İki Hafta İnternetsiz Kalmak Beyni On Yıl Gençleştiriyor

Kanada’daki British Columbia Üniversitesi’nden bilim insanlarına göre, telefonla internete erişimi sadece iki hafta kısıtlamak, beyni on yıla kadar gençleştirebiliyor.

British Columbia Üniversitesi tarafından yürütülen bir araştırmada, 400 katılımcı üzerinde iki hafta boyunca mobil internet bağlantısını kesmenin etkileri incelendi. Katılımcılar bu süre zarfında telefonlarını yalnızca arama ve mesajlaşma gibi temel işlevler için kullanabildi.

Araştırmanın sonucunda, internetten uzak kalmanın beyin fonksiyonlarında ve ruh sağlığında belirgin iyileşmeler sağladığı gözlemlendi. Özellikle dikkat sürelerinin arttığı ve beyin yaşının, genç bireylerin seviyelerine eşdeğer bir şekilde, yaklaşık 10 yıl geriye döndüğü tespit edildi.

Katılımcıların çoğunun ruh hallerinde olumlu değişiklikler bildirdiği, hatta bazılarının antidepresan kullananlara kıyasla daha iyi bir zihinsel duruma ulaştığı belirtildi. Ekran başında geçirilen sürenin yarıya inmesi de bu etkileri destekleyen faktörlerden biriydi.

Bilim insanları, sürekli dijital bağlantının zihinsel sağlığı olumsuz etkilediğini ve kısa süreli bir dijital detoksun bile konsantrasyonu artırıp stresi azaltabileceğini vurguluyor. Bu bulgular, modern yaşamda internet kullanımının beyin üzerindeki etkilerini yeniden değerlendirmemizi sağlayabilir.

İnternetin potansiyel olumsuz etkileri

Öte yandan internetin potansiyel olumsuz etkilerini şu şekilde özetleyebiliriz:

Zihinsel sağlık sorunları: Sürekli internet kullanımı, özellikle sosyal medya, kaygı, depresyon ve yalnızlık hislerini artırabilir. İnsanlar, başkalarının “mükemmel” hayatlarını görerek kendilerini yetersiz hissedebilir (sosyal karşılaştırma tuzağı). Ayrıca, bilgi bombardımanı ve ekran başında geçirilen uzun saatler zihinsel yorgunluğa yol açabilir.

Dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon eksikliği: İnternetin sunduğu sonsuz içerik akışı (kısa videolar, bildirimler, haberler) dikkatin dağılmasına ve derin düşünme yeteneğinin zayıflamasına neden olabilir. Bu durum, özellikle gençlerde “dijital dikkat eksikliği” olarak adlandırılan bir soruna yol açabilir.

Fiziksel sağlık üzerindeki etkiler: Uzun süre ekran başında kalmak, göz yorgunluğu, boyun ve sırt ağrıları, uyku bozuklukları gibi fiziksel sorunlara neden olabilir. Mavi ışık maruziyeti, melatonin üretimini baskılayarak uyku kalitesini düşürebilir.

Bağımlılık riski: İnternet, özellikle oyunlar, sosyal medya ve diğer etkileşimli platformlar üzerinden bağımlılık yaratabilir. Bu, gerçek hayattaki ilişkilerin ve sorumlulukların ihmal edilmesine yol açabilir.

Gizlilik ve güvenlik sorunları: İnternette geçirilen zaman, kişisel verilerin kötü niyetli kişilerce ele geçirilme riskini artırır. Dolandırıcılık, kimlik hırsızlığı ve siber zorbalık gibi sorunlar da yaygındır.

Yanlış bilgi yayılımı: İnternetin erişim kolaylığı, doğrulanmamış veya manipülatif bilgilerin hızla yayılmasına olanak tanır. Bu, bireylerin yanlış kararlar almasına veya gerçeklikten kopmasına neden olabilir.

Sosyal izolasyon: Sanal bağlantılar gerçek ilişkilerin yerini aldığında, yüz yüze iletişimin azalmasıyla bireyler arasında duygusal kopukluk artabilir.

Paylaşın

Donald Trump: Liderler, Popomu Öpmek İçin Sıraya Girdi

ABD Başkan Donald Trump, yeni ticaret politikalarını başlatmasının ardından, “Ülkeler bizi arıyor, popomu öpüyorlar. Anlaşma yapabilmek için ölüyorlar. ‘Lütfen efendim, her şeyi yaparım’ diyorlar” dedi.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın onlarca ülkeye yönelik ek gümrük vergileri Çarşamba günü yürürlüğe girdi. Donald Trump, Amerikan gümrük vergilerinin devreye girmesiyle birlikte küresel liderlerin ticaret anlaşması yapabilmek için kendisine “her şeyi yapmaya hazır” olduklarını söyledi.

Washington’daki Ulusal Cumhuriyetçi Kongre Komitesi Yemeği’nde konuşan Trump, “Bu ülkeler bizi arıyor, popomu öpüyorlar. Anlaşma yapabilmek için ölüyorlar. ‘Lütfen efendim, her şeyi yaparım’ diyorlar” ifadelerini kullandı.

Donald Trump, Çin’e yönelik “ek yüzde 50 gümrük vergisi” tehdidini yerine getirdi. Beyaz Saray, ABD’nin Çin’e uyguladığı yeni gümrük vergisini yüzde 104’e çıkaracağını duyurdu. Trump geçen hafta çok sayıda ülkeye yeni gümrük vergileri getirirken Çin’e yüzde 34’lük ek bir gümrük vergisi ilan etmiş ve bu ülkeden gelen ürünlerden alınan vergiyi toplam yüzde 54’e çıkarmıştı.

Trump diğer ülkeleri, bir karşılık vermemeleri konusunda uyarmış, aksi takdirde yeni vergilerle karşılaşacaklarını belirtmişti. Çin ise bu tehdide rağmen 10 Nisan’dan başlayarak ABD mallarına yüzde 34 ek gümrük vergisi uygulanacağını duyurmuştu.

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, vergilendirmenin 9 Nisan Çarşamba günü itibarıyla yapılacağını duyurdu. “Amerikalıların başka bir ülkeye ihtiyacı yok. Leavitt, “Başkan Trump (Donald) çelikten bir omurgaya sahip ve asla yıkılmayacak” diye ekledi.

Trump, “karşılıklı tarife” diye nitelediği gümrük vergilerinin ABD’deki üretim sektörünü canlandıracağını, Amerikan firmalarını koruyacağını, istihdam yaratacağını, ülkenin ticaret açığını azaltacağını ve ulusal borcun hafiflemesini sağlayacağını savunuyor.

Trump’ın vergileri siyasi amaçlarla kullanabileceğine de dikkat çekiliyor. Bu yılın başında Kanada ve Meksika’ya gümrük vergisi getirme tehdidinin ardından iki ülke de ABD’ye göçü ve uyuşturucu kaçakçılığını engellemek için sınır denetimlerini artırma sözü vermişti.

Çin’den ABD’ye uyarı

Çin, ABD ile ekonomik ve ticari ilişkiler hakkında yayımladığı yeni politika belgesinde, Trump yönetimini “Ticaret savaşlarının kazananı olmaz ve korumacılık çıkmaz bir sokağa sürükler” sözleriyle uyardı, Washington’a “göz hizasında diyalog” çağrısı yaptı.

Çin’in politika belgesinde, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile ABD Başkanı Donald Trump’ın yılın başında yaptıkları telefon görüşmesine atıf yapılarak, “ABD’nin, iki devlet başkanının telefon görüşmesinde işaret ettikleri yöne doğru ilerlemek için Çin ile güçlerini birleştirmesi beklenmektedir” deniliyor.

Karşılıklı saygı, barış içinde bir arada yaşama ve kazan-kazana dayalı işbirliği ilkelerine riayet edilmesi gerektiğine vurgu yapan Çin, iki tarafın aynı göz hizasında diyalog ve istişare yoluyla endişelerini ele alabileceklerine dikkat çekiyor, bu yolla “ikili ekonomik ve ticari ilişkilerde birlikte sağlıklı, istikrarlı ve sürdürülebilir gelişme sağlanabileceği” kaydediliyor.

Paylaşın

2024 Yılında En Az 1.518 Kişi İdam Edildi

Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre, 2024 yılında en az 1.518 kişi idam edildi. Raporda, bunun 2015’ten bu yana kaydedilen en yüksek sayı olduğu belirtildi. Raporda, idam cezalarında bir önceki yıla göre yüzde 32’lik bir artış olduğu ifade edildi. 

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnès Callamard, “Yetkililere meydan okumaya cesaret edenler en acımasız cezalarla karşı karşıya kaldılar” dedi. Callamard, “Özellikle İran ve Suudi Arabistan’da, konuşacak kadar cesur olanları susturmak için ölüm cezası kullanılıyor” diye ekledi.

Af Örgütü raporunda ayrıca, 2024 yılında infaz edilen idamların yüzde 40’tan fazlasının uyuşturucuyla ilgili suçlar nedeniyle gerçekleştirildiğini belirterek, bunun yalnızca uluslararası insan hakları hukuku ve standartlarına göre hukuka aykırı olmakla kalmayıp, uyuşturucu kaçakçılığını azaltmada kanıtlanmış bir etkisi olmadığını vurguladı.

Uluslararası Af Örgütü, 2024 yılında dünya genelinde kaydedilen idam cezalarına ilişkin yıllık raporunu açıkladı. Rapora göre, dünya genelinde infaz edilen idam cezalarının sayısı son 10 yılın en yüksek seviyesine ulaşarak bin 500’ü aştı.

Raporda, kayıtlara geçen idam cezalarının yüzde 90’ının İran, Suudi Arabistan ve Irak’ta gerçekleştiği belirtildi. İran, geçen yıl en az 972 kişiyi idam ederek listenin en üst sırasına yerleşti. İran’da 2023 yılında bu rakam 853 olarak kaydedilmişti.

Suudi Arabistan’da infaz edilen idam cezalarının sayısı 2024 yılında bir önceki yıla kıyasla iki kat artarak en az 345’e yükseldi. Bu, Af Örgütü’nün bu ülkede kaydettiği en yüksek rakam oldu. Irak’ta ise ölüm cezası 63 kez uygulandı, bu geçen yıl idam cezalarının 2023’e kıyasla neredeyse dört kat arttığını gösteriyor.

Ancak Af Örgütü, yıllık raporunda Çin’i “dünyadaki bir numaralı infazcı” olarak nitelendirerek, mevcut verilerin ülkede binlerce kişinin idam edildiğini gösterdiğini belirtti. Fakat Çin, idam cezalarına ilişkin verileri açıklamayı reddediyor. Örgüt ayrıca, Kuzey Kore ve Vietnam’ın da ölüm cezasını yaygın bir şekilde uyguladığı konusunda şüpheler bulunduğunu ifade etti.

Suudi Arabistan’da, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ülkeyi modernleştirme programı ve ölüm cezasının azaltılacağına dair vaatlerine rağmen, idam sayısında ciddi bir artış kaydedildi. Af Örgütü bu artışın başlıca nedeninin, ülkede siyasi muhalefetin bastırılması için idam cezasının kullanılması olduğunu belirtti.

Örgüt, Suudi yetkililerinin, 2011-2013 yılları arasında “hükümet karşıtı” protestoları destekleyen Şii azınlığa mensup kişileri cezalandırmak için ölüm cezasını bir silah olarak kullanmayı sürdürdüğünü ifade etti.

Ağustos ayında Abdülmecid el-Nimr, El Kaide’ye üye olmakla bağlantılı terör suçlamasıyla idam edildi. Ancak mahkeme belgelerinde el-Nimr’in protestolara katıldığına dair açık ifadeler yer alıyordu.

Af Örgütü’nün idam cezası uzmanı Chiara Sangiorgio, “Medyada, terör ve terör bağlantılı suçlarla ilgili bir söylem yaratmak için yetkililerin bu davayı nasıl kullandığını gördük, bu da muhalefetin bastırılması ve halkın korunması için ölüm cezasının gerekli olduğu algısı oluşturmak üzere terörizmin nasıl kullanıldığını gösteriyor” değerlendirmesi yaptı.

İran’da ise Jina Mahsa Amini’nin 2022’de polis nezaretindeki ölümünün ardından ülke genelinde başlayan protestolarla bağlantılı olarak iki kişi daha idam edildi. Bunlardan biri, uzun süredir ruhsal sağlık sorunları olan protestocu 23 yaşındaki Muhammad Kubadlu oldu.

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnès Callamard, “Otoriteye meydan okuyanların acımasız cezalarla karşı karşıya kaldığını, özellikle İran ve Suudi Arabistan’da, konuşma cesareti gösterenleri susturmak için ölüm cezasının kullanıldığını görüyoruz” diye konuştu.

Af Örgütü’nün raporuna göre, 2024’teki idamların yüzde 40’ından fazlası uyuşturucu suçlarıyla bağlantılıydı. Raporda, Singapur ve Çin’de uyuşturucu bağlantılı suçlarda ölüm cezasının yaygın şekilde uygulandığı belirtildi.

Örgüt Genel Sekreteri Callamard, birçok durumda uyuşturucu bağlantılı suçlardan ölüme mahkûm edilen kişilerin dezavantajlı kesimlerden geldiğini ve bu cezanın uyuşturucu ticaretini azaltmada kanıtlanmış bir etkisi bulunmadığını ifade etti.

Callamard, uyuşturucu suçları için ölüm cezası uygulamayı düşünen Maldivler, Nijerya ve Tonga gibi ülkelerin bundan vazgeçmeleri ve uyuşturucu ticareti ile mücadeleye yönelik politikalarında insan haklarını göz önünde bulundurmaları gerektiğini de sözlerine ekledi.

Malezya’da ise 2023’te başlatılan reformlar sonucunda, çoğu uyuşturucu bağlantılı suçlardan idama çarptırılan yaklaşık bin kişinin cezası ertelendi. Ülkede, uyuşturucu ticareti de dahil olmak üzere bazı suçlar için zorunlu idam cezası kaldırıldı.

ABD: Batılı ülkeler içinde bir istisna

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), ölüm cezası uygulayan Batı demokrasileri arasında önemli bir istisna olarak kalmayı sürdürüyor. ABD’de infaz edilen idam sayısı 2024 yılında bir önceki yıla göre sadece bir artarak, 24’ten 25’e yükseldi. Bu hafif artışa rağmen Af Örgütü’ne göre bazı endişe verici eğilimler mevcut.

Af Örgütü’nden Sangiorgio, “Sayılar hem infazlar hem de ceza kararları açısından tarihsel olarak çok düşük, ancak geçen yıl dört eyalette, Güney Carolina, Georgia, Utah ve Indiana’da infazların yeniden başladığını gördük. Yıllardır idam cezasının uygulanmadığı eyaletlerde yeniden infazlara başlanması çok endişe verici” dedi.

Alabama’da ise idamların sayısı iki katına çıkarken, nitrojen gazı da kullanıldı. Birleşmiş Milletler gözlemcileri, nitrojen hipoksiyle yani oksijen yetmezliği sonucu ölümün, işkence anlamına gelebileceğini belirtiyor.

Af Örgütü, idam sayılarında 2024’teki bu endişe verici artışa rağmen, yalnızca 15 ülkenin ölüm cezası uyguladığına dikkati çekerek, bu sayının son iki yıldır düşük olduğunu belirtti. “Bu, acımasız, insanlık dışı ve onur kırıcı bir cezadan uzaklaşıldığını gösteriyor” diyen Callamard, “Ölüm cezasını uygulayan ülkelerin münferit bir azınlık olduğu açık” diye konuştu.

Dünyada toplamda 145 ülke, ölüm cezasını ya yasalarla ya da uygulamada kaldırdı. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda üyelerin üçte ikisi ölüm cezalarının durdurulmasını ve nihai olarak kaldırılmasını öngören bir karar tasarısını kabul etmişti.

Afrika ülkelerinden Zimbabve’de, idam cezasını kaldıran, ancak olağanüstü hâl durumunda yeniden uygulama hakkını saklı tutan bir yasa tasarısı 2024 yılında kabul edildi. Ülkede 60 kişiye verilen idam cezası, af kapsamında yeniden gözden geçirilecek. Ayrıca, 2021’den bu yana altı Afrika ülkesi de benzer adımlar attı.

Af Örgütü’nden Chiara Sangiorgio, Afrika’daki bu gelişmenin olumlu bir eğilime işaret ettiğini vurgulayarak, “Genel olarak Afrika’daki durum ölüm cezasının, suç ve diğer sorunlara karşı sihirli bir çözüm olduğu söylemine inanmayan, bir başarı, umut ve insan hakları konusunda bir liderlik hikayesi” değerlendirmesi yaptı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Türkiye’de Günde Ortalama 7 Saat İnternette Geçiyor

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, 77,3 milyon internet kullanıcısı bulunduğuna işaret ederek, internette geçirilen sürenin günlük ortalama 7 saatte ulaştığını belirtti.

Haber Merkezi / Uraloğlu ayrıca Türkiye’deki web trafiğinin ise yüzde 73,1’inin cep telefonlarının oluşturduğunu belirterek en yakın takipçisi dizüstü ve masaüstü bilgisayarların payının yüzde 25,5 olduğunu da bildirdi.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, We Are Social ve Meltwater tarafından hazırlanan Dijital 2025 Türkiye raporunda yer alan mobil kullanım verilerini değerlendirdi.

Bakan Uraloğlu, 2025 yılı itibarıyla Türkiye nüfusunun 87,6 milyona ulaştığını belirterek, “Nüfusumuzun yüzde 92,1’ine denk gelen 80,7 milyon kişi cep telefonu kullanıyor” dedi.

İnternet kullanan kişi sayısının nüfusun yüzde 88,3’ünü oluşturduğunu ifade eden Uraloğlu, “Ülkemizde 77,3 milyon internet kullanıcısı var. Söz konusu rapora göre 16 yaş ve üzeri internet kullanıcılarının yüzde 97,6’sı cep telefonuna; yüzde 62,8’i ise masaüstü veya dizüstü bilgisayara sahip” ifadelerini kullandı.

Abdulkadir Uraloğlu ayrıca, 16 yaş ve üzeri internet kullanıcılarının yüzde 96,9’unun internete erişim için herhangi bir cep telefonu kullandığını belirterek bunu yüzde 95,2 ile akıllı telefonların takip ettiğini de ifade etti.

İnternette geçirilen sürenin yüzde 56,3’ü mobil

İnternette geçirilen sürenin ise günlük ortalama 7 saat 13 dakikaya ulaştığını anlatan Uraloğlu, “Bu sürede mobilin payı yüzde 56.3. Yani günlük ortalama 4 saat 4 dakikayı cep telefonlarımız aracılığıyla internette geçiriyoruz. Bilgisayarlarda ve tabletlerde geçirilen günlük süre ise 3 saat 9 dakika” dedi.

Abdulkadir Uraloğlu ayrıca Türkiye’deki web trafiğinin ise yüzde 73,1’inin cep telefonlarının oluşturduğunu belirterek en yakın takipçisi dizüstü ve masaüstü bilgisayarların payının yüzde 25,5 olduğunu da sözlerine ekledi.

Paylaşın

Borsa’da Kayıplar Durdurulamıyor; Türkiye’nin Risk Primi Zirvede

Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS / Credit Default Swap) puanı 372 seviyesine yükseldi. Böylelikle Türkiye’nin risk primi son 1,5 yılın en yüksek seviyesine çıktı.

Haber Merkezi / Borsa İstanbul 100 endeksi ise, yeni haftaya yüzde 2,80’lik bir düşüşle 9.117 puandan başladı.

Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS / Credit Default Swap) puanı 372 baz puanı görerek Kasım 2023’ten bu yana en yüksek seviyeye çıktı.

19 Mart’ta yurt içinde siyasi gündemdeki olaylarla Türkiye’nin risk priminde yukarı yönlü bir hareket görülerek 300 baz puanın üzerine çıkmıştı. Trump’ın gümrük vergilerini açıklaması sonrasında risk priminde hareketlilik sürdü. Bloomberg verilerine göre, 18 Mart’ta 255 baz puan olan Türkiye’nin 5 yıllık CDS’i 7 Nisan’da 373 puana yaklaştı.

Borsa İstanbul 100 endeksi, yeni haftaya yüzde 2,80’lik bir düşüşle 9.117 puandan başladı. Günün ilerleyen saatlerinde endeks kayıplarını daha da artırarak yüzde 3,50 civarında geriledi.

Bankacılık endeksi yüzde 3,61, holding endeksi ise yüzde 2,80 değer kaybetti. Analistler, 9.100 ve 9.000 seviyelerinin destek, 9.200 ve 9.300 seviyelerinin direnç noktaları olarak dikkat çektiğini belirtiyor.

“Ekonomideki son çalkantı kalıcı değil”

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Tarım ve Orman Şurası’nda yaptığı konuşmada ekonomik politikalara ve küresel gelişmelere dair önemli mesajlar verdi.

Son dönemde döviz kurundaki hareketliliğe de değinen Şimşek, Türk Lirası’ndaki yüzde 3 ila 3,5 seviyesindeki değer kaybının kısa vadede bazı etkiler yaratabileceğini, ancak bu etkinin kalıcı olmayacağını belirtti.

Şimşek, “Lirada nisan ayına özgü sınırlı etkiler olabilir. Ancak orta ve uzun vadede bu oynaklığın kalıcı bir baskı yaratmasını beklemiyoruz. Aksine, dezenflasyon sürecine katkı sağlayacağını öngörüyoruz” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

EPDK Açıkladı: Elektriğe Yüzde 25 Zam

EPDK, elektrik perakende satış fiyatlarında mesken abone grubu için yüzde 25, tarımsal faaliyetler abone grubu için yüzde 12,4 oranında artış yapıldığını duyurdu.

5 Nisan 2025 tarihinden itibaren geçerli olacak zamla birlikte 100 kWh elektrik tüketimi olan bir mesken abonesi için ödenecek tutar 259,04 lira oldu.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’ndan (EPDK) yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Elektrik üretim ve dağıtım maliyetlerinde yaşanan artış nedeniyle nihai elektrik perakende satış fiyatlarında mesken abone grubu için %25, kamu ve özel hizmetler sektörü abone grubu için %15, sanayi abone grubu için %10 ve tarımsal faaliyetler abone grubu için %12,4 oranında artış yapılmıştır.

Bu artışla beraber 100 kWh elektrik tüketimi olan bir mesken abonesi için ödenecek tutar 259,04 TL olmuştur.

Ayrıca BOTAŞ’ın internet sitesinde ilan ettiği BOTAŞ doğal gaz toptan satış fiyatları ışığında: Nihai doğal gaz satış fiyatlarında sanayi tüketicileri için ortalama %20, elektrik üretim santralleri için ise ortalama %24,2 oranında artış söz konusudur. Tarifeler 5 Nisan 2025 tarihi itibariyle geçerli olacaktır.”

Paylaşın

Bakırhan’dan İktidara “Demokrasiden Korkmayın” Çağrısı

İktidara “demokrasiden korkmayın” çağrısında bulunan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Demokratik Türkiye Cumhuriyeti, ortak kader ve tarihe sahip olduğumuz Ortadoğu halklarına güçlü bir nefes vermek anlamına gelecektir” dedi ve ekledi:

“Türkiye’de bireylerin hak ve özgürlükleri, kati güçler ayrımını, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlığı temel alan özgürlükçü laikliği, farklılıkları tanıyarak üniterliği tesis etmek demokratik siyasi düzenin formülüdür. Bu düzenin filizlenmesi için herkesin ön yargılarını aşması, sorumluluk alması, demokratik siyasi bir kararlılık göstermesi kritik önemdedir”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Kürt sorununun çözümü ve PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına ilişkin Yeni Yaşam Gazetesi’nde bir yazı yazdı. Bakırhan’ın yazısında şu ifadelere yer verdi:

“Küresel ve bölgesel gelişmeler açısından Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden biri Türkiye, en örgütlü halklarından biri ise Kürt halkıdır. Küresel düzen ve bölgesel dinamikler büyük bir kasırga altında değişirken, Türkiye’de Kürt sorununun çözümü ve demokratik dönüşüm muazzam sonuçlar üretecektir. Bu sürecin doğru yönetilmesi, sadece Türkiye için değil tüm bölge için de köklü ve demokratik değişimlerinin önünü açabilir. Bu yeni dönemde daha güçlü bir pozisyon almak için barışa ve demokratik dönüşüme hizmet edecek kapsayıcı ve cesur bir perspektife ihtiyacımız var.

Türkiye’nin yüz yıllık devlet politikasının özü inkar, isyan ve bastırma ekseninde şekillendi. Tüm ülkeye kaybettiren bu yanlış politika, toplumsal barış ve demokratik dönüşüm talebini ertelemekten öteye geçmemiş, aksine büyüterek bugüne taşımıştır. Bugün artık demokratikleşme olmadan kalıcı bir barışın inşa edilemeyeceği açıktır.

Tarihsel fay hatlarını revizyonlarla ayakta tutmaya çalışmak, konjonktürel gerilimleri geçici hamlelerle gidermek mümkün değildir. Türkiye’nin toplumsal, kültürel, etnik ve inanç temelli fay hatları, mevcut gerilim siyasetiyle sürdürülemez hale gelmiştir. Bu politikalarda ısrar sadece bugünü değil, geleceği de ipotek altına alarak tehlikeye atmaktadır.

Türkiye kritik bir kavşaktadır. Önümüzde iki yol var: Biri, sorunları halının altına süpürüp geçici çözümlerle günü kurtarmak ama sorunları daha fazla derinleştirmektir. Diğeri ise sorunlarımızla cesaretle yüzleşip kalıcı bir çözüm üretmektir. İlk yol, yıllardır kanayan yarayı daha da derinleştirir, kaosu büyütür ve sonunda hepimize zarar verir.

Bölgesel kaosun etrafa saçtığı tehlikeler, bu yüz yıllık yarayı daha da enfekte ederek tüm bünyeyi sarsabilir. İkinci yol ise, bu yarayı gerçekten sahici yöntemlerle iyileştirerek hep birlikte güçlenmemizi sağlar. Artık geçici bir pansuman değil, köklü bir tedavi gerekiyor. Çözüm de çok açık: Demokratik toplum ve barış.

Mezarlık etrafında ıslık çalarak korkuyu bastırmak yerine, o korkunun kaynağıyla yüzleşip çözüm üretecek bir akla ihtiyaç var. Sorunları görmezden gelerek değil, cesaretle üzerine giderek çözebiliriz. Artık topu taca atma zamanı değil, köklü ve sahici çözümler üretme zamanı.

Demokratik uzlaşma temel yöntemdir

Küresel ve bölgesel dinamikler, toplumsal ve siyasi destek göz önüne alındığında, barış ve demokratik dönüşüm maksimum potansiyele ulaşmıştır. Bu potansiyeli gerçeğe dönüştürmek maalesef sadece iyi dilek ve temennilerle olmuyor. Barış ve demokratik dönüşüm potansiyeline yönelik en büyük zararı diyalog sürecinin etrafında dolaşmak, seçime endeksli kısa vadeli dar çıkarları esas alan siyasi manevralar verecektir.

Gerçekler, zaman ve mekandan bağımsız olarak hep gerçek olarak kalır. Bugün artık on yılların neden elden kayıp gittiğini çok gerçekçi ve cesur şekilde tartışmalıyız. Toplumsal barışın güçlenmesi, ülkenin çok boyutlu meselelerini sahici bir diyalog zemininde ele almayı zorunlu kılar. 27 Şubat’ta Sayın Öcalan tarafından yapılan Asrın Çağrısı’nda belirtildiği üzere ‘Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.’

Demokratik uzlaşma temel alınarak demokratik reformların bir sureti barışa, diğer sureti ise demokratik dönüşüme bakmalıdır. Milyonların buluştuğu Newroz meydanları devlete demokratik uzlaşı yöntemini önermiştir. Demokratik toplum ve barış çağrısına imzasını Sayın Öcalan, mührünü ise Newroz meydanındaki milyonlar vurmuştur.

Barış ve demokratikleşme için güçlü bir toplumsal irade açığa çıktı. Şimdi buna denk bir siyasi iradenin tecelli ve tecessüm etme zamanıdır. Ancak güçlü bir siyasi irade, demokratik meşruluk, toplumsal destek geleceğin istikrarlı inşasını sağlayabilir. Bu inşanın temel ilkeleri demokratik uzlaşı, toplumsal ortaklaşma ve anayasal eşit yurttaşlıktır.

Türkiye halklarının barışa ve demokratik dönüşüme dayanan gerçek potansiyelini açığa çıkarmak için demokratik katılım ve eşit yurttaşlık ilkelerine dayanan bir toplumsal mutabakata ihtiyaç vardır. Yeni, demokratik bir anayasanın önemi burada ortaya çıkmaktadır. Bu mutabakat sadece hukuki normları belirlemekle kalmayacak; aynı zamanda Türkiye toplumunun çoğulcu, özgürlükçü ve adalet temelli ortak yaşam ilkelerini de güvence altına alacaktır.

Küresel düzen ve bölgesel dinamiklerde çatırdamalar yaşanırken Türkiye’de yükselen barış umudu, sadece bir etnik kimlik veya teritoryanın meselesi değildir. Barış ve demokrasinin ayrılamaz birlikteliğiyle, demokratikleşmenin derinleşmesi ülkenin her köşesine ve siyasi, toplumsal, iktisadi alanlara olumlu yansıyacak gelişmelerin temel anahtarıdır.

Bu anahtarla barışın kapısı açıldığında demokratik bir yeniden inşa süreci kaçınılmaz olacaktır. Bu yönüyle demokrasinin ve barışın inşası eşzamanlı ilerleme yöntemini esas alarak yürütülmelidir. Bu kapsamda TBMM sürecin asli rollerinden birini oynayarak ‘Güven ve Demokrasi Paketi’yle Nisan ayına girebilir.

Eşyanın tabiatının gereği olarak güven arttırıcı adımlar atılmalı ve iktidarın meşruiyetini sorgulatacak, demokratik gerilemeyi arttıracak politika ve uygulamalardan uzak durulmalıdır. Bir yandan yerel yönetimlere ve seçilmişlere müdahale ederek demokratik gerilemeye ivme kazandırmak diğer yandan ise barışla ilgili iyi dileklerde bulunmak uzlaşmaz bir ikilem oluşturmaktadır.

Kuşkusuz ki, yerel demokrasi, demokrasinin kök hücresidir. Halkın iradesine en doğrudan şekilde sahip olmasıdır. Bu kapsamda, ifade özgürlüğünün, seçimle gelen iradeye saygının ve çoğulcu katılımın tıkanması, kutuplaşmayı derinleştirdiği gibi barışçıl çözüm önerilerini de zayıflatır. Demokratik, barışçıl ve adil bir geleceğin inşasında kararlı olanlar için önemli olan, kendi politik çıkarlarını öncelemek değil, ortak aklın yaratacağı enerjiyi açığa çıkarmaktır.

Barış ve demokratik çözüm iradesi gösteremeyenler, tarihe de topluma da verecek bir tarihi hesapla karşı karşıya kalacaklardır. Siyasal aktörlerin, geçmişin acı tecrübelerinden ders çıkararak somut ve kalıcı bir çözüm yolunu açmaları zaruridir.

Demokratik dönüşüm ancak kapsayıcı bir politika, kişilerin değil 85 milyonun faydasını esas alan bir etik çerçeve ve herkesin kendini içinde bulabileceği ortak bir gelecek tasavvuru ile mümkün olabilir. Demokratik dönüşümü zemin haline getiren bir barış, herkesin hayrına olacaktır!

Barışa hazırız, demokrasiden korkmayın!

Barışa ve Demokratik Dönüşüme Çağrımız, onurlu barışa hazır olduğumuzun kanıtı, iktidara yönelik ‘demokrasiden korkmayın’ çağrısıdır.

DEM Parti olarak, halkların ortak yaşamı ve demokratik çözüm perspektifimizi en yalın haliyle ifade etmek isteriz. Bizim için barış, tüm vatandaşların eşit haklara sahip olduğu, özgürce yaşayabildiği, farklılıkların zenginlik olarak kabul edildiği Demokratik Türkiye Cumhuriyeti demektir. Demokratik Türkiye Cumhuriyeti, ortak kader ve tarihe sahip olduğumuz Ortadoğu halklarına güçlü bir nefes vermek anlamına gelecektir.

Türkiye’de bireylerin hak ve özgürlükleri, kati güçler ayrımını, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlığı temel alan özgürlükçü laikliği, farklılıkları tanıyarak üniterliği tesis etmek demokratik siyasi düzenin formülüdür.

Bu düzenin filizlenmesi için herkesin ön yargılarını aşması, sorumluluk alması, demokratik siyasi bir kararlılık göstermesi kritik önemdedir. Hem ülkemizin hem de gelecek nesillerimizin hak ettiği barış, demokrasi ve refah düzeyine ulaşmak mümkündür. Barış, demokrasi ve refahı gerçekleştirmek ise tarihsel sorumluluğumuzdur! Biz barışa hazırız. Kimse demokrasiden, eşitlikten ve özgürlükten korkmamalıdır!”

Paylaşın

Gıda Enflasyonu: Türkiye Dünyayı Beşe Katladı

Mart ayında küresel gıda fiyatlarında yıllık enflasyon yüzde 6,9 olurken, aynı dönemde Türkiye’de gıda enflasyonu yüzde 37,12 olarak kayıtlara geçti. Böylelikle Türkiye’de gıda enflasyonu küresel enflasyonu beşe katlamış oldu.

BloomberHT’nin haberine göre; Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından derlenen, tahıllar, yağlı tohumlar, süt ürünleri, et ve şeker fiyatlarındaki aylık değişimleri izleyen dünya gıda fiyatları endeksi Şubat ayındaki revize edilmiş 126.8 seviyesinden Mart ayında 127.1’e çıktı. Endeks, geçen yılın Mart ayına göre yüzde 6,9 arttı.

Aynı dönemde Türkiye’de gıda fiyatları yıllık bazda yüzde 37,12 arttı. Böylelikle Türkiye ile dünya arasındaki gıda enflasyonu makası 30 puana yükseldi.

Endeksin detaylarına baktığımızda ise dünya tahıl ve şeker fiyatlarındaki düşüşlerin, bitkisel yağ fiyatlarındaki kayda değer artışla dengelendiği göze çarpıyor.

FAO Tahıl Fiyat Endeksi Mart ayında bir önceki aya göre yüzde 2.6, yıllık bazda ise yüzde 1,1 geriledi. Küresel buğday fiyatlarındaki düşüş başlıca Kuzey Yarımküre ihracatçı ülkelerdeki üretim koşullarına ilişkin endişelerin hafiflemesiyle ilişkilendirilirken, döviz hareketleri fiyatların daha da gerilemesini sınırladı. Mısır, arpa ve sorgum fiyatları da Şubat ayına göre düşüş gösterdi. FAO Tüm Pirinç Fiyat Endeksi ise zayıf ithalat talebi ve bol miktarda ihracat arzı nedeniyle yüzde 1.7 azaldı.

Buna karşılık FAO Bitkisel Yağ Fiyat Endeksi, Şubat ayına göre yüzde 3.7 artarak bir önceki yıla göre ortalama yüzde 23.9 yükseldi. Palm, soya, kolza ve ayçiçeği yağı fiyatları, güçlü küresel ithalat talebine bağlı olarak arttı.

FAO Et Fiyat Endeksi ise özellikle Almanya’nın ayak-ağız hastalığından ari statüsünü yeniden kazanmasının ardından Avrupa’da domuz eti fiyatlarının yükselmesi ve Euro’nun ABD doları karşısında güçlenmesi nedeniyle aylık yüzde 0.9 ve yıllık bazda ise yüzde 2.7 artış gösterdi. Dünya kanatlı eti fiyatları, bazı büyük üretici ülkelerdeki yaygın kuş gribi salgınlarının yarattığı zorlukların devam etmesine rağmen Mart ayında büyük ölçüde sabit kaldı.

FAO Süt Ürünleri Fiyat Endeksi, uluslararası peynir fiyatlarındaki düşüşün tereyağı ve süt tozu fiyatlarındaki artışla dengelenmesiyle Şubat ayına göre değişmedi.

FAO Şeker Fiyat Endeksi ise Mart ayında küresel talebin zayıfladığına dair işaretlerin etkisiyle yüzde 1.4 düştü. Brezilya’nın güneyindeki önemli şeker kamışı yetiştirme alanlarında son zamanlarda görülen yağışlar bu düşüşte etkili olurken, Hindistan’daki üretim beklentilerinin zayıflaması ve Brezilya’daki genel üretim koşullarına dair süregelen belirsizlikler ise fiyatlardaki düşüşü sınırladı.

Paylaşın

Dünya, Dört Derece Isınırsa Yüzde 40 Daha Fakir Olacağız

Yeni yayınlanan bir araştırma, küresel ısınmanın ekonomik etkisinin hafife alındığını, dört santigrat derecelik bir ısınmanın yüzde 40’lık bir fakirleşmeye neden olacağını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Avustralyalı bilim insanları tarafından yapılan araştırma, ısınmanın sanayi öncesi seviyelerin 2 santigrat derecenin üzerinde tutulması durumunda bile dünya genelinde kişi başına düşen ortalama GSYİH’nin (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla) yüzde 16 oranında azalacağını öne sürüyor.

Bu, önceki tahminlerin (örneğin yüzde 11 civarı kayıp) neredeyse dört katı bir etki demek. Tedarik zincirlerinde yaşanacak kesintiler, iş gücü verimliliğinin azalması ve altyapı hasarları da bu fakirleşme senaryosunu destekleyen unsurlar.

Bilim insanları, ülkeler kısa ve uzun vadeli iklim hedeflerine ulaşsalar bile küresel sıcaklıkların 2,1 derece artacağını tahmin ediyor.

İklim bilimci ve araştırmanın ortak yazarı Dr. Timothy Neal, mevcut ekonomik modellerin, iklim değişikliğinin ciddi etkilerini hafife aldığını vurguluyor, ve 4 santigrat derecelik bir küresel ısınma senaryosunda ekonomik kayıpların önceki tahminlerden çok daha yüksek olabileceğini belirtiyor.

Neal, mevcut modellerin “gerçek dışı varsayımlar” içerdiğini söylüyor. Örneğin, ekonominin iklim şoklarına kolayca uyum sağlayacağı veya sıcaklık artışının sadece marjinal etkiler yaratacağı gibi. Neal, bilimsel uyarılar (örneğin, IPCC raporları) ile ekonomik tahminler arasındaki uçurum olduğunu ve modellerin yenilenmesi gerektiğini belirtiyor.

İklim bilimci ve araştırmanın ortak yazarlarından Prof. Andy Pitman ise, iklim modellerinin ekonomik kayıpları doğru tahmin etmekte yetersiz kalabileceğini ve gerçek etkilerin daha yıkıcı olabileceğini söylüyor.

Pitman, sıcaklık artışlarının tarım, su kaynakları ve insan sağlığı üzerindeki zincirleme etkilerinin ekonomik sistemleri derinden sarsabileceğini ifade ediyor. Ayrıca, 4 santigrat derecelik bir artışın “felaket” anlamına geleceğini ve mevcut politikaların bu riski ciddiye almadığını belirtiyor.

İklim politikaları uzmanı Prof. Frank Jotzo, önceki ekonomik modellerin (özellikle Entegre Değerlendirme Modelleri – IAM’ler) iklim değişikliğinin gerçek ekonomik etkilerini sistematik olarak hafife aldığını vurguluyor.

Prof. Frank Jotzo, bu modellerin, bir bölgede tarım gibi bir faaliyetin iklim değişikliği yüzünden çökmesi durumunda, başka bir bölgenin bunu telafi edebileceği gibi gerçek dışı bir varsayım üzerine kurulu olduğunu söylüyor.

“Bu, gerçek dünyanın işleyişine aykırı” diyen Prof. Frank Jotzo, küresel ekonominin birbirine bağlı doğası, aşırı hava olaylarının tetiklediği tedarik zinciri aksamalarının tüm ülkeleri etkileyeceğini belirtiyor.

Paylaşın

Uluslararası Af Örgütü: Suriye’deki Mezhepsel Katliamlar Savaş Suçu

Uluslararası Af Örgütü, Suriye hükümetine, geçen ay ülkenin kıyı bölgelerinde yaşayan Alevi sivilleri hedef alan “mezhepsel katliamlar” konusunda hesap verme çağrısında bulundu.

Haber Merkezi / Birleşik Krallık merkezli Af Örgütü, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Suriye hükümetinin, “hiçbir kişi veya grubun mezhebi nedeniyle hedef alınmamasını sağlamak için derhal adımlar atması” gerektiğini belirtti.

Gerçeği ortaya çıkarmanın ve adaleti sağlamanın “vahşet döngülerini sona erdirmek için hayati önem taşıdığı” vurgulanan açıklamada, “Katliamların savaş suçu olarak soruşturulması gerekiyor” ifadelerine yer verildi.

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnes Callamard, hükümete bağlı “milislerin” Alevi sivilleri kasten hedef aldığını ve “soğukkanlılıkla yakın mesafeden kişileri vurarak korkunç saldırılar gerçekleştirdiğini” söyledi.

Çatışmalar, 6 Mart’ta patlak verdi ve Hayat Tahrir el-Şam’a (HTS) bağlı gruplar Alevilerin çoğunlukta olduğu kıyı bölgelerini hedef aldı.

Birleşmiş Milletler’e göre 21.000’den fazla insan Lübnan’a kaçmaya zorlandı, binlercesi ise Rusya’nın Hmeimim Hava Üssü’ne sığındı.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi, “faillerin evlere baskın düzenleyerek sakinlere Alevi mi yoksa Sünni mi olduklarını sorduklarını, ardından onları öldürdüklerini veya bağışladıklarını” açıkladı.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Suriye güvenlik güçleri ve müttefiklerinin “saha infazları” gerçekleştirdiğini, yaklaşık 1.700 sivili öldürdüğünü, ölümlerin çoğunun 7 ve 8 Mart’ta gerçekleştiğini bildirdi.

Buna karşılık, Suriye’nin geçici Devlet Başkanı Ahmed El-Şara, “sivil katliama” karışan herkesin hesap vereceğine söz verdi ve olayları araştırmak üzere bağımsız bir komite kurdu; ancak bulguları henüz yayınlanmadı.

Paylaşın