Küresel Ekonomi “1960’lardan Bu Yana En Kötü On Yıla” Hazırlanıyor

Dünya Bankası’nın raporuna göre, küresel ekonomik büyüme 1960’lardan bu yana en zayıf on yıla doğru gidiyor. Banka, ülkelerin yaklaşık yüzde 70’inde büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize etti.

Dünya Bankası Başekonomisti ve Kalkınma Ekonomisinden Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Indermit Gill, “Asya hariç, gelişmekte olan dünya adeta kalkınmadan yoksun bir bölgeye dönüşüyor” dedi.

Küresel büyümenin bu yıl, resesyonlar haricinde, 2008’den bu yana en yavaş seviyeye düşmesi bekleniyor. Bu yavaşlamanın temel nedenleri arasında ABD tarifeleriyle bağlantılı ticaret gerilimleri ve politika belirsizlikleri öne çıkıyor.

Bu değerlendirme, Dünya Bankası’nın Salı günü yayımladığı son Küresel Ekonomik Görünüm raporunda yer aldı.

Dünya yalnızca altı ay önce pandemi sonrası ‘yumuşak iniş’e yaklaşmış görünürken, rapor bugün ‘küresel ekonominin yeniden türbülansa girdiğini’ vurguluyor.

Dünya Bankası, ülkelerin yaklaşık yüzde 70’inde büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize etti. Küresel ekonomik büyümenin 2025’te yüzde 2,3’e gerilemesi bekleniyor; bu da yıl başında öngörülen orandan neredeyse yarım puan daha düşük.

Her ne kadar yakın vadede küresel bir durgunluk öngörülmese de Dünya Bankası’na göre önümüzdeki iki yıl için yapılan tahminlerin gerçekleşmesi halinde, 2020’lerin ilk yedi yılı, 1960’lardan bu yana herhangi bir on yıl içindeki en yavaş ortalama büyüme dönemine işaret edecek.

Ticaret ve politika belirsizliklerinin yanı sıra, küresel büyümenin önündeki diğer engeller arasında artan jeopolitik gerilimler, giderek sıklaşan aşırı iklim olayları ve büyük ekonomilerde beklenenden düşük büyüme oranları yer alıyor. Bu sonuncusu, küresel çapta olumsuz etkiler doğurma riski taşıyor.

Dünya Bankası Başekonomisti ve Kalkınma Ekonomisinden Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Indermit Gill, bu konuda şu çarpıcı ifadeyi kullandı: “Asya hariç, gelişmekte olan dünya adeta kalkınmadan yoksun bir bölgeye dönüşüyor. Uzun süredir kalkınma potansiyelini pazarlıyor.

Ancak gelişmekte olan ekonomilerdeki büyüme, 2000’lerdeki yıllık ortalama yüzde 6’dan, 2010’larda yüzde 5’e, 2020’lerde ise yüzde 4’ün altına düştü. Bu, küresel ticaretteki büyümenin de benzer şekilde yüzde 5’ten, yüzde 4,5’e ve şimdi yüzde 3’ün altına düşmesiyle paralel seyrediyor. Yatırım artışı yavaşlarken, borç seviyeleri rekor düzeylere ulaştı.”

Dünya Bankası, gelişmekte olan ve yükselen ekonomilerin (EMDE) kişi başına gelir farklarını kapatma ve aşırı yoksulluğu azaltma konularındaki ilerlemesinin de zayıflayacağını öngörüyor. Banka, iklim değişikliğinin etkileri dahil olmak üzere uzun süredir devam eden sorunlarla mücadele için daha fazla destek çağrısında bulunuyor.

Rapora göre, EMDE ülkelerinde hükümetlerin enflasyon risklerini sınırlamaya ve kamu maliyesini güçlendirmeye, bu kapsamda harcama önceliklerini yeniden düzenlemeye odaklanması gerekiyor.

Ancak Dünya Bankası’na göre büyük ekonomiler ticaret gerilimlerini azaltmayı başarırsa, küresel büyüme beklenenden daha hızlı toparlanabilir.

Analize göre, bugün yaşanan ticaret anlaşmazlıkları, tarifelerin Mayıs sonu seviyelerine göre yarıya indirilmesiyle çözülebilirse, küresel büyüme 2025 ve 2026 yıllarında ortalama 0,2 puan daha yüksek olabilir.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Herhangi Bir Dine Mensup Olmayanların Sayısı 1,9 Milyara Ulaştı

Pew Araştırma Merkezi’nin araştırmasına göre; Dünya genelinde kendisini herhangi bir dine mensup görmeyenlerin sayısı son on yılda 270 milyon artarak 1,9 milyara ulaştı.

Pew Araştırma Merkezi’nin (Pew Research Center) sonuçlarını yeni yayımladığı çalışma, dünyadaki inançlıların 2010-2020 döneminde nasıl değiştiğini ele aldı. Kapsamlı araştırmada 2 bin 700’den fazla anket ve nüfus sayımından edinilen veriler bir araya getirildi.

En büyük dini grup Hıristiyanlar olmayı sürdürdü. Ancak toplam sayıları 2,3 milyara çıksa da dünya nüfusuna göre oranları azaldı. Hıristiyanların oranı yüzde 1,8’lik düşüşle yüzde 28,8’e geriledi. Sahraaltı Afrika, en çok Hıristiyanı barındıran bölge unvanını Avrupa’dan devraldı.

İslam’a inananlarsa nüfus artışından pozitif ayrıştı. Yüzde 1,8’lik artışla dünyanın Müslümanların oranı yüzde 25,6’ya çıktı. 2020 itibarıyla Müslümanların ortalama yaşı 24, Müslüman olmayanlarınsa 33.

Araştırmanın başyazarı Conrad Hackett, “10 yıllık bir süreçte böylesine çarpıcı bir değişim yaşanması çok dikkat çekici. Bu zaman zarfında Müslüman ve Hıristiyan nüfus sayıları birbirlerine yaklaştı. Dünyanın en hızlı büyüyen dini İslam” dedi.

Hackett, gidişata göre gelecek yıllarda en çok takipçiye sahip dinin değişerek İslam olacağını da vurguladı.

Hindu ve Yahudilerin sayısıysa, dünya nüfusunun artışıyla orantılı bir büyüme gösterdi. Hinduların sayısı 126 milyon artarak 1,2 milyara ulaştı. Yahudi nüfusuysa yaklaşık bir milyonluk artışla 14,8 milyona yükseldi.

Dikkat çeken bir diğer grup da kendilerini herhangi bir dine ait hissetmeyenler oldu. Onların da dünya nüfusu içindeki oranı arttı: 2010’da yüzde 23,3’ken, 2020’de yüzde 24,2 oldu. Dünyada 1,9 milyar kişi bu kategoride.

Araştırmacılar, bu grubun yaş ortalamasının yüksekliği ve düşük doğurganlık oranı nedeniyle nüfus içindeki paylarının azalacağını tahmin ediyordu. Ancak dinden çıkanlar beklentileri boşa çıkardı. Din değiştirme en çok Hıristiyanlarda görüldü.

Hackett, “Dikkatle yaptığımız 10 yıllık araştırmada, dünyanın pek çok yerinde dinlerden uzaklaşmanın genel eğilim olduğunu görüyoruz” deyip ekledi: Genç yetişkinler arasında Hıristiyan olan her bir kişiye karşı, bu dinden ayrılan üç kişi var.

Kendi inançlarını bir dinin çatısı altında görmeyenlerin sayısında Çin başı çekiyor. Ülkedeki 1,4 milyar kişiden 1,3 milyarı bu kategoride. Asya devini ABD (331,5 milyonda 101 milyon) ve Japonya (126,3 milyonda 73 milyon) takip ediyor.

10 yıllık periyotta inananlarının sayısı azalan tek din, Budizm oldu. 343 milyondan 324 milyona gerileyen rakamda düşük doğum oranlarının yanı sıra dinden çıkanların sayısı da etkili.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Karşılıksız Çek Oranında Rekor Artış

Karşılıksız çıkan çek sayısı bu yılın ilk dört aylık döneminde yüzde 50,8 oranında arttı. Aynı dönemde vadesinde ödenmediği için protesto edilen senet sayısı da yüzde 32,4 oranında arttı.

Bankadan kredi alamayanlar çeke, senede sarıldı. Nisanda 7 bin 109 kişi ilk kez çek kullandı. Ocak-nisan döneminde karşılıksız çıkan çekler yüzde 50,8 arttı.

BirGün’den Havva Gümüşkaya’nın haberine göre, son aylarda özellikle batık banka kredilerindeki artışla belirginleşen ve icra dosya sayısına da yansıyan borcunu ödeyememe eğilimi, karşılıksız çek ve protesto edilen senet sayılarında da kendisini gösteriyor. 2025 yılı Ocak-Nisan döneminde bankalara ibraz anında karşılıksız çıkan, 14,4 bin kişiye ait 89 bin adet çekin toplam tutarı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 50,8 artarak 65 milyar TL oldu.

Karşılıksız işlemi yapılan 5 bin 633 kişiye ait toplam 6 milyar 179 milyon TL tutarındaki 10 bin 38 adet çek ise daha sonra ödendi.

Yüksek faiz oranları nedeniyle finansmana erişim sorunlarının artmasıyla işletmeler, nakit akışını sürdürebilmek için yeniden çeke yöneldi. Sene başından bu yana çek kullanımı da artmaya başladı. İlk kez çek kullanan kişi sayısı Ocak ayında 5 bin 347 iken Nisan ayında 7 bin 109 kişiye ulaştı. Ancak karşılıksız çekler ve buna bağlı mağduriyetler de büyüdü. İlk kez karşılıksız işlemi yapılan kişi sayısı ise bin 604’ten 2 bin 170’e çıktı.

Aynı dönemde vadesinde ödenmediği için protesto edilen senet sayısı da yüzde 32,4 oranında artarak 68 bin 742’den, 91 bin 17’ye çıktı.

Paylaşın

Abdullah Öcalan İçin Yeni Bir Sekretarya Oluşturuldu

İmralı Cezaevi’nde tutuklu bulunan PKK Lideri Abdullah Öcalan için yeni bir sekretarya oluşturuldu. Bu çerçevede, uzun yıllardır cezaevinde bulunan üç PKK’lı Öcalan’ın yanına gönderildi. Bu üç isim Zeki Bayhan, Mahmut Yamalak ve Ergin Atabey.

Resmi makamlar sürece dair henüz açıklama yapmazken, bu adım sürecin yeniden canlandırılabileceğine dair beklentileri artırdı. Sürecin ideolojik ve politik boyutlarının ön plana çıktığı, gönderilen isimlerin bu çerçevede özel olarak seçildiği yorumları yapılıyor.

Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde doğan Zeki Bayhan, iktisat eğitimi aldı. 1998 yılından bu yana cezaevinde bulunan Bayhan’ın bugüne kadar yayımladığı başlıca eserler arasında şunlar yer alıyor: Demokratik Ekolojik, Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma (2011), 21’inci Yüzyıl Özgürlük İdeolojisi: Demokratik Sosyalizm (2015), Soykırımcı Ulus-Devlet Paradigmasından Çıkış: Demokratik Ulus (2016), Sıfıra Yükselmek (2018).

Yeni sürece dair değerlendirmesinde, küresel ve bölgesel gelişmelerin Kürt sorununun çözümü için yeni fırsatlar sunduğunu vurgulayan Bayhan, kendisiyle yapılan bir söyleşide şu ifadeleri kullanmıştı: “Küresel ve bölgesel politik konjonktür üzerinden bir okumayla sürecin şansı yüksek. Neoliberal kapitalist sistemin krizi derinleşiyor, Ortadoğu yeniden dizayn ediliyor ve Kürtler bu süreçte önemli bir aktör olarak öne çıkıyor. Ortadoğu’da söz sahibi olmak isteyen herkes, Kürtlerle ilişki kurmak zorunda. Bu, Kürt halkı için yeni fırsatlar doğuruyor.”

Bayhan ayrıca, sürecin daha önceki diyalog dönemlerinden yapısal olarak çok farklı olmadığını ancak bu kez daha dikkatli ve hızlı adımların atılması gerektiğini belirtti. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin sürece dair açıklamalarına da atıfta bulunan Bayhan, bunun önemine dikkat çekti.

Sekreteryanın yeni isimlerinden Mahmut Yamalak, 1969 yılında Ağrı’nın Tutak ilçesinde doğdu. Yedi çocuklu bir ailenin üçüncüsü olan Yamalak, çocuk yaşta ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etti. 1994 yılında tutuklanarak müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Şu ana kadar Gebze, Bayrampaşa, Ümraniye, Tekirdağ, Kandıra, Bolu gibi cezaevlerinde kalan Yamalak, en son Malatya Akçadağ F Tipi Cezaevi’nde bulunuyordu. Müzisyen de olan ve besteleri de bulunan Yamalak’ın edebi üretimleri arasında Mermer Kanatlı Kuşlar adlı romanı ve Kürtçe kaleme aldığı ikinci romanı Tarîderya yer alıyor. Ayrıca Hafız’ın klasik eseri Gülistan’ı Farsçadan Kürtçeye bir arkadaşıyla birlikte çevirdi.

Yamalak, politik yazılarında klasik solun ve liberal demokrasinin sınırlarını da sorgulayan bir çizgide duruyor. Yazdığı bir yazıda şu belirlemeleri yapmıştı: “Kapitalist modernitede devlet-toplum ilişkisi bir tahakküm ilişkisidir. Demokrasi ise çoğunlukla bu tahakküm sisteminin sınırlarını çizmekten öteye geçemiyor. Oy hakkı, seçme-seçilme gibi özgürlükler önemli olsa da devletin iktidar alanı sınırlandırılmadıkça gerçek bir demokrasi inşa edilemez.”

Yamalak, demokrasinin yalnızca hak ve özgürlüklerin genişletilmesinden ibaret olamayacağını, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin de dönüştürülmesi gerektiğini savunuyor.

1973 doğumlu olan Ergin Atabey de, uzun yıllardır cezaevinde bulunuyor. Kamuoyunda “Mavi Çarşı Davası” sanıklarından biri olarak bilinen Atabey, cezaevinde kaleme aldığı yazıları ve felsefi-politik metinleriyle dikkat çekti. Demokratik Modernite dergisinde yayımlanan “Yaşam ve Ölüm İkilemi” adlı makalesinde yaşam ve ölüm arasındaki toplumsal-felsefi ilişkileri tartıştı. Bir diğer yazısı olan “İnsanın Gelişim Diyalektiği: Eleştiri ve Özeleştiri Kültürü”nde ise, ahlaki-politik toplumun inşasında eleştiri-özeleştirinin merkezi rolüne işaret etti. Daha önce Özgür Gündem gazetesiyle ilgili bir davada “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla yargılanan Atabey bu davadan beraat etti.

Independent Türkçe’den Müjgan Halis’in haberine göre; Zeki Bayhan, Mahmut Yamalak ve Ergin Atabey’in Abdullah Öcalan’ın yanına gönderilmesi, İmralı sürecinin yalnızca güvenlik boyutuyla değil, teorik ve ideolojik temellerle de ele alınmak istendiğine işaret ediyor. Bu isimlerin cezaevi koşullarında geliştirdikleri politik ve entelektüel birikimin, sürecin çerçevesini şekillendirme konusunda etkili olabileceği değerlendiriliyor. Sekretaryanın zamanla genişleyebileceği ve yeni tutuklu isimlerin de bu yapıya dahil edilebileceği ifade ediliyor. Bu çerçevede önümüzdeki süreçte yeni görevlendirmeler ve temasların kamuoyuna yansıması bekleniyor.

Paylaşın

Evlenmek Hayal Oldu: Düğün Masrafları 400 Bin Lirayı Aştı

Düğün sezonunun açılması ile birçok sektör hareketlendi. Ancak yüksek enflasyon nedeniyle evlenmenin maliyeti de yükseldi. Yalnızca düğün organizasyonu için yapılması gereken ortalama harcama 400 bin lirayı aştı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre; Türkiye’de her yıl ortalama 600 binden fazla çift evleniyor. Ancak nişan töreninden başlayarak düğün ve ev kurma sürecine kadar uzanan hazırlıklar, çiftlerin bütçelerini zorluyor. Özellikle yüksek enflasyonun etkisiyle kalem kalem artan fiyatlar, evlilik planlamasını hiç olmadığı kadar kritik hale getiriyor.

Düğün.com’un 2025 yılına dair verilerine göre:

-Geçen yıl 20 bin TL’den başlayan düğün salonu kiraları bu yıl 50 bin TL’den başlıyor, 300 bin TL’ye kadar çıkıyor.
-Gelinlik fiyatları geçen seneye göre üçe katlanarak 60 bin TL bandına ulaştı. Bazı firmalar artık deneme için dahi ek ücret talep ediyor.
-Damatlıklar ise ortalama 15 bin TL’den satışa sunuluyor.
-Profesyonel fotoğraf çekimi, saç ve makyaj gibi hizmetler de 40-50 bin TL arasında değişen ek giderler arasında yer alıyor.
-Davetiye, nikah şekeri, gelin çiçeği ve takı bohçası gibi detaylar da hesaba katıldığında masraflar çığ gibi büyüyor.

İstanbul Planlama Ajansı’nın 2024 yılına ait araştırmasına göre, yeni bir ev kurmak ve düğün yapmak için gereken toplam harcama, bir yılda yüzde 69,4 artarak 589 bin TL’yi aşmıştı. 2025’te bu rakamın daha da yukarı çıkması bekleniyor. Kır düğünleri gibi açık hava organizasyonlarında ise fiyatlar 250 bin TL’yi bulabiliyor.

Yüksek maliyetlere karşılık, devletin sağladığı bazı destekler de mevcut. “Aile Yılı” kapsamında 18-29 yaş arasındaki genç çiftlere 150 bin TL’lik faizsiz evlilik kredisi sunuluyor. Başvurular e-Devlet ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı üzerinden yapılabiliyor.

2025 yılında evlenmek isteyen çiftler için masraflar ciddi bir planlama gerektiriyor. Hayatlarını birleştirme yolunda adım atanların artık sadece kalplerini değil, hesap tablolarını da uyumlu hale getirmesi gerekiyor.

Paylaşın

Gençlerin Yüzde 50’si İnternetin Hiç İcat Edilmemiş Olmasını İstiyor

Gençlerin yüzde 50’si sosyal medya kullanımına “sokağa çıkma yasağı” gibi bir sınırlama getirilmesini desteklerken, yüzde 47’si gençliklerini internetsiz bir dünyada geçirmeyi tercih edeceklerini söyledi.

İngiltere’de yapılan yeni bir anket, 16-21 yaş aralığındaki gençlerin neredeyse yarısının internetin hiç var olmamış olmasını tercih edeceğini ortaya koydu. British Standards Institution (BSI) tarafından yürütülen ankete göre, katılımcıların yüzde 68’i sosyal medyada zaman geçirdikten sonra kendilerini daha kötü hissettiklerini belirtti.

Gençlerin yüzde 50’si sosyal medya kullanımına “sokağa çıkma yasağı” gibi bir sınırlama getirilmesini desteklerken, yüzde 47’si gençliklerini internetsiz bir dünyada geçirmeyi tercih edeceklerini söyledi.

Smart Phone Free Childhood (Akıllı Telefonsuz Çocukluk) girişiminin kurucularından Daisy Greenwell, sonuçlarla ilgili yaptığı açıklamada, “Gençlerin neredeyse yarısının internetsiz bir dünyada büyümeyi tercih etmesi, hepimiz için bir uyarı olmalı. Çocukların her gün saatlerini dijital alanlarda geçirmesini normalleştirdik” ifadelerini kullandı.

Araştırmalar, küçük yaşta aşırı tablet kullanımı ile duygusal ve sosyal sorunlar arasında bağlantı olduğunu gösteriyor. Ergenlik dönemine geçildiğinde ise internet kullanımı daha da riskli hale geliyor. Gençler hem çevrimiçi sorunlarla, hem de aşırılıkçı içeriklere yönlendiren algoritmalarla karşı karşıya kalabiliyor.

Yapay zekanın yükselişi de bu tabloya yeni etik problemler ekliyor. Özellikle çocuklara yönelik gibi görünen bazı yapay zeka sohbet uygulamalarında suistimal vakaları yaşandı. Bunlardan en çarpıcısı, bir gencin bir chatbot ile sağlıksız bir bağ kurduktan sonra intihar etmesiyle sonuçlanan ve halen süren bir dava.

Ankete katılan gençlerin üçte ikisi günde iki saatten fazla sosyal medyada vakit geçirdiğini söyledi. Kadın katılımcıların yüzde 37’si, erkeklerin ise yüzde 28’i çevrimiçi tacize uğradığını bildirdi.

Sosyal medya kullanımının, doğrudan depresyon belirtilerini artırdığına dair uzun vadeli bilimsel bulgular da mevcut. 12 bin çocuğu üç yıl boyunca takip eden bir araştırma, sosyal medya kullanım süresi arttıkça depresyon belirtilerinin de yükseldiğini ortaya koydu.

Greenwell, “Gençler artık sınırlar, yaş kontrolü, anlamlı sınırlamalar ve gerçek koruma talep ediyor. Değişime hazırlar” dedi.

Ancak uzmanlara göre sadece bir dijital sokağa çıkma yasağı ile bu sorunların üstesinden gelmek mümkün değil. NSPCC’nin (Çocukları İstismardan Koruma Ulusal Derneği) çevrimiçi çocuk güvenliği politikaları yöneticisi Rani Govender, The Guardian’a yaptığı açıklamada, “Dijital kısıtlama tek başına çocukları internette karşılaşacakları risklerden koruyamaz. Bu risklerle günün başka saatlerinde de karşılaşacaklar ve etkileri aynı olacaktır” ifadelerini kullandı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Türkiye’de Her Beş Haneden Biri Tek Kişilik

Türkiye’de ortalama hane halkı büyüklüğü 2010’da 3,68 iken 2024’te 3,11’e düştü. Günümüzde her beş haneden biri tek kişilik. Özellikle genç yetişkinler ve yaşlı kadınlar arasında yalnız yaşam biçimi yaygınlaşıyor.

Toplumsal Düşünce ve Araştırmalar Merkezi (TODAM) tarafından hazırlanan “Toplumun Görünümü 2024” raporuna göre, Türkiye’de demografik yapı, aile formları ve sosyal kırılganlıklar önemli ölçüde değişiyor. Enes Koru ve Şüheda Nur Uzuntaş’ın hazırladığı raporda eğitim, sağlık, demografi, ekonomi, göç, hane yapısı, hukuk ve çalışma hayatı gibi birçok başlıkta toplumsal dönüşüm mercek altına alındı.

Rapora göre Türkiye’de nüfus artış hızı yüzde 1,1’e kadar gerilerken, doğurganlık oranı 1,51 ile nüfus yenilenme eşiği olan 2,1’in oldukça altında kaldı. 0-14 yaş grubunun oranı yüzde 20,9’a inerken, 65 yaş ve üzeri nüfus oranı yüzde 10,6’ya çıktı. Ortanca yaş 34 olurken, 40-44 yaş grubu nüfus piramidinde en geniş yaş dilimi oldu.

Aile yapısında da önemli dönüşümler gözlemleniyor. “Anne-baba-çocuk” tipindeki klasik çekirdek ailelerin oranı 2014’te yüzde 45 iken 2024’te yüzde 38’e geriledi. Ortalama hane halkı büyüklüğü 2010’da 3,68 iken 2024’te 3,11’e düştü. Günümüzde her beş haneden biri tek kişilik. Özellikle genç yetişkinler ve yaşlı kadınlar arasında yalnız yaşam biçimi yaygınlaşıyor.

Boşanma oranları artarken, evlilikler gecikiyor. 2023 verilerine göre kaba evlenme hızı binde 6,63, boşanma hızı ise binde 2,01 olarak kaydedildi. Evlenen çift sayısı 565 bin iken boşanan çift sayısı 171 bin oldu. Kadınlarda ilk evlenme yaşı 25,8’e, erkeklerde 28,3’e yükselirken; ortalama ilk doğum yaşı 29,2’ye çıktı. Bu durum, evlilik ve annelik sürecinin giderek ertelendiğini gösteriyor.

Raporda yer alan diğer bulgular şöyle:

Konut ve gıda giderleri yüksek: Hane halkı harcamalarında en yüksek pay konut/kira ve gıda harcamalarına ait. Temel ihtiyaçlar, keyfi harcamalara yer bırakmıyor.

Ev sahipliği oranı düşüyor: Kira artışları ve konut fiyatlarındaki yükseliş, barınma güvenliğini tehdit ediyor. Özellikle düşük gelirli haneler bu durumdan olumsuz etkileniyor.

Yoksulluk ve sosyal dışlanma riski sürüyor: 2024 itibarıyla çocukların yüzde 38,9’u hâlâ maddi yoksunluk, düşük gelir veya işsizlik gibi nedenlerle kırılgan durumda. Yaşlıların dörtte biri de benzer risklerle karşı karşıya.

Çocuk işçiliği artıyor: 15-17 yaş grubundaki çocukların iş gücüne katılım oranı yüzde 19,6’ya çıktı.

Genç işsizliği ve eğitimsizlik: 15-24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 22,9’u ne eğitimde ne istihdamda yer alıyor.

Paylaşın

İsrail’in Gazze’ye Yönelik Saldırılarında 226 Gazeteci Hayatını Kaybetti

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarında hayatını kaybeden gazeteci sayısı 226’ye yükseldi. Gazze Şeridi’nde İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı ise 54 bin 677’ye çıktı.

Haber Merkezi / Haması’ın kurduğu Gazze’deki Hükûmetin Medya Ofisi tarafından yapılan açıklamaya göre, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarında hayatını kaybeden gazeteci sayısı 226’ye yükseldi. Açıklamada, İsrail ordusunun özellikle medya çalışanlarını da hedef aldığı vurgulandı.

İsrail’in 18 Mart’ta ateşkesi bozmasının ardından yeniden yoğunlaşan saldırılarda şu ana kadar en az 4 bin 402’ye kişi hayatını kaybetti. Gazze’deki Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, 7 Ekim 2023’ten bu yana toplam can kaybı 54 bin 677’ye, yaralı sayısı ise 125 bin 530’a ulaştı.

İsrail, Hamas’la iki aylık ateşkesi bozmuş, Gazze’ye yönelik hava ve kara saldırılarını yeniden başlatmıştı.

Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistin Mültecilerine Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA), ateşkesin bozulduğu 18 Mart’tan bu yana Gazze Şeridi’nde yaklaşık 450 bin kişinin yerinden edildiğini bildirdi.

UNRWA, sosyal medya hesabı üzerinden yayımladığı bir paylaşımda, ateşkesin derhal yenilenmesi ve insani yardım ile ticari malzemelerin kesintisiz akışının sağlanması çağrısında bulundu.

İnsanî yardım örgütleri, 365 kilometrekare gibi dar bir alana yayılan Gazze Şeridi’nde 2,5 milyona yakın nüfusun yüzde 80’inin tahliye emirleri ve girilmesi yasak ilan edilen bölgeler nedeniyle yer değiştirmek zorunda bırakıldığını kaydediyor.

İsrail’in saldırıları, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği saldırıyla başlamıştı. Saldırıda çoğunluğu sivil olmak üzere yaklaşık bin 200 kişi ölmüş, 251 kişi de rehin alınmıştı. 06Halihazırda Hamas’ın elinde olduğu bilinen 59 rehineden 24’ünün sağ olduğu değerlendiriliyor.

İsrail, Hamas’ı teslim olmaya zorlamak ve kalan rehinelerin geri dönüşünü kolaylaştırmak amacıyla Gazze’de şiddeti yoğunlaştırma sözü verdi. Daha fazla baskı uygulamak için tüm gıda, yakıt ve insani yardım tedariki de kesildi.

İsrail ayrıca, Hamas’tan silahsızlanmasını ve Gazze’yi terk etmesini talep etti. Hamas rehineleri ancak daha fazla Filistinli tutuklunun serbest bırakılması, kalıcı bir ateşkes ve İsrail’in Gazze’den tamamen çekilmesi karşılığında serbest bırakacağını belirtiyor. Ancak Hamas silah bırakma ya da bölgeyi terk etme önermelerini reddediyor.

Paylaşın

Afganistan’da Her Beş Çocuktan Biri Açlık Kriziyle Karşı Karşıya

Save the Children’ın raporuna göre, Afganistan’da her beş çocuktan birinin, fon kesintileri nedeniyle ekim ayına kadar kriz seviyesinde açlıkla karşı karşıya kalabilir.

Haber Merkezi / Raporda, ülkedeki çocuk nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan yaklaşık beş milyon çocuğun “kriz” veya “acil” düzeyde gıda sıkıntısı yaşadığı belirtildi.

Taliban kontrolündeki Afganistan’da insani durum son yıllarda kötüleşmiş durumda. Birleşmiş Milletler (BM), 2025’te yaklaşık 23 milyon kişinin insani yardıma ihtiyacı olduğunu ve bunların 16,8 milyonunun öncelikli olarak kabul edildiğini duyurmuştu.

Taliban ve Afganistan

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

RTÜK’ten Gündüz Kuşağı Programlarına Uyarı

“Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Medyanın Sorumluluğu Çalıştayı” sonuç raporunda, gündüz kuşağı programlarında şiddetin sıradanlaştırıldığı ve kadın mağduriyetinin reyting uğruna istismar edildiği vurgulandı.

Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Medyanın Sorumluluğu Çalıştayı”nın sonuç raporu yayımlandı. Sputnik’in aktardığına göre; Raporda, televizyon ve dijital platformlara toplumsal sorumluluk çağrısı yapılırken, özellikle gündüz kuşağı programlarında kadınların yaşadığı mağduriyetlerin reyting uğruna istismar edilmemesi istendi.

Medya kuruluşlarının yayın politikalarının değerlendirilerek önemli tespitlere yer verilen raporda, reyting ve ticari kaygıların çoğu zaman kamu yararının önüne geçtiği, özellikle gündüz kuşağı programlarında şiddetin sıradanlaştırıldığı ve kadın mağduriyetinin reyting uğruna istismar edildiği vurgulandı.

Raporda en çarpıcı eleştiriler, gündüz kuşağı programlarına yönelik oldu. Kadına yönelik şiddetin sabah programlarından akşam dizilerine kadar gün boyunca ekrana taşınmasının, “kırık cam teorisi” etkisi yaratarak şiddetin toplumda yeniden üretimine zemin hazırladığı belirtildi. Bu tür yapımların, çözüm üretmek yerine kışkırtıcı dille sunulduğu ve kamu kurumlarına olan güveni sarstığı ifade edildi.

Raporda, kadın bedeninin ve mağduriyetinin medya tarafından reyting uğruna metalaştırıldığına dikkat çekildi. “Gerçekleri gösteriyoruz” iddiasıyla sunulan yapımların, kadına yönelik şiddeti normalleştirdiği ve toplumda kanıksanmasına neden olduğu kaydedildi. Kadınların yalnızca “kurban” ya da “suçlu” rollerinde ekrana yansıması, “güçlü”, “üretken” ve “topluma katkı sunan” kadın profillerinin ise arka planda kalması eleştirildi.

Paylaşın