Mutlak Hücre Referansı Nedir, Neden Kullanılır?

Mutlak hücre referansı, formüller veya işlevler kopyalandığında veya diğer hücrelere taşındığında sabit kalan bir hücre adresini tanımlamak için Microsoft Excel veya Google E-Tablolar gibi elektronik tablo uygulamalarında kullanılan bir terimdir.

Haber Merkezi / Hücre referansındaki hem sütun harfinin hem de satır numarasının önüne yerleştirilen bir dolar işaretinden ($) oluşur, örneğin $A$1. Bu tür referans, formülün nereye kopyalandığına veya taşındığına bakılmaksızın her zaman aynı hücreye referans vereceğinden emin olur.

Microsoft Excel gibi elektronik tablo uygulamalarında önemli bir özellik olan mutlak hücre referansı, hesaplamalar veya veri işleme yaparken belirli bir hücrenin veya hücre aralığının tutarlı bir şekilde kullanılmasını sağlar. Bu özelliğin amacı, kullanılan formül veya veri işleme yöntemlerinden bağımsız olarak belirli bir hücreye veya aralığa sabit bir referans sağlamaktır.

Kullanıcıların hedef hücreyle ilgili referansı değiştirmeden var olan bir formülü birden fazla hücrede yeniden kullanmalarına olanak tanır. Hücre referanslarını belirli bir konuma sabitleyerek kullanıcılar zamandan tasarruf edebilir ve manuel ayarlamalar veya kopyalayıp yapıştırmadan kaynaklanan olası hatalardan kaçınabilir.

Uygulamada, mutlak hücre referansı esas olarak tutarlı hesaplamalar veya belirli veri kümelerinden veri çıkarma için kullanılır. Örneğin, birden fazla ürün fiyatına bir satış vergisi oranı uygulandığında, vergi oranı formül boyunca sabit kalmalıdır.

Vergi oranı hücresine mutlak bir hücre referansı uygulayarak, formül, bu formül elektronik tablodaki diğer hücrelere kopyalandığında bile, tutarlı bir şekilde uygun değeri kullanacaktır. Ayrıca, elektronik tabloların genellikle karmaşık işlemler ve büyük veri kümeleri içerdiği göz önüne alındığında, mutlak hücre referansı veri yönetimini ve hesaplamaların doğruluğunu önemli ölçüde iyileştirebilir, süreçleri daha verimli ve güvenilir hale getirebilir.

Mutlak hücre referansı hakkında sıkça sorulan sorular:

Mutlak hücre referansı nedir?

Mutlak hücre başvurusu, bir elektronik tabloda diğer hücrelere kopyalandığında sabit kalan bir hücre başvurusudur. Formül diğer hücrelere kopyalanırken başvurunun değişmesini önlemek için sütun harfi ve satır numarasından önce bir dolar işareti ($) ile oluşturulur, örneğin $A$1.

Mutlak hücre referansları neden kullanılır?

Mutlak hücre referansları, elektronik tablonuzdaki hesaplamalarda sabit bir değer kullanmak istediğinizde kullanışlıdır. Bir hücre referansını mutlak yaparak, formül diğer hücrelere kopyalandığında bile hücrenin değerinin aynı kalmasını sağlayabilir ve tutarlı hesaplamalar yapabilirsiniz.

Bir formülde mutlak hücre başvurusu nasıl oluşturulur?

Bir formülde mutlak bir hücre başvurusu oluşturmak için, sabit kalmasını istediğiniz hücrenin sütun harfinden ve satır numarasından önce bir dolar işareti ($) ekleyin. Örneğin, A1 hücresine mutlak bir hücre başvurusu oluşturmak istiyorsanız, bunu formülünüzde $A$1 olarak yazarsınız.

Mutlak ve göreli hücre referanslarını tek bir formülde birleştirebilir misiniz?

Evet, tek bir formülde mutlak ve göreli hücre başvurularını karıştırabilirsiniz. Bu, bazı hücre başvurularını sabit tutarken diğerlerinin formül kopyalanırken değişmesine izin vermenizi sağlar. Örneğin, =A1*$B$1 formülü, göreli bir başvuruyu (A1) mutlak bir başvuruyla ($B$1) birleştirir.

Paylaşın

ABEND Nedir Ve Ciddi Bir Sorun Mudur?

Genellikle ABEND olarak kısaltılan “Abnormal End” terimi, bir hata veya sorun nedeniyle bir işlemin veya programın beklenmedik veya ani bir şekilde sonlandırılması anlamına gelir.

Haber Merkezi / Genellikle ana bilgisayar bilişiminde bir yazılım çökmesini veya arızasını belirtmek için kullanılan bir terimdir. Abnormal End, devam eden işlemleri kesintiye uğratabilir ve veri kaybına veya bozulmasına neden olabilir.

ABEND’in amacı, sistem geliştiricileri, yöneticileri veya bakımcıları için sistem hatalarının nedenini gidermeye ve teşhis etmeye yardımcı olmaktır.

ABEND, hatalı sonuçlar üretmesine veya sistemi daha fazla bozmasına izin vermek yerine sistemin veya programın durmasına neden olur. Genellikle, arıza anında programın durumu hakkında yeterli veri saklanır ve bu da hata ayıklamayı mümkün kılar ve sorunun nedenini belirlemeye yardımcı olur.

Bir ABEND tetiklendiğinde, sistem verilerinin bütünlüğünün korunmasına yardımcı olur ve ayrıca bilgilendirilmiş bir tanı ve kesin düzeltme için sistem sonlandırma öncesi durumunun korunmasına katkıda bulunur.

ABEND hakkında sıkça sorulan sorular:

ABEND terimi ne anlama geliyor?

Genellikle “ABEND” olarak kısaltılan “Abnormal End” terimi, bir yazılım programının veya sisteminin anormal bir şekilde sonlanmasını belirtmek için bilgisayarlarda kullanılan bir terimdir. Programın, ele almak üzere tasarlanmadığı bir hata veya önemli bir beklenmeyen durumla karşılaştığında ortaya çıkar.

ABEND’in bazı yaygın nedenleri nelerdir?

Yazılım hataları, sistem hataları, donanım arızaları, uygunsuz veri girişi veya bellek veya depolama alanı gibi kaynakların tükenmesi gibi çeşitli nedenler Anormal Son’a neden olabilir.

ABEND, ilgili yazılımı veya sistemi nasıl etkiler?

ABEND, yazılımın veya sistemin normal işleyişini bozabilir. Kaydedilmemiş verilerin kaybolmasına, hizmetlerin kesintiye uğramasına veya ciddi durumlarda sistemin hasar görmesine yol açabilir.

ABEND nasıl çözülebilir?

ABEND genellikle hata ayıklama, sistem güncellemeleri, veri düzeltmeleri veya donanım düzeltmelerinin bir kombinasyonuyla çözülebilir. Hatanın kaynağını belirlemek, onu çoğaltmak ve ardından gerekli çözümleri uygulamak çok önemlidir.

ABEND ciddi bir sorun mudur?

ABEND’in ciddiyeti, nedenine ve meydana geldiği sisteme bağlıdır. Kritik bir sistemde, küçük bir Anormal Son bile büyük endişe yaratabilirken, daha az kritik sistemlerde, yalnızca küçük bir rahatsızlığa neden olabilir.

ABEND’i önlemek için hangi adımları atabiliriz?

Önlenmesi, öncelikle titiz yazılım testlerini, doğru veri girişinin sağlanmasını, sistem donanım ve yazılımının güncel tutulmasını, uygun sistem bakımının ve etkili hata işleme prosedürlerinin sağlanmasını içerir.

ABEND yalnızca belirli sistemlerde veya programlama dillerinde mi meydana gelir?

Hayır, ABEND herhangi bir sistemde veya programda hatalı bir durum veya hata ile karşılaşırsa oluşabilir. Bunlar belirli sistemlere veya programlama dillerine özgü değildir.

Paylaşın

Merkür’ün Nasıl Oluştuğu Gizemi Çözülmüş Olabilir

Güneş sisteminin en küçük ve en içteki gezegeni olan Merkür, ilk bakışta Dünya’nın uydusu Ay’a çok benziyor, ancak kendine özgü jeolojisi ve oluşum tarihi var.

Haber Merkezi / Yeni yayınlanan bir araştırmaya göre; Merkür, benzer büyüklükteki iki dev kayalık gövdenin çarpışmasından birkaç milyar yıl sonra oluştu.

Bilim insanları uzun zamandır Merkür’ün nasıl oluştuğunu anlamaya çalışıyorlar. Brezilya, Almanya ve Fransa’daki bilim insanlarının yaptığı yeni bir araştırma bu soruya ışık tuttu.

Brezilya’daki Ulusal Gözlemevi’nden Patrick Franco, benzer büyüklükteki iki kayalık cismin Merkür’e benzer bir gezegen oluşturup oluşturamayacağını araştıran yeni bir araştırmaaya öncülük etti.

Araştırmada, Dünya’nın kütlesinin sadece yüzde 10’undan biraz fazla kütleye sahip bir ana gövde, Proto Merkür ve yüzde 30 demir bileşimi kullandılar.

Bilim insanları, simülasyonlarda çeşitli miktarlarda demir içeren çeşitli boyutlardaki ikincil gövdelerle deneyler gerçekleştirdiler.

Bilim insanları ayrıca, iki gövde arasındaki çarpma hızlarını, karşılıklı kaçış hızının 2,8 ila 3,8 katı arasında değiştirdiler. Kaçış hızı, bir cismin birincil gövdenin yörüngesinden kaçması veya onunla temas etmesi için gereken minimum hızdır.

Bilim insanları, bu parametreler dahilinde, milyarlarca yıl önce erken Güneş Sistemi’nde meydana gelebilecek çarpışma senaryoları üzerinde deneyler gerçekleştirdiler.

Sonunda Merkür’ün benzer büyüklükteki kayalık bir cismi çarpıp kaçma çarpışmasında sıyırıp geçtiği ve bunun da dış malzemesinin çoğunu kaybetmesine yol açtığı bir düzenek keşfettiler.

Bu simülasyonda, Merkür’ün kütlesine yüzde 5’lik bir farkla uyan ve yüzde 65 – 75 demirden oluşan bir çekirdek bırakan, Merkür’ün şu anki yüzde 70 değerine uyan bir gezegen oluşturdu.

Bilim insanları, bunun, böyle bir çarpışmanın bugün bildiğimiz gezegeni oluşturduğuna dair güçlü bir kanıt olduğunu belirttiler.

Sonuç olarak araştırma, Merkür’ün benzer büyüklükteki iki dev kayalık cismin çarpışması sonucu oluştuğunu söylüyor.

Paylaşın

ABAP Belleği Nedir? Önemi

ABAP (Advanced Business Application Programming) Belleği, SAP yazılım sistemiyle ilişkilendirilen bir terimdir ve uygulama sunucusunun ana belleğindeki geçici bir depolama alanına atıfta bulunur.

Haber Merkezi / Tek bir SAP kullanıcı oturumu içinde farklı ABAP programları, işlev modülleri veya alt rutinler arasında veri depolamak ve alışverişinde bulunmak için kullanılır. Bu bellek, bir veritabanına ihtiyaç duyulmadan verimli veri aktarımı ve iletişimi sağlar ve böylece SAP sisteminin performansını artırır.

ABAP Belleği, bir SAP sistemindeki farklı ABAP programları ve oturumları arasında veri paylaşımını sağlayan geçici bir bellek alanını ifade ettiği için önemli bir teknoloji terimidir. Bu, sistem içinde verimli iletişim ve işleme olanağı sağlayarak, tablolara tekrar tekrar erişme veya yinelenen veri üretme ihtiyacını azaltır; bu da sonuç olarak kaynaklardan tasarruf sağlar ve genel sistem performansını iyileştirir.

ABAP Belleği, veri tutarlılığının korunmasına yardımcı olur, geliştirme sürecini basitleştirir ve bir programdaki değişikliklerin aynı verileri paylaşan diğer programları olumsuz etkilememesini sağlar. Dolayısıyla ABAP Belleğinin etkin kullanımı, kesintisiz veri paylaşımını sağlar ve SAP sistemlerinin güvenilir bir şekilde çalışmasına önemli katkı sağlar.

ABAP Belleği, özellikle uygulama geliştirme alanında SAP sistemlerinin verimli bir şekilde çalışmasında önemli bir bileşen görevi görür. ABAP Belleğinin birincil amacı, sistem içinde aynı anda çalışan farklı ABAP programları arasında sorunsuz iletişim ve veri aktarımını kolaylaştırmaktır. Daha teknik terimlerle, ABAP Belleği, tüm dahili modların erişebildiği SAP sisteminin uygulama sunucusunda paylaşılan bir bellek alanıdır.

Verileri depolamak için merkezi bir depo görevi görerek, tekrarlanan veri sorgularına olan ihtiyacı ortadan kaldırır, böylece genel performansı önemli ölçüde iyileştirir ve veritabanlarındaki iş yükünü azaltır. ABAP Belleğinin kullanımı, sorunsuz bir kullanıcı deneyimi sunar ve bir SAP ortamında kaynakların verimli bir şekilde yönetilmesini sağlar. Geliştiriciler, bu özelliği farklı program çağrıları, raporlar ve işlev modülleri arasında veri alışverişi yapmak için kullanabilir ve esasen işlemlerini düzene sokabilirler.

Örneğin, bir uygulamadaki birden fazla programın aynı bilgiye erişmesi veya aynı bilgiye başvurması gerektiğinde, bir geliştirici bu bilgiyi ABAP Belleğinde saklayabilir ve böylece tüm program çağrılarında veri tutarlılığı sağlanabilir.

Ayrıca, bu yaklaşım koddaki gereksiz tekrarları azaltarak bir uygulama içinde daha temiz, daha kolay sürdürülebilir bir yapıyı destekler. Sonuç olarak, ABAP Belleği ile çalışmak yalnızca bir SAP sistemi içindeki veri iletişimini geliştirmekle kalmaz, aynı zamanda optimizasyon çabalarını ve yazılım geliştirme en iyi uygulamalarını da teşvik eder.

ABAP Bellek Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

ABAP Bellek kullanmanın avantajları nelerdir?

ABAP Belleği kullanmanın bazı avantajları şunlardır:

Birden fazla program ve oturum arasında veri paylaşımına izin verir
Veritabanına okuma ve yazmaları azaltarak daha hızlı veri işlemeyi kolaylaştırır
Verileri bellekte tutarak uygulama sunucusundaki yükü azaltır
Genel sistem performansını iyileştirir

ABAP Belleği ile SAP Belleği arasındaki fark nedir?

ABAP Belleği, ABAP programlarına özgü verileri depolamak için kullanılan uygulama sunucusu içindeki bir bellek alanıdır; SAP Belleği ise tüm programlar ve uygulamalar tarafından erişilebilen verileri depolayan genel bir bellek alanıdır. ABAP Belleği oturum özelindedir; SAP Belleği ise herhangi bir belirli oturuma bağlı değildir.

ABAP Belleğinde veriler nasıl saklanır?

ABAP Belleğinde veri depolamak için EXPORT ifadesini kullanmanız gerekir. Bu bir örnek sözdizimidir: EXPORTBELLEK KİMLİĞİNE.

ABAP Bellekten verilere nasıl erişirsiniz?

ABAP Belleğinde depolanan verilere erişmek için IMPORT ifadesini kullanmanız gerekir. Bu bir örnek sözdizimidir: IMPORTBELLEKTEN KİMLİK.

Paylaşın

Yüksek IQ İle Bağlantılı Yedi Kişilik Özelliği

Yüksek IQ ile bağlantılı kişilik özellikleri üzerine yapılan araştırmalar, zekanın belirli davranışsal ve psikolojik eğilimlerle ilişkilendirilebileceğini gösteriyor.

Haber Merkezi / Ancak, bu özellikler kesin kurallar değil, genellemeler olarak değerlendirilmelidir; çünkü kişilik, çevresel faktörler ve bireysel farklılıklar gibi birçok etkene bağlıdır.

İşte yüksek IQ ile sıkça ilişkilendirilen bazı kişilik özellikleri:

Açıklık (Openness to Experience): Yüksek IQ’lu bireyler genellikle yeni fikirlere, deneyimlere ve yaratıcı düşünceye daha açık olurlar. Merak duyguları güçlüdür ve soyut kavramları keşfetmekten keyif alırlar. Örneğin, sanat, bilim veya felsefe gibi alanlara ilgi duymaları yaygındır.

İçedönüklük (Introversion): Araştırmalar, yüksek IQ’ye sahip kişilerin sosyal etkileşimlerden ziyade kendi iç dünyalarına ve düşüncelerine yönelmeye daha yatkın olabileceğini gösteriyor. Bu, yoğun düşünme ve analiz süreçlerinden kaynaklanabilir.

Bağımsızlık: Yüksek IQ’lu bireyler genellikle kendi başlarına problem çözmeyi tercih eder ve otoriteye körü körüne uymak yerine eleştirel düşünceyi benimserler. Bu, onların geleneksel normlara meydan okumasını sağlayabilir.

Duygusal hassasiyet: Bazı çalışmalar, yüksek zekanın duygusal derinlik ve empati ile bağlantılı olabileceğini öne sürüyor. Ancak bu, aynı zamanda duygusal yoğunluk nedeniyle stres veya kaygıya yatkınlığı da artırabilir.

Mükemmeliyetçilik: Yüksek IQ’lu kişiler, genellikle kendilerinden ve çevrelerinden yüksek standartlar bekler. Bu, detaylara dikkat etme ve işlerini kusursuz hale getirme arzusuyla kendini gösterebilir.

Merak ve öğrenme tutkusu: Zeka, genellikle bilgiye açlık ve sürekli öğrenme isteğiyle ilişkilendirilir. Bu kişiler, karmaşık problemleri çözmekten ve bilmedikleri alanları keşfetmekten hoşlanırlar.

Mantıklı risk alma: Yüksek IQ, mantıklı risk analizi yapma yeteneğiyle bağlantılıdır. Bu kişiler, duygusal dürtülerle değil, hesaplanmış kararlarla hareket etmeye eğilimlidir.

Kişilik gelişimi büyük ölçüde çevresel faktörler, yetiştirilme tarzı ve bireysel deneyimlerle şekillenir. Bu nedenle, yüksek IQ’lu her bireyin bu özellikleri taşıması beklenemez; sadece belirli eğilimler gözlemlenebilir.

IQ nedir nasıl ölçülür?

IQ, yani “Zekâ Katsayısı” (İngilizce: Intelligence Quotient), bir kişinin bilişsel yeteneklerini ölçmek için standardize edilmiş testlerle belirlenen bir değerdir.

Genellikle problem çözme, mantıksal reasoning (akıl yürütme), dil becerileri, uzamsal algı ve bellek gibi zihinsel kapasiteleri değerlendirir. IQ, bireyin zekâsını yaşıtlarıyla karşılaştırmalı olarak ifade eden bir sayısal skordur.

IQ testi, ilk olarak 20. yüzyılın başlarında Fransız psikolog Alfred Binet tarafından çocukların eğitimsel yeteneklerini değerlendirmek için geliştirilmiştir.

Günümüzde en yaygın kullanılan testler arasında Wechsler Yetişkin Zekâ Ölçeği (WAIS) ve Stanford – Binet Zeka Testi bulunur. Test sonuçları, şu formülle hesaplanır:

Eskiden: IQ = (Zihinsel Yaş / Kronolojik Yaş) × 100

Günümüzde: Test sonuçları, bir popülasyonun ortalamasına (genellikle 100) ve standart sapmasına (genelde 15) göre normalize edilir.

Ortalama IQ skoru 100’dür ve popülasyonun çoğu 85 ile 115 arasında yer alır. 130’un üzeri “üstün zekâ” olarak kabul edilirken, 70’in altı genellikle bilişsel zorlukları işaret edebilir.

IQ, genel zekayı (genellikle “g faktörü” olarak adlandırılır) ölçmeyi amaçlar. Bu, soyut düşünme, öğrenme hızı ve karmaşık bilgileri işleme yeteneği gibi temel bilişsel becerileri içerir.

Ancak IQ, zekanın yalnızca bir yönünü yansıtır ve yaratıcılık, duygusal zeka (EQ), sosyal beceriler veya ahlaki değerler gibi alanları kapsamaz.

Paylaşın

Kara Delikler “Beyaz Deliklere” Dönüşebilir Mi?

Kara deliklerin merkezlerinde, çökmüş bir yıldızın kalıntılarının sonsuz yoğunlukta bir nokta oluşturduğu ve Einstein’ın Genel Görelilik Teorisi’nin öngördüğü gibi fizik ve zaman anlayışımızı altüst eden bir tekillik olduğu düşünülür.

Haber Merkezi / Ancak yeni araştırma bu görüşü sorguluyor ve tekilliğin bir son değil, yeni bir başlangıca işaret edebileceğini öne sürüyor. Araştırma, tekillik yerine kara deliklerin beyaz deliklere dönüştüğünü öne sürüyor. Beyaz deliklerin, her şeyi içine çeken kara deliklerin aksine, maddeyi, enerjiyi ve zamanı evrene geri attığı teorize ediliyor.

Araştırmanın yazarlarından Dr. Steffen Gielen, temel bir fikre dikkat çekerek, “Zaman, evrenin genişlemesini yönlendiren gizemli güç olan karanlık enerji tarafından ölçülebilir. Karanlık enerji ile zaman arasındaki bu bağlantı, kara delikler ve kozmosun dokusu hakkında yeni bir bakış açısı sunuyor” diyor.

Araştırma, teoride bir varlığın bir kara delikten geçebileceğini, bir beyaz delikten çıkabileceğini ve yeni bir uzay – zaman evresine girebileceğini öne sürüyor.

Kara delikler, genellikle büyük yıldızların süpernova patlamaları sonrası çökmesiyle oluşur. Genel görelilik teorisine göre, kara deliklerin merkezinde bir “tekillik” bulunur; bu, uzay-zamanın büküldüğü ve fizik yasalarının bildiğimiz haliyle geçerli olmadığı bir noktadır.

Beyaz delikler, kara deliklerin teorik bir “tersi” olarak kabul edilir. Kara delikler maddeyi ve ışığı içine çekerken, beyaz delikler tam tersine madde ve ışığı dışarı atar. Ancak, beyaz deliklerin gerçekte var olup olmadığına dair herhangi bir gözlemsel kanıt bulunmamaktadır; bu yüzden şu an için tamamen teorik bir kavramdır.

Genel görelilik teorisi, kara deliklerin beyaz deliklere dönüşmesini doğrudan destekleyen bir mekanizma sunmaz. Ancak, teorik olarak “Einstein-Rosen köprüsü” (solucan deliği) kavramı, bir kara deliğin bir beyaz delikle bağlantılı olabileceğini önerir.

Bu modelde, bir kara delik bir solucan deliğinin girişi, beyaz delik ise çıkışı olarak düşünülebilir. Yine de bu, bir kara deliğin kendisinin beyaz bir deliğe dönüşeceği anlamına gelmez; daha ziyade, iki farklı yapı arasında bir bağlantı olduğu anlamına gelir. Ancak, bu tür solucan deliklerinin fiziksel olarak var olup olmadığı veya kararlı olup olmadığı belirsizdir.

Paylaşın

Evren Her Yönde Aynı Mıdır?

Evrenin her yönde aynı olup olmadığı, kozmolojide uzun süredir tartışılan ve araştırılan bir konudur. Genel olarak, evrenin izotropik ve homojen olduğu kabul edilir.

Haber Merkezi / Bu durum, kozmik mikrodalga arka plan ışıması (CMB) gibi gözlemlerle desteklenir. CMB, Büyük Patlama’dan kalan ve evrenin her yönünde neredeyse aynı sıcaklıkta (yaklaşık 2.7 Kelvin) yayılan bir ışıma olarak ölçülmüştür.

Bu homojenlik ve izotropi, evrenin geniş ölçekte aynı fiziksel yasalarla işlediğini ve yönlerden bağımsız olarak benzer özellikler gösterdiğini düşündürmektedir. Bu, kozmolojik ilke olarak bilinir.

Ancak, bu izotropi tam anlamıyla mükemmel değildir. CMB’de çok küçük sıcaklık dalgalanmaları (yaklaşık 1/100.000 ölçeğinde) tespit edilmiştir ve bu farklılık, evrenin erken dönemindeki kuantum dalgalanmalarından kaynaklanarak galaksilerin oluşumuna yol açmıştır.

Yani, detaylara inildiğinde evren her yönde aynı değildir; yıldızlar, galaksiler ve diğer yapılar farklı konumlarda bulunurlar.

Gözlemlenebilir evren (ışık hızı ve evrenin yaşı nedeniyle görebildiğimiz kısım) izotropik görünse de, gözlemlenebilir alanın ötesinde ne olduğu şu an için bilinmez konumda. Bazı teoriler (örneğin, çoklu evren hipotezi) evrenin farklı bölgelerinin farklı özelliklere sahip olabileceğini öne sürmekte, ancak bu deneysel kanıtlarla desteklenmemiştir.

Evrenin oluşumu, insanlık tarihinin en büyük sorularından biri olmuştur ve bu konuda farklı bilimsel teoriler, felsefi yaklaşımlar ve dini inançlar öne sürülmüştür.

Büyük Patlama (Big Bang) Teorisi: Günümüzde bilim dünyasında en çok kabul gören teoridir. Evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıl önce, sonsuz yoğunluk ve sıcaklıkta bir noktadan (singülerite) genişleyerek oluştuğunu savunur.

Durağan Durum (Steady State) Teorisi: Büyük Patlama’ya alternatif olarak 20. yüzyılda önerilen bu teori, evrenin başlangıcı olmadığını ve sonsuz bir geçmişe sahip olduğunu savunur. Evren genişlerken, sürekli olarak yeni madde yaratılır ve evrenin genel yapısı değişmez.

Çoklu Evren (Multiverse) Teorisi: Büyük Patlama’nın bir parçası veya alternatif bir yorumu olarak, bilinen evrenin tek olmadığı, birden fazla evrenin (paralel evrenler) var olabileceğini önerir.

Siklik (Döngüsel) Evren Modeli: Evrenin bir genişleme ve büzülme döngüsü içinde olduğunu öne sürer. Yani, Büyük Patlama bir başlangıç değil, bir önceki evrenin çöküşünden sonraki bir olaydır.

Plazma Evren Modeli: Büyük Patlama yerine, evrenin plazma ve elektromanyetik kuvvetlerin etkisiyle şekillendiğini savunur. Nobel ödüllü fizikçi Hannes Alfvén tarafından önerilmiştir.

Felsefi ve Dini Yaklaşımlar: Bilimsel teorilerin yanı sıra, evrenin oluşumu hakkında felsefi ve dini açıklamalar da bulunmaktadır. Bunlar bilimsel teorilerle çelişebilir veya tamamlayıcı olarak görülebilir:

Teistik Yaklaşımlar: Birçok dini gelenek, evrenin bir yaratıcı (Tanrı) tarafından oluşturulduğunu savunur. Örneğin, Hristiyanlık, İslam ve Yahudilik gibi tek tanrılı dinlerde evrenin bir başlangıcı olduğu ve Tanrı tarafından yaratıldığı inancı vardır.

Panteizm ve Panenteizm: Evrenin kendisinin ilahi olduğunu (panteizm) veya evrenin bir ilahi varlığın parçası olduğunu (panenteizm) savunan felsefi yaklaşımlar.

Doğu Felsefeleri: Hinduizm ve Budizm gibi geleneklerde, evren döngüsel bir süreç olarak görülür ve zamanın başlangıcı veya sonu olmayabilir.

Simülasyon Hipotezi: Modern bir felsefi ve bilimsel hipotez olarak, evrenin bir tür gelişmiş bilgisayar simülasyonu olabileceğini öne sürer. Bu fikir, Nick Bostrom gibi düşünürler tarafından popüler hale getirilmiştir.

Paylaşın

Blazar Nedir? Temel Özellikleri

Bir tür aktif galaksi çekirdeği olan blazarlar, özellikle yüksek enerjili gama ışınları, X-ışınları ve radyo dalgaları gibi elektromanyetik radyasyon yaymalarıyla bilinirler.

Haber Merkezi /Evrendeki en aşırı fiziksel süreçlerin yaşandığı yerlerden olan blazarlar, hem teorik hem de gözlemsel çalışmalar için önemli bir araştırma alanıdır.

Blazarların temel özellikleri:

Süper kütleli kara delik: Blazarların merkezinde, milyonlarca hatta milyarlarca Güneş kütlesine sahip süper kütleli bir kara delik bulunur. Bu kara delik, çevresindeki maddeleri bir yığılma diski (accretion disk) şeklinde kendine çeker ve bu süreçte muazzam miktarda enerji açığa çıkar.

Jetler: Blazarlar, kara deliğin dönme ekseni boyunca uzanan ve ışık hızına yakın hızlarda hareket eden parçacık jetleri (relativistik jetler) yayarlar. Bu jetler, blazarların en dikkat çekici özelliğidir ve güçlü radyasyon kaynaklarıdır.

Relativistik etkiler: Blazarlar, Dünya’dan gözlemlendiğinde, jetlerinin doğrudan bize doğru yönelmiş gibi görünmesiyle diğer aktif galaksilerden ayrılır. Bu durum, relativistik hızlar nedeniyle ışığın Doppler etkisiyle yoğunlaşmasına (relativistic beaming) yol açar ve blazarları olduğundan çok daha parlak gösterir.

Değişkenlik: Blazarlar, parlaklıklarında çok hızlı ve dramatik değişiklikler gösterebilir. Bu değişkenlik, jetlerdeki patlamalar veya yığılma diskindeki dalgalanmalar gibi süreçlerden kaynaklanabilir.

Blazar türleri:

Blazarlar, genel olarak iki ana sınıfa ayrılır:

FSRQs (Flat-Spectrum Radio Quasars): Radyo tayfında düz bir spektruma sahip olan ve genellikle güçlü emisyon çizgileri gösteren blazarlardır. Bunlar, kuasarların bir alt sınıfıdır.

BL Lac Nesneleri: Daha zayıf emisyon çizgilerine sahip olan ve genellikle optik tayfta özelliksiz bir spektrum gösteren blazarlardır. Adlarını, prototip bir örnek olan BL Lacertae’den alırlar.

Blazarların önemi:

Kozmoloji ve evrenin evrimi: Blazarlar, evrenin erken dönemlerinde oluşan yapılar hakkında bilgi sağlar. Uzak blazarları inceleyerek, evrenin genişlemesi ve galaksi oluşumu gibi konularda veri elde edilebilir.

Yüksek enerjili astrofizik: Blazarlar, yüksek enerjili gama ışınlarının ve nötrinoların ana kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Bu, parçacık fiziği ve astrofizik çalışmaları için önemlidir.

Genel görelilik testleri: Blazarların merkezindeki süper kütleli kara deliklerin çevresindeki olaylar, Einstein’ın genel görelilik teorisini test etmek için bir laboratuvar görevi görür.

Paylaşın

Bilim İnsanları Suyun Kökenini Keşfetti

Yeni yayınlanan bir araştırma, yaşamın temel bileşeni olan suyun, evrende bizim düşündüğümüzden milyarlarca yıl daha önce ortaya çıkmış olabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Su, Dünya yüzeyinin yüzde 70’ini oluşturuyor olabilir; ancak bilim insanları uzun zamandır suyun kökenini gri bir alan olarak görüyor ve gezegenimizdeki suyun ilk ne zaman ortaya çıktığını merak ediyorlardı.

Portsmouth Üniversitesi’nden İngiliz bilim insanlarının yaptığı ve Nature Astronomy dergisinde yayımlanan araştırmada, suyun büyük olasılıkla Büyük Patlama’dan sonraki 50 milyon ile bir milyar yıl arasındaki “kozmik şafak” adı verilen dönemde oluştuğu belirtildi.

Keşif, suyun evrensel bir bileşen olarak galaksilerin ve gezegenlerin oluşumunda temel bir rol oynadığını gösteriyor.

Araştırmada yer alan bilim insanları, suyun evrendeki süpernova patlamalarının kalıntılarında, Büyük Patlama’dan yaklaşık 100 ila 200 milyon yıl sonra ortaya çıktığını söylüyorlar. Bu, suyun kökenine ilişkin daha önce yapılan araştırmalardaki dönemlerin milyarlarca yıl daha öncesini işaret ediyor.

Bilim insanları, evrendeki ilk yıldızların ölüp süpernovalara dönüşmesiyle suyun nasıl oluştuğunu haritalamak için bilgisayar simülasyonları kullandılar.

Araştırmada yer alan bilim insanları şunları söylediler: “Büyük Patlama’dan 100 ile 200 milyon yıl sonra evrende yaşam için temel bir bileşenin zaten mevcut olduğunu ortaya koymanın yanı sıra, simülasyonlarımız suyun muhtemelen ilk galaksilerin temel bir bileşeni olduğunu gösteriyor.”

Bilim insanları, süpernovaların davranışlarını taklit ederek yaptıkları araştırmanın, suyun bizimki gibi yaşanabilir gezegenlere nasıl ulaşmış olabileceğini ve evrenin ilk galaksilerinden önce var olmuş olabileceğini gösterdiğini söylüyor.

Hidrojen, Büyük Patlama’dan sadece birkaç dakika sonra, aşırı ısınmış parçacıkların soğuyup atomlara dönüşmesiyle oluşan helyum ve lityumla birlikte ortaya çıktı.

Daha ağır elementler (oksijen gibi) ise yıldızların içinde nükleer füzyonla oluştu. Süpernova patlamaları sırasında bu elementler uzaya saçıldı. Hidrojen ve oksijen, yıldızlararası bulutlarda birleşerek su moleküllerini oluşturdu.

Dünya’nın erken dönemlerinde, volkanik aktiviteler sırasında magma içindeki hidrojen ve oksijen bileşikleri yüzeye çıktı. Bu gazlar (H₂ ve O₂ veya diğer bileşikler) atmosferde birleşerek su buharı haline geldi. Dünya soğudukça bu buhar yoğunlaşarak ilk okyanusları oluşturdu.

Suyun oluşumu evrensel bir süreçtir: Hidrojen ve oksijenin birleşmesiyle başlar ve bu birleşme, evrenin fiziksel yasaları ile Dünya’daki doğal döngülerin bir sonucu olarak gerçekleşir.

Paylaşın

Andromeda’nın Cüce Galaksileri Nasıl Oluştu?

Andromeda Galaksisi’nin etrafında yer alan, genellikle düşük kütleli ve az yıldız içeren cüce galaksiler, genel olarak evrenin yapısal evrimi ve galaksi oluşum süreçleriyle bağlantılı.

Haber Merkezi / Hubble Uzay Teleskobu’nu kullanarak Andromeda Galaksisi’nin etrafında yer alan cüce galaksilerin 3 boyutlu haritasını oluşturan bilim insanları, bu galaksilerin milyarlarca yıl boyunca nasıl yıldız oluşturmuş olabileceğini yeniden yapılandırdılar.

Veriler, Andromeda’nın uydu galaksilerinin, Samanyolu’nun yörüngesinde yer alan galaksilere kıyasla çok farklı şekilde evrimleştiğini ortaya koyuyor. Veriler yine, Andromeda’nın Samanyolu’ndan daha dinamik bir yapıya sahip olduğunu ve birkaç milyar yıl önce başka büyük bir galaksiyle birleşmeden etkilendiğini gösteriyor.

ABD’deki Berkeley Üniversitesi’nden (UC) Daniel Weisz, “Andromeda da her şey çok asimetrik ve bozulmuş durumda” diyor ve ekliyor: “Çok uzun zaman önce önemli bir şeyin yaşandığı anlaşılıyor.”

Andromeda’nın etrafında yer alan cüce galaksilerin yarısının aynı düzlemde döndüğü de görülüyor. Bunun tuhaf olduğunu söyleyen Weisz, “Cüce galaksileri bu konfigürasyonda bulmak aslında tamamen sürpriz oldu ve hala neden bu şekilde göründüklerini tam olarak anlamış değiliz” diyor.

Yine Berkeley Üniversitesi’nden Alessandro Savino’ya cüce galaksilerin yeni yıldızlar oluşturmaya devam ettiği sürenin, bu galaksilerin kütlelerine ve Andromeda Galaksisi’ne olan yakınlığına bağlı olduğunu belirtiyor. Savino, “Andromeda gibi büyük bir galaksinin etkisinin küçük galaksi büyümesini nasıl bozduğunun açık bir göstergesi” diyor.

Veriler 28 Ocak’ta The Astrophysical Journal’da yayımlandı.

Cüce galaksilerin oluşumları, evrenin farklı aşamalarına ve fiziksel süreçlerine dayanmaktadır.

Evrenin hiyerarşik oluşum: Evren, Büyük Patlama’dan sonra karanlık madde ve normal maddenin yoğunluk dalgalanmalarıyla dolu bir yer haline geldi.

Karanlık madde, kütle çekimi kuvveti ile küçük ölçekli yapılar (Hale) oluşturdu. Bu karanlık madde Hale’leri, zamanla birleşerek daha büyük yapıları meydana getirdi. Cüce galaksiler, evrenin erken döneminde oluşan küçük Hale’lerin içindeki yıldız oluşumlarıyla şekillenmiş olabilir.

Erken dönem yıldız oluşumu: Andromeda’nın cüce galaksilerinin çoğu, evrenin genç olduğu dönemde, yani Büyük Patlama’dan sonraki ilk birkaç milyar yıl içinde, gaz bulutlarının çökmesiyle oluştular. Bu galaksiler, düşük kütleli oldukları için genellikle sınırlı miktarda gaz ve toz içeriyorlar.

Andromeda ile etkileşim: Andromeda gibi büyük galaksiler, çevresindeki cüce galaksileri kütle çekimi kuvvetiyle kendine çekti ve bu cüce galaksiler zamanla, Andromeda’nın uydu galaksileri haline geldiler.

Cüce galaksilerin bazıları, gelgit kuvvetleri veya diğer dinamik etkileşimler nedeniyle parçalanarak Andromeda’nın halesine katıldılar.

Karanlık madde ve gaz dinamikleri: Cüce galaksilerin oluşumunda karanlık madde önemli bir rol oynamakta. Karanlık madde Hale’lerı, kütle çekimiyle gazı tutarak yıldız oluşumunu tetikler. Ancak, süpernova patlamaları gibi süreçler, bu galaksilerdeki gazı dışarı atarak yıldız oluşumunu durdurur.

Andromeda’nın çevresindeki cüce galaksiler, yapılarına ve kökenlerine göre çeşitlilik gösterir:

Cüce Küremsi Galaksiler: Küçük kütleli, düşük parlaklıkta ve genellikle küresel ya da hafif eliptik şekilli galaksilerdir. Cüce galaksilerin bir alt türü olarak kabul edilirler ve evrendeki en yaygın galaksi türlerindendirler. Büyük galaksilerin (örneğin Andromeda) çevresinde uydu galaksiler olarak sıkça yer alırlar.

Cüce Düzensiz Galaksiler: Genellikle küçük kütleli, düşük parlaklıkta ve belirli bir şekli olmayan galaksilerdir. Büyük düzensiz galaksilere (Örneğin: Büyük Macellan Bulutu) benzerler, ancak boyut ve yıldız içeriği açısından daha küçüktürler. Bu galaksiler, kaotik yapıları ve aktif yıldız oluşum bölgeleriyle dikkat çekerler.

Gelgit Cüce Galaksiler: Galaksilerin birbiriyle etkileşime girmesi sırasında, özellikle büyük galaksilerin çarpışması veya yakın geçişi sonucu oluşan küçük kütleli galaksilerdir. Bu galaksiler, gelgit kuvvetleri nedeniyle ana galaksilerden kopan gaz, toz ve yıldızlardan meydana gelir. Adlarını, bu oluşum sürecinde etkili olan gelgit (tidal) etkileşimlerinden alır.

Andromeda’nın cüce galaksileri, hem erken evrendeki oluşum süreçlerinden hem de Andromeda ile dinamik etkileşimlerden oluşmuşlardır. Bu galaksiler, Andromeda’nın etrafında dönmeye devam ediyorlar.

Bilim insanları, bu cüce galaksileri inceleyerek galaksilerin oluşumu, karanlık maddenin dağılımı ve evrenin evrimi hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalışıyorlar. Andromeda’nın yakınlığı (yaklaşık 2.5 milyon ışık yılı), bu sistemlerin detaylı incelenmesini mümkün kılmakta.

Paylaşın