“Kalıcı Kimyasallar” Çocukların Kemik Sağlığını Tehdit Ediyor

“Kalıcı” ya da yaygın adıyla “sonsuz kimyasallar” olarak bilinen PFAS türleriyle ilgili endişeler giderek artıyor. Yeni araştırmalar, bu maddelerin çocuklarda kemik yoğunluğunun azalmasıyla bağlantılı olabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Per- ve polifloroalkil maddeler (PFAS), çevrede çok uzun süre bozulmadan kalmaları nedeniyle “sonsuz kimyasallar” olarak adlandırılır. Onlarca yıldır endüstride kullanılan bu maddeler; tekstilden elektroniğe, temizlik ürünlerinden gıda ambalajlarına kadar geniş bir alanda bulunur. Bu yüzden günlük yaşamda maruziyetten tamamen kaçınmak neredeyse imkânsızdır.

ABD ve Kanada’dan araştırmacılar, 218 çocuğun büyüme sürecine ait sağlık verilerini inceledi. Çalışmada kandaki şu PFAS türleri ölçüldü:

Perfloroheksan sülfonik asit (PFHxS)
Perfloroktan sülfonik asit (PFOS)
Perflorooktanoik asit (PFOA)
Perflorononanoik asit (PFNA)

Araştırmacılar, bu kimyasalların seviyelerini çocukların farklı yaşlardaki kemik yoğunluğu ölçümleriyle karşılaştırdı.

Öne Çıkan Bulgular

Yaş faktörü: 12 yaş civarında PFOA maruziyeti ile ön kol kemik yoğunluğunda düşüş arasında anlamlı bir ilişki gözlendi. Diğer PFAS türlerinde ise etki, maruz kalma dönemine göre değişiklik gösterdi. Bu durum, yaşın kritik bir belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Cinsiyet farkı: PFAS ile düşük kemik yoğunluğu arasındaki ilişkinin kız çocuklarında daha güçlü olduğu belirlendi.

Kırık riski: En yüksek ve en düşük PFAS maruziyeti arasındaki farkın, kemik kırığı riskini yaklaşık %30 artırabileceği tahmin ediliyor.

Araştırmacılar, PFAS türlerinin D vitamini metabolizmasını bozabileceğine dair önceki çalışmalara dikkat çekiyor. D vitamini, sağlıklı kemik gelişimi için kritik bir rol oynar. Çocukluk döneminde düşük kemik kütlesi oluşması ise ilerleyen yaşlarda osteoporoz riskini artırabilir.

PFOA, tekstil, elektronik ve temizlik ürünlerinde yaygın kullanımı nedeniyle en sık karşılaşılan PFAS türlerinden biridir. Sağlık riskleri nedeniyle Stockholm Sözleşmesi kapsamında küresel olarak yasaklanmış olsa da çevrede kalıcılığı nedeniyle hâlâ yaygın şekilde tespit edilmektedir.

Günümüzde 10.000’den fazla PFAS türü bulunmasına rağmen yalnızca bir kısmının sağlık etkileri yeterince araştırılmıştır:

PFOA: Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı tarafından olası kanserojen olarak sınıflandırılmıştır.
PFOS: Kanser ve doğum kusurlarıyla ilişkilendirilmiştir.
PFNA: Bazı çalışmalarda biyolojik yaşlanmayı hızlandırabileceği öne sürülmüştür.
Sonuç

Araştırma gözlemsel nitelikte olduğu için kesin bir neden-sonuç ilişkisi kurulamıyor. Ancak bulgular, PFAS maruziyeti ile çocuklarda kemik sağlığı arasında güçlü bir bağlantı olabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, bu kimyasalların çevreden uzaklaştırılması ve maruziyetin azaltılması için yeni yöntemler geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Paylaşın

Ev İçi Şiddet Başvurularında Dikkat Çeken Tablo

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun (TKDF) “Ev İçi Acil Yardım Hattı Mart 2026 Veri ve Analiz Raporu”, Türkiye’de ev içi şiddetin güncel görünümüne ilişkin çarpıcı veriler ortaya koydu.

1–31 Mart tarihleri arasında hatta yapılan başvurular, şiddetin büyük ölçüde kadınların en yakın çevresinden kaynaklandığını gösterdi.

Rapora göre, Mart ayı boyunca Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na toplam 247 çağrı yapıldı. Bu başvuruların 62’si yeni vaka olarak kayda geçti. Yeni vakalar arasında 38’i ev içi şiddet, 27’si evli olduğu erkek tarafından şiddet, 11’i sığınma evi talebi ve 1’i acil müdahale gerektiren vaka olarak sınıflandırıldı.

Veriler, şiddete maruz bırakılanların büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğunu ortaya koydu. Başvuruların yüzde 96,2’si kadınlardan gelirken, kız çocuklarının oranı yüzde 3,8 olarak kaydedildi.

Şiddet türleri incelendiğinde ise psikolojik şiddet yüzde 44 ile ilk sırada yer aldı. Bunu yüzde 42,8 ile fiziksel şiddet izledi. Ekonomik ve cinsel şiddet vakaları yüzde 4,7, sosyal şiddet ise yüzde 3,5 oranında gerçekleşti.

Şiddet uygulayanlara ilişkin dağılımda ise en yüksek oran yüzde 43,2 ile evli olunan erkeklerde görüldü. Eski eşler yüzde 13,6, aile bireyleri yüzde 11,4 ve eski erkek arkadaşlar yüzde 6,8 ile diğer failler arasında yer aldı. Veriler, şiddetin büyük ölçüde kadınların en yakın çevresinden geldiğini bir kez daha ortaya koydu.

Çağrıların illere göre dağılımında İstanbul 34 başvuruyla ilk sırada yer aldı. İstanbul’u 9 başvuruyla Ankara, 6 başvuruyla Ordu izledi. Toplamda 22 ilden çağrı alınırken, İstanbul’da en fazla başvurunun Sultangazi, Zeytinburnu ve Küçükçekmece ilçelerinden yapıldığı bildirildi.

Öte yandan TKDF’nin verilerine göre, Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na 15 Ekim 2007’den 1 Nisan 2026’ya kadar toplam 101 bin 576 başvuru yapıldı. Bu çağrıların yalnızca Türkiye’den değil, 33 farklı ülkeden ulaştığı da açıklandı.

Paylaşın

Otomotiv Üretimi Yılın İlk Çeyreğinde Geriledi

Otomotiv Sanayii Derneği (OSD), 2026 yılı Ocak-Mart dönemine ilişkin üretim, pazar ve ihracat verilerini açıkladı. Verilere göre sektörde toplam üretim ve otomobil üretiminde gerileme dikkat çekerken, ihracatın dolar bazında artış göstermesi öne çıktı.

Yılın ilk çeyreğinde toplam otomotiv üretimi, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 7 azalarak 321 bin 856 adet oldu. Otomobil üretimi ise yüzde 18 düşüşle 181 bin 364 adet seviyesinde gerçekleşti. Aynı dönemde toplam otomotiv pazarı yüzde 4 daralarak 274 bin 346 adet seviyesine geriledi. Otomobil pazarı da yüzde 6’lık düşüşle 210 bin 688 adet olarak kaydedildi.

Ticari araç segmentinde ise daha farklı bir tablo ortaya çıktı. Bu dönemde ticari araç üretimi yüzde 14 artarken, hafif ticari araç üretimi yüzde 13, ağır ticari araç üretimi ise yüzde 20 yükseldi. Buna karşın ağır ticari araç pazarı yüzde 6 geriledi.

İhracat tarafında adet bazında gerileme yaşandı. Toplam otomotiv ihracatı yüzde 15 azalarak 215 bin 323 adet, otomobil ihracatı ise yüzde 29 düşüşle 106 bin 341 adet oldu. Buna karşın ihracatın dolar bazında artması dikkat çekti. Toplam otomotiv ihracatı yüzde 3 artışla yaklaşık 9,9 milyar dolar seviyesine yükseldi. Otomobil ihracatı ise yüzde 8 azalarak 2,5 milyar dolar olarak gerçekleşti.

Paylaşın

Şubat’ta Cari Açık 7,5 Milyar Dolar

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Şubat 2026 Ödemeler Dengesi verilerini açıkladı. Buna göre cari işlemler hesabı şubatta 7 milyar 501 milyon dolar açık verdi.

Altın ve enerji hariç cari işlemler hesabı 1 milyar 462 milyon dolar açık kaydederken, ödemeler dengesi tanımlı dış ticaret açığı 7 milyar 478 milyon dolar oldu.

Yıllıklandırılmış verilere göre cari açık 35,4 milyar dolar seviyesine ulaştı. Aynı dönemde dış ticaret açığı 73,2 milyar dolar olurken, hizmetler dengesi 62,6 milyar dolar fazla vererek cari açığı sınırlamaya devam etti.

Hizmetler dengesinde öne çıkan kalemler arasında taşımacılık ve seyahat gelirleri yer aldı. Şubatta hizmetler kaleminden 2 milyar 14 milyon dolar net giriş sağlanırken, seyahat gelirleri 1,8 milyar dolar, taşımacılık gelirleri ise 1,2 milyar dolar olarak kaydedildi.

Finans hesabı tarafında cari açığın finansmanında kredi ve portföy yatırımları öne çıktı. Şubat ayında net doğrudan yatırımlar 2,6 milyar dolar, net portföy yatırımları 2,4 milyar dolar, krediler 38 milyar dolar ve ticari krediler 1,3 milyar dolar katkı sağladı.

Buna karşın net efektif ve mevduatlar 11,5 milyar dolar negatif etki yarattı.

TCMB verilerine göre, şubat ayında resmi rezerv varlıkları 10 milyar 630 milyon dolar azaldı. Bu gerileme, finans hesabındaki net çıkış kalemleriyle birlikte değerlendirildi.

Şubat ayında doğrudan yatırımlar kaleminde 138 milyon dolarlık net çıkış gerçekleşti. Yurt dışı yerleşiklerin Türkiye’ye yatırımları 780 milyon dolar olurken, yurt içi yerleşiklerin yurt dışı yatırımları 918 milyon dolar seviyesinde kaydedildi.

Gayrimenkul yatırımlarında ise karşılıklı hareketlilik sürdü. Yurt içi yerleşikler yurt dışında 225 milyon dolar, yurt dışı yerleşikler ise Türkiye’de 230 milyon dolar değerinde alım yaptı.

Portföy yatırımları şubatta 780 milyon dolar net giriş kaydetti. Yurt dışı yatırımcılar hisse senedi piyasasında 932 milyon dolar, devlet iç borçlanma senetlerinde ise 366 milyon dolar net alış gerçekleştirdi.

Paylaşın

CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol Tutuklandı

CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol, İzmir’de yürütülen “kooperatif” soruşturması kapsamında tutuklandı. Soruşturma kapsamında Erkol’la birlikte toplam 9 kişinin daha cezaevine gönderildiği bildirildi.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma, İzmir Büyükşehir Belediyesi iştiraki İZBETON A.Ş. üzerinden bazı kentsel dönüşüm projelerinde “kooperatif aracılığıyla usulsüz menfaat sağlandığı” iddiasına dayanıyor. Dosyada “zimmet”, “nitelikli dolandırıcılık”, “resmî belgede sahtecilik” ve “görevi kötüye kullanma” gibi suçlamalar yer aldı.

Soruşturma kapsamında 9 Nisan 2026 tarihinde başlatılan operasyonla çok sayıda kişi gözaltına alındı. Şüphelilerin jandarmadaki işlemlerinin ardından İzmir’e sevk edildiği, savcılık ifadeleri sonrasında ise tutuklama talebiyle mahkemeye çıkarıldığı öğrenildi.

Nöbetçi sulh ceza hâkimliği, aralarında CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol’un da bulunduğu 9 şüphelinin tutuklanmasına karar verdi. Kararın ardından şüpheliler cezaevine gönderildi.

Soruşturmanın, İZBETON A.Ş. ve bağlı kooperatifler üzerinden yürütülen projelerde mali usulsüzlük iddialarına ilişkin olduğu, bilirkişi raporları ve şikâyet dilekçeleri doğrultusunda genişletildiği belirtildi.

Olayla ilgili yargı sürecinin devam ettiği, soruşturmanın yeni gözaltı ve iddianame süreçlerine açık olduğu ifade ediliyor.

Ümit Erkol kimdir?

Ümit Erkol, uzun yıllar sağlık sektöründe görev yapmış bir hekim ve sağlık yöneticisi olarak biliniyor. CHP Ankara İl Başkanlığı görevini yürüten Erkol, 2025 yılında yapılan il kongresinde delegelerin büyük çoğunluğunun oyunu alarak yeniden seçilmişti.

Paylaşın

Sermayenin “Toplumsal Rıza” Fabrikaları: Düşünce Kuruluşları

Televizyon ekranlarında, raporlarda ve zirvelerde karşımıza çıkan “bağımsız uzmanlar” gerçekten tarafsız mı? Yoksa küresel güç dengelerinin görünmeyen taşıyıcıları mı?

Haber Merkezi / Günümüzde kamuoyunu şekillendiren en etkili aktörlerden biri, çoğu zaman doğrudan görünmeyen bir alan: düşünce kuruluşları. Prestijli üniversitelerden mezun uzmanlar, teknik terimlerle örülü analizler ve “bağımsız” raporlar aracılığıyla politika tartışmalarına yön veriyor.

“Serbest piyasa reformları”, “mali disiplin”, “jeopolitik zorunluluklar” gibi kavramlar, çoğu zaman kaçınılmaz gerçekler olarak sunuluyor. Ancak son yıllarda akademi ve siyaset çevrelerinde daha sık sorulan bir soru var: Bu fikirler gerçekten tarafsız bilgi üretiminin ürünü mü, yoksa belirli çıkarların sistematik olarak dolaşıma sokulmuş hali mi?

Bilgi Üretimi mi, Etki Üretimi mi?

Düşünce kuruluşları kendilerini genellikle akademi ile politika yapımı arasında bir köprü olarak tanımlar. Bu rol, teorik bilginin pratik politika önerilerine dönüşmesi açısından önemli görülür.

Ancak eleştirmenler, bu köprünün finansman yapısına dikkat çekiyor. Birçok düşünce kuruluşunun gelir kaynakları arasında büyük şirketler, savunma sanayii aktörleri ve enerji firmaları yer alıyor. Bu durum, üretilen analizlerin tamamen bağımsız olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor.

Araştırmalar, bazı durumlarda finansman ile politika önerileri arasında örtüşmeler bulunduğunu ortaya koyuyor. Bu da, “bağımsız analiz” ile “kurumsal çıkar” arasındaki sınırın her zaman net olmadığını gösteriyor.

Gündem Gücü: Tartışmanın Sınırlarını Kim Çiziyor?

Düşünce kuruluşlarının etkisi yalnızca belirli politikaları savunmakla sınırlı değil. Daha derin bir etki alanı, kamuoyunda hangi konuların tartışılacağını belirleme gücünde yatıyor.

Uzmanlara göre, bir konunun sürekli olarak belirli bir çerçevede ele alınması, alternatif görüşlerin görünmez hale gelmesine yol açabiliyor. Örneğin ekonomik kriz dönemlerinde “kemer sıkma” politikalarının tek çözüm gibi sunulması, farklı politika seçeneklerinin geri planda kalmasına neden olabiliyor.

Bu durum, demokratik tartışma alanının genişliği konusunda yeni sorular doğuruyor: Seçmenler gerçekten tüm alternatifler arasında mı tercih yapıyor, yoksa seçenekler önceden daraltılmış bir çerçevede mi sunuluyor?

“Uzmanlaşma” ve Siyasetin Dili

Modern politika dili giderek daha teknik hale geliyor. “Verimlilik”, “rekabet gücü”, “esneklik” gibi kavramlar, kamu politikalarının merkezine yerleşmiş durumda.

Bu dil, bir yandan karmaşık sorunları açıklamayı kolaylaştırırken, diğer yandan geniş kitlelerin karar süreçlerine katılımını zorlaştırabiliyor. Siyasetin teknikleşmesi, bazı eleştirmenlere göre demokratik katılımı sınırlayan bir unsur haline geliyor.

Bu bağlamda, “uzmanlık” kavramı çift yönlü bir rol oynuyor: Hem bilgi üretiminin vazgeçilmez bir aracı hem de potansiyel olarak siyasi tartışmaları daraltan bir filtre.

Şeffaflık Tartışması: Kim Finanse Ediyor?

Son yıllarda birçok ülkede düşünce kuruluşlarının finansman kaynaklarının daha şeffaf olması yönünde çağrılar artıyor.

Destekleyenler, şeffaflığın güvenilirliği artıracağını savunurken; eleştirmenler ise mevcut durumda bağışçıların etkisinin yeterince görünür olmadığını öne sürüyor.

Bu tartışma, daha geniş bir sorunun parçası: Bilgi üretimi süreçleri ne kadar bağımsız olabilir ve bu bağımsızlık nasıl denetlenebilir?

Demokrasi ve Bilgi Arasındaki Gerilim

Düşünce kuruluşları modern demokrasilerde önemli bir rol oynuyor. Ancak bu rolün sınırları ve etkileri konusunda net bir uzlaşı bulunmuyor.

Bir yanda, politika yapımını daha rasyonel ve veri temelli hale getirme iddiası var. Diğer yanda ise, ekonomik ve kurumsal güçlerin bu süreçler üzerindeki etkisine dair artan bir şüphe söz konusu.

Uzmanlık mı, Etki Mekanizması mı?

Bugün kamuoyunun karşı karşıya olduğu temel sorulardan biri şu: Karşımıza çıkan analizler gerçekten tarafsız bilgi mi sunuyor, yoksa belirli çıkarların daha sofistike bir ifade biçimi mi?

Bu sorunun net bir cevabı yok. Ancak giderek daha fazla uzman, çözümün daha fazla şeffaflık, hesap verebilirlik ve çoğulcu tartışma ortamında yattığını vurguluyor.

Sonuç olarak, düşünce kuruluşları modern dünyanın vazgeçilmez aktörlerinden biri olmaya devam edecek gibi görünüyor. Asıl mesele ise onların rolünü tamamen reddetmek değil, etkilerini daha iyi anlamak ve sorgulamak.

Paylaşın

Özel’den Erdoğan’a “Mertçe Yarışalım” Çağrısı

Özgür Özel, ara seçim çağrısını yineleyerek iktidarı Anayasa’yı ihlal etmekle suçladı ve Erdoğan’a “mertçe yarışalım” mesajı verdi; emekli ve işçiler için ara zam, yargı bağımsızlığı ve siyasi etik yasası konularında da sert eleştirilerde bulundu.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, “ara seçim” talebi kapsamında yürüttüğü siyasi temaslar çerçevesinde Gültekin Uysal ile bir araya geldi. Görüşme, Demokrat Parti Genel Merkezi’nde gerçekleşti. Toplantı sonrası düzenlenen ortak basın açıklamasında Özel, hem ekonomik gelişmelere hem de yargı süreçlerine ilişkin iktidara sert eleştiriler yöneltti.

Konuşmasına Polis Teşkilatı’nın kuruluş yıl dönümünü kutlayarak başlayan Özel, güvenlik güçlerinin özlük haklarına dikkat çekti. Küresel ekonomik dalgalanmaların enerji fiyatlarına etkisine değinen Özel, son zamların özellikle dar gelirli kesimleri zorladığını belirterek, “Bu enflasyon ortamında emekliler ve emekçiler için en kısa sürede ara zam yapılmalıdır” dedi.

Ara seçim tartışması: “Anayasal zorunluluk”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Gündemimizde yok” açıklamasına tepki gösteren Özel, ara seçim konusunun yürütmenin değil, Anayasa’nın belirlediği bir süreç olduğunu vurguladı. Anayasa’nın 78. maddesine atıf yapan Özel, şu ifadeleri kullandı:

“Sayın Erdoğan’ın ‘ara seçim gündemimizde yok’ demesi Anayasa’nın açık hükmünü yok saymaktır. 1960’tan bu yana hiçbir siyasi lider ara seçimden kaçmamıştır. Kendi siyasi yolculuğunu da ara seçimle başlatmış bir isim bugün bunu reddediyor.”

CHP’li belediyelere yönelik yargı süreçlerine de değinen Özel, özellikle Mersin Yenişehir ve İzmir Bornova belediyeleri üzerinden yürütülen işlemleri eleştirdi. Adalet Bakanlığı üzerinden savcılara baskı yapıldığına dair iddialar bulunduğunu söyleyen Özel, yargı bağımsızlığının zedelendiğini savundu.

Bornova Belediye Başkanı’na yönelik tutuklama talebini de eleştiren Özel, “Eğer belediyelerdeki idari sorunlar nedeniyle başkanlar tutuklanacaksa, AK Parti’de benzer durumlar yaşayan çok sayıda isim var” ifadelerini kullandı.

“Siyasi etik yasası” vurgusu

Görüşmede ayrıca “Siyasi Etik Yasası” konusunun da gündeme geldiğini belirten Özel, tüm seçilmişlerin mal varlıklarının şeffaf biçimde kamuoyuna açıklanması gerektiğini söyledi. Açıklamasının sonunda Demokrat Parti heyetine teşekkür eden Özel, “Milletin iradesine güveniyoruz. Gelin, anayasal çerçevede mertçe yarışalım” diyerek seçim çağrısını yineledi.

Paylaşın

Egemenliğin Aşınması: Küresel Sermaye Çağında Ulus-Devletin Dönüşümü

21. yüzyılda demokrasi, sandıkla sınırlı bir ritüele mi dönüşüyor? Küresel sermayenin artan hareket kabiliyeti, ulus-devletlerin ekonomik ve siyasi karar alma gücünü nasıl etkiliyor?

Haber Merkezi / Bir zamanlar demokrasi, belirli bir coğrafyada yaşayan yurttaşların kendi kaderlerini belirlemek üzere sandığa gitmesiyle özdeşleştiriliyordu. Ancak günümüzde bu tanımın yeterliliği giderek daha fazla tartışma konusu oluyor. Küreselleşmenin geldiği noktada, ulus-devletlerin yalnızca siyasi değil, ekonomik egemenlik alanlarının da daraldığı yönünde güçlü bir görüş var.

Uzmanlara göre birçok devlet, artık sadece iç politik dinamiklerle değil, küresel finans akımları, çok uluslu şirketler ve uluslararası kurumların belirlediği çerçeve içinde hareket etmek zorunda kalıyor.

Küresel ekonominin en belirgin özelliklerinden biri, sermayenin yüksek hızda ve düşük maliyetle sınır ötesine taşınabilmesi. Bu durum, hükümetlerin ekonomi politikalarını belirlerken manevra alanını sınırlayan önemli bir faktör olarak görülüyor.

Ekonomistler, özellikle vergi politikaları, ücret düzenlemeleri ve sosyal harcamalar gibi alanlarda hükümetlerin “piyasa tepkisi”ni hesaba katmak zorunda kaldığını belirtiyor. Bu çerçevede, yatırım çekme kaygısı ile sosyal politikalar arasında denge kurma ihtiyacı, modern demokrasilerin temel gerilimlerinden biri haline gelmiş durumda.

Bazı eleştirmenler ise bu durumu daha sert bir şekilde tanımlıyor: Onlara göre seçim süreçleri devam etse de, ekonomik tercihlerin sınırları büyük ölçüde küresel piyasa dinamikleri tarafından çiziliyor.

Küresel ekonomik düzenin bir diğer önemli bileşeni, uluslararası finansal kuruluşlar ve yatırım mekanizmaları. Özellikle borç krizi yaşayan ya da dış finansmana bağımlı ülkelerde, ekonomik reform programlarının çoğu zaman uluslararası kuruluşlarla yapılan anlaşmalar çerçevesinde şekillendiği biliniyor.

Buna ek olarak, uluslararası yatırım anlaşmaları kapsamında yer alan tahkim mekanizmaları da son yıllarda daha fazla tartışılıyor. Bu sistemler, yabancı yatırımcıların devlet politikalarına karşı hukuki yollara başvurmasına imkân tanıyor.

Destekleyenler bu mekanizmaların yatırım güvenliği sağladığını savunurken, eleştirenler ise kamu yararını gözeten düzenlemelerin bu süreçte baskı altına girebildiğini öne sürüyor.

Dijitalleşme ile birlikte çok uluslu şirketlerin faaliyet alanı genişlerken, vergi sistemleri de bu değişime ayak uydurmakta zorlanıyor. Büyük şirketlerin kârlarını düşük vergili ülkelere kaydırabilmesi, birçok devlet için vergi gelirlerinde kayıp anlamına geliyor.

Bu durum, kamu hizmetlerinin finansmanı açısından önemli bir sorun olarak değerlendiriliyor. Uzmanlara göre, küresel ölçekte koordinasyon sağlanmadığı sürece, devletlerin tek başına bu tür vergi stratejileriyle mücadele etmesi oldukça güç.

Son yıllarda gündeme gelen küresel asgari kurumlar vergisi gibi girişimler, bu soruna çözüm arayışlarının bir parçası olarak görülüyor.

Tüm bu gelişmeler, demokrasinin kapsamına ilişkin daha geniş bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Sadece seçim süreçlerinin varlığı, bir sistemin tam anlamıyla demokratik olduğu anlamına geliyor mu?

Siyaset bilimciler, ekonomik karar alma süreçlerinin de demokratik denetime açık olması gerektiğini vurguluyor. Aksi halde, seçilmiş hükümetlerin hareket alanının daralmasının, temsil mekanizmalarını zayıflatabileceği ifade ediliyor.

Bugün gelinen noktada temel soru şu: Küresel ekonomik entegrasyon ile ulusal egemenlik arasında nasıl bir denge kurulabilir?

Bir görüşe göre çözüm, uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi ve küresel kuralların daha adil hale getirilmesinde yatıyor. Başka bir yaklaşım ise yerel ekonomilerin dayanıklılığını artırmayı ve stratejik sektörlerde daha fazla kamusal kontrolü savunuyor.

Vatandaş mı, Küresel Ekonominin Aktörü mü?

Küreselleşme, devletlerin ve bireylerin rollerini yeniden tanımlayan bir süreç olarak ilerliyor. Bu dönüşümün nihai yönü henüz net değil. Ancak açık olan şu ki, ekonomik güç ile demokratik temsil arasındaki ilişki, önümüzdeki yılların en kritik tartışma başlıklarından biri olmaya devam edecek.

Bu çerçevede asıl soru giderek daha fazla dile getiriliyor: Bireyler, karar süreçlerinin gerçek öznesi olmaya devam edebilecek mi, yoksa küresel ekonomik düzenin pasif unsurları haline mi gelecek?

Paylaşın

DEM Partili Doğan’dan İktidara “Güven” Eleştirisi

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Kürt meselesinde gelinen yeni aşamaya dair AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in açıklamalarına sert yanıt verdi: Örgüt kendini feshetti, Ömer Bey’in haberi yok galiba!

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, İlke TV’de katıldığı canlı yayında Türkiye siyasetinin sıcak başlıklarını değerlendirdi. Parti içi kulislerden “yol haritası” tartışmalarına kadar pek çok konuya açıklık getiren Doğan, özellikle çözüm süreci tartışmaları ve tutuklu siyasetçilerin durumu üzerinden hükümete kritik mesajlar gönderdi.

Son günlerde kamuoyunda yer alan “DEM Parti yeniden isim değişikliğine gidiyor” iddialarını kesin bir dille yalanlayan Doğan, partinin kurumsal kimliğine odaklandıklarını belirtti. Kongre sürecinin rutin işleyişinde devam ettiğini hatırlatan Doğan, “Milletvekili grubumuzdan Kadın Meclisimize kadar tüm kurullarımızla toplantı halindeyiz ancak masamızda isim değişikliği gibi bir başlık kesinlikle bulunmuyor” dedi.

Ömer Çelik’e “Fesih” Yanıtı: “Aynı Dilde Israr Güven Sarsıyor”

AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in, “Silah bırakma ve örgütün tasfiyesi gerçekleşmeden adımların atılamayacağı” yönündeki açıklamaları, Doğan’ın hedefindeydi. Sürecin yeni bir evreye girdiğini savunan Doğan, Çelik’in söylemlerini “gerçeklikten kopuk” olarak niteledi:

“Örgüt zaten kendini feshetti, galiba Ömer Bey’in bundan haberi yok. Türkiye yeni bir döneme girmişken, AK Parti cephesinde hala eski ve dışlayıcı dilde ısrar edildiğini görüyoruz. Hiçbir şey değişmemiş gibi davranmak, toplumsal barış umudunu zedeliyor ve siyasi güveni sarsıyor.”

“Sürgündeki ve Cezaevindeki Siyasetçiler Dönmeli”

Kürt meselesinin demokratik çözümü için somut bir takvim oluşturulması gerektiğini vurgulayan Ayşegül Doğan, yasal düzenlemelerin hızlandırılması çağrısında bulundu. Doğan, sadece cezaevindekilerin değil, düşünceleri nedeniyle yurt dışında yaşamak zorunda kalan siyasetçilerin de ülkeye dönebilmesi için “ivedi bir yol haritası” gerektiğini ifade etti.

Sürecin sadece söylemle değil, kurumsal adımlarla yürümesi gerektiğini belirten Doğan, sorumluluk paylaşımı konusunda şu vurguları yaptı:

Siyaset Kurumu: Yapıcı ve kucaklayıcı bir dil inşa etmeli.
Meclis Başkanlığı ve Komisyonlar: Çözüm için yasal zemini hazırlamalı.
Güvenlik Bürokrasisi: Demokratikleşme adımlarının önünü açmalı.

Doğan konuşmasını, “Herkesin rolü ve misyonu bellidir. Eğer gerçek bir barış ve çözüm isteniyorsa, siyaset kurumu üzerine düşeni yapmalı ve bu tarihi sorumluluktan kaçmamalıdır,” sözleriyle noktaladı.

Paylaşın

Orta Doğu’dan Hint-Pasifik’e: ABD Stratejisinin Kırılma Noktası

İran’a yönelik saldırıların hedefleri oldukça iddialıdır: İran tehdidini ortadan kaldırmak, Orta Doğu güvenliğini bölgesel ortaklara devretmek ve stratejik kaynakları Hint-Pasifik’e yönlendirmek.

Aynı zamanda ABD’nin muazzam askerî gücünün sergilenmesi, Pekin’i Tayvan’a yönelik girişimleri konusunda caydırabilir. Kısacası, İran’a yönelik saldırılar; ABD’nin nihayetinde Hint-Pasifik’e ve Çin tehdidine odaklanabilmesini amaçlayan daha geniş bir “büyük stratejinin” parçası olarak görülebilir.

Eğer amaç, Orta Doğu güvenliğini bölgesel ortaklara devrederek Hint-Pasifik için kapasite yaratmaksa, bu hedef doğrultusunda tasarlanmış diplomatik mimari zaten mevcuttu. İbrahim Anlaşmaları, İsrail ile kilit Arap devletleri arasındaki ilişkileri normalleştirmeyi ve Amerikan müdahalesinin azalmasıyla işleyebilecek bölgesel bir güvenlik çerçevesi oluşturmayı hedefliyordu.

2023 İsrail-Hamas savaşı diplomatik normalleşmeyi sekteye uğratmış olsa da, anlaşmaların güvenlik iş birliği boyutu büyük ölçüde korunmuştur. Paradoksal olarak, mevcut İran harekâtı, bu sağlam kalmış mimariyi dahi tehlikeye atmaktadır.

Daha derin bir yapısal sorun ise “İran sonrası” iyimserliğini zayıflatmaktadır: İsrail ve Suudi Arabistan’ı bir arada tutan temel unsur, İran tehdidine yönelik ortak algıdır. Bu tehdidin ortadan kalkması hâlinde ittifakın devam edeceğine dair ikna edici bir argüman henüz ortaya konmamıştır. Ortak bir düşmanın ortadan kaldırılması otomatik olarak kalıcı barış sağlamaz; aksine, bastırılmış rekabetleri yeniden gün yüzüne çıkarabilir.

İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer bölgesel aktörlerin Amerikan desteği olmaksızın kolektif sorumluluk üstleneceği beklentisi, bölge tarihinde pek de örneği bulunmayan bir iş birliği varsayımına dayanmaktadır.

Nükleer Durum ve Petrol Denklemi

İran, silah yapımına yakın seviyede önemli miktarda uranyum biriktirmiş, ancak nihai silahlandırma aşamasına geçmemiştir. Nitekim, Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, Senato İstihbarat Komitesi’ndeki ifadesinde; İran’ın bir önceki yıl gerçekleştirilen “Gece Yarısı Çekiç Operasyonu”ndan bu yana zenginleştirme kapasitesini yeniden oluşturmak için herhangi bir adım atmadığını belirtmiştir. Bu durum, Pyongyang’ın aktif biçimde bölünebilir madde ürettiği ve muhtemelen silahlanma kapasitesine ulaştığı 1994 Kuzey Kore Yongbyon krizinden niteliksel olarak farklıdır.

Tartışmanın bir diğer boyutu enerji güvenliğidir. İran’ın petrolünün yaklaşık %90’ını Çin’e ihraç ettiği göz önüne alındığında, zayıflayan bir İran’ın Çin’in enerji arzını ciddi şekilde aksatacağı öne sürülmektedir. Ancak Çin, enerji ihtiyacının büyük bölümünü kendi kaynaklarıyla karşılamaktadır. Kömür, toplam tüketimin %51’inden fazlasını oluşturan birincil enerji kaynağı olmaya devam ederken; yenilenebilir enerji 2024 itibarıyla petrolü geride bırakarak ikinci sıraya yükselmiştir. Ham petrol ise toplam enerji tüketiminin %20’sinden daha azını oluşturmaktadır.

Nomura Grubu’nun hesaplamalarına göre, Hürmüz Boğazı’ndan geçen İran petrolü, Çin’in toplam enerji ihtiyacının yalnızca yaklaşık %6,6’sına karşılık gelmektedir.

Pekin ayrıca bu tür senaryolara karşı önemli bir önlem almıştır: Mart ayı başı itibarıyla Çin’in stratejik rezervlerinde yaklaşık 1,39 milyar varil petrol bulunmaktadır; bu miktar, yaklaşık 120 günlük net ham petrol ithalatını karşılayabilecek düzeydedir.

ABD’nin Orta Doğu’daki büyük bir gücü yenmesi durumunda, Pekin’in Tayvan konusunda Washington’ı sınamadan önce duraksayıp duraksamayacağı kritik bir sorudur. Bu yaklaşım, bir bölgedeki askerî başarının başka bir bölgede caydırıcılık yaratacağı varsayımına dayanan “modern domino teorisi” ile açıklanabilir.

Operasyonel başarılar (100 saat içinde 2.000 hedefin vurulması, yapay zekâ entegrasyonu, üst düzey liderliğin tasfiyesi) rakipler tarafından dikkatle incelenmektedir.

Ancak bu caydırıcılık yaklaşımı önemli bir soruyu da beraberinde getirmektedir: Bu mesajı iletmenin tek yolu gerçekten büyük ölçekli bir savaş mıdır? Askerî yetenekler, gerçek envanter tüketilmeden de tatbikatlar ve kontrollü teknolojik gösterimler aracılığıyla sergilenebilir. Sürekli muharebe operasyonları ise bu yetenekleri ortaya koyarken aynı zamanda onları mümkün kılan kaynakları da tüketmektedir.

Yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri etkileyici olsa da, kullanılan Tomahawk, SM-3 ve THAAD önleme sistemleri sınırlı sayıdadır ve üretim süreçleri yavaştır.

Maliyet asimetrisi bu noktada belirginleşmektedir: İran, yaklaşık 500.000 dolarlık bir Fateh-313 füzesine karşılık, ABD’nin yaklaşık 3,9 milyon dolarlık PAC-3 önleyici füzelerini kullanmak zorunda kalmasına neden olmaktadır. Ucuz İHA’lar pahalı savunma sistemlerini tüketirken, ardından balistik füze saldırıları gelmektedir.

ABD’de Soğuk Savaş döneminde 51 olan ana savunma yüklenicisi sayısı günümüzde 5’e düşmüştür. Savunma sektöründeki iş gücü ise 1985 seviyesinin yaklaşık üçte birine gerilemiştir.

Tayvan’ın teslim edilmemiş yaklaşık 20 milyar dolarlık silah siparişi bulunurken, müttefiklerin hava savunma sistemlerinin Orta Doğu’ya kaydırılması Pasifik’teki savunma mimarisini zayıflatmaktadır.

ABD, potansiyel uzun vadeli kazanımlar (İran tehdidinin ortadan kaldırılması ve zorunlu yeniden silahlanma süreci) karşılığında Hint-Pasifik’te kısa vadeli ciddi riskler alıyor olabilir. Bu stratejik tercihin başarısı; harekâtın süresine, savunma sanayiinin mobilizasyon hızına ve Pekin’in bu “aşırı genişleme” durumunu bir fırsat olarak görüp görmemesine bağlıdır.

Müttefikleri rahatlatan unsur, uzaktan gerçekleştirilen bombardımanlar değil; ihtiyaç duyulan bölgelerdeki somut askerî varlıktır. ABD açısından temel sorun, caydırıcılık kapasitesini binlerce kilometre ötede tüketirken Pasifik’teki güvenilirliğini nasıl koruyacağıdır.

Kaynak: FPRI

Paylaşın