Karın Değil İnsanın Merkeze Alındığı Bir Ekonomi Mümkün Mü?

Modern iktisadın kutsal dogmalarından biri “ekonomik büyüme”dir. Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) artmıyorsa ekonomi “hasta”, büyüyorsa “sağlıklı” kabul edilir.

Haber Merkezi / Siyasetçiler başarılarını büyüme rakamlarıyla ölçer, ana akım iktisatçılar refahı bu göstergelere indirger. Oysa temel soru nadiren sorulur: Sonsuz büyüme mümkün müdür ve mümkün değilse, ekonomi başka bir şekilde gelişebilir mi?

Marksist perspektiften bakıldığında bu sorunun yanıtı nettir: Kapitalist sistem büyüme olmadan var olamaz; ancak bu büyüme ne insanlığın ne de doğanın çıkarına hizmet eder.

Karl Marx’a göre kapitalizmin ayırt edici özelliği, sermayenin değerlenme zorunluluğudur. Sermaye, kendini büyütmek zorundadır; durduğu anda sermaye olmaktan çıkar. Bu nedenle kapitalist üretim “ihtiyaçlar için üretim” değil, kar için üretimdir. Büyüme bir tercih değil, sistemin içsel yasasıdır.

Bir kapitalist üretimi genişletmezse, rakipleri tarafından piyasadan silinir. Bu da büyümeyi bireysel bir açgözlülük meselesi olmaktan çıkarır; yapısal bir zorunluluk haline getirir. Tam da bu nedenle kapitalizm, sürekli daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla kaynak kullanımı talep eder.

Ancak gezegen sonsuz değildir. Marx’ın “metabolik yarılma” kavramıyla işaret ettiği gibi, kapitalist üretim doğa ile insan arasındaki maddi dengeyi bozar. Toprak, su, hava ve enerji kaynakları piyasanın hammaddesine indirgenir. Bugün iklim krizi, biyolojik çeşitliliğin yok oluşu ve çevresel felaketler bu yarılmanın somut sonuçlarıdır.

Ana akım iktisat, teknolojik ilerleme sayesinde “yeşil büyüme”nin mümkün olduğunu iddia eder. Marksist eleştiri ise bunun bir yanılsama olduğunu söyler. Verimlilik artışları çoğu zaman daha fazla tüketimi teşvik eder; yani sorun çözülmez, yalnızca ertelenir. Kapitalizmde çevre koruma, karlılıkla çeliştiği noktada daima ikinci plana itilir.

Büyüme var, refah yok

Bir diğer temel mesele şudur: Büyüme kimin için? Marx’ın artı-değer teorisi, kapitalist büyümenin işçi sınıfının sömürüsüne dayandığını ortaya koyar. GSYH artarken ücretlerin yerinde sayması, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması ve gelir eşitsizliğinin derinleşmesi tesadüf değildir.

Bugün birçok ülkede ekonomi büyürken yoksulluk da artmaktadır. Bu, büyümenin “toplumsal refah” ile eş anlamlı olmadığını açıkça gösterir. Kapitalizmde büyüme, sermayenin büyümesidir; toplumun değil.

Marksist yanıt burada radikaldir: Evet, ama kapitalizm içinde değil. Ekonomik gelişme; sağlık, eğitim, barınma, kültür ve boş zaman gibi alanlarda toplumsal ilerleme anlamına geliyorsa, bunun yolu sürekli büyümeden geçmez. Aksine, üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre planlanması gerekir.

Sosyalist bir perspektifte mesele “ne kadar üretiyoruz” değil, “neden ve kimin için üretiyoruz” sorusudur. Toplumun gerçek ihtiyaçları belirlendiğinde, aşırı ve anlamsız üretim ortadan kalkabilir. Silah sanayi, plansız inşaat, israf ekonomisi ve reklamla körüklenen yapay tüketim, büyüme zorunluluğu olmadan anlamsızlaşır.

Marx’ın öngördüğü gibi, üretici güçlerin gelişimi insanlığı daha uzun çalışma saatlerine değil, daha fazla özgür zamana taşımalıdır. Oysa kapitalizmde verimlilik artışı işçilerin lehine değil, sermayenin kar hanesine yazılır.

Büyüme takıntısından kurtulmuş bir ekonomi, çalışma sürelerini kısaltabilir, işsizliği azaltabilir ve yaşam kalitesini yükseltebilir. Bu, “geri kalmak” değil; tam tersine, insani bir ilerlemedir.

“Sonsuz büyüme olmadan ekonomi gelişebilir mi?” sorusu aslında kapitalizmin sınırları içinde sorulduğu sürece eksiktir. Asıl soru şudur: Karın değil insanın merkeze alındığı bir ekonomi mümkün mü?

Büyüme bir amaç değil, kapitalizmin zorunlu bir yan ürünüdür. İnsanlığın karşı karşıya olduğu ekolojik ve toplumsal krizler, bu zorunluluğun artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Gerçek gelişme, büyüme rakamlarında değil; eşitlikte, dayanışmada ve doğayla uyumlu bir yaşamda ölçülmelidir.

Paylaşın

Ekoloji Mücadelesi = Yaşam Mücadelesi

Ekoloji mücadelesi, yalnızca doğanın değil; emeğin, sağlığın, geleceğin ve yaşamın mücadelesidir. Başka bir dünya mümkün değilse, bu dünyada yaşam da mümkün değildir.

Haber Merkezi / Ekoloji bugün çoğu zaman dar bir çevrecilik faaliyeti, birkaç ağacı ya da bir kıyı şeridini koruma çabası olarak sunuluyor.

Oysa gerçek çok daha yalın ve serttir: Ekoloji mücadelesi, yaşamın kendisini savunma mücadelesidir. Toprağın, suyun, havanın ve tüm canlıların varoluş koşulları tehdit altındayken, bu tehdidi yalnızca “çevre sorunu” olarak adlandırmak gerçeği perdelemekten başka bir işe yaramaz.

Yaşadığımız ekolojik kriz; yanlış politikaların, denetimsiz sanayileşmenin ya da bireysel duyarsızlığın sonucu değildir. Bu kriz, karı merkeze alan üretim ve tüketim düzeninin zorunlu bir sonucudur.

Ormanlar maden sahasına, dereler enerji kaynağına, tarım arazileri rant alanına çevrilirken doğa, piyasanın hammaddesi haline getiriliyor. Bu süreçte kaybeden doğa olduğu kadar, doğayla birlikte yaşayan insanlardır.

Bugün temiz hava soluyamayan kentler, içilemeyen sular, zehirli gıdalar ve artan hastalıklar, ekolojik yıkımın gündelik hayattaki karşılıklarıdır. Yani mesele yalnızca “doğayı sevmek” değil, hayatta kalmaktır.

Ekoloji mücadelesi aynı zamanda sınıfsal bir mücadeledir. Doğa tahribatının bedelini en az kirletenler öder.

Yoksullar, işçiler, köylüler ve kentlerin çeperlerinde yaşayanlar; termik santrallerin, maden ocaklarının ve atık depolama alanlarının hemen yanı başında yaşamak zorunda bırakılır. Zenginler kirli havadan kaçar, temiz suyu satın alır, güvenli gıdaya erişir. Yoksullar içinse çevre felaketleri bir “seçenek” değil, dayatmadır.

Bu nedenle ekoloji sorunu, adalet sorunudur. Sağlıklı bir çevre hakkı, eşitlikten bağımsız düşünülemez. Doğanın talanı ile emeğin sömürüsü aynı sistemin iki yüzüdür.

“Kalkınma” masalı ve gerçekler

Ekolojik yıkım çoğu zaman “kalkınma”, “büyüme” ve “istihdam” söylemleriyle meşrulaştırılır. Oysa bu projelerin yarattığı istihdam geçici, yıkım ise kalıcıdır. Bir maden kapanır, geriye zehirli toprak kalır; bir dere kurur, geri gelmez. Kalkınma denilen şey, toplumun ortak yaşam alanlarının birkaç şirketin kâr hanesine yazılmasından ibarettir.

Gerçek kalkınma, insanların sağlıklı bir çevrede yaşamasıyla mümkündür. Zehirlenen toprakta tarım, kirlenen suda yaşam olmaz. Doğayı yok eden bir ekonomi, sonunda insanı da yok eder.

Tüm karanlık tabloya rağmen ekoloji mücadelesi aynı zamanda umudun adıdır. Deresini savunan köylüler, ormanına sahip çıkan yaşam savunucuları, zehirli projelere karşı direnen mahalleler bize şunu gösteriyor: Yaşam hâlâ kendini savunuyor.

Bu mücadele yalnızca bugünü değil, geleceği de korur. Çocuklara bırakılacak en büyük miras beton yığınları değil, nefes alınabilir bir dünyadır. Ekoloji mücadelesi, kuşaklar arası bir sorumluluktur.

Artık tarafsız kalınacak bir alan yok. Ya kârın yanında durulacak ya da yaşamın. Ekoloji mücadelesi, dar bir çevreci talep değil; insanca yaşama hakkının savunusudur. Sağlıklı bir çevre olmadan ne özgürlükten, ne eşitlikten, ne de adaletten söz edilebilir.

Bu yüzden ekoloji mücadelesi, yalnızca doğanın değil; emeğin, sağlığın, geleceğin ve yaşamın mücadelesidir. Başka bir dünya mümkün değilse, bu dünyada yaşam da mümkün değildir.

Paylaşın

Hayvanlar Ölümü Nasıl Anlıyor?

Hayvanların ölümü nasıl anladığını sormak, aslında kendimize bakmaktır. Yaşamı yalnızca insanlara ait bir ayrıcalık olarak görmediğimizde, ölümün de paylaşılan bir gerçeklik olduğunu fark ederiz.

Haber Merkezi / Ölüm, insanlık tarihinin en büyük bilinmezlerinden biri. Onu anlamlandırmak için ritüeller, inançlar ve bilim ürettik. Peki ya hayvanlar? Konuşamadıkları için sessiz sandıklarımız, ölümü gerçekten anlamıyor mu; yoksa anlamanın başka bir yoluna mı sahipler?

Bilimsel gözlemler ve saha çalışmaları, hayvanların ölümü yalnızca “yokluk” olarak değil, farklı bir durum değişimi olarak algıladıklarını gösteriyor.

Doğada ölüm ani ve sıradan bir olaydır. Ancak bu sıradanlık, kayıtsızlık anlamına gelmez. Birçok hayvan türü, sürüden bir birey öldüğünde davranışlarını değiştirir. Fil sürülerinin ölü bireylerin kemiklerini uzun süre ziyaret ettiği, yunusların ölü yavrularını günlerce su yüzeyinde taşıdığı, kargaların ölü bir türdeşlerinin etrafında toplanarak sesli tepkiler verdiği belgelenmiştir.

Bu davranışlar içgüdüsel kaçınmanın ötesindedir. Hayvanlar, hareketin durduğunu, tepkinin kaybolduğunu ve geri dönüşün olmadığını fark eder. Ölümü, yaşamdan niteliksel olarak farklı bir hal olarak tanırlar.

Hayvanların ölümü algılamasında duyular belirleyicidir. Koku, özellikle memeliler için güçlü bir işarettir. Canlı bir bedenle ölü bir beden arasındaki kimyasal fark, hayvanlar tarafından hızla ayırt edilir. Sessizlik, nefesin durması ve vücut ısısının düşmesi de ölümün göstergeleridir.

Zaman faktörü ise önemlidir. Birçok hayvan, ölü bireyin başında bekler, dokunur ya da dürter. Tepki gelmediğinde davranış değişir. Bu, “uyku” ile “ölüm” arasındaki farkın sezgisel olarak kavrandığını gösterir.

Hayvanların yas tutup tutmadığı uzun süre tartışıldı. Günümüzde bu soru, “yas insanlara özgü müdür?” şeklinde yeniden ele alınıyor. Gözlemler, birçok hayvanın kayıptan sonra iştahsızlık, içe çekilme, sosyal bağlardan uzaklaşma gibi davranışlar sergilediğini ortaya koyuyor. Bu, insanlardaki yas belirtilerine şaşırtıcı biçimde benzer.

Elbette hayvanlar ölümü soyut bir kavram olarak düşünmez. Bir “son” fikri ya da ölüm sonrası anlam arayışı yoktur. Ancak bu, kaybı hissetmedikleri anlamına gelmez. Onların yasları, düşünsel değil, ilişkisel ve bedenseldir.

Hayvanların ölümü anlayamadığını varsaymak, insan merkezli bir bakışın ürünüdür. Anlamayı yalnızca dil ve soyut düşünceye indirgeriz. Oysa yaşam, kelimelerden önce de vardı. Hayvanlar, dünyayı kavramlarla değil, ilişkilerle algılar.

Bu yüzden bir sürü üyesinin kaybı, yalnızca fiziksel bir eksilme değil; sosyal yapının bozulmasıdır. Ölüm, onlar için “birinin artık burada olmaması” değil, bir bağın kopmasıdır.

İnsanla hayvan arasındaki ince çizgi

İnsan da bir hayvandır. Ölüm karşısında hissettiğimiz şaşkınlık, acı ve sessizlik, türler arası ortak bir deneyimin parçasıdır. Bizi ayıran şey, ölümü anlamlandırma biçimimizdir; hissetme yetimiz değil.

Hayvanların ölümü nasıl anladığını sormak, aslında kendimize bakmaktır. Yaşamı yalnızca insanlara ait bir ayrıcalık olarak görmediğimizde, ölümün de paylaşılan bir gerçeklik olduğunu fark ederiz.

Hayvanlar ölümü bizim gibi anlatmaz, ama tanırlar. Sessizlikten, kokudan, zamandan ve kopan bağlardan öğrenirler. Onların bilgisi kelimelere dökülmez; davranışlarda, bekleyişte ve temasta ortaya çıkar.

Belki de bu yüzden, hayvanların ölümü anlayışı bize yabancı değil; sadece daha sessiz ve daha dürüsttür.

Paylaşın

Kurtulmuş: Barış Olmadan İstikrarın Olması Mümkün Değil

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “Barış olmadan istikrarın olması mümkün değildir. İstikrarın olmadığı bir dünyada ve bölgede de hiç kimsenin güvende olması mümkün değildir” dedi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, 16. Büyükelçiler Konferansı kapsamında Ankara’da bulunan Türkiye’nin yurt dışındaki temsilciliklerinde görev yapan Büyükelçileri Meclis’te kabul etti.

Programda konuşan Kurtulmuş, şu ifadeleri kullandı: “Dünyada her alanda büyük değişimlerin yaşandığı, çok doğal olarak da bunların devletler arasındaki ilişkilere, uluslararası ilişkilere birebir yansıdığı bir dönemden geçiyoruz. Belirsizliklerin çok yüksek olduğu bir dönemdeyiz. Her şeyin çok hızlı değiştiği bir süreçten geçiyoruz. Dolayısıyla bu dönemi iyi anlamak, bunun gereklerine karşı tedbirlerimizi iyi geliştirmek ve Türkiye olarak bir bölgesel güç ve küresel aktör olma iddiasındaki bir ülke olarak tedbirlerimizi ona göre almak mecburiyetindeyiz.

Hiç şüphesiz dünyayı yönettiğini zannettiğimiz kuralların da bir bir her birisinin aşındığı hatta kağıt üzerinde çok güzel sözler olarak durmakla birlikte fiili hayatta hiçbir etkilerinin olmadığını da müşahede ediyoruz. Bunun yanında dünyadaki düzeni tanımlamak bakımından farklı süreçlerin eş zamanlı olarak ortaya çıktığı bir dönemdeyiz. Tek kutuplu dünya sisteminin sona ermesiyle birlikte çok kutupluluk bütün unsurlarıyla birlikte gelişmeye başlıyor ama bunun yanında hem küreselleşme hem bölgeselleşme eğilimlerinin fevkalade ciddi bir şekilde eş zamanlı ve yan yana yürüdüğünü görüyoruz. Bütün bunların hepsinin diplomaside de farklı alanlarda güçlü bir şekilde mücadele etmeyi gerektirdiği aşikardır.

Düne göre alışık olmadığımız yeni durumların, yeni çelişkilerin, yeni çatışmaların, yeni gerilimlerin olduğu ama aynı zamanda yeni fırsatların da ortaya çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Biz insanoğlu olarak yaşadığımız dönemi adlandırmayı, tanımlamayı severiz. Uzay çağı, sanayi toplum vesaire gibi tanımlarla geçmiş dönemde yaşanan gelişmeleri tanımladık. Herhalde bu dönemi tanımlamak gerekirse, yeni bir eşikte olduğumuz aşikardır. Bu yeni eşik, yeni bir dünya düzeninin kurulmasına doğru gidiyor mu gitmiyor mu bilmiyoruz. Ama bu yeni eşiği eğer tanımlamak gerekirse ‘yeni zamanların eşiği’ olarak tanımlanabilir. Önümüze yeni, belirgin ve ilginç zamanların gelmekte olduğu, geldiği aşikardır. Dolayısıyla bizim de Türkiye olarak bütün bu süreçlerdeki devasa geniş bir alana yayılmış bu gelişmeleri yakinen takip etmek ve buna göre hareket etmek mecburiyetimiz vardır.

Çok şükür Türk dış politikası olarak özellikle son yıllarda fevkalade etkin ve ciddi atılımlar içerisinde olduğumuzu hepimiz iftiharla izliyoruz. Türk dış politikası öncelikle ilkeli ve kararlı bir şekilde yoluna devam ediyor. Hele hele böyle bir dünyada, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ anlayışıyla günü günü gün ederek dış politikayı kurmak mümkün olmadığını çok iyi biliyor ve Türkiye olarak buna göre hareket ediyoruz.

Bölgemizdeki sorunların hepsinin çözülebilmesi için barış, istikrar ve güven perspektifini fevkalade güçlü bir şekilde koruyor ve çevremizdeki ülkelere de telkin ediyoruz. Rusya-Ukrayna arasındaki savaşta Türkiye’nin takındığı tutum, Kafkaslar’daki gerilimlerde ortaya koymuş olduğu tavır, Gazze’de ateşkesin sağlanması ve İsrail’in saldırganlıklarının durdurulması konusunda ortaya koyduğu tavır tam da bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. Barış olmadan istikrarın olması mümkün değildir. İstikrarın olmadığı bir dünyada ve bölgede de hiç kimsenin güvende olması mümkün değildir. Bu anlayışla dış politikamızı fevkalade güçlü bir şekilde kurgulamaya çalışıyoruz. Bu anlayışın bölgeye ve insanlığa sağlayacağı en önemli hususiyetlerden birisi normalleşmenin temin edilmesi ve normalleşme ile birlikte bölge halklarının da yakınlaşmasının sağlanmasıdır. Bütün bunları yaparken de prensipli müzakereler ilkesinden asla ayrılmadığımızı görüyoruz.

Türk dış politikasının bir diğer özelliği insani diplomasidir. Bu insani diplomasi vasıtasıyla dünyanın dört bir tarafındaki ihtiyaç sahibi olan insanlara en kısa sürede ve en etkin şekilde ulaşabilmeyi başarıyoruz, bunun için gayret sarf ediyoruz. Başta Filistin, mazlum ve mağdur Filistin halkı, Gazze halkı olmak üzere, başta mazlum ve mağdur Afrika halkları olmak üzere bu insanlara insani bakımdan her türlü desteği sağlamak için diplomasimizi en etkin şekilde kullanmaya gayret ediyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanımızın şahsında Türkiye bugün dünyada lider diplomasisini en iyi şekilde uygulayan birkaç ülkeden birisidir. Liderin üzerinden, liderin güçlü liderlik vasıfları ve karakteri üzerinden birçok zor meselenin nasıl çözüldüğünü hepimiz biliyoruz, sizler de yakinen muhatapları olarak şahitlerisiniz. Dolayısıyla Türkiye’nin bu süreçte en önemli dış politika artılarından birisinin de lider diplomasisi, güçlü lider diplomasisi olduğunun altını çizmek isterim.

Türkiye’nin dış politikadaki bir başka özelliği ise çok taraflı ve etkin bir diplomasi icra etmiş olmasıdır. Artık Türkiye’nin herhangi bir bölgenin, herhangi bir ülkenin kuyruğuna takılıp herhangi bir paktın peyki olarak durması mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin yönü her zaman söylediğimiz gibi ne doğuya dönük ne sadece Batı’ya dönüktür. Türkiye ne şu tarafın uydusu ne bu tarafın yörüngesinde bulunan bir ülkedir. Türkiye’nin, ısrarla vurguladığımız gibi, bir tek ekseni vardır, o da Türkiye eksenidir.

“Meşruiyetimizi dış politikada da milletin iradesinden alırız”

Türk dış politikası iddialıdır, kararlıdır ve tutarlıdır. Bu bölgede, bu coğrafyada, bu zaman diliminde Türkiye’ye iddiasız olmak yakışmaz. Dahasını söyleyeyim; iddiasız olan bir Türkiye de bu coğrafyada ayakta duramaz. Dolayısıyla bu temel ilkelerde iddiamızı, kararlılığımızı ve ölçülü bir şekilde sürdürdüğümüz dış politika faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Hiç şüphesiz bunları yerine getirirken dört temel ilke de bizim pusulamız olacaktır. Bunlardan birisi tutarlılık. Zikzak çizmeyen, bir o tarafa bir o bu tarafa dönmeyen, sözünü güçlü bir şekilde söyleyen, bu sözü de gücüyle, hem yumuşak gücüyle hem de sert gücüyle tahkim eden bir Türkiye olmak mecburiyetindeyiz. İkincisi meşruiyettir. Meşruiyet olmayan bir sözün ne kadar güçlü olursa olsun karşılığı yoktur. Bizim anladığımız sözümüzün meşruiyetinin arkasındaki en büyük güç ise bizatihi milletin iradesidir. Biz meşruiyetimizi sadece iç politikada değil, dış politikada da meşruiyetimizi milletin iradesinden alır, milli iradeden alır, milletin gücünden alırız.

Bizim bu istikamette yürürken pusulamızın üçüncü özelliklerinden birisi ise vicdandır. Bu tür konular devlet yönetimleri, dış politika ülkeler arasındaki ilişkiler sadece matematik denklemlerden ibaret değildir. Mutlaka ve mutlaka vicdanı işin orta yerine koymak ve vicdanı da pusulamızın önemli unsurlarından biri haline getirmek zorundayız. Aksi takdirde bugün dünyada çok sayıda örneğini gördüğümüz gibi vicdansızların elinde koskoca dünya zıvanadan çıkar ve kendi özelliklerini kaybeder, insani özelliklerini kaybeder. Bu vicdan pusulamız dolayısıyla bugün Türkiye özellikle Gazze diplomasisi çerçevesinde insanlık cephesinin öncüsü olmuştur.

Hiç şüphesiz pusulamızın dördüncü önemli unsuru ise zamandır, zamanın ruhudur. Zamanın ruhuna uygun olmayan fikirler ne kadar güçlü şekilde telaffuz edilirse edilsin bunların başarıya ulaşması mümkün değildir. Biz de zamanın çok hızlı aktığını biliyoruz. İşlerin çok hızlı geliştiğini biliyoruz. Ama burada hem sakin, aklı başında işlerimizi yürüteceğiz hem de işlerimizi en hızlı şekilde yapacağız. Sakin olmakla hızlı olmak birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısı iki temel unsurdur. Bu çerçevede, bu ilkeler çerçevesinde dış politikamızı sürdürdüğümüz müddetçe bugün bizim için çok ileride gibi görülen birçok hususun da yakın dönemde gerçekleştiğine bizzat şahit olacağız. Türkiye, bütün bu özellikleriyle ve bunları hayata geçirme kararlılığıyla bir bölgesel güç olma ve küresel aktör olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Parlamenter diplomasiyi dünyada en iyi kullanan ülkelerden birisiyiz. TBMM’de, buradan aşağı yukarı görüyorum, her masada dış ilişkilerle ilgili bir komisyon başkanı arkadaşımız oturuyor. Bir taraftan Dış Komisyonlarımız, bir taraftan Dostluk Gruplarımız, bir taraftan Meclis Başkanlığımız olarak dünyanın her yerinde böyle hemen hemen her hafta birçok yerde arkadaşlarımız ikili ya da çok taraflı temaslarını gerçekleştiriyor, Türkiye’nin tezlerini dünyanın en ücra noktasına kadar anlatıyor ve özellikle oralarda kurdukları ilişkilerle birlikte büyük bir dostluk köprülerini dünyanın en uzak noktalarıyla aramızda oluşturuyor.

Bu bölgede Türkiye’nin güçlü bir şekilde ayakta durmaktan başka şansı yoktur. Bunu hepimiz söylüyoruz, görüyoruz ve bunu gerçekleştirmek için gayretle mücadele ediyoruz. Çünkü burası tarih boyunca, tarihçilerin ‘Bereketli hilal’ dediği coğrafyanın tam merkezidir. Tarihte bütün büyük güçlerin gelip hakim olmak istediği, etkin olmak istediği bölge burasıdır. Kafkaslar’ın, Akdeniz’in, Orta Doğu’nun, Anadolu kıtasının olduğu bu merkez. Bu merkezin coğrafyası da Anadolu kıtasıdır. Dolayısıyla merkezi de burasıdır. Dolayısıyla burada ayaklarımızı çok güçlü şekilde yere basmak zorundayız.

Bu bölge üzerinde, çok uzak dönemlere gitmeye gerek yok, öyle 1.Sykes Picot’ya falan gitmeye gerek yok, son dönemlerde özellikle son 25-30 yıllık süre içerisinde bu bölgenin 2. Sykes Picot planlarıyla nasıl paramparça edilmeye çalışıldığını, nasıl etnik ve mezhebi çatışmalar ekseninde bölündüğünü, birbirlerine şimdiye kadar düşman edilememiş olan halkların düşman edilmesi için nice hain emperyal planların yapıldığını çok iyi biliyoruz. Bu çerçevede aradaki husumetin kalıcı hale getirilmesi için ellerine silah verdikleri vekil unsurlar vasıtasıyla halkların arasına düşmanlık kurmak için neler yaptıklarını gayet iyi biliyoruz.

Bu süreçlerde en büyük bedel ödemiş ülkelerden birisi de Türkiye’dir. Cumhuriyetimizin 102’nci yılındayız. Bu 102 yılın 50 yılı terörle geçmiş olan bir ülkeyiz. Neredeyse cumhuriyetimizin tarihinin yarısı terör belasıyla uğraşmış olan bir ülkeyiz. On binlerce insanımız ölmüş. Binlerce güvenlik kuvvetimiz şehit olmuş. Aynı şekilde bu ülkenin muazzam kaynakları terörle mücadele ya da terörün açtığı zararlar dolayısıyla kaybedilmiş. 2013 yılında bizzat bizim yaptığımız bir araştırmada o günkü rakamlarla terörün alternatif maliyetleri ile birlikte toplam Türkiye’ye verdiği zarar 1,3 trilyon dolardı. Herhalde bu rakam güncellenirse en az bunun iki katı olduğu aşikardır.

Dolayısıyla Türkiye’nin bu bölgede sözünü güçlendirmek ve dünyada etkin bir ülke olmak için bu terör meselesini artık geride bırakması, tarihin tozlu raflarına bırakması lazım. Bunun için başında itibaren söylediğimiz, iç kaleyi tahkim etmeden dışarıdan gelecek olan saldırılara karşı ayakta duramayız. Türkiye’nin iç kaleyi tahkim etmek amacıyla başlatmış olduğu Terörsüz Türkiye süreci çok şükür kısa bir süre içerisinde önemli bir noktaya gelmiştir. Ümit ediyoruz ki en kısa sürede örgütün içeride ve dışarıda bütün bileşenleriyle birlikte silah bırakma çağrısına uyarak, kendisini fesih sürecinin tamamlanmasıyla birlikte artık bu meselenin tamamen ortadan kalkacağı aşikardır.

Terörsüz Türkiye’nin aynı zamanda bir terörsüz bölge olduğuna da inanıyor ve böyle olması için de gayret sarf ediyoruz. Terörsüz Türkiye’nin sağlanması, Suriye’de terörün bitmesi, Irak’ta terörün bitmesi, Lübnan’da terörün bitmesi, bölge ülkelerine gerçekten huzur ve güvenliğin gelmesi anlamına gelecektir. Bunun için bir taraftan Türkiye’nin güvenlik kurumları, istihbarat birimleri, terör örgütü ile bir şekilde bu sürecin nasıl gerçekleştirileceği ile ilgili süreci yönetirken diğer yandan da Türkiye’de ilk sefer şimdiye kadar rahmetli Demirel zamanında, Özal zamanında, rahmetli Erbakan zamanında ve çeşitli kereler örgütün bitirilmesi, PKK’nın bitirilmesiyle ilgili işler yapılmış ama maalesef terörün bitmesini istemeyen odakların çabalarıyla bütün bu süreçler akim kalmıştı.

Son dönemde, AK Parti iktidarları döneminde 2013 yılında da bu süreç belli bir olgunluğa gelmiş, o dönemki başta FETÖ unsurları olmak üzere birtakım unsurlar tarafından o süreç heba edilmişti. Şimdi inşallah öyle olmayacak. Bir kere kararlılıkla bu süreç sürdürülüyor ve ilk sefer geçmiş dönemden farklı olarak siyaset yani, milli irade bizatihi bu meseleyi gözetlemek ve yönetmek için bir kararlılık oluşturdu.

Bu salonda Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonumuzun toplantılarını gerçekleştirdik. 12 partinin 11’i Komisyon’a başlangıçta üye verdi ve fevkalade büyük bir demokratik olgunlukla, hiç kimse birbirine üst perdeden konuşmadan, hiç kimse kendi tezini diğerlerinin üzerinde baskın tez haline getirmek için gayret etmeden bu süre içerisinde çok nezih, çok demokratik bir tartışma ortamıyla süreç 19 toplantıyla belli bir noktaya geldi. Burada toplumun, bu meselenin çözülmesine ilişkin fikri olan bütün kesimleri birbirleriyle taban tabana zıt fikirlere sahip olmasına rağmen geldiler, burada konuştular.

Şehit aileleriyle başladık. Bu süreçten zarar görmüş olan ailelerin temsilcileri geldi, gazilerimiz geldi. Üniversite hocaları, sivil toplum kuruluşları, kitle örgütleri, toplumun bütün kesimleri, barolar, iş dünyası ile ilgili kuruluşlar, sendikalar, herkes geldi görüşlerini söyledi. Çatışma çözümleri üzerine çalışmış olan öğretim üyesi arkadaşlarımız dünya deneyimlerini burada paylaştılar ve muazzam bir müktesebat oluştu. Bunun sonucunda da inşallah şu geldiğimiz noktada, partiler bugün yarın artık son olarak bize raporlarını verecekler ve en sonunda Komisyon, bu çalışmalarının sonucunu nihai bir raporla, yine ümit ederim ki ittifakla aldığı bir kararla Türkiye kamuoyuyla paylaşacaktır.

Bu siyasi çabanın ilk sefer olduğunu, Türkiye deneyimi bakımından, dünya deneyimleri ile kıyasladığımız zaman da çatışma çözümlerinde başka ülke örneklerinde 8-10 yılda gelinen noktaya, Türkiye’nin 6-7 ay gibi kısa bir süre içerisinde gelmesi ise fevkalade önemlidir. Ümit ediyorum, bu demokratik olgunluk düzeyi yüksek tartışmaların sonucunda Türkiye demokrasisi bakımından da önemli bir tecrübeyi Türk demokrasi tarihine kazandırmış olacağız. Partiler bir araya gelebilir, taban tabana zıt fikirleri olabilir ama memleketin ortak meselesinde ortak istikamette fikirlerini ortaya koyarlar ve çözüme ulaşmak için gayret sarf ederler.

İnşallah, iftiharla söylerim ki, bu sonuç başarıyla biterse, ki öyle olacak, bu modeli ‘Türkiye Modeli’ olarak çatışma çözümleri konusunda dünyaya örnek olacak bir model olarak dünyanın birçok siyasal bilgiler fakültesinde, uluslararası ilişkiler ile ilgili eğitim veren yerlerde bunun okutulacağına inanıyorum. İnşallah bu süreç başarıyla sona erdirilecektir. Hep söylediğim bir şeyi söyleyerek sözlerime son vermek istiyorum. Bu sefer biz kazanacağız. Bu sefer Türkiye kazanacak. Bu sefer emperyalistler, onların oyuncakları bunu kazanamayacak. Ne olursa olsun inşallah Türkiye kazanacak, milletimiz kazanacak ve terörü ilanihaye Türkiye’nin gündeminden kaldıracağız.”

Paylaşın

Özel Sektörün Kredi Borcunda Dikkat Çeken Yükseliş

Ekim sonu itibariyle, özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcu, bir önceki ay sonuna göre 3,4 milyar dolar artarak 210,8 milyar dolara yükseldi.

Haber Merkezi /Vadeye göre incelendiğinde bir önceki ay sonuna göre, uzun vadeli kredi borcunun 4,2 milyar dolar artarak 201,7 milyar dolar, kısa vadeli kredi borcunun (ticari krediler hariç) ise 0,8 milyar dolar azalarak 9,1 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Özel Sektörün Yurt Dışından Sağladığı Kredi Borcu Gelişmeleri Ekim 2025 Raporu’nu yayınladı. Buna göre; Ekim sonu itibariyle, özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcu, bir önceki ay sonuna göre 3,4 milyar dolar artarak 210,8 milyar dolara yükseldi.

Vadeye göre incelendiğinde bir önceki ay sonuna göre, uzun vadeli kredi borcunun 4,2 milyar dolar artarak 201,7 milyar dolar, kısa vadeli kredi borcunun (ticari krediler hariç) ise 0,8 milyar dolar azalarak 9,1 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Bir önceki ay sonuna göre finansal kuruluşların toplam borcu 2,1 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların toplam borcu ise 1,3 milyar doları arttı. Aynı dönemde finansal kuruluşların uzun vadeli borçları 2,7 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların uzun vadeli borçları 1,4 milyar dolar arttı. Kısa vadede ise finansal kuruluşların borçları 0,6 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların borçları 0,2 milyar dolar azaldı.

Döviz kompozisyonu incelendiğinde, toplam yurt dışı borçlanmada Doların en yüksek paya sahip olduğu görüldü. 201,7 milyar Dolar tutarındaki uzun vadeli kredi borcunun yüzde 58,0’ının Dolar, yüzde 31,7’sinin Euro, yüzde 2,5’inin Türk lirası ve yüzde 7,8’inin ise diğer döviz cinslerinden oluştuğu; 9,1 milyar Dolar tutarındaki kısa vadeli kredi borcunun ise yüzde 25,4’ünün Doları, yüzde 20,5’inin Euro, yüzde 50,9’unun Türk lirası ve yüzde 3,2’sinin ise diğer döviz cinslerinden oluştuğu görüldü.

Ekim sonuna göre özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcunun 1 yıla kadar olan vade dağılımı incelendiğinde, toplam borç tutarının 63,9 milyar Dolar olduğu görüldü. Bu tutarın 40,4 milyar Doları bankalara, 17,9 milyar Doları finansal olmayan kuruluşlara, 5,6 milyar Doları ise bankacılık dışı finansal kuruluşlara aittir.

Paylaşın

Kahve Severler Yüksek Tansiyona Dikkat!

Yeni bir araştırma, günde iki veya daha fazla fincan kahve içmenin, çok yüksek tansiyona sahip kişilerde kalp hastalıklarından ölüm riskini iki kat artırabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Bu risk, özellikle tansiyonu 160/100 mm Hg veya üzerinde olan bireylerde görülüyor.

Araştırmaya göre, günde sadece bir fincan kahve içmek veya düzenli olarak yeşil çay tüketmek kalp hastalıklarından ölüm riskini artırmıyor. Her iki içecek de kafein içeriyor, ancak risk yalnızca yüksek miktarda kahvede ortaya çıkıyor.

Bilim insanları, bu çalışmanın kahvenin kalp sağlığı üzerindeki etkilerini özellikle ciddi yüksek tansiyonu olan kişiler için daha iyi anlamamıza yardımcı olduğunu belirtiyor.

Önceki araştırmalar, kahvenin kalp üzerindeki etkileri konusunda karışık sonuçlar göstermişti. Bazı çalışmalar, orta miktarda kahve tüketmenin kalp krizi veya felç riskini azaltabileceğini öne sürüyordu. Kahve ayrıca ruh hâlini iyileştirme, uyanıklığı artırma, iştahı kontrol etme ve bazı kronik hastalıkların riskini azaltma gibi faydalarla da ilişkilendirilmişti.

Ancak fazla kahve, bazı sorunlara yol açabiliyor. Kan basıncını yükseltebilir, kaygıyı artırabilir, kalp çarpıntısı ve uyku sorunlarına neden olabilir.

Araştırmada katılımcılar, tansiyon seviyelerine göre beş gruba ayrıldı: normal (<130/85), yüksek-normal, hafif yüksek tansiyon (140–159/90–99) ve daha ciddi seviyeler (160/100 veya üstü). Ciddi yüksek tansiyon, ikinci ve üçüncü derece hipertansiyon olarak kabul edildi.

Çalışmada, 40–79 yaş arasındaki 18.000’den fazla kişi yaklaşık 19 yıl boyunca takip edildi ve bu süre zarfında 842 kişi kalp hastalıklarından dolayı hayatını kaybetti.

Sonuçlar, ciddi yüksek tansiyona sahip ve günde iki veya daha fazla fincan kahve içen kişilerin, kahve içmeyenlere göre kalp hastalıklarından ölme riskinin yaklaşık iki kat daha fazla olduğunu gösterdi. Öte yandan, günde bir fincan kahve içenlerde veya yeşil çay tüketenlerde böyle bir risk gözlenmedi.

Uzmanlar, ciddi yüksek tansiyonu olan kişilerin fazla kahve tüketiminden kaçınması gerektiğini, çünkü vücutlarının kafeine daha hassas tepki verebileceğini belirtiyor.

Yeşil çay ise daha güvenli bir seçenek olarak öne çıkıyor; bu durum, yeşil çayın içeriğindeki polifenoller sayesinde iltihaplanmayı azaltması ve vücuda zarar veren etkilere karşı koruma sağlamasıyla ilişkilendiriliyor.

Özetle, kahve birçok kişi için sağlıklı faydalar sunabilse de, ciddi tansiyon sorunları olanlarda risk oluşturabilir. Doktor tavsiyesi almak ve tansiyonu düzenli olarak takip etmek, kafein tüketiminde daha güvenli kararlar vermeye yardımcı olabilir.

Paylaşın

Gerçeklik Sorunu: Marksist Bir Sorgulama

Kapitalist sistem, kendi sürekliliği için gerçekliği parçalamak, bulanıklaştırmak ve sınıfsal içeriğinden arındırmak zorundadır. Marksist eleştiri ise bu parçaları yeniden bir araya getirme, görünmeyeni görünür kılma çabasıdır.

Haber Merkezi / Günümüz toplumunda “gerçeklik” hiç olmadığı kadar tartışmalı bir kavram hâline gelmiş durumda. Hakikat sonrası çağdan, algı yönetiminden, dezenformasyondan söz ediliyor. Ancak bu tartışmalar çoğu zaman yüzeyde kalıyor; gerçekliğin neden bu kadar kırılgan hâle geldiği sorusu sistemli biçimde ele alınmıyor. Marksist bir perspektiften bakıldığında ise “gerçeklik sorunu”, yalnızca epistemolojik değil, doğrudan sınıfsal ve maddi bir sorundur.

Marksizm, gerçekliği düşünceden değil maddi yaşamdan türetir. Marx’ın ünlü ifadesiyle, “insanların bilinci onların varlığını değil, toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler.” Bu nedenle bugün yaşanan gerçeklik krizi, öncelikle kapitalist üretim ilişkilerinin ve bu ilişkilerin ideolojik üstyapısının bir ürünüdür. Gerçekliğin parçalanması, kapitalizmin kendi çelişkilerini görünmez kılma ihtiyacının sonucudur.

Kapitalist toplumda gerçeklik, meta biçimiyle örtülür. Meta fetişizmi, toplumsal ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkilermiş gibi görünmesine yol açar. Emek sömürüsü, piyasa “doğallığı” içinde erir; sınıf ilişkileri bireysel başarı ya da başarısızlık anlatılarına indirgenir. Bu koşullarda gerçeklik, çıplak haliyle değil, piyasanın ve ideolojinin filtrelerinden geçerek algılanır. İnsanlar yaşadıkları hayatın neden böyle olduğunu değil, bu hayata nasıl uyum sağlayacaklarını düşünmeye zorlanır.

Bugün medya ve dijital platformlar bu süreci daha da derinleştiriyor. Gerçeklik, artık yalnızca çarpıtılmıyor; parçalara ayrılıyor, hızla tüketiliyor ve duygusal tepkilere indirgeniyor. Marksist açıdan bu durum rastlantı değildir. Sermaye, bütünlüklü bir gerçeklik algısından korkar; çünkü bütünlük, sistemin yapısal eşitsizliklerini görünür kılar. Bunun yerine parçalı, bağlamından kopuk, sürekli akan bir “şimdi” hali üretilir. İşsizlik bir istatistik, yoksulluk kişisel kader, savaş ise soyut bir “güvenlik sorunu” olarak sunulur.

“Gerçeklik sorunu”nun bir diğer boyutu da ideolojinin gündelik hayata nüfuz etme biçimidir. Egemen ideoloji, kendisini ideoloji olarak değil, “sağduyu” olarak dayatır. Alternatifsizlik söylemi (“başka türlü olamaz”) bu noktada kilit rol oynar. Kapitalist gerçeklik, tek mümkün gerçeklik gibi sunulur. Marksist eleştiri ise tam da burada devreye girer: Gerçekliğin tarihsel ve değiştirilebilir olduğunu hatırlatır. Mevcut düzenin “doğal” değil, belirli sınıf çıkarlarının ürünü olduğunu açığa çıkarır.

Gerçeklik, sınıfsal bir filtreden geçirilerek yeniden üretilir

Bu bağlamda, gerçeklik sorunu aynı zamanda bir mücadele alanıdır. Gerçekliği tanımlama gücü, siyasal iktidarın en önemli araçlarından biridir. Hangi sorunların “gerçek”, hangilerinin “abartı” ya da “marjinal” olduğu bu güç ilişkileri içinde belirlenir. Emekçilerin yaşadığı yapısal sorunlar görünmez kılınırken, sermayeyi tehdit etmeyen kültürel tartışmalar öne çıkarılabilir. Böylece gerçeklik, sınıfsal bir filtreden geçirilerek yeniden üretilir.

Marksist perspektif, bu sis perdesini dağıtmayı hedefler. Gerçekliği, bireysel algıların toplamı olarak değil, toplumsal ilişkilerin somut bir sonucu olarak ele alır. Bu nedenle marksist sorgulama, yalnızca “ne oluyor?” sorusunu değil, “kimin çıkarına oluyor?” sorusunu da sorar. Gerçeklik, bu sorudan kaçıldığında değil, bu soruyla yüzleşildiğinde anlaşılır.

Sonuç olarak, günümüzde yaşanan gerçeklik krizi, hakikatin kaybolmasından çok, hakikatin bastırılmasıyla ilgilidir. Kapitalist sistem, kendi sürekliliği için gerçekliği parçalamak, bulanıklaştırmak ve sınıfsal içeriğinden arındırmak zorundadır. Marksist eleştiri ise bu parçaları yeniden bir araya getirme, görünmeyeni görünür kılma çabasıdır. Gerçeklik sorunu, ancak bu kolektif ve maddi zeminde ele alındığında aşılabilir. Çünkü gerçeklik, yalnızca yorumlanacak bir şey değil, aynı zamanda değiştirilecek bir şeydir.

Paylaşın

Sartre’nin Bulantı’sı: Modern İnsan Ve Anlamsızlık

Fransız edebiyatının ve felsefesinin önde gelen isimlerinden Jean-Paul Sartre, 1938 yılında yayımlanan Bulantı adlı romanıyla okuru, insanın varoluşu ve yaşamın anlamı üzerine derin bir sorgulamaya davet ediyor.

Haber Merkezi / Sartre’nin ilk romanı olma özelliğini taşıyan eser, yalnızca edebi bir yapıt değil, aynı zamanda felsefi bir laboratuvar niteliğinde.

Romanın başkahramanı Antoine Roquentin, sıradan bir hayatın içinde anlam arayan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Roquentin’in yaşadığı şehir, tarih ve insan ilişkileriyle dolu görünmesine rağmen ona yabancı ve boş bir yer gibi geliyor. Günlük yaşamın monotonluğu, bireyin kendini ve dünyayı algılayış biçimi üzerinde derin bir yabancılaşma yaratıyor. Bu durum, romanın adını da aldığı “bulantı” hissiyle somutlaşıyor; Roquentin’in varoluşunu, özgürlüğünü ve hayatın anlamsızlığını sorgulamasına yol açıyor.

Sartre, Bulantı’da varoluşçuluğun temel temalarını ustalıkla işliyor. Özgür irade, sorumluluk, bireyin kendi yaşamını anlamlandırma çabası ve toplumla çatışması romanın merkezinde yer alıyor. Roquentin’in gözünden dünya, bazen saçma ve rahatsız edici, bazen de düşünsel bir keşif alanı olarak resmediliyor. Sartre, bu bakış açısıyla okuyucuyu karakterin zihninde derin bir yolculuğa çıkarıyor ve varoluşun temel sorularını doğrudan gündeme getiriyor.

Romanın dili, Sartre’nin felsefi düşüncesini yansıtacak şekilde hem yoğun hem de akıcı. Okuyucu, karakterin içsel dünyasına adım atarken aynı zamanda varoluşsal kaygının evrensel boyutunu da deneyimliyor. Eserde, sıradan nesneler ve olaylar bile Roquentin’in gözünde anlam kazanıyor veya kayboluyor; bu da günlük hayatın sıradanlığının altında yatan felsefi boşluğu gözler önüne seriyor.

Bulantı, yayımlandığı dönemde hem edebiyat çevrelerinden hem de felsefe dünyasından büyük ilgi gördü. Eleştirmenler, romanın okuru rahatsız eden bir gerçeklik sunduğunu, ancak bu yüzleşmenin bireysel bilinçlenme ve düşünsel özgürlük açısından önemli olduğunu belirtiyor. Sartre’nin bu eseri, modern insanın yalnızlık, yabancılaşma ve anlam arayışı temalarını ele alan klasik bir yapıta dönüşmüş durumda.

Özellikle felsefe ve edebiyat kesişiminde bir başyapıt olarak değerlendirilen Bulantı, sadece kitap severler için değil, insanın kendi varoluşunu sorgulamak isteyen herkes için okunması gereken bir eser. Sartre, okuyucuyu pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp aktif bir düşünür hâline getiriyor. Roman, bireyin yaşamı, özgürlüğü ve anlam arayışıyla yüzleşmesini sağlarken, varoluşçuluğun edebiyatla buluştuğu eşsiz bir örnek sunuyor.

Kısacası, Bulantı, modern edebiyatın ve felsefenin kesişim noktasında yer alan, insanın kendini ve dünyayı sorgulamasını sağlayan, hem rahatsız edici hem de aydınlatıcı bir başyapıt olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

Beyindeki Yağlanma, Alzheimer Hastalığının Gizli Nedeni Olabilir

Beyin sağlığı, vücudun genel sağlığıyla yakından bağlantılı. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları, sadece kalp ve damar sağlığı için değil, beyin sağlığı için de kritik öneme sahip.

Haber Merkezi / Yeni araştırmalar, beyindeki yağ birikiminin Alzheimer hastalığının oluşumunda önemli bir rol oynayabileceğini ortaya koyuyor. Bilim insanları, beyinde normalin üzerinde yağ birikmesinin sinir hücrelerinin işlevini bozduğunu, bu durumun hafıza kaybı ve bilişsel yetilerde düşüşe yol açabileceğini belirtiyor.

Araştırmalar, özellikle orta yaş ve üzeri bireylerde metabolik sağlığın ve beslenme alışkanlıklarının Alzheimer riskini etkileyebileceğini gösteriyor. Beyindeki yağlanmanın, klasik Alzheimer risk faktörleri arasında sayılan genetik yatkınlık, yaş ve yaşam tarzı unsurlarıyla etkileşime girdiği ifade ediliyor.

Uzmanlar, sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve zihinsel egzersizlerin beyindeki yağ birikimini azaltabileceğini, dolayısıyla Alzheimer riskini düşürebileceğini vurguluyor. Ayrıca bazı araştırmalar, özellikle omega-3 yağ asitleri açısından zengin besinlerin ve antioksidan içeren gıdaların beyin sağlığını korumada önemli rol oynayabileceğini ortaya koyuyor.

Bilim dünyası, bu bulguların Alzheimer’ın önlenmesi ve tedavisinde yeni stratejiler geliştirilmesine ışık tutabileceğini belirtiyor. Araştırmacılar, önümüzdeki yıllarda beyindeki yağlanmayı hedef alan tedavi yöntemlerinin hastalığın ilerlemesini yavaşlatabileceğini veya başlamasını önleyebileceğini öngörüyor.

Uzmanlar, “Beyin sağlığı, vücudun genel sağlığıyla yakından bağlantılı. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları, sadece kalp ve damar sağlığı için değil, beyin sağlığı için de kritik öneme sahip” uyarısında bulunuyor.

Paylaşın

Karanlıktan Gelen İlgi: Korku Hikayeleri Neden Seviliyor?

Korku hikayeleri, yalnızca korkutmak için değil; anlamak, hissetmek ve sınırlarımızı yoklamak için de anlatılıyor. Ve görünüşe bakılırsa, bu merak kolay kolay sona ermeyecek.

Haber Merkezi / Hayaletler, karanlık koridorlar, beklenmedik sesler… Kalbimizi hızlandıran, uykularımızı kaçıran korku hikayeleri neden bu kadar ilgi çekiyor? Bilim insanları ve psikologlar, insanların korkudan kaçmak yerine onu aramasının ardındaki nedenleri anlamaya çalışıyor.

Korku, insanın en temel duygularından biri. Tehlikeden kaçmamızı sağlayan bu güçlü mekanizma, ilk bakışta keyif alınacak bir deneyim gibi görünmüyor. Ancak kitap satışları, sinema gişeleri ve dijital platformlardaki izlenme oranları, korkunun hâlâ en popüler anlatı türlerinden biri olduğunu gösteriyor. Peki insanlar neden bilerek korkmayı seçiyor?

Uzmanlara göre korku hikayeleri, “kontrollü tehdit” hissi sunuyor. Okuyucu ya da izleyici, gerçek bir tehlike altında olmadığını bilirken, beynin alarm sistemleri geçici olarak devreye giriyor. Bu süreçte adrenalin ve dopamin gibi kimyasallar salgılanıyor. Sonuç: Gerilimle karışık bir haz duygusu.

Psikologlar bu durumu, lunaparklardaki hızlı trenlere benzetiyor. Tehlike hissi var, ancak kontrol kaybolmuyor. Hikaye bittiğinde korku da sona eriyor.

Korku anlatılarının merkezinde çoğu zaman bilinmeyen, açıklanamayan ya da bastırılan korkular yer alıyor. Ölüm, yalnızlık, karanlık ve kontrol kaybı gibi evrensel kaygılar, korku hikayeleri aracılığıyla görünür hâle geliyor. Okur, bu korkularla yüzleşirken aynı zamanda onları anlamlandırma fırsatı buluyor.

Araştırmacılara göre bu tür hikayeler, insanın zihinsel sınırlarını test etmesine de olanak tanıyor. “En kötü ne olabilir?” sorusu, güvenli bir anlatı çerçevesinde yanıtlanıyor.

Korku hikayeleri yalnızca ürkütmüyor; aynı zamanda bir rahatlama da sunuyor. Gerilim zirveye ulaştıktan sonra gelen çözülme, okuyucuda bir tür duygusal boşalma yaratıyor. Uzmanlar bu etkiyi, klasik tragedyalardaki “katharsis” kavramıyla ilişkilendiriyor.

Bazı psikologlar ise korku anlatılarının, insanların stresle başa çıkma becerilerini dolaylı olarak güçlendirdiğini savunuyor. Kurmaca korkularla yüzleşen bireylerin, gerçek hayattaki belirsizliklere karşı daha dayanıklı olabildiği öne sürülüyor.

Herkes için geçerli mi?

Elbette korku herkes için cazip değil. Anksiyete düzeyi yüksek bireyler için bu tür içerikler rahatsız edici olabiliyor. Uzmanlar, korku hikayelerinden alınan hazzın kişilik özellikleri, yaş, kültürel arka plan ve geçmiş deneyimlerle yakından ilişkili olduğunu vurguluyor.

Korku hikayeleri, insanın kendi karanlık tarafıyla güvenli bir mesafeden yüzleşmesini sağlıyor. Belki de bu yüzden, binlerce yıldır anlatılmaya devam ediyorlar. Ateş başında anlatılan korku masallarından modern psikolojik gerilimlere uzanan bu ilgi, insan doğasının değişmeyen bir parçası olabilir.

Kısacası korku hikayeleri, yalnızca korkutmak için değil; anlamak, hissetmek ve sınırlarımızı yoklamak için de anlatılıyor. Ve görünüşe bakılırsa, bu merak kolay kolay sona ermeyecek.

Paylaşın