Seçim Kaderini HDP Seçmeni Belirleyecek

Asal Araştırma’nın 8-10 Nisan tarihleri arasında 26 ilde yaptığı son anketine göre, Cumhur İttifakı yüzde 46, Millet İttifakı yüzde 36.9’da. Cumhurbaşkanlığı seçimi için yüzde 10.5’te seviyesindeki HDP’nin oyu belirleyici görünüyor.

Asal Araştırma Şirketi, 8-10 Nisan tarihleri arasında 26 ilde yaptığı anket çalışmasında katılımcılara, “Bu pazar genel seçim olsa hangi siyasi partiye oy verirsiniz?” sorusunu yöneltti.

Ankete göre, Cumhur İttifakı’nın ortağı AK Parti yüzde 35.9 oy toplarken ittifakın diğer üyesi MHP ise yüzde 9.1 oy aldı.

Böylece Cumhur İttifakı’nın toplam oy oranı yüzde 46 oldu. Aynı şirketin mart ayı anketinde Cumhur İttifakı’nın oyu yüzde 43.1 olarak ölçülmüştü.

Millet İttifakı’nın ortağı CHP yüzde 25.1 oy alırken ittifakın diğer ortağı İYİ Parti ise yüzde 11.8 oy topladı. Böylece ittifakın toplam oy oranı yüzde 36.9 oranında kaldı.

Aynı şirketin Mart ayı anketinde Millet İttifakı’nın oyu yüzde 38.4 olarak ölçülmüştü.

Ankette, HDP yüzde 10.5 oyla yüzde 7’lik seçim barajını aşarken Ali Babacan’ın genel başkanı olduğu DEVA Partisi yüzde 1.9 ve Ahmet Davutoğlu’nun genel başkanı olduğu Gelecek Partisi ise yüzde 1.0 oy aldı.

Mart ayı anketinde DEVA Partisi’nin oyu yüzde 2.0, Gelecek Partisi ise yüzde 1.3 oy olarak ölçülmüştü.

Ankette, Milli Görüş’ün kurucusu Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan’ın genel başkanı olduğu Yeniden Refah Partisi yüzde 1.4 oy alırken, Saadet Partisi yüzde 1.3 ve diğer partilerin ise yüzde 2.0 oy aldığı belirtildi.

2023 seçimleri öncesi en kilit parti hiç kuşkusuz ki HDP… Hangi ittifak içerisinde yer alacağı henüz netleşmeyen HDP’nin anketteki oy oranı ise 10.5 olarak belirlendi.

Paylaşın

Millet İttifakı Adayını Açıklamak İçin Neden Seçim Kararını Bekleniyor?

Altı muhalefet partisinin oluşturduğu Millet İttifakı içinde cumhurbaşkanı adayının “seçim kararı alındıktan sonra açıklanması” konusunda görüş birliği var. Buna neden olarak da, muhalefetin sadece aday değil, yönetim kadrosunu, anlayışını da ilan ederek, seçime gidilecek olması gösteriliyor.

Yeni seçim yasasına karşın, muhalefetin parlamento seçimini kazanmasında bir sorun olmadığı ancak cumhurbaşkanlığı için çok ince bir strateji yürütülmesi gerektiği vurgulanıyor: Sadece aday ismiyle yola çıkılması doğru olmaz. Yönetim tarzı, mekanizması ve cumhurbaşkanının birlikte çalışacağı takım arkadaşları da açıklanmalı.

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın, CHP’li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanı adayı olması yönündeki açıklaması, muhalefetin adayının kim olacağı tartışmasını bir kez daha gündemin ön sıralarına taşıdı.

BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’ın haberine göre; İktidar kanadından gelen “Adayını açıkla” baskılarına karşın muhalefet, adayını seçim kararı alınana kadar açıklamamakta kararlı. Ancak ortak adayın CHP’den bir isim olacağı neredeyse kesin.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “en güçlü aday” olarak görülse de; adaylık konusunun gündemlerinde olmadığı açıklamalarına karşın, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, adaylık denkleminden çıkmış değil.

Muhalefetin cumhurbaşkanı adayına ilişkin tartışmalar sürerken, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, dün partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda, muhalefete “Bizim adayımız bellidir. Sizin çürük adayınız ne zaman ortaya çıkacaktır? İlan edin adayınızı da boyunuzun ölçüsünü görelim” çıkışı yaptı.

Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı konusunda birden fazla isim konuşulurken, son olarak gazeteci Nihat Genç, eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın muhalefetin ortak adayı olacağını iddia etti.

Muhalefet kulislerinde aday tartışmaları ve aday belirme sürecinde izlenecek stratejiye ilişkin şu değerlendirmeler yapılıyor:

‘Haşim Kılıç aklımızın ucundan geçmez, aday CHP’li olmalı’

CHP ve İYİ Parti kaynakları, Haşim Kılıç’ın adaylığı iddialarına “Zerre gündemimizde değil, aklımızın ucundan geçmez” sözleriyle tepki gösteriyor.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde, “dışarıdan” bir adayın başarı şansının zaten mümkün olmayacağı belirtilirken, CHP’li bir parti yöneticisi, adaylık kriterlerini şöyle açıklıyor:

“Aday CHP’li olmalı. İkincisi siyasetçi olmalı. Elbette belediye başkanları da siyasetçi kriteri içindedir. Ama bize göre kuvvetle muhtemel, genel başkan aday olacaktır. Dışarıdan bir adayla seçimi kazanmaya sistem müsait değil. Kaldı ki kazansak bile, ülkeyi yönetemeyiz. Çünkü 6’lı masayla bu seçime gidiyoruz. Bu seçimden çıkacak kişi sadece ittifakları değil, iktidarı ülkeyi yönetecek birisi olmalı.”

Seçim sürecinin bir anlamda, gerek iktidar kanadı, gerekse muhalefet açısından “sinir harbi” niteliğine dönüşebileceği savunularak, “Muhalefetin adayına yönelik kıştırtıcılık yapılacak, sinir uçlarına dokunulacak. Bu süreçte dayanıklılık testini kim geçerse, süreci kim iyi yönetirse o kazanacak. O nedenle bizim adayımız, seçim takvimi ile birlikte açıklanır” yorumu yapılıyor.

İYİ Parti kurmayları da “Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi”nin yürürlükte olduğuna ve adayın da partili olacağına işaret ediyor.

Adaylık için Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş isimlerinin konuşulduğuna dikkat çeken İYİ Parti kaynakları, “Evet, hiç tanınmayan bir isim olursa adayı açıklamakta gecikmiş olunur. Ama konuşulan isimler aday olursa geç kalınmış olmaz, zaten kamuoyu bu isimler üzerinden aday tartışıyor. Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nde de zaten partisiz aday olmaz” görüşünü dile getiriyor.

Yavaş ve İmamoğlu, adaylık denkleminden çıktı mı?

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın, adaylık için “göreve çağırdığı” Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın, “Ben kamu görevlisiyim ve kendimi siyasetin içinde görmüyorum” açıklaması, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da “Adayımız Kemal Kılıçdaroğlu” şeklindeki sözleri CHP’de memnuniyet yarattı.

Ancak gerek CHP, gerekse İYİ Parti’de bu açıklamalara karşın, iki büyükşehir belediye başkanı, adaylık denklemi dışına çıkmış değil.

Adaylık konusunda en güçlü isim olarak görülen Kılıçdaroğlu’nun ise hesabını “seçimi farklı kazanma” üzerine yaptığı, “kazanamayacağını görmemesi halinde aday olmayacağı”, iki belediye başkanının adaylığının gündeme gelebileceği ifade ediliyor.

Muhalefetin, birden çok aday seçeneği olması ise “handikap değil, zenginlik” olarak görülüyor.

‘Kriz yok, ilgi var’

CHP kulislerinde, muhalefetin adayının kim olacağının bu kadar tartışılmasının nedenleri olarak şunlar dile getiriliyor: “Bu seçim, Millet İttifakı’nın seçimi olacak. İktidar kanadı, bunu görüyor ve ittifakı bölmeye dönük arayış içinde. Bunu da en rahat yapabileceği zemin olarak aday tartışması görülüyor.

İkinci bir neden aday tartışmasının alıcısı, izleyicisi çok. Kaldı ki adayı erken açıklasak da bu tartışma bitmeyecek, ‘Şu neden olmadı, daha çok oy alabilirdi’ denilecek. Elbette belediye başkanlarımız da aday olmak isteyebilir. Ama bu tartışmanın tarafı değiller. Toplumsal karşılıkları olması bizim avantajımız.

Oysa Cumhur İttifakı’nın Erdoğan dışında bir alternatifi yok. Sürece yönetme konusunda bizim açımızdan bir risk yok. O nedenle Millet İttifakı’nda da bir adaylık krizi yok, ilgi var.”

Aday açıklamak için neden seçim takvimi bekleniyor?

Muhalefet partileri içinde cumhurbaşkanı adayının “seçim kararı alındıktan sonra açıklanması” konusunda görüş birliği var. Buna neden olarak da, muhalefetin sadece aday değil, yönetim kadrosunu, anlayışını da ilan ederek, seçime gidilecek olması gösteriliyor.

Yeni seçim yasasına karşın, muhalefetin parlamento seçimimini kazanmasında bir sorun olmadığı ancak cumhurbaşkanlığı için çok ince bir strateji yürütülmesi gerektiği vurgulanıyor: Sadece aday ismiyle yola çıkılması doğru olmaz. Yönetim tarzı, mekanizması ve cumhurbaşkanının birlikte çalışacağı takım arkadaşları da açıklanmalı.

‘Akşener, yükü üstleneceğini gösterdi’

Yeni seçim yasası değişikliğine göre ittifakta yer alacak siyasi partilerin milletvekili sayısı, seçim çevrelerinden aldıkları oy oranına göre hesaplanacak. Bu durum, küçük partilerin milletvekili çıkarma olasılığını zayıflattığı için muhalefet partileri, parlamento seçimlerinde en fazla milletvekili çıkarmaya dönük simülasyonlar üzerinde çalışıyor.

Seçeneklerden birisi de barajı aşamayacak partilerin CHP ve İYİ Parti listelerinden seçime girmesi. Bu durumda, her iki parti içinde de “liste krizi” yaşanması olası.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Başkanlık Divanı’nda yaptığı değişiklik, kısa süre önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Bülent Tezcan’ı Merkez Yönetim Kurulu’na (MYK) alarak parti yönetimini güçlendirmesi, olası krizlere yönelik bir önlem ve “yükü paylaşma” olarak görülüyor.

CHP kulislerinde, İYİ Parti’de yapılan değişiklik, Akşener’in önümüzdeki süreçle ilgili “yükü üstlenmeye hazır olduğu” mesajı olarak yorumlanıyor.

Kılıçdaroğlu’nun da seçime giderken, parti yönetiminde dar kapsamlı değişikliğe gidebileceği, bu kapsamda bir veya yeni iki ismi MYK’ya taşıyabileceği konuşuluyor. MYK’ya yeni girecek isimler arasında Elazığ Milletvekili Gürsel Erol’un adı geçiyor.

HDP, muhalefet masasında nasıl yer alacak?

Cumhurbaşkanlığı seçiminde, 6’lı masada yer almayan HDP’nin tutumu da belirleyici olacak. İYİ Parti’nin mesafeli tutumu nedeniyle, HDP’nin parlamenter sistem masasında yer alması beklenmiyor. Ancak CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun aday olması halinde, HDP’nin desteğinin alınabileceği düşünülüyor.

CHP kulislerinde, “Kılıçdaroğlu’nun adaylığı hem İYİ Parti, hem de HDP’yi rahatlatır. Genel Başkan, bir araya gelemeyenlerin ortak destekleyeceği bir isim olur. HDP bu süreçle ilgili sorunlu değil, sorumlu bir siyaset yürütüyor” yorumu yapılıyor.

Paylaşın

“Bu Yağma Düzeni Sorgulanmadan Yoksulluk Sorunu Çözülemez!”

Meclis’te düzenlediği basın toplantısında gündemi değerlendiren TİP Genel Başkanı Erkan Baş, ekonomik kriz üzerinden iktidarı eleştirerek, “Bi tarafta devleti ele geçirip kendilerini ve yandaşlarını bir eli yağda bir eli balda bir hayat yaşayanlar, diğer yanda yoksullaşan milyonlarca insan. Bu soygun düzeni, bu yağma düzeni sorgulanmadan yoksulluk sorunu çözülemez!” dedi.

Basın toplantısında Türkiye’deki yoksullaşmaya değinen ve ülkedeki zenginliğin saray ve etrafındaki “azgın azınlık” tarafından kullanıldığını belirten Erken Baş, “Türkiye’nin bu hale gelmesinin suçlusu kimse, hesabı da o ödeyecek” ifadelerini kullandı.

Erkan Baş, “Memleket AKP iktidarından kurtulamadığı sürece her hafta ülke ekonomisi, insanların hayatı kötüye gidecek” dedi. “Milyonlarca insanı çaresizliğe mahkûm eden bir iktidar tarafından yönetilmekten utanıyoruz!” diyen Baş, “Fakat şu bilinsin, öfkemiz üzüntümüzden daha büyük. Öfkemizin bir nedeni var” ifadelerini kullandı.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Erkan Baş’ın açıklamaları şöyle;

“Geçen hafta besleyemeyen çocuklardan, yurttaşların taneyle sebze meyve almasından, asgari ücretin birkaç ayda tuzla buz olmasından bahsettik… Bu hafta bu tablo değişti mi? Tabii ki değişmedi. Memleket AKP iktidarından kurtulamadığı sürece her hafta ülke ekonomisi, insanların hayatı kötüye gidecek.

Buna dur dememin zamanı geldi de geçiyor. Peki nasıl dur denilir? Bu hafta yurttaşlarımızla bunu konuşmak, dertleşmek istiyoruz. Biz artık yoksullukla ilgili sorunları, verileri bu kürsüden anlatmaktan bıktık! Sadece sokaklarda yürürken bile, tek bir yurttaş ile konuşmaya dahi gerek duymadan, haber izlemeden, sosyal medya takip etmeden memleketin yoksulluğun nasıl derinleştiğini görüyoruz.

“Öfkemizin bir nedeni var!”

Bunları tekrar tekrar anlatmaktan, ülkemizin bu hale getirilmesinden, milyonlarca insanı çaresizliğe mahkûm eden bir iktidar tarafından yönetilmekten utanıyoruz! Fakat şu bilinsin, öfkemiz üzüntümüzden daha büyük. Öfkemizin bir nedeni var! Bu yaşadıklarımızın kader olduğunu anlatan, dünyanın her yeri böyle ne yapalım diyen bir iktidar ve yandaşları var. İktidar “Nasıl olsa istediğim gibi yönetirim”, “Halk bu rezilliğe de alışacak”, “Alıştıracağız” diye düşünüyor. Alışmayacağız! Halkın aldatılmasına, alıştırılmasına da izin vermeyeceğiz.

Buradan tüm yurttaşlarımıza seslenmek istiyorum. Bu yoksulluğun, her gün artan yoksulluğun temel bir nedeni var. Yoksulluk, yoksulluk denilince… Bu sorun çözülmüyor, çare yoksulluğun nedenlerini ortadan kaldırmaktır. Türkiye zengin bir ülkedir, Türkiye kaynakları bol bir ülke. Türkiye halkı çalışkan bir halktır. Bütün bunlara rağmen halkımızın yoksullaşmasının ise bir temel nedeni var! Saray ve Saray’ın etrafına bakınca tüm Türkiye’nin niye yoksullaştığını anlıyoruz. Evet Türkiye’de yoksulluk artıyor, çünkü ülkenin kaynakları, zenginliklerimiz Saray ve etrafından kümelenmiş bir avuç azgın azınlığa aktarılıyor. Milyonlarca insan yoksullaşıyor, çünkü milyonerler daha zengin oluyor. Esas konuşulması gereken yoksulluk değil, yoksulluğun nedenidir. Esas konuşulması gereken haksız servetlerine, servet katan Saray’dakilerdir. Onlar zenginleştiği için biz yoksullaşıyoruz!

Bakın, çok ilginç bir şeye dikkat çekmek istiyorum. AKP iktidarı iyi yaptığını düşündüğü her şeyde alkışları kendisine bekliyor ama ne zaman ülkede bir şeylerin kötü gittiğini söyleseniz bu defa suçu başkasına atıyor. Ekonomiyi iyi yönettiklerini düşündükleri zamanlarda bu AKP’nin başarısıydı, ama bugünkü duruma geldiğimizde topu enflasyona, stokçulara, dış mihraklara atıyorlar. Bütün sevaplar kendilerine, günahlar hep başkasına.

Gerçekten de öyle mi? Sormak lazım. Ülkenin gencecik evlatlarının bu ülkede yaşama, öğrenim görme, gelecek kurma hayallerini batırdı, bu gençleri sınav stresiyle, geçim derdiyle dolu bir yaşama kim mahkum etti? Bugün evlerde tencere kaynamıyorsa, insanlar parası bitmesin diye bazı öğünleri atlayarak besleniyorsa bunun suçlusu kim? Kendi kendine yetebilen bir tarım ülkesi konumundayken bugün her şeyi dışarıdan ithal etmek zorunda kalıyorsak bunun suçlusu kim? İnsanlar dışarıda bir pazar kahvaltısı yapamaz, arkadaşlarıyla çay kahve içip sinemaya gidemez hale geldiyse, büyük müjdelerle açıkladıkları asgari ücret bugün açlık sınırının bile altında kalıyorsa bunun suçlusu kim?  İşçisi yoksul, işsizi yoksul, emeklisi yoksul, genci yoksul, kadını yoksul… Soruyoruz, suçlusu kim?

“Man adalarında, ayakkabı kutularında, spor arabalarda, gemiciklerde sakladığınız milyon dolarları çok iyi biliyoruz”

Hatırlatmak gerekiyor bu ülkeyi peşkeş çektikleri yakın dostları, Fethullah Gülen’in darbe girişiminden sonra? “Kandırıldık, Allah affetsin, milletimiz affetsin” diyorlardı. Şimdi de aynısını bu halka yalan söyleyerek, halkı kandırmaya çalışarak yapıyorlar. Biz bunca paranın, pulun, varlığın, birikimin kimlere akıtıldığını, halk fakirleşirken kimlerin zenginleştiğini gayet iyi biliyoruz! Man adalarında, ayakkabı kutularında, spor arabalarda, gemiciklerde sakladığınız milyon dolarları çok iyi biliyoruz. Sattığınız kamu kurumlarından elde ettiğiniz gelirlerle, kamu kaynaklarını peşkeş çekerek bir avuç çeteyi nasıl ülkenin başına bela ettiğinizi biliyoruz.

Ama siz de şunu bilmelisiniz ey Saray ve Saray soytarıları. Türkiye’nin bu hale gelmesinin suçlusu kimse, hesabı da o ödeyecek. Bu ülkenin insanlarına yaşattıklarınızın , yoksulluğun, geçim derdinin, sıkıntıların hesabını mutlaka vereceksiniz. Yok öyle Saray ile helalleşmek, geçmişe bir sünger çekip istediğiniz gibi bir hayat sürmek. Eğer bu ülkenin insanları bir gün eşitlik, özgürlük, refah içinde yaşayacaksa bunun yolu birikimlerimizi çalanlarla, gözünü kırpmadan halka yalan söyleyenlerle hesaplaşmaktan geçiyor. İşte biz bunu yapmak için buradayız. Dünyada da ahirette de yakanızdayız haberiniz olsun.

” Asıl siz kudurmuşsunuz!”

Yeri gelmişken söyleyeyim… Halk yiyecek ekmek bulamazken halkın parasıyla “vur patlasın, çal oynasın” iftar yemeği düzenleyenler var ya, işte bizim meselemiz tam da budur! Utanmadan çıkıp cevap veriyorlar, kendilerini eleştirenlere “Kudursunlar” diyorlar. Asıl siz kudurmuşsunuz! Asıl siz kudurmuşsunuz! Halkın sesini duymuyorsunuz. Milyonlarca insan hep birlikte ne dedi duymak istiyorlarsa ben halk adına buradan söylüyorum. “Allah belanızı versin” diyor insanlar. “Haram zıkkım olsun” diyor. “Boğazınızda kalsın” diyor!

Değerli yurttaşlar işte memleketin hali budur, bi tarafta devleti ele geçirip kendilerini ve yandaşlarını bir eli yağda bir eli balda bir hayat yaşayanlar, diğer yanda yoksullaşan milyonlarca insan. Bu soygun düzeni, bu yağma düzeni sorgulanmadan yoksulluk sorunu çözülemez!

Türkiye’de herkes yoksulluktan söz ediyor, biz artık bunu anlatmayacağız. Türkiye İşçi Partisi olarak tüm yurttaşlarımıza bir çağrı yapıyoruz, neden yoksullaşıyoruz sorusunu sorun! AKP, azgın bir azınlık serpilsin büyüsün diye tüm olanaklarını bunlara sağlıyor, tercihlerini bundan yana yapıyor. Günün sonunda, bu azgın azınlık cebini hayli hayli dolduruyor. AKP de bundan nemalanıyor. Dolayısıyla her hafta dehşet verici yoksulluk haberleriyle verileriyle karşı karşıya kalıyoruz.

Bu tabloyu biraz daha somutlaştıralım. Cengiz ve Kolin’in de aralarında bulunduğu enerji şirketleri kar üzerine kar ederken, geçtiğimiz yıl devletten 3,6 milyar dolarlık genel aydınlatma ödemesi alırken, 2021’de toplam 4 milyon 542 bin 925 insanın elektriği, doğal gazı kesildi. Her ay 378 bin yurttaşın faturalarını ödeyemiyor diye elektriklerini kestiler, doğal gazlarını kestiler. Devlet bir “genel” ödeme yapacaksa fahiş fatura zamlarının altında kalan yurttaşlara ödeyecek bunu.

“Yardıma muhtaçlar da tabii 2 katına fırlamış”

İktidar bunu müjde diye pazarlar; milyonerlerin sayısı 2021 Kasım’da bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla 181 bin 141 kişilik artışla 461 bin 917 kişiye fırlamış. Yardıma muhtaçlar da tabii 2 katına fırlamış. Cumhurbaşkanlığı’nın kamuoyuna açıkladığı 2022 yıllık programına göre 2019 ve 2020 yılları arasında ülke genelinde devlet yardımlarına muhtaç hale gelen aile sayısı ikiye katlanarak 3,3 milyondan 6,6 milyona çıktı.

Dün yayımlanan bir araştırmada katılımcıların yüzde 50’si geçinebilmek için öğün atladığını belirtiyor. İnsanlar temel gıdalardan, etten, sütten, sebzeden mahrum hale geldi. Toplumun tüm kaynaklarının üzerine çökmüş AKP iktidarı ve bir avuç aşırı zengin servetini artırmaya devam ediyor.  Nerede bir sosyal adaletsizlik, derin yoksulluk varsa; orada AKP iktidarının ekonomik tercihlerini, beslediği zenginleri, azgın bir azınlığı Cengiz Holding’i, Limak’ı beşli çeteyi görüyoruz.

Biz bunları temelden değiştireceğiz. Altını çizerek söylüyorum, biz zenginliğe karşı değiliz bir avuç Saray şebeği zenginleşirken milyonlarca insanın yoksullaştırılmasına karşıyız! TİP olarak biz sosyal adaletin, ekonomik eşitliğin, tüm toplumunun refahının tarafıyız. TİP, insanların nefes alabildiği bir Türkiye için mücadele ediyor. Sosyal adaletin ve ekonomik eşitliğin sağlanması için kısa, orta, uzun vadede kalıcı adımlar atmalıyız; bunların her birini gerçek kılmak için de çalışıyoruz. Bu bencil, açgözlü azınlığın toplumun mutluluğu pahasına ‘cukkaladığı’ servetten vergilerle, kamulaştırmalarla toplum hakkını almalı; alacak da! TİP olarak, biz bu derin sosyal adaletsizlik ve yoksulluk döngüsü ortadan kaldıracağız. Biz sosyal adaleti eğitimle, sağlıkla, gençlikle ve her sabah yatağından kalkıp işine gidip geçinmeye çalışan yurttaşlarımızla buluşturacağız.

Bu kapsamda çok boyutlu çalışmalarımız devam edecek. Bir tanesi; en önemli problemlerden bir tanesi olduğu için bu hafta Meclis’e suacağımız bir kanun teklifi. Onu, sizlerin aracılığıyla paylaşmak istiyorum. Klişe bir söz var, “Türkiye’de işçiler örgütlenmiyor, haklarını aramıyor” Hayır arkadaşlar; işçiler örgütleniyorlar, yıllarca süren mücadeleler veriyorlar ama Türkiye’deki sendikacılık kanununun engellemelerine takılıyorlar.

TİP’in kanun teklifi

O yüzden bir Türkiye İşçi Partisi olarak işçilerin örgütlenme özgürlüğünü kullanmasındaki tüm engellerin kaldırılması için bir kanun teklifi hazırladık. 12 Eylül rejiminin ülkeye armağanı olan bu mevcut kanunun en büyük amacı işçilerin örgütlenmesini, haklarını aramasını engellemektir.

Teklifimiz, yetki başvurusu sürecinde gelişen keyfi ve yasayı suistimale yönelik işveren itirazlarının, işkolu değiştirme uygulamalarının, uzayan yetki davalarının, bu sırada gelişen baskıların ve büyük çabalarla yaratılan örgütlülükleri dağıtan, binlerce işçinin Anayasal bir hak olan TİS hakkını kullanmasının fiilen imkânsız hale getiren uygulamaların önüne geçecek, “yetki engellerini kaldırıp, sendikalaşmanın önünü açacak” çok net, 5 maddeden oluşan bir kanun teklifini Meclis’e sunacağız.

Çünkü temel mesele şu. Dünyadaki bütün istatistikler bize şunu gösteriyor, işçi sınıfı örgütlendikçe işçilerin ücreti artıyor. İşçi sınıfı örgütlendikçe, çalışma koşulları düzeliyor. İşçi sınıfı örgütlendikçe, toplumun refah düzeyi artıyor. İşçi sınıfı örgütlendikçe, toplumun tüm kesimleri açısından hayat en azından yaşanılabilir hale geliyor. Ve biliyoruz ki bu iktidarın en büyük korkusu karşısındaki milyonlarca işçinin örgütlenmesi. O yüzden temel mesele bize göre budur. İşçi sınıfını hayatın her alanındaki örgütlülüğünü olabildiğine geliştirmek…. Bir taraftan fiili bir mücadele sürdürürken bir taraftan yasal engelleri kaldırmak için mücadele edeceğiz.

Çünkü biz seçimleri beklemeye lüksü olmayan yoksulların partisiyiz. Seçimleri beklemeye lüksü olmayan gençlerin, kadınların sözcüsü Türkiye İşçi Partisi. O yüzden mesele sadece seçimden seçime, 5 yılda bir gidip oy kullanmaktan ibaret değil. Böyle baktığımız için zaten bu yoksulluğa bizi alıştırıyorlar. Fakat esas mesele tüm halkın örgütlü bir biçimde mücadele etmesidir.

Bu vesileyle Türkiye İşçi Partisi’nin tüm yurtta 1 Mayıs çalışmalarına başladığını da paylaşmak istiyorum. Önümüzdeki 1 Mayıs bu halkın; yoksulluğa alışmayacağını, bu düzeni kabullenmeyeceğini, her hal ve şartta örgütlü gücüyle bu toplumu dönüştürecek, bu iktidara son verecek bir mücadelede, daha kararlı bir biçimde yerini alacağını hep birlikte anlayacağımız bir gün olacaktır.

Örgütlenmenin önündeki engellemelerin kaldırılması için, asgari ücrete mahkum edilen milyonlarca insanı bu zinciri kırıp atma iradesini gösterebilmesi için, memleketin geleceğinde örgütlü işçilerin, örgütlü bir halkın belirleyici bir yeri olacağını tüm topluma gösterebilmek için var gücümüzle 1 Mayıs çalışmalarına başladık. Ülkenin dört bir yanında tüm emek güçleriyle, tüm özgürlük güçleriyle birlikte, 1 Mayıslarda en güçlü şekilde, halkın basıtırlmak istenen sesini haykırmak üzere buluşacağız.

Birisi var bomboş gözlerle bakan. Yine bir sürü ilginç laf etmiş. Diyor ki Sayın Bakan Nebati, “Aralık’tan itibaren enflasyonu düşüreceğiz, hep beraber göreceğiz” Çok basit bir şey yaptık, daha önce ne demiş bu Bakan? Kronolojik olarak sıraladık. Hatırlayacaksınız Aralık 2021’de göreve başladı. “9 Aralık’ta; “Enflasyonu düşük seviyelere indireceğiz”; 14 Aralık, “Ocak’ta pik yapar, 2023’te tek hanelere iner”; 3 Şubat’ta, “Nisan’da zirve yapar ama yüzde 50’yi geçmez”, 3 Mart’ta “Takılıp kalmayın, sonsuza kadar sürmez”, 10 Nisan’da “Aralıktan itibaren enflasyonun nasıl düştüğünü hep beraber göreceğiz”

Biz göreceğiz de sen görebilecek misin bilmiyoruz? Suyu ısınan bu zat resmen halkla dalga geçiyor. Bize göre enflasyon ne zaman ne olacak sorusunun bir yana bırakıp, mesela Berat Albayrak nerede sorusunu sormak gerekiyor, Mesela Lütfi Elvan nerede ne yapıyor? Bunları öğrenirse kendisinin aralıkta nerede olacağına ilişkin de bir ipucu bulmuş olur…

“Bu ülkenin kaynakları İngiltere’ye uçuyor”

Ülkeyi çöp zengini yaptılar. Beşli çete firmaları ile ilgili ilginç duyumlar. Bir tanesi burada kazandığı ihalelerle orada kendisine Londra’da ev değil yalı değil sokak satın almış Bir tanesi biz iktidara gelince el koyarız hesap sorarız diye buradaki enerji şirketini İngiltere’de kurduğu kendi enerji şirketine sattı. Yani bu ülkenin kaynakları İngiltere’ye uçuyor.

Peki, İngiltere’den bize ne geliyor? Çöp… Tüm İngilizlerin ürettiği çöpün yüzde ellisi tüm Avrupa plastik çöpünün üçte biri bu ülkeye geliyor. Gelen çöp güya geri dönüştürülecek petro kimya ithalatımızı azaltacak… Bize çöpün çöpü geliyor. Yüzde 97’si dönüştürülemeyen en kötü çöp. Her gün ortalama 250 kamyon çöp geliyor.  Son 4 yılda Türkiye’ye gelen çöp miktarı 196 kat arttı. Ya bunu bir emperyalist ülke sömürgesine bile bu kadar yapmaz. Bu kadarı da ayıp olur diye.  Ama bakıyor bizimkiler gönüllü. Dünyanın en çok çöp ithal eden birinci ülkesi oluverdik bir anda.

Peki, ne oluyor bu çöpler. Bakın gözünüzü kulağınızı iyi açın “dönüşüm fabrikasında yangın” haberlerine bakın. Sadece 2021 yılında 100’ü aşkın fabrika yandı. Aslında bunlar fabrika falan değil. Depolarına çöpler yığılıyor konacak yer kalmayınca hep geceleri, kimse yokken yakılıyor. Yani İngiliz çöpünün bir de kimyasalını kokluyoruz. En çok yangın İstanbul ve Adana’da. Ayrıca Adana’nın taşı toprağı suyu bu çöplerle dolu. Artık yeter. Ülkeyi çöpe döndürdünüz biz de sizleri çöpe göndereceğiz. Sizleri çöpe gönderelim ki bu ülkenin taşı toprağı suyu havası temiz kalabilsin üstüne de tasarruf edeceğiz.”

Paylaşın

Abdulhamit Gül’ün İstifasında ‘Cemal Kaşıkçı’ İddiası

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek, Abdulhamit Gül’ün Adalet Bakanlığı görevinden Cemal Kaşıkçı davasını Suudi Arabistan’a devretmeye ‘yanaşmadığı’ için istifasının istendiğini iddia etti.

CHP’li  Muharrem Erkek, sosyal medya hesabından eski Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün görevinden zorla istifa ettirildiğini öne sürdü. Muharrem Erkek, geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan’a devredilen Cemal Kaşıkçı davasının buna sebep olduğunu belirterek, ” Yerine devri onaylayacak bir Bakan atanmış. Saray İktidarı ülkemizin itibarını satacak kadar acz içinde…” dedi.

Muharrem Erkek’in paylaşımı şöyle:

“Saray İktidarı, #CemalKaşıkçı dosyasıyla birlikte yargı yetkisini ve aslında egemenlik hakkını bir avuç dolar için devretti. Gerçek beka sorunu budur. Bu konudaki iddialar ise oldukça vahim:

Önceki Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, #Kaşıkçı dosyasını Suudi Arabistan’a devretmeye yanaşmadığı için gözden çıkarılmış ve zorla istifa ettirilmiş. Yerine devri onaylayacak bir Bakan atanmış. Saray İktidarı ülkemizin itibarını satacak kadar acz içinde…”

Cemal Kaşıkçı dosyasının devri

Washington Post gazetesinde köşe yazarlığı yapan Cemal Kaşıkçı, 2 Ekim 2018’de gittiği Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürüldü. Kaşıkçı’nın cansız bedeninin parçalanarak ortadan kaldırıldığı iddia edildi. Kaşıkçı cinayetine ilişkin olarak Türkiye’de görülen 26 sanıklı dava Adalet Bakanlığı’nın ‘uygun görmesiyle’ Suudi Arabistan adli makamlarına  devredildi.

Paylaşın

Yargıtay Verileri Güncelledi: AK Parti’nin Üye Sayısı Düştü

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açıkladığı son verilere göre, AK Parti’nin 2 Mart 2022’de 1 milyon 89 bin 543 olan üye sayısı, 35 günde 5 bin 319 azalarak 11 milyon 84 bin 224’e geriledi.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, faaliyette bulunan siyasi partilerin üye sayısı verilerini güncelledi. Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın haberine göre, Yargıtay’ın 7 Nisan itibariyle açıkladığı verilerine göre AK Parti’nin üye sayısında 5 binin üzerinde azalma meydana geldi. MHP ise üye sayısını artırdı.

‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi’ mutabakat metnini liderler düzeyinde imzalayan CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nin üye sayıları artarken Demokrat Parti’nin üye sayısı azaldı.

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla partide uzun süredir ‘yeni üye’ kampanyası yürütülüyor. 15 milyon üye hedefinde olan AK Parti, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açıkladığı son verilere göre bu hedefinden oldukça uzak durumda. AK Parti’nin 2 Mart 2022’de 1 milyon 89 bin 543 olan üye sayısı, 35 günde 5 bin 319 azalarak 11 milyon 84 bin 224’e geriledi.

Cumhur İttifakı ortağı MHP’de ise AK Parti’nin tersine üye sayısında artış kayıtlara geçti. MHP 476 bin 823 olan üye sayısını 3 bin 62 artırarak 479 bin 885 üyeye ulaştı.

Sandık güvenliği çerçevesinde üye örgütlenmesi çalışmalarına devam eden CHP’de bir süredir gözlenen üye artış trendi Yargıtay’ın son verilerine göre de devam etti. Bir ay önce 1 milyon 315 bin 22 üyeye sahip olan parti, 15 bin 589 yeni üye ile toplam 1 milyon 330 bin 611 sayısına ulaştı.

En çok üye artıran parti İYİ Parti oldu

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in esnaf ziyaretlerini sürdürdüğü dönemde, İYİ Parti’nin üye sayısında artış yaşandı. İYİ Parti 539 bin 929 olan üye sayısını 18 bin 18 artırarak 557 bin 947 üyeye ulaştı. Yargıtay’ın verilerine göre üye sayısını son bir ayda en çok artıran siyasi parti İYİ Parti oldu.

Gültekin Uysal’ın liderliğini üstlendiği ve Millet İttifakı içerisinde yer alan Demokrat Parti’nin üye sayısı ise bu dönemde düştü. Demokrat Parti’nin 402 bin 194 olan üye sayısı 2 bin 525 azalışla 399 bin 669’a geriledi.

AK Parti’den istifa eden eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın kurdukları siyasi partilerin üye sayısındaki artış eğilimi son verilerde de sürdü. Babacan’ın liderliğindeki DEVA Partisi 127 bin 889 olan üye sayısını 14 bin 14 artırarak 141 bin 903 üyeye ulaştı. Davutoğlu’nun liderliğini üstlendiği Gelecek Partisi ise 52 bin 241 olan üye sayısını 3 bin 373 artırarak 55 bin 614 üyeye ulaştı.

Millet İttifakı üyesi, Temel Karamollaoğlu liderliğindeki Saadet Partisi de son bir ayda üye sayısını artıran partiler arasında yer aldı. SAADET 271 bin 210 olan üye sayısını 2 bin 78 artışla 273 bin 288’e çıkardı.

Eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan’ın genel başkanlığını üstlendiği Yeniden Refah Partisi 200 bin üye barajını son verilere göre aştı. Parti 187 bin 873 olan üye sayısını 14 bin 716 artışla 202 bin 589’a çıkardı.

HDP’nin üye sayısı arttı

Kapatılması talep edilerek hakkında dava açılan ve bir yandan da ‘Demokrasi İttifakı’ çalışmalarını sürdüren HDP, son bir ayda üye sayısını arttıran siyasi partiler arasında yer aldı. Yargıtay’ın verilerine göre 42 bin 648 üyesi olan HDP, 371 artışla 43 bin 19 üyeye ulaştı.

Üçüncü İttifak kapsamında çalışmalar yürüten Türkiye Komünist Partisi (TKP), Sol Parti ve Emek Partisi’nin üye sayıları da Yargıtay tarafından güncellendi. Türkiye Komünist Partisi 4 bin 786 olan üye sayısını 92 artışla 4 bin 878’e, Sol Parti 5 bin 45 olan üye sayısını 105 artışla 5 bin 556’ya çıkardı.

Emek Partisi’nin ise 5 bin 259 olan üye sayısı 3 azalarak 5 bin 256’a geriledi. Meclis’te 4 Milletvekiliyle temsil edilen Türkiye İşçi Partisi, ise 7 bin 624 olan üye sayısı ise son bir ayda bin 152 artarak toplam üyeye 7 bin 776’a ulaştı.

CHP’den ayrılarak Memleket Partisi’ni kuran Muharrem İnce’nin partisi de son bir ayda üye sayısını artırdı. Memleket Partisi 20 bin 636 olan üye sayısını bin 704 artırarak toplam 22 bin 340 üyeye ulaştı.

Cumhurbaşkanı adayı olarak Mansur Yavaş’ı göstererek dikkatleri üzerine çeken Zafer Partisi’nin lideri Ümit Özdağ’ın partisi de bu dönemde üye sayısını artırdı. Zafer Partisi 2 bin 381 üyeden bin 622 artışla toplam 4 bin 3 üyeye ulaştı. Sosyal medyada gösterdiği tepkilerle ve açıklamalarıyla gündem olan Mustafa Sarıgül’ün partisi Türkiye Değişim Partisi’nin üye sayısı 8 bin 188 olarak kayıtlara geçti.

Paylaşın

Türkiye, Avrupa’nın Çöpünü Almada Birinci Sırada

Türkiye’nin plastik atık ithalatı sorunu tüm çabalara rağmen kangrene dönüşerek topraklarımızı geri dönüşü olmaz şekilde zehirliyor. İktidarın yasak yerine “denetim” yaklaşımının sonuç vermediği, 2021’de de Türkiye’nin plastik çöp atık ithalatında birinci olması ile ortaya çıktı.

Sözcü’den Özlem Ermiş Beyhan’ın haberine göre, Greenpeace raporu Türkiye’nin 2021 yılında sadece Avrupa’dan 518 bin 80 ton plastik atık ithal ederek bu sene de Avrupa’nın çöpünü almada birinci olduğunu ortaya koydu.

Bu rakamlara göre Avrupa plastik çöpünün üçte birinden fazlasını bu sene de Türkiye aldı. Bu çöpler, Türkiye’nin topraklarını kanserojen maddelerle zehirlerken, Çevre Bakanlığı’nın detaylarını vermediği ve şifahen “Adana’nın toprağında zehir yok” dediği açıklamanın aksine Greenpeace raporu, alınan toprak ve kül örneklerinde, kanser gibi ciddi sağlık problemlerine yol açtığı bilinen dioksin ve furanlara rastlandığını bilimsel olarak ortaya koyuyor. Türkiye’de yetkililer sıkı denetimler yoluyla plastik atık ithalatında önemli gelişme kaydettiklerini söylese de Eurostat ve UK Trade Info 2021 verileri ise tam tersini söylüyor.

400 bin katı

Greenpeace’in 2022 raporuna göre de Adana’da tespit edilen dioksin furan miktarı, kirletilmemiş toprak numunesinin 400 bin katı ve şimdiye kadar Türkiye’de toprakta rapor edilen en yüksek toksik düzey. Greenpeace Türkiye ve diğer sivil toplum örgütleri, bu sorunun çözümünün çöp ithalatının yasaklanmasında olduğunu vurguluyor.

29 Mart’ta gazeteci Kit Chellel’in Londra’daki 3 TESCO geri dönüşüm kutusuna 3 adet GPS cihazı yerleştirerek başlattığı araştırmanın sonunda bu plastik atık kutularından birinin Adana’ya geldiği haberi, tartışma yarattı.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından görüntülerin eski olduğu ve yaptıkları araştırmalarda çevre ve insan sağlığını tehdit eden herhangi bir unsura rastlanmadığı bildirildi. Oysa Greenpeace’in 2022 Şubat’ta yayınladığı “Atık Oyunları Raporu”nda Adana’da çöplerin döküldüğü alanlarda toprakta dioksin ve furanlara rastlandığı ortaya çıktı. Bakanlık ise araştırmasının bilimsel sonuçlarını henüz kamuoyu ile paylaşmadı.

Paylaşın

Cari Açık Şubat’ta 21 Milyar 845 Milyon Dolara Yükseldi

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB), Şubat Ödemeler Dengesi İstatistikleri’ni yayımladı. Paylaşılan verilere göre, cari işlemler açığı Şubat’ta geçen yılın aynı ayına kıyasla 2 milyar 707 milyon dolar arttı ve 5 milyar 154 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti.

Bunun sonucunda da 12 aylık cari işlemler açığı 21 milyar 845 milyon dolara yükseldi. Bu gelişmede, ödemeler dengesi tanımlı dış ticaret açığının 3 milyar 902 milyon dolar artarak 6 milyar 3 milyon dolara yükselmesi etkili oldu.

Geçen yılın Şubat ayında 624 milyon dolar olan altın ve enerji hariç cari işlemler fazlası, bu yılın aynı döneminde 2 milyar 167 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti. Bu dönemde, hizmetler dengesi kaynaklı net girişler de 874 milyon dolar artarak 1 milyar 608 milyon dolara yükseldi.

Doğrudan yatırımlar 0’lanmak üzere

Şubat’ta doğrudan yatırımlar kaynaklı 4 milyon dolarlık giriş kaydedilirken, portföy yatırımları kaynaklı 765 milyon dolarlık net çıkış gerçekleşti.

Alt kalemler itibarıyla incelendiğinde, Şubat’ta yurtdışı yerleşikler, hisse senedi piyasasında 228 milyon dolarlık ve devlet iç borçlanma senetleri piyasasında 573 milyon dolarlık net satış yaptı.

Yurtdışındaki tahvil ihraçlarıyla ilgili olarak, bankalar 551 milyon dolar geri ödeme, genel hükümet ise 1 milyar dolar net kullanım gerçekleştirdi.

Yurtiçi bankaların yurt dışı muhabirlerindeki efektif ve mevduat varlıkları 2 milyar 180 milyon dolar net artış kaydetti. Yurtdışı bankaların yurtiçindeki mevduatları, yabancı para cinsinden 495 milyon dolar ve Türk lirası cinsinden 1 milyar 981 milyon dolar olmak üzere toplam net 2 milyar 476 milyon dolar arttı.

Yurtdışından sağlanan kredilerle ilgili bankalar ve genel hükümet sırasıyla 911 milyon dolar ve 174 milyon dolar net geri ödeme, diğer sektörler ise 244 milyon dolar net kullanım gerçekleştirdi.

Rezervler de eriyor

Resmi rezervler de Şubat’ta net 2 milyar 218 milyon dolar azaldı. Net hata noksanda ise 511 milyon dolarlık çıkış yaşandı. Şubat ayında dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 135,5 artarak 3 milyar 347 milyon dolardan, 7 milyar 881 milyon dolara yükselmişti.

Cari Açık nedir?

Ülkenin dış dünya ile olan mal ve hizmet ticaretinin sonucu cari denge olarak adlandırılır. Sadece mal ticaretinin sonucu ise dış ticaret dengesidir.

Eğer ülkenin sattığı mallar satın aldığı mallardan fazla ise dış ticaret fazlası, tersi geçerli ise dış ticaret açığı vardır. Mal ticaretinin sonucuna hizmet ticaretinin (en önemli kalem turizm)  sonucu eklenerek cari dengeye ulaşılır.

Örneğin dış ticaret açığı -60 milyar $ olan (yani mal ticaretinde – 60 milyar $ açık veren) bir ülkenin turizm gelirleri giderlerinden 20 milyar $ daha fazla ise (yani hizmet ticaretinde +20 milyar $ fazla vermişse)  cari açığı 40 milyar $ dolar olacaktır.

Cari açık ülkenin dış dünyadan dolar talebini gösterir. Bir başka deyişle bu açığın finansmanı için 40 milyar dolar bulunması gerekir.

Döviz bir ülkeye nasıl girer?

Dolar arzı yani ülkeye döviz girişi esas olarak üç kanaldan olur.

a-Doğrudan yabancı yatırımlar (yabancıların şirket satın almak, fabrika kurmak amacıyla ülkeye getirdikleri dövizler)

b-Portföy yatırımları (yani yabancıların özel şirket tahvil ve hisse senetleri ile devlet tahvillerini satın almak üzere ülkeye soktukları döviz)ve

c- Kısa ve uzun vadeli borçlanmalar.

Cari açığın finansmanı içinde portföy yatırımları ile kısa vadeli borçların payının artması ülke ekonomisinin kırılganlığının da artması demektir. Çünkü bu tür dövizler iç ve dış faktörlere bağlı olarak kolaylıkla her an ülkeyi terk edebilirler.

Cari açık ile döviz kurunun ilişkisi nedir?

Ülkenin dış dünyadan döviz talebi (cari açık) ile ülkeye döviz arzı (yukarıda belirtmiş olduğumuz kanallardan giren döviz) arasındaki farka bağlı olarak döviz kuru belirlenir. Döviz arzının talebinden fazla olması kuru düşük tutarken, tersi kurun yükselmesine yol açar. Ülkenin kırılganlığı yüksek olmasına rağmen döviz girişi devam ediyorsa kur düşük kalabilir. Ancak bu bıçak sırtı bir durumdur ve her an (iç ya dış siyasi, askeri ya da ekonomik gelişmelere bağlı olarak)  işler tersine dönebilir. Ülkeden hızlı bir döviz çıkışı başladığında önce finansal ardından reel piyasaların çöküşü kaçınılmaz olur.

İthalatla büyüme neye neden olur?

Ülkenin üretim artışı (yani büyüme) ne kadar çok dışarıdan mal ithalatını (ham madde, ara malı ve yatırım malı) gerektiriyorsa büyüme ile birlikte ithalat artışı kaçınılmazdır. İthalat artarken ihracat da aynı şekilde artıyorsa sorun yoktur. Artmıyorsa dış ticaret açığı kaçınılmazdır. Artan dış ticaret açığını turizm gelirleri finanse ediyorsa yine sorun yoktur Aksi takdirde cari açık kaçınılmazdır. Cari açık ne kadar doğrudan yabancı yatırımlar ve uzun vadeli borçlanma ile finanse ediliyorsa kırılganlık o kadar azdır. Aksi takdirde bıçak sırtı büyüme süreci ve sonunda iç ve dış faktörlere bağlı olarak ortaya çıkacak kriz kaçınılmazdır.

Peki çözüm nedir?

Yukarıdaki kısır döngüyü kıracak temel dinamik ülkenin üretim yapısının ve ihracatın bileşiminin değişimi yani ileri teknoloji ürünlerinin üretimi ve ihracatıdır. Bunun gerçekleşmesini sağlayacak temel dinamik ise teknolojik atılımdır. Teknolojik atılım uzun vadeli bir vizyon gerektiren, başta eğitim yapısının değişimi olmak üzere çok sayıda belirleyeni olan bir süreçtir. Hükümetin uygulayacağı sahici bir teşvik ve sübvansiyon politikası bu sürecin en önemli boyutlarından biridir.

Paylaşın

Kutuplaşma Bu Kez AK Parti’ye Kaybettiriyor

Sosyal Demokrasi Vakfı Başkanı (SODEV) ve AKSOY Araştırma Şirketi’nin kurucusu Ertan Aksoy, gündemdeki son gelişmeleri, verilere dayalı analizlerle, siyasilerin gündem belirleyen açıklamalarını değerlendirdi.

Kutuplaşmanın bu defa AK Parti’ye kaybettirdiğini ifade eden Aksoy’un Cumhuriyet Gazetesi için yazdığı yazının ilgili bölümü şöyle:

Yazının da konusunu oluşturması nedeniyle bu hafta kutuplaştırmaya iyi örnek oluşturabilecek bir açıklamanın seçmende nasıl karşılık bulduğuna dair sonuçları sizinle paylaşmak isterim. Erdoğan’ın bu hafta yaptığı açıklamanın videosunu deneklere izlettik.

Gördüğünüz üzere biz ve onlar siyasetinde “onlar”ı güçlü bir biçimde hedef alan bir açıklama. Özellikle AKP ve MHP tabanının farkındalığını artıracak birçok anahtar kelime bu konuşmada geçiyor. Açıkçası ölçmesek Erdoğan’ın tabanını bu konuşma ile güçlü bir şekilde yakaladığını düşünürdüm. Sonuçlar ise bu konuda yanıldığımı gösteriyor. Birlikte bakalım.

Cumhur İttifakı tabanı açısından baktığımızda güçlü sayabileceğimiz bu açıklamaya seçmenin katılımı aynı oranda güçlü değil. Katıldığını ifade edenlerin oranı yüzde 34,2. Bu oran AKP seçmeninde yüzde 61,9’da ve MHP seçmeninde yüzde 52,9’da kalmaktadır.

Başka liderlerin açıklamalarının kendi tabanlarında yüzde 90 gibi bir oranla destek bulduğunu hesaba katarsak, Erdoğan’ın açıklamalarının kendi tabanında ne kadar zayıf bir karşılık bulduğunu daha iyi anlayabiliriz.

İki önemli nedeni var

Erdoğan’ın bu açıklamalarının iki önemli nedeni var; İlki kendi tabanını konsolide etmek, ikincisi muhalif bloğa kaptırdığı seçmeni, muhalif bloğu itibarsızlaştırarak tekrar kazanmak. Oysa sonuçlar hem kendi tabanını konsolide edemediğini, hem de muhalif bloğa kaptırdığı seçmeni döndüremediğini gösteriyor.

Özetle; kutuplaştırma bu kez AKP’ye kazandırmadığı gibi kaybettiriyor. Aşırılaşan siyasetin bizlere psikolojik yükü büyük fakat bu siyasetin sahiplerine siyasal maliyeti daha büyük. Ülkenin geldiği yer itibariyle biz sosyal demokratlara düşen önemli bir görev var; aşırıya karşı makul olanda inat ve ısrar etmek. Ötekileştirene, yoksulluğu dahi yönetmeye çalışana karşı kapsayıcı olan, yoksulluğu yok etmeyi önceleyen, insanı merkeze alan bir kalkınma programından başka bir şeye zihnimizde yer açmamak.

Paylaşın

Demirtaş: Ben Halen Aday Adayıyım, İddiamı Koruyorum

Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, cumhurbaşkanı adaylığı gündemine dair yaptığı açıklamada, “Ben halen aday adayıyım, iddiamı koruyorum” ifadelerini kullandı.

Gazeteci Candaş Tolga Işık, kişisel sosyal medya hesabı üzerinden Selahattin Demirtaş’a “Kürtler Mansur Yavaş’a oy verir mi?” sorusunu avukatları aracılığıyla sorduğunu duyurdu, Demirtaş’ın cevabını yazdı.

Demirtaş’ın cevabı şu şekilde;

“HDP’nin Eylül 2021’de açıkladığı tutum belgesini kabul eden o ilkeleri uygulama kapasitesi, niyeti, samimiyeti olan ve kazanabilecek bir adayı destekleyebiliriz. Biz cumhurbaşkanı adaylığında isimden çok ilkelere bağlı olup olmayacağına bakarız. Ayrıca gelişmelere göre partimiz karar alırsa beni de aday gösterebilir ancak ben o tarihe kadar hala siyasi yasaklı ve hapisteysem bir aday lehine çekilme de gündeme gelebilir.

Bunların hepsi ihtimaldir, günü geldiğinde değerlendirilir, tartışılır. Elbetteki Millet İttifakı kendi adayını kendi belirleyecektir, isim noktasında bizim kendilerine bir dayatmada bulunmamız söz konusu olamaz.

“Ben halen aday adayıyım”

Ancak eğer ki aday geniş kesimlerin de ortak adayına dönüşecekse bu durumda adayı belirlerken bu kriterleri göz önüne alacaklardır diye düşünüyorum, isim noktasında bugün herhangi bir fikir beyan etmem doğru olmaz. Ancak ben şahsen Ekrem beyi de takip etmeye çalışıyorum, tüm baskılara rağmen elinden geldiğince hizmet etmeye, başarılı olmaya gayret ediyor. Olabildiğince kucaklayıcı olmaya gayret ediyor, Anadolu’da toplumsal karşılığı da olduğunu görebiliyorum.

Özel olarak bu isimleri sorduğunuz için bunu belirtiyorum yoksa adaylık konusunda Millet İttifakı kendi kararını kendisi verecek. Bekleyip göreceğiz ancak ben halen aday adayıyım, iddiamı koruyorum.”

Paylaşın

Ukrayna Ekonomisi Yüzde 45, Rusya Ekonomisi Yüzde 11 Küçülecek

Rusya’nın Ukrayna’ya başlattığı savaşın sonuçları küresel çapta yaşanan fiyat artışları, enflasyon ve emtia sıkıntısıyla hissedilirken Dünya Bankası savaşın Rus ve Ukrayna ekonomilerinde yol açacağı sonuçlara dair tahminlerini açıkladı.

Buna göre Ukrayna’nın ekonomisinin neredeyse yarıyarıya küçülmesi bekleniyor. Ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının geçen yıla oranla yüzde 45 oranında düşmesi bekleniyor. Dünya Bankası’nın Pazar günü açıkladığı söz konusu öngörülerinin savaşın süresi ve yoğunluğuna göre değişeceğinin altı çizilirken, tahminlerin savaştaki değişime ve süreye bağlı olacağının da altı çizildi.

Savaşın başlamasından önce Ocak ayı sonunda Ukrayna’nın büyüme tahminini Dünya Bankası yaklaşık yüzde 3 olarak açıklamıştı. Dünya Bankası, Ukrayna ekonomisinin pek çok alanının olumsuz etkilendiği savaşın sonuçlarının da korkunç olmasının beklendiğini ve göç ve kaçışla birlikte yoksulluğun da ürkütücü boyutlara ulaşmasından endişe duyulduğunu bildirdi.

Yoksulların oranı yüzde 1,8’den yüzde 19,8’e tırmanacak

Ukrayna ile aynı kategoride yer alan ülkelerde istatistiki olarak günlük yoksulluk sınırının 5,50 ABD doları olduğu, savaşla birlikte Ukrayna halkı içinde bu kategoride yaşayanların oranının yüzde 1,8’den yüzde 19,8’e tırmanmasının beklendiği de belirtildi.

Dünya Bankası’nın Avrupa ve Orta Asya Bölümü Başkan Vekili Anna Bjerde, “Savaşın yol açtığı insanı krizin boyutu çok sarsıcı. Ukrayna’nın ekonomisinde istikrar sağlayabilmesi ve vatandaşlarına yardım edebilmesi için derhal büyük maddi desteğe ihtiyacı var” diye konuştu.

Ukrayna’ya yönelik tahminler savaşın gidişatına bağlı

Ukrayna’ya yönelik yapılan ekonomik tahminler savaşın gidişatı kestirilemediğinden barış ortamında yapılanlara göre çok daha belirsiz. Ancak gidişata dair ipuçları vermesi bakımından büyük önem arzediyor.

Dünya Bankası dün yaptığı açıklamada, savaşın Ukrayna’daki üretimde de büyük önem taşıyan altyapısına ağır zarar verdiğini belirtiyor ve buna demir yolları ile raylı sistemleri, köprüleri, yolları ve limanları sayıyor. Dolayısıyla Ukrayna’ya yönelik öngörüde bulunmanın çok güç olduğu tekrarlanıyor.

Kuruluş, ticaretin de durma noktasına geldiğini, Karadeniz’deki limanlardan yapılan ihracatın büyük kısmının da yapılamadığını haber veriyor. Rusya’nın saldırılarıyla Ukrayna’da tarımın da yapılamaz hale geldiği, bunun sonuçlarının da bu yılı aşıp önümüzdeki döneme yönelik olumsuz etkileri olacağı da belirtiliyor.

Rusya ekonomisi yüzde 11,2 oranında küçülecek

Dünya Bankası, Ukrayna’ya saldıran Rusya’nın ekonomisinin de ABD ve Avrupa’dan uygulanan yaptırımlar sonucunda yüzde 11,2 oranında küçülmesinin beklendiğini duyurdu. Ülke içindeki talebin de yaptırımlarla ortaya çıkacak işsizlik ve alım gücünün düşmesi nedeniyle azalacağı, yoksulluğun ve enflasyonun artacağı, tedarik zincirinin de kesintiye uğrayacağı tahmin ediliyor. Rusya’nın büyümesine dair savaş öncesinde Ocak ayında yapılan tahminler de pek iyimser değildi.

Bu arada Dünya Bankası, savaşın başlamasıyla sadece Rusya’nın değil onunla bağlantılı ülkelerin ekonomilerinin de küçüleceğini haber veriyor. Belarus, Moldova, Kırgızistan ve Tacikistan ekonomilerinin de örneğin savaş nedeniyle olumsuz etkileneceği, Rusya’da yaşayan bu ülke vatandaşlarının mesela memleketlerine daha az para göndereceği belirtiliyor. Kırgızistan ve Tacikistan gibi ülkelerde, yurt dışında yaşayan vatandaşların ülkelerine gönderdiği paranın o ülkelerin gayri safi yurt içi hasılasına etkisinin yüzde 30’unu oluşturduğu haber veriliyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaşın ticaretteki akışı da büyük oranda kesintiye uğrattığı belirtiliyor. Özellikle Rusya ve Ukrayna’dan buğday alan ülkelerin durumuna dikkat çekiliyor. Kuzey Afrika ve kimi Orta Doğu ülkeleri buğday konusunda bu iki ülkeye büyük ölçüde bağımlı. Pek çok uzman, fakir ülkelerde enflasyonun ve zamların büyük siyasi istikrarsızlıklara da yol açmasından endişe edip uyarıyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın