Akıllı Telefon Kullanıcılarının Yarıdan Fazlası Yan Etkilerden Şikayetçi

Almanya’da ticari danışmanlık hizmeti veren Deloitte tarafından yapılan bir ankete katılan katılımcılarının yüzde 56’sı akıllı telefon kullanımı kaynaklı pek çok yan etkiden şikayet ediyor. 

Katılımcıların, akıllı telefon kullanımı ile ilgili en fazla dile getirdiği şikayet, yüzde 48 ile uyuyamama sorunu. Bunu yüzde 40 ile başka işlere odaklanamama ve yüzde 36 ile sürekli akıllı telefonu eline alma isteği izliyor.

Deloitte’un teknoloji, medya ve iletişim birimleri yöneticisi Andreas Gentner, “Akıllı telefonlar her ne kadar şu an hiç olmadığı kadar popüler olsa da, ekran karşısında geçirdiği uzun sürelere eleştirel bakan insan sayısı artıyor” ifadelerini kullanıyor.

Almanya’da yapılan bir ankete göre akıllı telefon kullanıcılarının yarısı, telefonuyla gereğinden çok daha fazla zaman geçirdiğini düşünüyor. Ticari danışmanlık hizmeti veren Deloitte şirketi tarafından yapılan ankete katılan 2 bin kişinin yüzde 49’u, akıllı telefonların çok fazla zamanını aldığını ifade ederken, bu oran 35 yaş altı kişilerde yüzde 84 oldu.

Akıllı telefonların aşırı kullanımının, çeşitli sağlık sorunlarını da içeren çok sayıda yan etkisi var. Anket katılımcılarının bazıları odaklanma sorunu, uyuyamama, baş ağrısı ve diğer ağrılardan muzdarip olduğunu ifade ederken, yüzde 48’lik bir kesim, son bir yılda akıllı telefonla geçirdiği zamanın arttığını belirtti.

Anket, son yıllarda akıllı telefonla geçirdiği zamanı azaltmak isteyen kişi sayısının da geçen yıllar içinde arttığını ortaya koyuyor. 2019 yılında yapılan, bundan önceki son araştırmada, katılımcıların yüzde 38’i akıllı telefonu ile gereğinden fazla zaman geçirdiğini dile getirmişti.

Anket sonuçlarını değerlendiren Deloitte’un teknoloji, medya ve iletişim birimleri yöneticisi Andreas Gentner, “Akıllı telefonlar her ne kadar şu an hiç olmadığı kadar popüler olsa da, ekran karşısında geçirdiği uzun sürelere eleştirel bakan insan sayısı artıyor” ifadelerini kullanıyor. Her yaştan anket katılımcılarının yüzde 56’sı, çok fazla oyalanmadan farklı ağrılara kadar, akıllı telefon kullanımı kaynaklı pek çok yan etkiden şikayet ediyor.

Katılımcıların, akıllı telefon kullanımı ile ilgili en fazla dile getirdiği şikayet, yüzde 48 ile uyuyamama sorunu. Bunu yüzde 40 ile başka işlere odaklanamama ve yüzde 36 ile sürekli akıllı telefonu eline alma isteği izliyor. 25 yaş altı grupta akıllı telefon kullanımının olumsuz yan etkileri olduğunu dile getirenlerin oranı ise yüzde 93.

Deloitte’in araştırmasına katılan 2 bin kişinin yüzde 70’i akıllı telefon kullanımını azaltmaya çalıştığını belirtirken, akıllı telefonsuz bir hayat sürebileceğini düşünenlerin oranı yüzde 3 oldu.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Ay’da Mağara Keşfedildi: Astronotlara Ev Sahipliği Yapabilir

Bilim insanları, 1969 yılında Apollo 11 astronotları Neil Armstrong ve Buzz Aldrin’in ilk kez Ay’a ayak bastığı yerden sadece 400 kilometre uzaklıkta yer alan Sessizlik Denizi’nde bir mağara keşfetti.

Mağara yüzeyin yaklaşık 150 metre altında yer alıyor. Bilim insanları, mağarayı NASA’nın ay keşif yörünge aracı (LRO) tarafından toplanan radar verilerini analiz ederek keşfetti.

Bilim insanları Ay yüzeyinde ilk kez bir mağara keşfetti. 100 metre derinlikteki bu oyuğun, Ay’da kalıcı bir üs için uygun şartları sağlayabileceği değerlendiriliyor. Araştırmacılara göre, Ay’ın ‘keşfedilmemiş bölgelerinde’ yüzlerce benzer mağara olması da muhtemel.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre, ülkeler Ay’da kalıcı bir insan varlığı tesis etmek için yarış halinde. Ancak astronotların radyasyon, aşırı sıcaklık dereceleri ve uzay koşullarından korunması zorlu bir iş. Uzaya çıkan ilk İngiliz astronot Helen Sharman, yeni keşfedilen mağaranın üs kurmak için iyi bir yer olabileceğini söyledi ve insanların 20-30 yıl içerisinde Ay’daki çukurlarda yaşamasının mümkün olduğunu dile getirdi.

Ancak Sharman’a göre bu çukur ‘çok derin’ ve astronotlar buradaki üsse ulaşmak için özel ekipmanlar kullanmak zorunda kalabilir. Sırtta taşınan roketler ya da bir tür asansör, bu işi görebilir. İtalya’daki Trento Üniversitesi’nden Lorenzo Bruzzone ve Leonardo Carrer, bu mağarayı radar kullanarak keşfetti.

Mağara, Mare Tranquillitatis adı verilen ovada bulunuyor. ‘Sessizlik denizi’ olarak anılan bu ova, Dünya’dan da çıplak gözle görülebiliyor ve insanlığın başka bir gezegende ziyaret ettiği ilk nokta olarak önem taşıyor. Mağaranın tabanının görülenden daha geniş olabileceği düşünülüyor.

Bu çukur, milyonlarca ya da milyarlarca yıl önce, Ay yüzeyinde lavın akışı ve kaya içerisinde bir tünel oluşturmasıyla meydana geldi. Prof. Carrer, bu mağaraya en benzer yapının, İspanya’da Lanzarote’deki volkanik mağaralar olduğunu, araştırmacıların bu bölgeyi de incelediğini kaydetti. Prof. Carrer, “Bu gerçekten heyecan verici. Bu keşfi yaptığınızda ve fotoğraflara baktığınızda, insanlık tarihinde bunu gören ilk kişi olduğunuzu fark ediyorsunuz” dedi.

Araştırmacılar mağaranın büyüklüğünü anladıklarında, bunun üs kurmak için iyi bir nokta olabileceğini de fark etti. Carrer, “Neticede Dünya’daki yaşam da mağaralarda başladı. Ay’da da insanların mağarada hayatta kalması mantıklı” diye konuştu. Mağara tamamen keşfedilmiş değil, ancak araştırmacılar radarların, kameraların ve robotların buranın haritasını çıkarmak için kullanılabileceğini düşünüyor.

Bilim insanları Ay yüzeyinde buna benzer mağaraların olabileceğini yaklaşık 50 yıl önce fark etmişlerdi. 2010’da Lunar Reconnaissance Orbiter adlı uzay aracının kamerası, mağara girişi olabilecek çukurların fotoğrafını çekmeyi başardı. O zamanlar bu mağaraların ne kadar derin olduğu ya da çökme ihtimali hakkında çok az şey biliniyordu. Prof. Bruzzone ve Prof. Carrer’in çalışmasıyla bu sorulara daha net yanıtlar verilebiliyor.

Avrupa Uzay Ajansı’ndan Francesco Sauro, “Yüzeye ait çok iyi görüntülerimiz var, Apollo’nun indiği bölgeyi görebiliyoruz, ancak yüzeyin altında ne olduğunu bilmiyoruz. Keşfetmek için büyük bir olanağa sahibiz” dedi. Sauro, bu araştırmanın ileride Mars yüzeyindeki mağaraları anlamak için de öncü olabileceğini ekledi. Üstelik bu çalışmalar Mars’ta yaşamın izlerini incelemek için de büyük önem taşıyabilir.

Ay’da keşfedilen mağara, insanların buraya yerleşmesine yardımcı olabileceği gibi, Ay’ın tarihini ve hangi evrelerden geçtiğini daha iyi anlamak için de işlevli olabilir. Çünkü mağaradaki kayalar uzay koşullarından daha az etkilendikleri için milyarlarca yıllık jeolojik kaydı barındırma potansiyeline sahip. Araştırma, Nature Astronomy adlı dergide yayımlandı.

Paylaşın

Evren Hakkında Çığır Açan Keşif

Yaklaşık 130 bin galaksiye ait görüntüleri inceleyen bilim insanları, evrene dair anlayışımızı değiştirebilecek yeni kanıtlara ulaştı. Bilim insanları, karanlık madde teorisinin gerçek olmayabileceğini öne sürdü.

Çalışmada yer alan araştırmacı Tobias Mistele, “Ya karanlık madde haleleri düşündüğümüzden çok daha büyük ya da kütleçekime dair anlayışımızı temelden gözden geçirmemiz gerekiyor” dedi.

Bilim dünyası bir yandan karanlık madde teorisini destekleyecek daha güçlü kanıtlar ararken, bir yandan da farklı teorilerle evrendeki tuhaf durumlara açıklık getirmeye çalışıyor.

Bilim insanları galaksilerin merkezinden uzaktaki cisimlerin, daha düşük bir kütleçekim kuvvetine maruz kalmasından dolayı daha yavaş hareket etmesi gerektiğini düşünüyor.

Öte yandan bugüne kadar yapılan gözlemlerde, uç kısımlardaki yıldızların da merkezdekilere yakın hızlarda döndüğü görüldü. Bu durumu karanlık madde teorisiyle açıklayan gökbilimciler, bu görünmez maddenin yarattığı kütleçekim kuvvetinin yıldızları etkilediğini öne sürüyor.

Bu teoriye göre galaksilerin merkezinden 300 bin ışık yılı mesafeye uzanan, hale şeklinde karanlık madde kümeleri var. Bundan daha uzağa gidildiğinde yıldızların daha yavaş hareket etmeye başlaması gerekiyor.

Fakat The Astrophysical Journal Letters adlı hakemli dergide yakın zamanda yayımlanan bir makalede merkezden 1 milyon ışık yılı uzaktaki yıldızların, mevcut karanlık ve görünür madde teorileriyle açıklanamayacak hızlarda dönmesi gerektiği öne sürüldü.

Avrupa Güney Rasathanesi’nin Şili’deki VLT Tarama Teleskobu tarafından çekilen yaklaşık 130 bin galaksiye ait görüntüleri inceleyen araştırmacılar, kütleçekimsel merceklenme denen bir olgudan yararlandı.

Kütleçekimsel merceklenme, galaksiler gibi büyük kütleli cisimlerin, uzak bir kaynaktan gelen ışığı bükmesini ifade ediyor. Merceklenmeye dair incelemeler, galaksinin hem görünür madde hem de çok daha yüksek miktarda olduğu varsayılan karanlık madde miktarına dair fikir veriyor.

Bilim insanları kütleçekimsel merceklenme verilerine dayanarak galaksilerin merkezinden 1 milyon, hatta belki 3 milyar ışık yılı ötedeki yıldızların, görünür ve karanlık madde miktarıyla açıklanamayacak hızda dönmesi gerektiğini öne sürdü.

Bulgular ya karanlık maddenin daha yüksek miktarda olması gerektiğine ya da bu teorinin temelden yanlış olduğuna ve galaksilerdeki hareketlerin farklı şekilde açıklanabileceğine işaret ediyor.

Çalışmanın yazarlarından Tobias Mistele, “Bu keşif mevcut modellere meydan okuyor” diyor: Ya karanlık madde haleleri düşündüğümüzden çok daha büyük ya da kütleçekime dair anlayışımızı temelden gözden geçirmemiz gerekiyor.

Galaksilerin uç kısımlarındaki tuhaf hareketleri karanlık maddeye gerek kalmadan açıklayan seçenekler arasında Değiştirilmiş Newton Dinamiği (Modified Newtonian Dynamics / MOND) teorisi var. Bu teoriye göre Isaac Newton’ın kütleçekim yasası sadece bir noktaya kadar geçerli ve yüksek dönme hızlarında farklı türde bir davranış devreye giriyor.

Makalenin ortak yazarı Stacy McGaugh, gözlemlerin bu teoriyle açıklanabileceğini düşünüyor.

Bilim dünyası bir yandan karanlık madde teorisini destekleyecek daha güçlü kanıtlar ararken, bir yandan da farklı teorilerle evrendeki tuhaf durumlara açıklık getirmeye çalışıyor.

Avrupa Uzay Ajansı’nın geçen yıl fırlatılan Euclid Uzay Teleskobu’nun daha iyi kütleçekimsel merceklenme verileri sağlaması bekleniyor. Teleskobun gözlemleri galaksilerin uç kısımlarındaki gizemin aydınlatılmasına katkı sunabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları “Mars’ta Yaşayabilecek” Bitkiyi Buldu

Bilim insanları, çöl bölgelerinde bulunan Syntrichia Caninervis adlı yosunun, kurak, yüksek radyasyon seviyesine sahip ve aşırı soğuk Mars benzeri koşullara dayanabildiğini duyurdu.

Araştırmayı etkileyici olarak nitelendiren Villanova Üniversitesi’nden Prof Edward Guinan, “Mars kolonizasyonu için umut verici bir öncü bitki olabilir” dedi. Yosunun da büyümesi için suya ihtiyaç duyacağını da belirten Edward Guinan, “Gidecek çok yolumuz var” ifadelerini kullandı.

Florida Üniversitesi’nden yosun uzmanı Prof. Stuart McDaniel, “Çöl yosunu yenilebilir değil fakat uzayda başka önemli hizmetler sunabilir” dedi.

Bilim insanları Mars’ta hayatta kalabilecek bir yosun türü belirledi. Zorlu koşullara dayanabilen bitki, Kızıl Gezegen’deki insan yaşamını başlatabilir.

Sıcaklıkların -153 dereceye kadar düşebildiği Mars’ın, insanların yaşaması için uygun koşullara sahip olduğu söylenemez. İnce atmosferi Güneş’ten gelen ısıyı yakalayamadığı gibi, gezegeni ultraviyole radyasyona karşı da koruyamıyor.

Bilim insanları Mars ortamında hayatta kalabilecek çeşitli mikroorganizmaları, alg ve likenleri daha önce test etmişti. The Innovation adlı hakemli dergide dün yayımlanan çalışmadaysa ilk defa bütün bir bitkinin sert koşullarda yaşayıp yaşayamayacağı araştırıldı.

Syntrichia caninervis adlı çöl yosunu, Antarktika’dan Mojave Çölü’ne kadar çeşitli ortamlarda hayatta kalabiliyor. Araştırmacılar yeni çalışmada bu bitkinin -196 dereceye ve yüksek seviyelerde gama radyasyonuna da dayanabildiğini gösterdi.

Ekip, yosunları önce -80 derecede 5 yıla kadar, daha sonra da -196 derecede 30 güne kadar tuttu. Donan bitkiler çözündükten sonra eski hallerine geri dönmeyi başardı. Araştırmacılar dondurulmadan önce kurutulan bitkilerin daha hızlı kendine geldiğini kaydetti.

Çöl yosununun çoğu bitkiyi öldürecek seviyedeki gama radyasyonunda hayatta kaldığı, hatta 500 Gy’de daha iyi geliştiği görüldü. 50 Gy’lik gama radyasyonu, insanları öldürebilecek etkiye sahip.

Ardından Çin Bilimler Akademisi Gezegen Atmosferleri Simülasyon Tesisi’nden yararlanan bilim insanları Mars’taki basınç, sıcaklık ve ultraviyole radyasyona sahip bir ortamda yosunları test etti. Bir hafta boyunca bu ortamda hayatta kalan bitkiler, simülasyondan çıkarıldıktan sonra eski hallerine geri döndü.

Araştırmacılar makalede şöyle yazıyor: Geleceğe bakacak olursak, bu umut verici yosunun Mars’a veya Ay’a götürülerek uzaydaki bitki kolonizasyonu ve büyümesi ihtimalinin daha fazla test edilebileceğini umuyoruz.

Florida Üniversitesi’nden yosun uzmanı Prof. Stuart McDaniel, yer almadığı çalışmanın önem arz ettiğini belirterek şöyle ekliyor: Karasal bitkilerin yetiştirilmesi uzun vadeli uzay görevlerinin önemli bir parçası çünkü bitkiler karbondioksit ve suyu verimli bir şekilde oksijen ve karbonhidratlara, yani insanların hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu hava ve gıdaya dönüştürüyor. Çöl yosunu yenilebilir değil fakat uzayda başka önemli hizmetler sunabilir.

Öte yandan çalışmanın bazı sınırlılıkları var. Prof. McDaniel ve diğer uzmanlar, yosunların Mars toprağında yetişip yetişmeyeceğinin bilinmediğini vurguluyor. Uzmanlar ayrıca bitkinin önemli bir oksijen kaynağı olup olmayacağı sorusunun da cevapsız kaldığını söylüyor.

Villanova Üniversitesi’nden Prof. Edward Guinan, yosunların Mars’ta yetişmek için suya ihtiyaç duyacağını söylese de çalışmanın etkileyici olduğunu da belirtiyor. “Önümüzde uzun bir yol var” diyen Prof. Guinan şöyle ekliyor: Ancak bu mütevazı çöl yosunu, gelecekte Mars’ın küçük bölümlerini insanlığın yaşayabileceği bir hale getirme umudu veriyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Mark Zuckerberg’den “Yapay Zeka” Uyarısı

“Yapay Zeka” üzerinde çalışan şirketleri eleştiren Meta CEO’su Mark Zuckerberg, “Tanrı’yı ​​falan yarattıklarını sanıyorlar ama bizim yaptığımız kesinlikle bu değil. Bunun olacağını sanmıyorum” dedi.

Mark Zuckerberg, yapay zekanın insanların çeşitli ilgi alanlarını yansıtacak şekilde oluşturulması gerektiğini söyledi.

Yapay zeka yarışında bazı şirketler öne çıkarken, bu şirketlerin çalışmaları da yakından takip ediliyor. Yakın zaman önce katıldığı bir röportajda konuşan Meta CEO’su Mark Zuckerberg, yapay zeka şirketlerini eleştirdi.

Tek ve çok güçlü bir yapay zeka üretmenin ötesinde, her ihtiyaca yönelik yapay zeka araçlarının olması gerektiğine vurgu yapan Zuckerberg, bu tarz bir amaca sahip olan yapay zeka şirketlerinin ‘Tanrı yaratmak’ kaygısıyla hareket ettiklerini söyledi.

Kallaway YouTube kanalına konuk olan Meta CEO’su Zuckerberg, yapay zeka dışında yeni geliştirilen teknolojiler hakkında da konuştu:

“Teknoloji sektöründeki insanların tek gerçek yapay zekayı inşa etmekten bahsetmesini oldukça rahatsız edici buluyorum. Neredeyse Tanrı’yı veya benzeri bir şeyi yarattıklarını düşünüyorlar. Biz bunu yapmıyoruz, bunun böyle işlediğini düşünmüyorum.”

Yapay zekanın tekelci bir yaklaşımla değil, açık kaynaklı olması gerektiğini savunan Zuckerberg, tek bir yapay zekanın her şeyi çözmeyeceğini düşünüyor:

“Gerçekçi olmak gerekirse, işlerin böyle yürümediğini düşünüyorum. İnsanların telefonlarında kullandığı tek bir uygulama yok. Tüm içeriklerini istedikleri tek bir yaratıcı yok, tüm içeriklerini istedikleri tek bir uygulama yok. Her şeylerini satın almak isteyeceği tek bir işletme yok.”

CEO aynı zamanda Meta’nın yapay zeka avatarları ve akıllı gözlükler de dahil olmak üzere çeşitli yapay zeka araçları ve teknolojileri geliştirmeye odaklandığını aktardı. Bir diğer yandan Apple’ın yapay zekası için görüştüğü Meta’yla işlerin pek de yolunda gitmediği bu röportajdan çıkarılan bir diğer sonuç oluyor.

(Kaynak: Cumhuriyet)

Paylaşın

Çin, Ay’ın Karanlık Yüzünden Örnekler Getiren İlk Ülke Oldu

Çin’e ait uzay aracı Chang’e-6, Ay’ın karanlık yüzünden aldığı örneklerle Dünya’ya dönerek tarihe geçti. Bilim insanları, uzay kapsülünün içindeki örneklerin, en yakın komşumuz olan Ay’ın nasıl oluştuğuna dair yeni bir pencere açabileceğini söylüyor.

Bu başarı, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in “ebedi hayal” diye adlandırdığı dominant uzay gücü olma hedefi açısından önemli bir adım anlamına geliyor. Tebrik mesajı yayımlayan Şi, “uzay, bilim ve teknoloji açılarından güçlü bir ülke yaratmak için bir başka dönüm noktası niteliğindeki kazanım” ifadesini kullandı.

Çin’in keşif aracı bugün geri dönerek tarihi görevini başarıyla tamamladı. Ay’ın uzak yüzünden numune toplayıp bunları Dünya’ya getiren ilk uzay aracı, Chang’e-6 oldu.

Devlet kanalı CCTV, keşif aracının modülünün yerel saatle 14.00’te (Türkiye saatiyle 09.00) ülkenin İç Moğolistan bölgesindeki önceden belirlenmiş bölgeye indiğini bildirdi. Yapılan canlı yayında, modülün paraşütle inmesinin görev kontrol odasında alkışlarla karşılandığı görüldü.

Odadaki Çin Ulusal Uzay İdaresi Başkanı Zhang Kejian, “Chang’e-6 Ay keşif görevi tam bir başarıyla sonuçlandı” dedi.3 Mayıs’ta fırlatılan Chang’e-6’yla Çin şimdiye kadar gerçekleştirdiği en karmaşık görevi tamamlamış oldu.

Bu başarı, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in “ebedi hayal” diye adlandırdığı dominant uzay gücü olma hedefi açısından önemli bir adım anlamına geliyor. Tebrik mesajı yayımlayan Şi, “uzay, bilim ve teknoloji açılarından güçlü bir ülke yaratmak için bir başka dönüm noktası niteliğindeki kazanım” ifadesini kullandı.

Chang’e-6’nın toplam ağırlığı iki kilogramı bulan Ay tozu ve taşı getirdiği tahmin ediliyor. Getirilenleri önce Çinli bilim insanları inceleyecek, diğerlerinin erişimineyse onlardan sonra açılacak.

Örnekler, Ay’ın uzak yüzünde bulunan, Dünya’dan asla görülmeyen ve 4 milyar yıl önce oluştuğu düşünülen bir çarpma krateri olan Güney Kutbu-Aitken Havzası’ndan bir sonda ve robotik kolla alındı.

Örneklerin analiziyle Ay, Dünya ve Güneş Sistemi’nin nasıl oluşup geliştiği konusunda daha fazla bilgi edinilebilir. Chang’e-6, Çin’in Ay’daki kaynaklardan faydalanma hedefine de yardımcı olabilir.

Bilim insanları örneklerin hangi bulguları ortaya çıkaracağını merakla bekliyor. Brown Üniversitesi’nden gezegen bilimcisi James Head, “Bu bir altın madeni, hazine sandığı. Uluslararası bilim camiası bu görevden dolayı çok heyecanlı” dedi.

Hong Kong Üniversitesi’nden gezegen jeoloğu Yuki Qian da hem bilim dünyasının bazı sorularının yanıtlanacağını hem de Ay’daki kaynakların değerlendirilmesi için önemli bir adım atıldığını vurguladı.

Pekin, 2030’a kadar Ay’a insan göndermeyi ve uydunun Güney Kutbu’nda bir araştırma üssü kurmayı planlıyor. Buzlaşmış su bulunduğuna inanılan bu bölgede ABD de benzer bir yapı oluşturmak istiyor. ABD de Artemiz göreviyle 50 yılı aşkın süre sonra 2026’ya kadar Ay’a astronot göndermeyi hedefliyor.

NASA Başkanı Bill Nelson, nisanda ABD’li parlamenterlere yaptığı konuşmada iki ülkenin yarış halinde olduğunu bildirmişti:

Güney Kutbu’na ilk onların gidip sonra ‘Burası bizim bölgemiz, siz gelmeyin’ demelerinden endişeleniyorum. Orada su olduğunu düşünüyoruz, su varsa roket yakıtı da vardır. 2026’da Chang’e-7’yi ve 2028’deyse Chang’e-8’i Ay’a göndermeye hazırlanan Çin ise uzaydaki keşiflerinin tüm insanlığa faydalı olacağını savunuyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Mars’ta Daha Önce Hiç Görülmemiş ‘Kaya’ Keşfedildi

NASA’nın Perseverance Mars keşif aracı, gezegendeki Jezero Kraterini gezerken benzeri görülmemiş bir keşif yaptı; Keşif, bilim insanlarına, bir zamanlar gezegende var olduğu düşünülen hayata dair öngörüler sağlayabilir.

Perseverance, bir zamanlar Jezero kraterini besleyen eski bir nehir kanalı olan Neretva Vallis’i geçerken, koyu renkli kayaların arasında göze çarpan, açık renkli çarpıcı bir kaya keşfetti.

Perseverance görevinin eş lideri Brad Garczynski yaptığı açıklamada, “Washburn Dağı’ndaki doku ve yapı çeşitliliği ekip için heyecan verici bir keşifti, çünkü bu kayalar krater kenarından ve muhtemelen ötesinden getirilen jeolojik hediye torbasını temsil ediyor” dedi ve ekledi: Ancak tüm bu farklı kayalar arasında bir tanesi gerçekten dikkatimizi çekti.

NASA’nın Perseverance Mars keşif aracı, koyu renk kayalardan oluşan bir alanda daha önce hiç görülmemiş açık tonlu bir kaya keşfetti. Bu, Kızıl Gezegen’in jeolojisine yeni bir ışık tutan bir bulgu. Keşif aracı, milyarlarca yıl önce var olan eski bir nehrin kanıtlarını içerdiği düşünülen Neretva Vallis’i geçerken bu kayayla karşılaştı.

Perseverance, engebeli araziden kaçınmak için rotasını değiştirmişti ve Washburn Dağı adı verilen bir tepeye ulaşmak için bir kumul alanından geçiyordu. Keşif aracının yeni rotasında çektiği fotoğraflar tepenin, NASA’nın bazılarını “Mars’ta daha önce hiç gözlemlenmemiş bir tür” diye tanımladığı kayalarla kaplı olduğunu gösteriyor.

Yaklaşık 45 cm eninde ve 35 cm boyundaki kayalardan biri, daha koyu renkli kayalardan oluşan bir alanda tuhaf bir şekilde açık tonluydu. Araştırmacılar kayanın Mars kayaları arasında “eşsiz” olduğunu söyledi. Keşif aracı yeni konumun tabanında, muhtemelen nehir erozyonuyla açığa çıkan eski kayaları ya da kanalı dolduran tortuları temsil eden kayalık açık tonlu çıkıntıları da tespit etti.

Perseverance görevinin eş lideri Brad Garczynski yaptığı açıklamada, “Washburn Dağı’ndaki doku ve yapı çeşitliliği ekip için heyecan verici bir keşifti, çünkü bu kayalar krater kenarından ve muhtemelen ötesinden getirilen jeolojik hediye torbasını temsil ediyor” dedi ve ekledi: Ancak tüm bu farklı kayalar arasında bir tanesi gerçekten dikkatimizi çekti.

Keşif aracındaki aletler, Atoko Noktası diye adlandırılan tuhaf kayanın piroksen ve feldispat minerallerinden oluştuğunu tespit etti. Bazı bilim insanları bu minerallerin muhtemelen Mars yüzeyinin altındaki magmadan geldiğinden şüpheleniyor.

Diğerleriyse Mars’ın farklı bir bölgesinde oluşmuş ve eski nehir kanalı boyunca bugünkü konumuna gelmiş olabileceğini söylüyor. NASA, “Her iki durumda da, ekip Atoko’nun türünün gördükleri ilk örneği olmasına rağmen, sonuncusu olmayacağına inanıyor” dedi.

Son keşif, Perseverance keşif aracı Mars’ta “Marjin Birimi” diye adlandırılan bir bölgede karbonat ve olivin mineral yatakları ararken yapıldı.

Geçmişin kalıntılarını uzun süreler boyunca sakladığı bilindiğinden, yani bu birikintilerde Mars’taki eski uzaylı yaşamının izlerini bulma şansı çok daha yüksek olduğundan bu mineraller araştırmacıların ilgisini çekiyor. NASA’ya göre keşif aracı halihazırda bu bölgede bir kaya çekirdeği örneği toplanıp toplanmayacağını değerlendiriyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dünya’nın İç Çekirdeğinin Dönüşü Yavaşladı

Yeni yayınlanan bir araştırma, Dünya’nın iç çekirdeğinin gezegenin yüzeyine göre geriye doğru hareket ettiğini (yavaşladığını) kanıtladı. Bilim insanları, bu durumun büyük değişimlere neden olmayacağı görüşünde.

Yerbilimci Mark Abolins de şu ifadeleri kullanıyor: Dünya’nın manyetik alanı ve iç çekirdeğinin dönüşü her zaman değişiyor ancak bilim insanları yaklaşık son 190 yılda gözlemlenen değişikliklerin manyetik alanın koruyucu doğasına bir tehdit oluşturması için herhangi bir neden bulamadı.

Bilim insanları Dünya’nın iç çekirdeğinin yavaşladığını kanıtladı. Gezegenin büyük ölçüde demir ve nikelden oluşan katı iç çekirdeği, kendisini çevreleyen sıvı dış çekirdek nedeniyle Dünya’nın bütününden ayrı bir şekilde dönüyor.

Son yıllarda iç çekirdeğin yavaşladığına dair bulgular edinilirken, 2023’teki bir araştırmada bu katı yapının yaklaşık 70 yılda bir yön değiştirdiği bulunmuştu. Yeryüzünün yaklaşık 5 bin kilometre altında muazzam bir sıcaklığa sahip iç çekirdeği doğrudan gözlemlemek mümkün değil. Bu nedenle bilim insanları çekirdeğin hareketlerini anlamak için depremlerin sismik dalgalarından yararlanıyor.

Güney Kaliforniya Üniversitesi liderliğindeki bir araştırma ekibi, diğer çalışmalardan farklı olarak yinelenen depremleri ve dalga biçimlerini analiz etti. Yinelenen depremler aynı yerde meydana gelerek aynı sismogramları ortaya çıkaran sismik olayları ifade ediyor.

Araştırmacılar Güney Atlantik’teki Güney Sandwich Adaları çevresinde 1991-2023 döneminde kaydedilen bu türden 121 depremin ölçümlerinin yanı sıra çeşitli nükleer testlerden elde edilen verileri inceledi. Dalgalardaki değişimlere bakarak iç çekirdeğin hareketlerini anlayan ekip, bu yapının yaklaşık 2010’dan beri Dünya yüzeyinden biraz daha yavaş döndüğünü saptadı.

Önde gelen hakemli bilimsel dergi Nature’da 12 Haziran’da yayımlanan makalenin yazarlarından John Vidale “Böyle bir değişim yaşandığını gösteren sismogramları ilk gördüğümde afalladım” diyor: Fakat aynı örüntüye işaret eden iki düzine gözlem daha bulduğumuzda bu sonuç kaçınılmaz oldu.

Bilim insanları bu yavaşlamaya dış çekirdekteki çalkalanma veya mantodan kaynaklanan kütleçekim kuvvetinin yol açtığını düşünüyor. “İç çekirdek onlarca yıldır ilk kez yavaşladı” ifadelerini kullanan Vidale şöyle ekliyor: Diğer bilim insanları da yakın zamanda benzer ve farklı modeller öne sürdü ancak bizim son çalışmamız en ikna edici çözümü sunuyor.

Böyle bir durumun yaratacağı etki kesin olarak bilinmese de bilim insanları büyük değişimler yaşanmayacağı görüşünde. Vidale günlerin uzunluğunun saniyenin binde biri kadar değişebileceğini söylüyor. Bu duruma iç çekirdeğin, Dünya yüzeyinden daha yavaş dönmesi yol açarken, 2023’te Nature Geoscience’ta yayımlanan çalışmada da benzer bir etkiden bahsedilmişti.

Bu araştırmada iç çekirdeğin belirli aralıklarla yavaşlayıp durakladığı ve ters yöne dönmeye başladığı bulunmuştu. Bu yapının 2009’dan beri yüzeyden daha yavaş ve batıya doğru döndüğünü tespit eden araştırma, yeni çalışmanın bulgularıyla örtüşüyor.

Middle Tennessee Eyalet Üniversitesi’nden yerbilimci Mark Abolins de şu ifadeleri kullanıyor: Dünya’nın manyetik alanı ve iç çekirdeğinin dönüşü her zaman değişiyor ancak bilim insanları yaklaşık son 190 yılda gözlemlenen değişikliklerin manyetik alanın koruyucu doğasına bir tehdit oluşturması için herhangi bir neden bulamadı.

Dünya’yı Güneş rüzgarlarından koruyan ve yaşam için elzem sayılan manyetik alan, sıvı dış çekirdek tarafından oluşturuluyor.

İç çekirdek bir gün duracak mı?

Yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluşan Dünya’nın sıvı ve gaz parçacıklarından meydana gelen yapısı zaman içinde soğuyarak gezegeni bugünkü haline getirdi. Bu süreçte demir gibi ağır elementler de iç çekirdeği oluşturdu. İç çekirdeğin ne zaman meydana geldiği kesin olarak bilinmese de çoğu bilim insanı yaklaşık 1 milyar yıl önceye işaret ediyor.

Her ne kadar hâlâ gizemini koruyan bir yapı olsa da bilim insanları çekirdeğin çok uzun bir süre boyunca durmayacağını söylüyor. Zaman içinde iç çekirdeği saran sıvı dış çekirdeğin katılaşmasıyla manyetik alan yok olacak ve Dünya’daki yaşam sona erecek. Ancak böyle bir şeyin yaşanmasına en az milyonlarca yıl var.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Mars’taki Yaşam Arayışları Boşa Mı Çıkacak?

Geçmişte yaşam için uygun koşulların var olduğuna veya olmuş olduğuna dair kanıtların arandığı Kızıl Gezegen’de (Mars) bulunan suyun farklı bir açıklaması olabilir.

Independent Türkçe’nin aktardığına göre; Bilim insanları Mars’ın güney kutbundaki buz tabakasının altında sıvı halde su bulunmasının pek mümkün görünmediğini öne sürdü.

Kızıl Gezegen’in yüzeyinde milyonlarca yıl önce su olduğu tahmin ediliyor. Ancak gezegen artık yüzeyinde sıvı halde su barındıracak durumda olmadığından gökbilimciler yerin altındaki işaretleri arıyor.

Avrupa Uzay Ajansı’nın uzay aracı Mars Express’in 2018’de Mars’ın güney kutbundaki buz tabakasına gönderdiği radar sinyalinin güçlü bir şekilde geri yansıması, yüzeyin altında su olduğuna dair teorileri desteklemişti.

Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacılar buz yüzeyindeki desenleri inceleyerek bunların buzul altı gölüne işaret ediyor olabileceği sonucuna varmıştı.

Bir gökcismindeki sıvı suyun varlığı mikroorganizmaların, yani yaşamın mevcut olabileceğinin güçlü bir göstergesi kabul ediliyor.

Fakat ABD’deki Cornell Üniversitesi’nden bilim insanlarına göre Mars Express’in bulgularının farklı bir şekilde açıklanması mümkün.

Bilgisayar simülasyonlarından yararlanan ekip, su buzundaki küçük değişimlerin radar dalgalarında parazite yol açarak sıvı su izlenimi veren yansımalar üretebileceğini buldu.

Science Advances adlı hakemli dergide 7 Haziran’da yayımlanan çalışmanın başyazarı Daniel Lalich “Aşağıda sıvı su bulunmasının imkansız olduğunu söyleyemem fakat aynı gözlemi o kadar ileriye gitmeden, orada zaten var olduğunu bildiğimiz mekanizma ve maddeleri kullanarak yapmanın çok daha basit yolları olduğunu gösteriyoruz” ifadelerini kullanıyor.

Sadece şans eseri bir şekilde radarda gözlemlenen sinyalin aynısı yaratılabilir.

Mars’ın iki kutbunda tıpkı Dünya gibi kalın bir buz tabakası var. Mars Express’in gözlemlerini inceleyen bilim insanları, güney kutbundaki tabakanın neredeyse 1,5 kilometre altında başlayan yaklaşık 20 kilometre genişlikte bir göl olabileceği sonucuna varmıştı.

Bu su kütlesinin, Antarktika’daki buz yüzeyinin 4 kilometre kadar altındaki Vostok Gölü’ne benzediği öne sürülüyor.

Öte yandan yeni araştırmayı yürüten ekip, parlak radar yansımaları Dünya’da buzul altı gölün belirtisi olsa da Mars’taki sıcaklık ve basınç koşullarının çok farklı olduğunu söylüyor.

Lalich, “Yüzeyin biraz yakınında bile sıvı su olabileceği fikri gerçekten heyecan verici olurdu” diyerek ekliyor: Ama ben orada böyle bir şey olduğunu sanmıyorum.

Telegraph’ın aktardığı üzere Cambridge Üniversitesi’ndeki araştırmacılar yeni çalışmayı henüz incelemedi fakat gözlemlerinin, radardaki bozulmayla açıklanamayacağını düşünüyor.

Paylaşın

Dikkat Çeken Keşif: Yaşam Sanılandan Daha Önce Başlamış Olabilir

Cambridge Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı yeni araştırma, yaşama uygun koşulların başlangıcına dair bilinenlere meydan okuyor. Araştırma, evrendeki yaşama uygun koşulların sanılandan çok daha önce mevcut olabileceğine işaret ediyor.

Öte yandan araştırma, Dünya’da 3,7 milyar yıl önce başladığı kabul edilen yaşamın tarihine dair bilinenleri değiştirmiyor.

Standart teoriye göre yaklaşık 13,8 milyar yıl önce gerçekleşen Büyük Patlama’yla oluşan evren ilk dönemlerinde, neredeyse tamamen hidrojen ve helyumdan meydana gelirken çok az miktarda lityumu da barındırıyordu.

Daha ağır elementlerse yıldızların içinde oluşarak bu gökcisimlerinin ömrünün sonunda geçirdiği süpernova patlamasıyla evrene saçıldı. Zaman içinde bu elementlerin miktarının artmasıyla gezegenler ve yaşama uygun koşullar oluşmaya başladı.

Toz parçacıklarına dönüşerek ilk gezegenleri yaratan karbon, aynı zamanda yaşamın temel bileşenleri arasında yer alıyor. Karbonun yüksek miktarlara çıkmasının Büyük Patlama’dan yaklaşık 1 milyar yıl sonra gerçekleştiği düşünülüyordu.

Ancak Cambridge Üniversitesi’nden bir ekibin liderliğinde yürütülen yeni araştırma bu düşünceye ve yaşama uygun koşulların başlangıcına dair bilinenlere meydan okuyor.

NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu’nu kullanan gökbilimciler evren yaklaşık 350 milyon yaşındayken oluşan bir galaksiyi inceledi. Bugüne kadar gözlemlenen en uzak 5. galaksi olan bu gökada, Samanyolu’ndan 100 bin kat daha küçük.

Halihazırda ön baskı versiyonu yayımlanan ve yakında Astronomy & Astrophysics adlı hakemli dergide çıkacak makalenin başyazarı Dr. Francesco D’Eugenio “Gözlemlediğimiz sırada sadece bir galaksi embriyosuydu fakat Samanyolu kadar büyük bir şeye dönüşebilir” diyor ve ekliyor: Ancak bu kadar genç bir galaksiye göre muazzam boyutta.

Teleskobun Yakın Kızılötesi Spektrograf (Near Infrared Spectrograph/NIRSpec) adlı cihazı bu genç galaksiden gelen ışığı analiz etti. Bu sayede galaksideki elementleri tespit etme imkanı bulan araştırmacılar karbonun yanı sıra belli belirsiz oksijen ve neonla karşılaştı. Bu iki elementin varlığının doğrulanması için başka çalışmalara ihtiyaç var.

Bilinen yaşamın yapıtaşları arasında yer alan karbonun, evrenin bu kadar eski bir döneminde gözlemlenmesi, yaşama uygun koşulların düşünülenden çok daha önce var olabileceğine işaret ediyor. Öte yandan bulgular, Dünya’da 3,7 milyar yıl önce başladığı kabul edilen yaşamın tarihine dair bilinenleri değiştirmiyor.

Çalışmanın ortak yazarı Prof. Roberto Maiolino “Bu, hidrojenden daha ağır bir elemente dair bugüne kadar elde edilen en eski bulgu” diyor. Gelişmeyi “muazzam bir keşif” diye adlandıran Prof. Maiolino şöyle ekliyor: Bu kadar uzak bir galakside büyük miktarda karbon bulunması, yaşamın evrenin çok erken dönemlerinde, kozmik şafağa çok yakın bir zamanda ortaya çıkmış olabileceğine işaret ediyor.

Öte yandan Paris (Sorbonne) Üniversitesi’nden astrofizikçi Dr. Rafael Alves Batista bu sonuca hemen varılamayacağı görüşünde. Araştırmada yer almayan Dr. Batista bulguları ileriye doğru büyük bir sıçrama diye nitelendirse de “Benim yapacağım bir sıçrama değil” diyor:

“Bu erken yıldızların çoğu çok büyük kütleli olduğundan çok hızlı ölüyorlar. Gezegenler var olsa bile, yaşam için gerekli koşulları barındırdıklarına dair pek iyimser değilim. Bulgular çok ilginç ancak bir sonuca varmak için yeterli olduklarını sanmıyorum.”

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın