Kripto Para, 10 Yıl İçinde Geleneksel Yatırımları Geride Bırakacak

Kripto paraların geleceğine yönelik araştırmalar devam ediyor. Son olarak kamuoyu şirketi Bitstamp tarafından yapılan ankete göre, kripto para birimleri önümüzdeki 10 yıl içinde evrensel olarak kabul edilecek ve geleneksel yatırımları geride bırakacak.

Kuzey Amerika, Latin Amerika, Avrupa, Afrika, Orta Doğu ve Asya-Pasifik’teki 23 ülkeden 28 binden fazla yatırımcıyla yapılan ankette, kurumsal katılımcıların yüzde 88’i ve perakende yatırımcıların yüzde 75’i bu yönde görüş bildirdi.

Yine kurumsal yatırımcıların yüzde 80’i kriptoların geleneksel yatırım araçlarını geçeceğini söyledi. Yatırım profesyonellerinin yüzde 71’i ve günlük yatırımcıların yüzde 65’i kriptoya güvendiklerini kaydetti.

Anket, küresel düzeyde güvenin çoğunlukla gelişmekte olan ülkeler tarafından yönlendirildiğini ortaya koydu. Bitstamp, “Geleneksel finansal sisteme olan güvenin düşük olduğu yerlerde: örneğin, gelişmekte olan ekonomilerde, kriptoparaya güven yüzde 79’ken bu oran gelişmiş finansal piyasalarda yüzde 62” dedi.

“Dijital varlıklar benzeri görülmemiş oranda ilerliyor”

Bitstamp CEO’su Julian Sawyer, “Kripto ve diğer dijital varlıkların benimsenmesi benzeri görülmemiş bir oranda ilerliyor” dedi.

Pandemiden bu yana kripto paraya ilginin arttığını belirten Sawyer, “Anketimiz uzun zamandır savunduğumuz bir şeyi gösteriyor: Dijital varlıkların hayatta kalmasını sorgulamak kesin olarak bitti, şimdi soru evrimle ilgili” ifadelerini kullandı.

Bitcoin, geçen yıl Ekim ayında 61 bin dolar ile zirve seviyesini gördü ve sonrasında 39 bin dolara kadar geriledi. Anket ayrıca istikrarlı madeni paraların, NFT’lerin ve blok zincirinin perakende ve kurumsal yatırımcılar arasında güven kazandığını kaydetti.

“Düzenleme gerekli”

Ankette kripto yatırımının önündeki “önemli bir engelin” düzenlemeye olan güven olduğu belirtildi. Soruları cevaplayan perakende yatırımcıların neredeyse yarısı, kriptoyu ‘düzenlenmemiş’ olarak gördüklerini söyledi. Bitstamp, bu alanda güveni artırmak için daha güçlü düzenlemelere ihtiyaç duyulduğunu kaydetti.

Ülkeler son dönemle bu alanda yeni düzenlemeler kabul ederken, bu ayın başlarında, Avrupa Parlamentosu, kripto varlık sağlayıcıları için etkileşimde bulundukları sahipler hakkında bilgi toplamalarını gerektiren yeni izlenebilirlik kuralları lehinde oy kullandı. El Salvador geçen yıl Bitcoin’i resmi para birimi olarak kabul etmişti.

Paylaşın

DEVA Partisi, Seçime Kendi Adı Ve Logosuyla Girecek

Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, partisinin seçimlere kendi adı ve logosuyla gireceğini açıkladı. Babacan duyuruyu önce sosyal medya hesabından “Demokrasi ve Atılım Partisi, önümüzdeki seçimlere kendi adıyla, kendi şanıyla, kendi logosuyla girme kararını almıştır” sözleriyle yaptı.

Ardından da partisinin genel merkezinde düzenlediği haftalık değerlendirme toplantısında karara ilişkin konuştu. Babacan konuşmasında şunları söyledi:

“Belli ki Erdoğan seçim dönemini başlattı. Biz seçimlere hazırız. DEVA Partisi hazır. Ve biz kazanacağız. Kendisi gerilimi istediği kadar artırmaya çalışsın. Her seçim döneminde gererek, kutuplaştırarak seçim almaya çalışıyor. Biz bu seçim dönemini nefrete ve öfkeye teslim etmeyeceğiz. Huzur kazanacak. Aklına ne geliyorsa tek imzayla yapıversin. Bu otoriter rejimi değiştireceğiz. Ülkemiz derin bir nefes alacak.

Hükümetin kadrolu köşe yazarları, maaşa bağladıkları yorumcular koro halinde bağırmaya başladılar. Neymiş efendim, yeni kurulan partilerin işleri zorlaşmış. Kendi logolarıyla seçime giremeyeceklermiş. İttifak içinde olmak da anlamını yitirmiş. Siz bu rüyaları görmeye devam edin. Daha çok rüya göreceksiniz. Kardeşim, bizim kendimize güvenimiz tam. Milletimizin de bize güveni tam.

“Altılı masada verdiğimiz bütün sözlerin arkasındayız”

İlan ediyorum. Duymayan kalmasın. Demokrasi ve Atılım Partisi, önümüzdeki seçimlere kendi adıyla, kendi şanıyla, kendi logosuyla girme kararını almıştır. Daha önce söyledim, tekrar söylüyorum: Türkiye 1’den büyüktür. Türkiye kazanacaktır. Hodri meydan. Barajları yıkıp geçeceğiz.

Biz altılı masada bugüne kadar vermiş olduğumuz bütün sözlerin arkasındayız. Ortak çalıştığımız konularda, her türlü katkıyı vermeye de devam edeceğiz. O masada yer alan her partiyle iş birliği yaptığımız alanları genişletmek konusunda da güçlü bir iradeye sahibiz. Bunu herkesin bilmesini arzu ederim.

Ortak ‘cumhurbaşkanı’ adayı

Babacan gazetecilerin ortak cumhurbaşkanı adayıyla ilgili sorduğu soruya ise “Geçen pazar günü yaptığımız toplantının sonunda 6’lı partinin ortak cumhurbaşkanı adayının niteliklerini tarif ettik. Ortak aday çıkartılması seçimlerde başarı saplamak için çok önemli bir yöntem olacaktır. Birinci tercihimiz budur. Mutabakat sağlanamazsa diğer tercihlere bakılır. Bizim A planımız 6’lı masada bir ortak aday oluşturup, bir isim üzerinden mutabakatı sağlayıp ortak adayla, tek adayla seçimlere girmek. O sözümüzün arkasındayız.” cevabını verdi.

Paylaşın

Buğday Fiyatları Yüzde 40’tan Fazla Artacak

Dünya Bankası, Emtia Piyasaları Görünüm Raporu’nun Nisan 2022 sayısını dün (26 Nisan) yayınladı. “Ukrayna Savaşı’nın Emtia Piyasalarına Etkisi” alt başlığı ile yayınlanan rapor “savaş kaynaklı gıda ve enerji fiyat şoklarının yıllarca sürebileceği” uyarısında bulundu.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile başlayan savaşın emtia piyasalarında büyük bir şok yarattığını hatırlatan rapor, bu durumun küresel ticaret, üretim ve tüketim kalıplarını ve fiyatları 2024’ün sonuna kadar tarihsel olarak yüksek seviyelerde tutacak şekilde değiştirdiğini ifade etti.

Rapora ilişkin konuşan Dünya Bankası Adil Büyüme, Finans ve Kurumlardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Indermit Gill de bunun “1970’lerden bu yana yaşanan en büyük emtia şoku” olduğunu söyledi:

“O zamanlarda da olduğu gibi, bu şok gıda, yakıt ve gübre ticaretinde kısıtlamaların artmasıyla daha da ağırlaşıyor.

“Bu gelişmeler, stagflasyon tehlikesini artırmaya başladı. Politika yapıcılar, ülke içinde ekonomik büyümeyi artırmak için her fırsatı değerlendirmeli ve küresel ekonomiye zarar verecek eylemlerden kaçınmalı.”

Savaşın da etkisiyle özellikle gıda ve enerji fiyatlarında beklenen artışların ele alındığı rapordan öne çıkanlar özetle şu şekilde…

Ham petrol fiyatları

Son 2 yılda enerji fiyatlarında yaşanan yükselişin “1973’teki petrol krizinden bu yana görülen en büyük artış” olduğunu vurgulayan rapora göre, petrol, doğalgaz ve kömürden oluşan enerji emtia fiyat endeksinin 2022 yılında bir önceki yıl ile kıyaslandığında yüzde 50,5 oranında artması, gelecek yıl ise yüzde 12,4’lük bir düşüş yaşaması bekleniyor.

Brent türü ham petrolün varil fiyatının bu yıl geçen yıla kıyasla yüzde 42 artış göstererek ortalama 100 dolar seviyesinde gerçekleşeceğini öngören Dünya Bankası raporu, bu rakamın 2013’ten bu yana Brent petrol fiyatının ulaştığı en yüksek seviyeyi teşkil edeceğinin altını çiziyor.

Aynı rapora göre, Brent petrolün varil fiyatının 2023 yılında yüzde 8 düşüşle ortalama 92 dolara gerilemesi bekleniyor.

Avrupa ve ABD özelinde de veriler paylaşan Dünya Bankası, bu yıl doğalgaz fiyatlarının Avrupa’da geçen yılın iki katı seviyesine çıkacağını, ABD’deki artışın ise yüzde 35 bandında seyredeceğini öngörüyor.

Buğday fiyatları

Birleşmiş Milletler’in (BM) 16 Nisan’da paylaştığı verilere göre, Ukrayna 24 Şubat’taki işgalden bu yana savaşta olduğu komşusu Rusya ile birlikte dünyanın buğday ve arpa ihtiyacının yüzde 30’unu, mısır ihtiyacının beşte birini, ayçiçek yağının ise yarısından fazlasını karşılıyordu.

Fakat işgalin pek çok şeyi olduğu gibi tarımsal üretimi de sekteye uğratması sebebiyle bu durumun gıda krizine yol açmasından korkuluyordu.

Dünya Bankası’nın bu bağlamda son yayınladığı raporda da, “buğday fiyatlarının yüzde 40’tan fazla artarak bu yıl nominal olarak tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşmasının beklendiği” ifade edildi.

Tarımsal ürünlerin fiyat endeksinin bu yıl yüzde 17,6 artmasının beklendiğine işaret eden Dünya Bankası, 2023’te yüzde 7,7’lik bir düşüş öngörüyor.

Rusya ve Ukrayna’nın büyük üreticilerinden olduğu gıda ürünleri ile üretim girdisi olarak doğalgaza bağlı gübre fiyatlarında da 2008’den bu yana en büyük artışın yaşandığını belirten Dünya Bankası raporu, çoğu emtia fiyatının 2022’de 2021’e kıyasla önemli ölçüde yüksek seyretmesinin ve orta vadede de yüksek kalmasının beklendiğini ifade ediyor.

Rapor ayrıca emtia fiyatlarının son 5 yıllık ortalamanın oldukça üzerinde kalacağının tahmin edildiğini, savaşın daha uzun sürmesi veya Rusya’ya ek yaptırımlar gelmesi halinde ise fiyatların öngörülenden daha yüksek seyredebileceğini ve daha değişken olabileceğini belirtiyor.

Afrika’daki fiyat artışları

Öte yandan, Afrika Kalkınma Bankası Başkanı Akinwumi Adesina da, Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Afrika kıtasındaki buğday fiyatlarının yüzde 60 oranında artış gösterdiğini açıkladı. Adesina, krizin gıda üretimini yüzde 20 azaltabileceğini ve 11 milyar dolar değerindeki gıda üretimi kaybının yaşanabileceğini dile getirdi.

Afrika kıtasındaki 25 ülke, ithal ettiği buğdayın üçte birinden fazlasını Rusya ve Ukrayna’dan karşılarken bazı ülkelerde bağımlılık oranı yüzde 90’ın üzerine çıkıyor. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansının (UNCTAD) yayınladığı rapora göre, kıtada Rusya ve Ukrayna buğdayına bağımlı olan çok sayıda ülke gıda kriziyle karşı karşıya.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu ‘Ya Bana Katılın Ya Yolumdan Çekilin’ Sözlerine Açıklık Getirdi

“‘Ya bana katılın ya yolumdan çekilin’ sözlerine açıklık getiren CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Ben; bu ülkeyi seven, bu ülke için çaba harcayan, bayrağımızın dalgalanmasını isteyen, vatanına bağlı bütün kesimleri yol arkadaşım olarak kabul ettim ve onlara çağrı yaptım” dedi.

Haber Merkezi / CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Ankara’da basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.

Kılıçdaroğlu, grup toplantısında yaptığı “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” sözlerine ilişkin soruya, “Arkadaşlar, Türkiye’nin içinde bulunduğu şartları siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Adalet yok, hukuk yok demokrasi yok, Anayasa ayaklar altında… Bu ülkede herkes perişan vaziyette ama Saray’ın sesi bile çıkmıyor. Ülke neredeyse sahipsiz bir konumda. Dolayısıyla ben; bu ülkeyi seven, bu ülke için çaba harcayan, bayrağımızın dalgalanmasını isteyen, vatanına bağlı bütün kesimleri yol arkadaşım olarak kabul ettim ve onlara çağrı yaptım” şekline yanıt verdi.

“Vatanını satanlarla kavga etmemiz lazım dedim” diyen CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Bu laf doğru mu? Evet, doğru. O zmana ben bunu seslendirmek, söylemek zorundayım. Bir davadan beraat ediyorsunuz, aynı dava tekrar açılıyor ve bu sefer müebbete mahkum ediliyorsunuz” ifadelerini kullandı. Kılıçdaroğlu, sözlerine şöyle devam etti:

“Böyle bir Türkiye’yi siz ister misiniz? Ben istemem! Bunun için yurttaşlarımı uyarmak zorundayım. Ciddi bir sorunumuz var. Ekonomiye bakın, dış politikaya bakın, iç politikaya bakın, vatandaşa bakın… Milyonlarca çocuğun karanlığa mahkum edildiği Türkiye’de ben ne söyleyeyim! Acaba bu çocuklar okula nasıl gidiyorlar, bu çocuklar nasıl besleniyorlar, bu çocuklar nasıl banyo yapıyorlar? Bunu düşünen var mı? Efendim elektrikler kesildi…

Tek cümle ama bunun arkasında milyonlar var. Ben onların yaşadığı dramı yaşamak zorundayım o konuşmayı yapmak için. Ben o dramı yaşadım ve o konuşmayı yapmak benim hakkım. Ben bütün vatandaşlarımın sorunlarına sahip çıkmak zorundayım. Şunu da söylüyorum; Türkiye’nin çözülemeyecek sorunu yoktur ama var olan iktidar tek kişilik hükümet bu sorunu çözemez. Kapasitesi yok, birikimi yok ve çözemez! ”

Kılıçdaroğlu, açıklamalarını, “Bu sorunun çözülmesinin tek yolu var; demokratik yollarla sandığın gelmesi. O nedenle bütün arkadaşlarıma söyledim, eğer bunu istiyorsanız, yol arkadaşı olmak istiyorsanız buyurun gelin beraber yürüyeceğiz. Yok eğer biz mevcut düzenden memnunuz diyorsanız yolunuz açık olsun. Geniş kitleleri yanıma çekmeye, geniş kitlelerin sözcüsü olmaya, geniş kitlelerin dertlerini Mısır’daki sağır sultan duydu, Saray’dakinin de duymasını isterim. Bunun için yaptım.” sözleriyle sona erdirdi.

Paylaşın

Akşener’den Dikkat Çeken Altılı Masa Açıklaması

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuşan İYİ Parti Lideri Akşener, 6 siyasi partinin farklı vaat ve tavırları olduğunu belirterek, “6 siyasi parti olarak buluşmamızın ortak noktası budur. Siyasette vaatlerimiz, tavırlarımız farklı ama tüm farklılıklarımıza rağmen Türkiye için ortak görüşlerimiz var” dedi.

Haber Merkezi / Akşener, konuya ilişkin açıklamasının devamında, “Mesela güçlendirilmiş parlamenter sistemin esasları hakkında fikir birliğine sahibiz. Rantı, hırsızlıkları engellemek için siyasi ahlak yasası çıkarılması için fikir birliğine sahibiz.” ifadelerini kullandı.

Konuşmasında, Gezi Davası kararlarına da tepki gösteren Meral Akşener, “Gezi direnişi, Türk Gençliği için, yalnızca bir protesto değildir. Aynı zamanda, millî şuurun da, ayağa kalkmasıdır. Atalarından aldıkları yetkiyle, derde düşen milletin, gözünü açma mücadelesidir” dedi.

Akşener, konuya ilişkin açıklamasını, “Kafa yapısı özgürlüğe, milli birliğe, hukuk devletine, gönlü de vatan sevgisine yabancı olan Sayın Erdoğan’ın, Gezi direnişine, iyi gözle bakmasına imkan yoktur. Bu sebeple, “Gezi” kelimesinden hep korkmuştur. Bu sebeple, rayından çıkartmak için, elinden geleni yapmış ve başarmıştır. Bu sebeple, bugün bile, âdeta yemin etmiş gibi, şahsi bir intikam kovalamaktadır” ifadeleriyle sürdürdü.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin TBMM’deki grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu. Akşener’in açıklamalarından öne çıkan kısımlar şöyle;

“Sınırları eleğe memleketi hendeğe çevirip milletimizin kendi vatanında yabancı hissetmesi isteniyor. Bütün bunlar bir tek adamın iktidarı sürebilsin diye gözümüzün içine baka baka yapılıyor. Bugün vatan topraklarımız türlü yağmanın ve peşkeşin içinde satılıyor. İktidar, iktidarda kalabileceği her bir gün adına Anadolu’yu rehin ediyor. Ürününü, mahsulünü, toprağını rehin ediyor. N

itekim dünün Duyun-i Umumiye memurları bugün artık Varlık Fonu’nda Toki’de Merkez Bankası’nda ve Hazine’de geziyor. Bugün milli egemenliğimiz varaklı koltuklarında oturabilsin diye parçalanıyor. Kime şirin görünmek istiyorlarsa ona yaranmak için devletin yetkilerini açıkça hiçbir ar duygusu göstermeksizin satıyorlar. Kimi zaman Meclis’imizden gasp ettikleri kanun yapma yetkisini, kimi zaman en son örneğini Kaşıkçı Davası’nda gördüğümüz hukuk yetkisini satıyorlar.

Bugün büyük ve kronikleşmiş derin bir devlet krizinin içerisindeyiz. Hukuk ve adaleti tek parola yapmak, demokrasiyi tam ve kamil olarak sağlamak için kullanmak mecburiyetindeyiz. Dün 1920’lerin tarihsel eşiğinde önümüzdeki imtihan buydu. Bugün de imtihanımız budur. 6 siyasi parti olarak buluşmamızın ortak noktası budur. Siyasette vaatlerimiz, tavırlarımız farklı ama tüm farklılıklarımıza rağmen Türkiye için ortak görüşlerimiz var. Mesela güçlendirilmiş parlamenter sistemin esasları hakkında fikir birliğine sahibiz. Rantı, hırsızlıkları engellemek için siyasi ahlak yasası çıkarılması için fikir birliğine sahibiz.

‘Son 10 yılda 700 kat artmış’

23 Nisan’ın Çocuk Bayramı olarak kutlanması Atatürk’ün çocuklara verdiği değerden kaynaklanır. Çocuk hep gülsün mutlu olsun istediğimizdir. Zorlandığında kolayı gösterdiğimiz, kendi ayakları üzerinde durabilmesi için cesaretlendirdiğimizdir. Atatürk daha o yıllarda çocuklarımızın ne kadar önemli ve değerli olduğunu gördüğünden yalnızca çocuklara özel bir günü Meclis’in kuruluş günüyle özdeşleştirerek bayram olarak kutlanmasını istemiştir.

TÜİK’in 5’inci Çocuk İş Gücü Araştırması sonuçlarına göre Türkiye’de ekonomik faaliyette çalışan 5-17 yaş grubundaki çocukların sayısı 720 bin. Okullarını terk etmek zorunda kalan çocukların sayısı da fazla. Kayıt dışı çalışan, adlarına çırak diyerek sorumluluktan kaçtığımız 2 milyona yakın çocuğumuz var. Makul bir gelecek kurmaktan yoksun bırakılan, gelişimi ihmal edilmiş çocuklarımız var. Peki çocuk gelinler?

TÜİK’e göre son 10 yılda 381 bin 418 kız çocuğumuz evlendirildi. Ne acıdır ki cinsel, fiziksel ve duygusal istismardan koruyamadığımız çocukların sayısı son 10 yılda 700 kat artmış. 1921 yılında Çocuk Esirgeme Kurumu’nu kurarak yetim çocuklarımıza kol kanat geren o kapsayıcı devlet anlayışının bu kadar uzağındayız. Atatürk’ün çocuklarımıza verdiği değerin bu kadar uzağındayız.

Bay kriz ve arkadaşlarının ülkemizi içine düşürdüğü ekonomik kriz milletimizi 100 liralık bakkal çekine muhtaç ediyor. Liyakatsiz kadroların elinde milletimiz her gün çile çekiyor. Geometri kitabı yazmış bir baş öğretmenin kurduğu ülkemiz 4 işlemi bile bilmeden ekonomi yöneten bir çapsızlığın vesayetinde perişan oluyor. Bu yönetim anlayışın artık ne milletimize ne de memleketimize verecek hiçbir şeyi kalmadı. Hal böyle olunca da bay kriz ve arkadaşları saçmalama konusunda birbirleriyle yarışır hale geldi.

“‘Yürütmeyeceğiz, yürüttürmeyeceğiz’ diyemiyor”

Mühendis ihraç edip, çoban ithal ediyorlar. Doktor ihraç edip, maraba ithal ediyorlar. Kendi gençlerini yoksulluğa mahkum edenler kendi ülkelerini mülteci kampına dönüştürüyorlar. Bugün her 10 evden birinin elektriği kesik. 1 milyon hanenin de doğal gazı kesik.

Enerji Bakanı çıkıp göğsünü gere gere nisan sonu itibariyle 278 bin abonenin elektriğinin kesik olduğunu söylüyor. Memleketin okumuş gençleri her fırsatta iteklenip akın akın yurt dışına gitmek zorunda bırakılırken Ulaştırma Bakanı çıkıp ‘bugün yurt dışına mühendis ihraç eder hale geldik’ diye övünüyor. Ulaştırma Bakanı’nın patronu da doktorlara ‘defolun gidin’ diyor. Niye bunu dediğini anlamamıştım ihracat rakamlarını çoğaltmak istiyormuş adam.

Görevi memlekette elektriksiz, doğal gazsız hane bırakmamak olan bakan yaklaşık 1 milyon vatandaşımızın elektrikten yoksun olduğunu söylüyor. En acısı da ülkemizdeki elektriği kesik tüm abonelerin faturalarının toplamı 2 holdingin silinen borcu kadar etmiyor. Asgari ücretliler, emekliler açlık sınırının altında hayatta kalmaya çalışıyor ama ışıltılı gözleri, bir türlü tutmayan plan ve programlarıyla Türk siyasi tarihine şimdiden kara bir leke olarak geçen Bakan Nebati ‘gerekirse gemileri karadan yürütür hedefimize ulaşırız’ diyor. Artık ‘yürütmeyeceğiz, yürüttürmeyeceğiz’ diyemiyor.

Neymiş gemileri karadan yürütecekmiş bu söz ne yaptığına dair en küçük bir fikri bile olmayan liyakatsiz bir bakanın Fatih Sultan Mehmet üzerinden hamaset yaparak acınası bir şekilde durumu idare etme çabasıdır. Kırşehir’de girdiğim birçok dükkanda ışıklar açık değildi. Artan elektrik faturaları esnafımızı böyle bir uygulamaya zorlamış.

Sandık ufukta belirdi. Türkiye’yi Cumhuriyet değerlerimizle yeniden buluşturmaya geliyoruz. Millet iradesinin önünde hiçbir güç duramaz. AK Parti’nin insanlarımızı ayrıştırıp düşman oluşturma siyasetinin bir parçası olarak 27 Mayıs 2013 tarihinde İstanbul’da ağaçların sökülmesiyle başlayan olaylardan bugüne 9 yıl geçti. Ağaçların sökülmesi bardağı taşıran son damlaydı. Bu yıla gelinceye kadar iktidarı yönetenlerin ağzından Atatürk’ün ailesine, Cumhuriyet’in değerlerine, Atatürk ve İsmet İnönü’ye ‘2 ayyaş’la o bardak doldu. Ağaçların sökülmesiyle de bardak taştı.

Bu 9 yıllık sürecin her bir anı müstemleke valisi ülke yöneten bir zihniyetin kararları ve bir rantiye oligarşisinin uygulamalarıyla geçti. Gezi, başlangıcından bay krizin türlü provokasyonlarıyla rayından çıkarmasına kadar geçen süreçte ülkücüsünden solcusuna dindarından sekülerine kadınından erkeğine gençlerimizin yaklaşık 10’uncu yılında olan müstemleke rejimine karşı bir duruş, bir direniştir.

Türk gençlerinin bu direnişi AK Parti’nin FETÖ ile el ele verip milli egemenliğimize kast etmesine karşı yapılmıştır. Cumhuriyetimizi tek bir adama mahkum etmek isteyenlere karşı adeta bir duvar olmuştur. Gençlerimiz uğruna ölecekleri vatanları Sayın Erdoğan’ın inşaat baronlarına peşkeş çekilmesin diye gurur duydukları devletleri bir grup meczubun elinde parçalanmasın diye çok sevdikleri Türk milletinin geleceği tehlikeye düşmesin diye bu direnişi gerçekleştirmiştir.

‘Kahrolsun istibdat yaşasın hürriyet’

Gezi, Türk gençliği için yalnızca bir protesto değildir milli şuurun da ayağa kalkmasıdır. Kafa yapısı özgürlüğe, milli birliğe, hukuk devletine gönlü de vatan sevgisine yabancı olan Sayın Erdoğan’ın Gezi Direnişi’ne iyi gözle bakmasına imkan yoktur. Bu sebeple Gezi kelimesinden hep korkmuştur. Bu sebeple rayından çıkartmak için elinden geleni yapmış ve başarmıştır.

Bugün bile adeta yemin etmiş gibi şahsi bir intikam kovalamaktadır. Bugün, milletimizin her bir ferdinin keyfi kararlarla düşman ve hain ilan edildiği, siyasetin, farklılıkların bir fare tuzağına hapsedildiği, garibanın kuru ekmeğe mahkum edildiği adına da ‘partili cumhurbaşkanı sistemi’ denilen bir istibdadın içindeyiz. Hiçbir gayrimeşruluktan yasallık üretilemez.

Şanlı tarihimizin her dönemi ‘Yaşasın hürriyet kahrolsun istibdad’ diye haykıran cesur vatan evlatlarıyla doludur. Saray tiyatroları ile galası yapılan Osman Kavala Davası, binlerce yargı trajedisinden yalnızca biridir. Yasama ve yürütmenin yanında yargı yetkisinin de Saray şımarıklarının nargile masalarına çerez edildiğinin bir başka kanıtıdır.

Erdoğan aklınca beylik laflar ettiği Rahip Brunson Davası ile neredeyse kendisini savcı ilan ettiği Kaşıkçı Davası’na milletin yargı egemenliğini satmasının sadakasını dün vermiştir. Meselemiz Osman Kavala değildir. Kavala, mevcut yasalarla zaten aklanmış mahkeme bunu kabul etmiştir. Meselemiz bugün her bir ferdin engellenemez temel haklarının elinden alınmasıdır. 1908’de istibdada karşı koyan ruh neyse Gezi de odur. Demokrasi için seferber olan o günün Türk gençleri neyse ağacına, parkına sahip çıkan Gezi’deki Türk gençleri de odur. Kahrolsun istibdat yaşasın hürriyet.”

Paylaşın

Yeni Kömür Santrali Projelerinin Yüzde 74’ü Türkiye’de

Dünya genelinde enerji projelerini izleyen sivil toplum kuruluşu Global Energy Monitor’ın (GEM) yeni raporuna göre kömürden uzaklaşmaya devam eden Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri arasında kömürle işleyen yeni bir termik santral projesi planlamayanların oranı yüzde 86. Bu ülkelerden sadece altısı yeni kömür projesi planlıyor. Bunlar Türkiye, ABD, Avustralya, Polonya, Meksika ve Japonya.

Ancak projelerin gerçekleşmesi gittikçe zorlaşıyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ve Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) gibi kurumların çalışmaları yeni kömürlü santrallere onay verilmemesi gerektiğini ve var olanların 2030 yılına kadar terk edilmesi gerektiğini söylüyor.

GEM, bu altı ülkeye ilişkin yeni projelerin kağıt üstünde varlığını sürdürmesine karşın gerçekleşmesinin zor olduğunu belirtiyor. Raporda Türkiye’nin OECD ülkelerinin tümünde planlanan yeni projelerin yüzde 74’üne ev sahipliği yaptığı belirtiliyor. Türkiye kömür santrali projeleriyle dünya çapında en fazla kapasite artışının planlandığı altıncı ülke konumunda.

Raporda “hükümetin kömür dostu politikalarına rağmen” kömür projelerinin kamuoyunda ciddi tepki alması, yasal mücadele ve finansmanında yaşanan sıkıntılar nedeniyle projelerin iptal edildiği not ediliyor.

Bunların sonucunda Türkiye’de 2021 yılında iptal edilen toplam kömürlü termik santrali kapasitesinin 10,6 gigawatt (GW) olduğu belirtiliyor. 2010’dan bu yana iptal edilen toplam kapasite 87 GW seviyesinde.

Raporda, Türkiye’de inşaat ve projelendirme konularında ilerleme kaydeden santrallerin uluslararası fonlamaya bağımlı olduğu ve projelerin gelecekte fon bulma sıkıntısının devam edebileceği paylaşılıyor.

Projelerin gerçekleşmesi gittikçe güçleşiyor

Çin, kömürlü termik santrallerin Türkiye dahil uluslararası finansmanında en aktif ülkelerden biriydi.

Çanakkale Lapseki’ye yapılması planlanan ve bölge halkının mücadelesiyle rafa kalkan Kirazlıdere Termik Santrali’nin mühendislik, satın alma ve inşaat işleri Çinli Energy China şirketine verilmişti.

Adana’da yapımı devam eden Hunutlu Termik Santralinin Çin’in finansmanıyla 2021 sonunda faaliyetlerine başlaması planlanıyordu.

Raporda kamuoyu baskısıyla iptal edilen projeler arasında Çayırhan B, Ayas Yumurtalık, Ağan ve HEMA Amasra termik santral projeleri sıralanıyor.

Enerji Bakanlığı’nın “kemiksiz yatırımın” ilk örneği olarak sunduğu Çayırhan B’nin yapımı ve ihalesi için tüm izinler alınmış olmasına rağmen iptalinin dikkate değer olduğu belirtiliyor.

Çin, Eylül ayında yurt dışındaki kömür projelerini fonlamayı durduracağını açıklamıştı.

Global Energy Monitor’ün kömür program yöneticisi Christine Shearer, Eylül ayı itibarıyla Çin’in 20 ülkede 44 yeni okyanus ötesi kömür santralini finanse etmeyi düşündüğünü belirtmişti.

Buna karşın Helsinki merkezli Enerji ve Temiz Hava Araştırmaları Merkezi (CREA) tarafından yayımlanan yeni bir rapora göre Eylül’den bu yana Çin’in fonladığı 15 adet (12,8 GW) kömür projesi iptal edildi.

Bakan Yardımcısı ve İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Mehmet Emin Birpınar, kömürün yenilenebilir enerjiye göre birim maliyetinin gittikçe arttığını ve bu projelere yatırımcı bulunamadığını anlatmıştı.

Birpınar, Türkiye’de yeni kömür santrali yapılmasının planlanmadığını söylemiş ve 2 yıldır hiç yeni müracaatın yapılmadığını belirtmişti.

Dünya genelinde durum ne?

Rapora göre dünya çapında bugün 79 ülkede 2,400’den fazla faal kömürlü termik santral bulunuyor ve bunların toplam kapasitesi 2,100 gigawatt (GW) civarında. Yapım aşamasındaki 189 santralle bu kapasiteye 176 GW daha ekleniyor. Planlanan 296 yeni kömürlü termik santral projesi de 280 GW’lik kapasite artışı sağlıyor.

Bununla birlikte Kasım 2021’de düzenlenen COP26 iklim zirvesinin de etkisiyle geçen yıl kömürden çıkışta bir ivme sağlandı. Zirvede kömürden tamamen çıkış yerine kömürün aşamalı olarak azaltılması kararı tartışma yaratsa da rapora göre, kapanış tarihi belirlenen kömür santrallerinin sayısı geçtiğimiz yıl iki katına çıkarak 750’ye; kapasitesi de 550 GW’a yükseldi.

Bugün herhangi bir çıkış tarihi belirlenmemiş ya da ‘net sıfır’ taahhütleri kapsamına alınmamış faal santrallerin sayısı 170. Toplam 89 GW kapasitedeki bu santraller, tüm kurulu kömür gücünün yüzde 5’ini oluşturuyor.

Buna karşın 2021’de pandemi sonrası toparlanmanın etkisiyle faal kömür santrallerinde 18,2 GW’lık bir kapasite artışı yaşandı. Yeni lisans verilen 45 GW’ın yarısından fazlası (yüzde 56) Çin’den kaynaklandı.

Rapor, 2021 sonunda 20 ülkede yapım aşamasında olan 176 GW kömür kapasitesi olduğunu belirtiyor ve bunun yüzde 52’sinin Çin’de olduğunu söylüyor.

Rapor, kömür kapasitesindeki artışın 2021’deki azalışı geride bıraktığını ve toplam kömürlü santral kapasitesinin yaklaşık yüzde 1 oranında arttığını belirtiyor.

Reuters’a konuşan GEM araştırma analisti Flora Champenois, bunun küçük bir oran olduğunu ancak dünyanın kömür kullanımında yükselişe değil ciddi bir azalışa ihtiyacı olduğunu söylüyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

CHP’li Selin Sayek Böke: Yeni Bir Düzen Şart

Kemal Kılıçdaroğlu’nun neoliberalizmin miadını doldurduğuna ilişkin sözlerini değerlendiren CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke, “Neoliberalizm Türkiye’ye kriz değil, buhran yaşatıyor. Yeni bir düzen ihtiyacı aşikâr” ifadelerini kullandı.

CHP’li Böke, CHP’nin neoliberalizme alternatif olarak ortaya koyduğu programa ilişkin BirGün’den Hüseyin Şimşek’in sorularına şu değerlendirmeyi yaptı:

Neoliberal düzen

Genel Başkanımızın sadece 2021 yılında üç buçuk milyona yakın abonenin faturalarını ödeyemediği için elektriklerinin kesilmesine işaret ederken ifade ettiği çok önemli bir gerçeklik var. Elektrik faturalarımıza da yansıyan ama yalnızca elektrik faturalarımızla sınırlı kalmayan, halk açısından eşitsizliklerin ve yoksulluğun son derece derinleştiği bir buhranın içerisindeyiz ve aslında bu buhranı ortaya çıkaran, eşitsizlikleri derinleştiren kurulu neoliberal düzen.

AKP neoliberalizmin üzerinde yükseldiği esnekleştirme, güvencesizleştirme, kuralsızlaştırma, temel hakların yerine bir avuç yandaşın karlarını gözeten özelleştirme gibi ilkeleri sıkı sıkıya benimsedi ve her alanda uyguladı. Uygulamaya devam ediyor.

Neoliberalizm Türkiye açısından sanayisizleşme anlamına geldi. Neoliberalizm vatandaşın borç batağına gömülmesi anlamına geldi. Neoliberalizm sanayiden tarıma, enerjiden finansa her alanda dışa bağımlılık, stratejik sektörlerde özelleştirmelerle kamusal hakların kaybı anlamına geldi.

Neoliberalizm emeğin güvencesizleştirilmesi ve esnekleştirilmesi; emekçilerin örgütlenme, sendika, grev gibi haklarının siyasal zor yoluyla kullanılamaz hale getirilmesi anlamına geldi. Neoliberalizm temel insan haklarının yok sayılarak sosyal devlet güvencelerinin ortadan kaldırılması ve yoksulluğu yöneten, süreklileştiren sadaka usulü sosyal yardım anlayışı anlamına geldi. Sonuç ise açık: Tek adam rejimi tarafından ülkemizin içine sokulduğu buhranın zemini işte bu düzen oldu.

Yeni düzen ihtiyacı

Bu yıkım karşısında yeni bir düzen ihtiyacı aşikâr. Bizim de siyasi irademiz işte bu yeni düzeni kurmak yönünde. Üretici güçleri destekleyen, kamunun rolünü yeniden tanımlayan, sosyal devleti güçlendiren, hakları güvence altına alarak sürdürülebilirliği sağlayan bir düzen iddiasıdır ortaya koyduğumuz.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında hak temelli bir kalkınma hamlesiyle yeniden sosyal devleti inşa edecek olan CHP’nin aslında kökten bir düzen değişikliği içeren programı da tarif ettiğim bu siyasal, sosyal ve ekonomik gerçeklikten yola çıkıyor.

Tek adam rejimi

Tek adam rejiminin yarattığı ekonomik buhran, neoliberalizmin dünyada girdiği krizin bir parçasıdır. Dolayısıyla bugün halk için derin yoksulluk anlamına gelen ekonomik buhrana son vermenin yolu düzeni değiştirmekten ve yerine Güçlü Sosyal Devleti kurmaktan geçiyor.

Türkiye’nin yoksulluğu ortadan kaldıracak, eşitsizliklere son verecek kaynakları olduğunu, kaynakların nereye kullanıldığınınsa bir siyasi tercih olduğunu hatırlatarak, bizim siyasi tercihlerimizi halktan yana kullanacağımızı başta söylemek isterim.

Kamulaştırma

Biz Güçlü Sosyal Devleti kurarken, bir grup imtiyazlı rantçı sermayedara teslim edilen temel kamusal hak ve hizmet alanlarının tümünde öncelikle kamu zararı yaratan bütün rant projelerini kamulaştıracağız. Halkın sırtından bir avuç imtiyazlının zenginleşmesine izin vermeyeceğiz. Sosyal devletin güvencesinin tüm yurttaşları kapsadığı bir düzen kuracağız.

Kamunun bugüne kadar tek adam rejimi ve yandaşları tarafından yağmalanan kaynaklarıyla finanse edeceğimiz Aile Destekleri Sigortası ile her bir aileye temel gelir güvencesi ve güvenceli istihdam alanlarını açan bütüncül bir sosyal politikayı sağlayacağız. Neoliberalizmin aksine güçlü sosyal devlet borç değil destek veren düzendir.

Enflasyon ve hayat pahalılığına liyakatli kadroların görev aldığı bağımsız TCMB, para politikasıyla uyumlu ve eşitsizlik yaratmayan maliye politikası ve Türkiye’nin üretim yapısındaki enflasyonist unsurlara son vererek dönüştüreceğiz.

Hak temelli kalkınma

İstihdam yaratmayan, tüketim ve borçla şişirilmiş, sürekli cari açık ve enflasyon yaratan kalitesiz büyüme anlayışı yerine sanayinin ve tarımın merkeze alındığı hak temelli bir kalkınma anlayışını hayata geçireceğiz.

Sanayide yeşil ve dijital dönüşüm programlarımızla Türkiye’nin dış ticaretini küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillenişinde ülkemizin rekabetçi avantajlarını koruyacak, bu sırada yoksullaştıran büyüme riskine karşı emekçilerin haklarını sosyal devletin güvencesi altına alacağız.

Emek sömürüsünün derinleşmesine izin vermeyeceğiz. Emeğin başta örgütlenme, sendikalaşma, toplu sözleşme olmak üzere tüm temel haklarını anayasal güvence altına alacağız. Tarımda ithalata ve ithal girdiye dayalı, küresel gıda tekellerini besleyen değil küçük üreticiyi ve çiftçiyi destekleyen, gıda güvenliğini sağlayacak, üretimde stratejik planlamaya dayalı programımızı hayata geçireceğiz.

Neoliberalizmin panzehiri olacak hak temelli güçlü bir sosyal devleti inşa etmek için öncelikle demokratik hukuk devletini tesis edecek güçlendirilmiş parlamenter sistemi kuracağız.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında kuracağımız demokratik ve eşit yeni düzenle ömrünü çoktan tüketen neoliberalizme alternatif bir pusula arayan dünyamıza da örnek olacak bir deneyimi çok geniş bir toplumsal uzlaşıyla ortaya koyacağımıza inanıyorum çünkü bunun siyasi iradesi ve reçetesi bizde var.

Paylaşın

En Ölümcül Macera Sporları; Yoksa Yaptın Mı?

Hepimiz maceracı olduğumuzu düşünmeyi severiz. Çünkü dünya uçsuz bucaksız bir yer ve içinde ‘mağara dalışı, serbest solo tırmanış, boğa koşuları, yelken kanatla uçmak, büyük dalga sörfü’ gibi yapılacak bir sürü çılgınca şey var.

Haber Merkezi / İşte, denenmemesi gereken, en ölümcül macera sporlarından bazıları.

Mağara dalışı

Bu, ekstrem bir spordur ve su altı aktiviteleri konusunda deneyimli kişiler içindir. Aşırıdır çünkü sizi suyun rahmine götürür ve bilinmeyen korkulara maruz bırakır. Altında ne olduğunun farkında olmadığımız zaman, başa çıkmak biraz zor olabilir.

Serbest solo tırmanış

Serbest solo tırmanma, halatlar ve koşum takımı gibi herhangi bir güvenlik tertibatı olmadan tırmanma eylemini ifade eder. Tabii ki, ölüm olasılığı yüksek, bu yüzden bunu yapmanın tek yolu çok çalışmak ve çok fazla deneyime sahip olmak. Oscar ödüllü Free Solo filmi size ne hakkında olduğu konusunda iyi bir fikir verecektir. Unutmayın, bu herkes için değil, sadece profesyoneller yapmalı.

Boğa koşuları

Bir sporun hem eğlenceli hem de tehlikeli olması kafa karıştırıcı olabilir. Bu da böyle bir spor gibidir. Boğaların koşması, bir grup boğanın sokaklara salıverilmesi ve kargaşanın baş göstermesi olayıdır. Boğa koşularının en ünlüsü İspanya’nın Pamplona kentinde yapılmaktadır.

Yelken kanatla uçmak

Bir hava sporudur ve çu çok eğlenceli görünse de, yükseklik korkusu olanlar için değil. Her şey, pilotun uçuş hızını ve yönünü kontrol etmek için vücut ağırlığını kullanmasına bağlıdır.

Buzda tırmanma

Aşırı hava koşullarında ekstrem bir spordan bahsetmişken akla buz tırmanışı gelir. Bir dağın buzlu kısmına tırmanmanız dışında kaya tırmanışı gibidir. Özellikle soğuk iklimlere alışık olmayanlar için kolay bir iş değil.

Highlining (Vurgulama)

Vurgulama, bir ip üzerinde bir uçurumdan diğerine yürüme sanatıdır. Yüzlerce metre havada asılı kalıyorsunuz, bu da onu çok tehlikeli bir faaliyet haline getiriyor. Kolayca yaşayabileceğiniz en tehlikeli sporlardan biridir. Dengeniz kötüyse veya fiziksel olarak formda değilseniz bunu denememelisiniz bile.

Büyük dalga sörfü

Bir sörf yapmak var, bir de büyük dalga sörfü yapmak var. Adından da anlaşılacağı gibi bu, en az 30 metre yüksekliğindeki büyük dalgalarla başa çıkabilen deneyimli sörfçüler içindir. Büyük dalga sörfünün doğduğu Waimea Körfezi, Oahu’nun Kuzey Kıyısı gibi büyük dalgalarıyla ünlü birkaç nokta vardır; Jaws, Maui’nin Kuzey Kıyısı; ve Teahupoo, Tahiti, diğerleri arasında.

Paylaşın

‘Gezi Parkı Davası’ Kararlarına Hukukçular Ne Diyor?

Gezi Parkı davası Pazartesi görülen duruşmayla hükme bağlandı. İş insanı Osman Kavala ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına; diğer sanıklardan Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi de 18’er yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Kararı BBC Türkçe’den Esra Yalçınalp’a değerlendiren sanık avukatları, kararların hukuki değil, siyasi olduğu konusunda hemfikir.

Osman Kavala’nın avukatlarından Tolga Deniz Aytöre’ye göre, mahkeme heyeti için “hangi suçtan ceza verildiği değil, sonuca ulaşmak” önemli.

Aytöre, Gezi Parkı eylemlerinin “Avrupa bağlantılarıyla” yapıldığı yönünde bir algı yaratılmaya çalışıldığını söylüyor. Bu iç siyaset malzemesinin ileride oluşabilecek demokratik hareketlerin önünü kesmek amacıyla da kullanılabileceğini düşünüyor.

Son kararla birlikte Kavala’nın iki yıl tutuklu kaldığı casusluk suçundan hiçbir delil olmadığı için beraat ettiğini ama daha önce 2020’de beraat ettiği “cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldığını belirten Aytöre, “Bu çelişkilerin hesabını kim verecek?” diye soruyor.

Kavala’nın avukatlarından İlkan Koyuncu’ya göre iktidarın hedefi, “Osman Kavala’yı tutuklu tutmak ve Gezi’yi mahkum etmek.”

Koyuncu, kararın AKP’nin “saflarını sıklaştırmak” şeklindeki seçim stratejisiyle bağlantılı olduğunu düşünüyor:

“Toplumda karşılığı olan Çarşı gibi bir kitleyi hedef almak yerine, seçmece sekiz kültür-sanat insanını mahkum etmek daha kolay olduğu için dosyaları hızlıca ayırıp mahkumiyete gittiler.”

Bunun siyaseten anlaşılır olduğunu belirten Koyuncu, ancak hukuki bir karşılığının da olmadığını söylüyor:

“Yeniden açılan Gezi davasının yargılama süreci çok uzun sürdü ama yargılama yapılmadı.

“Dava, esasa aykırı uygulamalarla çok yavaş ilerlerken, muhtemelen siyasi bir takvime göre bir talimat geldi. Birdenbire Çarşı dosyası ayrıldı, savcının mütalaası istendi ve karar çıktı.”

‘İntikam alma amacı mutlak’

Anadolu Kültür’ün yönetim kurulu üyelerinden Hakan Altınay’ın avukatı Tora Pekin ise kararı “Gezi’den intikam alma amacı olduğu mutlaktır” diye değerlendiriyor ve ekliyor: “Gezi iktidarın gündeminden hiç düşmedi ve bir hesaplaşma istendi.”

Pekin, davanın tamamen göstermelik yürütüldüğünü savunuyor:

“Son 15 yılda, siyasetin emriyle yürüyen çok dava oldu ama bu kadar vahimini görmedim. Mahkeme aldığı talimata uyarak, hiçbir yargıçlık görevi üstlenmeyerek sadece cezaları yüzümüze okudu.”

Taksim Dayanışması temsilcileri Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman ve Can Atalay’ın avukatlarından Akçay Taşçı’ya göre de karar “Gezi’nin toplumsallığını ortadan kaldırmaya çalışıyor ve hukuk tarihimizdeki en yanlış, en rezil kararlardan biri.”

Neden yargı süreci bitmeden tutuklandılar?

Davada tutuklu yargılanan tek sanık Kavala idi. Ancak diğer 7 sanık de Yargıtay kararına dek tutuklu kalmak üzere cezaevine gönderildi.

Pekin’e göre AKP-MHP ittifakı, seçim öncesinde “hukuk ve demokrasiyi daha da boğacak ve Gezi Davası’ndaki tutuklama kararı da bunun işaret fişeği”.

Yedi kişiye atfedilen ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etmeye yardım etmek’ suçunun Türk Ceza Kanunu’ndaki üst haddi 20 yıl.

Taşçı, mahkemenin 18 yılla neredeyse üst sınırdan ceza verdiğini vurguluyor.

Koyuncu ise sanıkların hiçbirine iyi hal indirimi uygulanmamasına dikkat çekiyor:

“Sanıklar en ağır cezaları aldı. Mahkeme heyeti ‘En ağır şekilde mahkum edin, iyi hal indirimi uygulamayın’ talimatı almasının dışında böyle bir karar veremez.

“Kavala, benim hayatımda gördüğüm en sakin müvekkil. 4,5 senedir sudan, siyasi sebeplerle içerde ve ses tonunda dahi hiçbir agresiflik olmayan Kavala’ya iyi hal indirimi uygulamamak bir mesajdır.

“Çiğdem Mater gibi yurtdışından gelip savunma veren insana neden iyi hal indirimi uygulamazsınız?”

‘Karar, hükümetin AİHM’e verdiği cevabı boşa düşürdü’

Aytöre, mahkemenin yargılama yapmadan karara gitmesini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yeni değerlendirmesinden önceki telaşın sonucu olarak yorumluyor:

“AİHM’e ‘artık hüküm verildiğine göre konu tutuklama değil, sizin de yetkiniz yok’ denecek.”

Ancak Aytöre, AİHM dosyayı esastan da incelediği için Türkiye’ye verdiği ihlal kararının hükümle ortadan kalkmadığını vurguluyor:

“Hak ihlali durumu, ihlalden önceki hale dönülene kadar devam edecektir. Hüküm verilmiş olması bunun önüne geçemez.”

Koyuncu’ya göre “amaç Kavala’yı içerde tutmak olunca, hukuk sadece bir araç”:

“Kavala 2020’de beraat edip tahliye edilecekken, hemen casusluk diye bir suç yaratılmıştı.

“Şimdi de, AİHM kararına rağmen, Gezi’ye ilişkin yargılandığı 312. maddeden tekrar tutuklama kararı verildi.

“AİHM ‘Kavala’ya derhal tahliye’ dediğinde, hükümet, Osman Kavala Gezi’den tutuklu değil ki, başka bir dosyadan tutuklu cevabını vermişti. Ancak şimdi bu cevabı boşa düşürdü.”

Muhalefet şerhi: ‘En azından bir kişi hukuka uygun davranıyor’

Mahkeme heyetinden bir üyenin, dinleme kayıtlarının “yasak delil” olması sebebiyle verilen cezalara muhalefet şerhi koyması dikkat çekmişti.

Ancak oyçokluğu esas olduğu için iki oya karşı tek oyun kararda bir etkisi olmadı.

Avukat Pekin, üyenin Kavala’nın tutuklanmasına karşı da kararlı davrandığını hatırlatıyor:

“Dava boyunca istikrarla şehrini koyuyordu. Hakimin samimi görüşü olabilir. İki oy zaten garanti diye de tahammül etmiş olabilirler.”

Taşçı ise konuyu, “En azından bir kişi hukuka uygun davranıyor” diyerek yorumluyor.

Bundan sonra ne olacak?

Hukuki süreç henüz bitmedi.

Avukatlar, ilk aşamada tutuklama kararına itiraz edecek ancak bu adımdan bir beklentileri yok.

Koyuncu, “Türkiye’nin kuşatılmış yargısında, itiraz müessesesi içi boş bir müessese. Bu kadar siyasi bir kararın 14. Ağır Ceza’nın kaldırmasını beklemiyoruz” diyor.

Sonrasında ise istinafa gidilecek.

Pekin, istinaf mahkemesinin daha önce iktidar lehine verdiği kararlardan yola çıkarak farklı bir sonuç çıkmayacağı görüşünde.

İstinaftan da istenen sonuç çıkmazsa, bir sonraki aşamalar Yargıtay ve AYM olacak.

Koyuncu, sürecin siyasi konjonktüre bağlı olduğunu vurguluyor:

“Kavala’yı hayatının sonuna kadar cezaevinde tutmayacaklar. Şu an siyaseten bu gerektiği için bu kararı verdiler.

“İlerde de, siyaseten zamanlaması hangisi daha kullanışlıysa, belki istinafta, belki de Yargıtay’da kararı bozarlar.”

İç hukuk sürecine ek olarak, haklarında hüküm verilen kişilerin AİHM’ye başvuru yolları açık.

Ayrıca Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM kararının uygulanmamasını bir kere daha ele alabilir.

‘Gerekçeli karar Ankara’da yazılacaksa vakit alabilir’

Avukatlar, sürecin takvimini öngörmenin pek mümkün olmadığını söylüyor.

Öncelikle gerekçeli karar bekleniyor.

Taşçı gerekçeli kararı bir ay gibi bir süre içinde beklerken, Aytöre ise durumu “İstanbul’da yazılacaksa nispeten daha hızlı gelecektir, Ankara’da yazılacaksa vakit alabilir” şeklinde değerlendirdi.

Avukatlar, dosyanın istinafta ele alınmasının ise aylar sürebileceğini öngörüyor. Ne kadar süreceğine dair hukuki bir düzenleme yok.

Yapılacak itirazlar hangi çerçeveye oturtulacak?

İtirazların hangi çerçevede yapılacağı da zincirin son halkalarından birini oluşturacak.

Avukat Taşçı, savcının en zayıf iddiasının Gezi Parkı eylemlerinin “merkezi bir yerden, üst akılla, dış manipülasyon yoluyla” tertip edildiği söylemesi olduğunu düşünüyor.

Taşçı için bu iddia “tek başına bir tarih tezinden ibaret” ve hiçbir delil, görüşme ve para transferiyle desteklenmiyor:

“Ancak savcılık bunu mahkemeye kabul ettirmeyi başardı. Bizim de en temel itirazımız Gezi’nin bir halk hareketi olduğu üzerine kurulu.”

Avukat Aytöre’ye göre, itirazın çerçevesi nasıl çizilirse çizilsin, sonuç doğurmayacak:

“Ortada hiçbir suç veya eylem yok; hukuk kırpıntıları arıyoruz.”

İddianameyi savcının “ideolojik körlükle yarattığı malul bir komplo teorisi” olarak nitelendiren Pekin, bu görüşünü şu sözlerle açıklıyor:

“312. maddedeki hükümeti devirmeye teşebbüs suçu sadece cebir ve şiddet yoluyla işlenebilir. Dosyada, Gezi sanıklarının cebir veya şiddetle ilişkisini gösterecek hiçbir delil kırıntısı yok, çünkü gerçek hayatta da böyle bir şey yok.”

Avukat Pekin, Gezi Parkı ve 17-25 Aralık iddianamelerini aynı kişilerin hazırladığını hatırlatıyor:

“Dinlemeler hukuka aykırı bulunduğu için o davaya takipsizlik verilmişti, ama Gezi Parkı davasında aynı kişilerin yaptığı aynı türdeki dinleme kararları delil kabul edildi.

“Ya o karardaki gerekçelere uyarak Gezi’ye beraat verilmeli ya da o dosyaya da ceza davası açılmalı.”

Reddi hakim tartışması

Avukatların, mahkeme heyetinden bir hakimin daha önce AKP listelerinden milletvekili aday adayı olmasının da arasında olduğu çeşitli sebeplerle yapılan reddi hakim talebi de reddedilmişti.

Avukat Aytöre, “Hükümette yer almak için milletvekili aday adayı olan bir hakimin, hükümete karşı işlendiği iddia edilen bir suçun yargılamasında oy vermesi bir demokratik hukuk devletinde olmaması gereken bir durum” diyor ve ekliyor:

“Yargı mercileri görevini yaparlarsa, reddi hakim talebimizin kabul edilmemiş olması etkili olmalı.”

Aytöre, bu görüşünü ise şu sözlerle savunuyor:

“Karar objektifliği olmayan bir hakimin heyette bulunmasından dolayı verilen karar da objektif değildir. Usul ve esas olarak açıkça hukuka aykırıdır. Bu karar atıldır, yok hükmündedir.

‘Yargının araçsallaşmasının süreklileşme ihtimalinden endişeliyim’

Avukat Aytöre, yargının siyasallaşıp araçsallaşması konusunda duyduğu kaygıları dillendiriyor. Türkiye tarihinde siyasetin her zaman yargıya müdahale etme isteğinin olduğunu ancak “yargının ilk kez bu denli izin verdiğini” söylüyor.

Aytöre, endişelerini şu sözlerle ifade ediyor:

“Yargının araçsallaşmasının süreklileşme ihtimalinden endişeliyim. Türkiye’de insanların karşı karşıya getirilebilme ve gelebilme ihtimalinden çok endişeliyim.”

Hukuksuzluğun bedelinin her zaman olacağını söyleyen Aytöre, sözlerini şöyle sonlandırıyor:

“Bunun en belirgin örneğini de yakın tarihe bakınca görülür. Bir dönemin hakim ve savcılarının ne durumlarda olduğunu incelersek, hukuktan uzaklaşanların çok da uzağa gidemediğini görmüş oluruz.”

Paylaşın

OECD Ülkeleri Arasında En Fazla Çalışmayan Ve Okumayan Genç Türkiye’de

Yapılan araştırmalara göre ne çalışan ne okuyan gençlerin OECD ortalaması yüzde 12,8 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 25 civarında. OECD verilerine göre; Türkiye’de yükseköğretim mezunlarının 75’inin istihdama katılma süresi 4-5 yıl sürüyor. 

Yurttaşlar ekonomik krizle cebelleşirken, işsizlik de en büyük sorunlardan birisi olmaya devam ediyor. AKP iktidarları döneminde Cumhuriyet tarihinin rekor seviyesine ulaşan genç işsizlik, hemen her yıl Türkiye’nin en yakıcı sorunları arasında yer aldı.

Birgün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “İsteyen herkese iş var” dese de, gerçekler bambaşka. Krizle birlikte istihdamın dışına itilen ve seçeneksiz bırakılan gençler çareyi Mesleki Eğitim Kursları’nda aramak zorunda kaldı. İŞKUR’un 2021 yılına yönelik verileri de olumsuz tabloyu ortaya koydu.

2021 yılında İŞKUR’da, 5 bin 27 mesleki eğitim kursu düzenlendi. Kurslara, yüzde 72’si kadın olmak üzere toplam 101 bin 501 kişi katıldı. 2021 yılında kursiyerler en fazla, “İstihdam Garantili” kurslardan yararlandı. İstihdam garantili mesleki eğitim kurslarına katılanların oranı toplam kursiyerlerin yüzde 56’sını oluşturdu.

2021 yılında en çok mesleki eğitim kursiyeri olan meslekler de belli oldu. Toplam 14 bin 927 kursiyer ile “Dokuma Konfeksiyon Makineci” mesleği ilk sırada yer alırken “Kadın Giyim Modelist Yardımcısı” mesleğinin 5 bin 271 kursiyerle ikinci, “Düz Dikiş Makineci” mesleğinin de 2 bin 771 kursiyer ile üçüncü sırada yer aldığı belirtildi. Müşteri hizmetlisi görevlisi olmak için İŞKUR’a başvuranların sayısının ise 2 bin 447 olduğu bildirildi.

Mesleki eğitim kurslarından yararlananların öğrenim durumları da paylaşıldı. Erdoğan’ın, “Her üniversite bitiren iş bulacak diye bir şey yok” sözlerini anımsatan verilere göre, İŞKUR’un mesleki eğitim merkezlerine 2021 yılında 17 bin 61 üniversite mezunu başvurdu.

OECD ülkeleri arasında en fazla çalışmayan ve okumayan genç sayısı Türkiye’de

Türkiye’de yaklaşık 3 milyon civarında ne çalışan ne de okuyan genç olduğu tahmin ediliyor. OECD ülkeleri arasında en fazla çalışmayan ve okumayan genç sayısı Türkiye’de. Yaşları 15-24 arasında değişen ve gelecek kaygısı yaşayan gençler, koronavirüsün patlak vermesiyle istihdamdan daha derin bir şekilde etkilendi.

Yapılan araştırmalara göre ne çalışan ne okuyan gençlerin OECD ortalaması yüzde 12,8 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 25 civarında. OECD verilerine göre; Türkiye’de yükseköğretim mezunlarının 75’inin istihdama katılma süresi 4-5 yıl sürüyor. Bu da gençlerin iş bulmaktan ümidini kesmesine ya da yurt dışına giderek, yeni bir hayat kurmaya çalışmasına neden oluyor.

Paylaşın