Dünyada Genelinde Her 11 Kişiden 1’i Aç

Dünya Açlık Yardımı’nın (Welthungerhilfe) verilerine göre; Dünya genelinde 733 milyon insan kronik açlıkla mücadele ediyor. Welthungerhilfe, Gazze’deki durumu ise “felaket” olarak nitelendirdi.

Berlin’de açıklanan güncel bir rapora göre, açlığın olmadığı bir dünya oldukça uzak bir hedef haline haldi. Alman yardım örgütü Dünya Açlık Yardımı’nın (Welthungerhilfe) verilerine göre dünya çapında 733 milyon insan kronik açlıkla mücadele ediyor.

Örgütün 2024 yılına ait raporunu kamuoyu ile paylaşan Dünya Açlık Yardımı Direktörü Marlehn Thieme, bu verinin dünyada her 11 insandan birinin aç olduğuna işaret ettiğini ifade etti. Thieme, iklim krizi, silahlı çatışmalar ve artan global eşitsizlik nedeniyle 2019’dan bu yana açlık çekenlerin sayısında 152 milyonluk bir artış yaşandığına dikkat çekti.

Tüm bu olumsuzluklar yaşanırken ABD ve Almanya gibi büyük bağışçıların da insani yardım ve kalkınma iş birliklerine yönelik bütçelerinde kaydadeğer kesintilere gitmelerini eleştiren Thieme, bu kesintilerin insanların hayatına mal olduğuna dikkat çekerek “Kağıt üzerinde bir tasarruf kalemi olarak görünen meblağ, milyonlarca insan için açlık, göç ve hatta ölüm anlamına geliyor” diye konuştu.

Çatışmaların sona erdirilmesi için politik girişmler ve diplomatik çözümlerin elzem olduğunu belirten Thieme, “yalnızca silahlara yatırım yaparak güvenliğin sağlanamadığını” belirtti.

Dünya Açlık Yardımı örgütü, kendi verilerine göre geçen yıl 37 ülke ve bölgede 649 projeye destek verdi. Örgütün yıllık raporuna göre toplamda yaklaşık 347 milyon euro proje teşvikine aktarıldı, bu meblağın neredeyse üçte ikisi Afrika ülkelerine yönlendirildi.

Dünya Açlık Yardımı, ABD’de Donald Trump yönetiminin 60 yılı aşkın süredir faal olan ABD Kalkınma Ajansı USAID’i kapatması ve Almanya’da da kalkınma yardımlarında yapılan kesintiler nedeniyle uluslararası kalkınma iş birliğinin çökme tehlikesine karşı uyarıda bulundu.

Örgütün Genel Sekreteri Mathias Mogge, ülkelerin yalnızca kendilerine odaklanma eğiliminin oldukça dar görüşlü bir bakış açısı olduğunu belirterek “eşit temelde kurulan uluslararası ortaklıkların barışa da katkı sağladığını” savundu.

Dünya Açlık Yardımı’nın halihazırda 41 kurumsal bağışçısı bulunduğunu; en büyük bağışçıların ise Federal Hükümet ve Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı olduğunu vurgulayan Mogge, bu nedenle Almanya’nın kalkınma iş birliğine yönelik, uzun vadeli projelerde yaptığı yaklaşık yüzde 18’lik kesintinin ve insani yardımlardaki kesintinin endişeyle izlendiğini ifade etti.

“Gazze’de temiz suya dahi erişim yok”

Mogge, bu kesintilerin yanı sıra dünyada insani yardımlara ihtiyaç duyanlara ulaşımın giderek zorlaştığını da vurgulayarak örneğin Gazze Şeridi, Afganistan ve Sudan gibi yerlerde yardım çalışanlarının giderek artan tehditlerle karşı karşıya kaldığına dikkat çekti. Örgüt Genel Sekreteri, özellikle Gazze’deki durumu bir “felaket” olarak nitelendirdi.

Dünya Açlık Yardımı’nın bölgede en son geçen Şubat ayında gıda yardımı dağıtabildiğini ifade eden Mogge, deniz suyunu arıtan tesislerde yakıt tükenmekte olduğu için temiz suya erişimin de neredeyse imkansız hale geldiğini aktardı. Mogge, “İnsani yardımlar, siyasi koşullardan bağımsız olarak, her an ve ivedilikle Gazze’deki çok sayıda ihtiyaç sahibine ulaştırılabilmeli” diye konuştu.

Dünya Açlık Yardımı’nın 2024’te 383 milyon 500 bin euro olan gelirinin yaklaşık 292 milyon eurosunun kurumsal bağışçılardan geldiği belirtildi. Diğer bağışçılar arasında başta Birleşmiş Milletler kuruluşları ve Avrupa Komisyonu’nun yer aldığı kaydedilirken örgüt, bireysel bağışçılardan ise 86 milyon 500 bin euro topladı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Suriye’de Bedevi Gruplar Süveyda’dan Çekildi

Suriye İçişleri Bakanlığı, Sünni Bedevi grupların Süveyda’dan çıkarıldığını duyurdu. Hafta boyunca bölgede yaşanan şiddet olaylarında en az bin kişinin hayatını kaybettiği rapor edildi.

Suriye’de hafta boyunca şiddetli çatışmaların yaşandığı Süveyda’da sükunetin sağlandığı bildirildi. Sünni Bedevi grupların kentten çıkarıldığı açıklanırken bölgeye çok sayıda kamyonla insani yardım malzemesi taşındığı aktarıldı.

Suriye’de yeni yönetimin geleceğini riske atan şiddet olaylarının ardından bu sabah Suriye İçişleri Bakanlığı, Bedevi grupların Süveyda’dan çıkarıldığını duyurdu. “Süveyda temkinli bir sükunet içinde” açıklamasında bulunan Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Şam’a bağlı birliklerin Bedevilerin kente yeniden girişini önlemek için yollara barikat kurduğunu aktardı. Bölgedeki AFP muhabiri de çatışmaların durduğunu ve kente yardım konvoylarının ulaştığını belirtti.

Suriye Kızılay’ı 150 bin nüfuslu kente gıda, ilaç, yakıt ve su yüklü 32 kamyon gönderdiğini aktarırken Suriye Sağlık Bakanlığı da tıbbi malzeme taşıyan bir başka konvoyun kente ulaştırıldığını duyurdu.

Cumartesi günü Bedevilere kentten ayrılmaları çağrısında bulunan Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, güvenliği temin etme konusunda kimsenin “devletin yerini alamayacağını” vurgulamış ve “kahramanca duruşları için” teşekkür ettiği silahlı gruplardan “devletin emirlerine uymalarını ve şehirden ayrılmalarını” istemişti.

Şara’nın bu açıklaması, ABD arabuluculuğunda Suriye ile İsrail arasında bir ateşkes sağlanmasından kısa süre sonra geldi.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas (Tom) Barrack, İsrail ile Suriye arasında ateşkes yapıldığını duyurarak “Dürzilere, Bedevilere ve Sünnilere silahlarını bırakmaları ve diğer azınlıklarla birlikte barış ve refah içinde bir Suriye inşa etmeleri” çağrısında bulunmuştu. İki ülke arasındaki ateşkesin şartlarına dair herhangi bir açıklama yapılmadı.

Bu arada ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Şam yönetiminden cihatçıların kente girmesinin engellenmesini ve Suriye ordusu içinde Dürzilere karşı işlenen suçlara karışanların tespit edilerek cezalandırılmasını talep etti. Rubio, X hesabından paylaştığı mesajında, ABD’nin İsrail, Ürdün ve Suriye ile sürekli iletişim halinde olduğunu belirterek Şam’dan “kendi saflarındaki de dahil olmak üzere” vahşetten sorumlu olan herkesten hesap sorulmasını ve adalete teslim edilmesini istedi:

Ağırlıklı olarak Ürdün, Lübnan, Suriye ve İsrail’de yaşayan ve toplam nüfusları bir milyon civarında olan Dürziler, inanç temelli bir Arap azınlık toplumu. Dürziler, Suriye’nin güneyi ile bu bölgeye komşu olan, İsrail işgalindeki Golan Tepeleri civarında bulunan köy ve kasabalarda önemli bir varlık gösteriyor. Ayrıca başkent Şam’ın Eşrefiye ve Ceramana bölgelerinde de önemli sayıda Dürzi nüfus ikamet ediyor.

Suriye ile İsrail dışında Ürdün ve Lübnan’da da çeşitli büyüklüklerde Dürzi toplulukları varlığını sürdürüyor.

Ne olmuştu?

13 Temmuz Pazar günü silahlı Bedevi gruplar ile kent nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Dürziler arasında patlak veren çatışmalara, görgü tanıkları ve Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin aktardığına göre Şam’a bağlı güvenlik güçleri Bedevilere destek vererek katılmıştı.

Onlarca Dürzi’nin infaz edilmesi ya da çok sayıda kişinin, kutsal saydığı bıyıklarının zorla tıraş edilerek aşağılanmaya maruz bırakılmasının ardından önemli bir Dürzi nüfusa ev sahipliği yapan İsrail, Dürzi topluluğunu koruma gerekçesiyle Suriye’ye saldırılar düzenledi ve başkent Şam’da Genelkurmay Karargâhı dahil olmak üzere çok sayıda kamu binasını hedef aldı.

Hafta boyunca yaşanan şiddet olaylarında en az bin kişinin hayatını kaybettiği rapor edildi. Sahadaki kaynaklarından bilgi alan Gözlemevi, ölenlerden 342’sinin hükümet güçlerinden, 21’inin ise Bedevi aşiretlerinden olduğunu; Dürzi topluluğuna mensup 194 kişinin ise Suriye Savunma ve İçişleri bakanlıklarına mensup personellerce yargısız infaz edildiğini aktardı.

İsrail’in Süveyda ve Şam’a yönelik hava saldırılarında ise 15 asker ve kolluk personeli öldü.

Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre son bir haftada, yaşanan çatışmalar nedeniyle en az 128 bin kişi evini terk ederek başka yerlere göç etti.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

ABD’nin İki Partili “Demokrasi” Aldatmacası

Dünyanın en zenginlerinden biri olan Elon Musk, hem Demokratlara hem de Cumhuriyetçilere meydan okuyacak yeni bir siyasi parti olan “Amerika Partisi”ni kuracağını duyurdu.

Kurtuluş Aladağ / Demokratlar, 2024 seçimlerinde Cumhuriyetçilere destek olmak için yüz milyonlarca dolar harcayan Musk’ın gelecekte bu parayı Cumhuriyetçilere karşı harcaması ihtimalinden memnun olurken, ABD Başkanı Donald Trump, Musk’ın parti kurma çabasını gülünç olarak nitelendirdi.

Ancak ABD’de üçüncü partilerin başarısız olmasının nedeni, kuralların ve yasa koyucuların onlara karşı olmasıdır.

ABD’nin iki partili sistemi, Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti’nin egemen olduğu bir yapıdır. Bu sistem, eleştirmenler tarafından yapısal özellikleri ve sonuçları nedeniyle sıkça eleştirilir. Eleştiriler genellikle sistemin, iki büyük partinin hegemonyasını pekiştiren ve alternatif sesleri (üçüncü partiler) marjinalleştiren bir düzen olarak görülmesine odaklanır.

İki partili sistemin temel özellikleri ve eleştiriler

Seçim sistemi: ABD’de kullanılan “kazanan hepsini alır” (first-past-the-post) seçim sistemi, bir bölgede en çok oyu alan adayın tüm temsiliyeti kazanmasını sağlar. Bu, küçük partilerin sandalye kazanmasını zorlaştırır ve iki büyük partinin dominantlığını güçlendirir.

Seçiciler kurulu: Başkanlık seçimlerinde halk doğrudan başkanı seçmez; seçiciler kurulu delegelerine oy verir. 538 delegeden en az 270’ini kazanan aday başkan olur. Bu sistem, küçük partilerin ulusal çapta etkili olmasını zorlaştırır ve iki büyük partiye odaklanmayı teşvik eder.

Siyasal kültür ve finansman: İki büyük parti, güçlü finansal kaynaklara, köklü organizasyonlara ve medya erişimine sahiptirler. Üçüncü partiler, bu kaynaklara erişimde zorlanırlar ve genellikle “oy israfı” olarak görülürler, bu da seçmenleri iki büyük partiden birine yönlendirir.

Üçüncü partilerin dışlanması: Sistem, üçüncü partilerin sandalye kazanmasını neredeyse imkansız hale getirir. Ancak üçüncü partiler, oy bölen etkisi oluşturabilirler. Örneğin, 2000 seçimlerinde Ralph Nader’ın Yeşil Parti adaylığı, Demokrat Al Gore’un oylarını böldüğü için George W. Bush’un kazanmasına yol açtığı düşünülür.

Kurumsal engeller: Seçimlere katılmak için gerekli imza ve finansal gereklilikler, üçüncü partiler için büyük bir engeldirler. Ayrıca, iki büyük parti, seçim kurallarını kendi lehlerine şekillendirebilen yasal ve politik avantajlara sahiptirler.

Seçmen manipülasyonu: Eleştirmenlerin bir bölümü, iki partinin seçmenleri “ya o ya bu” ikilemine sıkıştırdığını ve bunun da demokratik çeşitliliği sınırlandırdığını savunur.

Medya ve kamuoyu: Medya, genellikle iki büyük partiye odaklanır ve üçüncü partilere sınırlı yer verir. Bu, seçmenlerin algısını şekillendirerek iki partili sistemi pekiştirir.

İki partili sistemin avantajı, siyasi istikrar sağlar ve koalisyon ihtiyacını ortadan kaldırır. Partiler, geniş kitlelere hitap etmek için genellikle merkeze yakın, ılımlı politikalar benimserler. Sistemin dezavantajı ise farklı siyasi eğilimlerin temsil edilmesini zorlaştırır. Sistem, yenilikçi veya radikal fikirleri engeller ve seçmenlerin seçeneklerini kısıtlar.

İki partili sistemi savunanlar, sistemin ABD’nin federal yapısına ve tarihsel koşullarına uygun olduğunu belirtirler. Örneğin, ABD’nin geniş coğrafyası ve eyalet temelli seçim sistemi, iki büyük partinin organize olmasını kolaylaştırırken, küçük partilerin ulusal çapta etkili olmasını zorlaştırır.

Sonuç olarak; İki partili sistem, siyasi çeşitliliği bastırması, seçmenleri sınırlı seçeneklere zorlaması ve küçük partilere karşı yapısal engeller oluşturması nedeniyle eleştirilir. Bu sistem, demokratik katılımı ve temsiliyeti kısıtlayarak, seçmenlerin gerçek tercihlerini ifade etme özgürlüğünü azaltır.
Paylaşın

İsrail, Suriye Savunma Bakanlığı’nı Hedef Aldı

İsrail, Suriye Savunma Bakanlığı’nın girişine insansız hava aracı (İHA) ile saldırı düzenlediğini açıkladı. İsrail, Dürzilere zarar verilmesi durumunda “askeri caydırıcılığı” devreye sokacağını açıklamıştı.

Haber Merkezi / İsrail ordusu (IDF) tarafından yapılan açıklamada, “İsrail Savunma Kuvvetleri, kısa süre önce Şam’da Suriye askeri karargâhının girişine bir drone saldırısı gerçekleştirdi. Güney Suriye’de Dürzî sivillere karşı gelişmeleri izlemeye devam ediyoruz. Siyasi otoritenin direktifleri doğrultusunda bölgeye yönelik saldırılar sürecek ve farklı senaryolara karşı hazırlıklıyız” denildi.

Öte yandan Suriye’nin güneyindeki Süveyda ilinde Dürziler ve Bedevi Arap aşiretler arasında iki gündür devam eden çatışmalarda ateşkes sağlandı. Şam hükümetine bağlı güçlerin asayişi sağlamak üzere gece saatlerinden itibaren bölgeye konuşlandırılmasının ardından Suriye Savunma Bakanlığı tarafların ateşkesi kabul ettiğini duyurdu. Bakanlıktan yapılan açıklamada “Şehrin ileri gelenleri arasında varılan uzlaşının ardından Süveyda’daki tüm gruplar ateşkes ilan etti” denildi.

Dürzi azınlığın dinî liderleri bir açıklama yaparak hükümet birliklerinin bölgeye girmesine onay vermiş ve silahlı gruplara ateşkes çağrısı yapmıştı.

Suriye İçişleri Bakanlığı, iki gündür devam eden çatışmalarda 30 kişinin öldüğünü açıklarken Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi yerel kaynak ağına dayanarak ölü sayısının 99’a yükseldiğini, 200’den fazla kişinin yaralandığını bildirdi. Çatışmalarda ikisi çocuk, ikisi kadın toplam 60 Dürzi’nin, 18 Bedevi milis, 14 asker ve askerî üniformalı kimliği bilinmeyen yedi savaşçının öldüğü kaydedildi.

Paylaşın

Trump’ın Vergi Tarifeleri ABD’li Şirketlere Nasıl Zarar Veriyor?

ABD Başkanı Donald Trump’ın 2025 yılının başlarında uygulamaya koyduğu ek gümrük vergileri, ABD’li şirketleri olumsuz yönde etkiliyor: Artan maliyetler, düşen satışlar, borsa kayıpları…

Haber Merkezi / Uzmanlar, ek gümrük vergilerinin, küresel ticaret savaşını körükleyebileceğini ve uzun vadede ABD ekonomisine zarar verebileceğini söylüyor.

Artan üretim maliyetleri: Ek gümrük vergileri, ithal edilen hammaddeler ve ara malların maliyetini daha da artırıyor. Özellikle Asya, Avrupa ve diğer bölgelerden ithalat yapan şirketler (örneğin, Apple, Nike, Target), vergi artışlarıyla birlikte ek maliyetlerle karşı karşıya.

Tüketici fiyatlarında artış: Şirketler, gümrük vergilerinin getirdiği ek maliyetleri genellikle tüketicilere yansıtıyor. Bu da, enflasyon artışıyla birlikte tüketicilerin satın alma gücünü belirli bir oranda düşürebilir.

Misilleme vergileri: Trump’ın ek gümrük vergilerine karşılık, Çin, Avrupa Birliği (AB), Kanada gibi ülkeler ABD ürünlerine misilleme vergileri uygulamaya başladı. Bu, ABD’li ihracatçıların (örneğin, Harley-Davidson) dış pazarlarda rekabet gücünü azaltıyor.

Piyasa değerlerinde düşüş: Ek gümrük vergileri, borsalarda ciddi dalgalanmalara neden oldu. Örneğin; S&P 500 endeksi, 2020’den bu yana en büyük düşüşü yaşayarak yüzde 4,8 geriledi. Apple, Nvidia, Nike gibi büyük şirketlerin hisseleri yüzde 5-14 arasında değer kaybetti.

Tedarik zinciri aksamaları: Şirketler, özellikle otomotiv ve teknoloji sektörlerinde, küresel tedarik zincirlerine bağımlı durumda. Örneğin, Meksika ve Kanada’dan gelen otomobil parçalarına uygulanan ek gümrük vergileri, üretim süreçlerinde aksamalara neden olabilir.

İstihdam kayıpları: Moody’s Analytics, ek gümrük vergilerinin ABD ekonomisinin büyümesini yüzde 0,6 azaltabileceğini ve 250 bin iş kaybına yol açabileceğini öngörüyor. Örneğin, bir otomotiv şirketi, vergilere yanıt olarak ABD’deki beş fabrikasında 900 çalışanı geçici olarak işten çıkardığını duyurdu.

E-ticaret ve teknoloji şirketleri üzerindeki etki: Çinli e-ticaret devleri (Shein, Temu) için düşük değerli kargolara uygulanan muafiyetin kaldırılması, Amazon gibi şirketlerin rekabet gücünü etkileyebilir.

Ayrıca, teknoloji sektöründe yarı iletken üreticileri (Nvidia, TSMC) muafiyetlerden faydalansa da, e-ticaret ve tüketici elektroniği şirketleri ek maliyetlerle karşı karşıya.

Paylaşın

Suriye’de Yedi Ayda 8 Bin 67 Kişi Öldürüldü

08

SOHR açıklamasında, “Bu veriler, ülkedeki güvenlik açığını ve toplumun en kırılgan kesimlerine yönelik tehditlerin ciddiyetini açıkça ortaya koyuyor” dedi.

Suriye’de Beşar Esad’ın ülkeden kaçışı ile siyasi, askerî ve güvenlik bürokrasisinin çöküşünün üzerinden yedi ay geçti.

Birleşik Krallık merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne (SOHR) göre bu süreç, Suriye’nin birçok vilayetinde büyük bir boşluk yarattı. Ülkeyi kontrol altına alan yeni askerî güçler, özellikle güvenlik ve ekonomik alanlarda ciddi zorluklarla karşı karşıya kaldı. Eski yönetimin çöküşüyle birlikte neredeyse tüm bölgeleri saran kaos ortamı, fırsatçılar tarafından kamu mallarına el koymak amacıyla kullanıldı.

Aynı dönemde, özellikle azınlıkların yaşadığı bölgeler başta olmak üzere, ülkenin birçok yerinde saldırılar meydana geldi. Kimlik temelli infazlar ve katliamlar artış gösterdi. Eski yönetime bağlı olmakla suçlanan kişilere yönelik bu saldırılar, Suriye toplumu içinde derin bir yarılmaya neden oldu ve demokrasi, özgürlük ve eşitlik talebiyle şekillenmesi hedeflenen “yeni Suriye”nin inşasını daha da güçleştiren bir toplumsal kırılma yarattı.

SOHR, 8 Aralık 2024 ile 7 Temmuz 2025 tarihleri arasında Suriye genelinde devam eden şiddet, yerel ve dış aktörlerin ihlalleri ile süregiden güvenlik kaosu sonucunda 8 bin 67 kişinin hayatını kaybettiğini belgeledi. Bu sayının 6 bin 150’sinin sivillerden oluştuğunu belirten SOHR, “Ölenler arasında 330 çocuk ve 451 kadın bulunuyor. Bu veriler, ülkedeki güvenlik açığını ve toplumun en kırılgan kesimlerine yönelik tehditlerin ciddiyetini açıkça ortaya koyuyor” dedi.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, şiddetin devam etmesi ve faillerin cezasız kalması karşısında, sivillerin korunması ve tüm suçların faillerinin adalet önüne çıkarılması için acil adımlar atılması çağrısını bir kez daha yineledi. Gözlemevi ayrıca, ayrım gözetmeksizin tüm Suriyelilerin haklarının güvence altına alınması gerektiğini vurguladı.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

“Şam, Golan Tepeleri’ni İsrail’e Verecek” İddiası

Şam yönetiminin, İsrail’in kendilerini tanıması karşılığında Golan Tepeleri’nin işgal edilen kısımlarını resmen vermeye razı geldiği öne sürüldü. ABD dışında bu bölgeleri İsrail toprağı olarak tanıyan yok.

Lübnan’daki özel bir TV kanalı, pazar günkü haberinde Suriye-İsrail müzakerelerine dair önemli bir iddiaya yer verdi.

LBCI’daki Toni Mrad imzalı haberde, “Bir zamanlar hayal bile edilemeyecek bir manşet gerçek olabilir: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’yla Şam’da görüşüyor” ifadesi kullanıldı.

Yeni Şam yönetiminin, İsrail’in kendilerini tanıması karşılığında Golan Tepeleri’nin 1967’de işgal edilen kısımlarını resmen vermeye razı geldiği öne sürüldü. Suriye’nin, Beşar Esad’ın düşüşü sırasında ve sonrasında kaybettiği topraklarıysa Tel Aviv’den geri istediği iddia edildi.

Önceden Suriye, İsrail’in Golan Tepeleri’nden tamamen çekilmesini isterken Tel Aviv bu talebi barış anlaşmasının önünde bir engel olarak görülüyordu. İki ülke, 1948’den beri teknik olarak savaş halinde.

Ahmed Şara önderliğindeki rejimin diğer talepleri şöyle sıralandı: Ülkenin güneyindeki güvenlik düzenlemelerinin açıkça tanımlanması, Ürdün, Suriye ve İsrail’in sınırlarının netleştirilmesi, ABD’nin Suriye’ye destek vermesi.

İsrail Ulusal Güvenlik Danışmanı Tzachi Hanegbi, Şam’la doğrudan temasta olduklarını geçen hafta açıklamıştı: “İsrail’le Suriye rejimi her gün her düzeyde doğrudan diyalog yürütüyor. Ben oradaki siyasi yetkililerle bu süreci yürütüyorum.”

İsrail, Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni 1967’den beri işgal altında tutuyor. ABD dışında bu bölgeleri İsrail toprağı olarak tanıyan yok.

İsrail’le Suriye arasında 1974’te imzalanan Kuvvetlerin Çekilmesi Anlaşması, tampon bölge ve silahtan arındırılmış bölgenin sınırlarını belirliyor. Ancak 8 Aralık 2024’te 61 yıllık Baas rejiminin çökmesiyle eş zamanlı olarak İsrail ordusunun Suriye’ye saldırıları arttı.

Ülkedeki askeri altyapıyı imha etmeye başlayan İsrail ordusu, Golan Tepeleri’ndeki işgalini genişleterek başkent Şam’ın 25 kilometre yakınlarına kadar sokuldu.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

“Kilise İle Hükümet” Arasında Gerilim: Ermenistan’da Neler Oluyor?

Ermenistan’da “Kilise ile Hükümet” arasındaki gerilim, derin bir krize işaret ederken, Hükümet ülkeyi istikrarsızlaştırma planlarını engellediğini öne sürüyor. 

Haber Merkezi / Başbakan Nikol Paşinyan, 25 Haziran’da, Başpiskopos Bagrat Galstanyan liderliğindeki bir grubun “darbe planı” yaptığını ve bu planın güvenlik güçleri tarafından engellendiğini duyurdu.

Galstanyan ve 14 şüpheli, Kasım 2024’ten beri hükümeti yasal olmayan yollarla devirme ve “terör eylemleri” planlama suçlamasıyla gözaltına alındı.

Ermenistan Ulusal Güvenlik Servisi, Galstanyan’ın evinde geniş çaplı bir arama yaparken, Soruşturma Komitesi, Galstanyan ve suç ortaklarının anayasal düzeni şiddet yoluyla değiştirme amacı taşıdığını açıkladı.

27 Haziran’da, Apostolik Kilisesi’nin Eçmiadzin’deki merkezine operasyon düzenlendi. Şirak Başpiskoposu Mihail Ajapahyan, darbe çağrıları yaptığı gerekçesiyle gözaltına alındı. Paşinyan, bu operasyonları “kriminal oligarşik ruhban sınıfının iktidarı gasp planı” olarak nitelendirdi.

Paşinyan’a göre, darbe girişimi 23 Haziran’da başlayıp 30 Haziran’da yönetimi ele geçirmeyi hedefliyordu. İddialara göre, eski devlet başkanları Robert Koçaryan ve Serj Sarkisyan ile bazı muhalif partiler ve Rusya bağlantılı iş adamları da bu plana dahildi.

Galstanyan ve suç ortaklarının darbe planlarını tartıştığına dair ses kayıtları yayınlandı, bu da darbe iddialarını güçlendiren bir unsur olarak öne çıkıyor.

Son gelişmeler, din ve devlet arasındaki gerilimin bir yansıması olarak görülüyor. Peder Zareh Aşuryan’ın Paşinyan’ı “sünnetli” olmakla suçlayarak Hristiyan olmadığını ima etmesi, tansiyonu yükseltti. Paşinyan bu iddiaya alaycı bir şekilde yanıt vererek, Ermeni Kilisesi Başkanı II. Karekin’e penisini göstermeyi teklif etti.

Paşinyan, kilisenin siyasi ve mali çıkarlar peşinde olduğunu ima ederken, muhalefet ve kilise destekçileri, bu suçlamaların Paşinyan’ın iktidarını sağlamlaştırmak için bir bahane olduğunu öne sürüyor.

Rusya, olayları Ermenistan’ın “iç meselesi” olarak nitelendirerek tarafsız bir duruş sergiledi, ancak ülkede hukukun üstünlüğü ve istikrarın korunmasını desteklediğini belirtti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in sözcüsü Dmitry Peskov, yaşanan olayları “Ermenistan’ın iç meselesi” olduğunu söyledi ve Rusya vatandaşı olan iş adamının tutuklanması konusunda Erivan ile temas halinde olduğunu belirtti.

Ermenistan’da din ve devlet arasındaki çatışma, ekonomik sorunlar (yüksek işsizlik, yoksulluk) ve dış politikadaki gerginliklerle (Türkiye ve Azerbaycan ile ilişkiler) birleştiğinde, toplumda ciddi bir kutuplaşma yaratıyor.

Nikol Paşinyan, Serj Sarkisyan’ın istifasına yol açan 2018’deki protestoların ardından iktidara geldi. Paşinyan, Türkiye ile ilişkileri iyileştirme, Azerbaycan ile ateşkes sağlama ve ülkeyi Rus etkisinden uzaklaştırma vaadiyle seçilmişti.

Gelecek yıl Ermenistan’da parlamento seçimleri yapılacak. Son kamuoyu yoklamalarına göre, katılımcıların yalnızca yüzde 15’i Başbakan Paşinyan’a hala destekliyor.

Paylaşın

Vladimir Putin: Ukrayna’nın Tamamı Bizim

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusların ve Ukraynalıların tek bir halk olduğunu ve bu bağlamda tüm Ukrayna’nın kendilerine ait olduğunu söyledi: Rus askerinin ayağı nereye basarsa, orası bizimdir.

Haber Merkezi / Petersburg’da düzenlenen uluslararası bir ekonomi forumunda konuşan Vladimir Putin, Rusya’nın kendi güvenliğini korumak için Ukrayna’da savaştığını belirtti.

Rusya Devlet Başkanı Putin, askeri güçlerin Rusya topraklarını korumak amacıyla Ukrayna’nın Sumi bölgesinde bir tampon bölge oluşturduğunu belirterek, aynı birliklerin bölgenin başkenti Sumi’nin kontrolünü ele geçirme olasılığını da dışlamadığını söyledi.

Rusya, Kırım da dahil olmak üzere Ukrayna topraklarının yaklaşık beşte birini, Luhansk bölgesinin yüzde 99’undan fazlasını, Donetsk, Zaporijya ve Herson bölgelerinin yüzde 70’inden fazlasını ve Harkov, Sumi ve Dnipropetrovsk bölgelerinin bazı kısımlarını kontrol ediyor.

Kiev ve Batılı müttefikleri, Moskova’nın Ukrayna’nın dört bölgesi ve Kırım üzerindeki iddialarının yasadışı olduğunu söylerken, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Ruslar ve Ukraynalıların tek bir halk olduğu fikrini defalarca reddetti. Zelenskiy, Putin’in barış için öne sürdüğü şartların teslimiyete benzediğini de söyledi.

Rusya’nın İngiltere Büyükelçisi Andrei Kelin, daha önce yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın savaşı sona erdirmek için Moskova’nın şartlarını kabul etmesi gerektiği, aksi takdirde Rusya’nın ilerlemeye devam edeceği ve sonunda “teslim olacağı” uyarısında bulunmuştu.

Kelin, Rusya’nın saldırılarını sürdürdüğünü ve operasyonları durdurmak için bir neden görmediğini belirterek, ABD’nin desteklediği ateşkes önerilerini de açıkça reddetti.

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den İran Ve İsrail’e “Barışa Fırsat Verin” Çağrısı

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, İran ve İsrail gerilimine ilişkin, “Bölgeyi ve dünyamızı uçurumun kenarından kurtarmak için sorumlu bir şekilde ve birlikte hareket edelim” dedi.

İsrail ile İran’ın karşılıklı saldırıları devam ederken, uluslarası toplum tırmanan askeri ihtilafa diplomatik çözüm arayışını sürdürüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK), İsrail ile İran arasında çatışmaların ele alındığı özel bir oturum yapıldı.

Oturumda konuşan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, sert uyarılarda bulunarak “barışa fırsat verme” çağrısı yaptı. Guterres, İsrail ile İran arasında tırmanacak ihtilafın kimsenin kontrol edemeyeceği bir ateşin alevlenmesine yol açabileceğini, dünyanın koşar adım ilerleyen bu tehlikeli süreci teyakkuz halinde izlemekte olduğunu söyledi.

İnsanlığın geleceği konusunda kritik bir karar anında bulunulduğunun altını çizen genel sekreter, “Öyle anlar vardır ki, izlenecek yol sadece ulusların kaderini değil, ortak geleceğimizi de şekillendirir. Bu öyle bir an” diye konuştu.

Diplomasinin önemine vurgu yapan Guterres, “Bölgeyi ve dünyamızı uçurumun kenarından kurtarmak için sorumlu bir şekilde ve birlikte hareket edelim” çağrısını yaptı.

Guterres bu mesajları New York’tan verirken, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi Cenevre’de Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot ve İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy ile bir araya geldi.

Bu görüşme öncesinde Cenevre’deki BM İnsan Hakları Konseyi’nde konuşan İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İsrail’e sert suçlamalar yöneltti.

Arakçi, İsrail’i “ABD’nin diplomatik çabalarına ihanet etmekle suçladı. İranlı bakan, İsrail’in İran’a ABD ile İran arasında “çok umut verici bir anlaşma için” yapılacak görüşmelerden hemen önce saldırdığını söyleyerek, “Bu diplomasiye ihanettir ve uluslararası hukukun temellerine eşi benzeri görülmemiş bir saldırıdır” diye konuştu.

İsrail’in İran’ın nükleer tesislerini hedef alan saldırılarını “ağır savaş suçu” olarak nitelendiren Arakçi, uluslararası topluma İsrail’in saldırılarını kınama çağrısı yaptı, “Bu haksız ve suç teşkil eden savaşın herhangi bir şekilde meşrulaştırılması suç ortaklığı ile eşdeğer olacaktır” sözlerini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Arakçi, saldırıların “son iki yıldır Filistin’de korkunç bir soykırım gerçekleştiren bir rejim tarafından yapılan çirkin bir saldırganlık eylemi” olduğunu söyleyerek, şunları kaydetti:

“Dünya, her devlet, BM’nin her mekanizması ve organı alarma geçmeli ve saldırganı durdurmak, cezasızlığa son vermek ve suçluları bölgemizdeki bitmek bilmeyen zulüm ve suçlarından sorumlu tutmak için hemen harekete geçmelidir.”

Bu arada İsrail, Arakçi’nin BM İnsan Hakları Konseyi’nde konuşmasına itiraz ederek önlemeye çalıştı. İsrail’in Cenevre’deki Büyükelçisi Daniel Meron, Konsey Başkanı Jurg Lauber’e hitaben yazdığı mektupta, “İran Dışişleri Bakanı’na bu organ önünde söz hakkı verilmesi, konseyin güvenilirliğini baltalar ve bu rejiminin dünya genelindeki pek çok kurbanına da açık bir ihanet teşkil eder” ifadelerine yer verdi.

Meron mektubunda İran’ı konseyi “rejimin despotik kampanyasını desteklemek için uluslararası bir sahne olarak kullanmakla” suçladı. Ancak İsrail’in yoğun itirazlarına rağmen Lauber, Arakçi’nin konuşmasına izin verdi.

İsrail ve ABD’ye uyarı

Bu arada Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi, nükleer tesislere yönelik silahlı saldırıların, saldırıya uğrayan devletin sınırları içinde ve ötesinde büyük sonuçlar doğurabilecek radyoaktif salınımlara yol açabileceği konusunda uyardı.

Grossi, bugün BMGK’da yaptığı konuşmada, İsrail’in İran’ın Buşehr nükleer santralini hedef alacak bir saldırısının çok yüksek miktarda radyoaktivite salınımına neden olabileceğini, yüzlerce kilometre çapında tahliyelerin gerekebileceğini söyledi.

Rafael Grossi ayrıca İran ile yeni bir nükleer anlaşma yapılması durumunda, UAEA’nın Tahran’ın nükleer programının sağlam kontrollerini garanti edebileceğini söyledi.

“UAEA, İran’da nükleer silah geliştirilmediğini tartışılmaz bir kontrol sistemi ile garanti edebilir” diyen Grossi, İsrail’in İran’ın güneyindeki Buşehr nükleer santraline olası bir saldırısı durumunda nükleer bir felaket yaşanabileceğini kaydetti.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın