Çocuklar Kaç Yaşında Konuşmaya Başlarlar?

Konuşmayı öğrenme süreci doğumdan itibaren başlar. Çocuklar dili önce duyarak algılar ve zamanla kelimelerle ifade etmeyi öğrenirler. Bu süreç her çocuk için farklı bir hızda ilerler.

Haber Merkezi / Tıbbi ve psikolojik araştırmalar, çocuklarda konuşma gelişiminin aşamalarını net bir şekilde tanımlamıştır.

Doğumdan sonra çocuklar, çevresindeki seslere tepki vermeye başlar. 2 – 3 aylarda çeşitli sesler çıkarmaya başlarlar; bu aşamaya “gulama” denir. 6 – 7 aylarda konuşma yetenekleri gelişmeye başlar; “baba”, “anne” gibi basit kelimeleri tekrarlarlar. Bu noktada çocuklar duyduğu kelimeleri ezberler, ancak bunları henüz bilinçli bir şekilde kullanamazlar.

Bir ila iki yıl arası: Çoğu çocuk ilk kelimelerini 12 aylıkken söyler. Bunlar genellikle “anne”, “baba” veya “bu” gibi basit ve sık kullanılan kelimelerdir. 18 aylık olduğunda, çocukların kelime dağarcığı genellikle 10 – 20 kelimeden oluşur. Çocuklar, belirli kelimeleri yalnızca belirli durumlarda kullanabilir ve isteklerini konuşarak ifade etmeye çalışabilirler.

İki ila üç yaş arası: Bu aşamada konuşma yeteneği önemli ölçüde gelişir. İki yaşına gelindiğinde kelime dağarcığı 50 – 100 kelimeye, üç yaşına gelindiğinde ise 250 – 500 kelimeye ulaşabilir. Çocuklar, “baba işte” veya “su burada” gibi kelimeleri birleştirerek basit iki veya üç kelimelik cümleler kurmaya başlarlar.

Üç yıl sonra: Üç yaşından sonra çocuklar kelimeler kullanarak tam cümleler kurmaya başlarlar. Zıt anlamlıları anlar ve soru sorabilirler. Dört yaşına gelindiğinde ise çocuk kendini özgürce ifade edebilir. Beş yaşına gelindiğinde ise çoğu çocuğun konuşması anlaşılır, çoğunlukla doğru ve mantıklıdır; yetişkinlerin akıcılığına yakındır.

Konuşma gecikmesine ne sebep olabilir?

Çocuk 18 – 24 aylıkken hiçbir kelime söyleyemiyorsa veya iki yaşına geldiğinde iki kelimelik cümleler kuramıyorsa, bu bir konuşma gecikmesine işaret ediyor olabilir. Olası nedenler şunlardır:

İşitme sorunları;
Nörolojik gelişimsel gecikmeler;
Konuşma organlarında (ses telleri, dil, ağız) doğuştan gelen sorunlar;
Yetersiz dil ortamı.

Bu gibi durumlarda konuşma terapisti, çocuk doktoru veya odyolog gibi uzmanlara başvurulması önerilir.

Paylaşın

Hipotiroidizm Neden Metabolik Bir Bozukluktur?

Metabolizma kelimesini duyduğumuzda genellikle vücudun kalorileri ne kadar hızlı yaktığını düşünürüz. Ancak metabolizma bundan çok daha fazlasıdır. Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesi ve hücrelerin onarılması gibi bizi hayatta tutan tüm kimyasal süreçleri kapsar.

Haber Merkezi / Peki bu süreçler yavaşladığında ne olur? Olası nedenlerden biri de, yavaş metabolizma, kilo alımı ve sürekli üşüme hissiyle ilişkilendiren hipotiroidizmdir.

Hipotiroidizm, boyunda bulunan ve kelebeğe benzeyen tiroid bezinin yeterli tiroid hormonu üretmemesiyle ortaya çıkar. Bu hormonlar, özellikle tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3), çok önemlidir. Kalbimizin ne kadar hızlı attığını, vücudumuzun ne kadar sıcak kaldığını ve enerji için ne kadar hızlı kalori yaktığımızı kontrol ederler.

Tiroid hormonu seviyeleri düştüğünde vücut yavaşlar. Sanki biri vücudunuzun tüm sistemlerine “yavaş çekim” düğmesine basmış gibi. Bu durum kalp atış hızınızı, sindiriminizi ve enerji seviyenizi etkileyebilir.

Hipotiroidizmi metabolik bir bozukluk olarak düşünebilir miyiz? Evet, düşünebiliriz. Metabolik bozukluklar, vücudun enerjiyi işleme biçimiyle ilgili sorunları içerir. Hipotiroidizm bu enerji işleme sürecini yavaşlattığı için bu kategoriye girer.

Hipotiroidizm belirtileri bu yavaşlamayı yansıtır. Kilo alımı yaygındır; sadece fazla yağdan değil, aynı zamanda vücudun kalorileri verimli bir şekilde yakmamasından da kaynaklanır. Diğer belirtiler arasında yorgunluk, kabızlık, kuru cilt ve üşüme hissi bulunur; bunların hepsi vücut sistemlerinin daha yavaş çalıştığının işaretleridir.

Hipotiroidizmin çeşitli nedenleri vardır. En yaygın olanı, bağışıklık sisteminin yanlışlıkla tiroid bezine saldırdığı Hashimoto tiroiditi adı verilen bir otoimmün hastalıktır. Diğer nedenler arasında bazı ilaçlar ve radyasyon tedavileri yer alır. Bu nedenler, bağışıklık sistemi, hormonlar ve metabolizmanın nasıl bağlantılı olduğunu gösterir.

Doktorlar genellikle hipotiroidizmi kan testiyle teşhis eder. TSH (tiroid uyarıcı hormon) ve T4 seviyelerini kontrol ederler. TSH yüksek ve T4 düşükse, vücut tiroid bezini daha fazla çalıştırmaya çalışsa da, bu tiroid bezinin yeterli hormon üretmediği anlamına gelir.

Tedavi, vücudun üretemediği hormonları yerine koymak için sentetik tiroid hormonları almayı içerir. Bu, metabolizmanın normale dönmesine yardımcı olur ve semptomları hafifletir.

Paylaşın

Majör Depresif Bozukluğu Ne Tetikliyor?

Majör depresif bozukluk, kısaca depresyon olarak da bilinir, bireylerin hissetme, düşünme ve davranma biçimlerini derinden etkileyen ciddi bir zihin sağlığı sorunudur.

Haber Merkezi / Majör depresif bozukluk, duygusal ve fiziksel sorunlara neden olabilir ve günlük yaşamı zorlaştırabilir. Peki bu durumu aslında ne tetikliyor?

Depresyonun en yaygın tetikleyicilerinden biri strestir. İş yerindeki sorunlar, maddi sıkıntılar veya ilişki sorunları gibi uzun süreli stres, beynin çalışma şeklini değiştirebilir. 

Bireyler sürekli stresle karşı karşıya kaldıklarında, vücutları kortizol adı verilen bir hormonun daha yüksek seviyelerini üretir. Zamanla, aşırı kortizol, özellikle hipokampüs adı verilen beyin bölgesi olmak üzere, zihin haliyle bağlantılı beyin bölgelerini etkileyebilir.

Yapılan araştırmalar depresyon yaşayan kişilerin hipokampüslerinin genellikle daha küçük olduğunu gösteriyor ve araştırmacılar bunun stresin ve yüksek kortizol seviyelerinin zararlı etkilerinden kaynaklanabileceğini düşünüyor.

Bir diğer önemli tetikleyici de genetiktir. Ailede depresyon geçirmiş biri varsa, risk daha yüksek olabilir. Bilim insanları, bazı genlerin beynin zihin hali ve stresi işleme biçimini etkileyerek depresyon riskini artırabileceğini buldular.

Ancak bu genlere sahip olmak, bireyin kesinlikle depresyona gireceği anlamına gelmiyor; sadece riskin daha yüksek olduğu anlamına geliyor.

Beyin kimyasındaki değişiklikler de büyük rol oynar. Beyin, zihin halini düzenlemeye yardımcı olmak için serotonin, dopamin ve norepinefrin gibi nörotransmitter adı verilen kimyasallara güvenir. Bu kimyasalların dengesi bozulduğunda, depresyon belirtileri ortaya çıkabilir. Birçok antidepresan ilaç, bu beyin kimyasallarının dengesini yeniden sağlamaya yardımcı olarak etki eder.

Depresyon, hayattaki önemli olaylardan da kaynaklanabilir. Sevilen birini kaybetmek, boşanmak veya işini kaybetmek duygusal olarak bunaltıcı olabilir.

Bu tür olaylardan sonra üzüntü hissetmek normal olsa da, bazı bireyler için üzüntü geçmez ve depresyona dönüşür. Evlenmek veya çocuk sahibi olmak gibi olumlu yaşam değişiklikleri bile, hassas bireylerde depresyonu tetikleyebilecek strese yol açabilir.

Sağlık sorunları da bir diğer faktördür. Diyabet, kanser veya kalp hastalığı gibi kronik hastalıklar depresyon riskini artırabilir. Bu durum, hem fiziksel rahatsızlıktan hem de ciddi bir rahatsızlığı yönetmenin duygusal yükünden kaynaklanabilir. Bu hastalıkları tedavi etmek için kullanılan bazı ilaçlar da zihin halini etkileyebilir.

Sosyal izolasyon da önemli bir tetikleyicidir. Kendini yalnız hisseden veya güçlü bir sosyal desteğe sahip olmayan bireylerin depresyona girme olasılığı daha yüksektir.

Son olarak, çocukluk çağı travması zihin sağlığı üzerinde uzun süreli etkilere sahip olabilir. Çocukken istismara, ihmale veya istikrarsız ev ortamına maruz kalan bireyler, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde depresyona yakalanma riski daha yüksektir.

Araştırmalar, erken yaşta yaşanan travmanın beynin gelişimini değiştirebileceğini ve yetişkinlikte stresle başa çıkmayı zorlaştırabileceğini gösteriyor.

Özetle majör depresif bozukluk genetik, biyolojik, çevresel ve psikolojik faktörlerin bir karışımıyla tetiklenebilir.

Herkesin depresyon deneyimi farklıdır ve bir bireyde depresyonu tetikleyen şey, bir başkasında aynı şekilde etkili olmayabilir. Bu tetikleyicileri anlamak, daha iyi tedavi ve önleme yolunda önemli bir adımdır.

Paylaşın

Böbrek Hastalığı Cilt Kaşıntısına Neden Olabilir Mi?

Böbrekler, vücudun sağlıklı kalmasında önemli bir rol oynarlar. Böbrekler, kanı temizler, kalsiyum ve fosfor gibi mineralleri dengeler ve fazla sıvıyı vücuttan atarlar.

Haber Merkezi / Böbrekler düzgün çalışmadığında, atık ve fazla mineraller vücutta birikirler. Bu durum, cilt kaşıntısı da dahil olmak üzere birçok sağlık sorununa neden olabilir.

Kronik böbrek hastalığı (KBH) olan kişilerde, özellikle de ileri evrede olanlarda veya diyalize girenlerde, en sık görülen şikayetlerden biri cilt kaşıntısıdır. Bu duruma pruritus denir.

Peki neden olur?

Başlıca nedeni, kanda atık birikmesidir. Normalde böbrekler bu atıkları atar, ancak böbrekler düzgün çalışmadığında bu zararlı maddeler vücutta kalır ve ciltte kaşıntıya neden olabilir.

Kuru cilt de bir diğer sorundur. Kalsiyum ve fosfor dengesi bozulduğunda cilt kuruyabilir ve kaşınmaya daha yatkın hale gelebilir. Kuruluk ve atık birikimi bir araya geldiğinde kaşıntı daha da kötüleşebilir.

Yapılan araştırmalar, diyaliz tedavisi gören birçok kişinin bu kaşıntıyı yaşadığını ortaya koymuştur. Hafif bir rahatsızlıktan günlük yaşamı etkileyen şiddetli bir duruma kadar değişebilir.

Bu kaşıntı uyumayı zorlaştırabilir, strese ve hatta depresyona yol açabilir. Bazıları için bu rahatsızlık, böbrek hastalığıyla yaşamanın en zor yanlarından biri haline gelebilir.

Böbreklerden kaynaklı cilt kaşıntısını tedavi etmek zor olabilir. Kremler ve nemlendiriciler yardımcı olabilir, ancak sorunun nedenini ortadan kaldırmaz.

Kaşıntıyı azaltmanın daha iyi yolu, fosfor seviyelerini kontrol etmektir. Bu, sağlıklı bir beslenme, fosfor bağlayıcı haplar ve diyalizle sağlanabilir.

Cilt bakımı da çok önemlidir. Böbrek rahatsızlığı olan kişiler yumuşak sabunlar kullanmalı, sıcak duştan kaçınmalı, her gün nemlendirici kremler sürmeli ve daha fazla hasarı önlemek için cildi kaşımamaya çalışmalıdır.

Sonuç olarak, cilt kaşıntısı, böbrek hastalığının yaygın ancak genellikle gözden kaçan bir belirtisidir.

Paylaşın

Erkeklerde En Sık Görülen Kanser Türleri

Kanser, dünya genelinde önde gelen ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Birçok farklı kanser türü bulunmakla birlikte, bazıları erkeklerde daha fazla yaygındır.

Haber Merkezi / Hangi tiplerin en yaygın olduğunu, belirtilerini ve risk faktörlerini bilmek, erken teşhis ve daha iyi sonuçlar elde etmeye yardımcı olabilir.

Prostat kanseri, birçok ülkede erkekler arasında en sık görülen kanser türüdür. Prostat, erkek üreme sisteminde bulunan ve menideki sıvının bir kısmını üreten küçük bir bezdir. Prostat kanseri genellikle yavaş büyür ve hemen belirti vermeyebilir.

Bazı erkekler idrar yaparken zorluk çekebilir veya bel veya kalçalarında ağrı hissedebilir. Doktorlar genellikle PSA testi adı verilen bir kan testi ve fizik muayene kullanarak prostat kanserini kontrol ederler. Araştırmalar, 50 yaş üstü erkeklerin ve özellikle ailesinde bu hastalık öyküsü olanların daha yüksek risk altında olduğunu göstermektedir.

Akciğer kanseri, erkeklerde kanserin önde gelen nedenlerinden biridir. Genellikle sigarayla ilişkilendirilir, ancak sigara içmeyenler bile akciğer kanserine yakalanabilir. Belirtiler arasında sürekli öksürük, göğüs ağrısı, nefes darlığı veya kanlı öksürük yer alabilir.

Akciğer kanseri erkeklerde diğer tüm kanser türlerinden daha fazla ölüme neden olmaktadır. 55 yaş üstü uzun süredir sigara içenler gibi bazı yüksek riskli bireyler için önerilen düşük doz BT taramaları sayesinde tarama yoluyla erken teşhis artık mümkün.

Kolon ve rektum kanserini de içeren kolorektal kanser, erkeklerde de oldukça yaygındır. Genellikle kalın bağırsakta polip adı verilen küçük büyümelerle başlar. Bu polipler çıkarılmazsa zamanla kansere dönüşebilir.

Kolorektal kanser belirtileri arasında bağırsak alışkanlıklarında değişiklikler, dışkıda kan veya mide ağrısı yer alabilir. Araştırmalar, 45 yaşından itibaren yapılan kolonoskopi gibi düzenli taramaların polipleri erken tespit edip çıkararak kanserin gelişmesini önleyebileceğini göstermektedir.

Mesane kanseri, kadınlardan çok erkekleri etkileyen bir diğer kanser türüdür. Genellikle mesanenin iç yüzeyinde başlar ve idrarda kan, sık idrara çıkma veya idrar yaparken ağrı gibi belirtilere neden olabilir.

Sigara içmek önemli bir risk faktörüdür ve işyerinde belirli kimyasallara maruz kalmak da riski artırabilir. Araştırmalar, erken teşhisin hayatta kalma oranlarını artırdığını ve mesane kanserinin genellikle erken evrelerde tedavi edilebildiğini göstermiştir.

Cilt kanseri, özellikle melanom, erkekler için giderek artan bir endişe kaynağıdır. Melanom, en tehlikeli cilt kanseri türüdür ve erken teşhis edilmezse hızla yayılabilir. Erkeklerde, özellikle sırt veya omuzlarda melanom gelişme olasılığı kadınlardan daha yüksektir.

Güneşe veya solaryuma çok fazla maruz kalmak riski artırır. Araştırmalar, güneş kremi kullanmanın, koruyucu giysiler giymenin ve cildi düzenli olarak yeni veya değişen benler açısından kontrol etmenin cilt kanserini önlemeye veya erken teşhis etmeye yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Bu beş kanser türü (prostat, akciğer, kolorektal, mesane ve cilt) erkeklerde en sık görülen kanser türleri arasındadır. Neyse ki, erken teşhis edilirse çoğu başarıyla tedavi edilebilir.

Paylaşın

Hava Kirliliği Zihinsel Geriliğe Neden Olabilir Mi?

Cambridge Üniversitesi’nden bilim insanları tarafından yapılan yeni bir araştırma, hava kirliliğine maruz kalmanın demans (bunama) geliştirme riskini önemli ölçüde artırdığını ortaya koyuyor.

Haber Merkezi / Demans, şu anda dünya çapında yaklaşık 57 milyon kişiyi etkiliyor ve 2050 yılına kadar en az 150 milyon kişiyi etkileyeceği tahmin ediliyor.

Araştırmada, en az bir yıl boyunca hava kirleticilerine maruz kalan 29 milyondan fazla katılımcının verileri temel alındı. Araştırma, üç temel hava kirleticisi olan PM2.5, azot dioksit ve is ile bunama riskinin artması arasında güçlü bir bağlantı buldu.

Araştırma, araç emisyonlarından, enerji santrallerinden ve sobalardan kaynaklanan PM2.5’in bunama riskini yüzde 17 oranında artırdığını gösterdi. Benzer şekilde, azot dioksit ve is de artan riske katkıda bulunmaktadır.

Araştırmanın sonuçları, hava kirliliğinin halk sağlığında kilit bir faktör olarak ele alınmasının önemini vurgulamaktadır.

Bunama (demans), zihinsel işlevlerin (bellek, düşünme, dil, problem çözme) ilerleyici kaybıyla karakterize bir durumdur. Genellikle yaşlılıkta görülür ve Alzheimer hastalığı gibi nedenlerden kaynaklanabilir.
Paylaşın

Kovid 19 Pandemisi Beyni Yaşlandırdı Mı? Dikkat Çeken Araştırma

Nottingham Üniversitesi’nden bilim insanları öncülüğünde yapılan yeni bir araştırmaya göre, Kovid 19 pandemisi, virüse hiç yakalanmamış olsak bile beynimizi daha hızlı yaşlandırmış olabilir.

Haber Merkezi / Nature Communications’da yayınlanan araştırmada, pandemiyi yaşamanın özellikle yaşlı yetişkinlerde, erkeklerde ve dezavantajlı geçmişe sahip kişilerde beyin sağlığını nasıl etkilediği incelendi.

Bilim insanları, pandemi başladıktan sonra taranan kişilerin, pandemiden önce taranan kişilere kıyasla daha hızlı beyin yaşlanması belirtileri gösterdiğini ortaya koydu.

Araştırmada görülen beyin değişiklikleri kalıcı olmayabilir ve zamanla tersine dönebilir.

Araştırmada, Birleşik Krallık Biyobankası projesi kapsamındaki yaklaşık bin sağlıklı yetişkinin beyin taramaları analiz edildi.

Araştırmaya öncülük eden Dr. Ali Reza Mohammadi Nejad, sonuçlara şaşırdığını belirterek, “Kovid geçirmemiş kişilerde bile beyin yaşlanmasının daha hızlı olduğu görüldü” dedi.

Dr. Ali Reza Mohammadi Nejad, “Bu, izolasyon, stres ve belirsizlik gibi genel pandemi deneyiminin zihinsel ve beyin sağlığımız üzerinde ne kadar güçlü olabileceğini gösteriyor” diye ekledi.

Araştırmanın yazarlarından Prof. Dorothee Auer, sonuçların beyin sağlığının sadece hastalıklardan kaynaklanmadığını hatırlattığını söyledi.

Prof. Dorothee Auer, “Pandemi, özellikle dezavantajlı olanların günlük yaşamlarını olumsuz etkiledi. Bu beyin değişikliklerinin geri dönüp dönmeyeceğini henüz bilmesek de, kesinlikle mümkün” ifadelerini kullandı.

Bir diğer yazar Prof. Stamatios Sotiropoulos, pandemi öncesi ve sonrasında alınan beyin taramalarına erişimin, önemli yaşam olaylarının beyni nasıl etkileyebileceğini incelemek için nadir bir fırsat sunduğunu ekledi.

Bilim insanları, araştırmanın sonuçları küresel stres karşısında zihinsel ve beyin sağlığının önemi konusunda farkındalık yaratmasını umuyor.

Paylaşın

Asit Reflüsü Ve GERD: Aynı Şey Mi?

Asit reflü ve gastroözofageal reflü hastalığı (GERD) yakından ilişkilidir, ancak terimler aynı anlama gelmez. Asit reflü, mide asidinin boğazı mideye bağlayan özofagus adı verilen tüpe geri kaçmasıdır.

Haber Merkezi / Asit reflü atağı sırasında, göğüste yanma hissi hissedilebilir; bu, genellikle mide ekşimesi olarak adlandırılır. Bu, ağır bir yemek yedikten veya kahve ya da alkol tükettikten sonra ortaya çıkabilir.

Bazen asit reflü, daha şiddetli bir reflü türü olan GERD’e dönüşür. GERD’in en yaygın belirtisi, haftada iki veya daha fazla yaşanan mide ekşimesidir. Diğer belirtiler arasında yiyecek veya ekşi sıvıların geri gelmesi, yutma güçlüğü, öksürük, hırıltılı solunum ve özellikle geceleri yatarken görülen göğüs ağrısı yer alabilir.

Eğer ara sıra asit reflüsü yaşıyorsanız, şu yaşam tarzı değişikliklerini deneyin:

Fazla kilolarınızdan kurtulun,
Daha küçük öğünler yiyin,
Yatmadan 2-3 saat önce yemek yemeyin,
Yatağınızın baş kısmını yükseltin,
Kızarmış veya yağlı yiyecekler, çikolata ve nane gibi mide ekşimesine neden olabilecek yiyecekleri tüketmeyin,
Karnınızın çevresini sıkan giysiler giymeyin,
Alkol ve tütün ürünleri tüketmeyin.

GERD’inizin olduğundan şüpheleniyorsanız, semptomlarınız kötüleşiyorsa veya mide bulantısı, kusma ya da yutma güçlüğü çekiyorsanız, doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Sivilce İzleri: En İyi Tedavi Yöntemi Hangisidir?

Sivilceler iyileştikten sonra geride kalan kırmızımsı veya kahverengi izler herhangi bir tedaviye gerek kalmadan kaybolabilir. Ancak sivilceleri sıkmak veya koparmak, iz kalma riskini de artırabilir.

Haber Merkezi / Sivilce izlerini iyileştirmek için çeşitli yöntemler uygulanabilir, ancak tek bir tedavi yöntemi herkes için en iyisi olmayabilir.

Aşağıdaki yaklaşımlardan biri veya birkaçı, sivilce izine, cilt tipine ve sivilce izinin şiddetine bağlı olarak cildin görünümünü iyileştirebilir.

Evde cilt bakımı: Güneş kremi kullanmak, sivilce izi olmayan cilt ile sivilce izi arasındaki kontrastı azaltmaya yardımcı olabilir. Azelaik asit veya hidroksi asit içeren bazı tıbbi kremler de faydalı olabilir.

Yumuşak doku dolguları: Kolajen, yağ veya diğer maddelerin deri altına enjekte edilmesi, sivilcelerin bıraktığı çukur izlerin üzerindeki cildi dolgunlaştırabilir. Bu yöntemin cilt renginde değişiklik riski çok düşüktür.

Steroid enjeksiyonu: Bazı kabarık sivilce izlerine steroid enjekte etmek cildin görünümünü iyileştirebilir.

Lazerle cilt yenileme: Genellikle daha önce dermabrazyon ile tedavi edilmiş sivilce izlerinde kullanılıyor. Bu tekniğin, koyu tenli veya keloid geçmişi olan kişilerde yan etki riski daha yüksektir.

Diğer enerji bazlı işlemler: Darbeli ışık kaynakları ve radyofrekans cihazları, cildin dış tabakasına zarar vermeden sivilce izlerinin daha az fark edilir olmasına yardımcı olur. 

Dermabrazyon: Bu işlem genellikle daha ciddi sivilce izleri için kullanılır. Doktor, cildin üst tabakasını hızla dönen bir fırça veya başka bir cihazla temizler. Yüzeysel sivilce izleri tamamen giderilebilir ve daha derin sivilce izleri daha az belirgin görünebilir.

Kimyasal peeling: Doktor, cildin üst tabakasını soymak ve daha derin izlerin görünümünü en aza indirmek için yara dokusuna kimyasal bir solüsyon uygular. Olası yan etkiler arasında, özellikle koyu ciltlerde kullanılan derin peelinglerde cilt renginde değişiklikler yer alır.

Cilt iğnelemesi: Doktor, alttaki dokuda kolajen oluşumunu teşvik etmek için iğneli bir cihazı cildin üzerinde gezdirir. Sivilce izleri için güvenli, basit ve etkili bir tekniktir.

Ameliyat: Doktor, punch eksizyonu adı verilen küçük bir işlemle sivilce izlerini tek tek keser ve yarayı dikiş veya deri grefti ile onarır. Subsizyon adı verilen bir teknikle, doktor sivilce izinin altındaki lifleri gevşetmek için deri altına iğneler yerleştirir.

OnabotulinumtoxinA (Botoks): Bazen sivilce izlerinin etrafındaki ciltte kırışıklıklar meydana gelir. Botoks enjeksiyonu, çevredeki cildi rahatlatarak akne izinin görünümünü iyileştirebilir.

Paylaşın

Saç Derisi Egzaması Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Saç derisi egzaması, tıbbi adıyla seboreik dermatit, esas olarak kafa derisini etkileyen, yüzde ve vücudun diğer yağlı bölgelerinde de görülen kronik bir cilt hastalığıdır.

Haber Merkezi / Saç derisi egzaması, genellikle kaşıntı, kızarıklık ve pullanma ile karakterizedir.

Nedenleri: Seboreik dermatitin kesin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, birden fazla faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıktığı düşünülür:

Malassezia mantarı: Saçlı deride doğal olarak bulunan bu mantar, bazı insanlarda aşırı çoğalarak ciltte tahrişe yol açabilir.
Yağ üretimi: Saçlı deri ve diğer yağlı bölgelerdeki sebum (cilt yağı) artışı, egzamayı tetikleyebilir.
Genetik yatkınlık: Ailede seboreik dermatit öyküsü olanlarda risk daha yüksektir.
Bağışıklık sistemi: Zayıf veya aşırı aktif bağışıklık tepkileri, hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayabilir.
Çevresel faktörler: Soğuk ve kuru hava, cildi kurutarak egzamayı kötüleştirebilir.
Hormonal değişiklikler: Hormon dalgalanmaları (örneğin ergenlik, hamilelik) hastalığı tetikleyebilir.
Diğer faktörler: Parkinson hastalığı, HIV/AIDS gibi bağışıklık sistemini etkileyen durumlar, bazı ilaçlar (ör. lityum) ve yetersiz cilt bakımı riski artırabilir.

Belirtileri: Saçlı deri egzamasının belirtileri şunlardır:

Pullanma ve kepek: Saçlı deride beyaz veya sarımsı pullar (kepek) oluşur. Bunlar saçta veya kıyafetlerde görünebilir.
Kızarıklık: Etkilenen bölgelerde kırmızı, tahriş olmuş cilt.
Kaşıntı: Hafif ila şiddetli kaşıntı, bazen rahatsız edici boyutta olabilir.
Yağlı görünüm: Saçlı deride yağlı, nemli bir his veya pullar.
Ciltte kabuklanma: İleri durumlarda pullar kalınlaşarak kabuklu bir görünüm alabilir.
Yayılma: Saçlı deriden kulak arkası, alın, kaşlar veya burun kenarlarına yayılabilir.

Tedavisi: Seboreik dermatit tamamen iyileşmeyebilir, ancak belirtileri kontrol altına almak mümkündür. Tedavi, hastalığın şiddetine ve bireysel duruma göre değişir:

Evde uygulanabilecek tedaviler:

Kepek şampuanları: Aktif bileşenler içeren şampuanlar (ör. ketokonazol, selenyum sülfit, salisilik asit, kömür katranı) pullanma ve kaşıntıyı azaltır.
Nazik temizlik: Parfümsüz, alkolsüz ürünler kullanılmalı. Aşırı sıcak suyla yıkamaktan kaçınılmalı.
Nemlendirme: Saçlı deriyi nemli tutmak için hipoalerjenik nemlendiriciler kullanılmalı.
Stres yönetimi: Yoga, meditasyon veya egzersizle stresi azaltmak, belirtileri hafifletebilir.
Beslenme: Omega-3 yağ asitleri (balık, ceviz) ve probiyotik içeren gıdalar (yoğurt, kefir) bağışıklığı destekleyebilir.

 Tıbbi tedaviler:

Topikal kortikosteroidler: Hidrokortizon veya betametazon içeren kremler/losyonlar, kızarıklık ve kaşıntıyı azaltır. Uzun süreli kullanımda dikkatli olunmalı.
Antifungal kremler: Ketokonazol veya siklopiroks içeren kremler, Malassezia mantarını hedefler.
Kalsinörin inhibitörleri: Takrolimus veya pimekrolimus, kortikosteroid alternatifi olarak kullanılabilir.
Fototerapi: Nadir durumlarda, UVB ışın tedavisi uygulanabilir.
Oral ilaçlar: Şiddetli vakalarda antifungal haplar veya bağışıklık düzenleyici ilaçlar reçete edilebilir.

Paylaşın