İngiltere, Kanada ve Avustralya Filistin’i Tanıdı

Filistin’in uluslararası diplomasi sahnesindeki konumunu güçlendirecek kritik adımlar atılmaya devam ediyor. İngiltere, Kanada ve Avustralya Filistin’i resmen tanıdı.

Haber Merkezi / Bu hamle, Gazze’de yaşanan insani kriz sürerken İsrail hükümeti üzerinde baskı oluşturma çabası olarak değerlendiriliyor.

Filistin devletinin varlığı, çoğunluğu on yıllar önce olmak üzere, 193 BM üyesinin yaklaşık 150’si tarafından kabul edilmiş durumda. ABD ve diğer Batılı ülkeler, uzun süredir devam eden Orta Doğu ihtilafını çözüme kavuşturacak nihai bir anlaşmanın Filistin devletini de içermesi gerektiğini savunarak bundan kaçındı.

İngiltere Başbakanı Kier Starmer, sosyal medya hesabından yayımladığı video mesajında “Ortadoğu’da büyüyen dehşet karşısında, barış ve iki devletli çözüm ihtimalini hayatta tutmak için harekete geçiyoruz. Bu yaşayabilir bir Filistin devletinin yanında güvenli ve İsrail demek ve şu an ikisine de sahip değiliz” dedi.

Daha sonra Filistin devletinin “tanınma zamanının geldiğini” vurgulayan Starmer, “Dolayısıyla bugün barış ve iki devletli çözüm umudunu canlandırmak için bu büyük ülkenin başbakanı olarak Birleşik Krallık’ın resmen Filistin devletini tanıdığını net bir şekilde duyuruyorum” dedi.

Starmer ayrıca bunun “Hamas için bir ödül olmadığını” çünkü ilanın aynı zamanda “Hamas’ın geleceği, hükümette ve güvenlik bir rolu olmayacağı anlamına geldiğini” vurguladı.

Kanada da Filistin devletini tanıyan ilk G-7 üyesi ülke oldu. Kanada Başbakanı Mark Carney “Kanada Filistin devletini tanıyor” dedi. Carney sosyal medya paylaşımında “Kanada Filistin devletini tanıyor ve hem Filistin devleti hem de İsrail devleti için barış dolu bir gelecek vaadini gerçekleştirmek için ortaklımızı sunuyoruz” ifadelerini kullandı.

Avustralya’nın, bugünden itibaren bağımsız ve egemen Filistin Devleti’ni tanıdığını bildiren Başbakan Anthony Norman Albanese, “Avustralya böylece Filistin halkının hakkı olan ve uzun zamandır hedeflediği amaçlarını tanımaktadır.” ifadesini kullandı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Kanada ve Avustralya’nın kararını “terörü ödüllendirmek” şeklinde niteledi. Netanyahu, bu tür adımların Gazze’de ateşkesi ve rehinelerin serbest bırakılmasını zorlaştıracağını savunarak, “İsrail’in varlığını tehlikeye atan bir cihatçı devletin önünü açıyorlar” dedi.

Tanımanın Filistin açısından sonuçları ne ?

Filistin Devleti’nin İngiltere, Kanada ve Avustralya tarafından tanınması, otomatik olarak büyükelçiliklerin açılması ve büyükelçilerin değişimi anlamına gelmiyor. Gerçekte, diplomatik temsilin düzeyi daha çok devletler arasında aşama aşama müzakere edilecek.

Dolayısıyla üç ülkenin daha Filistin devletini tanımasının, Birleşmiş Milletler’deki statüsü üzerinde de hiçbir etkisi olmayacak. Filistin, 2012 yılından bu yana BM üyesi olmayan “gözlemci devlet” statüsüyle toplantılara katılıyor.

Filistin’in “üye devlet” statüsünün kabul edilmesine yalnızca Güvenlik Konseyi karar verebiliyor. Bu yöndeki bir öneri de masaya yatırılmış ve birkaç hafta önce Amerika’nın vetosu ile engellenmişti.

Bu nedenle Madrid, Dublin ve Oslo’nun, üçlü ve eşzamanlı tanınması, her şeyden önce siyasi bir jest. İsrailli liderlere, İsrail ile Filistin arasında iki devletli çözüm fikrini yeniden teyit etmeleri yönünde bir mesaj.

Ayrıca bu güne kadar güney ülkeleri tarafından tanınan Filistin devletinin Oslo ve Dublin gibi kuzey başkentleri tarafından da tanıması önemli bir aşama olarak tanımlanıyor.

Paylaşın

Erdoğan’dan Özel’in “Gizli Pazarlık” İddiasına Yanıt: Uyduruyor

CHP Lideri Özgür Özel’in açıklamalarına yanıt veren Erdoğan, “O da yanımızda mıydı? Siz inanmıyorsunuz bu tür şeylere değil mi? Arkadaşlar, sağıra hakaret etmek istemem de sağır duymaz uydurur. Bu adam da durmadan böyle uydurup duruyor” dedi.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) 80. Genel Kurulu’na katılmak üzere gideceği ABD’ye hareket etmeden önce, Atatürk Havalimanı’nda açıklamalarda bulundu.. Erdoğan’ın konuşmasından öne çıkan bölümler şöyle:

Filistin’de soykırım sürerken Trump’ın oğlu ile yaptığı görüşmeyi ifşa edip “Boeing pazarlığı” iddiasını öne süren CHP lideri Özgür Özel’e yanıt veren Erdoğan, “Sağır duymaz uydurur. Bu adam da durmadan böyle uydurup duruyor” ifadelerini kullandı. “Bizler, uçak alımlarını falan Özgür Özel’e sorarak bugüne kadar yapmadık ve yapmayız. Biz Sayın Trump’la herhangi bir alışveriş, Türkiye-Amerika arasında yapacak olursak, bunu zaten oğluyla yapmamıza gerek yok, Trump’ın bizzat kendisiyle yaparız” dedi.

Erdoğan, 25 Eylül Perşembe günü Washington’a geçerek ABD Başkanı Donald Trump’la bir görüşme gerçekleştireceğini söyledi. Bu görüşmede ticaret, yatırım, savunma sanayisi başta olmak üzere ikili iş birliğini güçlendirecek konuları değerlendireceklerini belirten Erdoğan, şöyle devam etti:

“Bölgesel meseleler elbette gündemimizin ilk sırasında yer alacak. İki dost ve müttefik olarak yakın istişare ve koordinasyonumuzun önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Sayın Trump’ın küresel barış vizyonuna ve bu uğurda ortaya koyduğu çabalara desteğimizi daha önce ifade etmiştik. Adil bir barışın kaybedeninin olmayacağına inanıyoruz. Bölgemizde barışın korunması, istikrarın güçlendirilmesi, çatışma ve gerilimlerin durdurulmasında biz liderlere büyük sorumluluk düşüyor. Ziyaretimizin ve yapacağımız görüşmelerin ülkemiz, milletimiz, bölgemiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum.”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklamalarının sorulması üzerine Erdoğan şunları söyledi: “O da yanımızda mıydı? Siz inanmıyorsunuz bu tür şeylere değil mi? Arkadaşlar, sağıra hakaret etmek istemem de sağır duymaz uydurur. Bu adam da durmadan böyle uydurup duruyor. Buna Partimizin Sözcüsü gereken cevabı en güzel şekliyle verdi. Ve bizler de ilk fırsatta çok daha geniş manada gereken cevabı vereceğiz. Bizler, uçak alımlarını filan Özgür Özel’e sorarak bugüne kadar yapmadık ve yapmayız. Zaten bu işlerden de anlamaz. Onun kıratı değil. Dolayısıyla biz Sayın Trump’la herhangi bir alışveriş, Türkiye-Amerika arasında yapacak olursak, bunu zaten oğluyla yapmamıza gerek yok. Trump’ın bizzat kendisiyle yaparız.

Özgür Özel ne demişti?

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalarda, Filistin’de soykırım devam ederken Tayyip Erdoğan’ın Trump’ın oğlu Trump Jr. ile 13 Eylül Cumartesi günü Dolmabahçe’deki çalışma ofisinde gizli bir görüşme gerçekleştirdiğini söylemiş ve “pazarlık yapıldığını” öne sürmüştü

ABD’nin doğruladığı ziyaret için Özel, şunları kaydetmişti: “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde 14’e 1’le İsrail’e karşı Filistin’i destekleyen karar alındı, o kararı Trump veto etti. Bu Trump’ın oğluyla gitmiş İstanbul’da gizli görüşme yapmış. Görüşmede, Amerika’daki seyahati sırasında Trump’tan randevu istemiş. Trump‘ın oğlu demiş ki, ‘O günlerde olmaz, ayın 30’unda olsun. Git bir hafta sonra gel’… O da ‘Bir hafta sonra olmaz, 8-9 Ekim’de olsun’ demiş. Ama karşılığında bir şey istiyorlar.

Trump’ın oğluna diyor ki, ‘Bana bir randevu ayarlarsanız, Trump’la canlı yayında bütün dünyanın gözünün önünde Amerika’dan 300 tane Boeing uçağı almanın siparişinin sözünü veriyorum’… Bu şartla görüşme ayarlamaya çalışıyorlar. Filistin’i yalnız bırakan, kendi iktidarı için Trump’la anlaşan, Trump’ın icazeti ile 19 Mart darbesini yapan Tayyip Erdoğan’ı kınıyorum ve bir an önce bu görüşmeye açıklık getirmeye davet ediyorum.”

Paylaşın

Gençler Aylık Dört Bin Lirayla Yaşamaya Çalışıyorlar

Ekonomik koşullar, gençlerin eğitim ve kariyer hedeflerinin önüne geçerken, iş arayan mezunların yüzde 50,8’i ayda 4 bin lira ve altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor.

Araştırma şirketi Youthall tarafından hazırlanan 2025 Gençlerin Beklenti ve Yönelimleri Araştırması gençlerin yaşam koşullarındaki ağır tabloyu ortaya koydu.

Araştırmaya göre, ailesiyle yaşayan öğrenci oranı 2024’te yüzde 40,5 iken bu yıl yüzde 44,2’ye yükseldi. Mezunlarda ise tablo çok daha çarpıcı. Geçen yıl yüzde 69,7 ailesiyle yaşarken bu oran, 2025’te yüzde 76,7’ye çıktı.

Çalışma, gençlerin büyük bölümünün aile desteği olmadan ayakta kalamadığını gösteriyor. Öğrencilerin yüzde 66’sı ailesinden düzenli maddi destek aldığını belirtirken, 5 öğrenciden 1’i haftalık bin TL ve altında bir gelirle geçimini sağlamak zorunda. Genel tabloya bakıldığında öğrenciler çoğunlukla aylık 4 ila 8 bin TL arasında bir bütçeyle yaşamını sürdürüyor.

Araştırmada mezunların koşullarının daha kötüleştiği dikkat çekiyor. İş arayan mezunların yüzde 50,8’i ayda 4 bin TL ve altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Kirada kalabilenlerin oranı ise öğrencilerde yüzde 11,1, mezunlarda ise yüzde 11,8’de kaldı.

Raporda, ekonomik koşulların gençlerin hayallerinin önüne geçtiği, geçim kaygısının eğitim ve kariyer hedeflerinin önüne geçtiği vurgulandı.

Paylaşın

Taliban, Kadın Yazarların Kitaplarını Yasakladı

4 yıl önce Afganistan’da yönetimi ele geçiren Taliban, ülkedeki üniversitelerde kadın yazarların kitaplarını “Taliban ve şeriat politikalarına aykırı” olduğu gerekçesiyle yasakladı.

Üniversitelerde ayrıca 18 dersin artık okutulamayacağı bildirildi. Bir Taliban yetkilisi, bu derslerin “şeriatın ilkeleri ve sistemin politikalarıyla çeliştiğini” söyledi. insan hakları ve cinsel taciz dersleri de yasak kapsamına alındı.

Bu hafta içinde Taliban’ın lideri, “ahlaksızlığı önlemek” gerekçesiyle en az 10 vilayette fiber optik interneti yasakladı. Taliban yönetiminin kararları en çok kadın ve kız çocuklarının hayatını etkiledi. Kararlar kapsamında kız çocuklarının altıncı sınıf sonrası için eğitim hakları ellerinden alındı, 2024 sonunda ise gizlice ebe kurslarının kapatılmasıyla mesleki eğitim yolları da kapandı.

Şimdi ise doğrudan kadınlarla ilgili dersler hedef alındı. Yasaklanan 18 dersin altısı kadınlara dair. Dersler arasında toplumsal cinsiyet ve kalkınma, iletişimde kadının rolü ve kadın sosyolojisi de bulunuyor. Kitapları inceleyen kuruldan bir üye, BBC Afganistan’a yaptığı açıklamada kadın yazarların kitaplarının yasaklandığını doğruladı.

Bianet’in aktardığına göre; Taliban öncesi dönemde adalet bakan yardımcılığı yapan ve kitapları yasaklanan yazarlardan biri olan Zakia Adeli, karara şaşırmadığını söyledi: “Taliban’ın son dört yılda yaptıklarını düşününce müfredata müdahale etmeleri uzak bir ihtimal değildi. Kadınların eğitim görmesine izin verilmiyorsa onların görüş, fikir ve yazılarının da bastırılması doğaldır.”

Taliban dört yıl önce iktidara dönmesinin ardından temel hak ve özgürlüklere dair birçok kısıtlama getirdi.

Taliban ve Afganistan

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır.

1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı.

Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır.

Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı.

Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

Babacan’dan “Erken Seçim” Yorumu: Ekonomik Şartlar Uygun Değil

Erken seçim ihtimaline dair değerlendirmede bulunan DEVA Lideri Ali Babacan, “Şu andaki uygulamalara baktığımızda, erken seçime yönelik özel bir ekonomi politikası görmüyorum. Fakat artık eski dönemlerden farklı bir tablo var” dedi ve ekledi:

“Seçim sonuçlarını yalnızca ekonomi ya da geçim şartları belirlemiyor. İktidar, elindeki propaganda gücüyle topluma sürekli şu mesajı veriyor: ‘Tehlike çok, düşman çok. Fakirliğe razı ol ama yine de beni destekle; çünkü seni bu risklere karşı ancak ben koruyabilirim.’ Bu söylem, ekonomik sıkıntılara rağmen desteği konsolide etmeyi hedefliyor. Dolayısıyla sadece ekonomiye bakarak seçim tarihini öngörmek kolay değil.”

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Ankara’da gazetecilerin sorularını yanıtladı. TELE1’de yer alan habere göre Babacan’ın açıklamalarının başlıkları şöyle:

“Bundan sonraki 10 yılı, 20 yılı, 30 yılı belirleyecek en önemli konu Amerika ve Çin olacak. Biz belki kendi içimizde çok dağıldığımız için, içeride bir sürü sorunlarla uğraştığımız için fazla konuşmuyoruz, tartışmıyoruz. Türkiye’nin bu konuda politikası nedir? Böyle bir şey yok. Peki Türkiye ne yapacak? Yok. Son dönemlerde de jeopolitik konularda gittikçe artan bir Çin-Amerika rekabeti değil, artık Çin-Amerika husumeti başlamış durumda. Bundan sonraki süreçte dünyadaki gelişmelerin gelinecek en önemli konulardan birisi o olacak.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi etkisiz. Konu Çin’i ilgileniyorsa Çin veto ediyor, Amerika’yı ilgilendiriyorsa Amerika veto ediyor, Rusya’yı ilgilendiriyorsa Rusya veto ediyor ve sistem işlemiyor. Uluslararası güvenlik açısından baktığımızda ciddi sıkıntılar var. NATO vardı ama NATO eski koruma şemsiyesi değil artık, bunu artık görmemiz gerekiyor. Amerika Avrupa’nın arkasındaki desteğini çekti. Amerika kendi savunma işlerine kendisi baksın diyor.

Türkiye bu Avrupa’nın kendi oluşturacağı savunma sistemine ne kadar entegre olabilir, ne kadar siyasi şartlar buna müsait ve bunu da görmemiz gerekecek. Bana göre Türkiye’ye çok önem kazandırır, Türkiye’ye çok çok faydalı olur. Ama buradaki pazarlık, müzakere nereye gider, nasıl olur? Avrupalılar eğer bize yönelse Türkiye’ye baştan katmaları gerekir. Yok siyasi gerekçelerle de Türkiye’ye bir miktar oyalayalım, pazarlık edelim diye düşünürlerse bu kayıp olur Türkiye için de Avrupa için de…

“Umut siyaseti bitti”

Hükümet, başarı üretemeyince ancak korkuyla insanların desteğini alacağını düşünüyor. Yani artık umut siyaseti bitti. 10 yıldır korku siyasetiyle yönetiliyor. İnsanları sürekli bir şeylerle korkutuyor. Korkutarak destek sağlamaya çalışıyor. Halbuki mesele dış güvenlikse, dış politikaysa, ülkenin ulusal çıkarları önemlidir. Ve bunun iletişimi kesinlikle Türkiye’nin zafiyetlerini açığa çıkarmaya dönük değil, Türkiye’nin gücünü perçinlemeye dönük olmalıdır. Ama iç siyaset kaygısı var

Demokraside ciddi bir kriz var dünyada. Popülist otokrat liderler çoğalıyor. Ve özellikle bu güvenlik riskleri de popülist otokrat liderleri besleyen bir zemin de oluşturuyor pek çok ülkede. ‘Kardeşim tehlike altındayız. Ne demokrasisi ne hukuku. Aklıma geleni yaparım siz bana destek verin ben de ülkeyi kurtarayım’ önerisi geniş kitlelerde kolay kabul görebiliyor. Bu tabii son derece tehlikeli son derece riskli bir durum.

Erdoğan’ın Gazze ile ilgili etkisi sıfırlanmış durumda. Sıfır… Sayın Erdoğan’ı bırakın Arap Birliği ile İslam İşbirliği Teşkilatı ortak zirve yapıyor. Daha zirvenin sonuç bilgisi yazılırken İsrail Gazze şehrini ilhak amaçlı işgal ediyor. Gerçekten çok ağır bir meydan okuma.

Öte yandan bakıyoruz Güney Afrika Cumhuriyeti dünyanın bir ucunda İspanya başka ucunda, onların attığı adımlar daha etkili oluyor. Biri gidiyor Lahey’e dava ediyor. Biri İsrail’e pek çok uluslararası etkinlikten dışlayacağıyla ilgili, protesto edeceğiyle ilgili, boykot edeceği gibi açıklamalar yapıyor. Dolayısıyla bu da tabii ülkemiz açısından, İslam dünyası açısından ve Arap dünyası açısından son derece üzücü.

Günün birinde her iki tarafta da makul liderler olursa, makul liderler konuşarak pek çok sorunu çözebilir. Ama şu anda aklını, terazisini tamamen yitirmiş, sadece sadece kendi koltuğuna odaklanmış bir İsrail Başbakanı var. Türkiye’de de bugünden koltuk korumanın derdine düşmüş, hukuk dışı yollarla, yargıyı kullanarak muhalefetle uğraşan bir Cumhurbaşkanı var. Dolayısıyla iki tarafa baktığımızda da endişe var.

İç gündemde tabii en önemli konumuz hani ülke açısından 1 Ekim süreci dediğimiz bir süreç. Bahçeli geçen sene Meclis açılırken DEM milletvekillerinin elini sıktı. İlk o zaman gördük. Bu süreci, Türkiye’nin terör sorunu çözülmesi değil aynı zamanda temel hak ve özgürlüklerle ilgili sorunların da çözülmesi gereken bir süreç olarak görüyoruz. Önce şu güvenlik meselesi bitsin. Ondan sonra diğer konulara geçilsin diyoruz. Yani biri bitsin, ondan sonra diğeri başlasın istiyoruz. Yoksa 10 yıl önceki çözüm sürecindeki komplikasyonların hepsini burada da görebiliriz.

Tabii bu komisyon çalışmaları, örgütle ilgili konular Suriye’de olup bitenden bağımsız değil. Yani aslında da pek konuşulmayan pek günlere getirilmeyen ama Suriye’deki gelişmelerle de paralel yürüyen bir süreçten bahsediyorum burada. Dolayısıyla Suriye’de SDG’nin Şam yönetimiyle entegrasyonu herhalde en kritik konu şu anda. Bu sadece milli güvenlik meselesi değil. Sadece elinde silah olan insanların Şam yönetiminin güçleriyle nasıl birleşeceği, nasıl entegre olacağının detayları önemli.

Zaten pazarlığın müzakerenin özünde o var. Ama aynı zamanda şu anda SDG’nin kontrolündeki bölge hem Suriye’nin hidrokarbon kaynaklarının hem de önemli su kaynaklarının, yani tarım arazilerinin olduğu bir bölge. Dolayısıyla bu sadece güvenlik değil aynı zamanda ekonomi, bütçe, doğal kaynaklar, onların da konuşulması gerekiyor ve umarım ki Suriye kaynaklı bir sıkıntı çıkmaz. Umarım ki Suriye’de gidecek herhangi bir terslik gelip bizim içerideki sürecimizi olumsuz etkilemez.

“Tutukluluk istisna olması lazım”

CHP ile ilgili yaşanan sürece baktığımızda iktidarın yargıyı kullanarak muhalefeti etkisizleştirmeyi amaçladığını görüyoruz. Hatta dizayn etmeye çalışıyor. Bir zamanlar, “Muhalefetin de yerli ve millisini oluşturmak herhalde bize düşecek” demişti. Bütün bu olanlara bakınca ben bu konuşmasını hatırlıyorum. Demokrasimiz adına son derece kaygı verici, son derece endişe verici bir gelişme. Tutukluluk istisna olması lazım.

Erdoğan kendisi tutuksuz yargılandı. Kendisiyle ilgili dava en son aşamalarda onaylandıktan sonra hapis cezası uygulandı. Mahkemenin kararı da yetmedi. Üst mahkemelere yargı yolu getirdikten sonra hapse girdi. O zaman da biz isyan ediyorduk. Ya hapse girdi yazıktır diyorduk. Fakat şu anda tutukluluk çok yaygın bir ceza aracı. Peşin hüküm, peşin infaz aracı olarak kullanıldı. Bu çok yanlış.

Sayın Erdoğan sık sık milli irade diyor. Milli iradeyi temsil ediyor. Ama muhalefet de milli iradeyi temsil ediyor. Bunu unutmayalım. Muhalefet milli piyangodan çıkmıyor ki. Sayın Erdoğan’a oy veren, AK Parti’ye oy veren her bir vatandaşımızın oyu ne kadar kutsalsa her bir muhalefet partisine oy veren vatandaşlarımızın oyu da bir o kadar kutsal. Dolayısıyla milli iradeyi tek ben temsil ediyorum. Aklıma eseni yaparım. Bu yanlış bir zihniyet.

Detaylara indiğimizde kurultaymış, İstanbul’un kongresiymiş, belediyelerin iddialarıymış, şunlarmış bunlar. Bunlar tarafsız yargı süreçlerinde yürütülebilir. Hatası olan varsa cezasını çeker. Yok gayet temiz şekilde yönetilirse belediye beraat eder. Şu andaki siyasi operasyonu görmemiz lazım. Onun için biz ilkesel olarak bu operasyonların yanlış olduğunu söylüyoruz.

Kaldı ki Sayıştay denen bir kurum var. Bu işlerde ehil bir kurumdur. Yani bir hakim, bir tane de bilirkişi. İki şahısla gidiyor her şey. Halbuki Sayıştay’ın bir kurumsal yapısı var. Hesap kitabı işini bilen, yolsuzluk var mıdır yok mudur bilen orada iki kişiler var. Sayıştay neden devrede değil ben anlamıyorum. Üstelik Sayıştay Meclis adına denetim yapar. Gider belediyeleri denetler, hazineyi denetler, bakanlığı denetler. Şimdi Sayıştay’ı da maalesef iktidar etkisizleştirdiği için Sayıştay da rahat çalışamıyor. Buralarda varsa sıkıntılar Sayıştay’ın ön planda olması lazım.

Diyanet İşleri Başkanlığına atanan yeni başkanımız Profesör Doktor Sarafet Arkavuş’a hayırlı olsun diyorum. Umarım ki Diyanet İşleri Başkanları’nın daha bağımsız çalıştığı bir dönem olur. Umarım ki Diyanet İşleri Başkanları toplumla gençlerle daha yakın bir bağ kurabilir. Günlük siyasetin etkisinde değil, dinimizin asıl kutsallarının ön planda olduğu bir dönem olur diye ümit ediyorum.

Dindar retorikle yanlış muamele aynı pakete girdiği zaman bu dinden uzaklaşmayı beraberinde getirebiliyor. Dindar retorikle yanlış muamele aynı pakette olduğu zaman özellikle gençlerde dinden soğumayı da beraberinde getiriyor. Çünkü bakıyor, muameleye bakıyor gençler. Ya müslümanlık buysa ben onlar gibi olmak istemiyorum diyorlar. Bu çok büyük bir tehlikedir Türkiye için.

Peygamberimizin sahih hadisi. Din muameledir. Hazreti Ali de devletin dini adalettir. Devletin dini adalettir. Bu iki söz çok önemli. Devletin dini adalettir. Yani sen adil misin değil misin devlet olarak. Sen millete adalet sağlıyor musun sağlamıyor musun? Sadece yardımda adalet değil, sosyal adalet değil, işe giren adalet değil, eğitimde adalet değil, fırsat işliği değil. Bu var mı? Yok mu? Din muameledir de çok önemli. Çünkü din muameledir demek aslında nedir? Söz verince tutuyor musun? Konuşunca doğruyu söylüyor musun? Emanete hıyanet ediyor musun?

“Ekonomiye bakarak seçim tarihini öngörmek kolay değil”

Ekonomik açıdan baktığımızda zaten hukuk ve adalet olmayınca ekonomi olmaz. Hep söylüyoruz. Olmuyor da, olmayacak da. Bunların tahrip edildiği, kuralların yok sayıldığı bir ülkede ekonomide olumlu sonuç beklemek beyhude. Ülkede bir kriz var mı? Bir yoksul krizi var. Bir gelir ve servet dağılımı krizi var.

Cevdet Yılmaz ve Mehmet Şimşek arkadaşlarımız var. Çünkü Cevdet Bey ile 2005-2015 beraber çalıştık. Mehmet Bey ile 2007-2015 beraber çalıştık. Arkadaşlar 2023 seçimlerinden sonra göreve gelince biraz ümit oluştu. Ne de olsa dediler Ali Babacan’ın ekibinden bir şeyler bilir bunlar diye. Fakat güçleri yok arkadaşların. Bir de son zamanlarda gittikçe yanlışı savunma gibi bir hatanın içine düşüyorlar. Yani doğruyu söylemek ayrı bir şey.

Konuşmamak bir tercih. Doğruyu söylemek ayrı bir şey. Yanlışı savunmak kendi itibarlarından götürüyor. Bir de üstelik kötüye gidebilecek bir senaryoda Sayın Erdoğan’ın rahatlıkla suçu yükleyebilecekleri, günah keçisi olarak ilan edip görevden uzaklaşabilecekleri kişiler aynı zamanda. Dolayısıyla Cüneyt Arkın karakteri vardır hep böyle kahraman, kurtarıcı. Ama sonları Erol Taş karakteri gibi olmaz diye ümit ediyorum. Erol Taş’a döndürebilirler. Çünkü yanlış savunuyorlar.

Şu andaki uygulamalara baktığımızda, erken seçime yönelik özel bir ekonomi politikası görmüyorum. Fakat artık eski dönemlerden farklı bir tablo var. Seçim sonuçlarını yalnızca ekonomi ya da geçim şartları belirlemiyor. İktidar, elindeki propaganda gücüyle topluma sürekli şu mesajı veriyor: ‘Tehlike çok, düşman çok. Fakirliğe razı ol ama yine de beni destekle; çünkü seni bu risklere karşı ancak ben koruyabilirim.’ Bu söylem, ekonomik sıkıntılara rağmen desteği konsolide etmeyi hedefliyor. Dolayısıyla sadece ekonomiye bakarak seçim tarihini öngörmek kolay değil.”

Paylaşın

Son Bir Yılda 72 Çocuk İşçi İş Kazalarında Hayatını Kaybetti

Son eğitim – öğretim döneminde çocuk işçi ölümleri bir önceki eğitim – öğretim dönemine göre yüzde 10 artarak 72 oldu. Geçen eğitim – öğretim döneminde 66 çocuk işçi hayatını kaybetmişti.

Yeni eğitim öğretim yılı 8 Eylül Pazartesi günü başlarken, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi çocuk işçiliğe dair çarpıcı veriler açıkladı. 2024 Eylül – 2025 Ağustos döneminde en az 72 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti.

Bir önceki döneme göre yüzde 10 artış yaşandığını belirten İSİG Meclisi, bu durumun çocuk işçiliğin yoksulluk ve güvencesizlik ekseninde derinleştiğinin göstergesi olduğunu ifade etti.

Raporda, tarım sektöründe 20, sanayide 19, inşaatta 17 ve hizmet sektöründe 16 çocuğun yaşamını yitirdiği kaydedildi. Çocuk işçi ölümlerinin ağırlıkla kırsal alanda görüldüğü yıllardan farklı olarak, son dönemde ölümlerin kent merkezlerinde yoğunlaştığına dikkat çekildi.

MESEM’ler kime hizmet ediyor?

Organize Sanayi Bölgeleri ve MESEM programları aracılığıyla çocuk işçiliğin devlet politikalarıyla kitleselleştiği vurgulandı.

İSİG Meclisi, 505 bin öğrencinin MESEM kapsamında haftanın dört günü işyerlerinde ucuz iş gücü olarak çalıştırıldığını, bunun eğitim değil “çocuk emeği sömürüsü” olduğunu belirtti. Son iki yılda MESEM kapsamında en az 15 çocuğun, farklı liselerde staj sırasında ise en az 7 öğrencinin hayatını kaybettiği hatırlatıldı.

İSİG Meclisi, “Mesleki eğitime karşı değiliz; ancak çocukların 10 yaşından itibaren ucuz işgücü haline getirilmesine karşıyız. Çocuk işçiliğe, geleceksizleştirmeye ve paralı eğitime karşı mücadelemizi sürdüreceğiz” ifadelerine yer verdi.

İSİG Meclisi’nin talepleri:

Çocuk işçilik yasaklanmalı, mesleki öğrenim çocuk gelişimine uygun bir biçimde planlanmalı ve kamusal kurallar çerçevesi içinde olmalıdır. Mesleki eğitime karşı değiliz ama yoksul çocukları 10 yaşından itibaren ucuz emek haline getiren, çocukluklarını yaşatmayan, köle gibi çalıştıran, iş cinayetlerinde öldüren adına mesleki eğitim denilen ucube düzenlemelere karşıyız. MESEM’ler bir eğitim-öğrenim işlevi görmemektedir. MESEM’li çocuklar işi bedava ve ağır koşullarda çalıştırılarak öğrenmektedir. Bu anlamda MESEM’leri revize etmek imkansızdır. MESEM’ler kapatılmalıdır.

Eğitim her kademede tamamen parasız olmalı, 4+4+4 eğitim sisteminden vazgeçilmeli ve müfredat aklın ve bilimin ışığında yenilenmelidir. Sorun, zorunlu eğitimin kaç yıl olacağı tartışmasında değil tam da buradadır. Yine Türkiye çapında okullarda bir öğün yemek verilmeli ve yoksul çocukların ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Ulaşım sorunlarına çözüm oluşturulmalıdır. Okulların diğer tüm ihtiyaçları karşılanmalı, öğretmen atamaları yapılmalıdır. Bütçede eğitime aktarılan kaynak artırılmalıdır.

Yaşam alanlarımız uyuşturucu ve çeteleşmeden temizlenmeli, çocukların gelişimine uygun bir hale getirilmelidir. Suça sürüklenen çocuklar tartışmasındaki duruşumuz bu bakış açısıyla somutlaşacaktır. Acil yapmamız gereken yaşam alanlarımızda çeteleşmeye karşı örgütlenmek ve alternatif bir yaşamı örmektir.

Çocuk işçiliğe, geleceksizleştirmeye, paralı eğitime karşı işçi sınıfı mücadelesinin bir parçası olduğu bilinciyle güçlü bir gençlik hareketi oluşturulmalı ve bu süreçten etkilenen her yaş grubu örgütlenmelidir. Bu noktada bizler üzerimize düşeni yaparken ve gençlerimizin attığı-atacağı adımların da yanında olacağımızı belirtmeliyiz.

Paylaşın

Sekiz Ayda Kapanan Şirket Sayısı 18 Bini Aştı

TOBB’un açıkladığı verilere göre; 2025 yılının ilk sekiz aylık döneminde, kapanan şirket sayısı, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 11,1 artarak 18 bin 482 oldu.

Haber Merkezi / Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), 2025 yılının ilk sekiz ayına ait “Kurulan ve Kapanan Şirket İstatistikleri”ni kamuoyuyla paylaştı.

Buna göre; 2025’in ilk sekiz ayında, geçen yılın ilk sekiz ayına göre kurulan şirket sayısı yüzde 0,6 kurulan kooperatif sayısı yüzde 29,5 oranında azalırken, kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 19,5 oranında arttı.

2025’in ilk sekiz ayında, geçen yılın ilk sekiz ayına göre kapanan şirket sayısı yüzde 11,1 kapanan kooperatif sayısı yüzde 11,1 oranında artarken, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 6,1 azaldı. Kurulan şirket sayısında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 0,7 azaldı.

2025’in ilk sekiz ayında, geçen yılın ilk sekiz ayına göre kurulan şirket sayısı yüzde 0,7 kurulan kooperatif sayısı yüzde 43,8 oranında azalırken, kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 10,8 oranında arttı.

Ağustos ayında, kapanan şirket sayısı 2024 yılının aynı ayına göre yüzde 5,2 kapanan kooperatif sayısı yüzde 36,1 oranında artarken, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 10,3 azaldı. Ağustosta kurulan şirketlerin sayısında bir önceki aya göre yüzde 5,9 azalış oldu.

Bir önceki aya göre kurulan şirket sayısı yüzde 5,9 kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 15,2 kurulan kooperatif sayısı yüzde 25,3 oranında azaldı. Bir önceki aya göre kapanan şirket sayısı yüzde 34,6 kapanan kooperatif sayısı yüzde 27,2 kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 30,2 oranında azaldı.

Ağustosta kurulan toplam 9 bin 328 şirket ve kooperatifin yüzde 87,6’sı limited şirket, yüzde 11,1’i anonim şirket, yüzde 1,3’ü ise kooperatiftir. Şirket ve kooperatiflerin yüzde 37,7’si İstanbul, yüzde 10,7’si Ankara, yüzde 6,4’ü İzmir’de kuruldu.

2025 yılında toplam 72 bin 488 şirket ve kooperatif kuruldu. Bu dönemde kurulan toplam 63 bin 420 limited şirket, toplam sermayenin yüzde 61,3’ünü 7 bin 798 anonim şirket ise yüzde 38,7’sini oluşturdu. Ağustos ayında kurulan şirketlerin sermayelerinin toplamı, Temmuz ayına göre yüzde 27,8 oranında azaldı.

Ağustosta şirket ve kooperatiflerin 2 bin 930’u ticaret, bin 324’ü inşaat ve bin 124’ü imalat sektöründe kuruldu. Ağustos 2025’de kurulan gerçek kişi ticari işletmelerinin; 654’ü inşaat, 382’si toptan ve perakende ticaret motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 83’ü imalat faaliyetleri sektöründen.

Bu ay kapanan şirket ve kooperatiflerin; 662’si toptan ve perakende ticaret, motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 270’i imalat, 171’i inşaat faaliyetler sektöründen. Bu ay kapanan gerçek kişi ticari işletmelerinin 407’si toptan ve perakende ticaret, motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 156’sı inşaat, 101’i imalat faaliyetleri sektöründen.

Ağustosta kurulan 118 Kooperatifin 87’si Konut Yapı Kooperatifidir. Ağustosta kurulan 118 Kooperatifin 87’si Konut Yapı Kooperatifi, 16’sı İşletme Kooperatifi, 7’si Tarımsal Kalkınma Kooperatifi olarak kuruldu.

Ağustosta kurulan 826 yabancı ortak sermayeli şirketin 605’i Türkiye, 28’i İran 27’si Türkmenistan ortaklı olarak kuruldu.

Kurulan 826 yabancı ortak sermayeli şirketin 81’i anonim, 745’i limited şirkettir. 2025 yılında kurulan şirketlerin 585’i Uzmanlaşmamış toptan ticaret, 220’si İkamet amaçlı olan ve ikamet amaçlı olmayan binaların inşaatı, 193’ü İşletme ve diğer idari danışmanlık faaliyetleri sektöründe kuruldu.

Kurulan yabancı ortak sermayeli şirketlerin toplam sermayelerinin yüzde 79,2’sini yabancı sermayeli ortak payını oluşturdu.

Paylaşın

DEM Parti’den Cumhur İttifakı’na “Umut Hakkı” Çağrısı

DEM Parti Hukuk Komisyonu Eşsözcüsü Öztürk Türkdoğan, “İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde acil düzenleme şart. Cumhur İttifakı’na da kamuoyu önünde verdikleri sözleri hatırlatıyoruz” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Hukuk Komisyonu, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (AK BK) “umut hakkı” kararına ilişkin partisinin genel merkezinde basın toplantısı düzenledi.

Öztürk Türkdoğan, kararın önemine dikkat çekerek Meclis’te grubu bulunan partilere yasal düzenleme çağrısı yaptı ve “İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde infaz hukukunda düzenleme yapılması şarttır. ‘Umut hakkı’ rahatlıkla düzenlenebilir.” dedi. Türkdoğan, ayrıca Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması gerektiğini vurguladı.

Türkdoğan, AK BK’nın en kritik başlığının “umut hakkı” olduğunu belirterek şunları söyledi: “Umut hakkı, ömür boyu hapis cezası alan tutukluların belirli bir sürenin ardından cezalarının gözden geçirilmesi ve serbest kalma ihtimaline sahip olmalarıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ömür boyu cezanın yaşam sona erinceye kadar infaz edilmesini kabul etmiyor; bunu Sözleşme’nin 3’üncü maddesindeki işkence, kötü muamele ve onur kırıcı davranış yasağına aykırı görüyor. Verdiği kararlarla Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde bu uygulamayı reddediyor. Biz de bunu ‘umut hakkı’ olarak tanımlıyoruz.”

Türkdoğan, Türkiye’ye ilişkin süreçte Öcalan kararlarına atıf yaparak şu hatırlatmaları yaptı: “AİHM, Öcalan kararında, 25 yıl sonrasında şartlı salıverme imkânı tanıyacak bir mekanizma kurulması gerektiğini belirtti. AK BK, 2015’te Türkiye’den bu konuda bilgi istedi; ancak dosya uzun süre Komite gündemine gelmedi. 2021’de, avukatların ve insan hakları örgütlerinin başvuruları üzerine Komite, Gurban ve Diğerleri başlığıyla dört dava grubunu birleştirerek yeniden inceleme başlattı ve Türkiye’den özel/genel önlemler konusunda bilgi talep etti.”

Türkiye’nin 2021’de Komite tavsiyelerini yerine getirmediğini söyleyen Türkdoğan, 2024’te sivil toplum başvurularıyla dosyanın yeniden gündeme geldiğini anımsattı:

“Komite, Türkiye’ye tedbir alma zorunluluğunu bildirdi; Mart 2025’te bir ara karar alma niyetini açıkladı. Yine de ilerleme olmadı. Komite’nin ‘derin üzüntü’ ifade etmesini hukuken yetersiz buluyoruz. Sözleşme’nin 46/4. maddesi uyarınca ihlal prosedürü işletilip dosya yeniden AİHM’e gönderilerek uygulanmama kararı istenebilir; Kavala dosyasında bu yol izlendi.”

“Umut hakkını düzenleyin”

Bakanlar Komitesi’nin, İnsan Hakları Eylem Planı kapsamında yapılacak infaz düzenlemesine umut hakkının açıkça dâhil edilmesi yönünde Adalet Bakanlığı’na çağrı yaptığını aktaran Türkdoğan, şunları ekledi: “Bu, AİHS bağlamında bir yükümlülük. Komite, Türkiye’deki Barış ve Demokratik Toplum sürecine de atıf yapıyor; TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun deneyimlerinden yararlanılmasını öneriyor. Ayrıca milletvekillerinin verdiği yasa tekliflerinin kanunlaşmasını talep ediyor.”

Türkdoğan, DEM Parti’nin 24 Eylül 2024’te verdiği yasa tekliflerini anımsattı: “Bazı maddeler kaldırılırsa umut hakkının önündeki engeller kalkar. Komite de bunu işaret ediyor. Yasal hakların herkese eşit uygulanması şart; tecride başvurulmaması, avukat ve aile görüşlerinin rutin hâle gelmesi gerekiyor. AK BK, benzer iyi ülke örneklerinden yararlanılmasını istiyor ve Haziran 2026’ya kadar süre tanıyor.”

Türkdoğan, önümüzdeki aylarda umut hakkının hayata geçirilmemesi hâlinde Komite’nin 46/4 ihlal prosedürünü başlatması gerektiğini söyledi; TBMM’den ise somut adım beklediklerini ifade etti: “TBMM’de kurulan komisyonun Sayın Öcalan’la görüşmesi gerekir; yöntem Meclis Başkanlığı ve komisyonca belirlenebilir. Gerekirse İmralı’da görüşme ya da Meclis’te buluşturma sağlanmalı. Barış hukukuna, geçiş dönemi yasalarına dair Öcalan’ın görüşleri alınmalıdır.”

Türkdoğan, süreci başlatanın Öcalan olduğunu vurgulayarak, “Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşulları sağlanmadan barışın tesisi mümkün değil” dedi ve şu ifadeleri kullandı: “Siyasi iktidarın, uluslararası hukukun gereği olan meşruiyet zemini hazır. AİHM kararı var, Bakanlar Komitesi çağrısı var. Bugün hiçbir yetkili ‘Umut hakkını yapamayız’ diyemez. Mahkeme kararı var, siyasi organ kararı var.”

Türkdoğan, son olarak Meclis’te grubu bulunan partilere ve siyasal iktidara seslendi: “DEM Parti olarak yasal hazırlıklarımız tamam. Hangi kanunlarda ne tür değişiklikler gerektiğini açıkladık. Umut hakkı geciktirilmeden infaz hukukunda düzenlenebilir. İnfaz kanunu eşitsizlik ve ayrımcılıklarla dolu; İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde acil düzenleme şart. Cumhur İttifakı’na da kamuoyu önünde verdikleri sözleri hatırlatıyoruz.”

Paylaşın

Türkiye’de Çocuk Sahibi Olmak Artık Lüks

Türkiye’de çocuk sahibi olmak, giderek ertelenen veya vazgeçilen bir lüks haline geliyor. TÜİK’in verilerine göre, 0-4 yaş grubundaki çocuk sayısı 2025 yılı itibarıyla 4 milyon 945 bin 831’e geriledi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileriyle hazırlanan ve AK Parti’nin masasına gelen son araştırmaya göre, 0-4 yaş aralığındaki çocuk sayısı Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine düştü. Raporda, bu düşüşün arkasında ekonomik zorlukların yanı sıra değişen kültürel ve sosyal faktörlerin de yattığı belirtiliyor.

Ekonomim’in haberine göre, AK Parti tarafından Ağustos 2025’te yapılan saha araştırması, kamuoyunun en büyük endişesinin “hayat pahalılığı ve enflasyon” olduğunu ortaya koydu. Ancak bu temel ekonomik krizin gölgesinde, Türkiye’nin geleceğini derinden etkileyecek sessiz bir sorun daha dikkat çekiyor: nüfus yapısındaki kırılmalar.

Araştırmaya göre, Türkiye’de evlenme yaşı yükseliyor ve çocuk sahibi olmak, giderek ertelenen veya vazgeçilen bir lüks haline geliyor. TÜİK’in verilerine göre, 0-4 yaş grubundaki çocuk sayısı 2025 yılı itibarıyla 4 milyon 945 bin 831’e gerileyerek tarihi en düşük seviyeyi gördü.

Raporda, çocuk sayısındaki düşüşün tek başına ekonomik koşullarla açıklanamayacağı vurgulandı. Araştırma, çocuk sayısındaki azalmanın başlıca nedenlerini şöyle sıralıyor:

Ekonomik zorluklar
Değişen kültürel değerler
Aile kavramının önemini kaybetmeye başlaması
Gençlerin evlilikten uzaklaşması
Kadın istihdamının artışının çocuk sayısını etkilemesi

Raporda, bu soruna ilişkin siyasi görüş ayrılıklarına da yer verildi. CHP, İYİ Parti ve DEM Parti seçmenleri çocuk sayısındaki düşüşü ağırlıklı olarak ekonomik gerekçelerle açıklarken, AK Parti ve MHP seçmenleri ekonomik nedenlerin yanı sıra “aile değerlerinin zayıflaması” ve “gençlerin evlilikten uzaklaşması” gibi kültürel ve kimliksel faktörlerin de etkili olduğunu savunuyor.

Araştırma, Türkiye’nin son yıllarda ekonomik dalgalanmaların yanı sıra toplumsal değer sisteminde de önemli kırılmalar yaşadığına işaret ederek, toplumun bu sorunlarla yüzleşmesi gerektiğini belirtiyor.

Paylaşın

TCDD’nin Borcu 5,8 Milyar Liraya Dayandı

Bu yılın ilk ayını 4 milyar 790 milyon 272 bin lira borç ile kapatan Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın (TCDD) borcu, 1 Ağustos 2025 itibarıyla 5 milyar 762 milyon 707 bin liraya yükseldi.

1 Mayıs 2013’te çıkarılan, “6461 Sayılı Türkiye Demiryolu Ulaştırmasının Serbestleşmesi Kanunu”nun yasalaşmasından kısa bir süre sonra TCDD, ikiye bölündü. Kanun kapsamında 14 Haziran 2016’da, TCDD Taşımacılık Anonim Şirketi faaliyete başladı.

BirGün’de yer alan habere göre, 2016 yılında 1 milyar 600 milyon 773 bin TL olan TCDD’nin Hazine borcunun, 2024 yılının sonunda 4 milyar 733 milyon 197 bin TL’ye dayandığı tespit edildi.

Kurumun borcu 2025 yılında da katlanarak arttı. Bu yılın ilk ayını 4 milyar 790 milyon 272 bin TL borç ile kapatan kurumun toplam Hazine borcu, 1 Ağustos 2025 itibarıyla 5 milyar 762 milyon 707 bin TL olarak gerçekleşti.

Paylaşın