AIDS’e Karşı Geliştirilen Aşının Denemelerine Başlandı

Amerikan biyoteknoloji şirketi Moderna ile Uluslararası AIDS Aşısı Girişimi, yaptıkları duyuruda, AIDS’e karşı mRNA teknolojisiyle geliştirilen aşının insan üzerindeki denemelerine başladıklarını açıkladı.

Euronews’ta yer alan habere göre; Faz1 çalışmasının, Amerika Birleşik Devletleri’nde HIV-negatif olan 56 sağlıklı yetişkin üzerinde gerçekleşeceği belirtildi.

On yıllardır süren araştırmalara rağmen bilim insanları, her yıl binlerce insanı öldüren AIDS hastalığına karşı henüz bir aşı geliştirmeyi başaramadı. Ancak rekor sürede geliştirilen Covid-19 aşısında kullanılan mRNA teknolojisi, umutları artırdı.

Moderna şirketinin test ettiği aşının amacı, AIDS hastalığına neden HIV virüsü varyantlarına karşı belirli bir antikor türünün (bnAb) üretimini sağlamak. Aşı, bağışıklık sistemimizin bir parçası olan B hücrelerini bu antikorları üretmeleri için eğitmeyi amaçlıyor.

Klinik deneyler, bağışıklık tepkisini tetikleyebilen iki ayrı immünojen enjeksiyonunu test edecek.

Deneylerde mRNA teknolojisini kullanan Moderna, klinik çalışmalarla ilgili açıklamasında, geliştirilen aşının ilk amacının ‘bnAb’ antikor üretimi olduğunu ve bunun ilk adımı teşkil ettiğini kaydetti.

Klinik çalışmalara öncülük eden David Diemert, bu yolda bağışıklık sistemine ‘yardımcı olmak’ için başka immünojenlere de ihtiyaç duyulacağını belirterek, bu ‘güçlendirme kombinasyonu’nun HIV aşısı rejimi için kilit unsur olabileceği görüşünde.

Testlerde kullanılan immünojenler, Bill & Melinda Gates Vakfı ile ABD Ulusal Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü (NIAD) desteğiyle, Moderna ve Scripps Araştırma Enstitüsü tarafından geliştirildi.

BioNTech’in kurucularından Uğur Şahin ile Özlem Türeci de geçtiğimiz aylarda euronews’e verdikleri röportajda, AIDS aşısı üzerinde çalıştıklarını belirtmişti.

Paylaşın

Plastik Ambalajlardaki Kimyasallar Obeziteye Yol Açıyor

Yapılan yeni bir araştırma, günlük hayatta kullanılan plastik ambalajlar, aşırı kiloyu ve obezitenin gelişimini destekleyebilecek kimyasallar içerdiğini ortaya koydu. Dünyada yaklaşık 2 milyar insan aşırı kilo sorunu yaşarken, bunların yaklaşık 650 milyonu obezite kategorisine giriyor.

EurekAlert’in haberine göre, “Environmental Science & Technology” adlı hakemli dergide yer alan çalışma, ucuz olması ve gıdanın raf ömrünü uzatması nedeniyle yaygın olarak kullanılan plastik ambalajların binlerce farklı kimyasal madde içerdiğini ortaya koydu.

Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesinin (NTNU) öncülüğünde ve Almanya’daki Goethe Üniversitesinin katkılarıyla oluşturulan bir araştırma grubu, plastiklerin hangi kimyasalları içerdiklerini görmek için aralarında yoğurt kapları, içecek şişeleri ve mutfak süngerleri gibi günlük ürünlerin yer aldığı 34 farklı plastik ürünü inceledi.

İncelenen ürünlerde 55 binden fazla farklı kimyasal bileşen bulunurken, bunlardan 629’u tanımlandı. Bu maddelerden 11’inin insan metabolizmasına zarar verdiği gözlemlendi.

Yağ hücresini geliştiriyor

Yeni çalışmada incelenen plastik ürünlerin üçte birindeki kimyasalların, yağ hücresi gelişimine katkıda bulunduğun ortaya çıktı. NTNU Biyoloji Bölümünden Martin Wagner, incelemelerinin, plastik ürünlerin aşırı kilo ve obeziteye neden olabilecek maddeler içerdiğini gösterdiğini aktardı.

Plastik kirliliği

Güvenli sınır aşıldı

Geçtiğimiz günlerde Environmental Science&Technology Dergisi‘nde yayımlanan yeni bir çalışma, pestisitler, endüstriyel bileşikler ve antibiyotikler dahil olmak üzere 350 bin sentetik kimyasal ve plastiklerin yarattığı kirliliğin insanlık için güvenli sınırı aştığını ortaya koymuştu.

Kimyasal kirliliğin bir gezegen için son sınırlarına ulaştığı sonucuna varan bilim insanları, gezegeni saran bu kimyasal kirlilik karışımının, insanlığın bağlı olduğu küresel ekosistemlerin istikrarını tehdit ettiğini söyledi.

Araştırmanın sonuçlarına göre plastik kirliliği, Everest Dağı’nın zirvesinden en derin okyanuslara kadar gözlemleniyor ve poliklorlu bifeniller (PCB) gibi bazı toksik kimyasallar uzun ömürlü olup son derece yaygın.

Kimyasal kirlilik, tüm yaşamı destekleyen biyolojik ve fiziksel süreçlere zarar vererek gezegenin sistemlerini tehdit ediyor. Örneğin pestisitler, tüm ekosistemleri ve dolayısıyla temel ihtiyaçları ve hedeflenmediği halde birçok böceği yok ediyor.

Kirliliğin doğadaki yansıması

Birleşmiş Milletler (BM) Göç Eden Yabani Hayvan Türlerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme (CMS) tarafından yayımlanan bir raporda ise tatlı su türleri, kara hayvanları ve kuşlar da dahil olmak üzere CMS tarafından korunan türlerin nehir ekosistemlerindeki ve karadaki plastik kirliliğinden etkilendiği kaydedildi.

Uzmanlar, plastik kirliliğini yönetmeye yönelik küresel kapasitenin, plastik pazarında öngörülen büyümeye ayak uyduramadığı konusunda uyardı.

Raporda, 2030 yılına kadar, iddialı önlemlerle bile yılda 53 milyon metre tona kadar plastiğin su ekosistemlerine karışabileceği ve herhangi bir iyileştirme yapılmadığı takdirde bu rakamın yılda 90 milyon tona ulaşabileceğini vurgulandı.

Paylaşın

Kovid 19 Aşısının Çocuklarda Ve Gençlerde Yan Etkisi Az

İsrail Sağlık Bakanlığı, koronavirüs aşısı olan çocuklar ve gençlerde ağır yan etkilerin çok nadir görüldüğünü bildirdi. Bakanlık tarafından açıklanan ilgili rapora göre, aşı yapılan 12-15 yaş arası yaklaşık 900 bin çocuktan sadece 15’inde kalp kası iltihaplanması olarak da bilinen miyokardit tespit edildi.

Bu miyokardit vakalarından 12’sinin ilk doz aşıdan sonra görüldüğü ve kalp kası iltihaplanan 15 çocuktan 14’ünün erkek olduğu aktarıldı. Rahatsızlığın oldukça hafif atlatıldığı vurgulanan raporda, tüm çocukların birkaç günlük hastane tedavisinin ardından taburcu edildiği bildirildi.

Sağlık Bakanlığı raporuna göre 5-11 yaş arası çocuklarda ise aşı sonrası hiç miyokardit vakası görülmedi. Kalp kası iltihaplanmasına yakalanma riski en yüksek grubun ise ikinci doz aşıdan sonra 16-24 yaş arası gençler olduğu ifade ediliyor. 16-19 yaş arası grupta miyokardit riski istatistiksel açıdan 6 bin 638’de bir, 20-24 yaş arası grupta ise 9 bin 574’te bir olarak saptandı.

En düşük riskli grup 30 yaş üstü kadınlar

Koronavirüs aşısı sonrası miyokardit riski en düşük grubun ise 30 yaş üstü kadınlar olduğu belirtiliyor. Rapor, bu grupta bir milyondan fazla aşılanan kişi içinde sadece bir kişide kalp kası rahatsızlığı görüldüğünü ortaya koyuyor. Diğer yandan aşı olmayıp koronavirüse yakalanan kişilerin kalp kasının iltihaplanması riskinin ise aşılılara göre çok daha yüksek olduğu vurgulanıyor.

Aşı kampanyasını çok büyük oranda BioNTech/Pfizer aşısı ile sürdüren İsrail’de geçen yıl Mayıs ayında 12-15 yaş grubunun, geçen Kasım ayında ise 5-11 yaş grubundaki çocukların aşılanmasına başlanmıştı. Ülkede gençlerin yüzde 60’ının, çocukların ise yüzde 20’sinin şu ana dek aşılandığı bildiriliyor.

İsrail Sağlık Bakanlığı’nın özellikle tüm yaş gruplarındaki yan etkileri ele alan raporu, aşı kampanyasının başından 17 Ocak 2022 tarihine kadar olan süredeki aşılamalardan çıkarılan sonuçları kapsıyor.

Paylaşın

Kovid 19’u Ağır Geçirme Riskini Artıran Gen Keşfedildi

Polonyalı bilim insanları, Kovid 19 hastalığını ağır geçirme riskini iki kat artıran bir gen tespit etti. Araştırmacılar bu çalışmanın Kovid 19’a karşı yüksek riskli insanları belirlemede yardımcı olacağına inanıyor.

Polonya Sağlık Bakanı Adam Niedzielski tarafından yapılan açıklamada, bir buçuk yılı aşkın süredir yapılan çalışmalar sonucunda Kovid 19’u ağır geçirmeye neden olan bir gen keşfedildiği belirtildi.

Niedzielski’ye göre bu keşif, gelecekte Kovid 19’dan ciddi şekilde etkilenme yatkınlığı olan insanların tespit edilebileceği anlamına geliyor.

Bilim insanları söz konusu buluşun Kovid 19’u ağır geçirme yatkınlığı olan kişileri aşılanma konusunda teşvik edeceğini umut ediyor. Araştırmacılara göre, aşı güvensizliği Doğu Avrupa’da ölüm oranlarında belirleyici rol oynuyor.

Öte yandan genetik olarak Kovid 19’u ağır geçirme riski bulunanlara enfeksiyon durumunda daha geniş tedavi imkanları sağlanabileceği düşünülüyor.

‘Tespit edilen gen en önemli 4. genetik faktör’

Araştırmanın yapıldığı Bialystok Medikal Üniversitesi’nden bilim insanları, bulunan genin bir kişinin Kovid 19’u ne kadar ağır geçireceğini belirleyen 4. en önemli genetik faktör olduğunu belirtti. Buna göre diğer üç önemli faktör kişinin yaşı, kilosu ve cinsiyeti.

Söz konusu genin Polonya’da nüfusun yaklaşık yüzde 14’ünde; Avrupa’da yüzde 8 ila 9’unda; Hindistan’da ise yüzde 27’sinde bulunduğu ifade edildi.

Paylaşın

İnsanlar Günde Beş Saatini Mobil Uygulamalarda Geçiriyor

Mobil uygulamaların kullanımını takip eden App Annie isimli şirketin yaptığı araştırmaya göre insanlar günde ortalama 4,8 saati mobil telefonlarında geçiriyor. İngiltere’nin medya denetim kurumu Ofcom, 2020 yılında benzer bir oran tespit etmişti, ancak onların verilerine televizyon izleme süresi de dahil edilmişti.

App Annie’nin yaptığı araştırmaya göre insanlar 2021 yılında mobil uygulamalara 170 milyar dolar harcadı, uygulamalar 230 milyar defa indirildi. Araştırma, TikTok’un dünya çapında en çok indirilen uygulama olduğunu, kullanıcıların 2020 yılına kıyasla TikTok’ta yüzde 90 oranında daha fazla vakit geçirdiğini saptadı.

Büyük ekranlar yavaş yavaş yok oluyor

App Annie’nin Genel Müdürü Theodore Krantz, cep telefonların harcanan zaman, indirilen uygulama sayısı ve elde edilen gelir gibi birçok alanda rekor kırdığını söyledi. Krantz, “Büyük ekranlar yavaş yavaş yok oluyor, cep telefonları neredeyse her alanda rekor kırmaya devam ediyor” diye konuştu.

App Annie, 2022 yılında aylık TikTok kullanıcı sayısının 1.5 milyarı aşacağını öngörüyor. Hindistan, Türkiye, ABD, Japonya, Meksika, Singapur ve Kanada’da yapılan çalışma, mobil uygulamalarda geçirilen zamanın ortalama 4 saat 48 dakika olduğunu, bunun 2019 yılına kıyasla yüzde 30 yükseldiğini tespit ediyor.

Brezilya, Endonezya ve Güney Kore’de bu sürenin 5 saati aştığı belirtiliyor. Mobil uygulamalarda geçirilen her 10 dakikadan 7’si TikTok başta olmak üzere sosyal medya, fotoğraf ve video uygulamalarında harcanıyor.

2021 yılında 2 milyon yeni uygulama ve oyun

App Annie’nin çalışmasına göre mobil uygulamalar ekosistemine 2021 yılında 2 milyon yeni uygulama ve oyun eklendi. 100 milyon doların üstünde gelir getiren uygulamaların sayısında ise yüzde 20 artış kaydedildi. Çalışmaya göre Youtube dünyanın en popüler video paylaşım platformu oldu ve 60 ülkede bir milyondan fazla video indirildi. Netflix birçok bölgede ikinci sırada yer aldı.

App Annie, mobil oyunlarda da artış olduğunu, insanların geçtiğimiz yılda indirdikleri oyunlara 116 milyar dolar harcadığını açıkladı. En popüler oyunlar arasında ‘hiper basit’, yani oynaması kolay ve ücretsiz mobil video oyunların olduğunu belirtti. Bazı kullanıcılar bu oyunlarda yoğun şekilde görülen reklamlardan şikayetçi olsa da reklamcılık sektörü 2021’de bu alanda oldukça başarılı oldu ve reklam harcamaları 295 milyar doları aştı.

Sağlık ve ruh sağlığı uygulamaları

App Annie’nin araştırması, pandeminin insanların yaşam alışkanlıklarında değişikliklere yol açtığını saptadı. Örneğin Singapur, Brezilya ve Endonezya başta olmak üzere, dünyanın her yerinde insanlar alışveriş uygulamalarında daha çok vakit geçirmeye başladı. 2021’de alışveriş uygulamalarında toplam 100 milyar saat harcandı.

UberEats gibi yemek ve içecek uygulamalarında harcanan vakit de önceki seneye kıyasla yüzde 50 oranında arttı. İnsanların pandemi sürecinde spor salonlarına gidememesinden dolayı sağlık ve spor uygulamaları da daha sık kullanılmaya başlandı.

Aynı zamanda Headspace ve Calm gibi meditasyon uygulamaları da daha popüler hale geldi. Meditasyon uygulamalarını en çok gençlerin indirdiği, 2021 yılında bu uygulamaların kullanımında yüzde 27 artış olduğu tespit edildi. Çöpçatanlık uygulamalarının kullanımında da 2018 yılına kıyasla yüzde 95 artış belirlendi, bu uygulamalar için 4 milyar dolardan fazla harcama yapıldı.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

‘Küresel Isınma’ Böbrek Taşı Hastalarını Artıracak

ABD’de yapılan yeni bir araştırma, iklim krizi dolayısıyla artan küresel ısının böbrek taşı vakalarının yüzde 2,2 ile 3,9 arasında yükselmesine yol açacağını gösterdi. Hekimler, “ısınan gezegenin özellikle çocuklarınki başta, insan sağlığı üzerinde etkileri olması kaçınılmaz diyor.”

Araştırmaya göre, iklim krizi nedeniyle artan sıcaklıklar, ısı ve su kaybıyla şiddetlenen ağrı verici böbrek taşı rahatsızlığı çekenlerin çoğalmasına yol açacak.

The Guardian gazetesinin haberine göre ABD’de yaklaşık her 10 kişiden birinin muzdarip olduğu böbrek taşı rahatsızlığının görülme sıklığının (insidans) ülkenin kuzeyinden güneyine indikçe artmakta olduğu gerçeğinden yola çıkan araştırmacılar, Güney Carolina eyaletinde ısı ve nemle bağlantılı böbrek taşı sorununun yüzyıl sonuna kadar nasıl seyredeceğini öngörmek üzere iki iklim senaryosu uyguladılar.

İklim krizi daha çok böbrek taşı üretecek

Philadelphia Çocuk Hastanesinden (Chop) elde edilen verilere göre sera gazı salımının bugünkü oranlarda sürüp sürmemesine veya orta düzeye çekilip çekilmemesine bağlı olarak vaka sayısının yüzde 2,2 ile 3,9 arasında artacağı ve bunun her iki durumda da sağlık harcamalarında büyük bir artışa yol açacağı görüldü.

Böbrek taşlarına, yoğunlaşmış idrarda gelişen ve idrar yolundan geçerken dayanılmaz ağrılara yol açan sert mineral birikintileri (çoğunlukla kalsiyum) neden oluyor. Son yirmi yılda böbrek taşı görülme sıklığı, özellikle beyaz olmayanlar, kadınlar ve ergenler arasında arttı.

Gezegenin ısınması bir halk ve çocuk sağlığı sorunu

Böbrek taşı rahatsızlığının artışına beslenme alışkanlıklarında ve yaşam tarzında gerçekleşen değişiklikler de katkıda bulunuyor. Ancak önceki araştırmalar, yaşam alanlarındaki yüksek sıcaklıklarının riski artırdığını gösteriyor. Su kaybı riskinin arttığı çok sıcak günlerden sonra böbrek taşından ötürü hastanelere başvuranların sayısı da artıyor.

Chop pediatrik ürologu Gregory Tasian, “İklim değişikliğinin özellikle çocuklar açısından, insan sağlığı üzerindeki etkisi üzerinde çok konuşulmuyor, ancak ısınan gezegenin insan sağlığı üzerinde önemli etkileri olacak” diyor.

Scientific Reports’ta yayınlanan çalışmanın sonuçlarına göre, değişik iklim modelleriyle yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlara göre yüzyılın sonuna kadar ortalama sıcaklık 1,1 ile 5,4 derece (Santigrad) artacak.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

Tıpta Bir İlk: Domuzdan İnsana Kalp Nakli

ABD’nin Maryland eyaletinde yer alan Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi’nde ölmek üzere olan 57 yaşındaki kalp hastası David Bennett’a  son çare olarak domuz kalbi nakledildi. Dünyada böylesi bir ameliyatın ilk kez yapıldığı açıklandı.

Doktorlar, alınan özel izin sonrası Cuma günü yapılan ameliyatın 7 saat sürdüğünü, David Bennett adlı hastanın sağlık durumunun iyi olduğunu duyurdu.

David Bennett’ın ameliyattan bir gün önce, “Ya ölecektim ya da bu ameliyatı olacaktım. Ameliyatın karanlıkta bir atış olduğunu biliyorum ama bu aynı zamanda benim son şansım” dediği aktarıldı.

Ölümcül bir kalp hastalığına yakalanan ve bir dönem hayatından umut kesilen Bennett, ameliyat öncesi altı hafta boyunca hasta yatağında özel bir makinaya bağlanmıştı. Bennett’ın ameliyat sonrası uzun vadede sorun yaşayıp yaşamayacağı ise hala bilinmiyor.

Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi doktorları, yapılan bu ameliyat ile genetiği değiştirilmiş hayvandan alınan bir kalbin, insan vücudunda hemen reddedilmediğinin görüldüğünü söylüyor.

Nakil için az sayıda insan organı bağışlandığı için bilim insanları, hayvan organlarının nasıl kullanılacağı konusuna daha fazla eğilmeye başladı.

Maryland Üniversitesi bilimsel araştırmalar direktörü Muhammed Mohiuddin, “Bu işe yararsa, bekleyen hastalar için sonsuz bir tedarik imkanı ortaya çıkacak” dedi.

Ancak bu tür nakil girişimleri daha önce genelde hastaların vücutları hayvan organını hemen reddettiği için başarısız oldu.

Bu sefer Maryland Üniversitesi cerrahları, hücrelerinde, organın hemen reddedilmesine neden olan bir şekeri çıkararak genetiği değiştirilmiş bir domuz kalbi kullandı.

Geçen yıl bilim insanları, başka bir canlı türünden insana organ nakli konusunda yeni bir çığır açan gelişmeye imza atmıştı. Genetiği değiştirilmiş bir domuzda geliştirilen böbreğin insan vücudunda sorunsuz çalışmaya başlamıştı.

Paylaşın

Mercedes, ‘Tek Şarjla 1000 Km’ Giden Elektrikli Aracını Tanıttı

Alman otomobil üreticisi Mercedes-Benz tek şarjla 1000 kilometre yol kat eden yeni elektrikli aracını tanıttı. ‘Şimdiye kadar yapılmış en verimli Mercedes-Benz’ olarak nitelendirilen VISION EQXX, 100 km’de 10 kilowat saatten (kWh) daha az enerji tüketimine sahip.

Tesla’nın Model S 60’ının aynı mesafede 18,1 kWh tükettiği biliniyor. Mercedes-Benz CEO’su Ola Kaellenius, “Mercedes-Benz VISION EQXX, elektrikli otomobillerin geleceğini nasıl hayal ettiğimizdir” dedi.

Elektrikli araç piyasasında Tesla’yı geride bırakmak isteyen Mercedes, 2021’de, sekiz pil tesisi inşa etti ve 2030 yılına kadar 40 milyar eurodan fazla yatırım yapmayı planladığını duyurdu. Şirket ayrıca 2025’ten itibaren tüm yeni araç platformlarının yalnızca elektrikli otomobil üreteceğini kaydetti.

Fiyatı ne olacak?

Şirketin Teknoloji Sorumlusu Markus Schaefer, prototipi yıl ortasından önce çeşitli arazi türlerinde test edeceğini söyledi. Bataryanın ne zaman piyasaya sunulacağını belirtmeyen Schaefer, “Bu kadar küçük bir bataryaya sahip 1000 km menzilli bir otomobili gerçek hayatta ilk gösteren biz olacağız” dedi.

Schaefer ayrıca aracın fiyatına, müşterilerle ilgili yapılacak araştırmadan sonra karar verileceğini kaydetti. Menzil kaygısı, elektrikli araçların yüksek talep görmemesinin önündeki en önemli engellerden biri olarak görülüyor. Mercedes, 18 ay içinde üretilen prototipin “menzil kaygısına son verdiğini” duyurdu.

Elektrikli araca geçişe hazırlık

Almanya’da elektrikli araçlar için devlet tarafından sağlanan teşviklerin değeri 2021’de bir önceki yıla göre yaklaşık 4,7 kat artarak 3 milyar euroyu aştı.

Emisyon salımı hedeflerine ulaşmak için 2030’a kadar trafikte 15 milyon elektrikli otomobilin olmasının amaçlandığı ülkede, liste fiyatı 40 bin euronun altında olan elektrikli otomobiller için 9 bin euro devlet ve üretici teşviki bulunuyor. Almanya’da kamuya açık elektrikli otomobil şarj istasyonu sayısı 1 Aralık 2021 itibariyle 11 bin 600 artarak 50 bin 901 oldu.

Paylaşın

22 Yıl Sonra İlk Kez Görüntülendi

Avustralya’ya özgü ve nadiren görülen “yürüyen” pembe el balığı, 22 yıl sonra ilk kez Tazmanya kıyılarında görüntülendi. Pembe el balığı daha önce en son 1999 yılında yine Tazmanya açıklarında bir dalgıç tarafından görülmüştü.

Yetkililer, yakın zaman öncesinde bu türü nesli tükenmekte olan olarak sınıflandırmıştı. Ancak araştırmacılar, bu yılın başlarında çekilen bir denizin derinliklerinde çekilen bir kayıtta onu tekrar bulduklarını açıkladı.

Bilim insanları bu türün korunaklı koylarda yaşayan bir sığ su türü olduğunu düşünüyordu. Ancak yeni görüntüye göre pembe el balığı, daha önce yaşadığından daha derin ve daha açık sularda, yaklaşık 150 metre derinlikte görüntülendi.

İsminden de anlaşılacağı üzere bu tür, deniz yatağı boyunca yürüyebildiği büyük “ellere” sahip.

Tazmanya Üniversitesi’nden deniz biyoloğu Neville Barrett, heyecan verici bir keşif olarak değerlendirdiği yeni görüntüler hakkında, “Daha geniş bir habitata sahip olduklarını gördüğümüz için pembe el balıkların hayatta olmaları açısından bize umut vadediyor” dedi.

Barrett’in ekibi Şubat ayında mercan, ıstakoz ve balık türlerini incelemek için korunan bir deniz parkının tabanına yemli bir kamera bırakmıştı.

Üniversitenin Antarktika ve Deniz Araştırmaları Enstitüsü’nden Ashlee Bastiaansen, Ekim ayında görüntüleri izlerken bu balığı fark ettiğini söyledi.

Görüntülerde, 15 cm. büyüklüğündeki balığın dikenli ıstakoz tarafından rahatsız edildikten sonra bir resiften çıktığı görülüyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Dünyanın En Eski Soy Ağacı Ortaya Çıkarıldı

İngiltere’de bilim insanları 5 bin 700 yıllık bir anıt mezardaki insan kemiklerini inceleyerek dünyanın en eski soy ağacını keşfetti. Cotswolds şehrindeki anıt mezarda bulunan kalıntıların DNA analizi, gömülen insanların aynı aileden beş farklı kuşağa ait olduğunu ortaya koydu.

BBC Türkçe’de yer alan habere göre; Cilalı Taş Devri’ne ait anıt mezardaki insanların çoğu, aynı adamdan çocukları olan dört farklı kadının soyundan geliyor. Bu insanlar, bağlı oldukları anaerkil birinci kuşağa göre, mezarın farklı kısımlarına gömülmüş.

Araştırmacılara göre bu buluş, birinci kuşak kadınların bu topluluğun gözünde önemli bir sosyal konuma sahip olduğunu ortaya koydu.

Gloucestershire’da tarihi Hazleton North bölgesinde yer alan anıt mezar, bir ucu kuzeye bir ucu da güneye bakan L şeklinde iki kısımdan oluşuyor. İki kadın ve çocuklarının yanı sıra, o çocukların beşinci kuşağa kadar uzanan kendi çocukları da, mezarın güney kısmına gömülmüş.

ABD’deki Harvard Tıp Okulu’ndan Prof. David Reich, “Diğer iki kadın ve onların çocukları kuzeye bakan kısıma gömülmüş ancak bazılarının kalıntıları daha sonraki zamanlarda güney kısma alınmış gibi görünüyor. Bunun nedeni, kuzeydeki kısmın bir süre sonra çökmesi ve başka bir aile bireyini gömmenin artık imkansız hâle gelmiş olması olabilir” şeklinde açıklıyor.

DNA araştırmasına liderlik eden ekipteki Newcastle Üniversitesi’nden Dr. Chris Fowler’a göre, bu buluşun önemi büyük. Fowler, Cilalı Taş Devri’nden kalan diğer mezarlardaki mimari yapıyı da inceleyerek aile bireylerinin bu mezarlara ne şekillerde gömüldüğü ile ilgili daha fazla bilgi sahibi olabileceklerini söylüyor.

Anıt mezarın ait olduğu tarihsel dönem de önemli. Mezarın yapıldığı çağda İngilizler, binlerce yıl önce ataları Anadolu ve Ege’den Avrupa’ya göç etmiş olan topluluklar sayesinde çiftçilikle tanışmıştı.

Araştırmacılar, anıt mezarlardaki kalıntıları inceleyerek, Taş Devri’nde yaşamış olan bu insanların aile dinamiklerini ve kültürlerini daha yakından tanımayı da başarabilir.

Aile mezarını inceleyen araştırmacılar, “üvey oğul” kavramının da bu aile yapılarına girdiğine dair işaretler olduğunu söylüyor. Bazı erkeklerin anneleri mezarda olsa da, biyolojik babalarının mezarda olmadığı dikkat çekti.

Kayıp kadınlar

Kazılar sırasında araştırmacılar erken yaşta ölmüş iki kız çocuğun kalıntılarını buldular ancak bazı kadınların aynı mezara gömülmediğini fark ettiler.

“Bazı kadınların kayıp olduğuna” dikkat çeken Prof. Reich, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Erkekler ve kadınların doğum oranları aynıydı, dolayısıyla bu kadınların nerede olduğu bir sır. Bir sonraki anıt mezarda da değiller ve bütün bu insan topluluğu arasında da kayıplar. Yoksa ölen insanlar yakılıyor muydu? Ölülerin bazı topluluklarda yakıldığını biliyoruz. Yoksa sadece belli bir sosyal statüsü olan insanları mı bulabildik?”

Anıt mezarlar, çokeşliliğin erkeklerle sınırlı olmadığı bir aile düzenine işaret ediyor. Erkeklerin birden fazla kadından çocuk sahibi olduğu gibi, kadınların da birden fazla erkekten çocuk sahibi olduğu anlaşılıyor.

Aynı erkekten çocuk sahibi olan farklı kadınların genel olarak birbiri ile akraba olmadığı görülüyor. Ancak kadınların, birbiri ile yakın akraba olan birden fazla erkekten çocuk sahibi olduğu örnekler de var.

Araştırma raporunun yazarları arasındaki , İspanya’daki Bask Bölgesi Üniversitesi’nden genetik uzmanı Iñigo Olalde, son teknolojilerin ve anıt mezardaki DNA’nın iyi korunmuş olmasının da yardımıyla, hem dünyanın en eski soy ağacını keşfedebildiklerini, hem de eski toplulukların sosyal yapıları hakkında daha fazla bilgi sahibi olma şansı yakaladıklarını ifade etti.

Paylaşın