Özel Hastaneler SGK Sisteminden Ayrılıyor

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK), kurumla anlaşmalı özel hastanelere kısmi branşlarda değil bütün branşlarda hasta kabul etme zorunluluğu getirme kararının ardından özel hastaneler SGK sisteminden çıkmaya başladı. Devlet hastanelerinde randevu bulanamazken, özellerde de yüksek fiyatlar talep ediliyor.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), kurumla anlaşmalı özel hastanelere kısmi branşlarda değil bütün branşlarda hasta kabul etme zorunluluğu getirme kararı aldı. Bu karar nedeniyle birçok hastane “SGK ile anlaşmalı hastaneler” kapsamından çıktı. Temmuz ayında ise Sağlık Uygulama Tebliği’nde (SUT) yapılan değişiklikle birlikte özel hastanelerin sağlık hizmet bedellerine yüzde 40 zam yapıldı. Bu süreçte hastalar ciddi oranda mağdur olurken devlet hastanelerinde randevu bulamayan hastalar, rutin bir kan testine bile fahiş rakamlar ödemek zorunda kalıyor.

‘Sağlık masrafı 3 bin lirayı geçti’

Cumhuriyet’ten Dilan Ayırkan’ın haberine göre, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Genel Sekreteri Vedat Bulut, değişiklikler nedeniyle yoksulların sağlık hizmetine ulaşamadığını vurgulayarak “Kişi başına düşen yıllık sağlık masrafı, ortalama 3 bin lirayı geçti. Yani 85 milyonluk nüfus, 250 milyar lirayı aşkın bir parayı, sağlığı için cebinden ödüyor. İnsanlar sağlık, eğitim, adalet ve güvenlik hizmetlerini ücretsiz alabilmek için prim ve vergi ödüyorlar. Ancak sağlık için cepten ödenen ücretler her geçen gün artıyor. Hastalar eczanede reçete bedeliyle birlikte muayene ücreti de ödüyorlar. Hekimler özlük hakları iyileştirilmediği için kamudan ayrılıp özel sektöre yöneliyor. Ancak yurttaşlar da bu özel hastanelere ulaşamıyor” diye konuştu.

Yüzde 40 zam

SUT’taki değişiklikle ilgili de konuşan Bulut, “Yurttaşın özel sağlık kuruluşlarına ödeyeceği ilave ücretler yüzde 40 daha artacak. Özel sektörde SUT fiyatlarının yüzde 200 fazlasını fatura edebilme durumu vardı. Özel hastaneler, SGK 1 lira ödüyorsa 2 lira da yurttaşlara fatura çıkarabiliyordu. Geçen hafta SGK ödemelerinde yüzde 40 artış yaptılar. Bu yurttaşın cebinden çıkan masrafın da artacağı anlamına geliyor” dedi.

Paylaşın

‘Sosyal Medya Fenomeni’ İmama Sınır Dışı Kararı

Fransa’da Danıştay, idari mahkemenin, ülkede “sosyal medya fenomeni” olarak bilinen imam Hassan İquioussen’in sınır dışı edilmesi işlemlerini askıya alan kararını bozdu.

Bu kararın ardından YouTube kanalında 170 bin, Facebook üzerinde ise 43 bin takipçisi bulunan Faslı imamın sınır dışı edilmesi kesinleşti.

Vaizlerini 2000 yılından bu yana sosyal medyada paylaşan ve Müslüman Kardeşlere yakınlığıyla tanınan imamın görüntülerinin yaklaşık 30 milyon kez izlendiği tahmin ediliyor.

İçişleri Bakanı Geral Darmanin, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Danıştay’ın, Iquioussen’in sınır dışı edilmesine “yeşil ışık yaktığını” belirterek, bu durumun “Fransa Cumhuriyeti için büyük bir zafer olduğunu” savundu.

Danıştay gerekçeli kararında ne dedi?

Danıştay’ın gerekçeli kararında, Faslı imamın son yıllarda toplantılarda yaptığı ve kayıtlara da geçen konuşmalarda “anti-Semitik ifadelerinin yanı sıra kadınları aşağıladığı ve kadınların erkeklere boyun eğmesi konusunda tavsiyelerinin açık ve kasıtlı ayrımcılık oluşturduğu” belirtilerek, bu eylemlerin imamın sınır dışı edilmesini haklı çıkardığı kaydedildi.

Gerekçeli kararda, sınır dışı edilme kararının, imamın özel ve aile hayatına yönelik bir ihlal teşkil etmediği bildirildi.

İmam mahkemeye başvurmuştu

İçişleri Bakanı Darmanin, 28 Temmuz’da Twitter’dan yaptığı açıklamada, Iquioussen’in yıllardır Fransa’nın değerlerine karşı, laiklik ve kadın erkek eşitliği ilkelerine aykırı nefret söylemi sergilediğini ileri sürmüş ve Fransız topraklarından gönderileceğini ifade etmişti.

Iquioussen’in avukatı aracılığıyla başvurduğu Paris İdari Mahkemesi, Bakan Darmanin’nin imamın sınır dışı edilmesine yönelik kararını “özel ve aile hayatını orantısız şekilde ihlal ettiği” gerekçesiyle askıya almıştı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) acil süreç başlatılarak, imamın sınır dışı edilmesi için ihtiyati tedbir kararı uygulanması talebini temmuz ayında kabul etmemişti.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Babacan’dan Dikkat Çeken ‘Yolsuzluk’ Açıklaması

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Sedat Peker’in devlet içinde yolsuzluk ve rüşvet ağları ile ilgili iddialarının ardından sosyal medya hesabından siyasi etik ile ilgili bir video yayınladı.

“Yolsuzluğu ülkemize hiçbir zaman yakıştıramadık, yakıştıramıyoruz” notuyla yayınlanan videoda Babacan’ın geçmiş konuşmaları yer almakta. Babacan’ın videodaki önemli açıklamaları şöyle:

“Çok yanlış isimlerin etrafında toplandığı bir mekanizma haline geldi şu andaki iktidar. Bir sürü menfaat şebekesi zaman içinde oluştu. Bakın biz 2014 ve 2015 yıllarında, benim bakanlığımın son iki yılı Siyasi Etik Yasası’nı çıkarmak için çok uğraştık.

Yolsuzlukla mücadele, şeffaflık, siyasi etik. Çünkü yasaları bırakın, siyasi perspektiften etik olanla olmayanın yazılı hale getirilmesi çok önemli bir konudur. Ben bunun çok mücadelesini verdim. Hepsi kayıtlarda.

İleri bütün demokrasilerde seçilmişler için bir etik kurallar silsilesi var. Atanmışlar için yine bir etik kurallar silsilesi var. Bu kuralları önce bir yazılı hale getirmek gerekiyor. Bu kurallara uyup uymamakla ilgili tespitleri yapacak mekanizmalar oluşturmak gerekiyor ve kurallara uymayanlara da yaptırım gerekiyor.

Onların hiçbirisi yapılmadı. Çünkü kurulu düzenden istifade edenler vardı, bir. İkincisi de o siyasi etik kodları yazılı hale gelince uygulamanın ne kadar yanlış olduğu ortaya çıkacaktı.

Etik kodları bir okudular, dediler ‘Bunların hiçbiri bize uymaz’ yani ortada fiiliyat var. Adına AK deyip de şeffaflık ve yolsuzluklarla mücadele konusunda belli bir duruş ortaya koymazsanız, bu bir beka meselesi haline gelir. “

Paylaşın

Kılıçdaroğlu’ndan ‘Provokasyon’ Uyarısı: Gelecek Aylarda…

CHP Lideri Kılıçdaroğlu, sosyal medya hesabından, ‘provokasyon’ uyarısında bulunarak,  “Gelecek aylarda her türlü provokasyona maruz kalacağız. Ne olursa olsun, kavga etmeyeceksiniz” dedi.

Haber Merkezi / Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Twitter’dan yaptığı paylaşımda ‘provokasyon’ uyarısı yaptı.

Gençlere seslenen Kılıçdaroğlu, “Gelecek aylarda her türlü provokasyona maruz kalacağız. Ne olursa olsun, kavga etmeyeceksiniz. İnançlısı, inançsızı, imam hatiplisi, şortlusu, başörtülüsü… Ne olursanız ve kim olursanız olun, bir ortak noktanız var: Gençliğiniz çalındı!” dedi.

Kılıçdaroğlu, ayrıca, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’na yapılan polis müdahalesine yaptığı açıklamayla tepki gösterdi.

Kılıçdaroğlu, “Öğretmenlere gaz mı sıktınız, öyle mi? Öğretmenlere şiddet uyguladınız, öyle mi? Öğretmenlere… “Al bunu diyen” o kişi, beni beklesin. Öğretmene yapılan bu efeliği affetmeyeceğiz!” ifadelerini kullandı.

Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı binası önünde basın açıklaması yapmak isteyen özel sektör öğretmenlerine polis müdahale etmişti.

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Başkanı Eren Edebali, dokuz kişinin gözaltına alındığını söylemişti.

Sendika kuruluşunun birinci yılında, asgari ücretin altına düşen ücretlere, sözleşme dayatmasına ve uzun mesailere karşı Ankara’da toplantı yapmış, toplantının ardından da MEB önünde basın açıklaması yapmak istemişlerdi.

Paylaşın

Afganistan’da 6 Milyon Kişi Açlıkla Karşı Karşıya

Birleşmiş Milletler (BM) İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Martin Griffiths, 1 yıldır Taliban yönetimi altında bulunan Afganistan’daki duruma ilişkin BM Güvenlik Konseyine brifing verdi.

Griffiths, Afganistan’da derinleşen yoksulluğa dikkati çekerek, ülkedeki 6 milyon kişinin açlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyledi.

“Taliban’la kalkınma yardımları sona erdi”

Afganistan’ın ekonomik kalkınması için bağışçı ülkelere fon sağlamaları çağrısında bulunan Griffiths, Afganların önümüzdeki kışı atlatabilmesi için acilen yaklaşık 770 milyon dolara ihtiyaç olduğunu belirtti.

Griffiths, Afganistan’ın insani, ekonomik, iklim, açlık ve mali krizle karşı karşıya olduğunu vurguladı.

Ülkede çatışma, yoksulluk, şiddetli iklim değişikliği ve gıda güvensizliğinin “uzun süredir üzücü bir gerçek” olduğunu kaydeden Griffiths, ancak mevcut durumu “çok kritik” bir noktaya getiren şeyin, Taliban’ın geçen yıl yönetimi ele geçirmesinden sonra geniş kapsamlı kalkınma yardımlarına ara verilmesi olduğunu dile getirdi.

24 milyon kişinin yardıma ihtiyacı var

Griffiths, Afganistan nüfusunun yarısından fazlasına denk gelen yaklaşık 24 milyon kişinin yardıma ihtiyacı olduğunu ve neredeyse 19 milyon kişinin akut gıda güvensizliği yaşadığını ifade etti.

Söz konusu rakamların yakın zamanda daha da kötüye gitmesinden endişe duyduklarını kaydeden Griffiths, kış aylarındaki hava şartlarının halihazırda yüksek olan yakıt ve gıda fiyatlarını hızla yükselteceğine işaret etti.

Kıyafet, battaniye gibi kışlık ihtiyaçlar

Griffiths, barınakların onarılması, iyileştirilmesi veya kıyafet, battaniye gibi kışlık ihtiyaçlar için 614 milyon dolara acil; hava şartları nedeniyle belirli bölgelere erişim kesilmeden önce de gıda ve diğer ihtiyaçların karşılanması için ilave 154 milyon dolara ihtiyaç duyulduğunun altını çizdi.

Taliban’ın kendi geleceklerine yatırım yapacak bütçesi olmadığını söyleyen Griffiths, bazı kalkınma desteklerinin başlaması gerektiğini belirtti.

Ülke nüfusunun en az yüzde 70’inin kırsal alanlarda yaşadığına dikkati çeken Griffiths, tarım ve hayvancılık üretimi korunmazsa milyonlarca hayatın ve geçim kaynağının riske gireceğini dile getirdi.

Griffiths, ülkedeki bankacılık ve likidite krizinin de çözülmesi gerektiğini ifade etti.

“20 yılda uyuşturucu ağı güçlendi”

Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vassily Nebenzia da yaptığı konuşmada, ABD ve NATO müttefiklerinin Afganistan’daki 20 yılına atıfta bulunarak bunu “20 yıllık rezil kampanya” olarak niteledi.

Nebenzia, ABD ve NATO müttefiklerinin ülke ekonomisini ayağa kaldırmak için hiçbir şey yapmadıklarını, Afganistan’da bulunmalarının yalnızca ülkenin “bir terörizm batağı” olan durumunu ve uyuşturucu üretim ile dağıtımını güçlendirdiğini söyledi.

Nebenzia, ABD ve müttefiklerinin, Afganları yıkım, sefalet, terörizm, açlık ve diğer zorluklarla karşı karşıya bıraktığını savundu.

ABD, Rusya ve Çin’i suçladı

ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas Greenfield ise Taliban’ın uyguladığı politikaların Afgan halkını korumak yerine onları baskıladığını ve açlık çektirdiğini söyledi.

Thomas Greenfield, “Taliban El-Kaide’nin 31 Temmuz’da öldürülen lideri Eymen ez-Zevahiri’ye güvenli bölge sağlarken dünyanın geri kalanıyla nasıl ilişki kurmayı bekliyor” dedi.

ABD’nin Afganistan’a bağışçı ülkelerin başında olduğunu ve son bir yıldır 720 milyon dolardan fazla insani yardım sağladığını kaydeden Thomas Greenfield, Rusya ve Çin’in bu ülkeye sağladığı yardımların oldukça az olduğuna işaret etti.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Reuters: FED’in Faiz Politikası, Türkiye Ekonomisine Hasar Verecek

Birleşik Krallık merkezli Reuters haber ajansı tarafından bugün yayımlanan bir analize göre, gelişmekte olan ülkeler, ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Jerome Powell’ın geçen hafta sinyalini verdiği uzun süreli yüksek faiz politikası kapsamında en kırılgan ekonomiler konumda.

Haberde, New York merkezli finansal analiz şirketi S&P Global’in, Türkiye ile birlikte Güney Afrika ve Arjantin’de finansal kurumların borç verme riskini yüksek ya da çok yüksek olarak sınıflandırdığı hatırlatıldı.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre Cornell Üniversitesi’nden Ekonomi Profesörü Eswar Prasad, “FED’in faiz oranlarını artırması ve (oranların) yüksek kalması Sri Lanka ve Türkiye gibi sınırın eşiğindeki ekonomilere hasar verecektir” dedi.
Prasad, “İki ile üç yıllık bir zaman diliminde işler zorlaşmaya başlayacaktır…FED’in faizleri uzun süre yüksek tutacağı kesinleşirse baskılar hemen hissedilebilir” dedi.

Powell, 26 Ağustos’ta yaptığı konuşmada FED’in büyümeyi kısıtlamak için gerektiği kadar faiz artıracağını ve şu anda bankanın yüzde 2 hedefinin üç katından fazla seyreden enflasyonu düşürmek için oranları “bir süre daha” yüksek tutacağını söylemişti.

ABD’de enflasyon son 40 yılın en yüksek düzeyinde ve henüz zirveyi görmediği düşünülüyor.

S&P Global; Çin, Hindistan ve Endonezya dahil olmak üzere birçok ülkede finansal kurumların kredi riskinin yüksek veya aşırı yüksek olduğunu söylüyor.

New York Üniversitesi Stern İşletme Okulu’ndan Profesör Peter Blair Henry, “FED için kriz zamanı” yorumunu yaptı ve ekledi:
“Son 40 yılın güvenilirliği tehlikede, bu nedenle gelişmekte olan ülkelerde hasara yol açıp açmadığına bakılmadan ne olursa olsun enflasyonu düşüreceklerdir.”

Birçok gelişmekte olan ülke dolar cinsinden borçlanıyor.

FED’in faizleri yükseltmesi, borç alma maliyetlerini yükseltiyor. Buna ek olarak gelişmekte olan ülkelerin risk primini yükselterek borç almasını daha da güçleştiriyor.

‘Enflasyonist baskıyı artıracak’

Yüksek faizin, doların gelişmekte olan ekonomi para birimleri karşısındaki değerini yükselterek ithalat maliyetlerini yukarı çekeceği ve enflasyonist baskıyı artıracağı öngörülüyor.

Haberde Çin ve Hindistan gibi ülkelerin bu baskıdan etkilenmediği ancak Türkiye ve Arjantin gibi daha küçük ülkelerin açıkça bundan mağdur olduğu belirtildi.

IMF baş ekonomisti Pierre-Olivier Gourinchas, “Sınırda olan ekonomilerimiz ve düşük gelirli ekonomilerimizde halihazırda reel yatırım getirileri sorunlu ya da sorunluya yakın seviyelere yükselmiş durumda” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

“Düşük gelirli ülkelerin yaklaşık yüzde 60’ı ile gelişmekte ve sınırda olan 20 ülke bu durumda. Hâlâ piyasalara erişimleri var ancak borçlanma koşulları kesinlikle çok kötüleşti.”

Paylaşın

SP Lideri Karamollaoğlu: Cami Cemaatine Saldırılar Olabilir

Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, seçimlere doğru giderken dini hassasiyetler üzerinden bir provokasyon yapılacağı endişesi taşıdığını açıkladı. Karamollaoğlu, imam hatiplilere yönelik sözleri nedeniyle tutuklanan sanatçı Gülşen’in söylediklerinin tasvip edilemeyeceğini ancak tutuklanma kararının çifte standart olduğunu söyledi.

T24’ten Murat Sabuncu’ya konuşan Karamollaoğlu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” çağrısının “ülkede barış ve huzurun tesisi açısından önemli olduğunu” vurguladı.

Karamollaoğlu’nun açıklamalarından satırbaşları şöyle:

“Bir yerde suç isnadı varsa bunun mutlaka resmi makamlar tarafından incelenmesi ve vatandaşın bilgilendirilmesi icap eder. Yetkili makamların harekete geçmesi icap ederken orada bir kıpırdamanın olmaması, acaba orada iktidar kendisine zarar verecek bazı konularda endişe taşıyor da bundan dolayı mı bu meseleleri gündemine almıyor, kanaatini oluşturuyor.

Aslında savcılar yeri geldiği zaman hükümetten birinin yapmış olduğu kanunsuzluk varsa onu da incelemekle yükümlüdür. Burada başka bir vahim durum meydana geliyor demek ki savcılar hükümetin etkisi altında bundan dolayı harekete geçmiyorlar. Esas üzücü olan da budur. Savcılar bir suç gördüğü zaman bunu adalet mekanizmasına taşımakla mükellef ama bu çalışmıyor.

Gülşen’in tutuklanması

Ben yeni sandım ama 4 ay önce yapılan bir konuşma. Tutuklanmaması gerekirken tutuklanıyor. Gülşen’in ifadesi tasvip edilemez ama tutuklanması çifte standart. Benzer olaylar ilerde artacak diye endişe ediyorum. Yani belli kesimlerin inançlı insanlara yönelik bir takım saldırıları olabilir. Geçmişte yapılanlar olabilir.

AKP hükümetinin ciddi yanlışlıkları var. Ama doğrudan doğruya mensul olanları tenkit edeceğinize İslam’a saldırmaya kalkarsanız bundan büyük gaflet olmaz, AKP’nin lehine de daha mükemmel bir hava oluşmaz. En çok şahit olduğum şey bu husus. Benzer olaylar ilerde artacak diye endişe ediyorum. Yani belli kesimlerin cami cemaatine yönelik bir takım saldırıları olabilir. Geçmişte yapılanlar olabilir. Bir yerde bir hata yapılıyor hatayı yapan değil İslam’a saldırıyor. Bu sefer de camiye giden insan bu saldırıyı kendisine yapılmış olarak görüyor ve onun karşısına çıkıyor. İlerde bu konularda bir provokasyon olmasından korkuyorum.

Ben şu taahhütte bulundum; bugüne kadar kazanılmış bir takım haklar varsa, başörtüsü, imam hatipler gibi buralarda yeniden aksi istikamette adımların atılmasına rıza gösteremeyiz çok açık ve net olarak bunu ifade ediyorum. Kesinlikle olmaz. Geçmişte biz ne zaman gelsek bu konular öne çıktı, biz ayrıldık tam tersi adımlar atıldı. Bu yanlış.

Toplumun belli kesimlerini rencide edecek belli davranış ve adımlara da rıza göstermeyiz. Kadın hakları konusunu sonuna kadar destekleriz ama aynı zamanda biz ailenin toplumun çekirdeği olduğuna ve muhafaza edilmesinin topumun sağlığı yönünden elzem olduğuna inanıyoruz onu da bozacak bir takım girişimler olursa onun da karşısında tavır sergileriz.

“Helalleşme”

Bazıları bizim masada CHP ile bir araya gelmemizi garipsiyor ama bu ilk defa yaşanmış bir hadise değil. Biz barış huzur istiyorsak mutlaka bizden farklı düşünen insanlarla da oturup konuşabilmeliyiz. Kılıçdaroğlu, ‘helalleşme’ ile Ecevit’in bir adım önüne geçti diyebiliriz. Bu söylem Türkiye’de barışın ve huzurun tesisi için çok önemli bir söylem ve adımdır. Kılıçdaroğlu, partisinde de dirençle karşılaşmıştı ama bunu da aştı. Muhafazakarlar CHP’ye oy vermez, kanaati düne nazaran zayıfladı.

Cumhurbaşkanı adayı

Parlamenter sistemde koalisyonlar hep seçimlerden sonra olur. Çünkü bir meclis aritmetiği oluşur. Buna göre de görüşmeler yapılır ama bugün o şansımız yok. Bugün önceden bu ittifakları sağlamaya mecburuz. Bugünkü seçimde seçilecek kişi tam yetkili bir cumhurbaşkanı olacak ancak şifahen biz görüşmelerde onunla bir mutabakat sağlarız ve cumhurbaşkanı adayı kim olacaksa ondan bir taahhüt bekleriz. Cumhurbaşkanı adayı seçimden sonra şu hususlara riayet edeceğim diye yazılı bir taahhütte bulunmalıdır.

Erken seçim ihtimali

Erken seçim mümkün ama zayıf bir ihtimal, böyle bir karar alınırsa bundan sonraki hamlelerimizi biraz daha sıklaştırmamız gerekiyor. Tayyip Beyin kamuoyunu yakından takip ettiğini ve AKP’ye teveccühün durumuna göre bir karar vereceğini düşünüyorum. Tayyip Bey kendisini seçim atmosferine soktu ama alınan kararların vatandaş üzerindeki etkisini ölçüyor, geriye gittiğini görürse erken seçim kararı alabilir. Muhalefetin desteği düşme eğiliminde ise seçimi erken yapmak için bir gerekçe yok. Önümüzdeki aylarda bunu göreceğiz.”

Paylaşın

Sedat Peker’in İddiaları: Savcılar Neden Harekete Geçmedi, Nasıl Olmalıydı?

Organize suç örgütü liderliğiyle suçlanan Sedat Peker’in, eski SPK Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu ile kardeşi Zehra Taşkesenlioğlu’nun da dahil olduğu bazı isimlerle ilgili dile getirdiği rüşvet iddialarının yankıları sürüyor.

Peker, Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun Marka Yatırım Holding’in sahibi Mine Tozlu Sineren’den 12 milyon TL rüşvet istediğini iddia etmişti.

Peker’in gündemi sarsan iddiaları sonrası CHP, İYİ Parti ve DEVA adı geçen şüpheliler hakkında suç duyurusunda bulundu.

Yolsuzluk iddialarıyla ilgili en çok merak edilen ve sorulan soru ise savcıların neden harekete geçmediği. Bu konuyu avukat ve hukukçulara sorduk.

Peker’in iddialarıyla ilgili hukuki süreç nasıl işlemeli?

Avukat Veysel Ok, siyasilerin ve sivil toplum kuruluşlarının suç duyurularının savcılık tarafından işleme alınmak zorunda olduğunu söylüyor.

Ok, Twitter gibi kamusal bir alanda belgeleriyle ifşası olan bu olaylar hakkında suç duyurusuna gerek kalmaksızın savcıların şimdiye kadar çoktan adım atması gerektiğini belirtiyor.

Gelinen aşamada savcıların soruşturmayı resen açmayabileceklerini fakat bu soruşturmalar üzerinden açmak zorunda olduklarını ifade eden Avukat Ok, euronews Türkçe’ye yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Bundan sonra ya soruşturmayı genişletir, ya takipsizlik kararı verir ya da iddianame hazırlayıp dava açar. Bunları yapmak zorunda. Sonraki adımda ya soruşturma genişletilecek.Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre bir suç tehlikesi söz konusu olduğunda savcılar kendiliğinden soruşturma açma hakkına sahiptir. Ayrıca siyasilerin ve sivil toplum kuruluşlarının yapacakları suç duyurularını da savcılık işleme almak zorunda.”

“Kaldı ki Twitter gibi kamusal alanlarda bir suçun ifşası söz konusuysa artık orada makul şüphe vardır ve bir soruşturma açılması gerekir. Herhangi bir ihbara gerek kalmaksızın savcıların da yetkisi dahilindedir, Cumhuriyet Savcılarının Twitter üzerinden yayımlanan bu belgelerle ilgili bir soruşturma açması gerekiyor.”

Yargının siyasi iradenin baskısı altında olduğunu savunan Ok, Peker’in son dönemde dile getirdiği iddialarla ilgili belgeleri de yayımlamaya başladığını ve muhalefetin de sessiz kalmasının artık imkansız olduğuna dikkat  çekiyor.

Avukat Ok: CHP ve İYİ Parti’nin seçtiği HSK üyelerinin hiç biri gündemle ilgili değiller

Veysel Ok, her ne kadar yaptırım gücü olmasa da Hâkimler ve Savcılar Kurulu’ndaki muhalif üyelerin de Peker’in iddialarıyla ilgili karşı tavır alabileceğini ancak bu çabayı göstermedikleri eleştirisinde bulunuyor:

“HSK’ya baktığımızda kararlar oy çokluğu ile alınıyor. Bu yüzden oy çokluğuna sahip değiller ancak kendileri kamusal alanda tepkilerini ifade edebilirler. Ama görüyoruz ki CHP ve İYİ Parti’nin seçtiği üyelerin hiç biri gündemle çok fazla ilgili değiller. Resmi Twitter hesaplarından bile açıklama yayımlayabilirler. Toplantıya çağırabilirler HSK’yı yani bir çok imkan var. Çoğunluk olmadıklarından karar alma güçleri elbette yok ama en azından bizi tatmin edecek noktada yetkileri ve güçleri var, ama kullandıklarını görmedim.”

Avukat Aytaç: Etkili bir soruşturma yapılmayacak çünkü uzanacağı yer iktidar

Avukat Kemal Aytaç ise Peker’in iddiaları ile ilgili şimdiye kadar Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma başlatılması gerektiğini belirtiyor.

Fakat gelinen aşamada etkili bir soruşturma yürütülebileceğine inanmadığını söyleyen Avukat Aytaç; “Belli ki bu soruşturma açılmayacak çünkü bu soruşturmanın uzanacağı yer iktidar” diyor:

“Ortaya konulan belgeler çok açık ve net. Bir soruşturmanın yapılabilmesi için savcının olayı duyduğunda ve de bir şüpheye düşecek dökümanların ve iddiaların olması gerekir. Şimdi bu ortaya atılan iddialar ve belgeler çok açık.”

“Savcılar eskisi gibi özgürce soruşturma açamıyor, başsavcıların iznine bağlı”

Avukat Aytaç, savcıların özgürce soruşturma açma yetkisinin kısıtlandığını ancak ortaya atılan iddialar sonrası Cumhuriyet Savcılığının şu ana kadar soruşturma açmış olması gerektiğini vurguluyor.

“Bu olay o kadar ortada ki hiç bir partinin suç duyurusuna gerek kalmaksızın Cumhuriyet Savcılığının soruşturma başlatılmalıydı. Ama belli ki bu soruşturma açılmayacak çünkü bu soruşturmanın uzanacağı yer iktidar. Ancak bunca siyasi parti ve kamuoyunun etkili bir biçimde bu olayın üzerine gitmesiyle yalandan bir soruşturma ile olayın üstünü de örtebilirler. Çünkü bu işin ucu başka yerlere gidecek. Şimdiye kadar hiç bir iddiayı da soruşturmamışlardı. Peker’in iddialarıyla ilgili soruşturma açılmazsa da bu siyasi iktidarın gidişi beklenecek. Çünkü bir üst mercii Saray.”

Peker’in ifşalarıyla ilgili hukuki değil siyasi bir süreç yürütüldüğünü düşünen Avukat Aytaç’a göre Türkiye’de uzunca bir süredir yargı mekanizması siyasetin emrinde.

“Ortada siyasi bir karar var, hukuk yok”

Mevcut durumun hukukla açıklanamayacağını savunan Aytaç, şunları söylüyor:

“Türkiye’de uzunca bir süredir hukuk uygulanmıyor, o nedenle mesele hukukçuların değerlendireceği bir konu değil. Bugün yargıçlarımız ve savcılarımız talimat alıyor, yani Saray’ın talimatlarıyla soruşturmalar açılıyor. Ortada hukuk yok. Hukukun olduğu bir ülkede şimdiye kadar bu iddialarla ilgili süreç başlatılırdı. Ama bu saatten sonra toplumun her kesiminin bu kirliliğe karşı tavır alması gerekiyor aksi takdirde biz de kirleneceğiz.”

Ne olmuştu?

Sedat Peker’in kullandığı belirtilen Deli Çavuş adlı hesaptan yapılan paylaşımlarda eski Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Ali Fuat Tașkesenlioğlu, AK Parti Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu, Cumhurbaşkanı Danışmanı Serkan Taranoğlu ve TOBB üyesi Salih Orakcı’nın rüşvet aldığı iddia edildi.

Yapılan paylaşımlarda Marka Yatırım Holding’in sahibi Mine Tozlu Sineren’den rüşvet istenildiğini gösteren Whatsapp yazışmalarının ekran görüntüleri de paylaşıldı.

Paylaşımlarda Mine Tozlu Sineren’den otomobillerin yanı sıra 2,5 milyon Tl rüşvet istendiği öne sürüldü. Daha önce yaptığı videolu paylaşımlarla gündem olan Sedat Peker, seçime iki ay kala işlenen suçlara dair yeni yayınlar yapacağını belirtiyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Bankaların Net Karı Beş Kattan Fazla Arttı

Bankacılık sektörü yılın ilk 7 ayında 207,8 milyar TL net kâr elde etti. Sektör, geçen yıl aynı dönem 40,2 milyar TL net kâr sağlamıştı. Sektörün net kârı Temmuz’da yıllık yüzde 505 artışla 38,7 milyar TL’ye yükseldi.

Haber Merkezi / Bankacılık toplam aktifleri temmuz itibarıyla 12,3 trilyon TL oldu. 2021 aynı dönemde bu rakam 6,71 trilyon liraydı. Toplam krediler temmuz itibarıyla 6,51 trilyon liraya yükseldi. Geçen yılın aynı döneminde bu rakam 3,88 trilyon liraydı.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Temmuz Ayı Türk Bankacılık Sektörü verilerini açıkladı. Açıklanan verilere göre, Temmuz ayında sektörün aktif büyüklüğü 12 trilyon 304 milyar 480 milyon lira düzeyinde gerçekleşti.

Sektörün aktif toplamı 2021 sonuna göre 3 trilyon 89 milyar 18 milyon lira artış kaydederken, bunun oransal karşılığı yüzde 33,5 oldu. Sektörün net karı Temmuz’da yıllık bazda yüzde 505 artışla 38,7 milyar TL’ye yükseldi. Sektör, geçen yıl aynı dönem 40,2 milyar TL net kar elde etmişti.

Temmuz’da 2021 sonuna kıyasla, sektörün en büyük aktif kalemi olan krediler yüzde 32,9 artarak 6 trilyon 511 milyar 631 milyon liraya, menkul değerler toplamı yüzde 38,0 yükselerek 2 trilyon 37 milyar 307 milyon liraya çıktı. Bu dönemde, kredilerin takibe dönüşüm oranı da yüzde 2,42 seviyesinde gerçekleşti.

Bankaların kaynakları içinde en büyük fon kaynağı durumunda olan mevduat, Temmuz’da 2021 sonuna göre yüzde 40,6 artarak 7 trilyon 457 milyar 718 milyon liraya yükseldi.

Aynı dönemde öz kaynak toplamı yüzde 46,8 artışla 1 trilyon 48 milyar 288 milyon liraya ulaştı. Sektörün Temmuz sonu itibarıyla dönem net karı 207 milyar 860 milyon lira, sermaye yeterliliği standart oranı yüzde 18,02 seviyesinde gerçekleşti.

Paylaşın

Türkiye-Suriye Politikasında Yeni Dönem Ne Anlama Geliyor?

2010 yılının sonlarına doğru Tunus’ta başlayan ve daha sonra kademeli olarak Orta Doğu ülkelerine sıçrayan halk ayaklanmaları bölgedeki bazı otokratik rejimlerin düşmesiyle sonuçlandı. Arap Baharı olarak adlandırılan bu ayaklanmalar Türk dış politikasında da bir kırılma noktası oldu.

Halk ayaklanmalarının Suriye’de de başlaması ve ardından Ankara’nın yaklaşımı iki ülke ilişkilerini kopardı. Suriye savaşı ile birlikte bozulan Ankara-Şam ilişkilerinde bugünlerde yeni bir diplomasi trafiği yaşanıyor.

Ankara’da düzenlenen 13. Büyükelçiler Konferansı’nda konuşan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Suriyeli muhalif gruplar ile Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad hükümeti arasında uzlaşma çağrısı Ankara-Şam arasında yeni bir trafiğin başlangıcı olarak algılandı.

11 yıl önce başlayan Suriye iç savaşında yaşananları o günlerde ‘vahşet’ olarak tanımlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise yakın zamanda ‘Şam’la yeni bir dönem olur mu?’ sorusuna “Devletler arasında hiçbir zaman siyasi diyalog veya diplomasi kesip atılamaz. Her zaman her an bu tür diyaloglar olur, olmalıdır.” yanıtını verdi.

Türkiye’nin son Şam Büyükelçisi Ömer Önhon, iki ülke arasında başlayan bu diyalog sürecinin önemini ve her iki ülkenin masaya hangi kartlarla oturacağını euronews’e anlattı.

Kritik bir seçim sathına giren Türkiye açısından güvenlik ve göçmen meselesinin görüşmelerin ana çerçevesini oluşturacağını ifade eden Önhon, Suriye kanadında ise topraklarındaki Türk askerlerinin varlığının önemli bir sorun olduğunu söylüyor.

Önhon, 2011 yılından bu yana devam eden Suriye krizinin hem Türkiye hem de bölgenin diğer ülkelerine olumsuz yansımaları ve maliyeti olduğunu dile getirerek başlıyor söze.

O nedenle bu krize bir çözüm bulunmasının, Suriye’de kalıcı bir barış ve istikrarın tesis edilmesinin şart olduğunu ifade ediyor.

Önhon, şimdilerde dillendirilen diyalog süreci öncesinde de özellikle 2012’den bu yana düzenlenen önemli konferanslar, Viyana açıklamaları ya da Astana süreci gibi adımlarla ortaya konulan çabalarla Suriye’deki krize çözüm olunmak istendiğini fakat bunların neticeye bağlanmadığına değiniyor.

Önhon, diyaloğun zamanlamasıyla ilgili olarak Türkiye’de bir yıl içinde yapılacak seçimi işaret ediyor ve Türkiye açısından önemli olan güvenlik ve göçmenler konusuna dikkat çekiyor.

Bu iki meselenin seçim sathına girildiğinde oy kazandıracak veya kaybettirecek iki mesele olduğunu vurgulayan Önhon şu ifadeleri kullandı:

“Son dönemde Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını hep beraber dinledik. Suriye’deki bir yeni bir evreye girme arzusunun aslında bir tezahürünü görüyoruz. Hani neden şimdi denirse, Türkiye açısından baktığınız zaman önümüzdeki bir sene içinde bir seçim var. Dış politikada da eleştiri konusu olan meseleler var. Son zamanlarda iktidarın aramızda gerginlik olan ülkelerle arayı düzeltme hamleleri yaptığını görüyoruz. Burada da mesele Suriye ile aranın düzeltilmesi olacak. Çünkü Suriye konusu Türk iç siyasetinin hakikaten içinde olan bir konu haline geldi. Yani Suriye kaynaklı sığınmacılar ve güvenlik konusu seçimlerde belki oy kazandırabilecek ama daha çok kaybettirebilecek konular. Bu yükü hafifletmek için hükümetin bir arayış içinde olduğunu düşünüyorum.”

Bununla birlikte Rusya’nın çözümün adresi olarak Suriye’yi göstermesinin de hükümeti bir arayışa ittiğinin altını çizen Önhon; “Bütün bunlar bir araya gelince iktidar da Suriye’de acaba bir şeyler yapmanın veya merkez yönetim ile bir şeyler yapmanın zamanı mı diye bir arayış içinde olunduğunu açıkça görüyoruz” diyor.

Büyükelçi Önhon’a göre Suriye’nin masadaki en önemli talebi Türk askerlerinin ülkeden çekilmesi

“Suriye kanadından yapılan açıklamalarda Türk askerinin ülkeden çekilmesi, onların ‘terörist’ olarak nitelendirdikleri muhalif gruplara Türkiye’nin destek vermemesi gibi bir kaç unsur sıralandı. Fakat meseleye ne taraftan baktığınıza bağlı, Türkiye tarafından bakınca bugün olayların bu noktaya gelmesinin ana sebebi Esad’ın uyguladığı politikalar. Bu ülkede istikrara yönelik bir adım atılacaksa Esad yönetiminin de farklı politikalar izlemesi beklenir taraflar şu aşamada kendi şartlarını dayatırsa bu işin sonucu iyice çıkmaza girer. Çünkü zaten çok zor bir mesele. Fakat halihazırda yapılan açıklamalar normal, burada önemli olan iki tarafın bir şekilde bölge barışı ve istikrarı açısından yararlı olacağına inandığı siyasi iradeyi ortaya koymaları.”

Bununla birlikte Önhon, Türkiye’nin Suriye topraklarında asker bulundurma sebebinin de Suriye’den kaynaklanan güvenlik sorunlarına bağlıyor ve YPG’nin güvenlik boşluğundan kaynaklı Suriye topraklarındaki mevcudiyetinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguluyor.

“Türk askerinin Suriye toprakları içinde bulunmasının bir sebebi var. O da Suriye’den kaynaklanan güvenlik sorunu. Türkiye’nin YPG saldırıları var. YPG’nin oradaki mevcudiyeti var. Bu oradaki güvenlik boşluğundan kaynaklandı. Eğer yarın öbür gün merkezi hükümet, o güvenlik boşluğunu dolduracak tedbirleri alır ve Türkiye’ye yönelik oradan bir tehdit artık olmazsa, Türk askeri de orada kalmayacaktır. Türk askeri yabancı bir ülke toprağında kalmayacaktır. Çekilecektir. Ama biz niye oradayız? Oradan Türkiye’ye yönelik bir güvenlik tehdidi var ve o tehdidi sınırlarımızın ötesinde karşılamak için oradayız açıkçası.”

Ömer Önhon

YPG’nin Suriye topraklarında Arap nüfusunun çok fazla olduğu bölgelerin yüzde otuzunu elinde tuttuğunu, petrol bölgelerinde hakimiyeti olduğunu ve de önemli tahıl ambarlarının YPG kontrolünde olduğunu ifade eden Önhon, YPG’nin tüm bunların üstüne oturduğunu söylüyor:

“YPG yani PKK’nın oradaki uzantısı olarak kabul ediyoruz. YPG’nin söylemi bugün sadece Türkiye için değil aslında Suriye için de bir tehdit. Her ne kadar ülkenin toprak bütünlüğüne saygı duyuyoruz diyorlarsa da bugün bakıyorsunuz ülkenin Arap nüfusun çok fazla olduğu bölgelerin yüzde otuzunu elinde tutuyor. Bu bölgelerde Suriye halkına ait olan petrol kaynakları var. Ondan sonra tahıl ambarı bu bölgelerde. YPG bunların üstüne oturmuş vaziyette. Bu durum Suriye halkı için de son derece olumsuz bir ortama yol açmıyor mu ? Ülkeye ait servetin üstüne oturuyorlar. Sonra da Suriye’nin geleceğiyle ilgili olarak biz bugünkü yönetimden geriye gidecek hiçbir şeyi kabul etmeyiz filan gibi böyle tek taraflı birtakım açıklamalarda bulunuyorlar. Halbuki Suriye’nin geleceğini yani Suriye halkını oluşturan unsurlardan biri değil, tamamının bir araya gelip kararlaştırılması lazım. Bütün bunlar önümüzdeki dönemde ele alınıp herkesi tatmin edecek şekilde çözüme ulaştırılması gereken konular.”

Türkiye-Suriye görüşmeleri başlarsa Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin geri döneceğine dair oluşan beklentinin de gerçekleşmeyeceği kanaatinde Önhon.

Önhon, elverişli koşullar oluşmadan göçmenlerin Suriye’ye geri dönmeyeceğini belirtiyor:

“Bir kere bu çözümün kaynağı Türkiye’de değil, Suriye’de yani meselenin kaynağında. Şimdi orada eğer sığınmacıların dönüşü için elverişli koşullar oluşturulamazsa sığınmacıların böyle toplu halde oraya dönmesini bekleyemezsiniz. Nedir bu elverişli koşullar? Bir kere güvenlikleri garanti altında olacak, döndüklerinde başlarının üstünde bir çatı olacak, aş olacak, işi olacak, hastane olacak, sağlık ihtiyaçları karşılanacak… Bütün bunlar olmadığı takdirde neden dönsünler? Bir de Türkiye’de hakikaten gayet iyi şekilde bakılıyorlar ve bir çok avantajlara da sahipler.”

Öte yandan Önhon, Suriye’de tüm Suriyelilerin oy kullanabilecekleri bir seçimde yurt dışında Esad’a karşı olan 7 milyon Suriyelinin oy kullanmasını Esad’ın kabul etmeyeceği düşüncesinde.

“İşin öbür tarafı da yurt dışına çıkan bu insanların büyük çoğunluğu kaçmak zorunda kalanlar. Yani duygu olarak Esad’a yakın değiller. Esad’a karşı bilenmişlikleri de var, o da biliyor bu durumu. Zaten Suriye’de durum parlak değil, ekonomi kötü, bir sürü muhalif unsur hala ortada ve gayet faal. Tüm bunların üzerine Esad 7 milyon sığınmacıyı geri getirmek ister mi? Bana göre istemez. Şimdi diyoruz ki yeni anayasa için bütün Suriyelilerin oy kullanabilecekleri bir seçim yapılması gerekiyor. Çok adaylı bir seçim olması gerekiyor başkanı yeniden seçmek için…Şimdi buna bütün Suriyeliler dediğinizde yurtdışındaki 7 milyon Suriyeliyi de katmalısınız. Bu yedi milyonun büyük kısmı Esad’a karşı olan ya da haz etmeyen insanlar. O nedenle Esad, bu insanların da oy kullanacağı bir seçimin yapılması ne derece arzu eder? Bu sebeple oradaki koşullar olgunlaşmadan ve güvenlik koşullarının uygun olduğuna kanaat getirmeden giden olmaz.”

Halihazırda yavaş yavaş ilerleyen bir süreç olsa da atılan adımların ve verilen mesajların ılımlı bir etki yaratacağını düşünen Önhon, 911 kilometre ortak sınırınızın olduğu bir ülkede yaşananları artık görmemenin imkansız olduğu görüşünde.

(Kaynak: Eurnews Türkçe)

Paylaşın