Bilinç kaybı nedir? Belirtileri, Nedenleri

Bilinç Kaybı veya Bilinç Bozukluğu; Bilincin oluşmasını sağlayan faaliyetlerin aksaması sonrasında çeşitli evrelerde meydana gelen aksama durumudur. Daha geniş bir tanımla, Beynin normal faaliyetlerindeki bir aksama nedeni ile uyku halinden başlayarak (=bilinç bozukluğu): hiçbir uyarıya cevap vermeme haline kadar giden (=bilinç kaybı) bilincin kısmen ya da tamamen kaybolması halidir.

Bilinç kaybı yaşanmasında birçok faktör etki gösterebilir. Kişilerde kalbe bağlı hastalıklar nedeniyle bir bilinç kaybı ortaya çıkabilir. Epilepsi, beyinde geçici dolaşım bozukluğu, kafa travması gibi beyin hastalıklarına bağlı bilinç kaybı gerçekleşmektedir. Refleks senkopu olarak gruplandırabileceğimiz öksürük senkopu, yutma senkopu, miktürisyon senkopu (idrar yaparken oluşan baygınlık), defekasyon senkopu (büyük abdest yaparken oluşan baygınlık) bilinç kaybı oluşmasına yol açar. Kandaki azalan oksijen oksijen seviyesi sonucu ortaya çıkan anoksi – hipoksi ve anemi de aynı sonucu doğurabilir. Hastaların kullandığı bazı ilaçlar da bilinç kaybına neden olabilmektedir. Bu nedenle hastanın hikayesi sorulduğunda bunların atlanmadan anlatılması gerekir. Uygulanacak tedavi bilinç kaybının oluşum nedenine göre farklılık gösterir. Bu durumda bilinç kaybının kısa ya da uzun süreli ortaya çıkması en büyük etkendir.

Bayılma

Kısa süreli bir bilinç kaybı oluşmasına neden olur. Bayılma esnasında geçici süreliğine duruş kaybı ile bilinçte de kaybolma görülür. Bayılma bazı zamanlar çok önemli olmayan nedenler ile gerçekleşir. Bazen ise çok ciddi hastalıkların habercisi olarak meydana gelir. Hastalar başka belirtiler oluşana kadar bir uzmana başvurmayı erteleyebiliyor. Kimi hastalar ise hangi bölüme başvuracağını bilmediğinden ya da işlemlerin uzun süreceği düşüncesiyle bayılmayı dikkate almıyor. Bayılmanın altında yatan sebepleri kardiyoloji uzmanına başvurarak öğrenebilirsiniz.

Bayılma nedeni tilt testi ile kısa sürede tespit edilebilmektedir. Tilt testinin halk arasındaki adı ise eğik masadır. Tıp dilinde senkop olarak geçen bayılma stres, ağrı, aşırı sıcağa maruz kalma, öksürük, yutma, miktürisyon gibi durumlar sonucunda ortaya çıkıyor. Beyindeki kan akımının kısa süreliğine yeterli düzeyde olmamasından ortaya çıkar. Yaş faktörü de hastalığın tespitinde izlenecek yol için önemlidir. Çocuk ve genç bireylerde kalp rahatsızlığına bağlı bayılmalar pek olmadığı için ayrıntılı testlere pek ihtiyaç duyulmaz. Daha ileri yaştaki hastalar için ise EKG ve diğer testler isteyebilmektedir.

Koma

Uzun süreli bir bilinç kaybıdır. Kişi komadayken kendisinden ve çevresinde olup bitenden haberdar değildir. Koma hafif, orta dereceli ve derin olarak üçe ayrılır. Hafif ve orta dereceli komada hastalar çevrelerine tepki ya da refleks olarak yüzlerini buruşturmak gibi eylemler gerçekleştirebilirler. Ancak bu derin komada mümkün değildir. Derin komada hastalar kendinde ve çevresinde oluşan değişikliklere karşı basit düzeyde dahi refleks veremezler. Komadaki bir hasta için acil durum uygulanır. Hasta ve doktoru için zaman çok değerlidir.

Zaman iyi değerlendirilmezse aslında tedavisi mümkün olan hasta ağır beyin hasarı yaşar ya da hastanın ölümüne neden olur. Bu nedenle süreçte yapılacaklara hızla karar verilir ve uygulamaya geçilir. Komadaki hastaya öncelikle nörolojik anlayışla yaklaşılır. Hastanın yakınlarından diyabet, kalp hastalığı, böbrek nakli, epilepsi gibi rahatsızlıkları olup olmadığı bilgisinin alınabilmesi de önemlidir. Hastanın bulunduğu andaki pozisyonu ve başını bir yere vurmuş olabileceği ihtimalleri de detaylı bir şekilde aktarılmadır.

Bilinç kaybı nedenleri ve belirtileri nelerdir?

Bayılma nedenleri;

  • Korku, aşırı heyecan
  • Sıcak, yorgunluk
  • Kapalı ortam, kirli hava
  • Aniden ayağa kalkma
  • Kan şekerinin düşmesi
  • Şiddetli enfeksiyonlar

Bayılma ( Senkop) Belirtileri;

  • Baş dönmesi, baygınlık, yere düşme
  • Bacaklarda uyuşma
  • Bilinçte bulanıklık
  • Yüzde solgunluk
  • Üşüme, terleme
  • Hızlı ve zayıf nabız

Koma nedenleri;

  • Düşme veya şiddetli darbe
  • Özellikle kafa travmaları
  • Zehirlenmeler
  • Aşırı alkol, uyuşturucu kullanımı
  • Şeker hastalığı
  • Karaciğer hastalıkları
  • Havale gibi ateşli hastalıklar

Koma belirtileri;

  • Yutkunma, öksürük gibi tepkilerin kaybolması
  • Sesli ve ağrılı dürtülere tepki olmaması
  • İdrar ve gaita kaçırma

Bilinç bozukluğu durumunda ilkyardım nasıl olmalıdır?

Kişi başının döneceğini hissederse;

  • Sırt üstü yatırılır, ayakları 30 cm. kaldırılır
  • Sıkan giysiler gevşetilir
  • Kendini iyi hissedinceye kadar dinlenmesi sağlanır

Eğer kişi bayıldıysa;

  • Sırt üstü yatırılarak ayakları 30 cm kaldırılır
  • Solunum yolu açıklığı kontrol edilir ve açıklığın korunması sağlanır
  • Sıkan giysiler gevşetilir
  • Kusma varsa yan pozisyonda tutulur
  • Solunum kontrol edilir
  • Etraftaki meraklılar uzaklaştırılır

Bilinç kapalı ise:

  • Hasta/yaralının yaşam bulguları değerlendirilir (ABC)
  • Hasta/yaralıya koma pozisyonu verilir
  • Yardım çağrılır (112)
  • Sık sık solunum ve nabız kontrol edilir
  • Yardım gelinceye kadar yanında beklenir

Koma pozisyonu (yarı yüzükoyun-yan pozisyon) nasıl verilir?

  • Sesli veya omzundan hafif sarsarak, uyarı verilerek bilinç kontrol edilir
  • Sıkan giysiler gevşetilir
  • Ağız içinde yabancı cisim olup olmadığı kontrol edilir
  • Bak, dinle, hisset yöntemi ile solunum kontrol edilir
  • Şah damarından nabız kontrol edilir
  • Hasta/yaralının döndürüleceği tarafa diz çökülür
  • Hasta/yaralının karşı tarafta kalan kolu karşı omzunun üzerine konur
  • Karşı taraftaki bacağı dik açı yapacak şekilde kıvrılır
  • İlkyardımcıya yakın kolu baş hizasında omuzdan yukarı uzatılır
  • Karşı taraf omuz ve kalçasından tutularak bir hamlede çevrilir
  • Üstteki bacak kalça ve dizden bükülerek öne doğru destek yapılır
  • Alttaki bacak hafif dizden bükülerek arkaya destek yapılır
  • Başı uzatılan kolun üzerine yan pozisyonda hafif öne eğik konur

Bilinç kaybı tedavi türleri;

Öncelikle hızlı stabilizasyon sonrasında ise ateş ölçümü yapılır. Hastanın ateşi otuz beş dereceden küçük ise özel promlara başvurulur. Travma olabileceği ihtimali göz önünde tutulur. Hasta tamamen soyulup muayene edilmelidir. Sonrasında nörolojik inceleme yapılır. Nörolojik muayene sonrasında duyu, motor ve göz muayenesi yapılır. İlk geliş bulguları incelenir. Bütün bu değerlendirmelerden sonra gerekli olan tetkiklere karar verilir. Hastaya yapılacak tetkikler ve verilecek ilaçlar için tekrar muayene ya da test gerekebilir. Komaya giren hastalar için kan şekeri ölçümü gereklidir. Ancak bilinç kaybı yaşayan hastaların durumuna göre o an testlerin gerekliliğine karar verilir. İdrar, EEG ve MR testlerinin yapılıp yapılmayacağına hastanın durumuna göre bir karar verilir.

Dikkat edilmesi gerekenler;

Hastaların tedavi sonrası stresten uzak durmaları önemlidir. Meydana gelen bayılmalar stres ve kaygının sonucu ortaya çıkabilir. Ani korku, terleme ve hızlı nabız atışına neden olacak ortamlardan uzak durulmalıdır. Yoğun yorgunluk, uyuşukluk ve bulantı gibi şeyler hissedildiği zaman istirahat pozisyonuna geçilmelidir. Kan şekerinin düştüğünü hissettiği an müdahale etmeli ya da yakınında bulunan kişilerden rica istemelidir. Zaman zaman görme bozukluğu, konuşmada zorluk oluyorsa mutlaka tekrar doktoruna başvurmalı ve durumu geçiştirmemelidir. Havasız ortamlarda bulunmamaya çabalamalıdır. Havasız ortamlar bayılmanın tekrar meydana gelmesini tetikleyebilir. Eğer idrar yollarında yaşanan bir rahatsızlık sonrasında bayılma ve bilinç kaybı gerçekleşti ise yeme alışkanlıklarını değiştirmesi istenebilir. Doktorun uyarılarına uymamak hastalığın tekrarlamasına yol açabilir.

Paylaşın

WBC (White Blood Cell) nedir? Yüksek, Düşük

WBC (White Blood Cell (Beyaz Kan Hücresi)) tıpta lökosit olarak da tanımlanır. Kan tahlillerinde sıklıkla karşılaşılan WBC terimi ise, kandaki akyuvarları ya da farklı bir deyişle beyaz kan hücrelerini temsil eder. 

‘WBC’ diye yazılan, tıp dilinde ‘lökosit’ olarak tarif edilen ve halk dilinde ise ‘akyuvar’ ya da ‘beyaz küre’ olarak isimlendirilen hücreler vücudu çeşitli mikroplardan ve zararlı toksinlerden koruyan vücuttaki savunma sistemimizin savaşçı hücreleridir.

WBC’nin genel anlamda beş farklı tipi bulunur. 5 tipin her birinin birbiriyle bağlantılı fakat farklı görevleri bulunur:

  • Nötrofiller: WBC hücrelerinin %55’i ila %70’ini oluşturan nötrofiller (NEU), vücuda giren yabancı organizmalara ilk müdahaleyi yapan WBC türüdür. Bağışıklık sisteminin kilit noktasını oluşturan bu tür, bakteri ve mantarları yok etmek için kimyasal enzimler bırakarak, onları sindirir.
  • Lenfositler: Kemik iliği tarafından üretilen lenfositler (LYM), lenf dokusu ve kemik iliğinde bulunur. Üretildiği bölgede kalan lenfositler, B hücresi olarak adlandırılır. Büyük çoğunluğu ise göğüs bölgesinde bulunan timüs adlı lenf bezine giderek, T hücresine dönüşür. T hücrelerine dönüşen lenfositler, lenf bezleri, lenfoid, dalak, bademcik ve bağırsaklara ulaşır. Vücutta yabancı organizma varlığında diğer bağışıklık sistemi hücrelerini uyarmak amacıyla lenfokin kimyasalı salgılar ve bu hücrelerin yabancı organizmalara saldırmasını sağlar.
  • Monosit ve Makrofajlar: WBC hücrelerinin yaklaşık %8’ini oluşturan monositler (MON), kemik iliğinde üretilir. Daha sonra kana karışan monositler, kısa bir süre içinde dokulara ulaşır. Bu noktadan sonra makrofaj olarak tanımlanan bu hücreler, bakterilere saldırarak onları yok eder ve dokularda bulunan ölü hücreleri temizler.

  • Eozinofiller: Vücutta inflamasyon oluşumuna yol açan parazitleri parçalayarak yok eden eozinofiller (EOS), vücudu alerjik reaksiyonların yol açtığı iltihaplanmalara karşı korur.
  • Bazofiller: WBC hücre tipinin en az sayıda olduğu bazofiller, vücutta immünoglobulin E antikoru üretiminden sorumludur. Kanın akışkan yapısını arttıran bu hücre tipi, parazitlerin yol açtığı enfeksiyon türleriyle mücadelede etkin bir rol oynar. Ayrıca çok erken aşamada kanser hücrelerinin saptanması ve yok edilmesi gibi görevleri de bulunur.

Yüksek WBC ne anlama gelir?

Yüksek beyaz kan hücresi miktarı ya da lökositoz, anemi, enfeksiyonlar, alerjiler, sistemik hastalıklar, romatoid artrit gibi iltihaplı hastalıklar, yanıklardan dolayı zarar görmüş dokular, lösemi ve fiziksel ya da duygusal stresten dolayı meydana gelir. Heparin, kortikosteroid, kinin ilaçlar ve nöbet önleyici ilaçlar da WBC’ yi yükseltebilir. Yeni doğmuş bir bebek doğduğu gün 9000 ile 30000m/mm3 aralığında yüksek beyaz kan hücresine sahiptir. İki hafta içinde, bu miktar normal yetişkin oranına düşer. Lökositoz hamilelik sırasında da çok yaygındır.

Düşük WBC ne anlama gelir?

Düşük beyaz kan hücresi miktarı ya da lökopeni kemoterapi, radyoterapi, aplastik anemiden ve lupus, dalak hastalığı, karaciğer hastalıkları ve viral enfeksiyon gibi otoimmum hastalıklardan kaynaklanabilir. vitamin ve bakır ve çinko gibi mineral eksiklikleri de lökopeniye yol açabilir. Lökopeni myelodisplastik sendromu gibi bazı kemik iliği hastalıklarının sonucu olabilir. Bağışıklık sistemini baskılayan (immunosupresif) ilaçlar, bazı antibiyotikler, antitiroid ilaçlar, diyüretik (idrar söktürücü) ilaçlar ve kemoterapi ilaçları da lökopeniye sebep olabilir. Düşük kan hücresi miktarı vücudu bakteriyel, viral ve mantarsal enfeksiyonlara karşı savunmasız bırakarak, zayıf düşmüş bir bağışıklık sistemine neden olur.

WBC normal değerleri nedir?

WBC referans aralığı laboratuvarlara göre farklılık gösterse de genel olarak, bir mikrolitre (mcL) kanda yaklaşık 4 bin ila 10 bin mcL aralığında akyuvar hücresi bulunması normal kabul edilir. Yenidoğanlarda WBC değerinin yaklaşık 9 bin ila 30 bin mcL aralığında, 2 yaşından küçük çocuklarda ise yaklaşık 6200 ila 17 bin mcL aralığında olması beklenir.

Paylaşın

Yetersiz beslenme nedir? Belirtileri, Sebepleri

Yetersiz belenme (Beslenme yetersizliği), bedenin ihtiyaç duyduğu besinlerden herhangi birinin eksikliğinden kaynaklanabilir ve buna kaloriler, protein, temel yağ asitleri, vitaminler ve mineraller dahil. 

Yetersiz beslenmenin pek çok sebebi var ancak en yaygın sebepleri arasında kötü planlanmış bir diyet, yoksulluk, iştah kaybı veya besin emilimini bozan sindirim problemleri bulunuyor.

Belirtileri;

  • Yağ ve kas dokularında azalma
  • Solunum problemleri
  • Depresyon
  • Yorgunluk, kırıklık, isteksizlik
  • Kolay hastalanma ve enfeksiyona yakalanma
  • Olması gerekenden düşük vücut sıcaklığı, üşüme
  • Yaraların ve hastalıkların iyileşmesinde yavaşlık
  • Cinsel dürtülerde azalma, kısırlık
  • İlerleyen seviyelerde derinin incelmesi, kuruması, elastikiyetini yitirmesi, solgunlaşması
  • Yanakların ve gözlerin çökmesi
  • Saçların kuruması, kolaylıkla dökülmesi
  • Bilinç kaybı
  • Uzun süreli kalori eksikliğinde kalp, karaciğer ve solunum yetmezlikleri
  • Hiç kalori tüketilmezse 8-12 hafta içerisinde ölüm
  • Yetişkinliklerinin bir döneminde yetersiz beslenen kişiler tedavi edilebilseler de, çocuklarda gelişmeyle ilgili süreç etkilendiği için kalıcı fiziksel rahatsızlıklar ve hatta zeka geriliği oluşabilir.

En yaygın 10 besin eksikliği;

  • D vitamini
  • Demir
  • Kalsiyum
  • İyot
  • Magnezyum
  • A vitamini
  • B12 vitamini
  • E vitamini
  • Kolin
  • Omega-3 yağ asitleri

Nedenleri;

Yetersiz beslenmenin yaygın olduğu gelişmekte olan ülkelerde bu durum genel olarak insanların yeterli gıdaya erişimlerinin olmaması ile açıklanabilir. Gelişmiş ülkelerde ise nedenler çeşitlilik gösterir:

Eksik beslenme: Eğer bir kişi yeterli gıda tüketmiyorsa veya tükettiği gıdalar yeterli besin öğelerini içermiyorsa yeterli beslenemez. Eksik beslenme çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir.

Ruhsal sağlık sorunları: Depresyon gibi ruhsal sağlık problemleri olan kişiler yetersiz beslenmeye sebep olan yeme alışkanlıkları geliştirebilirler.

Hareketlilik sorunları: Hareket kabiliyeti kısıtlı kişiler yeterli çeşitlilikte yiyecek alamadıkları veya yemek hazırlamayı zahmetli buldukları için yetersiz beslenebilirler.

Sindirim ve mide sorunları: Bazı kişiler yeterli miktarda gıda alabilirler, ancak vücutları bunlardaki besin öğelerini ememez. Buna neden olan rahatsızlıklar arasında Crohn ve çölyak hastalıkları sayılabilir. Şiddetli kusma ve ishal de yetersiz beslenme ile sonuçlanabilir.

Alkol bağımlılığı: Gastrit ve pankreas hasarına yol açabilen bu durum vücudun yiyecekleri sindirme, bazı vitaminleri emme ve metabolizmayı düzenleyen hormonları salgılama yetilerini sekteye uğratabilir. Alkol kalori içerdiği için doygunluk hissi verebilir, bu da kişinin gıda tüketimini, dolayısıyla gerekli besin maddelerini alımını etkileyebilir.

Yetersiz beslenmeye bağlı komplikasyonlar ve hastalıklar;

Besin eksiklikleri pek çok hastalık ve bozukluğa sebep olabilirler. Pek çok negatif yetersiz beslenme belirtisine ve sağlık problemine de yol açabilirler. Aşağıdaki yaygın yetersiz beslenme rahatsızlıkları bir veya birden fazla besinin eksikliğinden kaynaklanabilir:

  • Demir eksikliği anemisi
  • Osteoporoz
  • Hipotiroid
  • Megaloblastik anemi
  • Guatr
  • İskorbüt
  • Raşitizm
  • Beriberi
  • Pellagra
  • Protein enerji yetersizliği
  • Göz kuruluğu

Tedavisi;

Ciddi oranda yetersiz beslenme görülen durumlarda tıbbi müdahale gerekebilir. Bunun olmaması için önlem almak kalıcı hasarları engellemek adına çok önemlidir. Basitçe şekliyle yetersiz beslenme, İngiliz Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin “temel gıda gruplarının dengeli şekilde tüketilmesi” tavsiyesi ile engellenebilir.

Bu gıda grupları aşağıdaki gibidir:

  • Karbonhidratlar (nişastalı gıdalar)
  • Meyve ve sebzeler
  • Protein (kırmızı ve beyaz et, balık, yumurta, baklagiller)
  • Süt ve süt ürünleri
  • Yağlar
  • Bunun yanında ortalama bir insanın günde en az 1,2 litre sıvı tüketmesi önerilmektedir.
Paylaşın

Spor ve beslenme, öneriler

Sağlıklı bir yaşam için beslenmenin ve sporun önemi çok eskiden beri bilinen bir gerçektir. Beslenme ve spor ilişkisi sağlıklı bir yaşamın olmazsa olmazlarıdır. İster yürüyüş yapın, ister pilates yapın, ister fitnes yapın, isterseniz  maraton koşun…

Hangi sporu yaparsanız yapın, spor yapanların sağlığın korunması, dayanıklılığın artması, konsantrasyon ve dikkat yeteneğinin iyi olması ve spordan maksimum faydayı sağlamak için sağlıklı beslenmelisiniz.

Canlıların yaşamlarını sürdürebilmesi, büyüme ve gelişmesi, sağlıklarını koruyabilmesi ve yeniden kazanabilmesi, gerekli hareket ve işleri yapabilmesi için besinlerin yeterli ve dengeli olarak kullanılmasına beslenme diyebiliriz.

Yeterli beslenme; Genellikle vücudun yaşam ve çalışmasının sürdürülebilmesi için gerekli enerjinin sağlanmasıdır. (Enerji veren besin öğeleri: karbonhidrat, yağ, protein)

Dengeli beslenme; Vücut için gerekli enerjinin yanı sıra, tüm besin öğelerinin gereksinim kadar alınmasıdır.

Besin; sağlığın ve vücut fonksiyonlarının korunması veya diğer bir deyişle yaşamın ve büyümenin sürdürülmesi için tüketilen bir maddedir.

Besinlerimiz, 3 temel besin maddesi olan yağlar, karbonhidratlar ve proteinler, bunların yanı sıra mineral maddeler, iz elementleri (demir, çinko, iyot vb. gibi), vitaminler, aroma maddeleri ve sudan olan karışımlarıdır.

Yeterli ve dengeli beslenerek sağlıklı bir yaşam sürdürmek için;

  • Uzun süren açlıklardan kaçınılmalı, azar azar sık sık beslenme alışkanlığı sağlanmalıdır
  • Fizik aktivite düzeyi artırılmalıdır
  • Total yağ tüketimi günlük enerji gereksiniminin %30’u civarında olmalıdır
  • Günlük saf şeker tüketimi azaltılmalıdır
  • Tuz ve tuzlu yiyecek tüketimi azaltılmalıdır
  • Daha çok posalı yiyecekler tercih edilmelidir
  • Yenilen besinlerin temizliğine özen gösterilmelidir
  • Kalori alınımı obeziteyi önleyecek düzeyde azaltılmalı, arzu edilen vücut ağırlığı sağlanmalıdır
  • Alkollü içki tüketilmemeli veya tüketimi sınırlandırılmalıdır
  • Sigara içilmemelidir
  • Stresten mümkün olduğu kadar kaçınmalıdır

Sporcu beslenmesinin önemi;

Beslenme kavramı spor olgusu içerisinde, kimine göre sihirli bir değnek, kimine göre ise zorunlu bir eğitim ve uygulama sürecini ifade eder. Organizmanın günlük 50 çeşidin üzerinde besin öğesine gereksinimi bulunduğunu düşünürsek, besin öğelerinin belirli bir süre yetersiz tüketimi veya birkaçının tüketilmemesi halinde, sağlık ve performansın olumsuz yönde etkileneceği sonucuna ulaşırız.

Beslenme bütündür ve sporcunun performansını en üst düzeye çıkaracak sihirli yiyecek ve içecekler yoktur. Önemli olan sporcunun, sporcu beslenmesi kuralları içerisinde, yeterli ve dengeli beslenmesinin sağlanmasıdır. Dengeli bir beslenme ile gelişme gösteren sporcu performansının, yapılan araştırmalar yetersiz beslenme ile düşeceği sonucuna varmışlardır.

Alınan temel besin öğelerinde önemli ölçüde bir yetersizlik olmadığı sürece, beslenme durumu sihirli bir şekilde kısa sürede performansı etkilemeyerek, örneğin 100m koşu süresini yarıya indirmeyecektir. Fakat yıllık sezon süresince optimal beslenme ile performansta farklılık yaratabilmektedir. Sağlıklı kalmak, kendini iyi hissetmek için yoğun antrenman yaparak, kondüsyonu artırmak mümkün olabilmektedir. Bu şartların sağlanması ise kazanma ve kaybetme arasındaki farkı belirlemektedir.

Bir sporcunun beslenmesinde gözetilmesi gereken 5 temel hedef;

  • Antrenman taleplerini karşılamak için yeterli enerji alımı
  • Kas ve karaciğer glikojen depolarının yenilenmesi için yeterli karbonhidrat alımı
  • Dokuların (özellikle kas dokusu) büyümesi ve onarımı için yeterli protein alımı
  • Sağlıklı bir bağışıklık sistemini sürdürmek için yeterli ve dengeli bir diyet (örneğin, proteinler, antioksidan vitaminler)
  • Yeterli sıvı alımı (hidrasyon)

Bir sporcu vücut ağırlığını ve sağlığını korumak ve egzersiz etkilerini en üst düzeye çıkarmak için yeterli enerji tüketmelidir. Negatif enerji dengesi yani alınan enerjinin harcanan enerjiden az olması kas kütlesi kaybına, adet düzensizliğine, kemik dokusu kaybı veya yoğunluğunun azalmasına ve yorgunluk hissinin, yaralanma ve hastalık riskinin ve toparlanma sürecinin artmasına neden olur. Bu nedenle bir sporcunun cinsiyeti, yaptığı spor branşı, antrenman süresi ve sıklığı gözetilerek yeterli enerji alımının sağlaması gerekmektedir.

Sporcuların karbonhidrat alımı öncelikle dinlenme veya hafif antrenman günleri için planlanırken ağır antrenman günlerinde, performansı desteklemek ve toparlanmayı kolaylaştırmak için egzersiz öncesi, sırasında veya sonrasında ilave karbonhidrat eklenebilmektedir. Örneğin düşük yoğunluklu hafif antrenman günlerinde sporcunun karbonhidrat ihtiyacı vücut ağırlığı başına 3-5 gram/gün iken, yüksek yoğunluklu antrenman günlerinde 10-12 g/kg/gün kadardır.

Sporcuların protein ihtiyaçları sporcu olmayanlardan daha fazla olsa da, toplumda algılandıkları kadar yüksek değildir. Beslenme ve Diyetetik Akademisi ve Amerikan Spor Hekimliği Koleji (ACSM), antrenmana bağlı olarak sporcular için günlük vücut ağırlığı başına 1.2 – 2.0 gram protein önermektedir.

Diyet yağının enerjiye katkısı ise % 20-35’i arasında olmalıdır. Yağ ve esansiyel yağ asitleri hem bir enerji kaynağı olarak hem de yağda çözünen vitaminlerin kullanılması açısından sporcuların diyetlerinde önemli bir yer kaplamaktadır.

ACSM, sporcuların çeşitli besinlerden yeterli miktarda enerji aldığı takdirde, ek vitamin ve mineral takviyesine ihtiyaç duymayacağını önermektedir. Uluslar Arası Spor Beslenmesi Topluluğu (ISSN), çeşitli besin gruplarını içeren zengin bir diyetin çoğu durumda yeterli miktarda mikro besin sağlayacağını bildirmiştir. Ancak bazı sporcuların ter ve idrardaki orantısız kayıplar nedeniyle daha büyük gereksinimleri olabilmektedir. Bu sporcular için takviyenin bireysel olarak dikkate alınması gerekebilmektedir.

Yeterli sıvı alımı bir sporcu için çok önemlidir. Yetersiz sıvı alımında her kalp atışında pompalanan kan miktarı azalır, egzersiz kasları yeterli oksijen alamaz, yorgunluk artar, performans düşer ve egzersizin yan ürünleri olması gerektiği gibi vücuttan atılmaz. Bu nedenle bir sporcu günlük enerji ihtiyacına göre ve antrenmanda kaybettiği ter miktarını karşılayacak şekilde sıvı tüketmelidir.

İyi düzenlenmiş bir beslenme planı, optimum performans için vücudunuzu en etkili şekilde beslemek için yeterli enerji ve besin öğelerini güvenli bir şekilde sağlayacaktır. İlave beslenme ve hidrasyon gerektiğinde, sporcu takviyelerinin kullanımı ve kişiselleştirilmiş bir beslenme planı oluşturmak için bir spor diyetisyeniyle birlikte çalışılması gerekmektedir.

Paylaşın

İmmün (bağışıklık) sistemi ve beslenme

İmmün sistem diğer adıyla bağışıklık sistemi, vücudun doğal savunma sistemidir. Hücreler, dokular ve organlardan oluşan karmaşık bir yapıdır. Vücudu bakteriler, virüsler, parazitler, funguslar gibi saldırganlara karşı korur. İmmün sistem vücudu öncelikle deri, mide asiti, mukus, öksürük refleksi, gözyaşındaki enzimler ve ter gibi bariyerlerle korur.

Bariyerlerde herhangi bir şekilde hata olursa, immün sistem vücuda girmek isteyen yabancılara saldıran, onları tahrip eden beyaz kan hücrelerini, kan proteinlerini ve antikorları, interferon gibi bazı kimyasalları üretir. İmmün sistem vücudun kendi yapısına yabancı olan maddeleri (antijenleri) tanıyabilme ve onlarla baş edebilme özelliğine sahiptir. Uygun çalıştığında nezleden kansere kadar değişen tüm sağlık sorunlarını önler.

Beslenme ile immün sistem ve enfeksiyonlar arasında doğru bir ilişki bulunmaktadır. Sağlıklı beslenme, immün cevabın geliştirilmesi ve enfeksiyonlardan korunma için esastır. Sağlıklı bir beslenme alışkanlığı, immün cevabı optimize etmekte, viral enfeksiyonları önlemektedir. Buna karşın yetersiz beslenme, immün sistemi bozmakta, fonksiyonlarını baskılamakta ve enfeksiyon riskini artırmaktadır.

Yetersiz beslenmenin immün cevap ve vücut savunmasına etkisi, yetersizliğin süresine ve derecesine bağlıdır.  Organizmanın karbonhidratlar, proteinler, yağlar, vitaminlar, mineraller ve su olarak gruplandırılan 50’ye yakın türde besin ögesine gereksinimi vardır. Farklı görevleri nedeniyle organizmanın işleyişi için vazgeçilmez olan bu besin ögelerinin, immün sistem üzerine etkileri de doğal olarak farklıdır.

Bazı besin ögeleri, immün sistem hücrelerinin yapımı için gerekli ön maddeler iken; bazı besin ögelerinin immun sistem hücrelerinin yapımını uyardığı ya da inflamatuar yanıtta görev aldığı, antioksidan özellikleri olan diğer bazı besin öğelerinin ise immün sistem fonksiyonlarını olumlu etkilediği bilinmektedir.

Güçlü bir bağışıklık için nasıl beslenmeliyiz?

Su: Toksinlerin dışarı atılması ve metabolizmanın hızlanması için günde 2-2,5 lt su tüketilmelidir.

Meyve ve Sebze: Günde 5 porsiyon meyve ve sebze tüketilmelidir. Portakal, kivi, greyfurt, kuşburnu, yeşil biber, domates gibi C vitamininden zengin,   havuç, ıspanak, brokoli, pırasa, domates gibi A vitamininden zengin sebzeler ve meyveler tercih edilmelidir.

Çinko: Bağışıklık sisteminin temel taşıdır. Serbest radikallerin vücuda hasar vermesini engeller.  Özellikle kabak çekirdeği, kuru baklagiller, susam, fındık, badem, ceviz, fıstık, deniz ürünleri çinko bakımından zengindir.

D vitamini: D vitamini eksikliğinde bağışıklık sisteminin zayıflaması sonucu hastalıklara davetiye çıkarmış oluruz. En iyi kaynağı güneş olan D vitaminini somon, yumurta ve sütten de alabiliriz.

Omega3: Bağışıklık sistemini düzenleyici ve destekleyici özelliğe sahiptir. Özellikle yağlı balıklar zengin kaynağıdır.  Keten tohumu, avokado, semiz otu da omega 3 kaynakları arasındadır. Haftada 2-3 defa balık tüketimine özen gösterilmelidir.

Beta Glukan: Bağışıklık için çok önemli bir besindir. Virüs, bakteri, mantar ve parazitlere karşı vücut direncini arttırır. Ekmek mayasından elde edilen bir polisakkarittir. Bağışıklık için 1,3/1,6  bağ yapısı olanlar kullanılmalıdır. Yetişkinler 20 mg/gün, 1 yaş üzeri çocuklar 10 mg/gün kullanabilir. Yulaf en iyi kaynağıdır. Tam tahıllı besinler, enginar, patates beta glukan içeren kaynaklar arasındadır.

Sarımsak: İçerisindeki Allicin sayesinde güçlü bir antioksidandır.

Zencefil: B6, kalsiyum, demir, C vitamini, magnezyum, potasyum gibi vitamin ve minerallerden zengindir. Salatalar da suyumuzu tatlandırmak için, zencefil çayı  olarak tüketilebilir.

Yeşil Çay: İçerisindeki kateşin nedeniyle iyi bir antioksidan kaynağıdır. Günde 2-3 fincan tüketilebilir.

Prebiyotikler: Bağırsak florasını zenginleştirerek bağışıklılığı arttırır. En iyi kaynakları ev yapımı turşu, yoğurt, kefir, elma sirkesi, peynirdir.

Şeker Tüketimi: Şekerli yiyecekler bağırsak florasını bozarak bağışıklığı baskılar. Şeker ve şekerli yiyecekler az veya hiç tüketilmemelidir.

Düzenli ve Yeterli Uyku: Düzensiz uykunun bağışıklık sistemi üzerinde olumsuz etkileri vardır. Günde 5 saatten az uyku olumsuz etki yaratabilir. 7-8 saat uyku bağışıklık için gereklidir.

Paylaşın

Enfeksiyon hastalıkları ve beslenme

Yaşamın her döneminde olduğu gibi hastalıklarda da yeterli ve dengeli beslenme sağlığın korunması için esastır. Enfeksiyon hastalıkları virüsler, bakteriler, mantarlar ve parazitlere bağlı olarak gelişebilmektedir.

Bağışıklık sisteminin çalışabilmesi, yani vücudun enfeksiyonlara karşı direnç göstermesi çok sayıda faktöre bağlıdır. Beslenme bağışıklık sistemini doğrudan etkileyen en önemli faktördür.

Beslenme-bağışıklık sistemini ilişkisi oldukça hassastır. Vitamin ve mineral gibi bazı besin öğelerinin sınırda yetersizlikleri durumunda bile, bağışıklık sistemi işlevleri baskılanır ve enfeksiyon riski artar. Beslenme bağışıklık sistemini doğrudan etkiler ve bu ilişki oldukça hassastır.

Bazı besin öğelerinin sınırda yetersizlikleri durumunda bile, bağışıklık sistemi işlevleri baskılanır ve enfeksiyon riski artar. Enfeksiyonlar sırasında gelişen metabolik hız artışı, besinlerin dağılımındaki değişiklik, enflamatuar (iltihabi) ve immün (bağışık) cevabın uyarılması besin öğesi gereksinimlerini arttırır.

Yeterli ve dengeli beslenme için aşağıdaki beş besin grubunda bulunan çeşitli besinler yeterli miktarlarda alınmalıdır.

  • Süt ve ürünleri
  • Et-Tavuk-Balık-Yumurta-Baklagiller (nohut, fasulye, mercimek)-Yağlı Tohumlar -Sert Kabuklu Yemişler (ceviz, badem, fındık)
  • Tam tahıllı Ekmek ve tahıllar (pirinç, makarna, bulgur)
  • Sebzeler
  • Meyveler

Beş besin grubunun içerdiği besin ögelerinden yeterli ve dengeli miktarda alınmalıdır. Bağışıklık sistemini güçlendirici özelliği olan A ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerden zengin, havuç, brokoli, kabak, lahana, karnabahar, maydanoz gibi sebzelerin yanı sıra kış aylarında bolca bulunan portakal, mandalina, elma gibi meyvelerin tüketimi önemlidir.

Paylaşın

Diş sağlığımız için nasıl beslenmeliyiz?

Yapılan çalışmalar diş sağlığını etkileyen birçok etmenin olmasına rağmen beslenme bu konuda önemini her zaman koruyor. Sağlıklı beslenme ve kilo kontrolü önerileri diş sağlığı önerileri ile örtüşüyor bu da bize diş sağlığında doğru beslenmenin önemini gösteriyor.

Bu sebeple de beslenme düzenini gözden geçirmek; diş ve diş eti hastalıklarının önüne geçilmesini sağlamaktadır. Diş sağlığı açısından zararlı olabilecek besinlerin başında; şekerli gıdalar, asitli gıdalar, dişlere yapışma özelliği olan besinler, sigara tüketimi gibi faktörler diş ve diş eti sağlığını olumsuz etkilemektedir.

Diş çürüğü eskiye oranla daha fazla mı görülüyor?

Evet. Özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde diş çürüğüne eskiye oranla daha sık rastlanıyor. Bunun nedeni beslenme alışkanlıklarının değişmesidir. Eski insanlar sert gıdalarla beslendikleri için doğal yollarla dişlerde bir temizlik sağlanırdı. Günümüzde hazır gıda endüstrisinin gelişmesiyle birlikte bu tür gıdaların tüketimide arttı. Bisküvi, şeker, çukulata, kola gibi her an elimizin altında olan bu gıda maddeleri dişlerin üzerine yapışıp kalan ve asit oluşturan maddeler oldukları için günümüzde diş çürüğü artışının başlıca sorumluluları olarak kabul ediliyorlar.

Diş sağlığı için önerilen beslenme şekli;

  • Şekerli, yapışkan ya da asitli gıdalar üç ana öğün içinde tüketilmelidir
  • Öğün aralarında elma, havuç gibi sert dişleri temizleyip dişetine masaj yapacak gıdalar yenmelidir
  • Şekerli, yapışkan gıda yendikten sonra dişlerin fırçalanması mümküm değilse ağız su ile çalkalanmalı ya da bir bardak su içilmelidir
  • Yine şekerli gıda yendikten sonra ağıza atılacak bir parça peynir şekerin çürük önleyici etkisini gidermek açısından son derece önemlidir

Diş dostu olarak kabul edebileceğimiz gıda maddeleri hangileridir?

Meyve ve sebzelerde bulunan vitaminler diş ve diş etleri için çok önemli olduğundan, renkli meyve ve sebzelerin tüketimini arttırarak, dişlerin doğal yoldan güçlenmesi ve temizlenmesi sağlanabilir.

  • Çilek: İhtiva ettiği asit, mekanik temizleme sağlamaktadır. Bu durum plak oluşumunu minimuma indirir.
  • Elma: Diş ve diş etleri için doğal bir temizleyicidir. Dişin beyazlamasına katkıda bulunur.
  • Portakal: İçindeki doğal lifler sayesinde dişler daha parlak görünür. Dişlerin güçlenmesine yardım eder. Kabuğundaki minareller doğal diş macunu özelliğindedir.
  • Brokoli: Öğünlerinizde bulunduracağınız çiğ brokoli lifleri sayesinde diş temizliğinizi sağlar. İçindeki minareller diş beyazlatmada yardımcı olur.
  • Ispanak: Tüm yeşil yaprakları sebzeler gibi ıspanak da iyi bir magnezyum deposudur. Diş sağlığı için gerekli olan magnezyum için sık sık ıspanak tüketilebilir.
  • Kırmızı biber: Diş ağrılarının en büyük yardımcısı olarak bilinen kırmızı biber, ağrıyı azaltarak rahatlamanızı sağlar.
  • Ananas: Diş minesini korumanın yanı sıra, tükürük salgısı üzerinde olumlu yönde etkiye sahiptir.
  • Ayva: Diş etlerine masaj yapıp kan dolaşımını artırarak diş sağlığına katkıda bulunur
Paylaşın

Ben nedir?

Kimimizde az kimimizde çok ama hepimizin bedeninde var olan Benler; genellikle cildimizdeki kahverengi lekeler olarak tanımlanıyor ve fark etsek de etmesek de hayatımız boyunca onlarla birlikte yaşıyoruz. 

Benler; vücudun her ye­rinde görülebilir. Benler, deri­ye rengini veren pigmenti üreten melanosit adı verilen hücrelerden köken alır, bu deri hücrelerinin gruplar halinde büyümesinden ibaret bir deri oluşumlarıdır.

Çoğu zararsız olan sıradan benlerde nadir de olsa “melanom” denilen cilt  kanser türü gelişme riski bulunmaktadır. Bu nedenle düzenli olarak benleri kontrol etmek ve değişiklik farkedilirse hemen doktora başvurmak çok önemlidir.

Bu değişim, renk değişikliği; büyüme, bazen ani küçülme; yapı, yükseklik değişikliği; yüzeyde kabuklanma; sertleşme, ele gelme; kaşıntı, sızıntı şeklinde olabilir.

Displastik Benler; Sıradan benlerden farlı görümdeki benlerdir. Daha büyük olabilirler, renkleri, yüzeyleri, sınırları farklıdır. Genellikle çapları 5 mm’den büyüktür.

Pembeden koyu kahverengiye değişen birkaç renk içerirler. Sınırları düzensizdir. Çoğunlukla güneş gören bölgeler ve sırt olmak üzere vücüdun her yerine yerleşebilirler; ancak saçlı deri, kalça gibi güneş görmeyen yerlerde de ortaya çıkabilirler.

Paylaşın

Bel Soğukluğu nedir? Belirtileri, Tedavisi

Cinsel yolla bulaşan yaygın hastalıklardan biri olan Bel Soğukluğu (Gonorea), hem kadın, hem de erkeklerle görülmekte birlikte, erkeklerde görülme saklığı daha fazladır. Özellikle 15-24 yaş arası gençlerde görülür.

‘Bel Soğukluğu’nun etkeni Neisseria gonorrhoeae olup özellikle üreme sisteminin serviks (rahim ağzı), rahim, tüpler ve üretra (idrar yolları) gibi sıcak ve nemli bölgelerinde kolayca çoğalabilmektedir. Ayrıca ağız, boğaz, göz ve anüs bölgelerinde de saptanabilmektedir.

Belirtileri;

Etken vücuda girdikten sonra 4-6 gün arasında belirtiler ortaya çıkar. Ancak bel soğukluğu kimi zaman belirti vermez. Belirti verdiğinde ise çoğunlukla cinsel organlarda gözle görülen bulgular vardır. Bunlar;

Erkeklerde;

  • İdrar yaparken ağrı ve yanma,
  • Penisten beyaz, sarı ya da yeşil renkte akıntı
  • Penis ucunda kızarıklık
  • Testislerde ağrı ya da şişlik (daha nadir)

Erkeklerin yüzde 10’unda hiçbir belirti görülmez. Kadınların ise çoğunda herhangi bir belirti görülmez ya da belirtiler vajina ya da idrar yolları enfeksiyonlarla karıştırılabilir. Belirtiler olmasa da enfeksiyonun ciddi sağlık sorunlarına yol açma riski vardır.

Kadınlarda;

  • Vajinal akıntı
  • İdrar yaparken ağrı ve yanma hissi
  • Dış genital bölgede kaşıntı
  • Adet dönemi dışında vajinal kanama, özellikle cinsel ilişki sonrasında kanama
  • Cinsel ilişki sırasında acı hissetme
  • Alt karın ya da pelvik bölgede ağrı
  • Vücudun diğer bölgelerinde bu enfeksiyonun yol açabileceği belirtiler şunlardır:

Rektum;

Anal kaşıntı, rektumdan akıntı, tuvalet kâğıdında görülebilen kırmızı lekeler (kanama), dışkılama sırasında ağrı.

Gözler;

Gonore virüsü gözleri etkilediğinde gözlerde ağrı, ışığa hassasiyet ve gözlerin biri ya da ikisinden iltihaplı akıntı görülür.

Boğaz;

Boğaz ağrısı ve boyundaki lenf bezlerinde şişlik görülebilir.

Eklemler;

Eklemlerden biri ya da birkaçı bu bakteri nedeniyle iltihaplanmışsa (septik artrit), enfekte olan eklemler kırmızı, şişmiş ve ağrılı olur.

Gonore, tedavi edilmediği takdirde kadın ve erkekte ciddi sağlık problemlerine yol açabilir.

Kadınlarda pelvik inflamatur hastalık (PID) oluşabilir ve bu nedenle tüplerde yapışıklık ve tıkanıklık, kısırlık, uzun dönemli kasık ve karın ağrılarına neden olabilir.

Erkeklerde testislerin bağlı olduğu tüplerde ağrı ve nadiren kısırlık ile sonuçlanabilir. Tedavi edilmeyen gonore kan ve eklemlere yayılabilir. Bu, hayati tehlike arz eden bir durumdur. Gonore geçiren kişi korunmasız ilişkiyle tekrar hastalığa yakalanabilir.

Tedavisi;

Çeşitli antibiyotikler ile gonore başarıyla tedavi edilir. Fakat ilaçlara dirençli bakteri tiplerinin ortaya çıkışıyla tedaviler güçleşmiştir. Birçok hastada gonore ile klamidya enfeksiyonu birlikte bulunur. Tedavide her ikisine yönelik antibiyotikler birlikte verilir. Gonoresi olan kişilerin diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar yönünden de araştırılması gerekir. Verilen tedavinin sonuna kadar kullanılması önemlidir. İlaç tedavisi ile enfeksiyon sona erse de oluşan kalıcı hasarlar geçmez.

Gonoresi tedavi edilmiş kişiler enfekte kişilerle temas sonrası  tekrar hastalanabilirler. Tedaviye rağmen belirtiler devam ediyorsa kişinin tekrar hekimine başvurması gerekir.

Çocuklarda gonore çeşitli antibiyotikler ile başarıyla tedavi edilir. Fakat ilaçlara dirençli bakteri tiplerinin ortaya çıkışıyla tedaviler güçleşmiştir. Tedavi edilmeyen gonore, kadınlarda ve erkeklerde çok ciddi sağlık problemlerine yol açabilmektedir.

Kadınlarda genellikle pelvik inflamatuar hastalığa (PID) yol açmaktadır. PID; tüplere zarar veren, infertiliteye (kısırlık) veya dış gebeliğe neden olan bir hastalıktır. PID; çok hafif seyredebileceği gibi ateş ve karın ağrısı gibi ciddi semptomlara da neden olabilmektedir. PID rahim ağzından başlayarak, kadın genital organlarında enfeksiyona neden olmakta ve uzun dönemde kronik pelvik ağrıya dönüşmektedir.

Erkeklerde ise gonore epididimitise neden olmaktadır. Epididimitis; spermleri testislerden üretraya (idrar kanalı) taşıyan epididimis adı verilen organın enfeksiyonu olup tedavi edilmediğinde kısırlığa yol açabilmektedir.

Gonore kan veya eklemlere yayılabilmekte ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline gelebilmektedir. Ayrıca gonore hastalığı, hastanın HIV ile enfekte olma olasılığını arttırmaktadır.

Korunma yolları;

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmakta en önemli unsur, korunmasız cinsel ilişkiden kaçınmaktır. Ayrıca tek eşlilik önerilmektedir.

Latex kondomlar her seferinde ve doğru olarak kullanıldığında hastalık bulaşma riskini azaltırlar. Akıntı, idrar yaparken yanma, ağrı veya kızarıklık halinde hemen hekime başvurmalıdır.

Gonore tanı ve tedavisi olan kişinin yakın dönemde cinsel ilişkiye girdiği partnerlerinin de muayene, test ve gerekirse tedavilerinin yapılması gerekir. Böylece bu kişilerde gelişebilecek olası komplikasyonlar engellenebilir ve bunların enfeksiyonu tekrar tekrar bulaştırmaları önlenir.

Hastaların tedavi sonuçlanana kadar cinsel ilişkide bulunmamaları gerekir. Ayrıca yılda bir kez herhangi bir yakınma olmasa bile kontrole gitmek ve test yaptırmak önerilmektedir.

Paylaşın

Bel fıtığı nedir? Belirtileri, Nedenleri, Tedavisi

Genellikle şiddetli bel ağrısı ve bacağa yayılan ağrıyla ortaya çıkan Bel Fıtığı, omurgalar arasında, amortisör görevi gören disklerin (zorlama, düşme, ağır kaldırma ya da zorlanması sonucu) kayması veya yırtılması sonucu meydana gelir. Kaymış – yırtılmış disk olarak da adlandırılır.

Diskler esnek bir yapıya sahip kıkırdak dokudan oluşur. Omurga insan vücudunu ayakta tutarak vücudun yükünü taşır. Gövdenin her yöne hareketini sağlar. İçindeki kanal yapısıyla omuriliği korur. Omurganın bel kısmı beş adet omur ve diskten oluşur. Vücut ağırlığını en çok taşıyan burasıdır. Dolayısıyla buradaki diskler daha kolay yıpranır. Disk ortada çekirdek ve bunu koruyan kapsülden oluşur. Herhangi bir zorlanmayla koruyucu kısım yırtılıp çekirdek arkaya kanala doğru fıtıklaşırsa buradan bacaklara giden sinirlere basarak bu sinirlerin çalışmasını engeller ve sonuçta belde ve bacakta ağrı, uyuşukluk, kuvvetsizlik oluşabilir; işte buna bel fıtığı denir.

Nedenleri;

  • Kilo fazlalığı ve hareketsiz yaşam
  • Sıvı kaybına neden olduğu için sigara kullanımı
  • Yaralanmalar
  • Hareketlerin ani bir şekilde yapılması
  • Mesleği şoförlük olanlar
  • Masa başı işte çalışanlar
  • Gebelik

Belirtileri;

  • Basit ağrı kesicilerle geçmeyen bel ve bazen bacak ağrıları
  • Bacaklar ve belde uyuşma, karıncalanma hissi
  • Hastalık ilerledikçe güç kaybı
  • Hareket kısıtlılığı
  • Topallayarak yürüme
  • Duyu kaybı
  • Refleks kusurları
  • İdrar ve büyük tuvaletin tutulamaması (Fıtığın   omurilik ve sinir köklerine aşırı baskı yapması   sonucu görülür.)
  • Yürürken vücudun bir tarafa doğru eğilmesi. Bel fıtığının belirtilerini hissettiğiniz anda bir doktora başvurmanız bu hastalıktan en kısa sürede kurtulmanın ilk adımı olacaktır

Tedavisi;

Bel fıtığında cerrahi olmayan tedavi yöntemleri;

Bel fıtığı teşhisi konulan bir hastaya doktor kısa istirahat, ağrıya neden olan tahrişin azaltmaya yönelik anti-inflamatuar ilaçlar, ağrı kontrolü için ağrı kesiciler, fizik tedavi, egzersiz veya epidural steroid enjeksiyonları gibi tedavi yöntemleri önerebilir.

Eğer istirahat önerilirse doktorunuza ne süreyle yatak istirahati yapmanız gerektiğini sormalısınız. Çünkü gerektiğinden uzun süren yatak istirahati eklem sertliği ve kas güçsüzlüğüne sebep olabileceği için ağrılarınızı azaltabilecek hareketler yapmanızı da zorlaştıracaktır.

Bu nedenle bel ağrısı için 2 gün ve bel fıtığı için 1 haftadan uzun süren istirahat önerilmez. Ayrıca sert yatakta ya da yerde yatmanın fıtık ve ağrı tedavisinde kanıtlanmış hiçbir etkinliği yoktur. Öte yandan doktorunuza bel fıtığı tedavisi süresince işe devam edip edemeyeceğinizi de sormalısınız.

Bel fıtığı hastalığınız ileri seviyeye ulaşmamış ise ve işe devam etmeniz geriyorsa, tedaviye başlamanın yanı sıra, bir hemşire ya da fizyoterapist yardımı ile belinize aşırı yük bindirmeden günlük aktivitelerinizi nasıl yapabileceğinize dair bilgi almalısınız.

Cerrahi olmayan bel fıtığı tedavisinin amacı, fıtıklaşmış diskten kaynaklanan sinir tahrişini azaltmak ve hastanın genel durumunu düzelterek omurgayı koruyarak genel işlevselliğini artırmaktır.

Doktor tarafından bel fıtığı için önerilebilecek ilk tedaviler arasında; ultrasonik ısıtma tedavisi, elektrik uyarıları, sıcak uygulama, soğuk uygulama ve elle masaj gibi tedaviler vardır. Bu uygulanmalar bel fıtığı ağrısını, inflamasyonu ve kas spazmını azaltabilir ve bir egzersiz programına başlanmasını kolaylaştırır.

Bel fıtığı tedavisinde çekme ve germe yöntemi;

Bel fıtığında traksiyon (çekme, germe) yöntemi bazı hastalarda ağrının bir nebze hafiflemesini sağlayabilir; ancak bu tedavinin mutlaka bir fizik tedavi uzmanı ya da fizyoterapist tarafından uygulanması gerekir. Aksi takdirde bu uygulama geri dönüşü olmayan zararlara yol açabilir.

Bel fıtığı için korse tedavisi etkili midir?

Bazı durumlarda doktorunuz bel fıtığı tedavisinin başlangıcında ağrınızı azaltmak için bel fıtığı korsesi (yumuşak ve bükülebilen bir sırt desteği) kullanmanızı önerebilir. Ancak bel fıtığı korseleri fıtıklaşmış diskin iyileşmesini sağlamazlar.

Elle uygulanan tedaviler, sebebi belirsiz bel ağrılarında kısa vadeli rahatlama sağlasa da disk hernilerinin çoğunda bu tür uygulamalardan kaçınılmalıdır.

Bir fizik tedavi veya egzersiz programı genelde sırt ağrısını ve bacak şikayetlerini azaltmaya yönelik hafif esneme ve duruş değiştirme hareketleri ile başlar. Ağrınız azaldığı zaman esneklik, kuvvet, dayanıklılık artırıcı ve normal bir hayat tarzına dönmeye yönelik yoğun egzersizlere başlanabilir.

Egzersizlere bir an önce başlanmalı ve bel fıtığı tedaviniz ilerledikçe egzersiz programı buna uygun planlanmalıdır. Evde uygulanabilecek bir egzersiz ve esneme programı öğrenilerek uygulanması da tedavinin önemli bir parçasıdır.

Bel fıtığında ilaç tedavisi;

Ağrıyı kontrol etmeye yarayan ilaçlara ağrı kesiciler (analjezikler) denir. Çoğu durumda bel ve bacak ağrısı aspirin veya asetaminofen gibi yaygın olarak kullanılan (reçetesiz satılabilen) ağrı kesicilere cevap verir.

Ağrının bu ilaçlar ile kontrol edilemediği hastalarda, non-steroidal anti-inflamatuar ilaçlar (NSAID’ler) denen bazı analjezik-antiinflamatuar ilaçlar bel fıtığı sonucu oluşan ve ağrının asıl kaynağı olan tahriş ve yangının kontrolü için eklenebilir.

Eğer şiddetli ve geçmeyen ağrınız varsa doktorunuz kısa bir süre için narkotik analjezikler de reçete edebilir. Bazı durumlarda tedaviye kas gevşeticiler eklenebilir. Kas gevşeticilerden yüksek doz almak iyileşmenizi hızlandırmayacaktır zira bu ilaçlar yan etki olarak bulantı, kabızlık, sersemlik, dengesizlik ve bağımlılık yapabilir.

Tüm ilaçlar sadece tarif edildiği şekilde ve miktarda alınmalıdır. Doktorunuza kullandığınız her türlü ilacı (reçetesiz aldıklarınız dâhil) bildirin ve size önerilen ağrı kesicileri daha önce denediyseniz, bunların sizde işe yarayıp yaramadıklarını anlatın.

Reçeteli veya reçetesiz satılan ağrı kesici ve NSAID’lerin uzun süreli kullanımının doğurabileceği sorunlar (mide rahatsızlığı veya kanaması) açısından doktorunuz tarafından takip edilmelisiniz.

Anti-inflamatuar etkileri olan başka ilaçlar da mevcuttur. Kortizonlu ilaçlar (kortikosteroid) bazen çok şiddetli bel ve bacak ağrısı için kuvvetli anti-inflamatuar etkileri sebebi ile reçete edilirler. NSAID’ler gibi kortikosteroidlerin de yan etkileri olabilir. Bu ilaçların faydaları ve risklerini doktorunuzla konuşmalısınız.

Epidural enjeksiyonlar veya “bloklar”, çok şiddetli bacak ağrılarını rahatlatmak için kullanılabilir. Bunlar, epidural boşluğa (spinal sinirler etrafındaki boşluk), doktor tarafından yapılan kortikosteroid enjeksiyonlarıdır.

İlk enjeksiyon ileriki tarihlerde bir veya iki enjeksiyonla desteklenebilir. Bunlar genelde katılımcı bir rehabilitasyon ve tedavi programı dahilinde yapılırlar. Ağrıyı tetikleyen noktalara yapılan enjeksiyonlar, yumuşak doku ve kaslara direk olarak yapılan lokal anestetik enjeksiyonlarıdır.

Bazı durumlarda ağrı kontrolü için faydalı olmalarına rağmen tetikleyici noktalara yapılan enjeksiyonlar fıtıklaşmış diskin düzelmesini sağlamaz.

Bel fıtığı ameliyatı;

Bel fıtığı ameliyatı Bel fıtığı ameliyatının amacı fıtıklaşmış diskin sinirlere baskı yaparak tahrişini ve bu şekilde ağrı, kuvvet kaybı gibi şikayetlere sebep olmasını önlemektir. Bel fıtığı ameliyatında en yaygın uygulanan yönteme diskektomi ya da kısmi diskektomi denir. Bu yöntem fıtıklaşmış diskin bir kısmının çıkarılmasıdır.

Diskin tam olarak görülebilmesi için diskin arkasındaki lamina denilen kemik oluşumun küçük bir kısmının çıkarılması gerekebilir. (şekil-2) Kemik çıkarılması mümkün olan en az düzeyde tutulursa buna hemilaminotomi, daha yaygın şekilde yapılırsa hemilominektomi denir.

Daha sonra fıtıklaşmış disk dokusu özel tutucular yardımıyla çıkartılır. (şekil-3) Sinire bası yapan disk parçası çıkartıldıktan sonra sinirdeki tahriş kısa zamanda yok olarak tam iyileşme sağlanabilir. (şekil-4) Günümüzde bu işlem yaygın olarak bir endoskop ya da mikroskop kullanılarak küçük cerrahi kesiler ile yapılabilmektedir.

Diskektomi lokal, spinal veya genel anestezi altında yapılabilir. Hasta ameliyat masasına yüzüstü yatırılır ve hastaya çömelme pozisyonuna benzer bir pozisyon verilir. Fıtıklaşmış diskin üzerindeki cilde küçük bir kesi yapılır. Daha sonra omurga üzerindeki kaslar kemikten ayrılarak kenara çekilir. Cerrahın sıkışan siniri görebilmesi için küçük bir miktar kemik çıkarılabilir.

Fıtıklaşmış disk ve diğer kopmuş parçalar sinirin üzerinde hiçbir baskı kalmayacak şekilde çıkarılır. Sinirin herhangi bir baskıya maruz kalmayacağından emin olmak için mevcut olabilen kemik çıkıntılar (osteofitler) de çıkarılır. Bu işlemde genelde çok az miktarda kanama ile karşılaşılır.

Bel fıtığında acil cerrahi müdahale ne zaman gereklidir?

Çok nadir olarak büyük bir disk hernisi, mesane ve bağırsakları kontrol eden sinirlere baskı yaparak mesane ve bağırsak kontrolünün kaybına sebep olabilir. Bu genelde kasık ve de genital bölgenin uyuşması ve karıncalanması ile birliktedir. Bu durum acil disk hernisi ameliyatı gerektiren nadir durumlardan biridir ve böyle bir durumla karşılaşırsanız derhal doktorunuzu arayınız.

 

Paylaşın