TÜSİAD’dan Yabancı Sermaye İçin “Güçlü Hukuk Devleti Şart” Çıkışı

TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Başkanı Ömer Aras, konsey toplantısında yaptığı konuşmada, “Temmuz’dan bu yana ekonomik program olumlu sonuçlar veriyor. Uygulanmakta olan para politikası sayesinde enflasyon düşme eğilimine girdi. Daha önce de vurguladığımız gibi bu zaman alan bir süreç” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Sürecin başarılı olması için politikalarda kararlılık ve istikrar önemli. Sabırlı olmalıyız. Türkiye ekonomisinin sinyal niteliği en yüksek göstergelerinden olan cari açık hızla daralıyor. Eylül ayında yıllık cari açığın 10 milyar doların altına inmiş olması, önümüzdeki dönemin enflasyon ve kur gelişmeleri açısından memnuniyet verici. Cari açık daralırken döviz rezervleri de güçleniyor.”

Ömer Aras, “Ekonomideki düzelme uluslararası piyasalar tarafından da teyit edildi. Ülke risk primimizi gösteren CDS ve rating notlarımız iyileşti. Ama verimlilikle büyümeye en büyük katkıyı yapacak olan doğrudan sermaye yatırımları girişi çok sınırlı. Doğrudan sermaye yatırımları için makroekonomik istikrarla beraber güçlü bir hukuk devleti, adil, hızlı ve efektif işleyen bir adalet sisteminin de tesis edilmiş olması gerekiyor.” ifadelerini kullandı:

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi toplantısı 12 Aralık Perşembe günü Ankara’da gerçekleştirildi. Toplantının açılış konuşmaları TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras ve TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan tarafından yapıldı.

Ömer Aras, konsey toplantısında yaptığı konuşmada şunları söyledi: Temmuz ayındaki konuşmamın başlığı, ‘Ülke Olarak Değişimi Kaçırmayalım’ idi. Dünyadaki değişimi iklim, demografik, jeopolitik ve teknolojik değişim olarak dört başlık altında toplayabiliriz demiştim. Değişimi kaçırmamak ve güçlü ve dayanıklı bir ekonomi yaratmak için Hukukun üstünlüğü, Eğitim ve liyakat, Teknoloji – İnovasyon, Verimlilik ve ihracata dayalı ekonomik büyüme konularına öncelik vermemiz gerektiğini belirtmiştim.

O tarihten bugüne kadar geçen sürede temel eğilimler aynı kaldı. Dolayısıyla odaklanmamız gereken konular da aynı. Bugünkü konuşmamın başlığını ise Toplumsal Uyumla Orta Gelir Tuzağından çıkmak olarak belirledim. Geçen hafta açıklanmış olan GSYH rakamları Orta Gelir Tuzağının üst sınırına yakın olduğumuzu gösteriyor. Orta Gelir Tuzağından artık kalıcı olarak çıkmalıyız, yüksek gelirli bir ülke olmalıyız. Toplumun tüm fertleri de bunu hissetmeli.

Bunun için toplum olarak başarısı teori ve uygulama ile ispatlanmış akılcı politikalar etrafında uzlaşalım diyorum. Biraz sonra değerli hocalarımızla yapacağımız panelde bu tartışmayı derinleştirmeyi dört gözle bekliyorum. Daha fazla vakit kaybetmeyelim, “Aklın yolu bir” diyerek ortak akıl etrafında bir araya gelelim. Dünyaya baktığımızda jeopolitik ve ekonomik etkileşimlerin her geçen gün daha fazla iç içe geçtiğini görüyoruz. Jeopolitik riskler artıyor. Bu da belirsizliği artırıyor. Artan belirsizlik yatırımları ve ticareti zayıflatıyor. Çatışma ve savaşların toplumlar ve ekonomiler üzerinde yarattığı etkiler giderek güçleniyor.

Küresel jeopolitikteki değişmelerin son örneği olarak Suriye’deki iktidarın hızla çökmesini görüyoruz. Suriye’de geçiş sürecinin de sancısız olmasını ve hızla tamamlanmasını temenni ediyoruz. Askeri çatışmaların yanı sıra ticaret savaşları ve enerji dönüşümü ivmeleniyor. ABD Başkanı Trump’ın ikinci döneminde muhtemelen ticaret savaşları daha da sertleşecek, korumacılık daha da yaygınlaşacak. Bu durum iki önemli trendi ön plana çıkartıyor:

1. Tedarik zincirlerine yaklaşım değişiyor. Ekonomik güvenlik endişeleri yükseliyor. Daha düşük maliyet arayışı yerini güven arayışına bırakıyor. Tedarik zincirlerinde bu yaklaşım değişimi gelişmekte olan ülkelerin ihracat erformanslarını etkiliyor.

2. İkinci trend çok önemli. Enerji üretiminde yenilenebilir enerjinin payı artarken fosil yakıtların rolü azalıyor. Elektrik talebi hızla yükselirken bu talep giderek artan bir şekilde güneş ve rüzgar enerjisi ile karşılanıyor. Fosil yakıt döneminden elektrik dönemine geçiyoruz. Bu geçişin arka planında çevre konusundaki duyarlılıktan daha etkili olan güneş ve rüzgar enerjisi ile üretilen elektriğin giderek daha verimli hale gelmesi, yani ucuzlaması var. Bu değişime adapte olamayan ekonomiler zorlanıyor.

Tedarik zinciri ve enerji politikalarındaki değişim, verimliliği ve rekabet gücünü çok ciddi şekilde etkiliyor. Bu etki önümüzdeki yıllarda azalmayacak tam tersine güçlenecek. Önlemlerimizi buna göre almalıyız. Temmuz ayından bu yana geçen süre içinde üç önemli rapor yayınlandı:

1. Eylül ayında Draghi raporu olarak bilinen Avrupa’nın rekabet gücü raporu
2. IMF’nin Dünya Ekonomik Görünüm (World Economic Outlook) raporu
3. Dünya Bankası’nın Ufuk Akçiğit hocanın katkılarıyla hazırlanmış olan Orta Gelir Tuzağı alt başlıklı 2024 Küresel Kalkınma raporu.

Her üç raporda da ortak konu, uzun vadeli istikrarlı büyümenin motoru olan, ‘ekonomik verimlilik’. Verimliliğin arttırılması için her üç raporda da hızla harekete geçilmesi çağrısı yapılıyor. Aciliyeti vurgulanıyor. Avrupa Merkez Bankası eski Başkanı Mario Draghi’nin uzun zamandır beklenen raporu Türkiye’de de çok konuşuldu. Avrupa geriye düşüyor. Dünya GSYH’daki payı son 30 yılda sürekli küçülerek %26 dan %17’ye geriledi. Aynı dönemde Çin %2 den %17 ye çıkarak Avrupa’yı yakaladı.

Avrupalı işletmeler “orta teknoloji tuzağında”. Avrupa ileri teknolojilerde ABD ve Çin ile inovasyon farkını kapatmak için harekete geçmek zorunda. Bu nedenle verimlilik artışı AB için varoluşsal önemde. Çözümün yolu da sanayi politikasının etkin bir biçimde değiştirilmesinden geçiyor. Draghi’nin bu raporda Avrupa için dikkat çektiği verimlilik riski Türkiye için fazlasıyla mevcut.

IMF raporunda, dünyanın resesyona girmeden ve işsizliğe yol açmadan enflasyonu yavaşlatabildiği müjdesini veriyor. Öte yandan dünya ekonomisinde büyümenin zayıf seyredeceğini ve küresel ticaretin artış hızının da neredeyse yarıya ineceğini belirtiyor. Büyümenin hızlandırılması için verimlilik bazlı reformların bir an önce yapılması gerektiğine dikkat çekiyor.

Dünya Bankası son yayınladığı Dünya Kalkınma raporunu orta gelir tuzağı konusuna ayırmış. Dünyada tam 108 ülkede yaşayan 6 milyar insan orta gelir tuzağından çıkmaya çalışıyor. Bu ülkelerden birisi de biziz. Küresel jeopolitikteki gerilimler, artan korumacılık, yükselen popülizm ve düşük küresel büyüme ülkelerin ekonomik performansını aşağı çekiyor. Dış ticaret ve yabancı yatırımlar büyümeyi ve verimlilik artışını eskisi gibi desteklemiyor. Ülkeler arasında artık daha sert bir rekabet var.

Şimdi, Temmuz’dan bu yana Türkiye’de neler oldu? diye bakalım Arka arkaya gelen gelişmeler ve yaşadığımız sarsıcı olaylar gündemin çok hızla değişmesine, daha birini çözememişken üzerine yenilerinin eklenmesine neden oluyor. Kız çocuklarına ve kadınlara yönelik şiddet hepimizi derinden etkiliyor. Çeteleşmenin sağlık alanına kadar uzanmış olduğu bilgisiyle sarsılıyoruz.

Eğitimde kaliteyi ve çağı nasıl yakalayacağımızı tartışmayı umarken, kendimizi beslenme, hijyen ve okul servisi gibi temel hizmetleri tartışırken buluyoruz. Yerel yönetimlerin başına neden atanmış kamu görevlilerinin geldiğini sorguluyoruz. Hayat pahalılığı ve yoksulluk ile daha iyi mücadele edilmesi gerektiğini görüyoruz.

Beş çocuğun yanarak hayatını kaybetmesinin yoksullukla mücadele ve sosyal devlet ilkesinin uygulama başarısı ile ilişkisini düşünmeden edemiyoruz. Laiklik tartışmalarının tekrar tekrar gündeme getirilmesinin hangi ihtiyaca hizmet ettiğini kavrayamıyoruz. Kreşler konusundaki girişimleri her çocuğun sahip olması gereken eğitim hakkı ile bağdaştıramıyoruz. Fikir önderlerinin ve sıradan vatandaşların eleştirel ifadeleri ve gazetecilerin yaptıkları haberler nedeniyle tutuklanmalarını anayasadaki ifade özgürlüğü ile bağdaştıramıyoruz.

Yukarıda örneklerini verdiğim, kamu vicdanını derinden yaralayan gelişmelerin üst üste gelmesi çözmemiz gereken sorunlar olduğunu gösteriyor. Bu sorunları çözmeye mevcut anayasayı, Anayasa Mahkemesi karalarını ve yasaları tam olarak uygulayarak başlamak gerekiyor. Bu sorunları çözmek toplumda mevcut kutuplaşmaları azaltacak, güven duygusunu tesis edecek, toplumsal uyum ve uzlaşı zemini hazırlayacaktır.

“Ekonomik program olumlu sonuçlar veriyor”

Temmuz’dan bu yana ekonomik program olumlu sonuçlar veriyor. Uygulanmakta olan para politikası sayesinde enflasyon düşme eğilimine girdi. Daha önce de vurguladığımız gibi bu zaman alan bir süreç. Sürecin başarılı olması için politikalarda kararlılık ve istikrar önemli. Sabırlı olmalıyız. Türkiye ekonomisinin sinyal niteliği en yüksek göstergelerinden olan cari açık hızla daralıyor. Eylül ayında yıllık cari açığın 10 milyar doların altına inmiş olması, önümüzdeki dönemin enflasyon ve kur gelişmeleri açısından memnuniyet verici.

Cari açık daralırken döviz rezervleri de güçleniyor. Ekonomideki düzelme uluslararası piyasalar tarafından da teyit edildi. Ülke risk primimizi gösteren CDS ve rating notlarımız iyileşti. Ama verimlilikle büyümeye en büyük katkıyı yapacak olan doğrudan sermaye yatırımları girişi çok sınırlı. Doğrudan sermaye yatırımları için makroekonomik istikrarla beraber güçlü bir hukuk devleti, adil, hızlı ve efektif işleyen bir adalet sisteminin de tesis edilmiş olması gerekiyor.

Para politikasında doğru yönde atılmış olan adımlar yapısal reformlarla desteklenmezse eksik kalıyor. Toplumsal uyumu sağlamadan, hukuk devletini ve demokrasiyi güçlendirmeden, güven tesis etmeden, iyi eğitilmiş akıllı ve bilgili gençlerimizi liyakat esası ile göreve getirmeden ekonomide elde edeceğimiz mesafenin sınırlı olduğunu bilmeliyiz.

Biraz önce sizlere Dünya Bankasının yeni yayımlanan Orta Gelir Tuzağı raporundan söz etmiştim. Türkiye bundan 10-11 sene önce orta gelir tuzağından çıkmaya çok yaklaşmıştı. 2004 yılında kişi başı gayri safi milli gelirde 5000 doları aşarak üst orta gelir kategorisine ulaşmıştık. 2013 yılında da kişi başı gelirimiz 12570 dolara çıkmıştı. Yüksek gelirli ülke sınırını aşmamıza ramak kalmıştı. Fakat 2014 sonrasında Türkiye’nin performansı düştü. Yüksek gelirli ülkelerle olan kişi başı gelir farkımız açıldı.

Bir yılı aşkın süredir uygulanan enflasyonla mücadele programında atacağımız doğru adımlar orta gelir tuzağından çıkmak için önemli olsa da yeterli değil. Farklı şeyler yapmalıyız. Orta gelir tuzağından başarıyla çıkmış olan ülkelerin tecrübelerini iyi incelemeliyiz. Örneğin, 2004 yılında Avrupa Birliğine giren Polonya ile birlikte kişi başı gelirimiz 5000 dolar seviyesindeyken bugün 20 yıl sonra biz 13,000 dolardayız, Polonya 22,000 dolarda. Türkiye’nin Orta Gelir Tuzağında olmasının ana nedeni toplam faktör verimliliğini yükseltemiyor olması. Daha anlaşılır dille, aynı miktar sermaye ve çalışanla daha fazla ve daha değerli üretim yapamıyor olması.

Ekonomik gelişime baktığımızda, 2000’lerin başındaki hızlı büyüme sürecinde toplam faktör verimliliğinin de arttığını görüyoruz. Bu dönemde özellikle ekonomik ve siyasi öngörülebilirlik artıyor, hukuk devleti güçleniyor, yabancı sermaye girişleri rekor seviyelere ulaşıyor. 2006’dan sonra ise ekonomimizde toplam faktör verimliliği artışı duruyor. Verimlilik artmayınca kişi başı gelir de artmıyor. Verimlilik artışının olmaması, asgari ücret konusunda da tıkanmaya neden oluyor. Çalışanların hakkaniyetli bir gelir elde etmesinin önündeki en büyük engel şirketlerin verimliliği arttıramaması. Verimliliği yüksek şirketler asgari ücretin üzerinde ücret verebilirler.

Eğer bir ekonomide enflasyonla mücadele açısından uygun görülen asgari ücret artışı çalışanları tatmin etmiyorsa bu ülkede çözülmesi gereken ciddi bir verimlilik sorunu var demektir. Asıl sorun olan düşük verimlilikle baş edilemezse asgari ücret tartışması hiç bitmez. Asgari ücret tuzağından çıkamayız. Esas başarı, verimliliği yüksek şirketler yaratarak toplam işgücü içinde asgari ücretle çalışan kişi sayısını düşürmektir.

Ne enflasyonla mücadeleden vazgeçmek mümkün ne de enflasyonla mücadelenin yükünün vatandaşın üzerine yıkılmasına razı gelmek. Bu nedenle asgari ücret artışıyla beraber verimlilik artışı için de politikaları hiç vakit kaybetmeden gündeme almak gerekiyor.

Dünya bankası orta gelir tuzağından çıkışta 3 aşamalı bir sürece dikkat çekiyor:

1. Yatırım yapmak,
2. Teknolojiyi ülke içinde yaygınlaştırmak,
3. İnovasyonla yüksek teknoloji üretmek.

Üçüncü aşama en zor olanı. Türkiye bu aşamada. O zaman bu aşamayı nasıl geçebileceğimiz sorusuna odaklanmalıyız. Aslında bu sorunun cevabı çok da zor değil. TÜSİAD 50. yılı için yapmış olduğu Geleceği İnşa raporunda kalkınmanın üç unsurunu insan, teknoloji ve kurumlar olarak belirtmişti.

1. Unsur insan: İnsan derken en öncelikli alan eğitim. Unutmayalım ki demografik fırsat penceresi hızla kapanıyor. TUİK 2030 yılını işaret ediyor. Bu tarihten sonra çalışma çağındaki nüfusun toplam nüfus içindeki oranı azalmaya başlayacak. Bu nedenle işgücünün niteliğini artırmak daha da önemli hale geliyor.

Enflasyonla mücadele politikaları çerçevesinde bütçe harcamalarında tasarrufa gitmek kaçınılmaz. Ancak, eğitim, tasarruf edilmesi gereken son alan olmalı. MEB bütçesinin merkezi bütçeden aldığı pay 2015’te %13 iken, 2024’te %9.8’e geriliyor. Bu oranı mutlaka artırmalıyız.

Öğretmenlere iyi ücret vermeliyiz. Unutmayalım ki eğitime ayrılan her kaynak, misliyle topluma geri döner. Okul öncesinden yükseköğretime kadar tüm kademelerde çocuklarımıza Cumhuriyet değerlerine, bilimsel düşünce ve akla dayalı, 21. yüzyıl becerilerini kazandıran bir eğitim sunmalıyız. Okul öncesi eğitimin zorunlu ve ücretsiz olmasını sağlamalıyız.

Verimliliği yüksek bir ekonomi için üniversitelerle teknoloji üreten sanayi iş birliğinde araştırma geliştirmeyi desteklemeliyiz. Eğitimde kaliteyi arttırsak da beyin göçünü önleyemezsek başarılı olamayız. Liyakatın önünü açmalıyız. Eğitim ve liyakatı daima birlikte düşünmeliyiz. İyi eğittiğimiz gençleri ülkemizde tutmak için başta ekonomik özgürlükler olmak üzere tüm özgürlük alanlarını genişletmeliyiz.

Eğitimde kapsayıcılığı önemsemeliyiz. Toplumsal uyumu güçlendirecek yetenek havuzumuzu büyütmeliyiz. Kadınların toplumsal konumunu aşağı çeken değer yargılarıyla mücadele edip kadınların potansiyelinin açığa çıkmasını teşvik etmeliyiz. Unutmayalım ki kadınların dışlanması toplumun yarısının potansiyelinin realize edilememesi demektir. Verimsizlik demektir.

Demografik yapımızı dolayısı ile ekonomimizdeki insan faktörünü etkileyen mülteci konusunu da hassasiyetle ve akılcı bir şekilde yönetmeliyiz. Avrupa’nın kaliteli göçmenleri alıp istemediklerini bize göndermesini, ülkemizin Avrupa için bir tampon bölge haline gelmesini kabul etmemeliyiz. Kendi vatandaşlarımızın aleyhine uygulamalardan
kaçınmalıyız.

İnsana daha fazla yatırım yaptıkça, kapsayıcılığı genişlettikçe yeni teknoloji üretme kapasitemiz artacak ve rekabet gücümüz yükselecektir. Büyüme verimlilik olmadan hızlanmaz. Verimlilik yüksek teknoloji kullanımı olmadan artmaz.

2 . Unsur Teknoloji: Verimliliğin önemli bir göstergesi olan yüksek teknolojili ürünlerin imalat sanayi ihracatımız içindeki payı son 10 yıldır %3 seviyelerinde. Buna karşılık üst orta gelirli ülkelerin ortalaması ise %23. Bu payı arttırmamız şart. Yüksek teknolojiye dayanan mal ve hizmet ihracatına odaklanmalıyız.

Şirketlerimizin inovasyon kapasitesini güçlendirmeli, özellikle KOBİ’leri teknoloji ile barıştırmalıyız. Rekabetçi teknoloji üretmek, verimli ve ihracat odaklı bir ekonomi yaratmak için önümüzde kaçırmamamız gereken önemli bir fırsat var.

Dünyada değişen jeopolitik, AB – Türkiye ekonomik ilişkilerinin güçlenmesinin her iki tarafın da yararına olacağı bir zemin yaratıyor. Yükselen ekonomik güvenlik endişeleri, korumacılıkta beklenen artış, yeni enerji denklemi gibi gelişmeler karşısında, AB ile gümrük birliğinin modernizasyonu, gerek Türkiye’nin gerek Avrupa’nın rekabet gücü ve ekonomik güvenlik arayışlarına katkı sağlayacaktır. Bu karşılıklı faydanın çok iyi anlaşılması için çaba harcamalıyız.

3. Başlık Kurumlar. Güçlü kurumlar inşa etmeliyiz. Güçlü kurumların verimlilikle ilişkisinden söz edince Nobel Ekonomi Ödülünü alarak hepimizi gururlandıran Sayın Daron Acemoğlu’nu anmamız ve bir kez daha tebrik etmemiz şart.

Ülkelerin nasıl kalkınacağı sorusuna ilişkin çalışmaları tüm ülkelere örnek olan Sayın Acemoğlu dışlayıcı kurumların küçük bir yönetici elite kısa vadeli çıkar sağlarken kapsayıcı kurumların uzun vadede tüm toplum için fayda sağladığını vurgular. Sağlıklı büyüme süreci için gerekli olan teknolojik ilerleme ve bu ilerlemenin meyvelerinin tüm toplum tarafından paylaşılması ancak kapsayıcı kurumlarla mümkündür.

Kapsayıcı kurumların başında hukuk sistemi gelir. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü özünde devletin hukukla bağlı olmasıdır. Hukukun üstünlüğü siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşamın her alanında öngörülebilirlik sağlayarak büyüme için elverişli koşullar yaratır.

Bütün bu adımları atabilmek için toplumsal uzlaşıya ihtiyacımız var. Ortak değerlerimiz, ortak kültürümüz, ortak tarihimiz ihtiyaç duyduğumuz toplumsal uzlaşının temelini sağlıyor. Bu temel üzerine insan haklarını garanti altına alarak, kapsayıcılığı geliştirerek, çeşitliliği ve çok sesliliği baskılamayarak, siyasi katılımı güçlendirerek, gelir adaletsizliklerini önleyerek, fırsat eşitliği sağlayarak, demokratik denetim mekanizmalarını geliştirerek, sivil toplumu güçlendirerek, kapsayıcı kurumları inşa ederek toplumsal uzlaşıyı sağlayabiliriz.

Konuşmamı, başlangıçta yapmış olduğum çağrıyı tekrarlayarak bitirmek istiyorum. Aklın yolu bir! Daha fazla vakit kaybetmeyelim ve ortak akıl etrafında toplumsal uzlaşma sağlayalım. El birliğiyle ülkemizi orta gelir tuzağından kalıcı olarak çıkartalım. Verimlilik ve ihracat ile büyüyen, toplumsal uyumu sağlamış, refahı tabana yayan, demokratik standartları yüksek bir ülke yaratalım. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken dikkatiniz için hepinize teşekkür ediyorum.”

Paylaşın

Sağlık Harcamaları Yüzde 104 Arttı

Kişi başına sağlık harcaması 2022 yılında 7 bin 141 lira iken, 2023 yılında yüzde 104,2 artarak 14 bin 582 liraya yükseldi. Kişi başına sağlık harcaması 2022 yılında 431 dolar iken, 2023 yılında yüzde 44,0 artarak 621 dolara yükseldi.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Sağlık Harcamaları İstatistikleri 2023 verilerini açıkladı.

Buna göre; Toplam sağlık harcaması 2023 yılında bir önceki yıla göre yüzde 105,0 artarak 1 trilyon 244 milyar 237 milyon TL’ye yükseldi. Genel devlet sağlık harcaması yüzde 108,1 artarak 964 milyar 355 milyon TL’ye ulaştı. Özel sektör sağlık harcaması ise yüzde 95,3’lük bir artış oranı ile 279 milyar 883 milyon TL olarak tahmin edildi.

Genel devlet sağlık harcamasının toplam sağlık harcamasına oranı 2023 yılında yüzde 77,5, özel sektör sağlık harcamasının oranı ise yüzde 22,5 olarak gerçekleşti. Genel devlet ve özel sektörün alt bileşenlerine bakıldığında, 2023 yılında Sosyal Güvenlik Kurumu yüzde 42,1, merkezi devlet yüzde 34,8, hanehalkları yüzde 17,8, sigorta şirketleri yüzde 2,5, hanehalklarına hizmet eden kar amacı gütmeyen kuruluşlar ile diğer işletmeler yüzde 2,2, mahalli idareler yüzde 0,6’lık bir paya sahip oldu.

Cari sağlık harcaması 2023 yılında bir önceki yıla göre yüzde 104,1 artarak 1 trilyon 134 milyar 894 milyon TL’ye yükseldi. Sağlık harcamaları kapsamındaki yatırımlar yüzde 114,9 artarak 109 milyar 343 milyon TL’ye ulaştı.

Toplam sağlık harcamasının sağlık hizmeti sunucularına göre dağılımı incelendiğinde, ilk üç sıra 2023 yılında da değişmedi. Sağlık hizmetleri ve ürünleri satın almak için başvurulan sağlık kurumları içerisinde en büyük payı 2023 yılında yüzde 52,5 ile hastaneler oluşturdu. Hastaneleri sırasıyla yüzde 20,6 ile perakende satış ve diğer tıbbi malzeme sunanlar ve yüzde 10,7 ile ayakta bakım sunanlar izledi.

Kişi başına sağlık harcaması 2022 yılında 7 bin 141 lira iken, 2023 yılında yüzde 104,2 artarak 14 bin 582 liraya yükseldi. Kişi başına sağlık harcaması 2022 yılında 431 dolar iken, 2023 yılında yüzde 44,0 artarak 621 dolara yükseldi.

Toplam sağlık harcamasının GSYH’ye oranı 2022 yılında yüzde 4,0 iken, 2023 yılında yüzde 4,7 oldu. Cari sağlık harcamasının GSYH’ye oranı 2022 yılında yüzde 3,7, 2023 yılında yüzde 4,3 olarak hesaplandı.

Hanehalkları tarafından tedavi, ilaç vb. amaçlı yapılan cepten sağlık harcaması 2023 yılında bir önceki yıla göre yüzde 97,2 artarak 220 milyar 914 milyon TL’ye ulaştı. Hanehalkı cepten sağlık harcamasının toplam sağlık harcamasına oranı 2023 yılında yüzde 17,8 olarak gerçekleşti.

Paylaşın

OECD, Türkiye İçin Büyüme Tahminini Yüzde 3,5’e Yükseltti

OECD, Türkiye ekonomisinin bu yılki büyüme tahminini yüzde 0,1 oranında yukarı yönlü revize ederek, yüzde 3,5 olarak belirledi. Türkiye, 2023 yılında yüzde 4,1 büyümüştü.

OECD, Türkiye’nin 2025 büyüme rakamını da yüzde 0,6 aşağı yönlü revize ederek, yüzde 2,6 olarak öngördü.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), “Ekonomik Görünüm” raporunu yayımladı. OECD, Türkiye’ye ilişkin ekonomik büyüme tahminini bu yıl için yüzde 3,5’e yükseltirken, 2025 yılı için yüzde 2,6’ya düşürdü.

OECD, mayıs ayında yayınladığı raporda Türk ekonomisinin bu yıl yüzde 3,4 büyüyeceğini, 2026’da büyümenin yüzde 3,2 olacağını öngörmüştü.

“Sıkılaşan finansal koşullar ve devam eden mali konsolidasyon hane halkı tüketimini sınırlayacaktır. Deprem sonrası yeniden yapılanmanın etkileri geçtikçe yatırım ve kamu tüketimi de yavaşlayacaktır” değerlendirmesini yapan OECD, ancak, dış ortamdaki iyileşme ve uluslararası turizmdeki canlanmanın devam etmesi sayesinde ihracatın artmasının beklendiğini vurguladı.

OECD, istikrar politikalarının etkilerinin azalmasıyla GSYH büyümesinin 2026 yılında toparlanarak yüzde 4’e ulaşacağını tahmin etti.

Türkiye’de tüketici fiyatları endeksinin (TÜFE) 2024’te yıllık ortalama yüzde 58,3, 2025’te yüzde 30,7 ve 2026’da ise yüzde 17,2 artacağı tahmininde bulunan OECD, enflasyon baskılarının hafiflemesiyle birlikte politika faizinin 2026’nın ikinci yarısında yüzde 20’ye düşeceğini öngördü. Mayıs raporunda 2024 ortalama enflasyon beklentisi yüzde 55,5, 2025 için ise yüzde 28,7 olmuştu.

İşsizlik oranının bu yıl yüzde 8,8 olacağını öngören OECD, 2025’de yüzde 9’a çıkmasını beklediği işsizliğin 2026’da yüzde 8,6’ya gerileyeceğini tahmin etti. Mayıs ayı raporunda 2024 için işsizlik oranı yüzde 9,3, 2025 için ise yüzde 10 olarak tahmin edilmişti.

OECD, küresel ekonomik büyümenin bu yıl yüzde 3,2, 2025 ve 2026’da yüzde 3,3 olacağını tahmin ediyor. Böylece, dünya ekonomisinin gelecek 2 yılda genel olarak stabil bir büyüme seviyesini koruması bekleniyor.

OECD, mayısta yayımladığı Ekonomik Görünüm Raporu’nda, küresel ekonomik büyümeyi bu yıl ve 2025 için sırasıyla yüzde 3,1 ve yüzde 3,2 olarak öngörmüştü. Kurum, eylülde yayımladığı geçici ekonomik görünüm raporunda da küresel ekonominin bu yıl yüzde 3,1 büyüyeceğini tahmin etmişti.

(Kaynak: Gazete Duvar)

Paylaşın

Türkiye Ekonomisi Teknik Resesyona Girdi; Şimşek’e Göre Her Şey Yolunda

Türkiye ekonomisi 2024 yılının üçüncü çeyreğinde, yıllık bazda yüzde 2,1 büyüme gösterdi. Ekonominin bir önceki çeyreğe göre yüzde 0,2 küçüldüğü görüldü. Yılın ikinci çeyreğinde de aynı ölçekte bir düşüş yaşanması ekonominin teknik resesyona girdiğini teyit etti.

Teknik resesyon, “üst üste iki çeyrek GSYH’de küçülme yaşanması” olarak ifade ediliyor. Türkiye’de ikinci ve üçüncü çeyrekte GSYH’de yaşanan yüzde 0,2 daralma da teknik resesyona işaret ediyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Dezenflasyon sürecinde büyüme, öngörülerimiz doğrultusunda ılımlı ve dengeli seyrediyor” dedi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 2024’ün üçüncü çeyreğinin (Temmuz – Eylül dönemi) Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYH) verilerini açıkladı. Euronews Türkçe’nin aktardığına göre, Türkiye ekonomisinin Temmuz – Eylül döneminde bir önceki çeyreğe göre yüzde 0,2 küçüldüğü görüldü. Yılın ikinci çeyreğinde de aynı ölçekte bir düşüş yaşanması ekonominin teknik resesyona girdiğini teyit etti.

Türkiye, Nisan – Haziran dönemindeki yüzde 2,4’lük büyümenin ardından üçüncü çeyrekte yıllık bazda yüzde 2,1 büyüme kaydetti. Hane halkı tüketimi bir önceki çeyreğe göre yüzde 0,3 oranında daralırken, kamu tüketimi ise yüzde 0,4 oranında azaldı. Bir önceki yıla kıyasla hane halkı tüketimi yüzde 3,1 artarken devlet tüketimi yüzde 0,9 azaldı.

Teknik resesyon nedir?

Teknik resesyon, “üst üste iki çeyrek GSYH’de küçülme yaşanması” olarak ifade ediliyor. Türkiye’de ikinci ve üçüncü çeyrekte GSYH’de yaşanan yüzde 0,2 daralma da teknik resesyona işaret ediyor.

Resesyonla ilgili durumda bazı ülkelerde büyüme görülürken de resesyon etkileri görülebiliyor. TÜİK’in açıkladığı üçüncü çeyrek verilerine göre, Türkiye ekonomisinin aynı zamanda yıllık bazda yüzde 2,1 artış gösterdiği belirtiliyor. Ancak hem yıllık bazda büyüme görülürken, iki çeyrek üst üste küçülme görülmesi teknik resesyonu ortaya çıkarıyor.

Capital Economics’ten Gelişmekte Olan Avrupa Ekonomisti Nicholas Farr, “Merkez Bankası geçen haftaki toplantısında iç talebin yavaşladığını düşündüğünü belirtti ve bugünkü veriler de bu görüşü destekliyor,” dedi.

“Bu durum Merkez Bankası’nın aralık ayındaki toplantısında faiz indirimine gidebileceği beklentilerini artırabilir” diyen Farr, ancak bunun “aceleci davranmak” olacağı değerlendirmesinde bulundu. Farr, faiz indirimlerinin muhtemelen önümüzdeki yılın başlarında başlayacağını öngörüyor.

Türkiye’de enflasyon güçlü seyretmeye devam ediyor. Son olarak, Ekim ayında yıllık bazda enflasyon yüzde 48,6 olarak gerçekleşti. Kilit rol oynayan faiz oranı, sekiz aydır üst üste yüzde 50’de tutuluyor. Mal ve hizmet ithalatı da üçüncü çeyrekte yıllık bazda yüzde 9,6 azalarak Türkiye’nin ticaret açığını iyileştirmesini sağladı.

Şimşek: Ilımlı ve dengeli

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan GSYH rakamlarını değerlendirdi. Şimşek yaptığı açıklamada, “Türkiye ekonomisi 2024 yılı üçüncü çeyreğinde yıllık yüzde 2,1 büyüdü. Böylece ilk üç çeyrekte büyüme yıllık yüzde 3,2 gerçekleşti. Milli gelir yıllıklandırılmış olarak 1 trilyon 260 milyar dolara ulaştı.” dedi.

Şimşek şöyle devam etti: “Milli gelirimizin yaklaşık 4’te 3’ünü oluşturan sanayi hariç sektörlerde yıllık büyüme devam ediyor. Sürdürülebilir yüksek büyüme için gerekli olan yeniden dengelenme, programımız sayesinde sağlandı. İlk üç çeyrekte iç talep büyümeye 1,3 puan, net dış talep ise 1,9 puan katkı verdi.

İşgücü piyasasındaki görünüm dezenflasyon sürecinin kısa vadeli etkilerinin sınırlı olduğunu gösteriyor. Üçüncü çeyrekte mevsimsel düzeltilmiş istihdam yıllık 1 milyon kişi artarken, işsizlik oranı 0,5 puan gerileyerek yüzde 8,7 gerçekleşti.

Kurala dayalı ve öngörülebilir politikalarımızla önemli kazanımlar sağladık. Haziranda başlayan dezenflasyon sürecinde yıllık enflasyon 26,9 puan azaldı. Mali disiplin güçleniyor. Yıllıklandırılmış cari açığın milli gelire oranı üçüncü çeyrekte 2023 yılının aynı dönemine göre 3,6 puan düşerek yüzde 0,8’e geriledi. Türk lirasına artan güven ve dış kaynak girişiyle önemli ölçüde rezerv birikimi sağlandı. Üç büyük kredi derecelendirme kuruluşu ülkemizin kredi notunu bu yıl iki kademe yükseltti.

Dezenflasyon sürecinde büyüme, öngörülerimiz doğrultusunda ılımlı ve dengeli seyrediyor. Enflasyondaki düşüşle birlikte artan öngörülebilirlik, ticaret ortaklarımızdaki toparlanma, küresel ticaretteki iyileşme ve destekleyici küresel finansal koşullar sayesinde gelecek yılın ikinci yarısından itibaren ekonomik aktivitenin ivme kazanmasını öngörüyoruz. Toplumun tüm kesimlerinin refahını gözeterek sürdürülebilir, yüksek ve kapsayıcı büyüme için çalışmaya devam edeceğiz.”

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den Türkiye’ye “Hiperenflasyon” Uyarısı

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), son raporunda Türkiye için ‘hiperenflasyon’ uyarısında bulundu: Türkiye’de reel ücretlerde çok hızlı bir büyümeye işaret eden en son veriler, hiperenflasyon döneminde gerçekleştiği için ihtiyatla yorumlanmalı.

Birleşmiş Milletler Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), dünyada reel ücretlerde 2022 yılından itibaren genel bir artış ve toparlanma yaşandığını açıkladı. Raporda, Türkiye’de reel ücretlerde diğer ülkelere göre kıyaslandığında yaşanan artışın, hiperenflasyon nedeniyle ihtiyatla yorumlanması gerektiği kaydedildi.

Uluslararası Çalışma Örgütü, 2022’deki olumsuz rakamların ardından dünya genelinde ücretler artarak bir toparlanma eğilimi içine girmiş olsa da yüksek enflasyon yüzünden yaşanan fiyat artışlarının, hala devam ettiğinin altını çizdi.

VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu‘nun aktardığına göre raporda, gelişmekte olan G20 ekonomileri arasında analiz edilen Türkiye’deki reel ücret artışlarıyla ilgili, ele alınan dönem içinde güçlü bir artış tespit edildiği; Türkiye’de ücretlerin 2009 ile 2016 yılları arasında istikrarlı bir şekilde arttığı ancak 2016 ile 2020 yılları arasında büyümenin durduğu ve ardından 2024 yılı da dahil tekrar artışa geçtiği belirtilerek, bu artışın hiperenflasyon sonucunda ortaya çıktığı vurgulandı.

ILO raporunda, ”Türkiye’de reel ücretlerde çok hızlı bir büyümeye işaret eden en son veriler, hiperenflasyon döneminde gerçekleştiği için ihtiyatla yorumlanmalı. 2023 yılında gelişmekte olan G20 ekonomilerinde Çin, Rusya Federasyonu ve Türkiye hariç sıfıra yakın reel ücret artışı tespit edildi. Gelişmekte olan G20 ekonomilerinin çoğunun 2024 yılında da sadece mütevazı bir reel ücret artışı sergileyeceğini öngörüyoruz” ifadesi kullanıldı.

Yaklaşık 150 ülkeden derlenen verilere göre, ortalama ücretlerin Afrika, Pasifik, Orta ve Batı Asya ve Doğu Avrupa’da dünyanın geri kalanına kıyasla daha hızlı arttığı, diğer tüm bölgelerde ortalama reel ücretlerin azaldığı kaydedildi.

2023 yılındaki ücret artışlarının, Afrika, Kuzey Amerika ve Kuzey, Güney ve Batı Avrupa hariç çoğu bölgede pozitif eğilim gösterdiği, 2024 yılında ortalama reel ücretlerin sabit kaldığı Afrika ve Arap ülkeleri hariç tüm bölgelerde ücretlerin arttığı belirtildi. Ücret artışlarının Orta ve Batı Asya’da yüzde 17,9, Kuzey Amerika’da yüzde 0,3 oranları arasında arttığı kaydedildi.

Uluslararası Çalışma Örgütü Direktörü Gilbert Houngbo, ücretlerde küresel çapta gerçekleşen artış eğiliminin devam etmesi halinde, 15 yıldan uzun bir süredir beklenen ve elde edilen en büyük kazanç olacağını, bugünkü küresel ücret artışlarının yüksek enflasyonun ve yükselen fiyatların ücret artışını geride bırakmış olduğu 2022 yılında yaşanan düşüşle kıyaslandığında kayda değer bir toparlanmayı yansıttığını dile getirdi.

Houngbo, ücret artışındaki yükseliş eğiliminde yaşanan bu olumlu gelişmelerin, bölgeler arasında eşit olarak paylaşılmadığına dikkat çekti.

Ücretlerin geçen yıl yüzde 0,9 oranında mütevazı bir şekilde arttığını belirten Houngbo, “Bu sevindirici gelişmeye rağmen fiyatlar, artan hayat pahalılığı ile mücadele etmeye devam eden düşük gelirli haneler için çok yüksek kalmaya devam ediyor. Enflasyon azalmış olsa da birçok ülkede acı bir gerçek olmayı sürdürüyor” dedi.

Paylaşın

Merkez Bankası’ndan “Sıkı Duruşumuzu Sürdüreceğiz” Mesajı

Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Fatih Karahan, “Para politikasındaki sıkı duruşumuzu, dezenflasyonun devamını sağlayacak şekilde sürdüreceğiz. Her zaman vurguladığımız gibi, enflasyonun ana eğilimini yakından takip ediyoruz” dedi.

Yüksek seyreden enflasyona ilişkin de değerlendirmede bulunan Karahan, “İç talep yavaşlamaya devam ederek enflasyondaki düşüşü destekleyici seviyelere geldi. Enflasyon beklentilerinde ve fiyatlama davranışlarında iyileşme eğilimi görüyoruz. Beklentilerin seyrini ve fiyatlama davranışlarını yakından izliyoruz” ifadelerini kullandı.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Fatih Karahan, İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisi’nin kasım ayı olağan toplantısında konuştu. Ekonomim’in aktardığına göre; Karahan’ın konuşmasından öne çıkanlar şöyle:

“Dezenflasyon sürecinin devamı ve ardından fiyat istikrarının tesis edilmesi ile öngörülebilirlik artacak. Böylece yatırım, üretim ve tüketim kararları daha uzun vadeli bir bakış açısı ile alınabilecek. Tüketici enflasyonu ekim ayında yüzde 48,6 oranına gerileyerek, mayıs ayındaki tepe noktasına kıyasla önemli miktarda düştü. Yılsonunda enflasyonun yüzde 44’e düşmesini bekliyoruz.

Enflasyonun ana eğilimi öngördüğümüzden yavaş olsa da iyileşiyor. Bu gelişmede düşük seyreden temel mal enflasyonu yanında iyileşme sinyallerinin belirginleştiği hizmetler sektörü enflasyonu da rol oynuyor. Yaz aylarında baz etkisi ile hızlı düşen enflasyon, önümüzdeki dönemde aylık enflasyondaki iyileşmeyle düşmeye devam edecek.

Makroekonomik göstergeler dezenflasyon süreciyle uyumlu ilerliyor. İç talep yavaşlamaya devam ederek enflasyondaki düşüşü destekleyici seviyelere geldi. Enflasyon beklentilerinde ve fiyatlama davranışlarında iyileşme eğilimi görüyoruz. Beklentilerin seyrini ve fiyatlama davranışlarını yakından izliyoruz.

Para politikasındaki sıkı duruşumuzu, dezenflasyonun devamını sağlayacak şekilde sürdüreceğiz. Her zaman vurguladığımız gibi, enflasyonun ana eğilimini yakından takip ediyoruz.

Merkez Bankası bünyesinde takip ettiğimiz göstergeleri bir bütün olarak incelediğimizde, ekim ayında enflasyonun ana eğiliminde düşüş görüyoruz. Kira dışındaki kısımda daha belirgin olmak üzere, kademeli bir iyileşme izliyoruz. Öte yandan, çekirdek dışında kalan gruplara baktığımızda, üçüncü çeyrekte enerji fiyat artışının güçlendiğini gördük. Bu gelişmede, yönetilen enerji kalemlerindeki fiyat gelişmelerinin yanı sıra maktu vergi güncellemelerinin etkileri öne çıktı.

Gıda tarafında ise üçüncü çeyrekteki iyileşmenin ardından, geçici arz koşullarına bağlı olarak işlenmemiş gıda grubunda ekim ayında yüksek fiyat artışları gördük. Bu görünüm kasım ayında da devam ediyor. Hizmet enflasyonuna daha yakından bakacak olursak, üçüncü çeyrekteki yüksek seyir, dönemsel fiyatlama ile geçmişe endeksleme davranışı güçlü olan ve fiyat artış sınırlamalarına tabi olan kira ve eğitim öncülüğünde sürdü.

Para politikasındaki kararlı duruşumuz; yurt içi talepte dengelenme, Türk lirasında reel değerlenme ve enflasyon beklentilerindeki düzelme vasıtasıyla aylık enflasyonun ana eğilimini düşürmeye devam edecek. Ayrıca, maliye politikasının artan eşgüdümünün de bu sürece önemli katkı sağlayacağını değerlendiriyoruz.

Büyümedeki talep kompozisyonu daha dengeli bir görünüm sergiledi. Cuma günü açıklanacak üçüncü çeyrek verilerinde de bu görünümün sürmesini bekliyoruz.

Üçüncü çeyreğe ilişkin mevcut veriler, yurt içi talepte ılımlı seyrin devam ettiğini gösteriyor. Dördüncü çeyreğe ilişkin talep göstergeleri, talep koşullarının enflasyondaki düşüşü destekleyici seviyelere geldiğini ima ediyor. Bu noktada altını çizmek isterim ki; sıkı para politikamız sonucunda iç talepteki dengelenme sürecek.

Para politikasındaki kararlı duruşumuz yanında manşet enflasyondaki düşüşün de etkisi ile beklentilerdeki iyileşmenin devam etmesini bekliyoruz.

İSO Başkanı Bahçıvan, sanayicinin TCMB’den 8 talebini sıraladı

Öte yandan İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, toplantının açılış konuşmasını yaptı. Bahçıvan konuşmasında, “en yumuşak karnımız” olarak nitelediği enflasyonda Merkez Bankası’nın çok net olarak enflasyonu düşürme hedefi koyduğunu ancak enflasyonun direnç gösterdiğini vurgulayarak “Enflasyonun ana eğilimindeki iyileşme halen istenen düzeyde değil. Benzer bir durum enflasyon beklentileri için de geçerli. Özellikle de hane halkı ile reel sektörün öngörüleri, sağlıklı fiyatlamayı son derece zorlaştıran seviyelerde” dedi.

Bahçıvan şöyle devam etti: “Şu bir gerçek ki toplumun düşük enflasyona olan güvenini yeniden kazanmak oldukça zorlu bir mücadeleyi gerektiriyor. Bugün ekonomide yaşanılan sıkıntıların, rasyonel bir yol haritasıyla aşılması noktasında çok ciddi ve değerli bir süreçten geçiyoruz. Herkes için her günün kıymeti var. Burada disiplini elden bırakmamalıyız.

Eğer, toplumun tüm kesimleri olarak ağır bedeller ödediğimiz ve sabırla beklediğimiz bu tedaviyi, diyeti, somut verilere dayanmadan ve erken bozarsak; bütün bu fedakarlıklarımızın heba olma riski var. Yani kredibilitemizi gün be gün, sabırla toplanmaya başlamışken bunun değerini bilmeliyiz. Son bir buçuk yıldır adım adım kaybolan kredinin toplanıyor olması hafife alınmamalı. Ve değeri bilinmeli. Yani veri bazlı olmayan heyecana dayalı hareketlere geçmemek lazım.”

Ülkemizin orta ve uzun vadeli hedeflerine ulaşmasının yolunun eğitimden altyapıya, vergi mevzuatından hukuk sistemine kadar tüm unsurlarıyla, nitelikli bir üretim hayatı için seferber olmasından geçtiğini söyleyen Bahçıvan şu ifadeleri kullandı: “Ülkemizin koşullar ne olursa olsun üretimden ve yatırımdan vazgeçme gibi bir lüksü yok. Sınırlı mali kaynaklarımızı en etkin şekilde kullanarak, üretime, teknolojiye, dijitalleşmeye ve yeşil dönüşüme odaklanmak zorundayız.

Bütün sanayi sektörlerimizde bu sürece ilişkin önemli eksikler olduğu kadar, kısa sürede önemli kazanımlar sağlayabilecek fırsatlar var. Ekonomimizde devam eden dengelenme sürecini aksatmaksızın, yüksek katma değerli bir üretim ekosistemini önceliklendiren, teknolojik dönüşümü ve yenilikçiliği ödüllendiren, nitelikli finansman kanallarını genişletmemiz gerektiğinin de altını çizmek istiyorum.”

1. Reeskont kredilerinin doğrudan Eximbank üzerinden kullandırılmasının faydalı olacağını düşünüyoruz.
2. Reeskont kredilerinde teminat mektubu şartı kaldırılmalı veya bu konuda bankalara bir üst limit getirilmelidir.
3. Reeskont kredilerine uygulanan faiz düşürülerek TL kredileri daha cazip hale getirilmelidir.
4. Uzun zamandır gündemden kaldırılan döviz bazlı reeskont kredilerinin tekrar kullandırılmaya başlaması için uygun zaman olduğunu değerlendiriyoruz.
5. Bağımsız denetime tabi şirketlerin TL cinsinden nakdi ticari kredi kullanımlarında uygulanan, “10 milyon TL üzerinde döviz bulundurmama ve döviz varlıklarının aktiflerine oranının yüzde 5’i aşmama” kısıtlamaları esnetilmelidir.

6. İhracatçı firmalara halen yüzde 30 olan döviz bozdurulma zorunluluğu artık kaldırılmalı veya kademeli olarak azaltılmalıdır.
7. Kredi kullanımını kısıtlayıcı uygulamalar nedeniyle bugün sanayicilerimiz cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalabilmektedir. Bu tür düzenlemelerin büyük bir bölümü kaldırılmış olmakla birlikte halen bir kısmı geçerliliğini korumaktadır. Bu düzenlemelerin tümüyle kaldırılması gerektiği görüşündeyiz.
8. İhracat amacı dışında talep edilen döviz bazlı uzun vadeli krediler bankalar tarafından güçlü projelere verilmektedir. Bu doğrultuda, kredi büyümesindeki kısıtlama döviz bazlı uzun vadeli krediler için esnetilmelidir.

Paylaşın

Resmi Gazete’de Yayımlandı: Yüzde 43,93’lük Zamlar Geliyor

Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV), ehliyet, pasaport, telefon harcı, trafik cezaları ve daha birçok kaleme 1 Ocak’tan itibaren yüzde 43,93 oranında zam gelecek. Karar Resmi Gazete’de yayımlandı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından hazırlanan Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği, Resmi Gazete’de yayımlandı. Buna göre, “yeniden değerleme oranı” 2024 yılı için yüzde 43,93 olarak tespit edildi.

Tebliğde, “Bilindiği üzere, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298’inci maddesinin (B) fıkrasına göre, yeniden değerleme oranı, yeniden değerleme yapılacak yılın Ekim ayında (Ekim ayı dâhil) bir önceki yılın aynı dönemine göre Türkiye İstatistik Kurumunun Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksinde meydana gelen ortalama fiyat artış oranı olup bu oranın Hazine ve Maliye Bakanlığınca Resmî Gazete ile ilan edilmesi gerekmektedir” ifadeleri yer aldı.

Türk medyasında yer alan hesaplamalara göre, belirlenen zam oranına göre her yıl araç sahiplerinden alınan motorlu taşıtlar vergisi (MTV), motor silindir hacmi 1300 ve altı olan yeni araçlarda en düşük 3 bin 359 TL’den 4 bin 835 TL’ye yükselecek. En yaygın kullanılan silindir hacmi 1301 – 1600 arası yeni otomobillerde ise en düşük MTV de 5 bin 851 TL’den 8 bin 421 TL’ye çıkacak. Otomobillerde uygulanan muayene ücreti 1821 TL’den 2 bin 621 TL’ye yükselecek.

2025 yılında bazı trafik cezaları da artacak. Buna göre seyir halinde cep telefonu kullanmak, kırmızı ışık ihlali, muayene yaptırmamak 1506 TL’den 2 bin 168 TL’ye çıkacak. Ruhsatsız araç kullanma 6 bin 439 TL’den 9 bin 267 TL’ye, emniyet kemeri takmamak, park yasağını ihlal 690 TL’den 993 TL’ye, engelli otoparkını işgal 1.380 TL’den 1.986 TL’ye, kış lastiği taktırmamak 4 bin 69TL’den 5 bin 856 TL’ye, alkollü araç kullanmak (ilk defa) 6 bin 439 TL’den 9 bin 267 TL’ye çıkacak.

Yurt dışı çıkış harcı da yeni yıldan itibaren 500 TL’den 719,65 TL’ye yükselecek. Yurt dışında satın alınmış ve yolcu beraberinde getirilen telefonlar için alınan harç 31 bin 692 TL’den 45 bin 614 TL’ye çıkartılacak.

Otomobil, minibüs, kamyonet sürücüleri için kullanılan B sınıfı sürücü belgesi harcı 3 bin 945 TL’den 5 bin 678 TL’ye, A sınıfı sürücü belgesi harcı da 1308 TL’den 1883 TL’ye yükselecek.

2025 yılı için pasaport harçları da artacak. 6 aylık pasaportlarda harç 1639 TL’den 2 bin 359 TL’ye, 1 yıllık pasaportlarda 2 bin 396 TL’den 3 bin 448 TL’ye, 2 yıllık pasaportlarda 3 bin 912 TL’den 5 bin 631 TL’ye, 3 yıllık pasaportlarda 5 bin 558 TL’den 8 bin TL’ye, süresi 3 yıldan fazla olan pasaportlarda harç 7 bin 833 TL’den 11 bin 274 TL’ye yükselecek.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Kırmızı Et Fiyatları Uçuşa Geçti

Kırımızı et fiyatlarındaki artış durdurulamıyor… İstanbul Perakendeci Kasaplar Esnaf Odası Başkanı Aydın Tüfekçi, kıvırcık kuzu karkas etin kilogram fiyatının son 10 günde 60 liralık bir artışla 510-540 lira seviyesine çıktığını belirtti.

Kasapların müşteri kaybının derinleştiğine işaret eden Tüfekçi, marketlerin daha ucuz fiyatlarla satış yapmasının kasap esnafını olumsuz etkilediğini söyledi. İstanbul’da dana kıymanın kilogram fiyatı 630-650 lira, dana kuşbaşının ise 650-680 lira arasında değişiyor.

Artan enflasyon ve peş peşe gelen zamlar et fiyatlarını da yukarı çekmeye devam ediyor. Özellikle kuzu eti fiyatlarında yaşanan artış dikkat çekiyor. Dünya’dan Mehmet Hanifi Gülel‘e konuşan İstanbul Perakendeci Kasaplar Esnaf Odası Başkanı Aydın Tüfekçi, kıvırcık kuzu karkas etin kilogram fiyatının son 10 günde 60 liralık bir artışla 510-540 lira seviyesine çıktığını belirtti.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da sezon sonu yaşanan sıkıntılar et fiyatlarının yükselmesine neden oldu. Kesimlik hayvanların fiyatlarının artacağı beklentisi üreticilerin satış yapmaktan vazgeçmesine yol açtı. Tüfekçi, 8-14 aylık kıvırcık kuzuların kesimlerinin yapıldığını vurguladı.

Kıvırcık kuzuların Çanakkale, Biga, Balıkesir ve Tekirdağ’da yetiştirildiğini belirten Tüfekçi, bu hayvanların etinin yumuşaklığı ve lezzeti nedeniyle tercih edildiğini söyledi. İstanbul’daki kasaplarda kemikli kıvırcık kuzu etinin kilogram fiyatı 700-790 lira arasında değişirken, kıvırcık kuzu kıymanın fiyatı ise 1.150-1.250 liraya kadar yükseldi.

Anadolu’da kıvırcık hayvan yetiştiriciliği yapılmadığını, bunun yerine Karaman ve dağlıç koyun türlerinin bulunduğunu ifade eden Tüfekçi, kıvırcık karkas etin fiyatının geçen hafta 470 lira civarında olduğunu, ancak son kesimlerle birlikte 510-540 lira aralığına yükseldiğini kaydetti. Anadolu ırkı koyun ile kıvırcık koyun arasında 200 liranın üzerinde fiyat farkı oluştuğunu belirtti.

Kasapların müşteri kaybının derinleştiğine işaret eden Tüfekçi, marketlerin daha ucuz fiyatlarla satış yapmasının kasap esnafını olumsuz etkilediğini söyledi. İstanbul’da dana kıymanın kilogram fiyatı 630-650 lira, dana kuşbaşının ise 650-680 lira arasında değişiyor.

Tüfekçi, Ege Bölgesi için kuzu bıçak yağsız etin kilogram fiyatının Ulusal Kırmızı Et Konseyi verilerine göre 455 lira olarak açıklandığını, ancak bu fiyatların İstanbul’da çoktan geride kaldığını ifade etti. Kırmızı et fiyatlarının bölgesel farklılık gösterdiğini belirten Tüfekçi, İstanbul’a gelen et fiyatlarının çok daha yüksek olduğunu ekledi.

Paylaşın

4,5 Milyon Hane Temel İhtiyaçlarını Karşılamakta Zorlanıyor

Yüksek enflasyon nedeniyle alım gücünün her geçen gün biraz daha gerilediği Türkiye’de yaklaşık 4,5 milyon hanenin temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı ortaya çıktı.

Düzenli olarak sosyal yardım alan hane sayısı 2013 yılında 2 milyon 266 bin 500 olurken, 2023 yılında bu sayı yüzde 96 artışla neredeyse ikiye katlayarak 4 milyon 444 bin 73 haneye çıkmış durumda.

Türkiye’de yoksulluk ve sosyal yardım arasındaki çelişkili tablo, TÜİK ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı verileriyle bir kez daha ortaya çıktı. Asgari ücretin açlık sınırının altında kalması, IMF’nin sosyal yardımlara dikkat çekmesi ve TÜİK’in yoksulluk verileri, ülkedeki sosyal eşitsizlikleri gözler önüne seriyor.

TÜİK verilerine göre, maddi ve sosyal yoksunluk oranları azalsa da, sürekli yoksulluk oranında önemli bir iyileşme görülmüyor. Bu durum, yoksulluğun kuşaklar arasında aktarıldığını gösteriyor. Ailesi yoksul olan bireylerin, yetişkinlikte de yoksulluk riskini daha yüksek taşıdığı belirtiliyor.

Maddi ve sosyal yoksunluk, hanelerdeki otomobil sahipliği, beklenmedik harcamaları yapabilme, bir haftalık tatil masrafını karşılama, kira, konut kredisi ya da iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme, evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme gibi veriler üzerinden incelenirken, bu oran 2022 yılında yüzde 16,6 olurken, 2023 yılında yüzde 14,4 olarak tahmin edilmişti.

Sürekli yoksulluk ise eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 60’ına göre son yılda ve aynı zamanda önceki üç yıldan en az ikisinde de yoksul olan fertleri kapsarken, 2023 yılında 2022 yılına göre 1 puan azalırken, 10 yıl önceki değerini koruyor.

Ekonomim’in haberine göre, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı verilerine bakıldığında, sosyal yardımlardan faydalanan ailelerin sayısının arttığı görülüyor. Düzenli olarak sosyal yardım alan hane sayısı 2013 yılında 2 milyon 266 bin 500 olurken, 2023 yılında bu sayı yüzde 96 artışla neredeyse ikiye katlayarak 4 milyon 444 bin 73 haneye çıkmış durumda.

Sosyal yardım alan aileler ve enflasyonla birlikte artan harcamalar da GSYİH içinde sosyal yardımların payını da artırıyor. Özellikle pandeminin ardından 2021 yılında tavan yapan yardım oranı 2023’te yeniden yükseliyor.

Düzenli sosyal yardım alan hanelere yönelik harcamalardaki artış ise enflasyonu da ortaya koyuyor. 2013 yılında düzenli sosyal yardım harcaması 7,950 milyar TL olurken, 2023 yılında yüzde 1384 oranında artışla 156,981 milyar TL oluyor. Hane başına düşen harcama oranı ise bu verilerden yol çıkarak hanelerdeki artışla harcama artışını gerisinde kalarak yüzde 657 oranında artış gösteriyor.

2024 yılında ise düzenli yardım alan hane sayısında yılbaşına göre azalış görülürken, aktarılan tutar ise artmaya devam ediyor. TÜİK’in Dezavantajların Kuşaklararası Aktarımı 2023 yılı düzeltilmiş verilerine göre, 14 yaşındayken ailesinin gelir düzeyinin, bireylerin yetişkinliğindeki gelir düzeyini de etkilediği biliniyor.

Ailesinin gelir düzeyi en yüksek olan gruptaki kişilerin yüzde 66’sı gelir düzeyi yüksek kesimde yer alırken, ailesinin gelir düzeyi en düşük grupta olan kişilerin yüzde 45,4’ü de gelir düzeyi en düşük iki grupta yer alıyor. Sosyal yardım alan ailelerde çocukların da daha iyi eğitime ve beslenmeye ihtiyaç duyduğu anlaşılıyor.

Paylaşın

Faturalarını Ödemekte Zorluk Çekenlerin Oranı Yüzde 43

Türkiye’de elektrik ve doğal gaz faturalarını ödemekte zorluk çekenlerin oranı yüzde 42,8. Türkiye’de enerji hizmetleri fatura ödemelerinde gecikmeler yaşayan hanelerin oranı ise yüzde 24,5.

Endüstri Mühendisi Oğuz Türkyılmaz, faturasını ödeyemediği için elektriği, gazı ve suyu kesilen konut sayısının yüz binlerle ifade edildiğini, enerji yoksullarına kamusal desteklerin de yetersiz olduğunu vurguluyor.

Türkiye’de özelleştirmeler ve dışa bağımlılığın etkisiyle fiyatlar yükselirken enerji yoksulluğu artıyor. Rakamlar enerji yoksulluğunun daha da artacağını gösteriyor. TMMOB Makina Mühendisleri Odası’nın Türkiye’nin Enerji Görünümü 2024 Raporu Türkiye’de enerji yoksulluğunun vardığı boyutları ortaya koydu.

Raporun Prof. Dr Seyhan Erdoğdu imzalı “Türkiye’de Enerji Yoksulluğu 2023” bölümüne göre 2021 yılında Türkiye’de evini yeterince sıcak tutamayan hanelerin oranı yüzde 20,5 ile AB ortalamasının üç katına yakın.

Aynı yıl Türkiye’de enerji hizmetleri fatura ödemelerinde gecikmeler yaşayan hanelerin oranı ise yüzde 24,5 ile AB ortalamasının 3,8 katını buluyor. Göreli yoksulların yarıya yakını (yüzde 44,5) kışın yeterince ısınmayan evlerde yaşarken yüzde 42,8′ i de elektrik ve doğal gaz faturalarını ödemekte zorluk çekiyor. Bu oran AB ülkelerinde ortalama yüzde 16.

Rapora göre enerji yoksulluğuna ilişkin karşılaştırmalı veriler AB ülkelerine kıyasla Türkiye’deki enerji yoksulluğunun ne kadar yaygın ve derin olduğunu gösteriyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri de Türkiye’deki enerji yoksulluğunu teyit ediyor.

TÜİK’in kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 60’ını baz alarak belirlediği yıllık 35 bin 24 liralık yoksulluk sınırına göre yoksul sayısı önceki yıla göre 188 bin artarak 18 milyon 219 bine çıkarken, bu kişilerin yüzde 42,2’si evinin ısınma ihtiyacını ekonomik olarak karşılayamıyor.

Türkiye genelinde evinin ısınma ihtiyacını karşılayamayan hanelerin oranı ise yüzde 19,5. Öte yandan TÜİK’in yoksul sayısında baz aldığı gelir düzeyleri aylık yaşam maliyetlerinin oldukça altında.

Enerji yoksulluğu, sahip olunan gelir düzeyi ile enerji hizmetlerinin ve ürünlerinin, ısıtma, soğutma, aydınlatma, yemek pişirme, ev aletlerini ve bilgi teknolojisini kullanma gibi temel sosyal ve maddi ihtiyaçlar için gerekli olan düzeyde ve kalitede satın alınamamasını ifade ediyor.

Türkiye 2021 yılını yüzde 36’lık bir yıllık enflasyonla kapatmıştı. Enflasyon şimdi ise bunun iki katı düzeyinde. Enerji fiyatlarındaki yıllık artış haziran itibarıyla yüzde 30,41’e ulaşırken fiyatlardaki artış tüketici enflasyonuna (TÜFE) da yansıyor.

Haziranda yıllık TÜFE yüzde 72 civarında gerçekleşirken elektrik ve doğal gaz fiyatlarını da içeren konut grubunda yıllık artış yüzde 94,72 oldu. Buna karşın asgari ücrete yıl başından bu yana zam yapılmadı. Memur ve emekliye yapılan zam da enflasyonun altında kaldı.

Fiyat artışları karşısında reel gelirler erirken hükümet enerji yoksulluğuna karşı çözümü ise sosyal yardımlarda arıyor. Makine Mühendisleri Odası’nın raporunda, Avrupa Birliği’nin oluşturduğu stratejiye değinilerek enerjiye erişimin temel bir insan hakkı olduğunun dünyada giderek daha fazla kabul görmeye başladığına işaret ediliyor. Rapora göre Türkiye ise bu konuya stratejik bir yaklaşımdan uzak.

“Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ya da makam onayı ile uygulamaya sokulan enerji yardımları, kamuoyuna bir insan hakkı ya da sosyal hak olarak değil Cumhurbaşkanının şahsi kararı ile verilen yardımlar gibi sunuluyor” denilen raporda enerji yardımlarına ilişkin ayrıntılı verilerin açıklanmadığına, yardımların özellikle genel ve yerel seçimler öncesi geniş emekçi kesimlerin geçim krizine karşı artan tepkilerini önlemek için gündeme alındığına işaret ediliyor.

Rapora göre elektrik yardımı yapılan yoksul hane sayısı yıldan yıla artarken bu artış seçim yılı olan 2023’te yüzde 61 ile en yüksek seviyesine çıktı. Geçen yıl yaklaşık 4 milyon 379 bin haneye elektrik yardımı yapıldı. Yardım yapılan bu hanelerde yaşayanların sayısı toplamda 13 milyon 750 bini buluyor. Veriler yoksulların yüzde 75’ine elektrik yardımının ulaştığını gösteriyor.

Yoksul hanelere elektrik yardımı 31 Mart 2019 seçimlerinden hemen önce 29 Şubat 2019’da yayınlanan Cumhurbaşkanı kararıyla başlatıldı; 2019’da 1,3, 2020’de 1,6, 2021’de 1,8, 2022’de 2,7 milyon haneye elektrik yardımı yapıldı.

Son yıllarda hanelerin doğalgaz kullanımı yaygınlaştıkça doğalgaz yoksulluğu da yakıcı bir sorun haline gelirken 18 Ocak 2022 tarihinde Cumhurbaşkanlığı makam onayı ile yoksul hanelere doğal gaz yardımı yapılması kararlaştırıldı. 2022 yılında 690 bin 30 haneye toplam 516 milyon 700 bin lira, 2023’te ise 166 bin 666 haneye toplam 117,5 milyon liralık doğal gaz yardımı yapıldı.

Ayrıca doğalgaz ödemelerini karşılamakta zorlanan hane sayısının yoksul olarak tanımlanan hanelerden çok daha fazla olması nedeniyle 14 Mayıs seçimlerinden hemen önce 1 Mayıs 2023 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile 1 Mayıs 2024 tarihine kadar ayda 25 metreküp karşılığı doğalgazın tüm konutlara ücretsiz verilmesi yoluna gidildi.

Kömür yardımından yararlanan hanelerin sayısı ise 2022 yılında 2 milyonu geçerken, 2023’te yaklaşık 1 milyon 896 bin haneye bu yardımın verildiği öngörülüyor.

Kömür yardımından 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu kapsamındaki sosyal güvencesi olmayan ihtiyaç sahibi haneler veya sosyal güvencesi olan ancak hane içinde kişi başına düşen aylık geliri net asgari ücretin 1/3’ünden (2024 yılı için 5.667,37 TL) az olan haneler faydalanabiliyor.

Türkiye’nin elektrik üretiminin sadece yüzde 14,3’ü kamunun elinde. Makine Mühendisleri Odası’nın raporuna göre elektrik dağıtım özelleştirmelerinin tamamlandığı 2013 sonundan 2023 yılı sonuna kadar geçen 10 yıllık süre içinde tek terimli tek zamanlı (TTTZ) elektrik enerjisinin vergiler dahil faturaya yansıyan tarife fiyatları, düşük kademe mesken abonelerinde yüzde 320, yüksek kademe mesken abonelerinde yüzde 530 arttı.

Artış ilk kademedeki alçak gerilim (AG) ticarethane abonelerinde yüzde 863, yüksek kademe ticarethane (AG) abonelerinde yüzde 1184, sanayi (AG) abonelerinde yüzde 1393, tarımsal sulama (AG) abonelerinde yüzde 757 oldu.

Rapora göre elektrik özelleştirmeleri ile sağlanan rekabet iddia edildiği gibi tüketiciye fayda sağlamadı. Özelleştirmelerin ardından fiyatlar sürekli yükselirken bu artışlardan etkilenen abone sayısının da artması nedeniyle enerji yoksulluğu her geçen gün artıyor.

Makine Mühendisleri Odası bu nedenle toplumsal faydayı önceleyen, üretimde birincil kaynak dahil olmak üzere bütüncül ve merkezi bir kamusal planlama ve kamu hizmeti anlayışını içeren enerji politikalarının geciktirilmeksizin hayata geçirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Elektrik üretiminde, sanayide ve konutlarda temel bir enerji kaynağı olarak kullanılan doğal gazın yüzde 98’i ise ithal ediliyor. Yüksek enerji fiyatları Türk lirasının dolar karşısındaki değer kaybıyla birleştiğinde tahribat artıyor.

Türkiye’nin toplam enerji arzında dışa bağımlılığı, 1990’da yüzde 52 iken, 2002 yılında yüzde 68, 2010’da yüzde 70 ve 2015 yılında yüzde 76’ya kadar yükseldi. Son yıllarda özellikle güneş, rüzgar ve jeotermaldeki artış ile 2020’de yüzde 70’e, 2022’de yüzde 68’e geriledi.

Türkiye Doğal Gaz Dağıtıcıları Birliği (GAZBİR) çalışmalarına göre, 2024 Ocak ayı sonu itibarıyla, 20,1 milyonu konut, 0,8 milyonu serbest tüketici olmak üzere 20,9 milyon doğal gaz abonesi bulunuyor. AKP, Mart 2019’da yapılan yerel seçimler öncesinde konutlar ve küçük işletmeler için doğal gaz tarifesinde yüzde 10 indirim uygulamıştı.

Rapora göre seçimlerden sonra yapılan zamla tarife aynı yıl için de yüzde 41,1 arttı, 2020’de korona etkisiyle fiyatlar aynı kalırken 2021’de konut aboneleri için yüzde 47,15 yükseldi. Zam furyası, 2022 içinde de devam etti. Bu dönemde doğalgaz satış fiyatları konutlar için yüzde 119,37 artırıldı.

Seçim yılı olan 2023’ün ilk dört ayında konut satış fiyatları aynı kalırken, Nisan 2023’de bütün konut tüketicilerine doğal gaz bedava temin edildi, 2024 Nisan sonuna kadar konut tüketicilerinin aylık 25 metreküp gaz tüketimi faturalandırılmadı. Ocak 2019 ile Mayıs 2024 arasındaki toplam artış ise yüzde 358 oldu. Aynı dönem TÜFE artışı yüzde 450 olarak gerçekleşti.

Makine Mühendisleri Odası, “popülist” olarak nitelediği tüm konutlara bedava doğal gaz politikasıyla yoksulluk sınırlarının altında yaşam savaşı veren milyonlarla zenginlerin aynı tutulduğunu, yoksul kesimler için ayrılması gereken kaynakların bu şekilde harcandığını savunuyor.

Ayrıca, bu uygulama gerekçe gösterilerek TÜİK’in enerji fiyat artışları sıfırlandığını ve yılın ilk altı ayındaki TÜFE oranları düşük gösterilerek TÜFE endeksli ücret artışı taleplerinin önü kesildiğini hatırlatıyor.

Raporda doğal gaz fiyatları ile yapılan sosyal yardımları DW Türkçe’den Pelin Ünker‘e değerlendiren Endüstri Mühendisi Oğuz Türkyılmaz, Türkiye’de ortalama ücret haline gelen asgari ücrete yapılan sınırlı artışların yüksek fiyatlar karşısında hızla eridiğine işaret ediyor.

“Art arda gelen zamlar nedeniyle alım gücü hızla kaybolan ücretlerle insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürmek de imkânsız” diyen Türkyılmaz, faturasını ödeyemediği için elektriği, gazı ve suyu kesilen konut sayısının yüz binlerle ifade edildiğini, enerji yoksullarına kamusal desteklerin de yetersiz olduğunu vurguluyor.

Bir ailenin aylık asgari elektrik tüketiminin 230 kilovat saat olduğunu belirten Türkyılmaz’ın verdiği bilgiye göre düşük gelirli ailelere yapılan elektrik yardımının üst sınırı ise 150 kilovat saatte kalıyor.

Türkyılmaz, “Bu uygulama gözden geçirilmeli, hanede yaşayan kişi sayısından bağımsız olarak, tüm yoksul ailelerin aylık 240 kilovat saate kadar elektrik tüketimlerinin tamamı kamu tarafından karşılanmalı” diyor.

Bir konutun yıllık doğalgaz tüketiminin ise örneğin Ankara’da 1.164 metreküp olduğunu ifade eden Türkyılmaz, Mayıs 2024 satış fiyatı üzerinden bu tüketim için ödenecek miktarın 8 bin 404 lira olduğunu anlatıyor.

Düşük gelirli ailelere yapılacağı açıklanan 1.500-3.500 TL yardımın, yıl içinde hiç yeni zam yapılmasa bile ödenecek gaz bedelinin yalnızca yüzde 17,8 ila yüzde 41,6’sını karşıladığını belirten Türkyılmaz, “Bugün yardıma ihtiyaç duyan bir hanenin doğal gaz için ödeyeceği paranın yalnız bir kısmını karşılayan destek düşük ve yetersiz. Destek tutarı, yıllık gaz ihtiyacı olarak ödenecek gaz bedeline eşitlenmeli ve kapsamı tüm düşük gelirli aileleri kapsayacak şekilde genişletilmeli” ifadelerini kullanıyor.

Raporda ayrıca enerji girdileri ve ürünlerindeki yüksek vergilerin düşürülmesi, elektrik faturalarına eklenen kayıp/kaçak bedeli ve dağıtım şirketlerine ilave kazançlar sağlayan tüm kalemlerin iptal edilmesi, konutların temel ihtiyacı olan elektrik, doğal gaz, su ve iletişimin vergilerden muaf tutulması ve özelleştirme uygulamalarına son verilmesi çağrısı yapılıyor.

Paylaşın