meselesidir. Kurultay tartışmaları da yine CHP’nin iç sorunudur. Şikayet eden de mağdur olduk diyen de onlar. Bu kavganın hiçbir yerinde biz yokuz. Aynı durum diğer soruşturma ve kovuşturmalar için de geçerlidir. Biz bugüne kadar bu kavganın bu meydan muhaberesinin tarafı olmadık olmayacağız.

“CHP’nin pusulası bozulmuş”

Hepimiz tüm siyasi partiler anayasa ve yasalarla mukayyetiz. Mahkemeler üzerinde baskı kurmak kimsenin haddi de değildir. Ne yaparsak yapalım hukuka riayet etmek mecburiyetindeyiz. CHP’nin pusulası bozulmuş, siyasi kıblesi şaşmıştır.

Peygamberimizi her şeyden herkesten çok sevmeyi inancımızın bir gereği olarak görüyoruz. Mizah kisvesiyle yapılan açık bir kışkırtmadır, provokasyondur. Bu milletin değerlerinden yoksun ahlaksızların, peygamberimize yaptıkları hürmetsizlik asla kabul edilemez. Yargımız hemen harekete geçmiştir. Hukuk önünde hesap verecekler, takipçisiyiz.

Kimse kutsallarımıza hakaret edemez. Öfkenin aklı perdelemesine hiçbir genç kardeşim izin vermemelidir. Peygamberimizin aziz hatırasına sahip çıkmak bizim asli görevimizdir.”

Paylaşın

Hatimoğulları: Demokratik Cumhuriyetin İnşası İçin Yol Temizliğine İhtiyacımız Var

“Samandağ Kitap Fuarı”ndaki panelde konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “100 yıllık cumhuriyet tarihinin demokratikleşmesi, demokrasiyle buluşması Türkiye halklarının, işçilerinin, emekçilerinin, kadınların, gençlerin, doğa ve insan hakları savunucularının taleplerinin yaşama geçmesi bakımından son derece önemlidir. Bunun için de bizim çok net bir yol temizliğine ihtiyacımız var” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Hatay’da Samandağ Belediyesinin organize ettiği Samandağ Kitap Fuarı’nda düzenlenen panele katıldı. Panelde konuşan Tülay Hatimoğulları, şunları söyledi:

“Değerli arkadaşlar sözlerime başlarken öncelikle bu önemli organizasyonu günlerdir gerçekleştiren ve büyük emekler veren Samandağ Belediyesi’ne, Belediye Başkanı’na, yönetimine ve bütün kadrolarına, emektarlarına sonsuz teşekkürlerimizi sunuyorum. Hem Samandağ halkı adına hem Türkiye halkları adına hem de partim adına sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Çok sayıda paneller oldu. Biraz önce Emrah başkanımızla konuştuk. Burada neler konuşuldu, hangi panelde nasıl konular konuşuldu onları da kendi bize aktardı. Öyle değişik bir başlık koymuşlar ki bu panele ‘zamanların en iyisi zamanların en kötüsü’. Ben de döndüm başkana dedim ki ‘bizim kuşak zamanların en iyisini hiç görmedi’. Oldu mu zamanların en iyisi? Onu da çok bilmiyoruz.

Elbette ki tarihten bildiğimiz çok şey var ama bizler kendi yaşamlarımıza, kuşaklarımıza baktığımızda ne yazık ki zamanların en kötüsünde doğduk ve zamanların en kötüsünü yaşıyoruz. Bu dönemde Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra dünyanın üçüncü dünya savaşına gebe olduğu, savaşların silsilesinin yaygın bir biçimde devam ettiği bir dönemden geçiyoruz. Üçüncü dünya savaşı arifesi gibi bir dönem. Bu dönemde özellikle Birinci ve İkinci Dünya Savaşının ortaya çıkma nedenleri olan küresel sermayenin ekonomik krizi, emperyalist güçlerin yeniden dünyayı paylaşım savaşları, bununla birlikte günümüze kadar gelen tek kutuplu dünyanın oluşturduğu yeni bir dünya düzeni kurulmuştur. Fakat şu anda Rusya-Ukrayna savaşının başlamasıyla biz Hatay’da yaşayan insanlar olarak çok yakından takip ettik.

Arap Baharı’nın yaşanmasıyla ve emperyalist güçlerin Arap Baharını adeta Arapların kışına çevirdiği, Ortadoğu halklarının kışına çevirdiği bir dönemde şimdiye geldik. Şimdiki zamanda biliyorsunuz Şam yönetimi değişti ve ondan sonraki süreçte İsrail’in İran’a saldırısı ve başlayan İran-İsrail savaşları oldu. Her fırsatta şu vurguyu yapıyorum. Bugün üçüncü dünya savaşının arifesinden geçtiğimiz bir dönemde koşulların aynen Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının koşullarına benzediğinin altını çizmeliyim.

Farklılık şu. Silahlar çok daha fazla gelişti. Dünya biyolojik silahların, siber savaşların, İran ve İsrail savaşında açığa çıktığı gibi nükleer silahların tehdidi altında. Yani bugün nükleer silah kullanıldığında hangi ülkede kullanıldığının önemi yok. Kocaman bir bölge. Ülkeler ve ulusların, yani birçok ülkenin etkileneceğini çok iyi biliyoruz. Böylesi bir zamanda bizim sınırları tanımayan, görmeyen, aşan enternasyonalist güçlü bir barış hareketine ihtiyacımız olduğunun altını çizmek isterim.

Bu mücadeleyi kendi ülkemizin sınırlarından başlatmak durumundayız. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, barış ve demokratik toplumun bugün gündeme gelmiş olmasının en önemli nedenlerinden birinin bahsini ettiğim küresel gelişmeler, siyasal gelişmeler olduğunu hepimiz biliyoruz. Biz şundan eminiz ki Türkiye’nin kendi iç barışını oluşturması, kendi iç adaletini, özgürlüklerini, demokrasisini inşa etmesi demek Türkiye’nin her anlamıyla halklar arasındaki birlik, beraberlik ve dayanışmayı güçlendirmesi, 86 milyon yurttaşımızın eşit yurttaşlık hakkı temelinde Türkiye’de yaşayabilmesi demek Türkiye’nin her anlamda Türkiye halklarının önünün açık olması demek. En önemlisi bizler bunu başarabilirsek Türkiye coğrafyasında biliyoruz ki sadece Türkiye’de değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun barışına öncülük edebilecek durumda oluruz.

Türkiye şu an zamanların en kötüsünü hem bölgesel süreç bakımından hem dünyadaki siyasal, ekonomik, iktisadi gelişmeler, toplumsal gelişmeler bakımından en kötüsünü yaşıyor ama aynı zamanda iç siyaset bakımından da en kötü dönemlerinden birini yaşıyor. Baskıların arttığı, siyasetçilerin gözaltına alınıp tutuklandığı, seçilmişlerin gözaltına alınıp tutuklandığı, kayyımların atandığı, yerel yönetimler ve seçimlerin yok sayıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bu süreci uzun uzun anlatmaya ihtiyaç duymuyorum. Ben şimdi burada bulunan siz değerli halkımızın bu sürece çok hakim olduğunu çok iyi biliyorum. Bölgenin dört bir yanından gelen bu yüzler ki önemli bir kesim bu mücadelenin yürütücüsü, bu mücadelenin ortak yürütücülerindensiniz.

Burada birkaç merak edilen vurguyu yapmak isterim. İç barış meselesi, bu sürecin tahkim edilmesi, çözüm süreçleri ve bunun yanı sıra esasen barış ve demokratik toplum derken biz neyi kast ediyoruz. Ben bu konuya kendi partimiz adına da açıklık getirmek istiyorum. Bizlerin bu süreçte söylediği çok net nokta şudur değerli arkadaşlar. Bugün biz barış sürecini bu ülkede tesis edeceksek bu barış süreci ne sadece Kürdün barışı ve demokrasisi olur ne sadece DEM Parti’nin barış ve demokrasisi olur. Bu, Türkiye halklarının tamamının barışı ve demokrasisi olmak zorundadır.

Bu nedenle biz özellikle bu süreci yürütürken Türkiye’de başta ana muhalefet partisi olmak üzere bütün muhalif partilerle, emek meslek örgütleriyle, ittifak güçlerimizle, sol sosyalist yapılarla, bileşenlerimizle ve Türkiye’de farklı ideolojilerden olan siyasi parti, oluşumlar, STK’lar, demokratik kitle örgütleri, her kesimle yedi yirmi dört görüşmelerimizi sürdürüyoruz. Çünkü biz biliyoruz ki ne barış ne demokrasi hiç kimseye altın tepsiyle sunulmaz. Biz bunu örgütlenerek, mücadele ederek kazanabiliriz. Bu buluşmalarımızda Alevi toplumuyla, Türkiye’nin dört bir yanında ve merkezi olarak Alevilerin federasyonu ve konfederasyonuyla ortak çalışmalar yürüttük.

En son ben ve eş başkanımız değerli Tuncer Bakırhan ile birlikte heyetimizle şu anda tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu’yla, Hatay’ın onuru ve şu an bizimle olması gereken sevgili Can Atalay’ın içinde olduğu çok sayıda siyasi kesimle, temsilciyle cezaevlerinde görüşmeler yaptık. Bunu daha geçen hafta gerçekleştirdik. Oradan hem Sayın İmamoğlu’nun verdiği hem de bizlerin verdiği mesaj barış demokrasisiz olmaz mesajıydı. Demokrasi bir kesime olmaz, demokrasi herkese olmak zorundadır. Bugün seçilmişlerin hapishanede olduğu bir dönemde Türkiye’nin demokratikleşmesinden bahsetmek akıl dışıdır.

Demokrasiyi tesis edebilmek için bir kere en önemli olan adım yargının bağımsızlığıdır. Yargının gerçekten siyasi hegemonyadan kurtularak hukuka dayalı bir şekilde karar vermesinin sağlanmasıdır. Bakın bu ülke nasıl demokratikleşecek diye sorular çok geliyor. Somut olarak atılması gereken adımları her fırsatta ifade ediyoruz. Ben buradan bir kez daha ifade etmek isterim. Acil adımlar atılmalıdır. Bunun için yasa değiştirmeye, yeni yasa ihdas etmeye gerek yok. Bugün AİHM kararlarının hayata geçmesi demek, AYM kararının hayata geçmesi demek sevgili Can Atalay’ın, Figen Yüksekdağ’ın, Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarının, Osman Kavala ve bütün Gezi tutsaklarının serbest kalması demektir.

Bunun yapılması için Türkiye’nin taraf olduğu AİHS’in gereği olarak AİHM kararı acil bir biçimde yaşama geçmelidir. Önemli konulardan biri siyasi mahpusların özgürlüğüdür. Bugün içinde Samandağlı üniversiteli gençlerin de olduğu çok sayıda arkadaşımız gözaltına alınıp tutuklandı. Şimdi çok şükür önemli bir bölümü serbest kaldı ama hala hapishanede o gençler gibi görüşlerini ifade ettiği için gözaltında olan, tutuklu bulunan çok sayıda mahpus var. Onların özgürlüğü elbette önemli. Peki bunlar Türkiye’nin demokratikleşmesi için yeterli mi? Elbette değil. Kayyım yasası lağvedilirse de belediye başkanları ve eşbaşkanları serbest bırakılıp hepsi görevlerine iade edilse de önemli bir adımdır evet.

Bu adım zaten atılmalıdır. Ama bütün bunların toplamına baktığımızda Türkiye tek başına demokratikleşir mi? Buna ne yazık ki evet diyemeyiz. Türkiye’nin demokratikleşmesi için bu ülkede yaşayan bütün farklı halkların ve inançların; Alevilerin, Kürtlerin, Êzidîlerin, Hıristiyanların ve burada sayamadığım 72 milletten insanın bir kere eşit yurttaşlık hakkı temelinde hem dil hem inanç özgürlüğüne kavuşabilmesini, gerçekten bir eşit kardeşlik ilkesi çerçevesinde hayatına devam etmesini tesis etmek çok önemlidir.

“Demokratik cumhuriyetin inşası için yol temizliğine ihtiyacımız var”

Demokratikleşmenin yolunda olmazsa olmazlarımızdan birisi elbette yargı bağımsızlığı ve yargının gerçekten hukuki olarak işlemesidir. Bu konuda önemli adımların atılmasıdır. Yine çok önemli konulardan biri, kuvvetler ayrılığının inşa edilmesi. Yasama, yürütme ve yargı şu anda ne yazık ki mevcut olan rejimin tekelindedir. Geçmiş dönemde Türkiye bir demokrasi cenneti miydi? Tabiki hayır. Yine anti demokratik gelişmeler, uygulamalar olmuştur ama bununla birlikte atılması gereken en önemli adım kuvvetler ayrılığının daha fazla ihlal edildiği bu dönemde bunun hayata geçmesi çok önemlidir.

Bunlar elbette demokratik cumhuriyete giden yolu döşer. Ama demokratik cumhuriyet demek bundan çok daha fazlası demektir. 100 yıllık cumhuriyet tarihinin demokratikleşmesi, demokrasiyle buluşması Türkiye halklarının, işçilerinin, emekçilerinin, kadınların, gençlerin, doğa ve insan hakları savunucularının taleplerinin yaşama geçmesi bakımından son derece önemlidir. Bunun için de bizim çok net bir yol temizliğine ihtiyacımız var.

Şu ana kadar bahsini ettiğim konular bir yol temizliği anlamına gelir ama bundan sonraki aşama da demokratik ve sosyal bir cumhuriyeti güçlendirmek ve inşa etmektir. Burada elbette kast ettiğimiz aynı zamanda ekonomik adalettir. Türkiye tarihi boyunca nadir yaşamıştır böylesi ekonomik krizleri. Herkes kendi evinden, kendi hanesinden yoksulluğun ne kadar derinleştiğini çok iyi biliyor. Çünkü yaşıyor. Bugün Türkiye’de 50 milyon insan açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyorsa ekmeğimiz çok küçülmüş demektir. Bugün asgari ücret pula dönmüş, emeklinin hali ortadadır, kiralar aldı başını gitti. Ben Samandağ, Hatay için hiç konuşmayayım. İnsanların kiralayacak bir evi dahi yok. Hala burada depremden dolayı insanlarımız konteynırlarda yaşamlarını devam ettirmek zorunda.

Böylesi bir süreçte biz bir adaletten, demokratikleşmeden bahsedemeyiz. Dolayısıyla gerçekten bir demokratik cumhuriyetin inşası demek aynı zamanda ekonomik, sosyal adaletin sağlanması demektir. Bu bakımdan, Türkiye’deki işçilerin, emekçilerin, yoksulların güçlü bir örgütlenmeyle taleplerini ve sesini çok daha güçlü çıkarması gerektiği bir dönemdeyiz. Bu ülkede barışı tesis ettiğimizde, silahlar ve çatışmalar son bulduğu zaman örgütlenme alanlarının önünün çok daha güçlü bir şekilde açılacağına da inanıyoruz. Sendikal mücadelenin daha çok büyüyeceğine, emek mücadelesinin daha çok büyüyeceğine de inanıyoruz.

Bu panelimizde çok sayıda kadın arkadaşımız var. Tam da Samandağ’a yakışan, tam da bu coğrafyanın sosyolojik ve toplumsal yapısına uygun olan bir şekilde kadınlar burada. Burada çok uzun yıllar birlikte kadın mücadelesi yürüttüğümüz kadın arkadaşlar var. Bugün en temel sorunlardan biri Türkiye’nin demokratikleşmesinin yine en temel engellerinden biri kadın sorunu. Hangi toplumda olursa olsun, hangi konumda olursa olsun kadınlar şiddet görüyor. Biraz önce okuduğumuz haberde Adana’da bir kadın cinayeti daha yaşanmış.

Gün geçmiyor ki bir kadın cinayeti haberine uyanmayalım. Bizim bu demokratikleşme sürecinde bahsini ettiğimiz atılması gereken adım ve güçlü bir şekilde yürütülmesi gereken mücadele alanlarından biri kadın mücadelesidir. Şu an geriye dönüp baktığımızda Türkiye’de en derli toplu mücadele alanı kadın hareketidir. Çok farklı inanç ve halklardan olmayı başarabildi kadın hareketi. Ama yeterli değil. Bizler deprem bölgesinden başlamak üzere, Samandağ’ın en küçük mahallesinden başlamak üzere kadın örgütlülüğümüzü çok daha güçlü bir seviyeye taşımak gibi bir görev ve sorumluluğa sahibiz.

Bugün en yetenekli gençler, Türkiye’nin en güzel üniversitelerini bitirmiş olan gençler ne yazık ki göç yolunu tutuyor, Avrupa’ya gidiyor. Türkiye’de olağanüstü bir beyin göçü var. Sadece emek göçü yok, beyin göçü de var. Bunu engellemek gerekiyor. Bizim toplum olarak bu gençlere çok ihtiyacımız var. Gençler bizim geleceğimizdir. O yüzden gençlere Türkiye’de çok ciddi bir biçimde istihdam alanı yaratmak gerekiyor. Ama ne yazık ki mevcut olan iktidarın yürüttüğü 23 yıllık ekonomik politikalarla bırakın gençlere yeni istihdam alanları yaratmak, mevcut fabrikaları kapattılar, istihdam alanlarını ortadan kaldırıp daralttılar.

Bu bölge çiftçilikle, tarımla geçinen bir bölge. Hayata geçirmiş oldukları tarım politikasıyla Türkiye’de tarımı bitirdiler. Türkiye AKP iktidara gelmeden önce ihracatçı pozisyonunda olan ilk 9 ülkenin içindeydi. Şimdi biz ne yazık ki hububata, buğdaya ihtiyaç duyan bir ülke pozisyonuna geldik. Bunun da en önemli nedeni bu iktidarın uyguladığı ekonomik politikalardır. Biz bu ülkede demokrasiyi tesis edeceksek biraz önce konuştuğumuz başlıklar arasında en önemli yeri tutması gereken ekonomi politikalarında adalet, tarım politikasını güçlendirmek, tarımı ciddi bir biçimde teşvik etmek, çiftçinin yanında olmak, arazi tahsis etmek, her türlü ihtiyaçlarını karşılamak geliyor.

Ciddi bir teşvik politikasını temel gündemlerinden biri haline getirmelidir bu ülke. Bu konuda atılacak adımlar aynı zamanda ülkenin içinde bulunduğu ekonomik yoksulluğu da, ekonomik adaletsizliğin giderilmesiyle ilgili atılacak somut adımlardan biridir. Elbette bütün bu konuştuklarımız asıl konunun alt başlıkları. Asıl mesele bütün bu konuştuğumuz konular kapitalist, emperyalist sistemin bütün dünyada ve kendi ülkemizde yaratmaya çalıştığı iktisadi, askeri, kültürel siyasi her anlamdaki hegemonyadır. Bizim esasen buna karşı yürütmemiz gereken mücadele kelimenin tek ifadesiyle emperyalizme karşı, kapitalizme karşı halkların, işçilerin, emekçilerin ortak mücadelesini güçlendirmektir, bunun dışında bir seçeneğimiz yoktur.

Bunu bir yandan kendi ülkemiz, coğrafyamız, topraklarımızda sürdürmeliyken öte yandan uluslararası güçlerle bir araya gelerek bu mücadeleyi yani emperyalizme ve kapitalizme karşı birleşik, demokratik güçlü bir mücadeleyi, bir sınıf mücadelesini, bir barış mücadelesini güçlü kılmanın yolu aynı zamanda enternasyonalist hareketi buluşturmak, örgütlemek ve bunu geliştirmekten geçiyor. Bu anlamıyla bugün yürüttüğümüz bu tartışma ufkumuzu daha da açar. Güzel günleri hep beraber göreceğiz. Şairin dediği gibi ‘güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz, motorları maviliklere süreceğiz’. Motorları Akdeniz’in o hırçın dalgalarının içinde süreceğiz. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Enseyi karartmak yok, umutla mücadeleye devam.”

Paylaşın

Erdoğan’dan Ekonomiye Yönelik Eleştirilere Tepki

Erdoğan, “Muhalefetin çizdiği karamsar tabloyla gerçekler arasında büyük fark var. Çiftçi kardeşimiz çok uygun fiyatta kredi kullanıyor. Ortada iflas etme, borç batağına batma, ödeyememe gibi bir durum yok. Tarım sektörümüz hamdolsun dimdik ayaktadır” dedi ve ekledi:

“23 yıldır duruşumuzdan taviz vermedik. Nisan ayında başımıza gelen zirai don olayında sergiledik. Hasar tazminatlarını ödemeye başladık. Zirai don olayından 65 ilimiz etkilendi. TARSİM kapsamında zararlarını karşıladık, sigortasız çiftçilerimizin zararlarını da karşılamaya devam ediyoruz. Kasım’a kadar, hem sigortalı hem sigortasız bütün çiftçilerimizin zararlarını karşılamış olacağız.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ziraat Bankası 4. Tarım Ekosistemi Buluşması’nda konuştu. Erdoğan’ın konuşmasından satır başları şöyle:

Programa destek veren bakanlıklarımıza teşekkür ediyorum. Ziraat Bankası’na teşekkür ediyorum. Ziraat’ın kullandırdığı tarım kredisi 700 milyar lirayı aşmış durumda. Çiftçi kardeşlerimiz çok uygun şekilde kredi kullanıyorlar. Üretimlerini, kapasitelerini büyütmek için alıyorlar ve ödemelerini de yapıyorlar. Kredilerin dönüş oranı yüzde 97 seviyesinde, Ziraat Bankamızın verdiği kredilerde bu yüzde 99’a çıkıyor. Yani ödeyememe gibi bir durum söz konusu değildir. Çiftçimiz asla yalnız bırakmadık, bırakmayacağız. Zirai don olayında bir kez daha duruşumuzu sergiledik.

Hatırlarsanız, nisan ayında son 30 yılın en düşük sıcaklıkları kaydedildi. Kimi yerlerde -17’yi gören sıcaklık düşüşleriyle karşılaştık. Zirai don olayından 34 ilimiz büyük ölçüde olmak üzere 65 ilimiz etkilendi. TARSİM kapsamında hasar tazminatlarını ödemeye başladık. Sigortalı olmayan üreticilerimizin de zararlarını telafi ediyoruz. İnşallah, kasıma kadar hem sigortalı hem sigortasız bütün çiftçilerimizin zararlarını karşılamış olacağız.Yüzde 70’e varan prim desteği sağlıyoruz. Yeni sigorta ürünleri üzerinde de çalışıyoruz. Çiftçilerimizi sigorta yaptırmaya davet ediyorum.

Tarım sektörümüz dimdik ayaktadır. Türkiye yürüyüşüne devam etmektedir. Kutlu yürüyüşümüzü hiçbir güç engelleyemeyecektir. Ortada bir batan ve iflas eden varsa o ana muhalefetin felaket tellallığı siyasetidir. Ekranlardaki ve gazetelerdeki tartışmaları görüyorsunuz. Yıllarca beraber yol yürüdükleri arkadaşlarının İstanbul’da yaptıklarını açıkça itiraf etmeye başladılar. Heybedeki irili ufaklı turplar da bizzat kendi arkadaşları tarafından birer birer ortaya çıkarılıyor. İstanbul’u zehir bir karmaşık misali saran suç örgütünün kimleri haraca bağladığı ortaya çıkıyor.

İki yıl önce Türkiye’yi yönetmeye aday gösterdikleri arkadaş hakkında söylediklerini görüyoruz. Şaibeyle yatıp butlanla kalkıyorlar. Lafa gelince Kuvayi Milliyeci olmakla övünen parti başkanı yabancı siyasetçilerden ricada bulunuyor. Millete ve memlekete faydaları olmadığı gibi toksik siyasetleriyle ülkemize zarar veriyorlar. Meclis kürsüsünde mazot bidonuyla siyaset yapıyorlar. Rabbim milletimizi bunların insafına bırakmasın.

Çiftçimiz ürettikçe biz de onlara destek olduk. Reel olarak 2,1 trilyon lira destek verdik, 2025’te toplam 84 milyar lira ödeme yaptık. Yıl sonunda bu meblağ 135 milyar lirayı bulacak. 236 çeşit mahsul üretiliyor, birçoğunda kendimize yeter durumdayız. Sebze-meyvede dünyada 4.’yüz. Et ve yumurtada Avrupa’da 1.’yiz. Su ürünlerinde dünyada 16, Avrupa’da 2. sıradayız. Tarım ihracatımızı 3,8 milyar dolardan 38,6 milyar dolara yükselttik. 110 milyar dolar dış ticaret fazlası verdik.

İklim krizinin etkilerini daha fazla hissediyoruz. Tarım ve hayvancılığın önemi daha da artıyor. Son dönemde devrim niteliğindeki bazı düzenlemeleri hayata geçirdik. Üretim planlamasına başladık. Hangi ürünün nerede ve hangi miktarda üretileceğine karar veriyoruz. Toprak etüt ve ulusal toprak haritalamalarına ilişkin; 28 milyon hektar tarım ve mera alanımızda Dünya Bankası’ndan 143,5 milyon dolar finansman sağladık, 2,5 milyon hektarda çalışma tamamlandı, 6 milyon hektarda çalışmalar sürüyor.

1 Temmuz’da başlatacağımız tarım sayımı ile arazi büyüklüğünden ürün desenine kadar tüm verileri güncelleyeceğiz. Tüm çiftçilerimizi bakanlık ve TÜİK koordinasyonuyla yapılacak çalışmaya destek olmaya çağırıyorum.

“Çiftçimize cazip fırsatlarda kredi kullandırıyoruz”

Ziraat Bankamız, sektörün ihtiyaçlarına ve sizlerin beklentilerine uygun başarılı bir kredi paketi hazırlamış. ‘İşim Ziraat Kredisi’ ile birçok alanda çiftçimize cazip fırsatlarda kredi kullandırıyoruz. Yeni hayata geçecek bazı paketleri burada sizinle paylaşmak istiyorum. Sebze ve meyve yetiştirmek amacıyla sera kurmak isteyen üreticilerimize yeni kredi paketiyle destek oluyoruz. Bu kapsamda 10 dekarın altındaki sera yatırımlarının finansmanı için bir yıla kadar anapara ödemesiz, toplam 10 yıla kadar vadeli 10 milyon liraya kadar kredi imkanı sunuyoruz.

Yatırım tutarının yüzde 20’si öz kaynak olarak gerekirken genç ve kadın çiftçi olması hâlinde öz kaynak oranı yüzde 10 uygulanacak. Hâlihazırda büyükbaş süt hayvancılığı yapan işletmelerin kapasite artışına yönelik hayvan alımı için öz kaynak aranmaksızın bir yıl anapara ödemesiz, toplam 7 yıla kadar vadeyle 5 milyon liraya kadar yatırım kredisi veriyoruz.

Küçükbaş hayvan üreticilerimizi de elbette ihmal etmiyoruz. Ölçeklerini büyütmek, hayvan varlığını artırmak, atıl kapasitelerini üretime kazandırmak isteyen küçükbaş yetiştiricilerimizin önünü açıyoruz. Tarım Bakanlığımız ile Ziraat Bankası iş birliğinde yürütülen ‘Köyümde Yaşamak İçin Bir Sürü Nedenim Var’ projesindeki küçükbaş kredilerinin limitini 600 bin liradan 1 milyon 200 bin liraya çıkartıyoruz. Kredi imkanlarının çiftçilerimize hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.”

Paylaşın

Tülay Hatimoğulları: Barış Dışında Bir Seçenek Yok

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Ortadoğu’nun içinden geçtiği dönemi hep beraber değerlendirdiğimizde şu sonucu çıkarırız. İran-İsrail savaşı, Suriye’deki gelişmeler, Şam yönetiminin değişimi, Rojava’da Kürt halkının özyönetiminin geldiği nokta, bütün bunlar aslında bu süreçte barış dışında bir seçeneğin olmadığını gösteriyor bize” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Bölge kaynayan kazan. Savaş, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan ibaret değil sadece. Rusya ve Ukrayna savaşına dönüp baktığımızda, savaşın sınırlarının batıya doğru genişlediğini de görebiliriz. İşte böyle bir süreçte barışı dillendirmek çok kıymetli ve değerlidir. Bizler bu bakımdan barışı birçok boyutuyla konuşmalıyız. Barışı emek boyutuyla, işçi ve emekçinin sömürülmesi boyutuyla, Alevilerin yok sayılması boyutuyla, vicdan sahibi mütedeyyinlerin inançlarının suistimal edilmesi boyutuyla, kadınların gördüğü şiddet boyutuyla, gençlerin geleceksizliği ve güvencesizliği boyutuyla konuşmalıyız. Yani ezilen ve sömürülen bütün kesimlerin kendilerinden doğru bir yaklaşımla barış sürecini değerlendirmesi, bu sürecin bir parçası olma konusunda ısrarlı olması büyük bir katkı sağlayacaktır.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Barış ve Demokratik Toplum Çalışmaları Kapsamında KHK’lılarla Buluşma” toplantısında konuştu. Tülay Hatimoğulları, konuşmasında şunları söyledi: “Haksız ve hukuksuz bir şekilde, bazen bir gece ansızın bazen sabaha karşı yayımlanan bir KHK ile ihraç edilen emekçi kardeşlerimizle bugün hem KHK’nin yarattığı mağduriyeti konuşacak hem de Barış ve Demokratik Toplum Çağrısını ve sürecin birbiriyle etkileşimini istişare edeceğiz. Karşılıklı görüş alışverişinde bulunacağız.

Türkiye’nin dört bir tarafında çok sayıda toplantı gerçekleştirdik, halklarımızla yerellerde çok sayıda toplantı yaptık. Aynı şekilde Türkiye’deki bütün mağdur kesimlerle; KHK’lilerle, işçilerle, emekçilerle, kadınlarla, doğa ve insan hakları savunucularıyla, gençlerle, inanç örgütleriyle, mütedeyyinlerle, Alevilerle bu toplantıları gerçekleştirdik. Çünkü içinden geçtiğimiz süreç gerçekten çok önemli. Bugün Türkiye’nin barışını konuşuyor olması oldukça kıymetli. Türkiye’de yaşayan 86 milyon insanı yakından ilgilendiren bu sürecin birçok mağduriyetin çözümüne katkı sunması için biz de yoğun çaba içindeyiz. Bu çabalarımız ne kadar sonuç verecek önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Bu ülkenin emek alanında yaşadığı ağır tahribatlar aynı zamanda Kürt sorunundaki çözümsüzlük siyasetiyle de bağlantılıdır. İktidarın kamuda yarattığı ve OHAL KHK’leriyle sürdürdüğü bu hukuksuzluk rejiminin en belirgin örnekleri hasta tutsakların ölüme terk edilmesi, cezaevindeki antidemokratik uygulamalar, üniversitelerden atılan öğrenciler, kayyım gaspıyla halkın iradesine el konulması ve seçilmiş belediye eşbaşkanlarının hapishanelerde olmasıdır. Bunlar antidemokratik rejimin hepimize yönelik uygulamalarının en belirgin örnekleridir. Kürt halkının demokratik çözüm talebine 100 yıl boyunca kulak tıkandı, bu sorun hasır altı edilmeye çalışıldı.

Yüz yıldır tekçi ve ırkçı anlayış bu ülkeyi yönetmeye devam etti. Barış ve demokratikleşme KHK’lilerin mağduriyetlerinin giderilmesiyle elbette taçlanır. Biz bu konuda elimizden gelen her türlü çabanın içinde olmaya devam edeceğiz. Ancak mağduriyetler parçalı çözümlerle sonuca ulaşmaz. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının en temel vurgusu, bütün kesimlerin kendi öz örgütlenmelerini en güçlü şekilde inşa etmeleridir. Emekse emek, KHK’liyse KHK’li, doğa savunuculuğuysa doğu savunuculuğu, yani aklımıza gelebilecek bütün toplumsal ve siyasal alanların kendi öz örgütlenmelerini sağlamaları, talep ve seslerini en güçlü şekilde dile getirmeleri çok önemlidir.

Bu salonda çok farklı halklardan, inançlardan, düşüncelerden ve ideolojik yapılardan insanlar var. KHK’liler ve KHK platformu bütün bu farklılıkları bir ortak zeminde buluşturdu. Bu ortak zemin KHK’lilerin mağduriyetlerinin giderilmesi için atılmış bir adımdır. Bu mağduriyetleri sizler yaşadınız. Biz ne kadar sayarsak sayalım dile getirmiş, bütün kamuoyu tarafından sahiplenilmesini sağlamış oluruz. Biz sizin yaşadıklarınızı yüreğimizin en derinliklerinde hissediyoruz ama bunu siz yaşadınız. Bunun acısıyla yüzlerce, binlerce insan yaşıyor. KHK’lilere işsizlik ve yoksullukla boyun eğdirilmek istendi. Aileler, çocuklar aç kaldı, susuz kaldı. Çok büyük psikolojik çöküntüler yaşandı. Çok sayıda KHK’li insan intihar etti.

Kendi meslekleri olmadığı halde birçok farklı iş kolunda çalıştıklarını biliyoruz. Çalıştıkları iş yerlerinde iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirdiklerini biliyoruz. Birçok KHK’li kadın işsiz kaldı. Ne yazık ki ne sorun yaşanırsa yaşansın kadınlar daima bedelini iki kat daha fazla ödemektedir. Kadınlar evde pişmeyen tencereden de sorumlu tutuldu. KHK’li kadınların üzerindeki şiddetin katlanarak arttığını da biliyoruz. Evdeki bütün bakım yükünün kadınlara yüklendiğini biliyoruz. Sizler, yani KHK’liler, sadece bir grup değilsiniz, bir sayı değilsiniz. Sizler bu toplumun vicdanısınız; haksızlığa hukuksuzluğa uğramış, yasanın düşmanca uygulandığı insanlarsınız. Siz aynı zamanda Türkiye’de düşünce özgürlüğü, bilim, akademi ve kadın emeğisiniz.

KHK’lileri işten attınız da ne oldu? Bunu iktidara sormak istiyorum. Türkiye’de akademi çoraklaştı. Bugün üniversitelerin içinde bulunduğu durum ortada. Erdoğan, “Türkiye bir zamanlar dünya üniversiteleri sıralamasında ilk 5’te yer alırken şimdi sıralamaya girmiyoruz. Neden?” diye soruyordu. Biz de nedenini buradan açıklıyoruz. Siz en iyi akademisyenleri, en iyi meslek erbabını mesleğinden men ederseniz Türkiye’nin geleceği durum bu olur. Hiçbir üniversite doğru düzgün başarı sergileyemez.

Ortak bir demokrasi ve barış siyasetiyle halkların birlikte mücadele etmesi, mağduriyetler için hem kendi alanında hem de yeri geldiğinde ortak bileşkelerle mücadele etmesi önemli ve kıymetlidir. OHAL KHK’lileriyle Anayasa adeta askıya alındı. Komisyona 130 bin KHK’linin başvurusu var ve herhangi bir savunma hakkı tanınmadı. İdari değil otoriter kararnamelerle görevlerinden uzaklaştırıldı insanlar. OHAL Komisyonu mahkeme taklidi bir bürokratik yapı olup aradan 9 yıl geçmesine rağmen 10 binlerce dosyayı sonuçlandırmamış, vatandaşları adaletsizlik içinde bırakmıştır.

Bugün gelinen noktada da bir tür hukuk kisvesi altında kalıcı cezalandırma rejimi uygulanıyor. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve AİHS açıkça ihlal edilmiştir. BM, İLO, AİHM kararları bu sürecin kitlesel bir hak ihlali olduğunun altını çizmiştir. Bu durum hukuk, adalet ve toplumsal mücadelenin gücüyle aşılabilir. Peki, bu kadar sürelik mağduriyet bütün siyasal dinamikler tarafından yeterince sahiplenildi mi? Yeterince bir dayanışma örneği gösterildi mi? Yeterince gündeme taşınıp mücadelesi verildi mi? Bu konuda eksik kalınan çok durum olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Bizler de kendi eksik ve yetersizliklerimizin tabii ki farkındayız.

Adaletin, demokrasinin ve hakikatin toplumsallaşmasını sağlamak ve ihraçların yaşattığı mağduriyetlerin toplumsal hafızaya kazınmasını sağlamak hepimizin görevidir. İhraçlar sadece insanların mesleklerinden men edilmesi demek değildir. Bu aynı zamanda kamu hizmetinin, toplum yararının ve emek güvencesinin ortadan kaldırılması demektir. Bu çalıştayda kamusal alanın yeniden demokratikleşmesi için bir başlangıç çağrısını hep beraber yapabiliriz.

Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı tam da bu sorunların çözümüne dair oldukça ufuk açan bir çağrıdır. Bu çağrıya çoğu kesim dar bir anlam yüklüyor. İmralı’dan gelen bu çağrı sanki sadece Kürt sorununun çözümü için yapılmış gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Bu algı eksiktir. Türkiye’de 100 yılı aşkın bir Kürt sorunu vardır, 50 senedir süren bir savaş ve çatışma süreci vardır. Bu savaş ve çatışma sürecinin her şeyimizi etkilediğinin hepimiz farkındayız. Başta insanların işini aşını etkiliyor. İnsanlar emek mücadelesi verirken, sendikal örgütlenmelerini gerçekleştirirken “terör” yaftası yapıştırılıyor. Demokratik siyaset zemini bu yaftalama ve iltisak kavramlarıyla zayıflatılıyor. Bunun aşılmasının talebidir aynı zamanda bu çağrı. Bu çağrıyı böyle okumak gerekir.

“Bölgede yaşanan gelişmeler barış dışında bir seçeneğin olmadığını gösteriyor”

Barış umudunun gerçekleşmesine Cumhuriyet tarihi boyunca emin olun ki en fazla bu dönemde yaklaşılmıştır. Barış umudu gerçekleşebilir. Çünkü bölgenin, Ortadoğu’nun içinden geçtiği dönemi hep beraber değerlendirdiğimizde şu sonucu çıkarırız. İran-İsrail savaşı, Suriye’deki gelişmeler, Şam yönetiminin değişimi, Rojava’da Kürt halkının özyönetiminin geldiği nokta, bütün bunlar aslında bu süreçte barış dışında bir seçeneğin olmadığını gösteriyor bize. Bölge kaynayan kazan. Savaş, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan ibaret değil sadece.

Rusya ve Ukrayna savaşına dönüp baktığımızda, savaşın sınırlarının batıya doğru genişlediğini de görebiliriz. İşte böyle bir süreçte barışı dillendirmek çok kıymetli ve değerlidir. Bizler bu bakımdan barışı birçok boyutuyla konuşmalıyız. Barışı emek boyutuyla, işçi ve emekçinin sömürülmesi boyutuyla, Alevilerin yok sayılması boyutuyla, vicdan sahibi mütedeyyinlerin inançlarının suistimal edilmesi boyutuyla, kadınların gördüğü şiddet boyutuyla, gençlerin geleceksizliği ve güvencesizliği boyutuyla konuşmalıyız. Yani ezilen ve sömürülen bütün kesimlerin kendilerinden doğru bir yaklaşımla barış sürecini değerlendirmesi, bu sürecin bir parçası olma konusunda ısrarlı olması büyük bir katkı sağlayacaktır.

Bir süreç yaşanıyor. Bu sürecin nasıl gittiğini herkes merak ediyor. Kimisi sürecin tıkanıp tıkanmadığını soruyor, kimisi yavaş gittiğini söylüyor. Farklı yorumlar ve yaklaşımlar var. Kısaca şunları ifade edelim. Bu süreç bir şekilde şimdilik ilerliyor. Bu sürecin başarıyla taçlanması için hem DEM Parti olarak biz hem de görüştüğümüz bütün toplumsal ve siyasal dinamikler, bu konuda her birimiz kendi cephemizden oldukça güçlü bir katkı veriyoruz.

Elbette bazı acil adımların atılması gerekiyor. Bu adımlar konusunda devlet ve iktidarın çok yavaş ilerlediğini belirtmek isterim. Acil bir biçimde yasal ve hukuki düzenlemeler yapılmalıdır. Adil bir yargı sistemine kavuşmak Türkiye’nin en acil ve temel ihtiyaçlarından biridir. Terörle Mücadele Kanunu’nun değişimi. Bunlarla ilgili önemli adımlar atılmalıdır. AYM ve AİHM kararları var. Bu kararlar çerçevesinde örneğin Can Atalay, Hatay Milletvekili olarak parlamentoya gelerek çalışmalarını sürdürmelidir. Kobanî Kumpas Davasında yargılanan Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş ve diğer bütün tutsak arkadaşlarımız ile Gezi’den dolayı tutsak edilmiş olan Osman Kavala serbest kalmalıdır. Sizin alandan doğru AİHM’in aldığı kararların hayata geçmesi de çok önemlidir.

En temel gündemlerden birisi de parlamento çatısı altında oluşacak olan komisyon. Bu komisyonun kurulmasıyla ilgili somut birkaç adım atıldı ama nihayete ermiş değil. Henüz bu komisyon resmen kurulmuş değil. Bizim en temel önerimiz, bu komisyonun yasayla kurulması ve aktif bir biçimde karar alma yetkisine sahip olmasıdır. Oluşacak alt komisyonların bütün mağduriyetlerle ilişkisini kurmasıdır. Saydığımız bütün siyasal ve toplumsal dinamiklerle iletişim kurması ve o alanlardaki mağduriyetlerin giderilmesi için çalışma yürütmesidir. KHK’lilerin sorunlarının giderilmesi ve mesleklerine iadeleriyle ilgili acil bir şekilde mutlaka bir adım atılmasıdır. Bu, DEM Parti olarak talebimiz olmaya devam edecek. Oluşacak bu komisyonun KHK ile haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç edilmiş bütün kesimlerin mağduriyetlerinin giderilmesi konusunda adımlar atmasıdır.

Bunlar sadece niyet etmekle, sadece söylemekle olmuyor. Olmadığını deneyimlerimizden hepimiz biliyoruz. Barış ne Kürt halkına ne KHK’lilere ne işçilere ne emekçilere ne Türkiye halklarına altın tepsiyle sunulacak. Bu bizlerin mücadelesine bağlı; vereceğimiz emeğe, örgütlü duruşumuza bağlı. Hangi alanda örgütlüysek kendi öz örgütlenmemizi güçlendirmemize bağlı. Hem kendi mağduriyetlerimizin giderilmesini talep etmekle hem de bunun demokrasi ve barışla bağlarını kurarak Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlamakla mümkün olur. O nedenle bizler yürüyen bu müzakereyi şayet mücadele ve örgütlenmeyle güçlendirmezsek aldığımız sonuçlar zayıf olabilir. Bu nedenle mücadele çok önemlidir. Müzakereyi mücadele ile desteklemek zorundayız.

Bu salonda olan arkadaşlarımızın da bugüne kadar buluşmalar gerçekleştirdiğimiz birçok kesimin de bu sürece ilişkin çok ciddi kaygıları olduğunu biliyoruz. Bunlar önemli kaygılar. “Bu barışın neresinde olacağız?” sorusu herkesten geliyor. Bütün kesimler Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin tam da kalbinde olmak durumundadır. Bütün kesimler bu sürecin kalbinde yer almazsa, bu süreç ilerlemez ve barış toplumsallaşmaz. DEM Parti olarak verdiğimiz bütün mesajlarımızda şunu önemle vurguluyoruz. Barış süreci muhalefet olmadan olmaz. Barış sürecinin içinde muhalefet mutlaka etkin bir rol almalıdır. Biz böylece etkin bir mutabakata kavuşabiliriz.

“CHP üzerinde çok farklı versiyonlarla operasyonlar gerçekleşiyor”

Bugün CHP üzerinde çok farklı versiyonlarla operasyonlar gerçekleşiyor. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu şimdi hapishanede. Bunları asla kabul etmiyoruz, edemeyiz. Demokratikleşme, bütün seçilmişlerin, düşüncelerinden dolayı hapishanede haksız hukuksuz şekilde tutulmuş olan herkesin serbest olmasıyla mümkündür. Yerel yönetimlerdeki seçilmişlere saygı duyacaksınız, parlamenterlere saygı duyacaksınız. Çünkü onlar kendilerinden menkul bireyler değillerdir. Onlar halktır, halkın iradesiyle seçilmişlerdir. Bu sürecin sağlıklı gelişmesi için hiçbir ayrım yapmaksızın bütün muhalefetin üzerindeki baskının bir an önce kalkması gereklidir. Türkiye, rotasını ciddi bir biçimde demokrasi ve barışa kırmalıdır.

Bu toplantıyı gerçekleştirirken öğretmenlerin yürüyüşü devam ediyor. Özel sektördeki öğretmenler 25 Haziran’da İstanbul’dan Ankara’ya doğru yürüyüşe geçtiler. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi, eşit ücret ve çok sayıda önemli talepleri var. Sizlerin huzurunda arkadaşlarımızın bu yürüyüşünü selamlıyoruz. Her daim yanlarındayız, ortak mücadele içindeyiz.

Gerçekten mücadeleyi büyütmek dışında bir seçeneğimiz yok. KHK ile haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç edilmiş siz değerli insanların çok önemli talepleri var. Kamu emekçileri için yeniden güvenceli bir istihdam düzeni, sendikal hakların anayasal teminat altına alınması, tüm ihraçların iptali ve itibar iadesi, uluslararası normlara uygun toplu sözleşme düzeni. Bugün kamu emekçilerinin yalnızca görevlerine iade edilmesi değil, kamunun topyekün demokratikleşmesi de temel bir mücadele başlığı olmalıdır. Güvenlik soruşturmaları, arşiv araştırmaları, sözlü mülakatlar, siyasal kadrolaşma uygulamaları derhal kaldırılmalıdır.

Kamuda liyakat, eşitlik ve tarafsızlık ilkeleri çerçevesinde kimlik, inanç, siyasi düşünce ya da etnik kökeni ne olursa olsun herkesin eşit yurttaşlık hakkına dayalı bir düzenin kurulması şarttır. Güvencesizleştirme politikalarına karşı kamunun özerkliği ve toplum yararına hizmet anlayışı açığa çıkarılmalıdır ve bu anlayışla ilerlenmelidir. Sizlerin, birçok emekçi kardeşimizin ve ihraçların çok önemli talepleridir bunlar. Sizlerin talepleri, DEM Parti olarak bizlerin de talebidir. Mücadelenizle dayanışma içindeyiz ve bu mücadelenin büyütülmesi konusunda üzerimize düşen görev ve sorumluluklara hazırız.

Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısına örgütü olumlu yanıt vererek kendini feshetme kararı aldı ve bir silahsızlanma süreci başlayacak. Bu süreçte üzerinde durulacak en temel nokta, demokratik siyasetin bundan böyle daha da geliştirilmesi ve büyütülmesidir. Sayın Öcalan’ın çağrısında da ifade ettiği gibi her kesimin kendi öz örgütlenmesini sağlaması çok önemlidir. Örgütlenmiş bir toplum bütün sorunlarla başa çıkabilir. Örgütlenmiş dinamikler birbiriyle dayanışma içinde ciddi sonuçlar alabilir. Bu konuda bizlerin, Türkiye’nin önü açık. Bunları sizlerle müzakere etmek istiyorum. Katıldığınız için teşekkür ediyorum. Haklarımızı mutlaka alacağız. Örgütlenerek ve dayanışarak kazanacağız.”

Paylaşın

DEVA Partisi’nde İstifa Depremi: Meclis’teki Sandalye Sayısı 8’e Düştü

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Tekirdağ Milletvekili Cem Avşar ve İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, partilerinden istifa ettiklerini açıkladı. Avşar ve Rızvanoğlu’nun istifalarıyla birlikte DEVA Partisi’nin Meclis’teki sandalye sayısı 8’e düştü.

Haber Merkezi / Cem Avşar, istifa açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “9 Mart 2020 tarihinde kurucuları arasında yer aldığım Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi’nden ayrıldığımı kamuoyunun bilgisine sunarım. Bu yolculuk boyunca; Türkiye’yi içine girdiği siyasi çıkmazdan çıkarmak, her kesimden insanla çözüm üretilebileceğini göstermek, demokrasiyi güçlendirmek ve hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek amacıyla bir araya geldiğimiz başta Sayın Ali Babacan olmak üzere, tüm kurucu arkadaşlara, genel merkez yöneticilerine, teşkilatlarda emek veren üye ve gönüllülere teşekkür ediyorum.

Geldiğimiz süreçte siyasi duruşumla DEVA Partisinin politik süreci arasında oluşan mesafe nedeniyle, yoldaşlık hukukunu gözeterek yaptığım uzun bir değerlendirme süreci ardından partiden ayrılma kararı aldım. Sayın Genel Başkan Ali Babacan’a ve partinin tüm kadrolarına başarılar diliyor; ülkemizin demokratik geleceğine katkı sunacak her çalışmada yollarının açık olmasını diliyorum. Milletvekili olarak görev yaptığım Tekirdağ ve kıymetli hemşehrilerim için ve elbette ülkemin geleceği adına; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 2Millete efendilik yoktur, hizmet vardır’ sözünü şiar edinerek, azim ve kararlılıkla çalışmaya devam edeceğim.”

“Türkiye için çalışmaya kararlılıkla devam edeceğim”

Evrim Rızvanoğlu ise açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “Siyaset hayatıma adım attığım ve kurucusu olduğum DEVA Partisinden, bugün itibarıyla istifa ettiğimi kamuoyuyla paylaşmak istiyorum. Bu partide birlikte yol yürüdüğüm; genel merkezde, il ve ilçe teşkilatlarında, gece gündüz demeden Türkiye için emek veren olağanüstü insanlara gönülden teşekkür ederim. Hepinizden hakkınızı helal etmenizi dilerim. Biliyorum, bu kararım bazı dostlarımı üzecek. Ancak siyaset, sadece kurumsal değil, aynı zamanda bireysel bir yolculuk. Türkiye’nin derinleşen sorunları karşısında zamanla benim siyasi yaklaşımımda da farklılaşmalar oldu. Bu nedenle, hem kendim hem de partim açısından daha sağlıklı bir sürecin önünü açmak adına bu kararı aldım.

DEVA Partisi, benim için adeta bir okul oldu. Sayın Ali Babacan’ın ve değerli kadrolarımızın üzerimdeki emeğini hiçbir zaman inkâr edemem. Deneyimli siyasetçilerle, liyakatli bürokratlarla ve pırıl pırıl gençlerle birlikte olmak bana hem ilham verdi hem de önemli bir tecrübe kazandırdı. Bu nedenle DEVA’nın üzerimdeki emeği çok büyüktür. Milletvekili seçilmemde ve sonrasında büyük emek veren başta Deva Partisi İstanbul İl Başkanlığı olmak üzere bugün hâlâ DEVA Partisinde görev yapan ya da geçmişte bu çatı altında emek vermiş olan herkese içten bir minnet borçluyum. Kendimi onları tanıdığım için çok şanslı hissediyorum.

Muhalefet partilerinin birbirini yıpratmadan, ortak değerlerde buluşarak ülkemizin geleceği için birlikte mücadele etmesi gerektiğine olan inancımı koruyorum. Çünkü bu mücadele; halk adına iktidarı denetleme, adaleti ve özgürlüğü savunma meselesidir. Ben de bu anlayışla, farklı bir kulvarda ama aynı inançla yoluma devam edeceğim.

Beni takip edenler bilir. Kendi sınırlarımı ve kapasitemi hep zorluyorum. Daha çok öğrenmeye, ülkemiz için daha çok üretmeye ve katkı sunmaya çalışıyorum. Halkın bana emanet ettiği vekillik görevinin hakkını, gece gündüz demeden çok çalışarak ve doğru işler yaparak vermeye çalışıyorum. Birlikte çalıştığım ekip arkadaşlarım da en az benim kadar yoğun emek harcıyor. Çünkü ülkemizin içinde bulunduğu tablo, hepimizden daha fazla sorumluluk ve daha fazla emek istiyor. Türkiye uzun süredir sadece ekonomik değil, toplumsal olarak da derin bir sıkışmışlık içinde. Bu yüzden daha adil, daha özgür ve daha huzurlu bir Türkiye için çalışmaya kararlılıkla devam edeceğim.”

Paylaşın