Doğum Sonrası Hipertansiyon Nedir? Nedenleri Belirtileri Ve Tedavisi

Yeni anne olanlar, doğum sonrası sadece uykusuz gecelerle değil aynı zamanda hipertansiyon da dahil olmak üzere bir dizi farklı sorunla da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Haber Merkezi / Doğum sonrası hipertansiyon, bir kadının doğumdan sonraki dönemde (genellikle doğumdan sonraki ilk 6 hafta içinde) kan basıncının yüksek olması durumudur. Tıbbi olarak, kan basıncı 140/90 mmHg veya üzerinde ölçüldüğünde hipertansiyon tanısı konur.

Bu durum, hamilelik sırasında hipertansiyonu olan kadınlarda (örneğin, preeklampsi veya gestasyonel hipertansiyon) devam edebilir ya da tamamen yeni bir durum olarak ortaya çıkabilir.

Doğum sonrası dönemdeki hormonal değişiklikler, stres, sıvı dengesizlikleri ve diğer faktörler bu durumu tetikleyebilir.

Türleri ve nedenleri:

Gebelikle ilişkili hipertansiyonun devamı:

Preeklampsi: Doğum sonrası devam ederse, genellikle ilk 48 saat içinde belirgin olur, ancak haftalarca sürebilir.

Gestasyonel hipertansiyon: Gebelikte başlayan yüksek tansiyonun doğumdan sonra normale dönmemesi.

Yeni başlayan hipertansiyon: Doğum sonrası stres, ağrı, ilaç kullanımı (örneğin, NSAID’ler) veya sıvı tutulumu gibi faktörler nedeniyle gelişebilir.

Kronik hipertansiyon: Gebelikten önce var olan ancak fark edilmemiş bir hipertansiyonun doğum sonrası dönemde belirginleşmesi.

Belirtileri:

Doğum sonrası hipertansiyon genellikle belirti vermeyebilir (asemptomatik), bu yüzden kan basıncı düzenli olarak kontrol edilmelidir. Ancak bazı durumlarda şu belirtiler görülebilir:

Şiddetli baş ağrısı
Bulanık görme veya çift görme
Karın ağrısı (özellikle sağ üst tarafta)
Nefes darlığı
Yüzde, ellerde veya ayaklarda şişlik (ödem)

Bu belirtiler, özellikle preeklampsinin devam ettiği durumlarda ciddi komplikasyonların (örneğin, eklampsi veya HELLP sendromu) habercisi olabilir.

Risk faktörleri

Gebelikte hipertansiyon öyküsü
Obezite
35 yaş üstü olmak
Çoğul gebelik (ikiz, üçüz)
Diyabet veya böbrek hastalığı gibi kronik sağlık sorunları
Ailede hipertansiyon öyküsü

Tedavisi:

Tedavi, hipertansiyonun şiddetine ve nedenine bağlıdır:

Evde yönetim: Hafif vakalarda, dinlenme, tuz alımını azaltma ve kan basıncını düzenli ölçme önerilir.

İlaç tedavisi: Beta blokerler (örneğin, labetalol), kalsiyum kanal blokerleri (nifedipin) veya ACE inhibitörleri gibi ilaçlar kullanılabilir. Emziren anneler için güvenli seçenekler tercih edilir.

Acil durum: Kan basıncı çok yüksekse (örneğin, 160/110 mmHg üzeri) veya preeklampsi belirtileri varsa, hastanede magnezyum sülfat gibi tedaviler gerekebilir.

Ne zaman doktora gidilmeli?

Doğum sonrası hipertansiyon ciddi olabilir, bu yüzden şu durumlarda acilen tıbbi yardım alınmalı:

Kan basıncı 140/90 mmHg veya üzerindeyse ve düşmüyorsa,
Şiddetli baş ağrısı, görme sorunları veya nefes darlığı varsa,
Göğüs ağrısı veya bilinç bulanıklığı gibi belirtiler ortaya çıkarsa.

Paylaşın

Bu Yiyecekler Bahar Yorgunluğunu Yenmenize Yardımcı Olabilir

Bahar, getirdiği tüm güzelliklerin yanı sıra, günlük aktivitelerinizi yerine getirmenizi engelleyen bir durgunluk ve yorgunluk halini de beraberinde getiren bir mevsimdir.

Haber Merkezi / Bu dönemde pek çok kişi kendini uyuşuk hisseder. Bu halsizlik durumunu yaşamamak ve gün boyu dinlenmiş hissetmek için doğru besinleri tüketmek çok önemlidir.

İşte bahar yorgunluğuna iyi gelebilecek yiyecekler ve nedenleri:

Su ve Hidrasyon Sağlayan Gıdalar: Bahar aylarında hava değişimlerine uyum sağlamak için bol su içmek önemlidir: Salatalık, karpuz, portakal, kereviz gibi…

Magnezyum İçeren Besinler: Magnezyum, enerji üretimini destekler ve kas yorgunluğunu azaltır. Badem, ceviz, ıspanak, kabak çekirdeği, bitter çikolata gibi…

C Vitamini Zengini Gıdalar: Bağışıklığı güçlendirir ve antioksidan etkisiyle vücudu canlandırır. Portakal, kivi, çilek, biber, limon gibi…

Kompleks Karbonhidratlar: Uzun süreli enerji sağlar, kan şekerini dengede tutar. Yulaf, tam tahıllı ekmek, kinoa, esmer pirinç…

Protein Kaynakları: Kas onarımını destekler ve enerji seviyesini korur. Yoğurt, yumurta, tavuk, mercimek, nohut gibi…

Demir İçeren Yiyecekler: Demir eksikliği yorgunluğu artırabilir; baharda demir depolarını desteklemek faydalıdır. Kırmızı et, ıspanak, kuru üzüm, kabak çekirdeği gibi…

Probiyotikler: Bağırsak sağlığını destekleyerek enerji ve ruh halini iyileştirir. Kefir, yoğurt, turşu, kombucha…

Yeşil Yapraklı Sebzeler: Vitamin ve mineral deposudur, özellikle B vitamini enerji metabolizmasına katkı sağlar. Ispanak, roka, pazı, marul gibi…

Paylaşın

Zaman Kısıtlı Beslenme Kilo Vermeye Yardımcı Olabilir Mi?

Zaman kısıtlı beslenme, yemek yemeyi günün belirli bir zaman aralığıyla sınırlamayı içerir. Örneğin, 16:8 yöntemi (16 saat açlık, 8 saat yemek yeme penceresi) en popüler olanlardan biridir.

Haber Merkezi / Peki zaman kısıtlı beslenme işe yarıyor mu?

Mississippi Üniversitesi’nden yapılan yeni bir araştırma, zaman kısıtlı beslenmenin düzenli egzersizle birleştirildiğinde işe yaradığını öne sürüyor.

Uluslararası Obezite Dergisi’nde yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, sekiz saatlik bir yeme aralığına uyan ve düzenli egzersiz yapan bireylerin, sadece egzersiz yapanlara kıyasla daha fazla vücut yağı kaybettiği ortaya çıktı.

Beslenme uzmanı Doç. Dr. Nadeeja Wijayatunga, “Hem zaman kısıtlamalı beslenme hem de egzersiz yapan kişilerin daha fazla yağ kaybı ve daha düşük vücut yağ yüzdeleri olduğunu gördük” dedi.

2018’de yapılan bir araştırma, 8 haftalık 16:8 zaman kısıtlı beslenmenin, kalori kısıtlaması olmadan bile kilo kaybına yol açtığını göstermiştir (ortalama 2-3 kg).

Başka bir araştırma ise, zaman kısıtlı beslenmenin geleneksel diyetlere göre üstün olmadığını, ancak kalori kontrolüyle birleştiğinde etkili olduğunu belirtmiştir.

Kilo verme, yaş, cinsiyet, metabolizma hızı, aktivite seviyesi ve mevcut kilon gibi şeylere bağlı. Örneğin, 20’lerinde bir erkekle, 50’lerinde bir kadın aynı sonuçları almayabilir.

Paylaşın

Tohum Yağları: Gerçekten Zararlı Mı?

Soya, mısır, ayçiçeği, kanola gibi bitkilerden elde edilen yağlar son dönemlerde oldukça popüler sağlık tartışmalarının merkezinde yer alırken, farklı görüşler öne çıkıyor.

Haber Merkezi / Bazı uzmanlar bu yağların sağlığa zararlı olduğunu iddia ediyor, bazı uzmanlar ise, tohum yağlarının ölçülü tüketilmesi durumunda paniğe gerek olmadığını öne sürüyor.

Şimdi konuyu daha iyi anlamak için birkaç temel noktaya bakalım:

Tohum yağları, genellikle yüksek ısı ve kimyasal çözücüler kullanılarak rafine edilir. Bu süreç, yağların oksidasyona yatkın hale gelmesine ve trans yağlar gibi zararlı bileşiklerin oluşmasına neden olabilir.

Bu yağların afine edilmemiş, soğuk sıkım versiyonları daha az işlenmiş olsa da, yaygın değildir.

Tohum yağları, omega-6 yağ asitleri bakımından zengindir. Omega-6’nın omega-3’e oranla aşırı yüksek olması, kronik iltihaplanmaya katkıda bulunabileceği düşünülüyor.

Ancak bu, tohum yağlarının “zararlı” olduğu anlamına gelmez; daha çok tüketim miktarları ile ilgili bir durumdur.

Tohum yağları, çoklu doymamış yağ asitleri açısından oldukça zengindir. Bu nedenle tohum yağları, yüksek ısıda pişirme sırasında kolayca okside olabilir.

Bazı araştırmalar, tohum yağlarının kalp sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini öne sürerken, bazı araştırmalarda bu yağların doymuş yağlara kıyasla daha iyi bir alternatif olduğunu iddia ediyor.

Genel anlamda tohum yağlarının zararlı olup olmadığı, nasıl ve ne kadar kullanıldığına, kişinin genel beslenmesine ve sağlık hedeflerine bağlı.

Paylaşın

Uzun Yaşamın Anahtarı Sosyal Çevre Mi?

Son dönemde yapılan bilimsel araştırmalar, güçlü ve destekleyici bir sosyal çevrenin, hem fiziksel hem de zihinsel sağlık üzerinde olumlu etkileri olduğu ortaya koymuştur.

Haber Merkezi / Örneğin, “Blue Zones” (Mavi Bölgeler) olarak bilinen, insanların en uzun yaşadığı yerlerde (Okinawa, Sardinya gibi), topluluk ve aile bağlarının çok güçlü olduğu dikkat çekiliyor.

Bu bölgelerde insanlar birbirine destek oluyor, düzenli sosyal etkileşimde bulunuyor ve yalnız kalmıyorlar.

Harvard Üniversitesi’nin 80 yıllık araştırması olan “Harvard Study of Adult Development” da, iyi ilişkilerin uzun ve mutlu bir yaşamın en önemli göstergelerinden biri olduğunu ortaya koydu.

Sosyal çevreyi lehimize nasıl değerlendirebiliriz?

Destekleyici ilişkiler kurmak: Çevremizde bize pozitif enerji veren, gerektiğinde destek olan bireyleri tutmaya özen göstermeliyiz.

Düzenli etkileşim: Aile, arkadaşlar veya komşularla düzenli görüşmek, yalnızlık hissini azaltabilir. Basit bir kahve sohbeti bile dopamin ve oksitosin gibi mutluluk hormonlarını artırabilir.

Topluluklara katılmak: Ortak ilgi alanlarına sahip gruplara (kitap kulüpleri, spor grupları, gönüllü çalışmalar) katılmak, hem yeni bireylerle tanışmayı sağlayabilir.

Karşılıklı yardımlaşma: Sosyal çevre ile dayanışma içinde olmak, hem bize hem de başkalarına fayda sağlayabilir.

Duygusal açıklık: Çevremizdeki bireylerle duygularımızı paylaşmak, stresi azaltır ve daha güçlü bağlar kurmamızı sağlayabilir.

Teknolojiyi akıllıca kullanmak: Sosyal medya veya mesajlaşma gibi araçlarla uzak mesafedeki sevdiklerimizle bağları koruyabiliriz.

Sosyal çevre alışkanlıklarımızı nasıl etkiler?

Sosyal taklit (Mimikri): Çevremizdeki bireyleri farkında olmadan taklit ederiz. Örneğin, herkes sürekli telefonla vakit geçiriyorsa, sen de o alışkanlığı kapabilirsin.

Normlar ve baskı: Sosyal çevre, kabul edilen davranışları belirler. Sigara içen bir gruptaysan, sigara içme ihtimalin artabilir; spor yapan bir çevredeysen, spor yapma isteğin artabilir.

Motivasyon ve destek: Olumsuz bir alışkanlığınızı değiştirmek istediğinizde, çevrenizdekiler ya seni teşvik eder ya da köstek olur. Araştırmalar, kilo verme veya sigarayı bırakma gibi hedeflerde sosyal desteğin başarıyı artırdığını gösteriyor.

Rutinlerin paylaşımı: Birlikte vakit geçirdiğin bireylerin günlük rutinleri, senin günlük rutinlerini de etkiler.

Duygusal etki: Çevrenin ruh hali, alışkanlıklarını dolaylı yoldan şekillendirir. Stresli bir grupta alkol gibi rahatlama alışkanlıkların artabilirken, huzurlu bir grupta meditasyon gibi sakinleştirici alışkanlıklar edinebilirsin.

Paylaşın

Yüz Bakımlarının Bildiğinizden Daha Fazla Faydası Var

Yüz bakımı, cildin temizlenmesi, nemlendirilmesi ve sağlıklı kalması için yapılan uygulamalardır. Genellikle temizleme, peeling, maske ve nemlendirme gibi adımları içerir; cildi yeniler, canlandırır ve dış etkenlerden korur.

Haber Merkezi / Basit bir rutinle veya profesyonel bir cilt bakım uzmanıyla bu faydaları görebilirsiniz. İşte, yüz bakımının sağlayacağı faydalardan bazıları:

Cildi Temizler: Yüz bakımı, gün içinde biriken kir, yağ ve ölü deri hücrelerini temizleyerek ciltteki gözeneklerin nefes almasını sağlar. Bu, sivilce ve siyah nokta oluşumunu azaltır.

Nemlendirme Sağlar: Cilt tipine uygun ürünlerle yapılan bakımlar, cildin nem dengesini korur. Kuru ciltler yumuşar, yağlı ciltler ise fazla parlama olmadan dengelenir.

Kan Dolaşımını Artırır: Yüz masajı gibi uygulamalar kan dolaşımını hızlandırır. Bu, cilde daha fazla oksijen ve besin ulaşmasını sağlayarak sağlıklı bir ışıltı verir.

Yaşlanma Belirtilerini Azaltır: Düzenli yüz bakımı, kırışıklık ve ince çizgilerin görünümünü hafifletebilir. Özellikle nemlendirici ve antioksidan içeren ürünler cildin elastikiyetini korumaya yardımcı olur.

Stresi Azaltır: Yüz bakımı sadece cilde değil, ruha da iyi gelir. Rahatlatıcı bir bakım seansı, günün stresini atmanıza yardımcı olabilir.

Cilt Tonunu Eşitlemeye Yardımcı Olur: Leke ve renk eşitsizlikleri, peeling veya maske gibi uygulamalarla azalabilir, böylece daha pürüzsüz bir görünüm elde edilir.

Cilt bakımlarında olası komplikasyonlar

Bazı durumlarda komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Bunlar genellikle yanlış uygulama, cilt tipine uygun olmayan ürünler veya hijyen eksikliğinden kaynaklanır. İşte yüz bakımlarının olası komplikasyonları:

Alerjik Reaksiyonlar: Kullanılan ürünlerdeki kimyasallar (parfüm, alkol, bazı asitler) ciltte kızarıklık, kaşıntı veya döküntüye neden olabilir.

Cilt Tahrişi: Aşırı peeling, sert kimyasallar veya uzun süreli maske kullanımı cildi tahriş edebilir. Kızarıklık, yanma hissi veya pullanma gibi belirtiler görülebilir.

Sivilce Artışı: Yanlış ürün seçimi (örneğin, yağlı ciltte ağır kremler) gözenekleri tıkayabilir ve akne oluşumunu tetikleyebilir. Buna “kozmetik akne” denir.

Enfeksiyon: Eğer bakım sırasında kullanılan aletler steril değilse veya eller temiz değilse, bakteriler cilde bulaşabilir. Bu, iltihaplı sivilcelere veya daha ciddi enfeksiyonlara yol açabilir.

Kimyasal Yanıklar: Profesyonel bakımlarda (örneğin, kimyasal peeling) kullanılan güçlü asitler yanlış uygulanırsa ciltte yanıklara veya soyulmalara neden olabilir.

Pigmentasyon Sorunları: Güneş koruması olmadan yapılan bazı işlemler (örneğin, derin peeling) ciltte lekelenmeye veya renk eşitsizliğine yol açabilir.

Paylaşın

İncir Sirkesi Kalbe İyi Geliyor

Hafif, tatlı-ekşi bir tada ve zengin bir aromaya sahip olan incir sirkesi, elma sirkesi veya balzamik sirke kadar bilinmesine rağmen, dünya genelinde hızla popülerlik kazanıyor.

Haber Merkezi / İncir, potasyum, magnezyum ve lif açısından oldukça zengin bir meyvedir.

Potasyum, kan basıncını düzenleyerek kalp sağlığını desteklerken, lif ise kolesterol seviyesini düşürmeye yardımcı olabilir, ki bu da damar tıkanıklığı riskini azaltabilir.

İncir ayrıca, antioksidanlar (polifenoller) da içerir; bunlar serbest radikallerle savaşarak damar sağlığını koruyabilir.

İncir sirkesinin kalbe iyi gelmesi:

Kan basıncını dengeleme: İncirin potasyumu ve sirkenin potansiyel damar gevşetici etkisi, hipertansiyonu kontrol altına alabilir.

Kolesterol yönetimi: Lif ve antioksidanlar, kötü kolesterolü (LDL) düşürebilir, bu da kalp krizi riskini azaltabilir.

Antioksidan koruma: Damar duvarlarında oksidatif stresi azaltarak aterosklerozu (damar sertliği) önleyebilir.

Kan şeker kontrolü: Dengeli kan şekeri, diyabetle bağlantılı kalp komplikasyonlarını azaltabilir.

İncir sirkesinin diğer faydaları:

Sindirimi iyileştirir: İncir sirkesi probiyotik özellikleri sayesinde bağırsak sağlığını destekleyebilir. İyi bakterilerin üretimini teşvik ederek sindirimi ve besin emilimini iyileştirebilir.

Kilo vermeye yardımcı olur: İncir sirkesi iştahı azaltabilir ve metabolizmayı hızlandırabilir. Bu da sağlıklı bir kiloyu korumaya yardımcı olabilir.

İncir sirkesi seçerken, katkı maddesi veya renklendirici içermeyen doğal ürünleri tercih edin. Özelliklerini koruyabilmesi için serin ve karanlık bir yerde saklayın.

Paylaşın

Kanser Tedavisi Cildi Nasıl Etkiler?

Kanser tedavisi, özellikle kemoterapi, radyoterapi ve hedefe yönelik ilaçlar, cildi çeşitli şekillerde etkileyebilir. Bu etkiler tedavinin türüne, dozuna ve bireyin cilt hassasiyetine bağlı olarak değişebilir.

Haber Merkezi / Uzmanlar, çoğu cilt değişikliğinin uygun bakım ve tıbbi destekle yönetilebileceğini söylüyor.

Kemoterapi:

Cilt Kuruluğu ve Hassasiyeti: Kemoterapi, cilt hücrelerinin yenilenme hızını yavaşlatabilir, bu da kuru, pullu veya kaşıntılı bir cilde neden olabilir.

Döküntüler: Kemoterapi sırasında kullanılan bazı ilaçlar alerjik reaksiyonlara veya akne benzeri döküntülere yol açabilir (örneğin, EGFR inhibitörleri).

Renk Değişiklikleri: Kemoterapinin hiperpigmentasyon (ciltte koyu lekeler) veya tırnaklarda renk değişimi gibi yan etkiler görülebilir.

Işığa Duyarlılık: Bazı kemoterapi ilaçları cildi güneş ışığına karşı daha hassas hale getirebilir, bu da yanık veya lekelenme riskini artırır.

Radyoterapi:

Radyasyon Dermatiti: Radyoterapi sırasında, tedavi edilen bölgede kızarıklık, yanma hissi, soyulma veya hatta açık yaralar oluşabilir.

Kalıcı Değişiklikler: Radyoterapi, uzun vadede, tedavi alanındaki ciltte incelme, sertleşme (fibrozis) veya damar görünürlüğünde artış gibi değişiklikler olabilir.

Hedefe Yönelik Tedaviler ve İmmünoterapi:

Bu tedaviler, özellikle ciltte döküntü, kaşıntı veya iltihaplanmaya neden olabilirler. Örneğin, immünoterapi bazen otoimmün reaksiyonlara bağlı cilt problemlerini tetikleyebilir.

Genel Yan Etkiler:

Saç Dökülmesi: Kemoterapi genellikle saç köklerini etkileyerek saç, kaş ve kirpik kaybına yol açar, bu da cildin korunmasız kalmasına neden olabilir.

Tırnak Değişiklikleri: Tırnaklarda kırılma, çizgilenme veya renk değişimi yaygın olabilir.

Cilt Bakımı Önerileri:

Nemlendirici kremler kullanarak cildi nemli tutmak.
Güneş kremi ile UV ışınlarından korunmak.
Tahriş edici kimyasallardan (parfüm, alkol içeren ürünler) kaçınmak.
Radyoterapi alanlarında doktorun önerdiği özel kremleri kullanmak.

Tedavinin cilde etkisi kişiden kişiye değişir, bu nedenle bir onkolog veya dermatologla görüşmek, bireysel duruma uygun çözümler bulmada yardımcı olabilir.

Paylaşın

Bel Bölgesindeki Yağları Eritmek İçin 5 Çay

Sağlıklı bir kiloyu korumak, her şeyden önce bedene karşı sevgi ve özen gerektirir. En zor eritilen yağların başında bel bölgesindeki yağlar gelir. Karın bölgesinde aşırı yağ birikmesi sadece kötü hissetmeye neden olmaz, aynı zamanda kalp damar hastalıkları riskini de beraberinde getirir.

Haber Merkezi / Bel çevresi kalınlığını artıran içeceklerin olduğunu biliyoruz; bunlara gazlı içecekler, kutu meyve suları, alkol ve diğerleri dahildir. Şimdi, bel çevresi kalınlığını azaltamaya yardımcı olduğu bilinen sağlıklı çayların hangileri olduğuna bir bakalım.

Yeşil Çay: Yeşil çay, içerdiği kateşinler (özellikle EGCG) sayesinde metabolizmayı hızlandırır ve yağ yakımını destekler. Araştırmalar, yeşil çayın egzersizle birleştiğinde karın bölgesindeki yağ kaybını artırabileceğini gösteriyor. Günde 2 ila 3 fincan (3 – 4 dakika demlenmiş) içmek faydalı olabilir, ancak kafein hassasiyeti varsa dikkatli olunmalı.

Zencefil Çayı: Zencefil, termojenik etkisiyle vücut ısısını artırarak kalori yakımını hızlandırır. Aynı zamanda sindirimi kolaylaştırır ve ödem atımına yardımcı olur. Bir bardak kaynar suya taze zencefil dilimleri ekleyip 5 ila 10 dakika demleyerek tüketebilirsiniz.

Mate Çayı: Güney Amerika kökenli mate çayı, metabolizmayı hızlandıran matein içerir ve iştahı baskılayabilir. Mate çayı, yağ yakımını desteklerken enerji de verir. Günde 1 ila 2 fincan içmek yeterlidir; fazla tüketim uykusuzluğa neden olabilir.

Biberiye Çayı: Biberiye, antioksidan içeriğiyle sindirim sistemini destekler ve yağ metabolizmasını hızlandırabilir. Bir tatlı kaşığı kuru biberiyeyi kaynar suda 5 ila 10 dakika demleyip içebilirsiniz. Düşük kalorili olması diyet sürecinde avantaj sağlar.

Oolong Çayı: Yeşil çay ve siyah çay arasında bir tada sahip olan oolong çayı, yağ yakımını teşvik ederek, vücutta biriken yağların azalmasına yardımcı olabilir. Günde 1 ila 2 fincan tüketimi önerilir.

Bu çaylar “mucize” bir çözüm değildir. Bel çevresi kalınlığını azaltmak için kalori açığı oluşturmak (aldığınızdan fazla kalori yakmak), kardiyo egzersizleri (yürüyüş, koşu gibi) ve karın kaslarını güçlendiren hareketler (plank, crunch gibi) yapmak şarttır. Çaylar, bu süreçte yalnızca destekleyici bir rol oynar.

Uyarı: Hamilelik, emzirme dönemi veya kronik bir rahatsızlığınız varsa doktorunuza danışın.

Paylaşın

Biriktirme Bozukluğuna Ne Sebep Olur? Tedavisi Ve Yönetimi

Biriktirme bozukluğu (hoarding disorder), bireyin eşyaları atamama veya onlardan ayrılma konusunda aşırı zorluk çekmesiyle karakterize edilen bir ruh sağlığı durumudur.

Haber Merkezi / Bozukluk, genellikle biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonundan kaynaklanır.

İşte biriktirme bozukluğuna yol açabilecek temel sebepler:

Biyolojik Faktörler:

Genetik yatkınlık: Araştırmalar, biriktirme bozukluğunun ailelerde görülme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Eğer bir kişinin yakın akrabalarında bu durum varsa, risk artabilir.

Beyin işleyişi: Beynin karar verme, duygusal bağlanma ve ödül sistemiyle ilişkili bölgelerindeki (örneğin prefrontal korteks ve amigdala) anormallikler biriktirme davranışını tetikleyebilir. Nörogörüntüleme çalışmaları, bu bireylerde eşyalara aşırı değer biçme eğilimi olduğunu ortaya koyuyor.

Psikolojik Faktörler:

Duygusal bağlanma: Biriktiren kişiler, eşyalara güvenlik, kimlik ya da anılarla bağlantı gibi duygusal anlamlar yükleyebilir. Bir eşyayı atmak, bu duygusal bağı kaybetmek gibi hissedilebilir.

Kaygı ve karar verme zorluğu: Biriktirme, genellikle eşyaları atma konusunda yoğun kaygı veya kararsızlıkla ilişkilidir. “Ya bir gün buna ihtiyacım olursa?” düşüncesi yaygındır.

Travma veya kayıp: Önemli bir kayıp (örneğin sevilen birinin ölümü) ya da travmatik bir olay, eşyalara tutunmayı bir başa çıkma mekanizması haline getirebilir.

Obsesif – kompulsif eğilimler: Biriktirme bozukluğu, geçmişte obsesif – kompulsif bozukluk (OKB) ile ilişkilendirilse de artık ayrı bir tanı olarak kabul ediliyor. Yine de bazı kişilerde OKB benzeri özellikler görülebilir.

Çevresel Faktörler:

Çocukluk deneyimleri: Eşyaların zorla elinden alındığı, yoksulluk çekilen veya aşırı korumacı bir ortamda büyüyen bireyler, ileride biriktirme eğilimi geliştirebilir.

Stresli yaşam olayları: Boşanma, iş kaybı veya sağlık sorunları gibi durumlar, eşyalara tutunmayı bir kontrol sağlama yolu olarak ortaya çıkarabilir.

Kültürel etkiler: Bazı toplumlarda tasarruf veya eşyaları saklama alışkanlığı teşvik edilir, bu da biriktirme davranışını normalleştirebilir.

Eşlik Eden Durumlar:

Biriktirme bozukluğu sıklıkla depresyon, anksiyete bozuklukları veya dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) gibi diğer ruh sağlığı sorunlarıyla birlikte görülür. Bu durumlar, biriktirme eğilimini şiddetlendirebilir.

Biriktirme bozukluğu nasıl başlar?

Biriktirme genellikle yavaşça gelişir. Kişi başlangıçta “faydalı olabilir” düşüncesiyle eşya biriktirmeye başlar, ancak zamanla bu davranış kontrolden çıkar ve yaşam alanını işlevsiz hale getirir. Yaş ilerledikçe, özellikle sosyal izolasyon veya fiziksel sınırlamalar arttığında, durum daha belirgin hale gelebilir.

Tedavisi ve yönetimi:

Biriktirme bozukluğunun tedavisi ve yönetimi, bireyin hem zihinsel hem de pratik düzeyde desteklenmesini gerektirir. Bu süreç genellikle uzun vadeli bir yaklaşım gerektirir ve sabır, profesyonel yardım ve bazen çevresel düzenlemeleri içerir.

İşte biriktirme bozukluğunun tedavisi ve yönetimi için etkili yöntemler:

Tedavi Yöntemleri:

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): BDT, biriktirme bozukluğunun temelinde yatan düşünce kalıplarını (örneğin “Bu eşyayı atarsam bir parçamı kaybederim” veya “İleride buna ihtiyacım olabilir”) hedef alır. Terapist, kişinin bu düşünceleri sorgulamasını ve daha işlevsel alternatifler geliştirmesini sağlar.

Terapide, eşyalara duygusal bağlanmayı azaltmak için exposure (maruz bırakma) teknikleri kullanılır. Örneğin, kişi önce önemsiz bir eşyayı atmayı dener ve bu süreç kademeli olarak ilerler.

Karar verme becerileri geliştirilir; hangi eşyanın gerçekten gerekli olduğuna dair mantıklı bir filtre oluşturulur. Araştırmalar, BDT’nin biriktirme semptomlarını azalttığını ve uzun vadeli iyileşme sağladığını gösteriyor.

Motivasyonel görüşme: Motivasyonel görüşme, kişinin kendi nedenleriyle değişim isteği geliştirmesine odaklanır. Terapist, “Eşyalarını azaltmak sana ne kazandırır?” gibi sorularla bireyi motive eder.

İlaç tedavisi: Biriktirme bozukluğuyla birlikte depresyon, anksiyete veya OKB gibi durumlar varsa, seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar) gibi antidepresanlar reçete edilebilir.

İlaç tedavisi, doğrudan biriktirmeyi tedavi etmez, ancak altta yatan duygusal yükü hafifletebilir.

Yönetim Stratejileri:

Pratik organizasyon ve temizlik: Tüm evi bir anda temizlemeye çalışmak yerine, küçük bir alanla başlanır (örneğin bir masa veya bir çekmece). Eşyalar “sakla”, “bağışla”, “at” gibi kategorilere ayrılır.

Bu süreçte bir profesyonel organizatör veya aile üyesi destek olabilir. Kişinin rızası olmadan eşyaların atılması, güven kaybına ve daha fazla biriktirmeye yol açabilir.

Destek grupları: Biriktirme bozukluğuyla yaşayan diğer bireylerle deneyim paylaşımı sağlayan gruplar. Yalnızlık hissini azaltır, pratik ipuçları sunar ve motivasyonu artırır.

Aile ve çevre desteği: Aile üyeleri, suçlayıcı olmayan bir yaklaşımla bireyi teşvik edebilir. Örneğin, “Birlikte bu köşeyi düzenleyelim mi?” gibi öneriler faydalıdır.

Yaşam alanı düzenlemeleri: Güvenli ve işlevsel bir ortam yaratmak. Örneğin, biriktirme yangın veya düşme riski yaratıyorsa, öncelik bu tehlikeleri ortadan kaldırmak olmalıdır.

Depolama çözümleri (raf, kutu) veya eşya miktarını sınırlayacak kurallar getirilebilir.

Uzun vadeli yönetim: Biriktirme davranışı zamanla geri dönebilir. Düzenli terapi seansları veya takip planları bu riski azaltır. Haftada bir kez eşya gözden geçirme gibi alışkanlıklar geliştirilebilir.

Psikolojik dayanıklılık: Stresle başa çıkma becerileri (meditasyon, egzersiz) biriktirme dürtüsünü kontrol altına alabilir.

Paylaşın