Alzheimer Hastaları İçin Umut Veren Keşif

İmmünolog Juan José Lasarte, “Koku alma sisteminin bağışıklık ve merkezi sinir sistemlerindeki rolüne odaklandık ve mentolün hayvan modellerinde bağışıklık sistemini uyarıcı bir koku olduğunu doğruladık” dedi ve ekledi:

“Bu maddeye 6 ay boyunca kısa süreli maruz kalmanın Alzheimer’lı farelerde bilişsel gerilemeyi önlediğini ve en ilginç olanı da sağlıklı genç farelerin bilişsel yeteneğini geliştirdiğini gözlemledik.”

Fareler üzerinde yapılan yeni bir çalışma, mentol solumanın Alzheimer hastalarının bilişsel yeteneklerini geliştirebileceğini ortaya koydu.

Bulgular, bu kimyasal bileşiğin, Alzheimer’ın beyne verdiği hasarın bir kısmını durdurabileceğine işaret ediyor.

İspanya’daki Uygulamalı Tıbbi Araştırma Merkezi’nden immünolog Juan José Lasarte ve meslektaşları, mentole maruz bırakılan farelerde interlökin-1-beta (IL-1β) proteininde bir azalma fark etti.

Bu protein normalde vücudun iltihabi tepkisini düzenlemeye yardımcı oluyor. Ancak bu tepki kontrolden çıktığında zarara yol açabiliyor.

Çalışmada gözlemlenen IL-1b seviyelerindeki azalma, hem sağlıklı farelerde hem de Alzheimerlı farelerde bilişsel yeteneklerin gelişmesiyle ilişkilendirildi.

Araştırma ekibi, genetiğini düzenleyerek Alzheimer hastalığının nakledildiği fareler üzerinde 6 aylık bir süre boyunca mentol soluma tedavisi uyguladı.

Bu uygulamanın farelerin bilişsel yetenekleri ve hafızalarının bozulmasını engellediği, ayrıca beyindeki IL-1β proteinini de güvenli seviyelere geri ittiği görüldü.

Hakemli bilimsel dergi Frontiers in Immunology’de yayımlanan araştırma, Alzheimer ve diğer merkezi sinir sistemi hastalıklarına karşı koymak için koku alma sistemini uyarmaya dayalı tedavilerin geliştirilebileceğini düşündürüyor.

Lasarte, “Koku alma sisteminin bağışıklık ve merkezi sinir sistemlerindeki rolüne odaklandık ve mentolün hayvan modellerinde bağışıklık sistemini uyarıcı bir koku olduğunu doğruladık” ifadelerini kullandı.

Bu maddeye 6 ay boyunca kısa süreli maruz kalmanın Alzheimer’lı farelerde bilişsel gerilemeyi önlediğini ve en ilginç olanı da sağlıklı genç farelerin bilişsel yeteneğini geliştirdiğini gözlemledik.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları, Uzayda Şimdiye Kadar Görülen En Büyük Patlamayı Tespit Etti

Bilim insanları, şimdiye kadar gözlemlenen en büyük kozmik patlamayı tespit etti. ‘Güneş sisteminin 100 katı büyüklüğünde’ olduğu tahmin edilen patlamanın, süper kütleli karadeliğe emilen gazdan kaynaklandığı düşünülüyor.

Haber Merkezi / Bilim insanları, bu tür olayların çok nadir olduğunu ve daha önce bu ölçekte hiçbir şeye tanık olunmadıklarını söylüyorlar.

Geçen yıl bilim insanları, GRB 221009A olarak bilinen bir patlamaya daha tanık oldu. Bu, en parlak patlama olarak kayıtlara geçti.

AT2021lwx ilk olarak 2020’de California’daki Zwicky Geçici Tesisi ve ardından Hawaii merkezli Asteroid Karasal Darbeli Son Uyarı Sistemi (ATLAS) tarafından tespit edildi.

8 milyar ışıkyılı uzaklıkta izlenen patlama, bilinen herhangi bir süpernovadan 10 kat daha parlak ve şimdiye kadar üç yıldan fazla sürdü, bu da onu kaydedilen en enerjik patlama yapıyor.

Southampton Üniversitesi’nden Astronom Dr. Philip Wiseman, “Bunun güneş sisteminin 100 katı büyüklüğünde ve güneşin yaklaşık 2 trilyon katı parlaklığa sahip bir ateş topu olduğunu tahmin ettik. Üç yılda, bu olay Güneş’in 10 milyar yıllık ömründe salacağı enerjinin yaklaşık 100 katı kadar enerji açığa çıkardı” dedi.

AT2021lwx olarak bilinen patlamanın evren yaklaşık altı milyar yaşındayken meydana geldiği düşünülüyor ve hala bir teleskoplar ağı tarafından izleniyor.

Bilim insanlar, patlama için çeşitli farklı nedenleri araştırıyor ama tam nedeni henüz bilinmiyor. Örneğin patlamanın bir kara delik tarafından parçalanmış geniş bir gaz bulutu olabildiği ileri sürülüyor.

Paylaşın

NASA’dan Çarpıcı “Kara Delik” Animasyonu

NASA, kara delikler hakkında bir animasyon yayınladı. Kara delikler çekim alanı her türlü maddesel oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, büyük kütleli gök cisimleri şeklinde tanımlanmakta.

Evrende bilinen en büyük kara deliklerden biriyse TON-618 adlı dev cisim. Bilim insanlarının “canavar” diye nitelediği bu cismin kütlesi 2004’te ölçülmüştü. Ölçümler, TON-618’in kütlesinin Güneş’in 66 milyar katı olduğunu göstermişti.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, süper kütleli kara deliklerin ulaşabildiği korkutucu boyutları gözler önüne seren bir animasyon yayımladı.

Animasyonda Güneş’ten giderek uzaklaştıkça rastlanabilecek devasa kara deliklerin konumları, tahmini görünüşleri ve isimleri yer alıyor.

Evrenin dev cisimleri olan bu kara delikler, Güneş’in kütlesinin yaklaşık 100 bin katından başlıyor ve milyarlarca katı kütleye ulaşabiliyor.

Süper kütleli kara delikler, galaksilerin merkezlerinde yer alıyor. Örneğin Güneş Sistemi’ni ve dolayısıyla Dünya’yı barındıran Samanyolu Galaksisi’nin merkezinde de Sagittarius A* adlı bir süper kütleli kara delik var.

Bu kara delik de Güneş’in yaklaşık 4 milyon katı kütleye sahip ve Dünya’dan sadece 26 bin ışıkyılı uzaklıkta.

Ancak bundan çok daha büyük kara delikler olduğu biliniyor. Örneğin görüntülenen ilk kara delik unvanını taşıyan M87’nin kütlesi Güneş’in 5,37 milyar katı.

NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden teorik astrofizikçi Jeremy Schnittman, “Çoğu Hubble Uzay Teleskobu’nun yardımıyla yapılan doğrudan ölçümler, 100’den fazla süper kütleli kara deliğin varlığını doğruluyor” ifadelerini kullanıyor.

Bilim insanı, “Peki nasıl bu kadar büyüyorlar? Galaksiler çarpıştığında merkezlerindekideki kara delikler de sonunda birleşebiliyor” diye de ekliyor.

Öte yandan evrendeki tüm kara delikler süper kütleli cisimler değil. Zira bilinen en küçük kara delikler, Güneş’in yaklaşık beş katı kütleye sahip.

Yıldız kütleli kara delik adı verilen bu cisimler, yaşamının sonuna gelmiş iri bir yıldızın kendi içine çöken çekirdeğinden oluşuyor.

Yıldız kütleli karadeliklerin üst sınırı da Güneş’in kütlesinin yaklaşık 65 katı kadar.

Evrende bilinen en büyük kara deliklerden biriyse TON-618 adlı dev cisim. Bilim insanlarının “canavar” diye nitelediği bu cismin kütlesi 2004’te ölçülmüştü.

Ölçümler, TON-618’in kütlesinin Güneş’in 66 milyar katı olduğunu göstermişti.

Astrofizikçilerin kara delikler için belirlediği teorik üst kütle sınırı ise Güneş’in yaklaşık 50 milyar katı.

Bu yüzden bilim insanları, evrenin ve kara deliklerin teorik tahminlere meydan okumakta çok iyi olduğunu vurguluyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları Ay Toprağından Oksijen Çıkarmanın Yolunu Buldular

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Houston’daki Johnson Uzay Merkezi’nde çalışan bilim insanları, simüle edilmiş ay toprağından oksijen çıkarmanın yolunu buldular.

Ay’da kalıcı bir insan varlığı oluşturmak, NASA’nın uzun vadeli hedeflerinden biri ve bu görev, ilk astronotların 2025 gibi erken bir tarihte Ay yüzeyine dönmesini sağlayacak.

Bu son deneyin başarısı, artık oksijen toplama teknolojisinin hazırlık seviyesinin 6’ya ulaştığı, yani uzayda test edilmeye hazır olduğu anlamına geliyor.

ABD uzay ajansının Ay’da insan üsleri inşa etme planlarını ciddi ölçüde ilerletecek bir hamleyle, NASA’daki bilim insanları Ay toprağından nasıl oksijen çıkarılacağını buldu.

NASA’nın Houston’daki Johnson Uzay Merkezi’nden bir ekip, karbotermal reaksiyon yaratmak için yüksek güçlü bir lazer kullanarak ilk kez vakumlu bir ortamda yapay Ay toprağından oksijeni başarıyla çıkardı.

Karbotermal İndirgeme Gösterimi (Carbothermal Reduction Demonstration/CaRD) deneyi, solunum için oksijen üretmenin yanı sıra ulaşımda itici yakıt olarak da hayati önem taşıyabilir.

NASA mühendisi Anastasia Ford, “Ekibimiz CaRD reaktörünün Ay yüzeyinde hayatta kalabileceğini ve başarılı bir şekilde oksijen çıkarabileceğini kanıtladı” diyor.

Bu, diğer gezegenlerde sürdürülebilir insan üsleri inşa etmek üzere mimariyi geliştirme yönünde büyük bir adım.

Ay’da kalıcı bir insan varlığı oluşturmak, NASA’nın Artemis görevinin uzun vadeli hedeflerinden biri ve bu görev, ilk astronotların 2025 gibi erken bir tarihte Ay yüzeyine dönmesini sağlayacak.

Bu son deneyin başarısı, artık oksijen toplama teknolojisinin hazırlık seviyesinin 6’ya ulaştığı, yani uzayda test edilmeye hazır olduğu anlamına geliyor.

NASA’da kıdemli bir mühendis olan Aaron Paz şöyle diyor: Bu teknoloji Ay yüzeyinde her yıl kendi ağırlığının birkaç katı oksijen üretme potansiyeline sahip, bu da insan varlığının ve Ay ekonomisinin sürekliliğini mümkün kılacak.

Önceki haftalarda NASA, programın ilk mürettebatlı uzay uçuşu olacak Artemis II görevinde Ay’ın etrafında dolaşacak 4 astronotu açıklamıştı.

Astronotlar 10 gün sürecek uçuş denemesinde NASA’nın devasa Uzay Fırlatma Sistemi (Space Launch System/SLS) roketiyle gönderilen Orion uzay aracında seyahat edecek. Bu kişiler, 50 yılı aşkın süredir Ay’ın yakın çevresinde uçan ilk astronotlar olacak.

ABD uzay ajansı, mürettebatsız test uçuşunu çoktan tamamlamış, Orion aracı Ay’ın etrafında uçarak Kasım 2022’de Dünya’ya dönmüştü.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kuasarların Sırrı 60 Yıl Sonra Çözüldü

Kütlesi milyonlarca ila on milyarlarca güneş kütlesi arasında değişen, gaz diski ile çevrili süper kütleli bir kara delik tarafından desteklenen ve son derece parlak aktif galaksi çekirdeği olan kuasarların sırrı, 60 yıldan uzun süren araştırma ve tartışmaların sonucunda çözüldü.

Aşırı parlaklığa ve kütleye sahip, gizemini büyük ölçüde koruyan gök cisimleri olan kuasarlar, ilk kez 1950’lerde keşfedildi. Kuasarlar, evrendeki en parlak ve en güçlü nesneler diye bilinmekte.

Monthly Notices of the Royal Astronomical Society adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan yeni araştırmada, kuasarların muhtemelen galaksiler arasındaki çarpışmalar sonucu ortaya çıktığı ifade edildi.

Kuasarların yaydığı enerjinin bir galaksideki tüm yıldızların yaydığı enerjiden daha fazla olabileceği düşünülüyor.

Öte yandan keşfedilmelerinin üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen böyle bir enerji patlamasını neyin tetikleyebileceğine dair bir sonuca varılamamıştı.

Şimdiyse Birleşik Krallık’taki Sheffield ve Hertfordshire Üniversitelerinden araştırmacılar, gözlemlerden elde edilen veriler doğrultusunda, kuasar oluşumunun galaksi birleşmeleriyle tetiklendiği sonucuna vardı.

İspanya’nın La Palma bölgesindeki Isaac Newton Teleskobu’nu kullanan araştırmacılar, kuasara sahip 48 galaksi ve kuasarı olmayan 100 galaksinin üzerinde çalıştı

Bunun sonucunda kuasarlı galaksilerin diğer galaksilerle doğrudan etkileşime girme veya çarpışma olasılığının üç kat fazla olduğu saptandı.

Araştırmanın başyazarı Dr. Jonny Pierce, “Kuasarlar dünyanın dört bir yanındaki bilim insanlarının daha fazla bilgi edinmek istediği bir alan” diye konuştu.

NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu gibi yeni güçlü cihazlar kuasarlara dair de önemli fikirler verebilir. Zira bu teleskop, yaklaşık 13 milyar yıl önce oluşmuş, evrendeki en uzak kuasarlardan gelen ışığı bile tespit edebiliyor.

Kuasarların daha ayrıntılı incelenmesi, Güneş Sistemi’ni ve dolayısıyla Dünya’yı da içeren Samanyolu Galaksisi’nin geleceğine dair de fikir veriyor.

Zira Samanyolu’nun, en yakın komşusu Andromeda Galaksisi’yle çarpışma rotasında olduğu uzun süredir biliniyor. Yeni çalışma, Samanyolu’nun tamamının bu süreçte bir kuasara dönüşebileceği anlamına geliyor.

Araştırmanın yazarlarından Prof. Dr. Clive Tadhunter, “Kuasarlar, evrendeki en aşırı fenomenlerden biri” diyor ve ekliyor:

Gördüklerimiz, muhtemelen kendi galaksimizin Andromeda’yla yaklaşık 5 milyar yıl sonra çarpışacağı geleceği temsil ediyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanlarını Şaşkına Döndüren “Kara Delik”

Uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen ‘Kara Delik’lere ilişkin her gün yeni bir gelişme yaşanıyor. Bilim insanları, karanlık noktasından ışık çıkan yeni bir kara delik türü karşısında şaşkına döndü.

Bilim insanları, bunun aslında yeni bir kozmik varlık çeşidi olabileceğini söylüyor.

Bir bilgisayar simülasyonu modelinden ortaya çıkan teorik bir yapı olan bu gizemli kozmik cisimi, uzayda Dünya’daki en iyi teleskoplardan bile saklanan gökcisimleri olabileceğine işaret ediyor.

ABD’deki Johns Hopkins Üniversitesi’nden, araştırmayı yöneten Pierre Heidmann yaptığı açıklamada şöyle dedi:

Çok şaşırdık… Cisim bir kara deliğe tıpatıp benziyor ama karanlık noktasından ışık çıkıyor.

Araştırmacılar “topolojik soliton” diye adlandırdıkları cismi Physical Review D adlı akademik dergide yayımlanacak yeni bir çalışmada açıkladı.

Bilim insanları uzayda, Dünya’daki ultra hassas sensörlerle gözlemlendiğinde benzer kütleçekimsel etkilere sahip olan ve kara delik gibi algılanabilecek başka cisimler olması ihtimalini araştırdı.

Kara delikler, ışığın bile çekiminden kaçamayacağı kadar yoğun bir çekim alanına sahip, çökmüş yıldızlardır.

Kütleçekim dalgalarının 2015’te tespit edilmesi astrofizik dünyasında çığır açarak kara deliklerin varlığını doğruladı.

Bu tespit, ışığın karadeliklerin etrafında tıpkı Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğü gibi, kara deliklerin merkezinden belli bir uzaklıkta döndüğünü gösterdi.

Bu mesafe, kara deliğin “gölgesinin” kenarını belirleyerek gelen herhangi bir ışığın bilim insanlarının “olay ufku” diye adlandırdığı bölgeye ölümcül bir şekilde çarpmasına yol açıyor.

Öte yandan bilim insanları, topolojik solitonun uzayı tıpkı bir kara delik gibi bozduğunu ancak bir kara delik gibi davranmadığını söyledi.

Simülasyonda solitonun, “gerçek” bir kara delik olsaydı güçlü çekim kuvvetinden kaçamayacak olan, ışığın zayıf ışınlarını karıştırdığı ve yaydığı bulundu.

Araştırmacılar uzayın fotoğraflarını kullandıkları birkaç senaryoda, bir kara deliği ve topolojik solitonu, sanki bir kamerayla çekilmişler gibi merceğin önüne yerleştirdi.

Simülasyonlarda, her iki kozmik varlık da kütleçekimsel etkileri nedeniyle çarpık resimler üretirken, solitonun farklı davrandığı görüldü.

Dr. Heidmann, “Işık güçlü bir şekilde bükülüyor ancak bir kara delikteki gibi emilmek yerine, tuhaf hareketlerle dağılarak bir noktada kaotik bir şekilde bize geri geliyor” dedi.

Karanlık bir nokta görmüyoruz. Çok fazla bulanıklık görüyoruz, bu da ışığın bu tuhaf nesnenin etrafında deli gibi döndüğü anlamına geliyor.

Araştırmacılar, bu çalışma uzaydaki yeni cisimlere dair bir öngörü olmasa da bunun, kara deliklere kıyasla bu tür cisimlerin neye benzediğine dair en iyi model görevini görebileceğini söyledi.

Nesne hâlâ teorik olsa da bilim insanlarının matematik denklemleri kullanarak onu oluşturabilmesi ve simülasyonlar kullanarak neye benzediğini gösterebilmesi, Dünya’daki en iyi teleskoplardan bile saklanan gökcisimleri olabileceğine işaret ediyor.

Çalışmanın bir diğer yazarı Ibrahima Bah, “Karşınızdaki şeyin bir kara delik olmadığını nasıl anlarsınız? Bunu test etmek için iyi bir yolumuz yok. Topolojik solitonlar gibi varsayımsal nesneleri incelemek bunu anlamamıza da katkı sağlayacak” dedi.

(Kaynaak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dünya’ya Çarpan En Büyük Asteroit, Dinozorları Öldüren Asteroit Olmayabilir

Bilim insanları, 200 milyon yıl önce Dünya’ya çarpan ve Wredefort Krateri’ni oluşturan asteroittin 66 milyon yıl önce dinozorları öldüren asteroitten daha büyük olabileceğini öne sürdüler.

Haber Merkezi / Güney Afrika’nın Johannesburg kentinin yaklaşık 120 km güneybatısında yer alan Wredefort Krateri’nin çapı yaklaşık 159 km.

Bilim insanlarının yaptığı son araştırmalar, 200 milyon yıl önce oluşan Wredfort Krateri’nin başlangıçta 250 ila 280 km çapında olduğunu gösteriyor.

Konuya ilişki daha önce yapılan araştırmalarda Wredfort Krateri’nin başlangıçta 172 km çapında olduğu tahmin edilmişti.

Bilim insanları, bu tahmine dayanarak, krateri oluşturan asteroitin yaklaşık 15 km genişliğinde olduğu ve saatte yaklaşık 53.900 km hızla çarptığını hesaplamışlardı.

Journal of Geophysical Research: Planets dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, bilim insanları Wredfort Krateri’ni yeniden ölçtüler ve asteroitin boyutu hakkında yeni bilgiler buldular.

Bilim insanları, asteroitin 20 ila 25 km çapında olduğunu ve 72.000 ile 90.000 km/s arasında Dünya’ya çarptığını buldular.

Araştırmanın baş yazarı Natalie Allen, kraterlerin boyutunun daha doğru bir tahmininin, Dünya’da ve güneş sistemi boyunca bulunan diğer kraterlere de ışık tutabileceğini söyledi.

Dinozorları öldüren asteroid yaklaşık 66 milyon yıl önce Dünya’ya çarpmıştı ve yaşamın yaklaşık yüzde 75’ini yok etmişti.

Araştırmalar Wredfort Krateri’ni oluşturan asteroidin dinozorları öldüren asteroidin neredeyse iki katı büyüklüğünde olduğunu gösteriyor.

Bilim insanları, Dünya tarihindeki en büyük enerji salınımının belki de o zaman gerçekleştiğini söylüyorlar.

Paylaşın

James Webb, Var Olmaması Gereken Galaksiler Bulup Duruyor

Şimdiye kadar uzaya gönderilmiş en güçlü teleskop olan ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu (JWST), var olmaması gereken galaksiler bulup duruyor.

James Webb Uzay Teleskobu ise 13,5 milyar yıl öncesini, yani evrenin yeni oluştuğu zamanı gözlemleyebilecek kadar güçlü bir cihaz.

James Webb Uzay Teleskobu, kızılötesinde rahatça gözlem yapabilmek için gereken tüm kriterleri karşılıyor.

Bir bilim insanı, James Webb Uzay Teleskobu’nun (JWST) var olmaması gereken galaksiler bulup durduğu uyarısı yaptı.

Araştırmacılar, NASA’nın çığır açan teleskobunun şimdiye kadar gördüğü en eski ve en büyük galaksilerden 6’sının, evrende bulundukları yer göz önüne alındığında gerektiğinden daha büyük ve daha olgun göründüğü uyarısında bulunuyor.

Yeni bulgular, bu galaksilerin evrenin başlangıcından gelen Samanyolumuz kadar olgun olduğunu bildirdiği önceki bilimsel araştırmaların üzerine ekleme yaparak ilerleme sağladı.

An itibarıyla yeni bir makale, nasıl oluştuklarını daha iyi anlamak için galaksileri “stres testine” tabi tutarak bu bulguları doğrulamış görünüyor.

Bu çalışma, bilim insanları bir hata yapmadıysa, evren hakkındaki bazı temel bilgileri kaçırıyor olabileceğimize işaret ediyor.

Sıradışı galaksileri inceleyen yeni makalenin yazarı, Austin’deki Texas Üniversitesi’nden Mike Boylan-Kolchin “Eğer bu kütleler doğruysa, demek ki keşfedilmemiş bir bölgedeyiz” diyor.

Galaksi oluşumu hakkında çok yeni bir şeye ya da kozmolojide bir değişikliğe ihtiyaç duyacağız. En uç olasılıklardan biri, evrenin Büyük Patlama’dan kısa süre sonra tahmin ettiğimizden daha hızlı genişlemesi ki bu da yeni kuvvetler ve parçacıklar olduğu anlamına gelebilir.

Profesör Boylan-Kolchin’in “Stress testing ΛCDM with high-redshift galaxy candidates” (Yüksek derecede kırmızıya kayma gerçekleşen galaksi adaylarıyla ΛCDM’ye stres testi yapma) başlıklı makalesi bu hafta Nature Astronomy’de yayımlandı.

Bu makale, JWST’den gelen bilgilerin bilim insanlarının karşısına derin bir ikilem koyduğunu öne sürüyor. Veriler, onlarca yıldır kozmolojiye yön veren karanlık enerji ve soğuk karanlık madde paradigmasında, yani ΛCDM’de bazı yanlışlıklar olabileceğine işaret ediyor.

Genellikle galaksiler gazlarının yaklaşık yüzde 10’unu yıldızlara dönüştürür. Fakat yeni keşfedilen galaksiler gazın neredeyse tamamını yıldızlara dönüştürüyor olmalı.

Bu teorik açıdan mümkün. Ancak bilim insanlarının şimdiye kadar beklediğinden farklı bir şey.

Galaksilerin daha fazla gözlemlenmesi, yaşlarını ve kütlelerini daha çok açıklığa kavuşturacaktır. Bu, gözlemlerin yanlış olduğunu; merkezlerindeki süper kütleli kara delikler galaksiyi ısıttığı için olduklarından daha büyük göründüklerini ya da aslında sanıldıklarından daha geç bir dönemden geldiklerini ama görüntüleme sorunları nedeniyle daha yaşlı göründüklerini ortaya koyabilir.

Ancak bu gözlemler doğrulanırsa, gökbilimciler kozmosa ve galaksilerin nasıl büyüdüğüne dair anlayışlarını değiştirerek alışılmadık derecede büyük ve olgun galaksileri hesaba katacak şekilde modellerini ayarlamak zorunda kalabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Juice’un Jüpiter Yolculuğu Resmen Başladı: Sekiz Yıl Sürecek

Jüpiter’in buzullarla kaplı olan Ganymede, Europa ve Callisto isimli üç uydusunda yaşam izleri arayacak olan Juice’un yolculuğu başladı. Uzay aracının yolculuğu sekiz yıl sürecek.

Her şey yolunda gittiği takdirde 2031 yılının Temmuz ayında hedefine ulaşacak olan Juice, Kasım 2034’e kadar Jüpiter’in üç uydusu üzerine 35 uçuş gerçekleştirecek. Daha sonra da Ganymede’nin yörüngesine yerleşerek 2035 yılına kadar oradan bilgi toplayacak.

Juice’un araştırma yapacağı Ganymede, Callisto ve Europa uyduları 1610 yılında İtalyan astronom Galileo Galilei tarafından keşfedildi. Biri İo olmak üzere dört “Galileo uydusundan” üçü olan bu uydular, güneş sistemimizde Güneş ya da Dünya dışında bir cismin yörüngesinde dönen ilk cisimlerdir.

Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından Jüpiter gezegeninin uydularında keşif yapma göreviyle hazırlanan Juice uzay aracı, hava muhalefeti nedeniyle bir günlük bir gecikmenin ardından Fransız Guyanası’ndaki uzay üssünden fırlatıldı. ESA’dan yapılan açıklamaya göre, fırlatmadan yaklaşık 27 dakika sonra bin 500 kilometre yüksekliğe ulaşan Juice, kendini taşıyan Ariane 5 roketinden ayrıldı. Böylece Jüpiter’e yolculuk resmen başlamış oldu.

Misyonun amacı Jüpiter’in buzullarla kaplı olan Ganymede, Europa ve Callisto isimli üç uydusunda yaşam izleri aramak. Hem bu uydularda yaşamın mümkün olup olmadığı, hem de geçmişte bir yaşamın var olup olmadığı araştırılacak.

Jüpiter Buzlu Aylar Kaşifi ya da kısa Juice olarak adlandırılan uzay aracının yolculuğu sekiz yıl sürecek.

Juice projesi pek çok açıdan ilk olma özelliğini taşıyor. Ariane 5 roketiyle gönderilecek olan uzay aracı, başka bir gezegenden (Jüpiter) onun uydusuna doğru yörünge değiştiren ilk uzay aracı olacak. Ayrıca Dünya’nın uydusu Ay dışında başka bir uydunun yörüngesine ilk kez girilecek. Görevin toplam maliyeti yaklaşık 1.6 milyar Euro. ESA’ya göre Juice, “dış güneş sisteminde şimdiye kadar uçurulmuş en güçlü uzaktan algılama da dahil birçok yüksek teknoloji sistemi barındırıyor.

Misyon ESA’ya ait olsa da Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, Japon Uzay Ajansı JAXA ve İsrail Uzay Ajansı’nın da bazı donanım araçlarının yapımına katkısı oldu.

Her şey yolunda gittiği takdirde 2031 yılının Temmuz ayında hedefine ulaşacak olan Juice, Kasım 2034’e kadar Jüpiter’in üç uydusu üzerine 35 uçuş gerçekleştirecek. Daha sonra da Ganymede’nin yörüngesine yerleşerek 2035 yılına kadar oradan bilgi toplayacak.

İşte bu misyonla ilgili heyecan verici bazı temel bilgiler:

Juice misyonu üç uyduya yönelik olsa da Jüpiter’in bilinen toplam 95 uydusu var. Güneş sistemimizdeki en büyük gezegen olan Jüpiter,  diğer tüm gezegenlerin toplam kütlesinin iki katı büyüklüğe sahip. NASA’nın kıyaslamasına göre Dünya bir madeni para büyüklüğünde olsaydı, Jüpiter bir basketbol topu büyüklüğünde olurdu.

Jüpiter’in büyüklüğü ona güçlü bir manyetik alan kazandırıyor. Juice’un görevinin bir parçası da bu alanın gezegeni çevreleyen buzlu uyduları nasıl etkilediğini keşfetmek.

Bilim insanları manyetik alanın Jüpiter’in uyduları arasında gazları hareket ettirdiğini zaten biliyor. Gezegenin en büyük üçüncü uygusu olan İo’daki volkanlardan salınan sülfür ve oksijen Juice’ın keşifte bulunacağı  üç uyduya da ulaşıyor. Araştırmacıların Juice aracılığıyla öğrenmek istedikleri şey ise bu sürecin nasıl işlediği.

Keşfin yapılacağı Jüpiter uyduları

Juice’un araştırma yapacağı Ganymede, Callisto ve Europa uyduları 1610 yılında İtalyan astronom Galileo Galilei tarafından keşfedildi. Biri İo olmak üzere dört “Galileo uydusundan” üçü olan bu uydular, güneş sistemimizde Güneş ya da Dünya dışında bir cismin yörüngesinde dönen ilk cisimlerdir.

Juice misyonunun birincil hedefi olan Ganymede, güneş sistemimizde kendi manyetik alanını üreten tek uydu özelliğinde. Çapı 5 bin 268 kilometre ve demir ağırlıklı bir sıvıdan oluşan metalik çekirdeği ile güneş sistemimizdeki en büyük aydır. Yeraltı okyanusunun Dünya’daki tüm okyanusların toplamından daha fazla su barındırdığı düşünülmektedir.

ESA’daki bilim insanları Jüpiter’in en büyük ikinci uydusu olan Callisto’nun yörüngesine girerek Juice’un gezegenin ilk zamanlarında, Jüpiter’in çevresindeki ortam hakkında bilgi toplayacağını umuyor. Callisto eşit miktarda kaya ve buzdan oluşuyor ve 100 kilometreden daha derinlerde yeraltı sıvılarından bir okyanusa sahip olabileceği düşünülüyor.

Europa ise Dünya’nın uydusu Ay’dan biraz daha küçük ve o da yeraltı okyanusu barındırıyor. Silikat kayadan oluşan gök cisminin kabuğu buzdan. Bilim insanları Europa’nın uzaya su buharı püskürttüğü üzerinde duruyor.  Görevin ana hedefleri arasında Europa’da yaşam belirtileri ve su çukurları olup olmadığını keşfetmek de yer alıyor.

Aşırı soğuk ve aşırı sıcak koşullarda sürecek olan görev

Juice uzay aracı zor koşullarda görev yapacak. Jüpiter ve uydularının etrafındaki bölge güneş sistemimizdeki en yoğun radyasyon ortamlarına sahip. Aslında devasa bir gaz kütlesi olan Jüpiter’in çevresindeki sıcaklık -230 santigrat derece. Diğer yandan Juice’un Jüpiter’e ulaşmak için geçmek zorunda olduğu Venüs çevresindeki sıcaklık ise 250 santigrat derece.

Kütle çekim desteğiyle geçekleşen uçuşun uzay aracını 2031’de Jüpiter’deki hedefine ulaştırması planlanıyor. Juice misyonunda görev alan araştırmacılar, Jüpiter’in atmosferi, manyetik alanı ve bunların birbirleriyle nasıl etkileşime girdiği ve gezegenin uydularını nasıl etkilediğine dair çeşitli soruların yanıtlarını bulmayı amaçlıyor.

Bu soruların yanıtlarının bilim insanlarının gezegenlerin temel fiziğini daha iyi anlamalarına ve nihayetinde Jüpiter’in uydularından birinde yaşamın mümkün olup olmadığını anlamalarına yardımcı olacağı umuluyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Dolunayda İntiharlar Artıyor!

İntihar nedenleri üzerine yapılan yeni bir araştırma, alkol bağımlısı veya şiddetli stres altında olan kişilerin dolunayda intihar etme olasılıklarının daha yüksek olduğunu tespit etti.

Haber Merkezi / Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) Indiana Tıp Üniversitesi tarafından intihar nedenleri üzerine yapılan yeni bir araştırmanın sonuçları açıklandı.

Dolunaya yaklaşan haftalarda daha fazla intiharın meydana geldiği tespit edilen araştırmada, 2012 – 2016 yılları arasında intihar edenlerin yaşam koşulları ve intihar oranları araştırıldı.

Özellikle 55 yaş üstü insanların dolunayda daha fazla intihar etme eğiliminde olduğu belirtildi. Dolunay sırasında gelen ışık vücudumuzun sirkadiyen ritminde değişikliklere neden olur.

Araştırma ekibinde yer alan Alexander Nicholas, “Dolunay sırasında intiharların artmasının nedenlerini bulmaya çalıştık. İntihar düşüncesi yüksek olan kişilerin böyle bir dönemde gözlem altında tutulması gerekip gerekmediğine dair de araştırma yaptık” dedi.

Araştırma ekibi, intihar düşüncesi olanlardan kan örnekleri aldılar ve kandaki biyobelirteçleri analiz ettiler. Alkol bağımlısı veya şiddetli stres altında olan kişilerin dolunayda intihar etme olasılıklarının daha yüksek olduğu tespit edildi.

Paylaşın