Karamollaoğlu: AK Parti’den İnsanların Kopmamasının Üç Sebebi Var

Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu “AK Parti’den insanların kopmamasının üç sebebi var” dedi; Tuzu kuru olanlar, sosyal yardım alanlar, cami cemaati olanlar.

SP Lideri Karamollaoğlu, yapılan çeşitli seçim anketlerinde AKP’nin oy oranının belli bir oranın altına düşmemesini yorumladı. Habertürk’ten Kemal Öztürk’e konuşan Karamollaoğlu “AK Parti’den insanların kopmamasının üç sebebi var” diyerek şu ifadeleri kullandı:

“Tuzu kuru olanlar”

Yani bankada parası çok olanlar. Yaklaşık olarak aileleriyle birlikte 5 milyon insan bu ekibin içinde. Bunların keyfi yerinde. Paradan para kazanıyorlar.

“Sosyal yardım alanlar”

Sosyal yardım alan 4.5, 5 milyon aile olduğu söyleniyor. Bu, 10 ila 15 milyon arası fert eder.

“Cami cemaati olanlar”

En çok endişeli olan bu kesim. Ben ‘cami cemaati’ olarak tanımlıyorum bunları. Sayıları 3 mü, 5 milyon mu bilemiyorum. Bu kesimin başörtüsü, Kuran kursu, İmam Hatiplerle ilgili hala kafalarında endişe var. ‘Acaba AK Parti giderse bizim bugünkü kazanımlarımız elden gider mi?’ endişesi var.”

Paylaşın

Cumhur İttifakı’yla İlgili Dikkat Çeken Yorum

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘düşük faiz’ politikası doğrultusunda atılan adımların Türkiye’de hayat pahalılığını günden güne artırması AK Parti ve MHP’nin oylarında düşüşe neden olurken, iktidar partisinin ‘sığınmacılar’ ve ‘Kürt sorunu’ başta olmak üzere birçok konuda Cumhur İttifakı’ndaki ortağıyla aynı noktaya gelmesi seçmen nezdinde soru işaretiyle karşılanıyor. 

‘Ankara kulislerini iyi koklamasıyla’ tanınan gazeteci Sedat Bozkurt, Kısa Dalga’da yayımlanan yazısında son gelişmeleri değerlendirdi.

“(…) MHP ile Bahçeli’nin iktidardaki bugünkü varlığının ve etkisinin ben görünenden daha ciddi ve büyük olduğunu düşünenlerdenim” diyen Bozkurt, şöyle devam etti:

“Bahçeli’yi biraz tanıdığımı zannettiğim için söyleyebilirim, 99 gül ile yaşanan magazin tartışmaları bizzat Bahçeli’nin Erdoğan ile paylaşarak gerçekleştirdiği ‘medyaya konuşacak malzeme çıksın’ kurgusudur. Ve amacına da ulaşmıştır.

MHP, AKP’yi politik olarak kendi çizgisine getirmiş bürokraside de hedeflediği amaca ulaşmış gözükmektedir. AKP’nin özellikle Kürt meselesinde siyaset yapma alanını tamamen kısıtlamıştır. Cumhurbaşkanlığı sistemine ilişkin bir düzenleme AKP tarafından dile getirildiği anda MHP hemen buna karşı çıkmaktadır.

1 ay kadar önce Ankara’da billboardlar MHP’nin Cumhurbaşkanlığı sistemini savunan afişleriyle dolmuştu. Nedeni muhtemelen Cumhur İttifakı içinde gündeme gelebilecek bir cumhurbaşkanlığı sistemine ilişkin tartışmada ön almaktı. MHP’nin sisteme AKP’den daha sıkı sahip çıkması ilginçtir. Sonuçta tabanında ciddi sıkıntılar barındırsa da MHP, Cumhur İttifakı’ndaki pozisyonundan memnundur ve bunu değiştirmeyi düşünmemektedir. Gündeminde de erken seçim de yoktur.

“AKP, Kürtlerin 2’nci partisi olma niteliğini kaybetmek üzere”

MHP’nın bu memnun olma hali doğal olarak AKP’de sıkıntı yaratmaktadır. Kürtlerin 2’nci partisi olma niteliğini kaybetmek üzeredir AKP. Hem de ciddi oy kayıpları yaşadığı bu dönemde. Bu tablo Kürt oylarına çok ihtiyaç duyulan seçimler için büyük risk oluşturmaktadır. Parti yöneticilerinden sadece Numan Kurtulmuş son dönemde Güneydoğu illerini ziyaret ederek parti faaliyeti yapabilmiştir. Onun kullandığı dil de AKP’ye halen ait olmayan SP ve Has Parti döneminde kullandığı ve Kürt seçmende çok olumlu etki yaratan dildir.

Milli Görüş’ün etkisinin AKP tabanında halen varlığını sürdürdüğünün tek işareti Kurtulmuş’un teşkilata moral veren ziyaretleri değil doğal olarak. AKP’in ve Erdoğan’ın önemini daha çok anlatmış olmasına karşın medyada sadece eleştirileri haber olan Bülent Arınç’ı da unutmamak lazım. (…)”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Elektrik Faturasını Ödemekte Zorlanan Vatandaşların Oranı Yüzde 57

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elektriklerinin kesilmesi gündemdeki yerini korurken, MetroPOLL Araştırma tarafından gerçekleştirilen son ankette elektrik faturasını ödemekte zorlanan vatandaşların oranının yüzde 57 olduğu görüldü.

MetroPOLL Araştırma’nın Kurucusu Özer Sencar sosyal medya hesabından Mart ayına ilişkin elektrik ve doğalgaz faturaları ile ilgili verileri paylaştı.

Özer Sencar, yaptığı paylaşımda “Seçmenlerin yaklaşık beşte biri elektrik ve doğalgaz faturalarını ödeyemiyor. Ödeyebilenlerin de büyük kısmı çok zorlandığını söylüyor” açıklamasında bulundu.

Özer Sencar’ın yayınladığı verilere göre; elektrik ve doğalgaz faturalarını ödeyemediğini belirten vatandaşlar %19’luk bir kesimi oluşturuyor. Faturalarını ödeyebilen ama çok zorlandığını belirten vatandaşların oranı ise %57 seviyesinde.

Faturaları ödeyemediğini belirten vatandaşların oranı Şubat ayında %14.4 iken bu oran Mart ayında 18,6 oldu. “Ödeyebiliyorum ama çok zorlanıyorum” cevabını veren vatandaşların oranı ise şubat ayında 58,2 iken Mart ayında 57,0’a düştü.

Kılıçdaroğlu zamlara tepki göstermişti

2022 yılı içerisinde arka arkaya elektrik faturalarına gelen zam sonrasında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu bu zamlara tepki göstermişti. Kılıçdaroğlu faturasını ödeyemeyen insanların sözcüsü olmak ve hükümete geri adım attırmak istediğini söylemişti.

Bununla birlikte “Zamlar geri alınıncaya dek faturaları ödemeyeceğim” diye konuşmuştu. 2,5 aydır elektrik faturasını ödemeyen CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun da önceki gün evinin elektrikleri kesilmişti.

Paylaşın

Türkiye, OECD Ülkeleri Arasında Çocuk Yoksulluğunda İlk Sırada

Türkiye, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri arasında çocuk yoksulluğunda ilk sırada. Okula aç giden çocuk sayısı artarken, acil ücretsiz okul beslenme programı çağrısı yapılıyor.

Son dönemde çok hızlı artan yoksullaşma Türkiye’de önce en hassas durumdaki çocukları vuruyor. Türkiye bugün yüzde 22.7’lik oranla çocukların en yoksul olduğu Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) üyesi ülke.

Dünya Bankası tahminlerine göre gıda enflasyonundaki her 1 puanlık artış, dünya genelinde derin yoksul sayısını 10 milyon kişi artırıyor. Türk-İş verilerine göre mart itibarıyla son bir yılda Türkiye’de gıda fiyatlarının yüzde 76.4 arttığı dikkate alındığında durumun vehameti ortaya çıkıyor.

Sözcü gazetesinin haberine göre; Türkiye’de bugün her 5 çocuktan biri derin yoksulluk sorunları ile yüzleşiyor, yeterli ve besleyici gıdaya ulaşamıyor. Bu noktada yapılacak en acil eylemin, bir an önce okullarda kamunun öğle yemeği hizmeti sunması olduğu belirtiliyor.

“Okul yemeği uygulaması başlatılmalı”

CHP Yoksulluk Dayanışma Ofisi Koordinatörü Hacer Foggo, “2019 yılından beri Milli Eğitim Bakanlığı başlattık başlatıyoruz diyor ama bir gelişme yok. Sağlık Bakanlığı okullarda ücretsiz beslenme programını 2020 için planlıyordu ancak bir türlü hayata geçiremedi.

Fakirliğin yoğunlaştığı bölgelerden başlanarak bir an önce okul yemeği uygulaması başlatılmalı, gıdaya erişemeyen milyonlarca çocuk bu sayede en azından günde bir kez yeterli bir besin alabilmeli. Dayanışmanın da bittiği bir döneme girdik çünkü komşu da aç” ifadesini kullandı.

Son dönemde özellikle yoksulluğun arttığı bölgelerde çocuklar okula aç gidiyor. Evinde yeterli beslenemeyen çocuğun hiç değilse okulda sağlıklı beslenmeye ulaşması gerektiğini vurgulayan Hacer Foggo, “Yetersiz beslenme beyin hücrelerinin gelişimini, büyümeyi durdurur. Açlık çeken çocuklar okula odaklanamazlar. Bu nedenle bir an önce okullarda ücretsiz beslenme programları hayata geçirilmeli” dedi.

Paylaşın

İBB Başkanı İmamoğlu’ndan ‘Hapis İstemi’ Yorumu

31 Mart seçimlerinin iptal edilmesinin üzerinden YSK’ye yaptığı eleştiriler nedeniyle hakkında hapis cezası istenmesine ilişkin açıklamada bulunan İBB Başkanı İmamoğlu, “Bana 4 yıl 1 ay hapis cezası verilmesi hakkında savcı mütalaasını verdi, mahkemesi görülecek. Neymiş, ben YSK’ye hakaret etmişim. Olay şudur. Benim Avrupa Konseyi’ndeki bir konuşmamın eleştiren bir bakan bana konuşmasında ‘ahmak’ demiştir. Ben de kendisine iadeyi cevapla karşılığını ona sundum. ‘Siz seçimi iptal ettiniz ahmak sizsiniz’ anlamında. Bunu ben bakana söyledim ama YSK’ye böyle bir şeyde bulunmadım. Bunun ifadesini verdim ama ona rağmen savcı böyle bir mütalaada bulundu.” dedi.

İBB Başkanı İmamoğlu, konuya ilişkin açıklamasının devamında, “Yani hala yaşadığımız bu olumsuzluklardan ders çıkarmayan insanlar var bu ülkede. Bunun bana siyaseten hiçbir zararı yok ama bu ülkeye zararı var. Bizim toplumumuz vicdanlıdır. Mağduru görür, mağdura katkı sunmak, destek olmak ister. Umarım bu yanlıştan dönecek. Her Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı gibi ben de bu ülkede hukukun ve adaletin üstünlüğüyle bu mahkemenin doğru kararı vereceğine inanıyorum, inanmak istiyorum.” ifadelerini kullandı.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Bağcılar’da görev yapan 21 muhtarla sahurda buluştu. İmamoğlu, ilçedeki bir işletmede buluştuğu muhtarlarla tek tek tanıştı ve onlardan gelen talepleri dinledi. Pandemi ve ardından gelen ekonomik krizin etkilerinin tüm Türkiye’de yaşandığını belirten İmamoğlu, krizden en çok etkilenen kesimin gelir seviyesi düşük vatandaşlar olduğuna dikkat çekti.

ANKA’nın aktardığına göre İBB’nin sosyal yardım bütçesini, göreve geldikleri 2019 yılı içerisinde, 2018’e göre 6 kat oranında artırdıklarına vurgu yapan İmamoğlu, “Yüzde 2-3 seviyesindeyken şu anda yüzde 15-16 seviyelerine çıktı bütçedeki sosyal yardımların payı” dedi. Yapılan yardımların zorunluluktan kaynakladığını belirten İmamoğlu, yaşanan sürecin toplumun her kesimini etkilediğini belirtti. İmamoğlu’nun konuşmasının satır başları şöyle:

Kent yoksulluğunun kırsaldaki yoksunluktan daha zor ve acı sonuçları var. İçinde bulunduğumuz dönemde, 500 binin üzerinde kumanya dağıttık. Pandeminin pik yaptığı dönemde bu rakam 1 milyon 100 bin haneye kadar yükseldi. Bu zor günleri ümitle, umutla, çalışmayla, paylaşarak, birbirimizi hissederek aşacağız. Biz, bunları yaparken bir yandan işlerimizi yaptık, bir yandan öğrencilerimize burs verdik.

Bir yandan dedik ki ‘Anne evden çıkamıyor’; kartını verdik. Askıda Fatura veya onun gibi başka uygulamalarla vicdan köprüsü kurduk. İstanbul’da en doğru birinci adres, fitreniz, zekâtınız için biziz kardeşim. Çünkü biz, adresi veriyoruz. Verdiğimiz her şeyin devlete hesabını veriyoruz. Bizde adresleri var. Onu da bir tek biz biliyoruz. Allah biliyor yani, bir de devlet. Bu anlamda, bu zor günleri aşmanın yöntemi, modeli bu.

Bağcılar’da an itibariyle hemen hemen durmuş, yarım, eksik, başlamamış işimiz kalmadı. İlçede açtığımız ve açacağımız kreşler bulunuyor. İstanbul genelindeki ‘Yuvamız İstanbul’ kreşlerinin sayısını 100’e çıkarmayı hedefliyoruz. Bu milletin evlatlarını 3-4 yaşından itibaren eğitemezsek her 10 senede bir bu ülkede seçimler iptal edilir. Cahillik, eğitim almamak, bu ülkede yeni nesle yapacağımız en büyük ihanettir. Onun için en baş meseledir çocukların mutluluğu, annelerin mutluluğu. Bunu da beraber yapıyoruz sizlerle.

Siyasi çekişmenin, çatışmanın ve kavganın olduğu yerde barıştırmakla, buluşturmakla, konuşturmakla yükümlüyüz. Adalet Partili rahmetli dedemle merhum CHP’li bacanağını örnek gösterebilirim. Ben, hayatımda onlar kadar neşeli tartışan, esprili konuşan, iki farklı partiden olmalarına rağmen bu kadar tatlı ortaklık yapan başka iki insan görmedim. Rahmetli ortağı, bacanağı, Allah rahmet etsin, Hasan Ağa hafızdı; CHP’li. Dedem de Kur’an’a bakarak okuyordu. O, hafızdı ama kimse onu sorgulamasın.

İnanç, Allah’la kul arasında. Siyasi yarışı, hizmet yarışını nerede yapamayız biliyor musunuz? Şurada hiçbirimiz, bir başkasına, ‘Ben senden daha inançlıyım’ diyebilir mi? Böyle bir hakkı var mı? Yaradan böyle bir hakkı kime verdi Allah aşkına? Ya da ‘Ben senden daha çok vatanımı seviyorum. Sen vatan hainisin’ diyebilir mi? Bana diyenin alnını karışlarım. Ben de bir Allah’ın kuluna demem. Bütün bunların mahkemesi, hukuku vardır.

Onun yeri bazılarında dünyadadır, bazıları öbür dünyadadır. Bütün yapılan işler, müdahaleler, onlar, bunlar bana ne yapıyor biliyor musunuz? Bugün bir çalışıyorsam, bunları yaşadıktan sonra bin çalışıyorum. Bana verdiği tek duygu bu. Kimse benimle o alanda yarışamaz. Bana biraz daha iyi davransalar var ya belki biraz daha tembelleşebilirim yani. Ve göreceksiniz, kalan iki yılda çok daha mutlu olacağız.

İlçelerin ve mahallerin lokal sorunlarına çözüm üretmeye çaba gösterdik. İstanbul’a bir bütün olarak bakıyoruz. Kurumsallaşma çalışmaları kapsamında Muhtarlıklar Daire Başkanlığı’nı kurduk. Kurumsal bir biçimde sizinle iş birliği yaparak, hiçbirinizin siyasi anlayışına bakmadan, bu şehrin kendi iradesiyle, hakkıyla seçilmiş 963 muhtarımıza hizmet edeceğiz.”

İmamoğlu’na muhtarlar buluşmasında İBB Genel Sekreteri Can Akın Çağlar, Genel Sekreter Yardımcısı Gürkan Alpay, İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş ve Muhtarlıklar Daire Başkanı Yavuz Saltık da eşlik etti.

‘Bunun bana siyaseten hiçbir zararı yok ama bu ülkeye zararı var’

Bana 4 yıl 1 ay hapis cezası verilmesi hakkında savcı mütalaasını verdi, mahkemesi görülecek. Neymiş, ben YSK’ye hakaret etmişim. Olay şudur. Benim Avrupa Konseyi’ndeki bir konuşmamın eleştiren bir bakan bana konuşmasında ‘ahmak’ demiştir. Ben de kendisine iadeyi cevapla karşılığını ona sundum. ‘Siz seçimi iptal ettiniz ahmak sizsiniz’ anlamında. Bunu ben bakana söyledim ama YSK’ye böyle bir şeyde bulunmadım. Bunun ifadesini verdim ama ona rağmen savcı böyle bir mütalaada bulundu.

Yani hala yaşadığımız bu olumsuzluklardan ders çıkarmayan insanlar var bu ülkede. Bunun bana siyaseten hiçbir zararı yok ama bu ülkeye zararı var. Bizim toplumumuz vicdanlıdır. Mağduru görür, mağdura katkı sunmak, destek olmak ister. Umarım bu yanlıştan dönecek. Her Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı gibi ben de bu ülkede hukukun ve adaletin üstünlüğüyle bu mahkemenin doğru kararı vereceğine inanıyorum, inanmak istiyorum.

Paylaşın

En Büyük 20 Ekonomi Listesinde Yerini Kaybeden Türkiye Kaçıncı Sırada?

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın verilerine göre 2021’de, Türkiye en büyük ilk 20 ekonomi içerisinden çıkarak 21. sıraya geriledi. İlk 20’nin yeni üyesi ise İran oldu.

Ülkelerin ekonomik güçleri Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) büyüklüğü ve kişi başına düşen GSYH ile ölçülüyor.

Belirli bir dönem içinde üretilen bütün malların o yıla ilişkin ortalama piyasa fiyatları üzerinden toplanmasıyla GSYH, o miktarın nüfusa bölünmesi ile de kişi başına GSYH hesaplanıyor.

Gelişmeyle ilgili, ekonomist Mahfi Eğilmez kendi blog sitesindeki analizinde 2015 ve 2021 yılları karşılaştırması yaparak şunları yazdı:

“Son yedi yılda en ciddi değişiklikler olmuş, Türkiye ve Brezilya, son dönemde en fazla ivme kaybı yaşamış ülkeler olurken İran en yüksek çıkışı yakalamış ülke konumuna gelmiş görünüyor. Kişi başına gelir açısından Türkiye 2015 yılında 66’ıncı sıradayken 2021 yılında 78’inci sıraya gerilemiş görünüyor. Son 6 yılda Türkiye’nin hem GSYH hem de kişi başına gelir sıralamasındaki düşüşü son derecede çarpıcı.”

Ekonomideki bozulmayla ilgili olarak sığınılan dünyada da işlerin kötüye gittiği tezinin doğru olmadığını belirten Eğilmez tablolardaki ve kişi başına gelir sıralamasındaki düşüş ile bunun açık bir biçimde görüldüğünü kaydediyor.

Verilere göre İran, bu son yedi yılda ekonomisini üçe katladı. Eğilmez, Türk ekonomisindeki gidişatın kötü olduğunun açık olduğunu belirtirken kendisine İran ile ilgili gelen sorulara ise “İran’ın GSYH’si tartışmalı” şeklinde yanıt verdi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

‘2021 Yazı’ Avrupa’da Kaydedilen En Sıcak Mevsim Oldu

Avrupa Birliği (AB) İklim Değişikliği Servisi Copernicus’un yayınlanan yıllık raporuna göre, 2021 Yazı, bugüne dek Avrupa’da kayıtlara geçen en sıcak mevsim oldu. Bilim insanları, Sanayileşme Çağı öncesine oranla en fazla 1,5 santigrad derecelik bir küresel ısı artışının, iklim değişikliğinin yol açacağı büyük felaketleri önleyebileceği konusunda hemfikir. 

1991-2020 arasındaki dönemin ortalamasından bir derece daha sıcak geçtiği belirtilen 2021’in yaz ayları ile ilgili açıklamalarda bulunan Copernicus’un Direktörü Carlo Buontempo, “2021 aşırılıkların senesi oldu. Avrupa’nın en sıcak yazı, Akdeniz Bölgesi’nde aşırı sıcaklık dalgaları, su taşkınları ve Batı Avrupa’da azalan rüzgarlar… Bunlar bize hava ve iklimdeki aşırılıkların, toplumun merkezindeki alanlar açısından giderek daha da önemli hale geldiğini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

1979’dan bu yana kayıt tutan Copernicus İklim Değişikliği Servisi, bunun için 1950’den bu yana yer istasyonları, balonlar, uçaklar ve uydular aracılığıyla toplanan verileri değerlendiriyor.

Akdeniz havzasında orman yangınları

Copernicus’un raporunda dikkat çeken verilerin başında kaydedilen aşırı sıcaklar geliyor. Buna göre Baltık Denizi’nde su sıcaklığı geçen yıl, ortalamanın beş derece üstündeydi. Sicilya Adası’nda kayıtlara geçen gölgede 48,8 derece sıcaklık ise, bugüne dek Avrupa’da görülen en yüksek sıcaklık oldu.

Türkiye, Yunanistan ve İtalya’da haftalarca süren aşırı sıcak ve kuraklığın bu ülkelerde yaşanan çok sayıda orman yangınına zemin hazırladığı da raporda yer alırken, sadece Temmuz ve Ağustos aylarında bu bölgede 800 bin hektar ormanlık alanın yandığı belirtildi.

Almanya’da meydana gelen ve 180’den fazla insanın hayatına mal olan sel felaketini de inceleyen iklim araştırmacıları, felaketten önceki haftalarda ortalamanın çok üstünde yağmur yağdığını ve bunun sonucunda toprağın daha fazla su tutamadığını ifade etti.

Ren ve Maas nehirlerini besleyen ırmak ve derelerin 1991’den beri bu kadar çok su taşımadığı da raporda ifade edilirken, raporun yazarı Dr. Freja Vamborg yaşananları net bir şekilde iklim değişikliğine bağlamanın zor olduğunu dile getirdi. Vamborg öte yandan, “Ancak biliyoruz ki, ısınmaya devam eden bir dünyada bu tür olayları daha sık yaşayacağız” söyleminde bulundu.

Atmosferdeki zehirli gazlar

Copernicus raporunun dikkat çekici yanlarından biri de atmosferdeki zehirli gazlarla ilgili verilerin yer aldığı bölüm oldu. Küresel sıcaklığın artmasında ana faktörlerden biri olan, iklime zararlı gazların 2021’de de arttığı vurgulanarak, atmosferdeki karbondioksit oranının 2,3 ppm’ye (milyonda bir) çıktığı kaydedildi. Metan gazındaki artış ise son yıllardaki ortalamının üstünde artarak 16,5 ppm’ye yükselmiş durumda.

Tarım, hayvancılık, atık depoları ve doğal gaz ile petrol endüstrisinde ortaya çıkan Metan gazı, karbondioksite göre atmosferde daha kısa süre kalabilse de, iklime verdiği zarar daha fazla oluyor.

Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin veri gözleme birimini yöneten Vincent-Henri Peuch, söz konusu verileri, “Bu her halükarda endişelenmemizi gerektiren bir durum, ancak aynı zamanda açık bir araştırma konusu” diyerek yorumladı.

Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) kısa süre önce yayınladığı rapora göre sera gazı emisyonlarının, BM tarafından belirlenen, küresel ısınmanın 1,5 santigrad derece ile sınırlandırma hedefinin tutturulabilmesi için, 2025 yılından önce en üst seviyeyi görüp ardından azalmaya başlaması gerekiyor. Dünyanın her tarafından iklim araştırmacılarını bünyesinde barındıran IPCC, bunu başarabilmek için emisyonların derhal çok büyük oranlarda azaltılmasının şart olduğunu vurguluyor.

Bilim insanları, Sanayileşme Çağı öncesine oranla en fazla 1,5 santigrad derecelik bir küresel ısı artışının, iklim değişikliğinin yol açacağı büyük felaketleri önleyebileceği konusunda hemfikir. Ancak devletlerin şu ana dek ortaya koyduğu çabanın, bu hedefi tutturabilme açısından çok yetersiz olduğu belirtiliyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

‘HDP’nin Kapatmaya Karşı Yol Haritası Belli Oldu’ İddiası

Anayasa Mahkemesi’nde (AYM) yargılaması devam eden Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP), kapatma kararına karşılık beş bileşeninden biri olan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ile seçime gireceği iddia edildi.

Halk TV yazarı İsmail Saymaz, 10 yıldır siyasi hayatta olmasına rağmen bugüne kadar hiçbir seçime katılmayan Yeşil ve Sol Gelecek Partisi’nde şu günlerde örgütlenme atağı olduğunu yazdı.

“Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nde 2012 yılındaki ayrışmada yenik düşen sosyalistler ile bir grup çevrecinin ittifakıyla kurulan Yeşiller ve Sol Parti’yi birkaç aydır çekim merkezi haline getiren özelliği, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) yedeği olarak düşünülmesi” diyen Saymaz, “Anayasa Mahkemesi’nde yargılaması devam eden HDP, kapatma kararına karşılık beş bileşeninden biri olan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ile seçime girecek” diye yazdı.

Saymaz, HDP’li bir üst düzey yöneticinin, geçen sene kapatma davası açılması üzerine HDP’de yedek parti arayışı başladığına; HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç ve HDP Merkez Yürütme Kurulu üyesi Naci Sönmez’in de kurucuları arasında olduğu Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi uygun görüldüğüne ilişkin değerlendirmesini aktardı.

HDP’li yöneticinin, “Örgütlenme imkanları ve isminin pozitif olmasından ötürü seçildi” dediğini aktaran Saymaz, devamında şunları kaydetti:

“Bu doğrultuda HDP, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin seçime girmesini sağlayacak örgütlenmeye kavuşması için merkezi düzeyde karar aldı. Kimi HDP’liler partilerinden istifa ederek, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ne geçerken, taban da bu partiye üye olmaları için yönlendirildi. Böylece bir gün önce Iğdır’da, bir gün sonra Balıkesir’de tabela asıldı.”

Paylaşın

Analiz: Sığınmacılar Siyasi Ve İktisadi Bir Sömürü Alanı Oldu

Mülteci ve göçmenlere dönük politikacılar tarafından kullanılan dil ve argümanlar göçmenlerin Türkiye’deki varlığını tartışılır hale getirdi. Ülkelerindeki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan başta Suriyeliler olmak üzere milyonlarca göçmenin yeniden geri gönderilmesi, bayramlarda ailelerini ziyaret edebilenlerin ülkeye alınmaması kamuoyuna verilen siyasi mesajlardan sadece bir kaçı.

Türkiye’nin göç ve göçmenlere yönelik oluşturmaya çalıştığı koruma ve uyum programları; göçmenlerin topluma entegrasyonu siyasi söylemler bir yana, ekonomik kriz ve derinleşen işsizlikle birlikte daha çok sorgulanıyor. Türkiye’nin göç ve göçmenlere yönelik uyum politikaları başarılı mı? Uzmanlar euronews’e anlattı;

”Bir ülkede belirli bir refah seviyesi, eşit hak ve özgürlükler yoksa entegrasyondan bahsedilemez”

Göç üzerine çalışmalar yürüten Kadir Has Üniversitesi’nden Dr. Sibel Karadağ’a göre bir ülkede entegrasyon gibi bir kavramdan bahsedebilmek için o ülkede belirli bir refah seviyesi, eşit hak ve özgürlüklerin mevcudiyeti gerekli. Aksi halde, içi boş bir kavramdan bahsediliyor.

‘’En önemli hususlardan biri, Türkiye sığınmacı nüfusun çok katmanlı olduğu bir ülke. Geçici koruma statüsü altında 3.7 milyon Suriyeli, uluslararası koruma altında olan ve uydu kentlerde kayıt altında olan yaklaşık 400 bin kadar başka uyruklar var, onlar da yıllardır üçüncü ülkeye yerleştirilmeyi bekliyor. Bir de sayısını bilemediğimiz, düzensiz göçmen diye adlandırılan bir nüfus var. Bununla da bitmiyor mesele, kayıt olduğunuz ilde yaşama zorunluluğu var hem Suriyeli hem uluslararası koruma altında olanlar için, ancak bu fiiliyatta işlemiyor, insanlar çalışma izni olmadığından ve enformel sektörde istihdam edildiğinden nerede iş bulurlarsa mecburen o kente gidiyorlar, bu durumda de facto kayıtsız hale geliyorlar. Karşımızda, çok parçalı ve katmanlı bir olgu var.’’

Dr. Sibel Karadağ, Türkiye’nin 10 yıldır sığınmacı politikasını, geçicilik üzerine kurduğunu ve bu sayede manevra alanını genişletmeyi hedefleyen politikalar ürettiğini söylüyor.

‘’2018 yılında BMMYK’nın tüm süreçlerden çekilmesi ile de tek aktör Göç İdaresi Başkanlığı oldu. Sonrasında, göç politikalarına ilişkin verilere erişim ve denetleme neredeyse imkansız hale geldi. Yani, sığınmacı topluluklar, geçici statüde ya da kayıtsız oldukları ölçüde, her daim güvencesiz bir hayat sürmek zorunda oldukları ölçüde, daha ağır şartlarda çalıştırılabiliyor, yeri geldiğinde Edirne olayları örneğinde olduğu gibi Avrupa sınırına sürülebiliyor, yeri geldiğinde de gönüllü geri dönüş formu imzalatılarak geri gönderilebiliyor. Siyasi ve iktisadi konjonktüre göre değişen politikalar bu sayede daha kolaylıkla uygulanabiliyor. Türkiye’nin yıllardır sürdürdüğü politika tam olarak bu.’’

Türkiye’de değişen koşullara göre adapte edilen keyfi bir göçmen politikası sürdürüldüğünü düşünen Dr. Sibel Karadağ, sığınmacıların hem siyasi hem iktisadi olarak bir sömürü alanı haline geldiğine vurgu yapıyor.

‘’Ekonomik daralma arttıkça, işverenin maliyetini düşürecek kayıtdışı sektörü genişleterek sığınmacı nüfusu kimsenin yapmak istemediği işlerde, ucuz işgücü olarak istihdam ediyor, bu ihtiyacı kapatmak için kullanıyor. Bunu yaparken de özellikle metropollerde istihdam imkanlarından kaynaklı yığılma olduğunda, bu sefer seyreltme politikaları uygulayarak kişileri tekrar kayıtlı olduğu illere gönderiyor, sınır dışı edilen düzensiz göçmen artıyor. Örneğin, yerel seçimleri kaybettikten sonra böyle bir politika devreye girmişti, başka illere gönderme ya da gönüllü geri gönderme oranları ciddi sayıda artmıştı. Yani değişen koşullara göre adapte edilen keyfi bir politika sürdürüldü şimdiye kadar, hayatı değersizleştirilen sığınmacı da hem siyasi hem iktisadi olarak bir sömürü alanı haline geldi.’’

Dr. Sibel Karadağ, son günlerde toplumun bazı kesiminde açığa çıkan ve yüksek sesle dile getirilen göçmen karşıtı söylemlerle ilgili endişesini; ‘’Bu toplumsal öfke gerçek sorunlara değil, yabancı düşmanlığına doğru örgütlenmeye devam ederse, ki pek çok aktör bunu çeşitli şekillerde yapıyor, tarihe utançla kazınacak sahnelere tanıklık edebiliriz’’ sözleriyle ifade ediyor.

‘’Bu durumun bizi getirdiği nokta ortada. Bir tarafta çok hızlı yoksullaşan bir yerli halk, diğer tarafta artık insandışılaştırılmış bir sığınmacı nüfus. Tam da bu noktada, bu sefer de yabancı düşmanlığı üzerinden yürütülen bir muhalefet söylemi devreye sokuldu, ve bütün bu sömürü ağını yaratan ve besleyen yapısal sebepleri bıraktık, herkes şu an göçmenleri konuşuyor. Bu söylem, sadece var olan yapısal sorunların ve eşitsizliklerin üstünü örter, hatta daha da kötüsüne yol açar. Tarih bize şunu net bir şekilde gösteriyor, düşmanlaştırılan nüfusa mübah görülen her politika ve anlayış, zamanla yerli halka ya da makbul sayılana doğru genişler. Onun sömürülmesine olanak sağlayan koşullar, zaman içerisinde sizi de içine alır. Ancak ne yazık ki, insanlık tarihi bu basit gerçekliği yüzyıllardır öğrenebilmiş değil. Tarihsel bir eşikte olduğumuzu düşünüyorum, bu toplumsal öfke gerçek sorunlara değil, yabancı düşmanlığına doğru örgütlenmeye devam ederse, ki pek çok aktör bunu çeşitli şekillerde yapıyor, tarihe utançla kazınacak sahnelere tanıklık edebiliriz. Bu meseleyi oy kaygısı ile araçsallaştıranlara da şunu belirtmek isterim, mevcut yönetim zaten çok geniş bir manevra alanında, çelişkiden asla imtina etmeyen bir esneklikte yürütüyor bu politikayı ve kolaylıkla söyleminizi elinizden alabilir.’’

Mülteci hakları savunucusu Müge Yamanyılmaz ise son günlerde göçmenlere yönelik söylemlerin artmasını dezavantajlı grupları koruyacak herhangi bir önlemin alınmamasına bağlıyor.

Entegrasyon politikalarının dünyanın her yerinde egemen olana entegre olmak şeklinde yani ona uyumlanmak şeklinde düşünüldüğünü ifade eden Yamanyılmaz ”birlikte eşit yaşam” amacının gözardı edildiği düşüncesinde.

‘’Özellikle Türkiye gibi ulus-devlet ideolojisinin güçlü olduğu ülkelerde halklar veya farklı özellikteki gruplar arasında eşitsizliklerin var olması, denkleme yeni grup ve kimliklerin eklenmesi ile derinleşir. Nefret söylem ve suçlarını önleyecek, dezavantajlı grupları koruyacak herhangi bir önlemin alınmaması ve nefret suçlarının cezasızlıkla sonuçlanması hem göçmen ve mülteci grupları hem de yerli halkı tehdit eden, onları gündelik politikalara bağımlılaştıran, siyaseten araçsallaştıran ve özne olmalarını engelleyen bir şeye dönüşür. Nitekim son günlerde olan da bu.’’

”Türkiye’nin yıllar içinde entegrasyon süreci başarıya ulaşamadı”

Mülteci hakları savunucusu Müge Yamanyılmaz’a göre, Türkiye’nin yıllar içinde entegrasyon sürecinin başarıya ulaşamadı.

Yamanyılmaz, Türkiye’nin uyguladığı uyum politikasının mültecilere sınır çekme, onları disipline etme, belirsiz ve değişen kuralları ihlal ettiklerini düşündüklerinde onları hizaya çekme şeklinde olduğunu dile getiriyor.

Yamanyılmaz’a göre bu tablo karşısında göçmenler yerel halkla bağlantısını kesiyor ve günlük temastan kaçınıyor.

Devam eden bu döngü içinde ise mültecilerin görünmeyen, belirsiz bir yerden gelebilecek şiddet kaygısıyla yaşamaya çalıştığını söylüyor Yamanyılmaz.

”Yönetmelik Suriyelileri belirsizliğe mahkûm eden bir ‘geçicilik’ içeriği”

2014 yılında Türkiye Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle mültecilik statüsü vermediği Suriyeliler için bir Geçici Koruma Yönetmeliği oluşturdu.

Yönetmelikle Suriyelilere herhangi bir hak tanınmadığı gibi sağlık, eğitim, istihdam ve barınma gibi en temel insan haklarını da hizmet kategorisine indirgenerek “Geçici Korunanlara Sağlanacak Hizmetler” şeklinde ifade edildi.

Bununla da kalmayan Yönetmelik, Geçici Korunanlara yani Suriyelilere bir dizi yükümlülükler getiriyor.

‘’2003’te Avrupa Komisyonu’nun yayınladığı “Göç, Entegrasyon ve İstihdam Bildirisi” yerel halk ve mülteciler arasında hak ve yükümlülükler dengesi öngörüyor ve entegrasyonu şöyle tanımlıyor: “Üçüncü ülke vatandaşları ve ev sahibi toplumların hak ve sorumluluklarının karşılıklılık esasına dayandığı ve göç eden kişinin tam katılımının öngörüldüğü iki yönlü bir süreç”. Bu tanım kuşkusuz, ekonomik, sosyal ve siyasal hakları tanırken çeşitliliği ve farklılığı da görüyor.

IOM’in Göç Terimleri Sözlüğü’ne göre ise entegrasyon göçmenlerin hem birey hem de grup olarak toplumun bir parçası kabul edildiği süreç olarak tanımlanıyor.’’

‘’Türkiye ise Gerek İl Göç İdaresi Başkanlığı’nın politika belgelerinde gerekse mevzuatta (2013 tarihli YUKK’un 96. Maddesi) “entegrasyon”u kullanmıyor, yerine “uyum”dan bahsediyor. YUKK’la birlikte Göç İdaresi bünyesinde Uyum ve İletişim Dairesi oluşturuldu. Uyum kelimesinin hem taraflara yükümlülükler getirmesi hem de geçiciliği göstermesi bakımından özellikle tercih edildiğini söylemek gerekir. Uyum kavramı ile, Göç İdaresi Başkanlığı’nın MEB protokolü ile neredeyse zorunlu hale getirdiği SUYE (Sosyal Uyum ve Yaşam Eğitimleri) ile Türkiye tek yönlü, mültecilerin gündelik yaşamlarını kontrol etmeye yönelik bir dizi düzenleme getiriyor ama aynı zamanda da onların ülkelerine geri döneceklerini, bu nedenle de geçici olduğunu da vurguluyor.’’

Politikacılar için göçmen ve mülteci nefreti, yabancı düşmanlığının siyaseten kullanışlı olduğunu dile getiren Yamanyılmaz, önümüzdeki süreçte bu durumun daha da büyük tehlikeler doğurabileceği uyarısında bulunuyor.

‘’Mültecileri ve mülteci hakları savunucularını daha karanlık günler bekliyor. Nefret telafisi zor, zamanla iyileşmeyen yaralar açar. Faili de bu şiddetten hayatta kalanı da aynı şiddet döngüsüne hapseder, tarih boyunca bir tarafta o utanç yaşanırken diğer tarafta da travması kalır. Karşılık bulmayacağını bilsem de siyasileri söylemlerinin sorumluluklarını almaya çağırıyorum.’’

”Hiç kimse mültecilerin özneliğini kabul etmiyor, iradelerini kabul etmiyor, eşit görmüyor”

İktidar ve düzen muhalefeti “geri göndereceğiz-geri göndermeyeceğiz” diye açıklamaları peş peşe sıralıyor. Kimse mültecilere seçimlerini sormuyor, hiç kimse gitme ve kalma kararı siz mültecilere aittir demiyor. Hiç kimse mültecilerin özneliğini kabul etmiyor, iradelerini kabul etmiyor, eşit görmüyor. Mültecileri yerel toplulukla, mahalleliyle, komşuyla, işverenle, “hizmet” aldığı okul müdürüyle, hastane çalışanıyla eşit yapabilecek böylelikle onları koruyacak ilk şey statüdür, mültecilik statüsüdür. Sınır dışı tehdidi, idari gözetim tehdidi olmadığında mülteciler kendileri adına konuşabilecek, ırkçılığa direnebilecek, haklarını talep edebilecek, yükselen nefrete karşı bir nebze karşı koyabileceklerdir. Geri Kabul anlaşması son bulmalı ve mültecilik statüsü tanınmalıdır. Şiddetin önüne geçebilecek en acil şey budur.’’

Paylaşın

‘Yeni Ekonomi Modeli’ Dış Ticarete De Yaramadı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “yüksek kur-düşük faiz” söylemi ile hayata geçirdiği model, ihracatta rekor büyüme yaşanmasını ve cari fazla verilmesini vaat ediyordu. Ancak “yeni ekonomi modeli,” yalnızca enflasyonda değil; dış ticarette de bekleneni veremedi.

Enflasyon rekor kırarken, cari açık son yılların en yüksek seviyesini gördü. İhracat ise pandemi ile geçen son iki yıla nazaran 2022’ye iyi bir başlangıç yapmış olsa da, ithalattaki sert yükseliş, endişeleri artırdı. DW Türkçe’den Aram Ekin Duran’a konuşan iş dünyası temsilcileri ve ekonomistler, hükümetin uyguladığı modelin yalnızca iç piyasayı değil, dış ticareti de olumsuz etkilediği görüşünde.

Dış ticaret açığı büyüyor

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hayata geçirdiği “yeni ekonomi modeli” yalnızca yüksek enflasyonun yarattığı hayat pahalılığı ile değil; Türkiye’nin dış ticaretinde de sıkıntılara neden oluyor. Ticaret Bakanlığı verilerine göre, hükümetin “düşük faiz-yüksek kur” söylemi ihracatta umulan artışı sağlamazken, ithalatta ise hızlı yükselişin önünü açtı. Merkez Bankası’nın faiz indirimlerine başladığı Eylül 2021’den bu yana geçen son 6 ayda, 125 milyar dolarlık ihracata karşılık 165 milyar dolarlık ithalat faturası ortaya çıktı. İthalat mart ayında 30 milyar dolar sınırını da aşmış oldu.

Yeni ekonomi modelinin ilk etkilerinin görüldüğü Ekim 2021 döneminde 1,5 milyar dolar seviyesinde olan dış ticaret açığı, Mart 2022 itibariyle 8,2 milyar dolara çıktı. Yeni ekonomi modelinin uygulandığı son 6 ayda ise 40 milyar dolarlık dış ticaret açığı meydana geldi. Artan döviz kurunun etkisiyle, yalnızca Ocak-Mart döneminde enerji ithalatına harcanan para, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 188 artarak 25 milyar dolara çıktı.

“Bu ekonomik yapıyla ithalatı geçemeyiz”

Uzun yıllar Türkiye İhracatçılar Meclisi’nde (TİM) birlik başkanlığı ve yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulunan Gelişen Markalar Derneği Başkan Yardımcısı Murat Akyüz, “Mevcut koşullarda, maalesef şu anda ihracatın ön plana çıktığını görüyoruz ama ülkemizde hala ciddi bir ithalat ihtiyacı var” diyor.

Türkiye’de ihracat amaçlı kullanılan ham maddeler ve yarı mamullerin ithalatına devam edildiğini, ithalat odaklı iç tüketimin de devam ettiğini ifade eden Akyüz, yaptığı açıklamada, “Bu ekonomik yapıyla, bu üretim yapısıyla ihracatın ithalatı geçebileceğini söylemek biraz iyimserlik olur diyebilirim” diye konuşuyor.

Merkez’e döviz satışına tepki

Ocak ayında alınan bir kararla, ihracatla elde edilen dövizin yüzde 25’inin Merkez Bankası’na satılması zorunlu hale getirilmişti. Geçen günlerde bu oran yüzde 40’a yükseltildi. 19 Nisan’da ise dövize endeksli taşıt satış sözleşmeleri dışındaki menkul satış sözleşmelerinde ödeme yükümlülüklerinin TL ile yapılması zorunluluğu getirildi. Söz konusu düzenlemeler özellikle döviz yükümlülüğü yüksek olan sektörlerde tepki çekti. İhracatçılar döviz bozdurma oranının her sektöre özel olarak belirlenmesi gerektiği görüşünde.

“Hiçbir rakibimizde böyle bir kural yok”

Merkez Bankası’na döviz satışı zorunluluğu getirilmesinin Türkiye’deki ihracatçı şirketlerin rekabet gücünü olumsuz etkilediğini vurgulayan Murat Akyüz, “Hiçbir rakibimizin bulunduğu ülkede böyle bir kural yok. İstediği şekilde istediği parayı, istediği seviyelerde kullanabiliyor, tutabiliyor. Ama bizim Merkez Bankası için yapıldığı söylenen bu destek mekanizması, maalesef ihracatçının maliyetlerini artırmaktan öteye gitmedi” değerlendirmesinde bulunuyor.

“Öz kaynaklarımız eriyor”

Akdeniz Mobilya, Kağıt ve Orman Ürünleri İhracatçıları Birliği (AKAMİB) Başkan Yardımcısı Bülent Aymen’e göre, yeni ekonomi modeli ile başlatılan faiz indirimleri ihracatçıların kredi imkanları üzerinde de olumlu etki yaratmadı.

Merkez Bankası’nın son 6 ayda faizi yüzde 19’dan yüzde 14’e indirdiğini hatırlatan Aymen, şöyle konuşuyor: “Ancak bizler özel bankalardan kredi kullanmaya kalktığımızda yüzde 14’ün iki misli faiz oranlarıyla karşılaşıyoruz. Artan maliyetler karşısında ihraç ürünlerimize ihtiyacımız oranında zam yapamıyoruz, bu da bizim öz kaynaklarımızın erimesine yol açıyor.”

“Dış ticarette 300 yıldır yerimizde sayıyoruz”

Son bir yılda Türk Lirası’nda yaşanan değer kaybı da ihracatta sıçrama yaratmaya yetmiyor. Türkiye’nin son 300 yıldır dünya ticaretinden yüzde 0,7 – yüzde 1,3 arası bir pay aldığına işaret eden Makine İmalat Sanayi Dernekleri Federasyonu (MAKFED) Başkanı Adnan Dalgakıran, “Türkiye’nin ihracatı son 20 yılda ciddi bir büyüme kat etmiş olsa da, aslında üç asırdır yerimizde sayıyoruz, ne uzuyoruz ne de kısalıyoruz” diyor.

“Değersiz TL olumlu katkı yapmıyor”

Türkiye’nin ortalama 8 bin dolarlık milli gelir seviyesi ile Avrupa Birliği ülkeleri içerisinde son sırada yer aldığını ifade eden Dalgakıran, “Yüksek katma değerli ürün ihracatı artmadan, dış ticarette ve milli gelirde kayda değer bir artış olması çok zor. Değersiz TL’nin ihracata çok olumlu katkı yapacağına inanlardan değilim. Geçmişe bakarsanız, ihracatın en iyi olduğu zamanlar, TL’nin en değerli olduğu zamanlarda gerçekleşti” şeklinde konuşuyor.

Cari fazla hayal oldu

Dış ticaret açığı ile birlikte, yeni ekonomi modelinin en büyük vaadi olan “cari fazla” hedefi de 2022 için hayal oldu. Cari fazla vermek bir yana, Ocak ayında cari açık son 4 yılın en yüksek seviyesini görürken, 12 aylık cari açık ise 22 milyar dolara çıktı. Açıktaki büyümede kurlardaki yükseliş ile birlikte artan ithalat ve enerji maliyeleri belirleyici oldu.

Türkiye’nin makro göstergelerindeki bozulmalar, uluslararası kurumların analizlerinde de kendine yer buldu. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) son açıklanan Küresel Ekonomik Görünüm ve Küresel Finansal İstikrar Raporu’nda, Türkiye’nin 2022 büyümesi yüzde 3,3’ten yüzde 2,7’ye revize edilirken, 2022 yılının tamamında cari açığın 45 milyar dolar seviyesine ulaşacağı tahmin edildi. IMF’e göre, yılsonu enflasyonu ise yüzde 52,4 olarak öngörüldü.

“Tarihin en yüksek cari açıklarından biri”

Ekonomist Cüneyt Akman’a göre, yüksek kurun ihracatta yarattığı avantajlar, çok kısa sürede yerini olumsuzluklara bırakmış durumda.

Akman, “Ocak-Şubat’ta iki ay içinde 12 milyar doların üzerinde cari açık verdik ve bu tarihin en yüksek cari açıklarından birisi” diyor. Döviz kurlarındaki yükselişin ilk zamanlarda ihracatçıya sağladığı avantajın dezavantaja dönmeye başladığına işaret eden Akman, “İhracatçıların bile çoğu bu modelden memnun değil” diye konuşuyor.

Türkiye’de pandemi etkisi ile geçen son iki yıla göre ihracat artışının devam edeceği öngörülse de, 2022’de cari açığın ihracat hızını gölgede bırakması bekleniyor.

“Şu anki enflasyonu arar hale gelebiliriz”

Peki Türkiye’nin dış ticaret dengesinde yaşanan bozulma, vatandaşı nasıl etkileyecek?

Türkiye’de geçmişte döviz sıkıntısı nedeniyle 70 cent’e muhtaç kalınan dönemler yaşandığına işaret eden Cüneyt Akman, şu görüşlerini dile getiriyor: “Umarım bu felaketli deneyin sonucu yine 70 cent’lere muhtaç kalmakla bitmez. Ama gidişat o tarafa doğru. Bunun sonucu şu: Birincisi piyasalarda muazzam bir kıtlık, kuyruklar ve arkasından şiddetli ama şu anda olan enflasyonun mislini, bunu arayacak şekilde enflasyon, hayat pahalılığı anlamına gelir.”

Paylaşın