Türkiye Kupası: Galatasaray Çeyrek Finalde

Türkiye Kupası A Grubu 4. hafta maçında Alanyaspor ile Galatasaray, Alanya Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Karşılamadan 2-1 galip ayrılan Galatasaray, çeyrek finale yükseldi.

Haber Merkezi / Hakem Çağdaş Altay’ın yönettiği karşılaşmada Galatasaray’ın gollerini, 6. dakikada Barış Alper Yılmaz ve 29. dakikada Renato Nhaga, Alnyaspor’un tek gölümü ise 78. dakikada Steve Mounie kaydetti.

Galatasaray grubu 4’te 4 yaparak 12 puanla lider tamamlarken, Alanyaspor 7 puanla 3. sırada yer aldı.

Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk, maç sonrası yaptığı basın toplantısında, galip gelmenin kendileri için önemli olduğunu ve kupada lider olarak çeyrek finale çıkmanın psikolojik olarak güç verdiğini vurguladı.

Okan Buruk, takımının oyunu ilk yarıda iyi oynadığını, ikinci yarıda skoru korumayı bildiklerini söyledi. Buruk, hedeflerinin lig, Avrupa ve kupa olmak üzere üç kulvarda da başarılı sonuçlar elde etmek olduğunu belirtti.

Alanyaspor Teknik Direktörü Joao Pereira, ilk yarı performanslarını “utan verici” olarak nitelendirdi ve sahada yeterli ruh ve mücadeleyi göremediklerini söyledi.

Joao Pereira,, ikinci yarıda takımının daha iyi oynadığını, golü bulduklarını, ancak mücadele etmek zorunda olduklarını ifade etti. Pereira, yrıca sonuca bakmak yerine takımın performansını ve mücadeleyi geliştirmeye odaklanacaklarını aktardı.

Paylaşın

Türkiye Kupası: Trabzonspor, Adını Çeyrek Finale Yazdırdı

Türkiye Kupası A Grubu 4. hafta maçında Başakşehir ile Trabzonspor, Başakşehir Fatih Terim Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Karşılaşmadan 4-2 galip ayrılan Trabzonspor, adını çeyrek finale yazdırdı.

Haber Merkezi / Hakem Ozan Ergün’ün yönettiği karşılaşmada Trabzonspor’un gollerini 6. dakikada dakikada Felipe Augusto, 70. dakikada Mustafa Eskihellaç, 84. dakikada Paul Onuachu ve 85. dakikada Ozan Tufan, Başakşehir’in gollerini ise 48. dakikada Nuno da Costa kaydetti.

Başakşehir Teknik Direktörü Nuri Şahin, maç sonrası yaptığı değerlendirmede kupadan elendiklerini ve artık lige odaklanacaklarını söyledi. Şahin, özellikle maçın ikinci yarısındaki performansı ve kırmızı kartın maçın kaderini belirlediğini vurguladı.

Trabzonspor Teknik Direktörü Fatih Tekke, takımının güçlü bir rakibe karşı galip gelmesinden dolayı memnuniyetini belirtti ve oyuncularını tebrik etti. Rakiplerine saygı duyduklarını ve çeyrek finale yükseldikleri için mutlu olduklarını söyledi.

Paylaşın

Türkiye Yolsuzluk Endeksinde Çakıldı

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayımladığı 2025 Yolsuzluk Algı Endeksi (CPI) sonuçlarına göre Türkiye, 31 puanla 182 ülke arasında 124’üncü sırada yer aldı.

Türkiye, 2024’te 34 puanla 107’nci sıradaydı. Buna göre son bir yılda 3 puan kaybederek 17 basamak geriledi.

CPI, ülkeleri kamu sektöründeki yolsuzluk algısına göre 0 ile 100 arasında puanlıyor. 0, yolsuzluğun çok yoğun olduğu; 100 ise yolsuzluktan arınmış bir kamu sektörünü ifade ediyor.

Raporda, 2012’den bu yana en sert gerilemenin yaşandığı ülkeler arasında Türkiye (31 puan), Macaristan (40) ve Nikaragua (14) gösterildi. Bu düşüşlerin; demokratik gerileme, kurumsal zayıflık ve yerleşik patronaj ağlarından kaynaklanan yapısal ve kalıcı sorunlara işaret ettiği vurgulandı.

Türkiye, endekste Cibuti, Moğolistan, Nijer ve Özbekistan ile aynı puanı aldı. Türkiye’nin CPI skoru 2013’te 50 puanla zirveye çıkmıştı. Ancak sonraki yıllarda düzenli bir düşüş yaşandı ve 2025’teki skor, 2013 seviyesinin 19 puan altında kaldı.

Türkiye’nin puanı 2014’te 45’e, 2016’da 41’e, 2020’de 40’a geriledi. 2021’de 38, 2022’de 36 puan alan Türkiye, 2023 ve 2024’te 34 puanda kaldı. 2024’te sıralamadaki geçici yükseliş ise diğer ülkelerin puan kaybından kaynaklandı.

2025’te Togo, Filipinler, El Salvador, Angola, Ekvador, Laos ve Sri Lanka Türkiye’nin önüne geçti. Brezilya ve Malavi de Türkiye ile aynı puandayken üst sıralara yükseldi.

Raporda ayrıca, yolsuzlukla mücadelede görece güçlü kabul edilen demokrasilerde de gerileme yaşandığına dikkat çekildi. ABD (64) tarihinin en düşük puanına gerilerken; Kanada, Birleşik Krallık, Fransa ve İsveç’te de düşüş kaydedildi.

Endekste ilk sıralarda Danimarka (89), Finlandiya (88), Singapur (84), Yeni Zelanda (81) ve Norveç (81) yer aldı. Ancak örgüt, yüksek puanların yolsuzluğun tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmediğini, bazı ülkelerin sınır ötesi “kirli para” akışlarını kolaylaştırdığını vurguladı.

Sonuçlara göre ülkelerin üçte ikisinden fazlası 50 puanın altında kaldı. Bu durum, dünyada yolsuzluğun hâlâ yaygın ve ciddi bir sorun olduğuna işaret ediyor.

Paylaşın

Türkiye Nüfusu 86 Milyonu Aştı: Yaşlanma Eğilimi Güçleniyor

Türkiye nüfusu, iki bin yirmi beş yılı sonunda bir önceki yıla göre artarak seksen altı milyonun üzerine çıktı. Erkek ve kadın nüfus oranları birbirine çok yakın seyrederken, kentlerde yaşayanların oranı yüzde doksan üçünün üzerine yükseldi.

Haber Merkezi / Veriler, Türkiye’de nüfusun giderek yaşlandığını, ortanca yaşın arttığını ve çalışma çağındaki nüfusun çocuk ve yaşlılara bakma yükünün yükselmeye devam ettiğini ortaya koydu.

Türkiye’de ikamet eden nüfus, 31 Aralık 2025 itibarıyla bir önceki yıla göre 427 bin 224 kişi artarak 86 milyon 92 bin 168 kişiye ulaştı. Toplam nüfusun yüzde 50,02’sini erkekler, yüzde 49,98’ini kadınlar oluşturdu. Erkek nüfus 43 milyon 59 bin 434, kadın nüfus ise 43 milyon 32 bin 734 kişi olarak kayıtlara geçti.

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarına göre, Türkiye’de ikamet eden yabancı nüfus da artış gösterdi. Yabancı nüfus, bir önceki yıla göre 38 bin 968 kişi artarak 1 milyon 519 bin 515 oldu. Bu nüfusun yüzde 49,3’ü erkek, yüzde 50,7’si kadınlardan oluştu.

Yıllık nüfus artış hızı, 2024 yılında binde 3,4 iken 2025 yılında binde 5 olarak gerçekleşti. Kentleşme oranı da artmaya devam etti. İl ve ilçe merkezlerinde yaşayanların oranı yüzde 93,6’ya yükselirken, belde ve köylerde yaşayanların oranı yüzde 6,4’e geriledi.

Mekânsal Adres Kayıt Sistemi (MAKS) ile yapılan yeni sınıflamaya göre, Türkiye nüfusunun yüzde 67,5’i yoğun kent, yüzde 15,8’i orta yoğun kent ve yüzde 16,8’i kırsal alanlarda yaşıyor.

33 İlin Nüfusu Azaldı

2025 yılında 33 ilin nüfusunda azalma görüldü. İstanbul’un nüfusu 52 bin 451 kişi artarak 15 milyon 754 bin 53 oldu. İstanbul’u sırasıyla Ankara (5 milyon 910 bin 320), İzmir (4 milyon 504 bin 185), Bursa (3 milyon 263 bin 11) ve Antalya (2 milyon 777 bin 677) izledi.

En az nüfusa sahip il 82 bin 836 kişiyle Bayburt oldu. Bayburt’u Tunceli, Ardahan, Gümüşhane ve Kilis takip etti.

İlçelere göre nüfus dağılımında İstanbul’un Esenyurt ilçesi 1 milyon 3 bin 905 kişiyle ilk sırada yer aldı. Böylece Türkiye’de ilk kez bir ilçenin nüfusu 1 milyonun üzerine çıktı. Esenyurt’u Gaziantep’in Şahinbey, Ankara’nın Çankaya ve Keçiören, Gaziantep’in Şehitkamil ilçeleri izledi.

Nüfus piramitleri, Türkiye’de yaşlı nüfusun arttığını ve ortanca yaşın yükseldiğini ortaya koydu. Ortanca yaş, 2024 yılında 34,4 iken 2025 yılında 34,9’a yükseldi. Erkeklerde ortanca yaş 34,2, kadınlarda ise 35,7 olarak belirlendi.

İllere göre ortanca yaş dağılımında Sinop 44 ile en yaşlı il oldu. Sinop’u Giresun ve Kastamonu izlerken, Şanlıurfa 21,8 ile en genç nüfusa sahip il olarak kaydedildi.

Çalışma çağındaki (15-64 yaş) nüfusun oranı yüzde 68,5’e yükselirken, çocuk nüfus oranı yüzde 20,4’e geriledi. 65 yaş ve üzeri nüfusun oranı ise yüzde 11,1’e çıktı.

Toplam yaş bağımlılık oranı yüzde 46 olarak hesaplandı. Buna göre, 2025 yılında Türkiye’de çalışma çağındaki her 100 kişi, 29,7 çocuğa ve 16,2 yaşlıya bakıyor.

Türkiye genelinde kilometrekareye düşen kişi sayısı 112 oldu. İstanbul, kilometrekareye düşen 2 bin 943 kişiyle nüfus yoğunluğu en yüksek il oldu. Tunceli, kilometrekareye düşen 11 kişiyle nüfus yoğunluğu en düşük il olarak kayıtlara geçti.

Paylaşın

Fiziksel Olarak Formda Olmak Ne Anlama Geliyor?

Uluslararası sağlık kuruluşlarına göre fiziksel olarak formda olmak yalnızca kilo ya da görünümle değil; kalp sağlığı, kas gücü, esneklik, denge ve günlük yaşamı zorlanmadan sürdürebilme kapasitesiyle tanımlanıyor.

Haber Merkezi / “Formda olmak” çoğu zaman ince bir vücut, kaslı bir görünüm ya da spor salonunda geçirilen saatlerle eş anlamlı düşünülüyor. Oysa Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Amerikan Spor Hekimliği Koleji (ACSM) ve Harvard T.H. Chan Halk Sağlığı Okulu gibi uluslararası kurumlara göre fiziksel olarak formda olmak, yalnızca dış görünüşle sınırlı olmayan çok daha kapsamlı bir durumu ifade ediyor.

Uzmanlara göre gerçek fiziksel uygunluk, vücudun günlük yaşamın taleplerini yorgunluk, ağrı ya da sakatlık riski olmadan karşılayabilme kapasitesidir. Bu da tek bir ölçüte değil, birden fazla bileşene dayanır.

Formda Olmanın Temel Bileşenleri

Uluslararası literatürde fiziksel uygunluk beş ana başlık altında değerlendiriliyor:

Kardiyorespiratuvar dayanıklılık: Kalp, akciğer ve dolaşım sisteminin birlikte ne kadar verimli çalıştığını gösterir. Düzenli yürüyüş, koşu, bisiklet ve yüzme gibi aktiviteler bu kapasiteyi artırır. WHO’ya göre düşük kardiyovasküler dayanıklılık, erken ölüm riskinin önemli göstergelerinden biridir.

Kas gücü ve kas dayanıklılığı: Kasların kuvvet üretme ve bunu sürdürebilme yeteneğidir. ACSM, haftada en az iki gün kas güçlendirici egzersiz yapılmasını öneriyor. Güçlü kaslar yalnızca spor performansı için değil, düşmeleri önlemek ve yaşlılıkta bağımsız kalmak için de kritik önem taşır.

Esneklik ve hareketlilik: Eklemlerin doğal hareket açıklığını koruyabilme kapasitesidir. Uzmanlar, esnekliğin ihmal edilmesinin sakatlık riskini artırdığına dikkat çekiyor.

Vücut kompozisyonu: Formda olmak, kilodan çok vücuttaki yağ, kas ve kemik oranlarıyla ilgilidir. Harvard araştırmalarına göre, normal kiloda olup düşük kas kütlesine sahip bireyler de metabolik risk taşıyabilir.

Denge ve koordinasyon: Özellikle ileri yaşlarda düşme riskini azaltan önemli bir faktördür. Avrupa Geriatri Dernekleri, denge egzersizlerini sağlıklı yaşlanmanın temel unsurlarından biri olarak tanımlıyor.

Formda Olmak = Sağlıklı Olmak mı?

Uzmanlar, formda olmanın sağlıklı yaşamın güçlü bir göstergesi olduğunu ancak tek başına yeterli olmadığını vurguluyor. Yetersiz uyku, kronik stres, sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam, fiziksel uygunluğu doğrudan etkiliyor.

WHO verilerine göre dünya genelinde her dört yetişkinden biri yeterince hareket etmiyor. Bu durum, kalp hastalıkları, diyabet, depresyon ve erken ölüm riskini ciddi biçimde artırıyor.

Uluslararası sağlık kuruluşları, “formda olmanın” yaşa, cinsiyete, sağlık durumuna ve yaşam koşullarına göre değiştiğinin altını çiziyor. Bir maraton koşucusunun hedefleriyle, masa başında çalışan 50 yaşındaki bir bireyin ihtiyaçları aynı değil.

Uzmanlara göre en doğru ölçüt şu soruda gizli: “Günlük hayatımı zorlanmadan sürdürebiliyor muyum?”

Eğer merdiven çıkmak nefes nefese bırakmıyorsa, uzun süre oturduktan sonra ağrı yaşanmıyorsa ve kişi kendini gün içinde enerjik hissediyorsa, bu fiziksel uygunluğun güçlü bir işareti olarak kabul ediliyor.

Uluslararası bilimsel yaklaşım net: Fiziksel olarak formda olmak estetik bir hedef değil, uzun vadeli bir sağlık yatırımıdır. Küçük ama sürdürülebilir hareket alışkanlıkları, pahalı spor programlarından çok daha etkili olabilir.

Formda olmak, başkalarına nasıl göründüğünüzle değil, hayatı ne kadar rahat ve sağlıklı yaşadığınızla ilgilidir.

Paylaşın

Suriye’de Savaş Bitti Mi, Sadece Şekil Mi Değiştirdi?

Suriye’de silahlar susarken, entegrasyon anlaşmaları, yatırım hamleleri ve diplomatik trafik, ülkeyi barışa mı yoksa yeni bir güç dengesizliğine mi taşıyacak sorusu hâlâ yanıt bekliyor.

Haber Merkezi / Suriye’de savaş biteli çok oldu deniyor. Ama gerçekte biten savaş değil, sadece biçim değiştiren bir güç mücadelesi.

Bugün Şam’da atılan her adım, Washington’da, Moskova’da, Tahran’da ve Tel Aviv’de yankı buluyor. Reuters’ın aktardığı üzere merkezi yönetim ile Kürt güçleri arasında imzalanan entegrasyon anlaşması “tarihi” olarak tanımlanıyor.

Evet, kağıt üzerinde bu anlaşma Suriye’nin toprak bütünlüğü adına önemli bir eşik. Ancak Orta Doğu’da tarih, imzalarla değil uygulamalarla yazılır.

Suriye artık klasik anlamda bir iç savaş ülkesi değil; çok aktörlü, çok katmanlı bir yeniden yapılanma laboratuvarı. Telekom ihaleleri ve altyapı projeleri, savaş sonrası dönemin yeni cephesini gösteriyor: silahların yerini yatırım, yaptırım ve nüfuz alıyor.

Ancak bu “normalleşme” görüntüsü aldatıcı olabilir.

Çünkü aynı anda İsrail hava saldırılarını sürdürüyor, İran sahadaki etkisini korumaya çalışıyor, Rusya askeri varlığını tahkim ediyor, ABD ise geri plandan denge kuruyor. Yani Suriye’nin geleceği, Suriyelilerin olduğu kadar başkalarının ajandasına da bağlı.

Buradaki asıl kırılma noktası şu: Suriye, merkezileşmiş ama kapsayıcı bir devlet mi olacak, yoksa fiilen bölünmüş ama harita üzerinde tek kalan bir ülke mi?

Bu soruya net bir cevap verilmiyor; çünkü cevabı henüz kimse bilmiyor. Ancak bildiğimiz bir şey var: Silahlı grupların entegrasyonu başarısız olursa, “devletleşme” süreci sadece yeni bir elit değişimi olarak kalır. Bu da eski kaosun yeni bir ambalajla geri dönmesi demektir.

Ekonomik tablo ise daha da sert. Yıllarca süren savaş, kuraklık ve yaptırımlar, halkı hayatta kalma moduna kilitledi. Yatırım söylemleri yükselirken, sıradan Suriyeli için hâlâ elektrik, gıda ve güvenlik temel sorun olmaya devam ediyor. Eğer yeniden inşa sadece belli çevrelere hizmet ederse, bu barış değil ertelenmiş bir toplumsal patlama olur.

Asıl soru şu: Suriye, dış güçlerin satranç tahtası olmaktan çıkıp kendi kaderini yazabilecek mi?

Bugün atılan adımlar umut verici ama kırılgan. En küçük yanlış hesap, Suriye’yi yeniden “istikrarsızlığın merkezi” haline getirebilir. Bu yüzden önümüzdeki yıllar, Suriye için bir yeniden doğuş değilse bile kesinlikle bir karar anı olacak.

Ya kapsayıcı bir siyasal düzen kurulacak…
Ya da savaş sonrası dönem, savaşın başka bir versiyonu olarak tarihe geçecek.

Suriye’nin geleceği işte bu iki ihtimal arasında şekilleniyor.

Paylaşın

Beynin Protein Temizleme Süreci Bunamada Rol Oynayabilir

Bilim insanları, beynin protein temizleme sisteminin yaşlanmayla birlikte aksadığını ve mikroglianın hasarlı proteinleri temizlerken sinir hücreleri arasındaki bağlantılara zarar verebileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Beynin bağışıklık hücreleri olan mikroglianın, yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan protein birikimini temizlemeye çalışırken yanlışlıkla beyin hücreleri arasındaki hayati bağlantıları yok edebileceği ortaya çıktı.

Nature dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, bu sürecin Alzheimer ve diğer bunama türlerinin gelişiminde rol oynayabileceğini gösteriyor.

Dünya genelinde nörodejeneratif hastalıklar yaklaşık her 12 kişiden 1’ini etkilerken, yaş en önemli risk faktörü olarak öne çıkıyor. Bugüne kadar Alzheimer araştırmalarının büyük bölümü, amiloid plakları ve tau yumakları gibi bilinen protein birikimlerine odaklandı. Ancak Stanford Üniversitesi’nden bilim insanları, bu kez beynin protein üretme ve temizleme mekanizmasını inceledi.

Araştırmada, sağlıklı yaşlanan fareler kullanılarak genç (4 aylık) ve yaşlı (24 aylık) beyinler karşılaştırıldı. Bilim insanları, proteostaz olarak adlandırılan ve beynin proteinleri koruyup geri dönüştürmesini sağlayan sistemin, yaşlanmayla birlikte belirgin şekilde yavaşladığını tespit etti.

Yeni geliştirilen BONCAT adlı yöntemle proteinler üretildikleri andan itibaren takip edildi. Sonuçlar, genç beyinlerde hızla yok edilen proteinlerin yaşlı beyinlerde iki kat daha uzun süre kaldığını ortaya koydu. Araştırmacılar, bunun nöronların kendini yenileme kapasitesinde ciddi bir zayıflamaya işaret ettiğini belirtti.

Proteinlerin birikimi özellikle sinapslarda, yani beyin hücrelerinin birbiriyle iletişim kurduğu noktalarda yoğunlaşıyor. Bu birikim artınca mikroglia hücreleri devreye girerek temizlik yapmaya çalışıyor. Ancak araştırmaya göre bu süreç her zaman koruyucu sonuçlar doğurmuyor.

Bilim insanları, mikroglianın hasarlı proteinleri temizlerken sinapsları da “yabancı” olarak algılayıp yok edebildiğini belirtiyor. Bu durum, yaşlanmayla birlikte görülen hafıza kaybı ve bilişsel gerilemenin nedenlerinden biri olabilir.

Araştırmacılar, mikroglia hücrelerinde biriken bozulmuş proteinlerin sayısının rastlantısal olarak beklenenden çok daha fazla olduğunu vurguluyor. Bu bulgu, beynin kendi kendine verdiği zararın demans sürecini hızlandırabileceğine işaret ediyor.

Eğer bu mekanizma insan beyninde de doğrulanırsa, Alzheimer ve benzeri hastalıklarla mücadelede yeni tedavi yolları açılabilir. Bilim insanlarına göre çözüm, protein geri dönüşüm sistemini destekleyen ve mikroglianın sağlıklı sinapslara zarar vermesini önleyen yöntemler geliştirmekten geçiyor.

Paylaşın

Umut: Sefaletin İçinden Doğan İnsanlık

Emile Zola’nın “Umut” romanı, 19. yüzyıl Paris’inde işçi sınıfının sefaletini, günlük mücadelelerini ve küçük umutlarını sürükleyici bir dille gözler önüne seriyor.

Haber Merkezi / 19. yüzyıl Fransız edebiyatının önde gelen temsilcilerinden Emile Zola, natüralist yaklaşımının izlerini taşıyan “Umut” adlı romanıyla okuru işçi sınıfının acı dolu dünyasına davet ediyor. Zola, bu eserinde Paris’in kenar mahallelerinde yaşayan sıradan insanların yaşamını, umutla karışık çaresizliklerini, küçük mutluluk arayışlarını incelikle gözler önüne seriyor.

Romanın merkezinde Gervaise, ekonomik zorluklar içinde yaşamaya çalışan genç bir işçi kadındır. Zola, onun günlük mücadelelerini, toplumsal baskıları ve aşk hayatını anlatırken, aynı zamanda dönemin işçi sınıfının yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntılara da ışık tutuyor. Yazarın detaylı tasvirleri, okuru adeta Paris’in kirli sokaklarında ve kalabalık fabrikalarında yürüyormuş gibi hissettiriyor.

“Umut”un en güçlü yönlerinden biri, Zola’nın karakterlerini sadece dramatik unsurlar üzerinden değil, psikolojik derinlikleriyle de ele almasıdır. Karakterlerin hayalleri, korkuları ve küçük mutluluk anları, eseri basit bir trajediden öteye taşıyarak insanın evrensel duygularına dokunuyor. Aynı zamanda eser, kapitalist düzenin işçi üzerindeki baskısını ve toplumun adaletsizliğini eleştiren bir toplumsal belge niteliği de taşıyor.

Edebiyat eleştirmenleri, “Umut”u Zola’nın diğer ünlü eserleri kadar büyük bir epik yoğunluğa sahip olmasa da, işçi sınıfının gerçekçi portresini sunması açısından önemli bir roman olarak değerlendiriyor. Günümüz okuru içinse, yoksulluk, dayanışma ve hayata tutunma çabası gibi temalar hâlâ son derece güncel ve anlamlı.

Sonuç olarak, Emile Zola’nın “Umut”u, hem edebiyat meraklılarına hem de toplumsal gerçekleri anlamak isteyen okuyuculara hitap eden, zamanının ötesinde bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Sade dili, derin karakter analizleri ve toplumsal duyarlılığı ile Zola, okuru bir yandan düşündürürken, diğer yandan insanın dayanma gücüne dair umut aşılıyor.

Paylaşın

Açlık Sınırı 31 Bin Lirayı Aştı

Ocak ayında dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenmesi için aylık yapması gereken harcama tutarı yani açlık sınırı 31 bin 223 liraya yükseldi. Bu harcama tutarı sadece gıda için yapılması gereken minimum tutardır.

Haber Merkezi / Açlık sınırı üzerinden hanehalkı tüketim harcamaları esas alınarak yapılan hesaplama sonuçlarına göre ise yoksulluk sınırı ise 101 bin 706 lira oldu.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), ocak ayına ilişkin açlık ve yoksulluk raporunu açıkladı. Buna göre; Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı 31.223,88 TL’ye çıktı.

Gıda harcamasının yanı sıra barınma, ulaşım, eğitim, sağlık gibi diğer temel ihtiyaçlarla birlikte toplam yaşam maliyeti ise 101.706,40 TL olarak belirlendi. Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti de 40.540,91 TL’ye yükseldi.

TÜRK-İŞ’in verilerine göre, Ocak ayında mutfak enflasyonu bir önceki aya göre yüzde 3,58 oranında arttı. On iki aylık dönemdeki artış oranı yüzde 41,08 olurken, yıllık ortalama artış yüzde 39,79 olarak hesaplandı. Geçtiğimiz yılın ocak ayında 22.131 TL seviyesinde olan açlık sınırı, bir yılda yaklaşık 9 bin TL artarak 31.224 TL’ye ulaştı. Yoksulluk sınırı ise aynı dönemde 72 bin TL’den 101 bin TL’ye yükseldi. Bu veriler, çalışanların temel yaşam ihtiyaçlarına erişimde yaşadığı zorlukları gözler önüne serdi.

Ocak ayında süt, yoğurt ve peynir grubunda fiyat artışı önceki aylara göre daha sınırlı kaldı ancak bu ürünlerin aile bütçesi üzerindeki yükü sürdü. Dana, kuzu ve tavuk eti fiyatlarında artış devam etti. Balık fiyatları da yükselirken, yumurtada sınırlı bir gerileme yaşandı. Sebze fiyatları genel olarak artarken, meyve fiyatlarında sınırlı bir düşüş görüldü.

Ortalama sebze fiyatı 89,94 TL, meyve fiyatı 109,06 TL olarak belirlendi. Tahıl ürünlerinde un ve makarna fiyatları yükselirken, bulgur fiyatı düştü; ekmek ve pirinç fiyatlarında ise değişiklik gözlenmedi. Ayçiçek yağı, tereyağı ve margarin fiyatları sabit kalırken zeytinyağı dalgalı seyrini sürdürdü. Çay ve ıhlamur fiyatları artarken, salçada hafif bir düşüş yaşandı.

TÜRK-İŞ, yoksulluk sınırı tutarının işçiye ödenmesi gereken maaş olarak değil, haneye girmesi gereken toplam gelir düzeyi olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Ancak gelir kaynaklarının sınırlı olması nedeniyle bu tutarın çoğu zaman olması gereken ücret düzeyi olarak görüldüğü belirtiliyor. Raporda şu ifadeye yer veriliyor:

“Yoksulluk sınırı tutarı, işçinin eline geçmesi gereken ücret düzeyi değildir. Bu değerlendirme eksik bir yaklaşımın ifadesi olacaktır. Yoksulluk sınırı tutarı, ailenin yapması gereken insan onurunun gerektirdiği harcama düzeyidir ve bir bakıma, haneye girmesi gereken toplam gelirin alt sınırını ortaya koyan önemli bir göstergedir.”

Gelir yetersizliği nedeniyle dar gelirli ailelerin sağlıklı ve dengeli beslenme olanağına erişemediği vurgulanan çalışmada, birçok hanenin zorunlu giderleri karşılayabilmek için gıda harcamalarından kısmak zorunda kaldığı kaydediliyor. Bu durumun sonuçları da şu sözlerle ifade ediliyor:

“Sonuçta, gelir düzeyinin düşük ve yetersiz olması, dar gelirli kişi ve ailelerin sağlıksız ve dengesiz beslenme yapmasına yol açmaktadır.”

Paylaşın

Yeni Rejim, Eski Çatışma: Afganistan’da Silahlı Muhalefet

Afganistan’da siyasal dışlanma, meşruiyet sorunu ve baskı ortamı, silahlı muhalefeti yeniden üretirken, bu durum ülkede kalıcı barış ihtimalini giderek daha da zayıflatıyor.

Haber Merkezi / Taliban’ın iktidarı yeniden ele geçirmesiyle Afganistan’da savaşın sona erdiği iddia edilmişti. Oysa sahadaki gerçeklik, bu iddianın fazlasıyla erken ve iyimser olduğunu gösteriyor. Rejim değişmiş olabilir; fakat çatışmanın yapısal nedenleri yerli yerinde duruyor. Bugün Afganistan’da yaşanan, barıştan çok çatışmanın biçim değiştirmiş hâlidir.

Taliban, iktidarını “güvenlik” ve “istikrar” söylemi üzerine inşa etmeye çalışsa da bu söylem, kapsayıcı bir siyasal düzenle desteklenmediği sürece ikna edici olmaktan uzak kalıyor. Etnik, mezhepsel ve siyasal dışlanmışlık hissi, özellikle bazı bölgelerde silahlı muhalefetin yeniden filizlenmesine zemin hazırlıyor. Bu durum, Afganistan’da sorunun yalnızca askeri değil, derin bir meşruiyet krizi olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Silahlı muhalefetin varlığı, Taliban’ın iddia ettiği gibi sadece “dış destekli unsurların sabotajı” ile açıklanamaz. Aksine bu hareketler, uzun yıllardır süregelen merkezîleşme, temsil eksikliği ve zor yoluyla yönetme pratiklerinin bir sonucu olarak okunmalıdır. Siyasal alanın kapatıldığı, muhalefetin meşru kanallarının tamamen ortadan kaldırıldığı bir ortamda silah, kaçınılmaz biçimde siyasal bir araç hâline gelmektedir.

Uluslararası toplumun tutumu da bu denklemin önemli bir parçasıdır. Bir yandan Taliban yönetimiyle temkinli ilişkiler kurulurken, diğer yandan insan hakları ihlalleri ve siyasal baskılar büyük ölçüde “istikrar” gerekçesiyle görmezden gelinmektedir. Bu yaklaşım, kısa vadeli güvenlik kaygılarını önceleyip uzun vadeli barış ihtimalini zayıflatmaktadır. Zira baskı altında tutulan toplumlarda sessizlik, çoğu zaman rızaya değil, birikmiş öfkeye işaret eder.

Bugün Afganistan’da silahlı muhalefet, ne güçlü bir alternatif iktidar sunabilecek durumda ne de tamamen marjinal bir olgu olarak görülebilir. Asıl mesele, bu durumun süreklilik kazanmasıdır. Çatışmanın düşük yoğunluklu ama kalıcı bir hâl alması, ülkeyi yeni bir istikrarsızlık döngüsüne sürükleme riski taşımaktadır.

Sonuç olarak Afganistan’da yaşanan, “yeni” bir çatışma değil; eski sorunların yeni koşullar altında yeniden üretilmesidir. Taliban’ın askeri zaferi, siyasal barışı garanti etmemiştir. Silahların susması için yalnızca güç değil, meşruiyet, kapsayıcılık ve siyasal çözüm gerekir. Aksi hâlde Afganistan, yeni bir rejim altında eski bir çatışmayı yaşamaya devam edecektir.

Paylaşın