Bilim Bilinci Açıklayabilir Mi?

Bilinç, beynin biyolojik bir ürünü mü, yoksa bilimin sınırlarını zorlayan bir olgu mu? Nörobilim önemli ilerlemeler kaydederken, insanın öznel deneyimi hâlâ yanıt bekliyor.

Haber Merkezi / İnsan gözlerini açtığında dünyayı yalnızca görmez; aynı zamanda farkında olur. Acı hisseder, renkleri ayırt eder, “ben” dediği bir iç deneyim yaşar. İşte bu iç deneyimin kendisi—bilinç—yüzyıllardır filozofları, son on yıllarda ise nörobilimcileri meşgul ediyor.

Peki bilim, bilinci gerçekten açıklayabilir mi? Yoksa bilincin doğası, ölçüm cihazlarının ve deneysel yöntemlerin ötesinde mi kalıyor?

Modern bilimin bilince yaklaşımı büyük ölçüde beyin üzerinden ilerliyor. Nörobilim, belirli zihinsel durumların belirli beyin aktiviteleriyle ilişkili olduğunu göstermiştir. Örneğin görsel korteks hasar gördüğünde görme bozuluyor; bazı beyin bölgeleri uyarıldığında belirli duygular ortaya çıkabiliyor. Fonksiyonel MR gibi görüntüleme teknikleri, düşünce ve duygu anlarında beynin hangi bölgelerinin aktif olduğunu ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor.

Bu bulgular güçlü bir tablo çiziyor: Bilinç, beyin süreçleriyle yakından ilişkili. Pek çok bilim insanına göre bu, bilincin bütünüyle fiziksel süreçlerden türediği anlamına geliyor. Yani nöronlar, sinapslar ve elektriksel–kimyasal etkileşimler yeterince iyi anlaşıldığında bilinç de açıklanabilir.

Ancak tam bu noktada tartışma başlıyor.

“Zor Problem” Nerede Başlıyor?

Felsefeci David Chalmers’ın meşhur ifadesiyle bilinç, “kolay problemler” ve “zor problem” olarak ikiye ayrılır. Algının nasıl çalıştığı, dikkatin nasıl yönlendirildiği, hafızanın nasıl oluştuğu gibi sorular—her ne kadar karmaşık olsalar da—ilke olarak bilimsel yöntemle çözülebilir görünür. Bunlar, beynin ne yaptığı ile ilgilidir.

Zor problem ise şudur: Bu süreçlere neden öznel bir deneyim eşlik ediyor?
Neden kırmızıyı gördüğümüzde yalnızca dalga boylarını işlemiyoruz da “kırmızılık” hissini yaşıyoruz? Neden acı, sadece sinir sinyalleri değil de can yakan bir deneyim olarak ortaya çıkıyor?

Bilim, beynin acı anında nasıl çalıştığını gösterebilir. Ama bazılarına göre, acının nasıl hissettirdiğini açıklamak bambaşka bir şeydir.

Bilim Yeterli mi, Yoksa Eksik mi?

Bu noktada görüşler ayrışıyor. Bir grup araştırmacı, bilincin şu an açıklanamamasının geçici bir durum olduğunu savunuyor. Tarihte hayatın, ısının ya da elektriğin de bir zamanlar “gizemli” olduğunu; ancak bilim ilerledikçe bu gizemlerin çözüldüğünü hatırlatıyorlar. Onlara göre bilinç de istisna değil: Daha gelişmiş teoriler ve teknolojilerle sorun çözülecek.

Diğerleri ise daha temkinli. Bilincin öznel yapısının, nesnel bilimsel açıklamayla tam olarak yakalanamayacağını düşünüyorlar. Bilim üçüncü şahıs gözlemlerine dayanır; bilinç ise birinci şahıs deneyimidir. Bu iki bakış açısı arasında kapatılamaz bir boşluk olabilir mi?

Hatta bazı radikal yaklaşımlar, bilincin evrenin temel bir özelliği olduğunu öne sürüyor. Bu görüşlere göre bilinç, maddenin yan ürünü değil; tıpkı uzay ve zaman gibi temel bir unsurdur. Böyleyse, bilinci açıklamak için bilimin çerçevesini genişletmek gerekebilir.

Son yıllarda yapay zekâ alanındaki hızlı gelişmeler, bilinç tartışmasını yeniden alevlendirdi. Karmaşık dil üretebilen, öğrenebilen ve insan benzeri tepkiler verebilen sistemler, şu soruyu gündeme getiriyor: Davranış bilinç göstergesi midir?

Bir makine “acı çektiğini” söylediğinde gerçekten acı mı çekiyordur, yoksa yalnızca bunu taklit mi ediyordur? Bu soru, bilinci yalnızca işlevsel tanımlarla açıklamanın yeterli olup olmadığına dair şüpheleri artırıyor.

Açıklama mı, Anlama mı?

“Bilim bilinci açıklayabilir mi?” sorusu, aslında “açıklamadan ne anlıyoruz?” sorusuna dayanıyor. Eğer açıklamadan kastımız, bilincin hangi beyin süreçleriyle birlikte ortaya çıktığını göstermekse, bilim her geçen gün bu hedefe yaklaşıyor. Ancak öznel deneyimin kendisini—nasıl hissettirdiğini—tam anlamıyla kavramak istiyorsak, mevcut bilimsel dil yetersiz kalabilir.

Belki de bilinç, bilimin çözeceği son büyük bilmece değil; bilimin kendisini yeniden düşünmesine yol açacak bir dönüm noktasıdır. Kesin olan şu ki, bilinç sorusu hem bilimi hem de felsefeyi uzun süre daha meşgul etmeye devam edecek.

Paylaşın

Zehirli Bağımsızlık: Yalnızlığın Yeni Formu

“Zehirli Bağımsızlık Sendromu”, bireyselliğin aşırıya kaçtığında yalnızca bireylerin değil, toplumun da refahını nasıl etkileyebileceğini gösteren önemli bir uyarı olarak ortaya çıkıyor.

Haber Merkezi / Bağımsızlık artık sadece kendi ayakları üzerinde durmak değil; aynı zamanda ortak bir dünyayı birlikte kurabilme becerisidir.

Modern yaşamın değerlerinden biri olarak sıkça yüceltilen bağımsızlık, psikologlar ve toplumsal bilimciler arasında yeni bir kavramla birlikte sorgulanmaya başladı: “Zehirli Bağımsızlık Sendromu.” Bu kavram, bireysel özgürlüğün aşırı idealizasyonunun, kişisel ilişkiler, toplumsal bağlar ve ruh sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğunu öne sürüyor.

Son yıllarda özellikle genç yetişkinler arasında gözlemlenen bu sendrom, bireyin her koşulda “tek başına ayakta durma” isteğini, kolektif bağlardan ve destek ağlarından kopma eğilimine dönüştürüyor. Uzmanlar, bireysel özerkliği güçlü tutmanın değerli olduğunu kabul ederken, bunun sosyal izolasyon, empati zayıflaması ve dayanışma eksikliği gibi sonuçlara yol açabileceğini ifade ediyor.

Psikolog Dr. Elif Demir’e göre, “Zehirli bağımsızlık” terimi, bir zamanlar özgürleşme aracı olarak görülen bireyselliğin, bağ kurma becerilerini felç eden bir ideolojiye dönüşmesini tanımlamak için kullanılıyor. Demir, “Bağımsızlık, kişinin kendi ayakları üzerinde durabilmesidir; fakat ilişkileri ve ortaklığı tamamen reddetmek, duygusal dayanıklılığı zedeler ve yalnızlık riskini artırır,” diyor.

Sosyolog Prof. Ahmet Yıldız ise bu eğilimi postmodern bireycilik kültürünün bir yan ürünü olarak değerlendiriyor. Yıldız’a göre, “Toplumun başarı kriteri haline getirilen kişisel başarı ve bağımsızlık vurgusu, kolektif sorumluluk ve paylaşımcı yaklaşımları ikinci plana itti. Bu da yalnızlaşmaya ve duygusal refahın zarar görmesine neden oluyor.”

Araştırmalar, “Zehirli Bağımsızlık” eğiliminin özellikle dijital çağda hızlandığını gösteriyor. Sosyal medya platformları, bireysel başarı ve özgünlük temsillerini sürekli olarak yücelttiği için gençler üzerinde mükemmeliyetçi ve izole olma baskısı oluşturabiliyor. Bir danışma merkezi psikoloğu, “Başkalarıyla dayanışma ve ortaklık gelişimini engelleyen bu yaklaşım, güven duygusunu zayıflatıyor ve mental sağlık sorunlarını tetikliyor,” diye belirtiyor.

Bu sendromun etkileri yalnızca psikolojik değil, toplumsal düzeyde de görülüyor: komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, çevrimdışı birlikteliklerin azalması, ekip çalışmalarında dayanışma eksikliği gibi yansımalar hayatın birçok alanında kendini gösteriyor.

Uzmanlar, çözümün “bağımsızlığı tamamen reddetmek” değil, sağlıklı bir denge kurmak olduğunu vurguluyor. Bu denge, bireysel özerkliği ve ortaklık kültürünü eş zamanlı olarak beslemek anlamına geliyor. Psikologlar, bireylerin duygusal ihtiyaçlarını tanıma, yardım isteme becerilerini geliştirme ve toplumsal bağlara yeniden yatırım yapma yönünde adımlar atmalarını öneriyor.

Sonuç olarak “Zehirli Bağımsızlık Sendromu”, bireyselliğin aşırıya kaçtığında yalnızca bireylerin değil, toplumun da refahını nasıl etkileyebileceğini gösteren önemli bir uyarı olarak ortaya çıkıyor. Bağımsızlık artık sadece kendi ayakları üzerinde durmak değil; aynı zamanda ortak bir dünyayı birlikte kurabilme becerisidir.

Paylaşın

Akıl Ve Bilginin Geri Çekilişi: Üniversitelerde Akademik Çözülme

Üniversitelerde liyakatin yerini sadakatin alması, akademik yapının çözülmesini hızlandırır, ki bu çözülme yalnızca akademiyi değil, toplumun düşünsel geleceğini de tehdit eder.

Haber Merkezi / Üniversiteler bir zamanlar bilginin üretildiği, tartışıldığı ve özgürce dolaşıma girdiği mekânlar olarak bilinirdi. Bugün ise şu soruya cevap aranıyor: Bilgi hâlâ üniversitelerin merkezinde mi, yoksa geri mi çekiliyor?

Akademik çözülme, çoğu zaman ani bir çöküş olarak değil; yavaş ve neredeyse fark edilmeden ilerleyen bir süreç olarak yaşanır. Önce tartışmalar azalır ve ardından eleştirel sesler “uyumsuz” bulunur. Sonrasında liyakat yerini sadakate, bilimsel ölçütler yerini idari beklentilere bırakır. En sonunda ise üniversiteler, bilgi üreten bir kurumlar olmaktan çıkıp bilgiyi yöneten, hatta denetleyen bir yapıya dönüşürler.

Bugün için birçok üniversitede sorun yalnızca bütçe eksikliği, fiziki imkânsızlıklar ya da nitelikli insan kaynağının azalması değildir. Asıl sorun, akademik aklın sistematik biçimde işlevsizleştirilmesidir. Bölümler vardır ama akademik tartışmalar yoktur; kurullar toplanır ama kararlar çoktan verilmiştir; yayın yapılır ama sorular sorulmaz. Bilgi vardır, fakat risk almayan, rahatsız etmeyen, iktidar alanına temas etmeyen bir bilgi…

Akademik yapı çözüldükçe üniversiteler, toplum için de anlamını yitirirler. Çünkü üniversiteler yalnızca meslek kazandıran kurumlar değil; aynı zamanda toplumun kendine ayna tuttuğu, yanlışlarını sorguladığı, geleceğini tartıştığı kamusal alanlardır. Bu alanlar daraldığında, eleştirel düşünce de kamusal hayattan geri çekilir.

Daha endişe verici olan ise üniversitelerdeki akademik çözülmenin zamanla normalleşmesi veya normalleştirilmesidir. Akademik özgürlük bir “lüks”, eleştirel tutum bir “tehdit”, bilimsel özerklik ise “yönetim sorunu” olarak görülmeye başlandığında, üniversiteler kendi varlık nedenlerini inkâr ederler. O noktadan sonra geriye kalan şey ise, adı üniversite olan ama ruhu eksik bir kurumsal yapıdır.

Bilginin geri çekilişi, yalnızca akademisyenlerin sorunu değildir. Bu, toplumun ve geleceğin sorunudur. Çünkü üniversiteler akademik yapılarını kaybettiklerinde, kaybolan sadece bilim olmaz; düşünme cesareti, sorgulama kültürü ve hakikat arayışı da birlikte yok olur.

Bugün sorulması gereken soru şu: Üniversiteler mi bilginin peşinden gitmekten vazgeçti, yoksa bilgi mi artık üniversitelerde barınamaz hâle geldi?

Paylaşın

Ölümsüz Kral Rao: Kapitalizmin Karanlık Yansıması

Vauhini Vara’nın 2022’de yayımlanan romanı Ölümsüz Kral Rao (The Immortal King Rao), küresel kapitalizmin teknolojiyle birleştiği bir geleceğe keskin bir bakış sunuyor.

Haber Merkezi / Dalit bir Hindistan köyünde doğan ve Amerikan teknoloji dünyasının zirvesine tırmanan King Rao’nun hayatı üzerinden ilerleyen roman, bir başarı öyküsünden çok sistemin güç dinamiklerini, eşitsizliklerini ve nihayetinde iktidar biçimlerini sorgulayan bir alegoriye dönüşüyor.

Kitap, Rao’nun kişisel tarihini üç zaman dilimi üzerinden anlatırken, kapitalist büyüme ile çevresel ve toplumsal yıkım arasındaki ilişkiyi net biçimde ortaya koyuyor.

Rao’nun yarattığı “Coconut” adlı teknoloji şirketi, kısa sürede küresel bir güç haline gelir; bu güç, devletlerin rolünü devralan bir “Shareholder Government” adlı kurumsal yönetime evrilir. Artık dünya, algoritmaların yönettiği, insanların sosyal sermaye puanlarına göre değerlendirildiği bir yapıya dönüşmüştür.

Vara’nın kurgusu, bugün hâlâ tartışılan teknoloji devlerinin ekonomik ve sosyal etkilerini aşan bir eleştiri sunuyor. Algoritmaların ve sosyal puan sistemlerinin hem bireysel özgürlükler hem de toplumun yapısı üzerindeki baskısı, roman boyunca çoğul bir bakışla çiziliyor. Bu yapılar, kapitalizmin yalnızca ekonomik sömürü ile sınırlı kalmayıp bireysel kimliği de ticarileştirdiğini gösteriyor.

Eleştirmenlerin çoğu bu romanı “düşündürücü ve çağımıza dair bir uyarı” olarak okurken, eserin ambisyonunun bazen anlatının ritmini zorladığını da vurguluyor. Bazı değerlendirmelere göre karakterler ve fikirler arasındaki bağlantı zaman zaman daha güçlü bir kurgu gerektiriyor; buna rağmen eser, kapitalizm ve teknoloji arasındaki ilişkiyi sorgulayan özgün bir fantezi–gerçeklik harmanı sunuyor.

Özellikle Rao’nun yükselişi ve yönetim anlayışının, başlangıçta bireysel özgürlüğü temsil ederken sonrasında sistematik eşitsizliği yeniden üreten bir güce dönüşmesi, romanın merkezinde yer alıyor. Bu dönüşüm, kapitalist ideallerin ne kadar hızlı şekilde totaliter yapıların parçası hâline gelebileceğinin sanatsal bir metaforu olarak okunabilir.

Sonuç olarak Ölümsüz Kral Rao, yalnızca bir bilimkurgu veya teknolojik distopya değil; modern kapitalizmin algoritmalar, sistemler ve kapital odaklı yönetimler biçiminde insan hayatına nüfuz edebilecek potansiyel sonuçlarına dair bir düşünsel laboratuvar olarak değerlendirilebilir.

İster teknoloji eleştirisi, ister kapitalizmin sistemik etkilerine dair bir metafor arıyor olun, kitap günümüz okurunu düşünmeye sevk eden zengin bir kurgu sunuyor.

Paylaşın

Kakadu Milli Parkı: Doğanın Ve Kültürün Büyüleyici Buluşması

Avustralya’nın kuzeyindeki Kakadu Milli Parkı (Kakadu National Park), yalnızca doğal güzellikleriyle değil, insanlık tarihine tanıklık eden kültürel mirasıyla da büyülüyor.

Haber Merkezi / UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan park, 20 binden fazla yıl öncesine dayanan Aborijin kaya sanatları, zengin ekosistemleri ve biyolojik çeşitliliğiyle dünyanın en önemli koruma alanlarından biri olarak kabul ediliyor.

Kakadu’nun 20.000 km²’lik alanı, geniş sulak alanlar, nehirler, kayalık platolar ve tropik ormanlarla çevrili. Burada binlerce bitki ve hayvan türü yaşıyor; nadir görülen hayvanlar arasında su timsahları, leopar kertenkeleler ve çeşitli kuş türleri öne çıkıyor. Doğal peyzaj, yılın farklı zamanlarında değişen manzaralarla ziyaretçilere adeta bir görsel şölen sunuyor.

Parkın kültürel zenginliği de en az doğası kadar etkileyici. Aborijin halklarının binlerce yıl boyunca bıraktığı kaya resimleri ve dini ritüellerin izleri, Kakadu’yu yaşayan bir tarih müzesi hâline getiriyor. Bu sanat eserleri, hem geçmiş uygarlıkları anlamak hem de yerli kültürün günümüzdeki önemini kavramak için paha biçilmez bir kaynak.

Bölgeyi ziyaret edenler, rehberli turlar ve yürüyüş parkurları sayesinde hem doğayı hem de kültürel alanları keşfedebiliyor. Ancak yetkililer, ekosistemin hassasiyetine dikkat çekerek, ziyaretçilerin çevreyi koruma ve Aborijin kültürüne saygı gösterme yükümlülüğüne uymalarını özellikle vurguluyor.

Kakadu Milli Parkı, sadece bir doğal alan değil; insanlık tarihini ve biyolojik çeşitliliği bir araya getiren eşsiz bir laboratuvar olarak öne çıkıyor. Bu özelliğiyle park, dünya mirasının korunması ve gelecek nesillere aktarılması adına kritik bir öneme sahip. Kakadu’yu gezen herkes, Avustralya’nın hem doğal hem de kültürel hazinelerini yakından deneyimleme fırsatı buluyor.

Paylaşın

Grip ve Kalp Sağlığı: Görünmeyen Tehlike

Grip çoğu zaman basit bir enfeksiyon gibi görülse de, vücutta oluşturduğu iltihap kalp krizi, ritim bozukluğu ve kalp kası iltihabına yol açabiliyor. Uzmanlar, gribin hafife almaması gerektiğini vurguluyor.

Haber Merkezi / Grip, çoğu zaman ateş, halsizlik ve kas ağrılarıyla sınırlı, geçici bir hastalık olarak görülüyor. Ancak uzmanlar, grip enfeksiyonunun özellikle risk grubundaki kişilerde kalp sağlığı üzerinde ciddi ve hatta hayati sonuçlara yol açabileceği konusunda uyarıyor.

Grip virüsü vücuda girdiğinde bağışıklık sistemi güçlü bir iltihap (inflamasyon) yanıtı oluşturuyor. Bu durum sadece solunum yollarını değil, kalp ve damar sistemini de etkileyebiliyor. Artan iltihap, damar duvarlarında plakların çatlamasına neden olarak kalp krizi riskini yükseltebiliyor.

Araştırmalar, grip geçirilen ilk bir hafta içinde kalp krizi riskinin normal zamana göre birkaç kat artabildiğini ortaya koyuyor. Özellikle 65 yaş üzeri kişiler, kalp-damar hastalığı olanlar, diyabet hastaları ve bağışıklık sistemi zayıf bireyler bu açıdan daha büyük risk altında.

Grip sadece dolaylı değil, doğrudan da kalbi etkileyebiliyor. Nadir de olsa grip virüsü, kalp kası iltihabı (miyokardit) gelişimine yol açabiliyor. Bu durum göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı ve ciddi ritim bozukluklarıyla kendini gösterebiliyor.

Uzmanlar, grip sırasında veya sonrasında ortaya çıkan göğüs ağrısı, ani nefes darlığı, bayılma hissi ve çarpıntı gibi belirtilerin mutlaka ciddiye alınması gerektiğini vurguluyor.

Sağlık uzmanlarına göre gripten korunmanın en etkili yolu olan grip aşısı, yalnızca enfeksiyonu önlemekle kalmıyor, aynı zamanda kalp krizi ve kalp kaynaklı ölüm riskini de azaltıyor. Özellikle kalp hastalarının her yıl düzenli olarak grip aşısı yaptırması öneriliyor.

Kardiyologlar, “Grip hafif bir hastalık gibi görülmemeli. Özellikle kalp hastalığı olan bireylerde grip, ciddi komplikasyonların tetikleyicisi olabilir” uyarısında bulunuyor. İstirahat edilmeden geçirilen grip, ağır fiziksel efor ve kontrolsüz ilaç kullanımı da riski artıran faktörler arasında yer alıyor.

Grip, yalnızca mevsimsel bir enfeksiyon değil; kalp sağlığı açısından da göz ardı edilmemesi gereken bir tehdit. Uzmanlar, gripten korunma önlemlerine uyulmasını, risk grubundaki kişilerin aşılanmasını ve şüpheli belirtilerde vakit kaybetmeden sağlık kuruluşlarına başvurulmasını öneriyor.

Paylaşın

Kendi Halkıyla Savaş Halinde Olan Bir Rejim

Tarih gösteriyor ki, hiçbir rejim kendi halkıyla sonsuza dek savaş halinde kalamaz. Baskı, itaat üretebilir; fakat meşruiyet üretemez. Onurlu yaşam arzusu, en sert rejimlerin bile karşısında er ya da geç kendine bir yol buluyor.

Haber Merkezi / İran’da olup biteni izlerken akla ister istemez şu soru geliyor: Bir devlet, kendi halkından bu kadar mı korkar? Sokakta yürüyen gençten, saçını açan kadından, slogan atan öğrenciden…

Cevap ise çok açık: Korku büyükse, meşruiyet sorunu da o kadar büyüktür.

İran’da mesele yalnızca muhalefet ya da örgütlü siyaset değil; gündelik hayatın kendisi rejim için bir güvenlik sorunu. Nasıl giyindiğiniz, ne dinlediğiniz, ne yazdığınız, hatta ne düşündüğünüz bile rejimin radarında.

Böyle bir yerde “normal” bir toplumdan söz edilebilir mi?

Rejim sözcüleri her fırsatta “dış güçler”, “komplolar” ve “ülkenin istikrarını bozmak isteyenler”den dem vuruyor, ki bu yakından tanıdığımız bir söylem. Gençler ülkeden kaçmanın yollarını arıyorsa, kadınlar en temel hakları için meydanlara çıkıyorsa, sorun aynaya bakmamakta ısrar eden rejimdedir.

Rejimin refleksi ise hiç değişmiyor: Sertlik. Protesto varsa cop, itiraz varsa gözaltı, sosyal medyada bir cümle varsa mahkeme.

Bir rejim, varlığını sürekli baskıyla sürdürüyorsa, çoktan savunma pozisyonuna geçmiş demektir. Kendi halkıyla savaş halinde olan bir rejim, er ya da geç bu savaşı kaybeder.

Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Halkı susturabilirsin, bastırabilirsin, hatta korkutabilirsin; ama sonsuza kadar yönetemezsin.

İran’daki kitlesel protestolar

İran’daki kitlesel protestolar, farklı dönemlerde farklı kıvılcımlarla başlamış olsa da ortak bir zeminde buluşmaktadır: siyasal baskı, ekonomik kriz ve toplumsal özgürlüklerin yokluğu.

Bu eylemler, rejimle toplum arasındaki derin yapısal çatlağın dışavurumudur.

İran’da son yılların en geniş çaplı protesto dalgası, 2022’de Mahsa (Jina) Amini’nin ahlak polisi gözetiminde hayatını kaybetmesiyle patlak vermiştir.

Başörtüsünü “uygunsuz” taktığı iddiasıyla gözaltına alınan genç bir kadının ölümü, özellikle kadınlar ve gençler öncülüğünde ülke geneline yayılan bir isyana dönüşmüştür.

“Kadın, yaşam, özgürlük” sloganı, protestoların hem simgesi hem de özeti haline gelmiştir.

Ancak bu patlama bir anda ortaya çıkmamıştır.

2009 Yeşil Hareketi, seçimlere hile karıştığı iddialarıyla başlamış ve rejimin sandık yoluyla bile değişime izin vermediğini göstermiştir.

2017–2019 protestoları, ekonomik nedenlerle (zamlar, işsizlik, yoksulluk) ortaya çıktı ve ilk kez alt sınıfların da açık biçimde rejimi hedef aldığı görülmüştür.

2019’daki akaryakıt zammı protestoları, yüzlerce kişinin öldürüldüğü ağır bir devlet şiddetiyle bastırılmıştır.

Paylaşın

Gerçek Geçerliliğini Yitirdiğinde Ne Olur?

Mesele, gerçeği “hatırlatmak” değil, onu yeniden üretmektir. Bunun yolu da gerçeği sürekli çarpıtan üretim ilişkilerini değiştirmekten geçer. Emekçi sınıflar kendi sözünü söylediğinde, gerçek yeniden geçerli hale gelir.

Haber Merkezi / Eskiden dünyayı kavramanın ve değiştirebilmenin yolu olan gerçek, artık hızla tüketilen, sürekli yenilenen bir içerik akışı içinde yıpranmış bir kavram. Herkes ondan söz ediyor, herkes kendi gerçeğini savunuyor; ama kimse şu soruyu sormuyor: Bu gerçek kimin işine yarıyor?

Gerçek, sadece bilgi sorunu değil; geç kapitalizmin kültürel ve ideolojik yapısının ürünü, bir güç mücadelesinin sahnesidir.

Bugün medya ve dijital platformlar, Frankfurt Okulu’nun kültür endüstrisi dediği şeyi dev bir hızda yeniden üretiyor. Gerçek, artık açıklayıcı değil, gösterişli; dönüştürücü değil, tüketilebilir bir malzeme haline gelmiş durumda. Her şey bilgi, her şey haber, ama hiçbir şey bağlayıcı değil. İnsanlar yaşadıkları hayat ile onlara sunulan anlatılar arasında sıkışıyor; bir boşluk hissi yayılıyor, ama boşluk bile sermaye tarafından hızla dolduruluyor.

Söylenen her şey tartışmalı, her görüş eşit; ama işin politik boyutu görünmezleşiyor. Krizler, yoksulluk, sömürü, artık sorun olarak değil, “hikâye” olarak sunuluyor. Debord’un gösteri toplumu kavramı bu noktada gerçekliğe ışık tutuyor: Artık önemli olan olan biten değil, nasıl göründüğü. Ve görünmeyen, her zamanki gibi, sınıf ilişkileridir.

Bu süreç siyaseti de boşaltıyor. Radikal dönüşümün hayali, “ütopya” damgası ile kenara itilirken; mevcut sistem içinde her seçenek makul, her öneri gerçekçi görülüyor. Rıza üretiliyor, zorla değil, ikna yoluyla. Gerçek ise bu iknanın önünde bir engel olmaktan çıkıyor; sessizce eriyip gidiyor.

Ve birey… O da bu süreçte yabancılaşmış bir gözlemciye dönüşüyor. Yaşadığı hayat ile kendisine sunulan anlatılar arasındaki uçurum derinleşiyor. Öfke var, ama dağınık; mücadele değil, tepkiyor.

Gerçek, soyut bir dogma değil; tarihsel ve toplumsal bağlamıyla yeniden kurulmalıdır. Gerçek, ancak kolektif deneyimlerle, gündelik yaşamın somut mücadeleleriyle buluştuğunda görünür olur.

Ve unutulmamalıdır: Gerçek geçerliliğini yitirdiğinde bir boşluk kalmaz. O boşluğu dolduranlar hazırdır: İmgeler, sahte çoğulculuk, görünürde özgür ama içerikte bağımlı bir dünya. Görev, bu doluluğu ifşa etmek ve gerçeğin yeniden politik bir güç haline gelmesini sağlamaktır. Çünkü gerçek, ancak mücadeleyle tekrar görünür olur.

Paylaşın

Yeşil Maskenin Altında Sınıf Savaşı

Doğa için verilen her mücadele, aynı zamanda sınıfsal bir saflaşmanın ifadesidir. Ve bu saflaşmada tarafsız kalmak, fiilen talanın yanında durmak anlamına gelmektedir.

Haber Merkezi / Doğa talanı çoğu zaman “çevre sorunu” başlığı altında, teknik raporların, uzman görüşlerinin ve iyi niyetli bireysel çağrıların konusu olarak ele alınmaktadır. Daha az plastik kullanmak, karbon ayak izini düşürmek, geri dönüşümü artırmak…

Tüm bunlar önemli; ancak asıl soruyu örtüyor: Doğa neden ve kimler tarafından talan edilmektedir? Bu soruyu sormadan yapılan her tartışma, gerçeğin üzerini örten bir yeşil maskeye dönüşmektedir.

Kapitalist düzende doğa, yaşamın ortak zemini değil; kâr üretiminin hammaddesi olarak görülmektedir. Ormanlar kesilecek kereste, dereler enerji potansiyeli, toprak ise satılabilir bir arsa. Marx’ın işaret ettiği gibi sermaye, yalnızca emeği değil, doğayı da sömürerek büyümektedir.

Bugün Türkiye’nin dört bir yanında maden ocaklarıyla parçalanan dağlar, HES’lerle kurutulan dereler, betonla boğulan tarım alanları bu gerçeğin güncel fotoğrafı durumundadır.

Bu tabloya yükselen toplumsal tepki karşısında sermaye yeni bir dil geliştirdi: “yeşil” bir dil. Sürdürülebilirlik raporları, çevre dostu yatırımlar, karbon dengeleme projeleri…

Ancak bu söylem, üretim ilişkilerine dokunmadığı sürece yalnızca bir makyajdan ibarettir. Bir şirketin binlerce ağacı kesip ardından fidan dikmesi, talanı durdurmaz; sadece meşrulaştırır. Yeşil kapitalizm, doğa yıkımını durdurmanın değil, yönetmenin adıdır.

Asıl mesele, bu yıkımın bedelini kimin ödediği noktasında düğümlenir. Doğa talanı sınıflar arasında eşit dağılmaz. Kirli hava, zehirli su, elinden alınan toprak; bunlar genellikle işçi sınıfının, köylülerin, yoksulların payına düşmektedir.

Maden sahalarının yanı başında yaşayanlar, termik santrallerin dumanını soluyanlar, baraj projeleriyle yerinden edilenler sermaye sahipleri değildirler. Sermaye sahipleri, doğanın yıkımından kaçabilecek imkânlara sahiptirler.

Bu nedenle çevre krizi, soyut bir “hepimizin sorunu” değildir. Bu, sınıfsal bir sorundur. Doğayı talan edenlerle, bu talanın sonuçlarını yaşayanlar aynı insanlar değildirler. Bir yanda kârını maksimize eden şirketler ve onları koruyan siyasi irade; diğer yanda yaşam alanlarını savunan ve savunmaya çalışan geniş halk yığınları vardır.

Tam da bu noktada çevre mücadelesi, kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesine dönüşmektedir. Deresini savunan köylüyle maden ocağında çalışan işçinin talepleri ortaklaşmaktadır: Sağlıklı bir çevre, güvenceli bir yaşam, sömürüsüz bir düzen.

Doğayı savunmak, emeği savunmaktan; emeği savunmak da doğayı savunmaktan ayrı düşünülemez.

Yeşil maske düştüğünde geriye çıplak bir gerçek kalıyor: Doğa talanı, kapitalist sistemin yan ürünü değil, onun işleyiş biçimidir. Bu talanı durdurmak, yalnızca bireysel tercihlerle ya da iyi niyetli kampanyalarla mümkün değildir. Yaşamı savunmak, kâr düzenini sorgulamayı gerektirmektedir.

Sonuç olarak, bugün doğa için verilen her mücadele, aynı zamanda sınıfsal bir saflaşmanın ifadesidir. Ve bu saflaşmada tarafsız kalmak, fiilen talanın yanında durmak anlamına gelmektedir.

Paylaşın

“Türkiye, S-400’leri Rusya’ya İade Etmek İstiyor” İddiası

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık’ta Türkmenistan’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmede S-400’lerin iadesini talep ettiği öne sürüldü.

2017’de yapılan anlaşmaya istinaden 2019’da Rusya’dan satın alınan S-400 sisteminin aktif olarak kullanılamaması ve NATO sistemleriyle yaşanan entegrasyon sorunları Türkiye’nin hava savunmasında stratejik bir boşluk yaratıyor.

ABD merkezli yayın kuruluşu Bloomberg, Türkiye’nin Rusya’dan 2017 yılında yapılan anlaşma ile satın aldığı S-400 hava savunma sistemleri konusunda yeni bir adım atmayı değerlendirdiğini ileri sürdü.

“Erdoğan, ABD’nin desteğini kazanmak için Putin’den füzeleri geri almasını istedi” başlığıyla yayınlanan haberde, Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık’ta Türkmenistan’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmede S-400’lerin iadesini talep ettiğini yazdı.

Haberde, Ankara’nın S-400’leri iade etmeye yönelik bir seçeneği gündemine alarak Washington ile bozulan ilişkileri yeniden rayına oturtmayı hedeflediği öne sürüldü.

Bloomberg’e konuşan ve isimleri açıklanmayan kaynaklara göre, S-400’lerin Rusya’ya iade edilmesi halinde Türkiye’nin uzun süredir beklediği F-35 savaş uçakları programına yeniden dahil olmasının önünün açılabileceği değerlendiriliyor.

ABD ve NATO, Türkiye’nin S-400 sistemlerini almasını ve kullanmasına baştan beri karşı çıkıyor. Söz konusu sistem, NATO’nun mevcut savunma ve radar sistemlerine entegre edilemiyor. ABD bu nedenle 17 Temmuz 2019’da Türkiye’yi, proje ortağı olduğu F-35 yeni nesil savaş uçaklarının üretim sürecinden çıkarmıştı.

Haberde Cumhurbaşkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığının konuya ilişkin yorum yapmadığı, Kremlin’in ise iki lider arasındaki görüşmede böyle bir talebin gündeme gelmediğini savunduğu aktarıldı.

Bloomberg’in haberinde, Washington’ın son dönemde Ankara üzerindeki baskısını artırdığı ve Türkiye’den ileri düzey Rus savunma teknolojilerinden vazgeçmesini istediği ifade edildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül ayında Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmede de Türkiye’nin F-35 programına yeniden katılım ihtimalinin ele alındığına dikkat çekildi.

Ankara’daki ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın da Aralık başında yaptığı açıklamada, Türkiye’nin S-400 dosyasını kapatmaya yakın olduğunu söylediği ve sorunun önümüzdeki dört ila altı ay içinde çözülebileceğini dile getirdiği hatırlatıldı.

Türkiye’nin S-400 alımına NATO müttefikleriyle ilişkilerin gerildiği bir dönemde karar verdiğine işaret edilen haberde, Ankara’nın o süreçte ABD’den Patriot hava savunma sistemi almak istediği ancak bu yönde somut bir anlaşmaya varılamadığı aktarıldı.

Bloomberg’e göre Türkiye, S-400’ler için ödediği bedelin telafi edilmesini de gündemine aldı. Bu kapsamda maliyetin, Rusya’dan yapılan petrol ve doğal gaz ithalatı üzerinden dengelenmesi gibi seçeneklerin değerlendirildiği, ancak bunun ayrı müzakereler gerektirdiği ifade edildi. S-400’lerin Türkiye’ye maliyetinin 2 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.

2017’de yapılan anlaşmaya istinaden 2019’da Rusya’dan satın alınan S-400 sisteminin aktif olarak kullanılamaması ve NATO sistemleriyle yaşanan entegrasyon sorunları Türkiye’nin hava savunmasında stratejik bir boşluk yaratıyor.

Türkiye’nin hava savunma ağının en uzun menzilli sistemi şu anda S-400’ler; ancak o da kullanılamıyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın