Yeni Bir Buz Türü Keşfedildi: Suya Bakışımızı Değiştirebilir

University College London (UCL) ve Cambridge Üniversitesi’nden bilim insanları, su hakkındaki düşüncelerimize ışık tutabilecek yeni bir buz formu keşfetti: Dış Güneş Sistemi’ndeki buzlu uyduların içinde bulunabilir.

Bu buz amorf, yani molekülleri sıradan, kristal buzda olduğu gibi düzgün bir şekilde sıralanmak yerine düzensiz bir forma sahip.

Yeni isimlendirilen MDA (orta yoğunluklu amorf buz), diğer buz formlarından daha çok sıvı suya benziyor ve bilim insanlarının H2O’yu daha iyi anlamasını sağlayabilir.

University College London (UCL) ve Cambridge Üniversitesi’ndeki araştırmacılar bu beklenmedik keşfi, “cuma öğleden sonra yaptığınız ve ne olacak diye izlediğiniz deneylerden biri” sırasında yaptı.

Ekip, eksi 200 santigrat dereceye kadar soğutulmuş bir kavanozda, çelik toplarla birlikte sıradan buzları çalkaladı. İşlem küçük sıradan buz parçaları üretmedi ve bunun yerine bilim insanları sıvı suyla aynı yoğunluğa sahip bir buz formu buldu.

Soğuk ortamından dolayı kristal oluşturacak yeterli termal enerjiye sahip olmadığından amorf buz, bilhassa uzayda bulunan ana buz türüdür. Dünya’daysa nadirdir.

İnce beyaz bir toz gibi görünen MDA, Dış Güneş Sistemi’ndeki buzlu uyduların içinde var olabilir.

Jüpiter ve Satürn’den gelen gelgit kuvvetleri de sıradan buz üzerinde topla yapılan deneyde meydana gelenlere benzer kuvvetler sergileyebilir.

Çalışmada buzun, ısınıp yeniden kristalleştiğinde Jüpiter’in Ganymede’si gibi buzla kaplı uydularda tektonik hareketleri ve “buz depremlerini” tetikleme potansiyeline sahip büyük miktarda ısı açığa çıkardığı da bulundu. Bu buz birkaç kilometre kalınlığında olabilir.

University College London’dan Profesör Christoph Salzmann, “Su tüm yaşamın temelidir” diyor ve ekliyor:

“Varlığımız suya bağlı, onu aramak için uzay görevleri düzenlesek de bilimsel açıdan çok az anlaşılmış durumda.

20 kristal buz formunu biliyoruz fakat bugüne kadar yüksek yoğunluklu ve düşük yoğunluklu amorf buzlar diye bilinen sadece iki ana amorf buz türü keşfedilmişti.

Bu bulgu, sıvı su ve onun birçok anormalliğini anlamamız açısından geniş kapsamlı sonuçlar verebilir.”

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Heyecan Yaratan Keşif: Yaşanabilir Bölgede Yeni Bir Gezegen Bulundu

Gökbilimciler sadece 31 ışık yılı uzakta Dünya benzeri bir ötegezegen keşfetti. Gezegenin Dünya’nın kütlesinin 1,36 katına sahip olduğu belirtiliyor. Bilim insanları yüzeyinde sıvı halde su bulundurabilecek koşullara sahip gezegenlerin yaşanabilir bölgede yer aldığını ifade ediyor.

Zira bu gezegenler yıldıza daha yakın olduklarında sıcaklık arttığı için su buharlaşıyor, daha uzak olduğunda ise donmuş halde olabilir.

Ancak bir gezegenin yaşanabilir bölgede yer alması, yüzeyinde mutlaka su olduğu anlamına gelmiyor. Gezegenin organik bileşikleri içerip içermediği, bir atmosfere sahip olup olmadığı gibi ayrıntılar ancak ileri gözlemlerle ortaya çıkarılabilir.

Almanya’daki Max Planck Astronomi Enstitüsü’nden Diana Kossakowski liderliğindeki bir astronom ekibinin keşfettiği gezegen, yıldızının yaşanabilir bölgesinde yer alıyor.

Kossakowski ve ekibinin keşfettiği Wolf 1069b adlı gezegen de yörüngesinde döndüğü yıldızın yaşanabilir bölgesinde yer alıyor. Ekip bu yıldıza da Wolf 1069 adını verdi.

Gezegenin Dünya’nın kütlesinin 1,36 katına sahip olduğu belirtiliyor. Wolf 1069b, aynı zamanda Dünya’ya benzemesiyle de heyecan yaratıyor.

Kossakowski, “Wolf 1069 yıldızının verilerini analiz ettiğimizde, kabaca Dünya kütlesine sahip bir gezegenden geldiği görülen net, düşük genlikli bir sinyal keşfettik” diye konuştu.

Hakemli bilimdel dergi Astronomy & Astrophysics’te yayımlanan bulgular, Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerde yaşanabilirlik belirtilerini aramaya yönelik çalışmalara bilgi sağlayabilir.

Öte yandan gökbilimci Wolf 1069 yıldızının bir kırmızı cüce olduğunu vurguladı. Nispeten küçük ve soğuk olan kırmızı cüceler, genelde Güneş’in yarısından daha az kütleye sahip oluyor.

Kossakowski yeni keşfedilen gezegenin yıldızın etrafında Dünya’ya kıyasla çok daha hızlı döndüğünü belirtiyor:

Yıldızın yörüngesinde dönüşü 15,6 gün içinde tamamlanıyor. Dünya ve Güneş arasındaki mesafenin sadece 15’te 1’ine denk gelen bir mesafede dönüyor.

Diğer bir deyişle Dünya’nın Güneş’e uzaklığı, Wolf 1069b’nin kendi yıldızına uzaklığından 15 kat fazla. Ayrıca Wolf 1069b’de bir yıl sadece 15,6 gün sürüyor.

Max Planck Enstitüsü’nün keşifle ilgili açıklamasına göre, Wolf 1069b’nin daima bir tarafı yıldızına dönük. Bu da Ay’ın sürekli aynı yüzünün Dünya’ya bakmasına benziyor. Yani Wolf 1069b’nin bir yüzünde sürekli gündüz diğer yüzünde sürekli gece yaşanıyor.

Ancak bu durum, yaşanabilir koşulların oluşmasına engel değil. Açıklamada, “Ekip, gezegenin gündüz tarafının geniş bir alanında yaşanabilir koşulların olabileceğini düşünüyor. Bu konuda iyimserler” ifadeleri yer alıyor:

Yıldızda görünürde (şiddetli patlamalar gibi) herhangi bir aktivite olmaması, Wolf 1069b’nin atmosferinin önemli bir kısmını muhafaza etmiş olma ihtimalini de artırıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Jüpiter’in Etrafında 12 Yeni Uydu Keşfedildi; Uydu Sayısı 92’ye Çıktı

Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeni Jüpiter’in etrafında 12 yeni uydu keşfedildi. Jüpiter’in uydularından biri olan Europa, 1610’da İtalyan gökbilimci Galileo Galilei tarafından keşfedilmişti.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Voyager 2 uzay aracı 1979’da Europa’ya yakın geçiş yaparak uydunun ilk yörünge fotoğraflarını çekmişti.

Gökbilimciler, Jüpiter’in etrafında 12 yeni uydu keşfetti. Böylece Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeninin çevresindeki uyduların sayısı 92’ye yükseldi.

Bu sayı, güneş sistemindeki diğer tüm gezegenlerden daha fazla. Daha önce ilk sırada 83 teyit edilmiş uydusuyla Satürn bulunuyordu.

Yeni keşiflerin ardından Satürn ikinci sıraya yerleşti.

Keşfi gerçekleştiren ekipten bir isim olan Carnegie Enstitüsü’nden bilim insanı Scott Sheppard, Jüpiter’in uydularının Uluslararası Astronomi Birliği’ne bağlı Küçük Gezegen Merkezi’nce listeye eklendiğini dile getirdi.

Uydular 2021 ve 2022 yıllarında Hawaii ve Şili’deki teleskoplar kullanılarak keşfedildi ve yörüngeleri de takip gözlemleriyle teyit edildi.

Sheppard’a göre yeni uyduların boyutları 1 kilometre ile 3 kilometre arasında değişiyor.

Bilim insanı Scott Sheppard, “Umarım yakın gelecekte bu dış uydulardan birini yakından görüntüleyerek kökenlerini daha iyi tespit edebiliriz.” ifadesini kullandı.

Avrupa Uzay Ajansı nisan ayında Jüpiter’e bir uzay aracı göndererek gezegenin kendisini ve en büyük, buzlu uydularından bazılarını inceleyecek.

NASA da gelecek yıl Jüpiter’le aynı ismi taşıyan uydusunu keşfetmek için “Europa Clipper”ı fırlatacak. Zira donmuş kabuğunun altında bir okyanus barındırıyor olabilir.

NASA, Europa Clipper uzay aracını, 2024’te yaşam için uygun koşullara sahip olup olmadığını araştırmak için Europa’ya fırlatmayı planlıyor.

ABD Havacılık ve Uzay Ajansının (NASA) Jüpiter keşif aracı Juno, gezegenin buzullarla kaplı uydusu Europa’yı yakın geçişi sırasında fotoğraflamıştı.

Europa’nın ekvatoruna yakın bir alana odaklanan ilk görüntüde, Europa’nın buzlu kabuğuna işaret eden çıkıntı ve çukurlar göze çarpmıştı.

Sheppard, Jüpiter ve Satürn’ün, bir zamanlar birbirleriyle ya da kuyruklu yıldızlarla veya asteroitlerle çarpışan daha büyük uyduların parçaları olduğuna inanılan küçük uydularla dolu olduğunu belirtiyor.

Aynı durum Uranüs ve Neptün için de geçerli, ancak mesafenin çok uzak olması uydu tespitini oldukça zorlaştırıyor.

Jüpiter’in 92’ye çıkan uydusundan biri olan Europa, 1610’da İtalyan gökbilimci Galileo Galilei tarafından keşfedilmişti.

NASA’nın Voyager 2 uzay aracı 1979’da Europa’ya yakın geçiş yaparak uydunun ilk yörünge fotoğraflarını çekmişti.

(Kaynak: Eurnews Türkçe)

Paylaşın

Yeni Keşfedilen Bir Çift Yıldızlı Sistem Çok Tuhaf Davranışlar Sergiliyor

Gökbilimci André-Nicolas Chené, “Samanyolu’nun en az 100 milyar yıldız ve muhtemelen 100 milyarlarca yıldız daha içerdiğini biliyoruz. Bu olağanüstü çift yıldızlı sistem esasen 10 milyarda bir görülür” diyor ve ekliyor:

“Çalışmamızdan önce, Samanyolu gibi sarmal bir galakside bu türden sadece bir veya iki sistemin bulunabileceği tahmin ediliyordu.”

Yeni keşfedilen ve çok nadir olan bir çift yıldızlı sistem, onu bulan araştırmacılara göre çok tuhaf davranışlar sergiliyor.

Sistem o kadar alışılmadık ki muazzam büyüklükteki Samanyolu galaksimizde ondan sadece yaklaşık 10 tane bulunduğu düşünülüyor.

Bu sistem bir kilonovayı, yani nötron yıldızları çarpıştığında meydana gelen patlamayı tetikleyerek evren boyunca tespit edilebilecek ultra güçlü bir patlamayı harekete geçirmek için tüm koşullara sahip.

NOIRLab’de gökbilimci olan, yeni çalışmanın ortak yazarı André-Nicolas Chené, “Samanyolu’nun en az 100 milyar yıldız ve muhtemelen 100 milyarlarca yıldız daha içerdiğini biliyoruz. Bu olağanüstü çift yıldızlı sistem esasen 10 milyarda bir görülür” diyor:

“Çalışmamızdan önce, Samanyolu gibi sarmal bir galakside bu tüden sadece bir veya iki sistemin bulunabileceği tahmin ediliyordu.”

Bu ikiz yıldızları bulan gökbilimciler, sistemin X-ışınlarıyla parladığını ve kütlesinin büyük olduğunu söylüyor. Fakat bu özellikle olağandışı çünkü gökbilimciler, iki yıldızın birbirlerinin etrafındaki yörüngede “tuhaf bir dairesel” rotada döndüğünü söylüyor.

Sözkonusu sistem olağan ve etkileyici bir patlamadan ziyade, bir yıldız patlamasının yani süpernovanın sönmesiyle oluşmuş gibi görünüyor.

Yıdızların tuhaf yörüngesi sayesinde araştırmacılar, iki yıldızdan birinin “tükenmiş” bir süpernova olduğunu buldu. Bu, yakıtı tükenip çekirdeği çöktüğünde yıldızın nispeten zayıf bir patlama geçirdiği anlamına geliyor.

Bu patlama yıldızları genellikle uzun bir eliptik yörüngeye sokar. Ancak bu yıldızda böyle bir patlama meydana getirmek için bile yeterli enerji kalmadığından iki yıldız bunun yerine dairesel bir yörüngede yakınca hizalanmış.

Zamanla bu iki yıldız, kozmos boyunca güçlü kütleçekimsel dalgalar gönderip gümüş ve altın gibi ağır elementleri arkasında bırakarak birleşecek.

Bu yıldız çifti kendi başına bile yeterince tuhaf. Ancak bilim insanları bunun gibi sistemleri bulmanın kilonovaları daha iyi anlamaya yardımcı olabileceğini umuyor. Bu etkileyici patlamaların evrendeki altının kaynağı olduğu da düşünülüyor.

Chené, “Uzunca bir süre, gökbilimciler nihayetinde bir kilonovaya yol açabilecek kesin koşullar hakkında tahminler yürüttü” diyor:

“Bu yeni sonuçlar en azından bazı durumlarda iki kardeş nötron yıldızının, biri klasik bir süpernova patlaması olmadan meydana gelse bile birleşebileceğini gösteriyor.”

CPD-29 2176 diye bilinen bu çift yıldızlı sistem, Dünya’dan yaklaşık 11 bin 400 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. İlk olarak NASA’nın Neil Gehrels Swift Gözlemevi’nin tespit ettiği sistemin olağandışı doğası, daha sonra Şili’deki 1,5 metre çaplı SMARTS teleskobu kullanılarak yapılan gözlemlerle doğrulandı.

Bulgular, Nature adlı bilimsel dergide dün yayımlanan “A high-mass X-ray binary descended from an ultra-stripped supernova” (Çok düşük maddeli bir süpernovadan türeyen yüksek kütleli bir X-ışını ikilisi) başlıklı yeni bir makalede açıklanıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Uzayda Tekrarlayan 25 Sinyal Tespit Edildi

Uzayda tekrarlayan 25 sinyal tespit edildi. Kısa süre öncede, her 18 dakikada bir tekrar eden gizemli bir radyo sinyali tespit edilmiş ve bu sinyalin nereden geldiği bilim camiasında tartışmalara neden olmuştu.

Bazı uzmanlar bu sinyallerin nötron yıldızları ve karadeliklerden geldiğine inanılıyor. Ancak bilim dünyası ‘hızlı radyo dalgası patlamaları’nın kaynağı konusunda fikir birliğine varabilmiş değil.

Kanadalı bilim insanları, uzayda tekrarlayan 25 sinyal tespit etti.

Bu sinyallerin “hızlı radyo dalgası patlamaları” (FRB) adı verilen gizemli bir fenomene ait olduğu düşünülüyor.

FRB’ler, Güneş’in üç günde ürettiğinden daha fazla enerjiyi bir milisaniyede açığa çıkaran patlamalardan oluşuyor.

Çoğu patlama yalnızca milisaniyeler sürse de bunların tekrar ettiği nadir vakalar da tespit edilmişti.

Örneğin kısa süre önce gökbilimciler, her 18 dakikada bir tekrar eden gizemli bir radyo sinyali tespit etmiş ve bu sinyalin nereden geldiği bilim camiasında tartışmalara neden olmuştu.

Yeni araştırmada ise Kanada’nın British Columbia bölgesindeki Dominion Radyo Astrofizik Gözlemevi’nde 25 FRB’ye dair kanıt bulundu.

Gözlemevindeki yenilikçi bir teleskop olan Kanada Hidrojen Yoğunluğu Haritalama Deneyi’nden verileri inceleyen bilim insanları, 2019 ve 2021 arasında tespit edilen sinyalleri inceledi.

Daha sonra bu sinyaller arasındaki tekrarlayan FRB’leri ayıklamak için bir yapay zeka algoritması kullanıldı.

Geniş görüş alanı ve frekans aralığı nedeniyle bu teleskop FRB’leri tespit etmek için vazgeçilmez bir araç.

Gökbilimciler bu teleskobu kullanarak bugüne kadar 1000’den fazla kaynak tespit etti.

Bazı uzmanlar bu sinyallerin nötron yıldızları ve karadeliklerden geldiğine inanılıyor.

Ancak bilim dünyası FRB’lerin kaynağı konusunda fikir birliğine varabilmiş değil.

Zira bu sinyallerin pulsar veya magnetarlardan geldiğini düşünenler olduğu gibi, FRB’leri Dünya dışı yaşamla ilişkilendirmeye çalışanlar da var.

Uzmanlara göre Kanada’daki gibi güçlü teleskoplarla yapılan deneyler yakın gelecekte bu gizemli fenomenin açıklığa kavuşmasını sağlayabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanlarından Çarpıcı Keşif: Bilinen En Uzak Galakside Oksijen Tespit Edildi

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın gelmiş geçmiş en güçlü uzay teleskobu diye nitelenen James Webb Uzay Teleskobu tarafından temmuz ayında gözlemlenen ve bilinen en uzak galakside oksijen tespit edildi.

Araştırmanın ortak yazarı Jorge Zavala, “James Webb’in çalışmaları daha yeni başladı, ancak şimdiden erken evrende galaksi oluşumuna dair teorilerimizi onun gözlemlerine uygun olacak şekilde ayarlamaya başladık” dedi ve ekledi:

“James Webb ve ALMA’nın güçlerini birleştirmesi, ufkumuzu evrenin şafağına kadar genişletiyor.”

Bilim insanları şimdiye kadar keşfedilmiş en uzak galakside oksijen belirtileri saptadı.

Yaşam için son derece gerekli olan bu elementin uzayın derinliklerinde keşfedilmesi, eski galaksilerin yapısına dair önemli ipuçları sunuyor.

Keşfe konu olan GHZ2/GLASS-z12 adlı galaksi, evreni oluşturduğu varsayılan Büyük Patlama’dan sadece 367 milyon yıl sonra oluştu.

Astrofizikçilere göre bu tarih, 13,8 milyar yıl önce ortaya çıkan “evrendeki ilk ışıkların açıldığı” dönemdi.

Dolayısıyla bu galaksiyi gözlemlemek, zamanda milyarlarca yıl öncesine bakmak anlamına geliyor. Çünkü galaksiden gelen ışık, teleskoplara yakalanmadan önce 13,5 milyar ışık yılı mesafe kat etti.

Söz konusu galaksi, NASA’nın gelmiş geçmiş en güçlü uzay teleskobu diye nitelenen James Webb Uzay Teleskobu tarafından temmuz ayında gözlemlenmişti.

James Webb’den gelen görüntülerin ardından bilim insanları, galaksiyi bir de yer tabanlı teleskopla gözlemlemek istedi. Bunun için de Şili’deki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizisi (ALMA) kullanıldı.

Araştırma ekibine liderlik eden, Japonya’daki Nagoya Üniversitesi’nden Tom Bakx, “James Webb Uzay Teleskobu’nun ilk görüntüleri o kadar çok eski galaksiyi ortaya çıkardı ki bulgularını Dünya’daki en iyi gözlemevini kullanarak test etmek zorunda hissettik” diye konuştu.

ALMA’yı GHZ2/GLASS-z12 yönüne çeviren ekip, oksijen gibi elementlerle bağlantılı radyo spektrumunda emisyonlar aramaya başladı.

ALMA’yı oluşturan 66 adet 12 metrelik radyo anteninin her biri çalıştırıldı ve sonunda GHZ2/GLASS-z12 konumuna yakın bir oksijen emisyon hattı tespit edildi.

Bunu takip eden analizler ve istatistiksel testler, sinyalin gerçek olduğunu ve galaksiden geldiğini ortaya koydu.

Monthly Notices of the Royal Astronomical Society adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan araştırma, evrendeki ilk galaksilere dair önemli bilgiler veriyor.

Emisyonun parlaklığı, galaksinin hidrojen ve helyumdan daha ağır elementleri nispeten hızlı bir şekilde oluşturduğu sonucuna götürüyor.

Araştırmacılara göre bu bulgu özellikle ilginç. Zira yıldızlar ortaya çıkmadan önce evren, helyum ve hidrojenden oluşuyordu.

Yıldızlar ortaya çıktıktan sonra sıcak, yoğun çekirdeklerinde atomları parçalayarak daha ağır elementler oluşturmaya başladı.

Ancak bu elementler yıldızların içinde “kilitliydi”. Yani daha ağır elementlerin yıldızlararası uzayda yayılabilmesi, yıldızların patlayarak ölmesine kadar mümkün olmadı.

Araştırmanın ortak yazarı Jorge Zavala, “James Webb’in çalışmaları daha yeni başladı, ancak şimdiden erken evrende galaksi oluşumuna dair teorilerimizi onun gözlemlerine uygun olacak şekilde ayarlamaya başladık” dedi:

James Webb ve ALMA’nın güçlerini birleştirmesi, ufkumuzu evrenin şafağına kadar genişletiyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanlarından Tarihi Değiştiren Keşif!

Yeni bir araştırma, obsidyen aletlerin bilinenden 500 bin yıl önce kullanıldığı ortaya koydu. Araştırmada “Kıvrımlı bir nehir kenarında obsidyen taşlarının birikmesinin ardından homininler, keskin kenarlara sahip büyük aletler üreterek bunları yeni şekillerde kullanmaya başladı” ifadelerine yer verildi.

Araştırmacılar ise, konuya ilişkin şu ifadeleri kullandılar: Homininlerin çevresel değişimlere basit bir şekilde tepki vermekten çok daha fazlasını yaptığını iddia ediyoruz. Yeni fırsatları değerlendiriyor, onlara göre yeni teknikler ve yeni beceriler geliştiriyorlardı.

Etiyopya’daki Melka Kunture adlı arkeolojik alanda obsidyen nesne tarihini değiştiren bir keşif yapıldı.

Arkeolog ekibi 1,2 milyon yıllık obsidyen el baltası atölyesi ortaya çıkarıldı. Bölgede ayrıca 575 obsidyen balta bulundu. Bulguyla obsidyen aletlerin daha önce bilinenden 500 bin yıl önce kullanıldığı ortaya kondu.

Volkanik arazilerde yaygın şekilde bulunan obsidyen, lavın hızla soğumasıyla oluşuyor. Bu cam kenarlarının keskin olması ve kırılganlığıyla biliniyor. Volkanik cam alet ve silah yapımında kullanılıyor. Kenya’da daha önce yapılan keşifte 700 bin yıllık obsidyen baltalar bulunmuştu.

İtalya’daki Sapienza Üniversitesi’nden Margherita Mussi’nin yönettiği uzmanlarsa, Etiyopya’daki Awash Nehri’nin çevresinde yaşayan homininlerin (insansı maymun) yaptığı 578 baltayı keşfetti. Bunların üçü hariç hepsinin obsidyen olduğu tespit edildi.

19 Ocak’ta Nature Ecology & Evolution adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan araştırmada “Kıvrımlı bir nehir kenarında obsidyen taşlarının birikmesinin ardından homininler, keskin kenarlara sahip büyük aletler üreterek bunları yeni şekillerde kullanmaya başladı” ifadesine yer verildi.

Araştırmacılar sözlerine şöyle devam etti:

Homininlerin çevresel değişimlere basit bir şekilde tepki vermekten çok daha fazlasını yaptığını iddia ediyoruz. Yeni fırsatları değerlendiriyor, onlara göre yeni teknikler ve yeni beceriler geliştiriyorlardı.

Yaklaşık 2,5 milyon ila 11 bin 700 yıl öncesini kapsayan Pleistosen çağında bir hominin olan Homo sapiensin yakın akrabaları da yaşıyordu. Bunlardan bazıları 3,3 milyon yıl önce basit taş aletler yontuyordu. Ancak alet yapımı için kullanılan “atölyelerin” çok daha sonra kurulduğu varsayılıyordu.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dikkat Çeken Araştırma: Maymunların Kullandığı İşaretler Dilin “Başlangıç Noktası”

Bilim insanları dikkat çeken bir araştırmaya imza attı. Araştırma, şempanzelerle paylaştığımız son ortak atamızın da benzer el kol hareketlerinde bulunduğunu ve bu hareketlerin de bugün kullandığımız dilin “başlangıç noktası” olduğu sonucunu ortaya koydu.

Söz konusu araştırma, en yakın maymun kuzenlerimizdeki iletişimi dikkatle inceleyen ve bu dilin kökenlerini anlamaya yönelik devam eden bilimsel bir araştırmanın parçası.

İskoçya’da bulunan St Andrews Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre insanlar, şempanzelerin ve bonoboların birbirleriyle iletişim kurmak için kullandıkları jest ve “işaretleri” anlıyor.

Bilim dergisi PLOS Biology’de yayımlanan çalışma için video temelli bir araştırma yapıldı ve gönüllülere maymunların hareketleri izletildi; ardından da hareketlerin ne anlama geldiği soruldu.

Araştırma, şempanzelerle paylaştığımız son ortak atamızın da benzer el kol hareketlerinde bulunduğunu ve bu hareketlerin de bugün kullandığımız dilin “başlangıç noktası” olduğu sonucunu ortaya koydu.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre St Andrews Üniversitesi’nden baş araştırmacı Dr. Kirsty Graham, yapılan çalışmaya ilişkin “Tüm büyük-maymunların (şempanzeler ve bonobolar) iletişim kurmak için kullandıkları jestlerin yaklaşık yüzde 95’inin örtüştüğünü biliyoruz” ifadelerini kullandı ve şöyle devam etti:

“Dolayısıyla, bunun son ortak atamızda mevcut olabilecek ortak bir el kol hareketi yeteneği olduğuna dair zaten şüphelerimiz vardı. Ama artık atalarımızın el kol hareketleri yapmaya başladığından ve bunun dile uyarlandığından oldukça eminiz.”

Söz konusu çalışma, en yakın maymun kuzenlerimizdeki iletişimi dikkatle inceleyen ve bu dilin kökenlerini anlamaya yönelik devam eden bilimsel bir araştırmanın parçası.

Araştırma ekibi, çalışma için uzun yıllar vahşi şempanzeleri gözlemledi. Ekip, büyük maymunların her birinin, gruplarındaki diğerlerine mesaj iletirken 80’den fazla hareketten oluşan bir “sözlük” kullandığını keşfetti.

“Beni kaşı” gibi bir mesaj, uzun bir kaşıma hareketiyle; “bana yemeğini ver” mesajı ise ağza vurulan bir darbe ile iletiliyor. Yapraktan dişlerle şeritler koparmaksa, bir diğer şempanzeye yapılan kur anlamına geliyor.

Hareketlerin tercümesi

Bilim insanları bu çalışmada gönüllülere izletilen görüntüleri kayıttan gösterdi. Ardından da gönüllüler, araştırmacılar tarafından hazırlanan çoktan seçmeli testlerde, hareketlerin neye karşılık geldiğine ilişkin tercihler yaptı.

Katılımcılar, iyi bir performans sergileyerek şempanzeler ve bonoboların hareketlerini yüzde 50’nin üzerinde bir oranda doğru yorumladı.

St Andrews Üniversitesi’nden Dr Catherine Hobaiter, sonuçlardan çok şaşırdıklarını belirterek, “Hepimizin bunu neredeyse içgüdüsel olarak yapabileceği ortaya çıktı” diye konuştu.

Sonucun iletişimin evrimi açısından büyüleyici olduğunu kaydeden Hobaiter, gülerek “Öte yandan da bunun nasıl yapılacağı konusunda yıllarca eğitim almış bir bilim insan olarak gerçekten oldukça sinir bozucu” dedi.

Paylaşın

Satürn’ün Uydusu Enceladus, Dünya Dışı Yaşam Barındırıyor Olabilir

Satürn’ün en büyük uydusu olan Titan’ın onda biri büyüklüğünde olan ve yaklaşık 500 kilometre çapında olan Enceladus’ta şaşırtıcı bir keşfe imza atıldı.  Donmuş bir gök cismi olan Enceladus, büyük bir yeraltı okyanusuna sahip.

Gök cisminin buzlu kabuğunun üzerinde yumuşak ve tüy benzeri malzemeler tespit edildi. Bilim insanları, bunların kar benzeri parçacıklar olduğunu söylüyor.

Öte yandan gök cismi, Güneş’ten çok uzakta yer aldığı için bu okyanusların üstü kalın bir buz tabakasıyla örtülü.

Ancak yeni araştırmaya göre bu okyanusu örten tek tabaka, buz tabakası değil. Cismin yüzeyi aynı zamanda kar benzeri yumuşak parçacıklarla dolu.

Bu parçaların, gök cisminin derinliklerine uzanan devasa buzlu gayzerlerden fışkırdığı düşünülüyor. Buna göre söz konusu fışkırmalar, yüzeyde çok miktarda yumuşak parça biriktirdi.

Gayzerlerden fışkıran daha küçük ve hafif parçacıkların da uzaya fırlatıldığı ve Satürn’ün devasa halkalarına katkıda bulunduğu belirtiliyor.

Hakemli bilimsel dergi Icarus’ta yayımlanan bulgular gök cisminde tahmin edildiğinden daha fazla tektonik aktivite olduğu anlamına geliyor.

Öte yandan araştırmacılar, bu yumuşak parçaları kar olarak adlandırmak yerine “regolit” diye tanımladı.

ABD’deki Ulusal Hava ve Uzay Müzesi’nden gezegen bilimci Emily Martin, bunlara “bildiğimiz anlamıyla kar denemeyeceğini” belirtti.

Aynı zamanda araştırmanın da başyazarı olan Martin, “Enceladus’un yüzeyinde tespit ettiğimiz malzeme, Dünya’daki karın aksine atmosferden üretilmedi” ifadelerini kullandı:

Ancak, bu parçacıkların yüzeye düşme şekli karı andırıyor ve bence uygun bir benzetme.

Bunun yanı sıra Enceladus’taki yumuşak malzemenin Dünya’daki karla aynı bileşime sahip olmama ihtimali de var.

Fütürizm’e konuşan Martin, “Bu malzemenin fiziksel özellikleri halen tam olarak anlaşılamadı” dedi.

Gökbilimcilere göreyse Enceladus’taki bu tuhaflıkların daha iyi anlaşılması son derece önemli.

Zira uyduyu kaplayan okyanusta yaşamın oluşması için gereken materyallerin bolca bulunduğu tahmin ediliyor.

Bu da Enceladus’un mikroskobik ölçeklerde de olsa Dünya dışı yaşam barındırabileceği anlamına geliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dünya İç Çekirdeği, Yer Küreyle Ters Yönde Dönüyor Olabilir

Plüton büyüklüğünde sıcak bir demir topu andıran Dünya’nın iç çekirdeği, artık gezegenle aynı yönde dönmüyor ve hatta tam tersi yönde dönüyor olabilir. Yüzeyin yaklaşık 5 bin km altında “gezegen içindeki gezegen”, sıvı metal dış çekirdeğin içinde yüzdüğü için bağımsız olarak dönebiliyor.

Araştırmacılar, “İç çekirdeğin, Dünya’nın yüzeyine göre “salıncak” gibi ileri geri döndüğüne inanıyoruz. Salıncağın bir döngüsü yaklaşık 70 yıl, yani ortalama her 35 yılda bir yön değiştiriyor.” ifadesini kullandı.

Nature Geoscience dergisinde pazartesi günü yayımlanana araştırmaya göre, Plüton büyüklüğünde sıcak bir demir topu andıran “Dünya’nın iç çekirdeği, artık gezegenle aynı yönde dönmüyor ve hatta tam tersi yönde dönüyor” olabilir.

Yüzeyin yaklaşık 5 bin km altında “gezegen içindeki gezegen”, sıvı metal dış çekirdeğin içinde yüzdüğü için bağımsız olarak dönebiliyor.

İç çekirdeğin dönüş şekli bilim insanları arasında tartışma konusu olduğundan son araştırmanın da yine bilim dünyasında tartışma yaratması bekleniyor.

Zira iç çekirdekle ilgili bilinenler oldukça sınırlı.

Ancak depremlerin ya da bazen nükleer patlamaların yarattığı sismik dalgalardaki küçük farklılıkların Dünya’nın ortasından geçerken ölçülmesiyle elde ediliyor.

Nature Geoscience dergisinde yayınlanan araştırma kapsamında, iç çekirdeğin hareketlerini takip amacıyla son altmış yıldaki depremlerden gelen sismik dalgalar analiz edildi.

Araştırmanın yazarları, Pekin Üniversitesi’nden Xiaodong Song ve Yi Yang, iç çekirdeğin dönüşünün “2009 yılında neredeyse durma noktasına geldiğini, ardından da ters yöne doğru döndüğünü” tespit ettiklerini dile getirdi.

AFP’ye konuşan araştırmacılar, “İç çekirdeğin, Dünya’nın yüzeyine göre “salıncak” gibi ileri geri döndüğüne inanıyoruz. Salıncağın bir döngüsü yaklaşık 70 yıl, yani ortalama her 35 yılda bir yön değiştiriyor.” ifadesini kullandı.

Çinli bilim insanları iç çekirdeğin 1970’lerin başında yön değiştirdiğini ve bir sonraki değişimin 2040’ların ortasında olacağını tahmin ettiklerini kaydetti.

Araştırmacılar, söz konusu dönüşün kabaca “gün uzunluğu” olarak adlandırılan ve Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesi için geçen süredeki küçük değişimlerle aynı çizgide olduğunu aktardı.

Şu ana kadar iç çekirdeğin yüzey sakinleri üzerinde etkisi olduğuna dair pek kanıt bulunabilmiş değil.

Ancak araştırmacılar, iç çekirdekten yüzeye kadar Dünya’nın tüm katmanları arasında fiziksel bağlantılar olduğuna inandıklarını kaydediyor.

Kendi araştırmalarıyla ilgili bilgi veren bilim insanları, “Çalışmamızın kimi araştırmacıları tüm Dünya’yı entegre bir dinamik sistem olarak ele alan modeller kurmaya ve test etmeye teşvik etmesini umuyoruz.” dedi.

Bazı uzmanlar ise söz konusu bulgularla ilgili temkinli olduklarını ifade ederek, farklı teorilere işaret etti ve Dünya’nın merkezi hakkında pek çok gizemin devam ettiği uyarısında bulundu.

Kaliforniya Üniversitesi’nden sismolog John Vidale, “Bilim insanlarının çok fazla veri kullanarak yaptığı çok dikkatli bir çalışma. Ancak bence modellerin hiçbiri tüm verileri çok iyi açıklamıyor.” değerlendirmesinde bulundu.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın