Uzmanlardan Çocuklar İçin ‘Enerji İçeceği’ Uyarısı

İngiltere’de yapılan yeni bir araştırmaya göre, çoğunluğu ergen gençler olmak üzere çocukların üçte biri, haftada en az bir enerji içeceği tüketiyor. Araştırma, bazı çocukların ise enerji içeceklerini neredeyse günlük tükettiğini gösteriyor.

BMJ Open dergisinde yayımlanan araştırmada uzmanlar çok fazla enerji içeceği tüketen çocuklarda baş ağrısı ve uyku problemleri olabileceği konusunda uyarıda bulundu. Öte yandan çocukların yüksek enerji içeceği tüketimleri, eğitim hayatlarında başarısız olmalarıyla da ilişkilendiriliyor.

Yüksek kafein, şeker ve daha başka uyarıcılar da içeren enerji içeceklerin, İngiltere’de faaliyet gösteren pek çok markette 16 yaşından küçüklere satışı yasak. 250 mililitrelik bir enerji içeceği, neredeyse duble espresso kadar kafein içeriyor.

İngiliz hükümeti halihazırda tavsiye ve uyarı etiketlerinin bazıları için caydırıcı olmadığı gerekçesiyle yakın zaman içerisinde çocuklara enerji içeceği satışını yasaklayacağını duyurmuştu.

İngiltere Sağlık ve Sosyal Bakım Bakanlığı tarafından yaptırılan en son çalışma, Birleşik Krallık’taki binlerce çocuğun yanı sıra ABD ve Kanada da dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanından gençlerin enerji içeceği tüketimine ilişkin verileri analiz etti. Araştırmada Türkiye’ye ait veri yer almadı.

Araştırmada önce çıkan sonuçlardan bazıları şöyle:

  • Dünyadaki çocukların yaklaşık yarısı ve Birleşik Krallık’taki çocukların üçte biri en az haftada bir kez bu içecekleri tüketiyor
  • Erkek çocuklar, kız çocuklarına göre daha fazla tüketiyor
  • Yoksulluk ile enerji içeceği tüketimi arasında bağ var
  • Haftada beş veya daha fazla olan tüketim, daha zayıf zihinsel ve fiziksel sağlık ile daha kötü okul performansı ile bağlantılı

Bu araştırmayı yürüten York Üniversitesi’nden Claire Khouja, “Araştırmamız, bu içeceklerin düzenli tüketimi ile çocukların genel sağlığı üzerindeki zararlı etkileri arasındaki bağlantılara dair tutarlı kanıtlar ortaya çıkardı” dedi.

Khouja, bulguların çocuklara enerji içeceklerinin satışını yasaklayan hükümet politikalarına destek sunduğunu söyledi ve şöyle devam etti:

“Araştırmamıza göre enerji içeceklerinin içeriği hakkında daha fazla bilgi sahibi olan çocuklar, bu içecekleri daha az tüketiyor. Bu yüzden eğitim kampanyaları ve ambalajlardaki bilgilendirici uyarıların tüketimi azaltabileceği sonucu ortaya çıkıyor.”

  • Enerji içecekleri hepatit riskini artırıyor
  • Enerji içecekleri kalbe zararlı mı?

Geçtiğimiz yıl British Medical Journal (BMJ) dergisinde yayımlanan bir makaleyi kaleme alan tıp uzmanları, çok fazla enerji içeceği içen bir gençte kalp yetmezliği sorunu ortaya çıkmasını işaret ederek bu içeceklerin tehlikeleri konusunda uyarıda bulunmuştu.

21 yaşındaki bir üniversite öğrencisi, iki yıl boyunca her gün 500 ml enerji içeceği içmesinin ardından 58 gün hastanede yatmıştı. Enerji içecekleri ve içerikleri, dünya çapındaki düzenleyici otoriteler tarafından güvenli kabul ediliyor.

İngiliz Meşrubat Derneği (BSDA) Başkanı Gavin Partington, üyelerinin 16 yaş altı için enerji içecekleri pazarlamadığı ve tanıtmadığı gibi bu yaş gruplarını örneklemediğini de ifade etti.

Partington, “Ayrıca, enerji içeceklerinde ‘çocuklar için önerilmez’ yazan bir uyarı notu var. Enerji içeceklerinin sorumlu satışını desteklemeye kararlıyız” dedi.

  • Hangi içecekte ne kadar kafein var?
  • 500 ml enerji içeceği – 160 mg kafein
  • 250 ml enerji içeceği – 80 mg kafein
  • Bir fincan filtre kahve – 90 mg
  • Duble espresso – 60 mg
  • Bir fincan siyah çay – 50 mg
  • Standart bir kutu kola – 40 mg
  • 50 gr’lık bir çikolatada – 25 mg

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

2040’ta Kanser Nedeniyle Can Kaybı 3’te 1 Oranında Artabilir

Avrupa Birliği, 4 Şubat Dünya Kanser Günü’nde hastalığa karşı ‘kararlı adımlar atılmadığı’ takdirde dünya genelinde yaklaşık 10 milyon olan ölüm sayısının 2040 yılında 3’te 1 oranında artacağını vurguladı. Türkiye’de ise her yıl yaklaşık 200 bin kişiye kanser teşhisi konuluyor.

Euronews’ta yer alan habere göre; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bazı üye ülkelerde ölümlerin diğerlerine göre çok daha yüksek olduğu gerçeğini ele almak için ‘kanser eşitsizliği sicil kaydının’ başlatıldığını duyurdu. Leyen, program sayesinde üye ülkeler ve bölgeler arasındaki eğilim farklılıklarının belirlenerek yapılacak yardımın daha hedef odaklı olacağını vurguladı.

2018 verilerine göre Doğu Avrupa ülkeleri hastalıkta daha yüksek ölüm oranında sahip. Kanser hastalığında bin kişi başına 335,4 ölümün görüldüğü Macaristan hastalıktan en çok etkilenen ülkelerin başında geliyor. Bin kişi başına kansere bağlı ölümlerde 323.86 ile Hırvatistan ve 310.64 ile Slovakya sırasıyla en çok etkilenen ülkeler durumunda.

AB verilerinde kanser ölümleri için farklı tanımlama kullanan Türkiye dışarıda bırakılırken, bin kişi başına 172.12 ortalama ölümle Lichtenstein, 209.26 ile İsviçre ve 212.76 ile Finlandiya en düşük orana sahip ülkeler oldu.

Avrupa ve Orta Asya’da 53 ülkeyi kapsayan Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi’nde kansere bağlı can kayıpları toplam ölümlerin yüzde 20’den fazlasını oluşturdu.

Avrupa Birliği’nde 2020 yılında 2,7 milyon kişiye kanser teşhisi konulduğu ve bunlardan 1.3 milyonun yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Bu dönemde Covid-19 salgını nedeniyle çok sayıda çok sayıda vakanın kayıt dışı kalmış olabileceği belirtiliyor.

AB Komisyonu, etkili adımlar atılmadığı takdirde AB’de 2040 yılına kadar yeni vakaların yüzde 21, kansere bağlı ölümlerin ise yüzde 31 artacağını tahmin ediyor.

Türkiye durum ne?

Türkiye’de ise Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nün geçen yıl açıkladığı verilere göre bir yıl içerisinde yaklaşık 96.200 erkek ve 67.200 kadının kanser teşhisi aldığı tahmin ediliyor. Son 5 yıl verileri değerlendirildiğinde; kanser sıklığında herhangi bir artış ya da azalış olmadığını belirten müdürlük son veri değerlendirmelerine göre:

  • Erkeklerde en sık görülen kanserler akciğer ve prostat kanseri
  • Kadınlarda en sık görülen meme kanseri, her 4 kadın kanserinden biri
  • Hem erkeklerde hem de kadınlarda bağırsak (kolorektal) kanseri üçüncü en sık görülen kanser türü
  • Çocukluk çağı kanserlerinde ise lösemi en sık görülen kanser türü.

Türkiye’de Dünya Sağlık Örgütü tarafınca önerilen meme, kalın bağırsak ve rahim ağzı kanserleri için toplumun kaynaklarına ve hastalık yüküne uygun olarak tarama programları yürütüldüğünü belirten Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü bir tarama programının başarıya ulaşabilmesi için toplum tabanlı olması ve hedef nüfusun yüzde 70’ni kapsaması gerektiğine işaret ediyor.

Sağlık Bakanlığı bünyesinde toplum tabanlı kanser taramalarına için ülke genelinde 33′, gezici toplam 198 adet Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM) hizmet veriyor.

Kanserin önlenebilen bir hastalık olduğuna dikkat çeken sağlık yetkilileri, alkolden ve tütün mamullerinden uzak durmanın, yeterli miktarda meyve ve sebze ile lifli gıda tüketerek sağlıklı beslenmenin, ideal vücut ağırlığını korumanın ve düzenli olarak fiziksel aktivite yapmanın önemine vurgu yapıyor.

Yetkililer ayrıca şüpheli belirtiler olduğu takdirde doktora başvurulmasının erken teşhis olasılığını arttırdığına dikkat çekerek, bireylerin kendi vücutları hakkında bilgi sahibi olmaya, olağan dışı bir değişikliğin fark edilmesi adına teşvik edilmesini erken teşhis ve tedavi için önemli olduğunu vurguluyor.

Paylaşın

Obezite Ve Fazla Kilonun Nedenleri

Aşırı kilo ve obezite terimleri, sağlığa zararlı olabilecek aşırı miktarda yağ kütlesini ifade eder. Fazla kilolu veya obeziteyi sınıflandırmanın mevcut standart yolu, bir kişinin kilogram cinsinden ağırlığının metre cinsinden boyunun karesine bölünmesiyle elde edilen vücut kitle indeksinin (BMI) hesaplanmasıdır.

Haber Merkezi / Yetişkinler için aşırı kilo, vücut kitle indeksi (BMI) 25 ile 29.9 arasında; 30 ila 39.9 arasında bir BMI olarak obezite ve 40 veya daha fazla bir BMI olarak aşırı obezite. Çocuklar için, fazla kilolu veya obezite, BMI 85. persentil veya daha yüksek ve obezite, BMI 95. persentil veya üzerinde olarak sınıflandırılır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) son tahminleri, dünya genelinde yetişkinlerin yaklaşık yüzde 39’unun obez, yaklaşık yüzde 13’ünün aşırı kilolu olduğunu ve 1980’e kıyasla obezitenin iki katına çıktığını göstermektedir.

Fazla kilo ve obezite eskiden yüksek gelirli ülkelerde bir sorun olarak görülüyordu, ancak şimdi düşük ve orta gelirli ülkelerde özellikle kentsel alanlarda vakalarda önemli artışlar görülüyor. Bu tür ülkelerdeki çocukların, ister doğum öncesi, ister bebeklik döneminde veya küçük çocuklar olsun, yeterince beslenmeleri daha az olasıdır.

Bu çocuklar daha düşük besin içeriğine sahip yiyeceklere maruz kalma eğilimindedir. Yiyecekler daha uygun fiyatlıdır, ancak aynı zamanda yağ, şeker ve tuz bakımından da yüksektir. Bu, daha hareketsiz yaşam tarzları ve artan ulaşımın bir sonucu olarak azalan fiziksel aktivite seviyeleri ile birlikte, çocukluk çağı obezitesinde ve yetersiz beslenme problemlerinde keskin artışlara yol açmıştır.

Fazla kilo ve obezite, vücut tarafından enerji olarak kullanıldığında tüketilen kaloriler ile harcanan kaloriler arasındaki enerji dengesizliğinden kaynaklanır. Alınan kalori “yakılan” kaloriye eşit olduğunda sabit bir vücut ağırlığı korunur.

Bu kalori alımı yakılan miktarı aştığında, kalan enerji yağ olarak depolanır ve sonunda kişi kilo almaya başlar ve aşırı kilolu veya obez olma riski artar. Çocuklarda enerji alımı ve harcamasının da dengelenmesi gerekir, ancak çocukların büyüdüğü gerçeği de hesaba katılmalıdır. Kaloriler büyümeyi desteklemek için yakıldığında, ancak kilo alımına neden olmadan enerji dengeli kabul edilir.

Genetik, diyet ve egzersiz gibi yaşam tarzı faktörleri, ilaç kullanımı, eğitim düzeyi ve gelir dahil olmak üzere birçok faktör kilo alımı, fazla kilo, obeziteye katkıda bulunur.

Yetişkinler arasındaki nedenler;

Davranışlar; Sağlıklı davranışların ana unsurları sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktivitedir. Sağlıklı bir beslenme, meyve, sebze, kepekli tahıllar ve yağsız proteinleri ve sınırlı miktarda yüksek yağlı gıda alımını içerir.

Yetişkinler 150 dakika orta düzeyde egzersiz ve/veya 75 dakika yoğun egzersizin yanı sıra güç geliştirme egzersizleri yapmalıdır. Sağlıksız beslenmek ve yeterince egzersiz yapmamak, aşırı kilo, obezite ve kalp hastalığı ve tip 2 diyabet gibi ilişkili komplikasyonlar riskini artırır.

Çevre ve toplum; İnsanlar yaşam tarzlarıyla ilgili kararları çevrelerindeki insanlara ve topluma göre alırlar. Örneğin, güvenli olmayan yollar, insanları yürümek yerine ulaşımı tercih etmeye yönlendirebilir. İnsanların iş veya okul ortamları, sağlık hizmetleri ve ev hayatı da bir kişinin günlük olarak nasıl davranması gerektiğini etkileyebilir.

Genetik; Araştırmalar, genetik faktörlerin, insanların yüksek kalori alımına veya çevredeki değişikliklere nasıl tepki verdiğini etkilediğini ileri sürmektedir. Açlığı artıran gen varyantları da tespit edilmiştir.

Hastalık; Cushing hastalığı ve polikistik over sendromu gibi bazı hastalıklar kişinin aşırı kilolu veya obez olmasına neden olabilir.

İlaçlar; Antidepresanlar ve steroidler gibi bazı ilaçlar kilo alımına neden olabilir.

Çocuklar arasındaki nedenler;

Çocuklarda aşırı kilo ve obezitenin nedenleri yetişkin obezitesine nedenlerine benzer. Yağ açısından zengin ve besin değeri düşük yüksek kalorili bir beslenme, uzun süre hareketsiz kalma. TV izleme veya bilgisayar oyunları oynamayı içeren yerleşik bir yaşam tarzına sahip olmak, çocuğun aşırı kilolu veya obez olma riskini artırabilir.

Düzenli egzersiz yapmak ve sağlıklı beslenmek ise çocukların çok fazla kilo almadan büyümelerine yardımcı olabilir. Yine, sağlıklı bir yaşam tarzını teşvik etmeyen ortamlar veya topluluklar, çocukların sağlıklı yiyecekleri seçmesini ve yeterli egzersiz yapmasını zorlaştırabilir.

Paylaşın

Aagenaes (Lenfödem Kolestaz) Sendromu Nedir? Teşhisi, Tedavisi

Aagenaes sendromu, karaciğerden kolestaz ile sonuçlanan safra akışının bozulması ile karakterize nadir görülen bir hastalıktır. Bozukluk ayrıca lenfödem kolestaz sendromu (LSC1) veya kolestaz-lenfödem sendromu (CLS) olarak da adlandırılır.

Haber Merkezi / Safra salgısının tıkanması (hepatik kolestaz) alt ekstremitelerde şişme ve sıvı tutulmasına (lenfödem) neden olur. Aagenaes sendromlu hastalarda neonatal kolestaz genellikle erken çocukluk döneminde azalır, ancak doğası gereği aralıklı kalır.

Buna rağmen, Aagenaes sendromu sıklıkla yavaş yavaş karaciğer sirozuna ve portal yol dokularının skarlaşmasının eşlik ettiği dev hücreli hepatite dönüşür. Aagenaes sendromunun en sık görülen semptomları karın ağrısı, şişmiş bacaklar, obstrüktif karaciğer hastalığı, idrar homeostazında anormallik, kil renkli (akolik) dışkı ve yorgunluktur.

Diğer semptomlar arasında genişlemiş karaciğer, karaciğer skarlaşması, anormal lipid metabolizması ve safra yolu anormallikleri bulunur. Ne yazık ki, şu an bu rahatsızlığı tanımlayacak bir tanı testi bulunmamaktadır. Aagenaes sendromu, semptomların ve lenfödem gibi komorbiditelerin değerlendirilmesi ile teşhis edilir.

Bu bozukluğu tedavi etmek için kullanılabilecek bir tedavi yoktur. Tedaviler esas olarak özellikle lenfödem ile ilgili spesifik semptomları hedefler. Genetik veya nadir bir hastalıkla yaşamak, hastaların ve ailelerinin günlük yaşamlarını önemli ölçüde etkileyebilir.

Toplumsal duyarlılık ve destek çok önemlidir. Destek, hastaların benzer durumdaki başkalarıyla bağlantı kurmasına yardımcı olabilir.

Paylaşın

Hamilelerin Kovid 19 Aşısı Yaptırması Güvenli Mi?

Hamilelik sırasında olası bir Kovid 19 enfeksiyonunun hem anne adayı hem bebek için çok daha büyük bir risk oluşturduğu konusunda herkes hemfikir. Hamile kalan kadının metabolizması, cenine tolerans gösterebilmek için bağışıklık sisteminin belirli kısımlarını otomatik olarak devre dışı bırakır. Ayrıca kan hacmi önemli ölçüde arttığından kalp ve dolaşım sistemine daha fazla yük biner.

Hamileliğin ilerlemesiyle birlikte büyüyen rahim, diyaframa baskıyı artırır. Bu da akciğerin çalışma kapasitesini azaltır. Tüm bunlar, hamile kadınların ve dolayısıyla da anne karnındaki bebeğin, hastalıklara karşı çok daha savunmamız olduğu anlamına gelir.

Washington Ulusal Çocuk Hastanesi’nin Pediatrik Enfeksiyon Hastalıkları Bölüm Başkanı Dr. Roberta Lynn DeBiasi, Journal of Infectious Diseases’te (Bulaşıcı Hastalıklar Dergisi) yayınlanan makalesinde işte bu gerçeklere vurgu yapıyor. Dr. DeBiasi, Kovid 19’un  gerek anne adayı gerekse yeni doğacak bebeğe verebileceği olası zararlardan korunmak için hamile kadınların mutlaka aşılanması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor: “Araştırma ve gözlemler, Covid-19 ile enfekte olan hamile bir kadının ağır enfeksiyon riskinin büyük oranda arttığını gösteriyor.”

Hamilelerde hastalık seyri daha şiddetli

Hamile kadınların hem ciddi hastalıklara yakalanma hem de hastalıkların seyrinin daha şiddetli olma ihtimali hayli yüksek. Özellikle Kovid 19, anne karnındaki bebeğin gelişimini olumsuz etkileyebilir ve hatta plasentada iltihaplanma ve kanamalara neden olabilir.

Missouri’deki Grip ve Gelişen Bulaşıcı Hastalıklar Merkezi (CIEID) uzmanlarından Minhui Guan, hamiliğinin son dönemde annenin Delta varyantı ile enfekte olması sonucu meydana gelen bir ölü doğumun ayrıntılı analizini yaptı. Anne, hafif Kovid semptomları olan aşılanmamış bir kadındı. Tüm bulgular, virüsün plasentada tahribata neden olduğunu, bunun da ölü doğuma yol açtığını gösteriyordu.

Boston’daki Massachusetts General Hospital ve Harvard Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Lydia Shook ise Delta varyantı ile enfekte olmuş bir dizi hamile kadın vakasını araştırdı. İki vakada ölü doğum meydana gelirken, bir vakada ise yeni doğanın ciddi hastalığı tespit edildi.

Yüksek risk, düşük aşılama oranı

Tüm bu potansiyel risklere rağmen, hamile kadınlarda aşılama oranı hâlâ düşük seviyede. Örneğin ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) verilerine göre, 8 Ocak 2022 itibariyle ABD’deki hamile kadınların yaklaşık yüzde 40’ı koronavirüse karşı aşılanmış durumda. Küresel çapta da hemen hemen aynı oran söz konusu.

Kovid 19 aşıları 2020’nin sonlarında ilk kez uygulanmaya başlandığında, bunların hamiller ve anne karnındaki bebekler üzerindeki etkileri hakkında çok az şey biliniyordu. Aşıların test edildiği ilk klinik çalışmalarda hamileler kapsama alanı dışında tutuldu. Bu da hamilelerin aşıya şüpheyle yaklaşmasına neden oldu.

İlerleyen zamanla birlikte aşıların klinik çalışmalarına hamileler de dahil edildi ve somut verilere ulaşılmaya başlandı. Nihayet Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Haziran 2021’de hamile kadınların da aşı yaptırmasını önerdi. Amerikan CDC’nin fikrini değiştirip aynı öneriyi yapması ise Ağustos ayını buldu. Almanya’daki Aşı Daimi Komisyonu (STIKO) da hamilelerin aşılanmasına Eylül 2021’de onay verdi.

Aşı hem anneyi hem bebeği koruyor

Hamilelik sırasında bir kadının Kovid 19’a yakalanması, anne ve/veya bebeğin ölümü ya da erken doğum gibi ciddi sonuçlara sebebiyet verebiliyor. Bunlarla mukayese edildiğinde, aşı kaynaklı muhtemel riskler çok daha düşük seviyede kalıyor.

Nitekim Edinburgh Üniversitesi tarafından yapılan son araştırma da bunu doğruluyor. 1 Aralık 2020 – 31 Ekim 2021 arasını kapsayan araştırmada, yaklaşık 5 bin hamile kadında Kovid 19 saptandı.

Enfekte olan kadınların yüzde 77’sinden fazlasının aşısız olduğu görüldü. Aşılanmamış her beş hamileden biri hastanede tedavi altına alınırken, aşılı anne adaylarında bu oran 20’de bir oldu. Edinburgh Üniversitesi’nden kadın doğum uzmanı Dr. Sarah Stock liderliğindeki araştırma ekibinin bulgularına göre, yoğun bakımda tedavi edilmek zorunda kalan Kovid 19 hastası hamile kadınların yüzde 98’i aşılanmamıştı.

Dr. Stock, “Verilerimiz, hamilelik sırasında aşılamanın komplikasyon oluşma riskini artırmadığını, ancak Kovid 19’lu hamilelerde bu riskin çok daha fazla olduğunu teyit etmektedir.. Hamilelikte yaptırılacak aşı, anneleri ve bebeklerini Kovid 19 ve buna bağlı tehlikeli komplikasyonlardan korumak için kritik öneme sahiptir” diyor.

Araştırma ekibinde yer alan İskoçya Halk Sağlığı kurumu uzmanlarından Dr. Rachel Wood ise şu öneride bulunuyor: “Aşı, hamileliğin herhangi bir aşamasında yapılabilir. Bu nedenle hamile olan veya hamile kalmak isteyen kadınların mümkün olan en kısa sürede tamamen aşılanmalarını şiddetle tavsiye ederim.”

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Milyonlarca Kişi ‘Antibiyotik Direnci’nden Ölüyor

Lancet dergisinde yayımlanan bir araştırma sonucuna göre 2019 yılında dünya çapında 1,2 milyondan fazla insan antibiyotik direnci nedeniyle yaşamını yitirdi. 204 ülke ve bölgeden verilere dayandırılan araştırmada antibiyotik direnciyle bağlantılı nedenlerden ölenlerin sayısının ise 4,95 milyonu bulduğu belirtildi.

Dünyada koronavirüsle mücadele sürerken bilim insanları antibiyotik direnci nedeniyle kaydedilen ölümlerin giderek arttığı uyarısında bulunuyor.

Tıp dünyasının saygın yayınlarından Lancet dergisinde yayımlanan bir araştırma sonucuna göre 2019 yılında dünya çapında 1,2 milyondan fazla insan antibiyotik direnci nedeniyle yaşamını yitirdi. 204 ülke ve bölgeden verilere dayandırılan araştırmada antibiyotik direnciyle bağlantılı nedenlerden ölenlerin sayısının ise 4,95 milyonu bulduğu belirtildi.

Bilim insanları ve sağlık yetkilileri antibiyotiğin yanlış ve gereksiz kullanımı nedeniyle antibiyotik tedavisine yanıt vermeyen bakteri ve mikrop türlerinin arttığı uyarısında bulunuyor.

Yılda 10 milyon ölüm bekleniyor

Araştırmada yer alan Washington Üniversitesinden Prof. Dr. Chris Murray, açıklanan yeni verilerin dünya çapında antibiyotik direncinin gerçek boyutunu gözler önüne serdiğini belirterek, “Önceki tahminler 2050 yılına kadar antibiyotik direnci kaynaklı yılda 10 milyon ölüme işaret ediyordu. Ancak şu an bu rakama tahmin edildiğinden çok daha yakın olduğumuzu kesin olarak biliyoruz” dedi.

Tehdide karşı acilen harekete geçilmesi gerektiğini vurgulayan Murray, “Antibiyotik direncine karşı yarışta önde olmak istiyorsak bu verileri, rotayı düzeltecek önlemler almak, inovasyonu geliştirmek için kullanmalıyız” dedi.

Antibiyotikler direnci kıramıyor

Dünya Sağlık Örgütü geçen yıl antibiyotik direnci konusunda uyarıda bulunarak son dönemde ruhsat alan ya da geliştirme aşamasındaki 43 antibiyotiğin hiçbirinin antibiyotik direnciyle mücadele için yeterli olmadığına dikkat çekmişti.

Pittsburgh Üniversitesi Tıp Fakültesinden Prof. Dr. Cornelius Clancy de antibiyotik direncine karşı mücadelede yeni tedavi yöntemlerine odaklanılması gerektiğini belirterek, “Penisilinden bu yana on yıllardır sahip olduğumuz geleneksel antibiyotik modelinin iflas ettiğini düşünüyorum” dedi.

Clancy, son iki yılda dünyanın koronavirüs pandemisine odaklandığını, ancak antibiyotik direncinin “uzun vadeli bir sınama” olduğunu vurguladı.

Araştırmada 2019 yılında antibiyotik direnci nedeniyle kaydedilen ölümlerin büyük bölümünün, zatürre gibi alt solunum yolu hastalıklarından kaynaklandığı, ardından kan dolaşımı ve intraabdominal (karın içi) enfeksiyonlarının geldiği bildirildi.

Antibiyotik direncinin, AIDS ve sıtmayı geride bırakarak dünyada en çok görülen ölüm nedenleri arasında yer aldığına dikkat çekildi.

En büyük tehdit Sahra Altı Afrika ve Güney Asya’da

Antibiyotik direncinin en yoğun görüldüğü bölge Sahra Altı Afrika ve Güney Asya oldu. Bu bölgelerde beş ölümden birinin 5 yaş altı çocuklarda görüldüğü kaydedildi.

Araştırmada, başta düşük ve orta gelirli ülkeler olmak üzere bazı bölgelerde sağlıklı verilere ulaşımın sınırlı olduğuna dikkat çekilerek gerçek rakamların daha farklı olabileceği de kaydedildi.

“Süper bakteri” diye adlandırılan çoklu direnç sahibi bakteriler antibiyotik tedavisini imkansız kılıyor ve bunun sonucunda hafif yaralanma ya da enfeksiyonlar bile ölümle sonuçlanabiliyor. “Süper bakteriler” doğal yolla da ortaya çıkabiliyor, ancak antibiyotiklerin aşırı ya da yanlış kullanımı da direnç oluşması sürecini hızlandırıyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Kovid 19’un En Bulaşıcı Varyantı Omicron’un Belirtileri Neler?

Yeni tip koronavirüsün (Kovid 19) bugüne kadarki en bulaşıcı varyantı olduğunu belirtilen Omicron’a yakalananlar hastalığı çoğunlukla diğer varyantlardan daha kolay atlatsa da sayının artması sağlık birimlerinin üzerindeki baskıyı artırıyor.

Özellikle aşısız ve yüksek riskli kişiler için endişe devam ediyor. Peki Kovid 19 ve diğer solunum yolu enfeksiyonları arasındaki farkı nasıl bilebiliriz?

Omicron semptomları

King’s College London Epidemiyoloji bölümünden, ZOE Covid Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Prof. Tim Spector BBC’ye, “Omicron’un, Delta varyantını hafif semptomlarla geçiren aşılanmış insanlarda gördüğümüz gibi geçtiğini düşünüyoruz” dedi.

Binlerce kişinin uygulamaya kaydettiği semptomların verilerini toplayan araştırmacılar Delta ve Omicron varyantlarının semptomlarını analiz ediyor.

Şimdiye kadar kaydedilen beş ortak semptom:

  • Burun akıntısı
  • Baş ağrısı
  • Yorgunluk (hafif ya da şiddetli)
  • Hapşırma
  • Boğaz ağrısı

Bu hafif semptomlar daha çok aşılanmış ya da başka şekilde bağışıklık kazanmış kişilerin verileriyle belirlendi.

Omicron’un aşılanmamış ya da düşük bağışıklığı olan kişiler üzerinde nasıl bir etki bırakacağını söylemek için henüz erken.

Prof. Spector, Omicron’u soğuk algınlığıyla çok benzer semptomlarla geçirenlerin Covid-19 olup olmadığını fark etmesinin zorlaştığını söylüyor.

Bu da Omicron’un hızla yayıldığı Londra gibi yerlerde, soğuk algınlığı şikayeti olan kişilerin aslında Covid-19 pozitif olma olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Eğer koronavirüs belirtileri gösterdiğinizi düşünüyorsanız, hafif semptomlar ya da asemptomatik bile olsanız, yapılması gereken en önemli şey bir an önce test olmak.

Son Covid-19 varyantlarında ateş, öksürük, koku ve tat kaybı belirtileri görülüyordu.

Ancak Prof. Spector enfeksiyonu geçiren son kişilerde bu “klasik” semptomların görülmediğini belirtiyor.

Hangi belirtiler endişe verici?

İngiltere’de Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) aşağıdaki semptomlara dikkat edilmesini öneriyor:

  • Birden devamlı öksürük
  • Yüksek ateş
  • Koku ve tat kaybı

Ateş koronavirüsün kesin belirtisi mi?

37.,8 C’nin üzerindeki vücut sıcaklığı yüksek ateş belirtisi. Ateş, vücut Covid-19 dahil herhangi bir enfeksiyonla savaştığı zaman ortaya çıkıyor.

Vücut termometresi kullanmak çok önemli. Ancak eğer evinizde bu termometreden yoksa ateşinizin olup olmadığını göğüs veya sırtınızda sıcaklık hissedip hissetmediğinize bakarak anlayabilirsiniz.

Soğuk algınlığı genelde ateşe yol açmıyor. Bu nedenle eğer ateşiniz varsa test yaptırmanız tavsiye ediliyor.

Eğer öksürük varsa

Eğer soğuk algınlığınız varsa ya da gripseniz, muhtemelen öksüreceksiniz.

Grip ise genellikle birden ortaya çıkıp kas ağrısı, titreme, baş ağrısı, yorgunluk, boğaz ve burun akıntısı, öksürük gibi semptomlara yol açıyor.

Soğuk algınlığında çok daha hafif belirtiler var. Öksürükle beraber burun akıntısı, boğaz ağrısı, hapşırma görülüyor. Titreme, ateş, kas ve baş ağrısı az görülen semptomlar.

Koronavirüs görülen hastalarda ise öksürük sık ve bir saatten uzun sürebiliyor, bir gün içinde üç veya daha fazla öksürük nöbeti yaşanabiliyor.

Yeni ve devam eden öksürük belirtiniz varsa, test yaptırmanız öneriliyor.

Koku ve tat alma kaybı olursa ne yapmalıyız?

Bunlar ana Covid-19 belirtileri. Eğer koku ve tat kaybınız varsa hemen test yaptırmalısınız.

Sadece grip de olabilirsiniz ancak virüsün yayılmasını engellemek ve riski azaltmak için emin olmakta fayda var.

Hapşırma koronavirüs belirtisi mi?

Eğer aynı zamanda ateş, öksürük, tat ve koku kaybı gibi semptomlarınız yoksa, hapşırma klasik bir Covid-19 belirtisi değil.

Hapşırma enfeksiyonun yayılmasına yol açacağı için mendil kullanmak ve sonrasında elleri yıkamak gerek.

Burun akıntısı ve tıkanıklığı ne anlama gelir?

Bu, koronavirüsün ana belirtilerinden biri değil. Ancak bazı Covid-19 hastalarında burun tıkanıklığı ve akıntısı görülebiliyor.

ABD sağlık rehberi, burun akıntısı ve tıkanıklığının yanı sıra ishali de koronavirüs belirtileri arasında gösteriyor.

Güney Afrika’dan verilere bakıldığında, sindirim sorunlarının da Omicron belirtisi olabileceği görülüyor.

Ancak İngiltere’den Prof. Tim Spector, Omicron’un diğer varyantlarla benzer semptomların yanı sıra daha çok solunum yolu enfeksiyonuna yol açtığını belirtiyor.

Omicron yine de çok hasta hissettiriyor mu?

Omicron ile ilgili ön çalışmalar, bu varyantın öncekilerden daha hafif olduğunu gösteriyor.

Bu durum ana virüsün mutasyonu olmasıyla birlikte, aşılamalar ve doğal bağışıkla da açıklanabilir.

Yine de çok hızlı yayılması, özellikle yüksek riskli hastalar için sorunlara yol açıyor.

Koronavirüs taşıyan kişilerden bazıları çeşitli semptomlar gösterebilirken kimileri hastalığı asemptomatik geçirebiliyor.

Belirtiler genellikle koronavirüse maruz kaldıktan sonraki iki haftaya kadar ortaya çıkabiliyor ancak genellikle beşinci günde görülmeye başlıyor.

Nefes darlığı ise daha ciddi bir enfeksiyonun belirtisi olabilir.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Koronavirus: D Vitamininin Önemi

D vitamini, birçok uzman tarafından Kovid 19 enfeksiyonu için önleyici bir tedavi olarak önerilmiştir. D vitamini, cilt güneş ışığına maruz kaldığında vücut tarafından üretilir. Kapalı alanda kalmak vücuttaki D vitamini seviyesini düşürür.

Haber Merkezi / Kovid 19 salgını sırasında herkesin evde kalması önerildiğinde, vücuttaki D vitamini seviyesinin kontrol edilmesi çok önemlidir.

D vitamininin Kovid 19 tedavisindeki etkisine dair doğrudan bir kanıt bulunmamakla birlikte, inflamasyonu kontrol etmedeki rolü nedeniyle uzmanlar tarafından koruyucu bir tedavi olarak değerlendirilmektedir. Kovid 19 enfeksiyonu, tümü inflamasyon içeren miyokardit, mikrovasküler tromboz ve/veya sitokin fırtınalarına yol açar.

D vitamininin birincil rolü bağışıklığı artırmak ve iltihabı hafifletmektir ve muhtemelen bu nedenle Kovid 19‘u önlemek için D vitamini alımını artırmaya yönelik öneriler vardır. Düşük D vitamini seviyeleri, inflamatuar sitokinlerde bir artış ile ilişkilendirilmiştir.

İnsanlar bu günlerde kapalı kalmayı tercih ediyor. Bu durum, koronavirüs yayılımının bir dereceye kadar durdurulması için bulunmaz bir nimet iken, diğer yandan vücuttaki D vitamini seviyesinde de bir düşüşü tetikleyebilir.

Uzmanlar ne diyor?

Minnesota Üniversitesi’nden uzmanlar, konuya ilişkin yaptıkları açıklamada, “D vitamini aslında zatürre/ARDS, iltihaplanma, inflamatuar sitokinler ve tromboz ile ilgili olarak Kovid 19‘un şiddetini azaltırsa, o zaman takviyeler pandeminin etkisini azaltmak için nispeten kolay bir seçenek sunacaktır.” diyorlar.

D vitamini takviyeleri konusunda uzman önerileri alınmalıdır. Bunun dışında cildi her gün birkaç dakika güneş ışığına maruz bırakmak gerekir. Günlük beslenmede D vitamini yönünden zengin besinler eklenmelidir.

Somon balığı, morina karaciğeri yağı, mantar, inek sütü, soya sütü ve yumurta gibi yağlı balıklar gibi besinler D vitamini açısından zengindir. Genellikle yaşlı bireylerin her zaman mikro besinlerde eksik olduğu görülür. Takviye, bu yaş grubuna ait kişiler için bir zorunluluktur.

Paylaşın

Kilo Vermek İçin En Etkili 3 Detoks İçeceği

Kilo verme diyetin en önemli kısmı, sizin için neyin işe yaradığını anlamaktır. Kilo verme yönteminizle ne kadar uğraşırsanız uğraşın, ancak doğru yolu izlerseniz vücudunuzdan fazla kiloları atmayı başarabilirsiniz.

Haber Merkezi / Su her zaman kilo vermek için iyi bir seçenek olarak görülmektedir. Doğal içeriklerle birleşen su, sadece besleyici olmakla kalmayıp aynı zamanda vücutta bulunan ekstra yağ üzerinde muazzam etki yaratabilen harika bir içecek haline gelir. Bunun yanında detoks içecekleri de bulunmaktadır.

İşte kilo vermede etkili olabilecek üç harika detoks içeceği:

Tarçın-Bal

Bu iki harika besinin faydalarını hiç kimse yadsımıyor. Tarçın anti viral, ve antifungal iken, bal antioksidanların güç merkezidir.

Limon-Zencefil

Limon ve zencefilin faydaları saymaya gerek yok. Bir limon-zencefil detoks içeceği hazırlamak için bir bardak ılık suya yarım limon suyu ve 4 – 5 gr. rendelenmiş zencefil eklemeniz gerekir. Uzmanlar, bu suyun normal miktarlarda düzenli olarak tüketilmesinin toksinleri vücuttan etkili bir şekilde atacağını öne sürüyorlar.

Araştırmalara göre zencefil açlığı azaltır ve limon zengin bir C vitamini ve antioksidan kaynağıdır. Bu içecek aynı zamanda bağışıklığı büyük ölçüde güçlendirir.

Salatalık-Nane

Sadece besleyici olmakla kalmayıp aynı zamanda harika bir tada sahip olan başka bir harika içecek. Su açısından zengin salatalık ve besin açısından zengin nane bir araya getirildiklerinde asla yanılmazlar. Bu içeceği hazırlamak için bir şişe suya birkaç dilim salatalık ve ince kıyılmış nane yaprağı ekleyebilirsiniz.

Bu detoks suyu günlük olarak tüketilebilir. Araştırmalara göre, salatalık-nane içeceği kilo vermeye yardımcı olur ve ayrıca kan basıncını düşürmek, kanseri önlemek gibi sayısız fayda sağlar. Bunlar aynı zamanda zengin bir antioksidan kaynağıdır.

Paylaşın

Zihinsel Gücünüzü Geliştirmenin Uzman Onaylı Yolları

Zihinsel gücünüz ne ise, yaşamınızda yolunuza çıkması muhtemel engellere karşı tutumunuzda o olacaktır. Belirgin bir yakın gelecek veya uzak gelecek için ayrıntılı planlar yapabilirsiniz, ancak tüm bunlar için, hayat size ne sürprizler yaparsa yapsın, sizi kaya gibi sağlam tutacak zihinsel güce sahip olmanız gerekli.

Haber Merkezi / Psikologlar zihinsel gücü, belirli bir bireyin zorluklara göğüs gerdiği zamanki direncin ölçüsü olarak tanımlar. Her birey zor bir durumla karşılaştığında belirli bir tutum sergiler ve bu tutum zihinsel gücu oluşturur.

Krizler, finansal sorunlar, çevresel faktörlerdeki olumsuz dönüşler, her insanın karşılaştığı kaçınılmaz engellerden sadece birkaçıdır. Bu olumsuz olayların etkileme derecesi bireyden bireye değişir ve kişinin bu etkilere tepki verme şekli zihinsel gücü oluşturan şeydir.

Zihinsel güç nasıl artırılır?

Zihinsel gücü artırmak için, kişinin disiplinli bir egzersiz rejimi benimsemesi gerekir; psikolojik bir egzersiz. Bu, temel inançları anlamayı, güçlü ve zayıf yönleri bulmayı, olumlu düşünceler için ekstra alan yaratmayı, duyguları yönlendirmenin uygun bir yolunu bilmeyi ve günlük aktiviteleri gözlemlemeyi içerir.

Zihinsel gücü artırmak için kişi zihinsel enerjiyi her zaman akıllıca kullanmalıdır: Kontrol edemediğiniz şeyler hakkında kafa yormak beyin gücünü boşa harcamak, zihinsel enerjiyi hızla tüketir. Çözemediğiniz olumsuz problemler hakkında ne kadar çok düşünürseniz, yaratıcı çabalar için o kadar az enerjiniz kalır.

Örneğin, oturmak ve endişelenmek. hava tahmini yardımcı olmuyor. Önünüze büyük bir fırtına geliyorsa, bunun için endişelenmek onu engellemez. Ancak buna hazırlanmayı seçebilirsiniz. Yalnızca kontrolünüz altında olana odaklanın.

Zihinsel enerji nasıl kullanılır?

Zihinsel enerji üretken işler için kullanılmalıdır. Örneğin, okul günlerinde ilgilendiğiniz uzun zamandır unutulmuş bir hobi veya boş zaman etkinliği bulmaya çalışın. Düşünceleriniz üretken olmadığında, onu hobiye yönlendirmeye çalışın. Bir hobi, ne kadar stresli olursanız olun zihninizi meşgul eder, çünkü yapmayı sevdiğiniz bir şeydir.

Etkileşimde bulunun, izole olmayın

Grup etkileşimlerine katılın, fikirlerinizi paylaşın, çeşitli konularda tartışın ve olumlu görüşler edinin.

Oku oku oku

Konsantre olmanız ne kadar zor olursa olsun okumayı bırakmayın. Kişisel gelişim üzerine kitaplar okumak sadece stresle başa çıkma konusunda size fikir vermekle kalmayacak, aynı zamanda zihinsel sağlığınızı gerçekten verimli bir şekilde artırabilecek çeşitli gerçeklerden haberdar olmanızı sağlayacaktır. Okumak için harcanan zaman asla boşa değildir.

Paylaşın