Pro Asyl’den “Türkiye” Raporu: Siyasi Davalar Maskaralığa Dönüştü

Pro Asyl’in sözcüsü Wiebke Judith, “Siyasi bağlantılı ceza davaları Türkiye’de bir maskaralığa dönüştü” ifadelerini kullanarak keyfi davaların ve cezaların ülkede gündelik bir durum haline geldiğini savundu.

Alman insan hakları örgütü Pro Asyl, Türkiye’deki yargı sürecine ilişkin kapsamlı bir rapor yayımladı. İsimleri “güvenlik nedeniyle” açıklanmayan iki tanınmış hukukçunun yürüttüğü çalışmada, Türk yargısının hükümet karşıtı eleştirileri kısıtlamak için ceza davalarını kullandığı eleştirisinde bulunuluyor.

DW Türkçe’nin aktardığına göre; Pro Asyl’in sözcüsü Wiebke Judith, “Siyasi bağlantılı ceza davaları Türkiye’de bir maskaralığa dönüştü” ifadelerini kullanarak keyfi davaların ve cezaların ülkede gündelik bir durum haline geldiğini savundu.

Pro Asyl’e göre özellikle terörizmle ilgili suçlamalara dayanan davalarda hukukun üstünlüğü mütemadiyen ihlal ediliyor. Örgüt, rapora ilişkin açıklamasında gizli tanıkların oldukça yüzeysel ifadelerinin, kimi zaman yüzlerce kişinin mahkumiyetine neden olduğunu öne sürdü.

Açıklamada, “Savunma içinse bu tür ifadelerle başa çıkmak zor hatta imkansızdır. Avukatların iddiaları çürütmek için tanıkları sorgulama veya ek sorular sorma şansı bulunmamakta” denilerek bu durumun, iddia ve savunma arasındaki “eşitlik” ilkesinin ortadan kalktığını açıkça gösteren birçok örnekten sadece biri olduğuna dikkat çekildi.

Pro Asyl, ülkede yargı bağımsızlığının artık garanti altında olmadığı ve davalıların genel olarak adil yargılanma şanslarının azaldığı eleştirisinde bulundu.

2024’ün ilk yarısında Almanya’daki Federal Göç ve Mülteciler Dairesi’nde (BAMF) Türk vatandaşlarının yaptığı yaklaşık 16 bin iltica başvurusunun kayıtlara geçtiğine dikkat çeken örgüt, önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da özellikle devlet kovuşturmasına hedef olan Kürtlerin bu başvuruların ezici çoğunluğunu oluşturduğunu belirtti.

Örgüt raporda ortaya konan bilgilerin Almanya’daki iltica karar süreçlerinde daha fazla dikkate alınmasını talep ederken sözcü Judith, “Federal Göç ve Mülteciler Dairesi bu gerçekliği kabul etmeli” ifadelerini kullandı.

Pro Asyl’in 140 sayfalık çalışmasının temelini Türk mahkemelerinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarının yanı sıra Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu’nun raporları ile avukatlarla yapılan röportajlar oluşturdu.

İsviçre Mülteci Yardımı kuruluşunun da desteklediği ve finansal katkı sunduğu rapora Almanya’daki Amnesty International da mali destek verdi.

Paylaşın

Türkiye’den ABD’ye “Güney Kıbrıs” Tepkisi

Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile savunma alanında anlaşma imzalayan ABD’ye tepki gösterdi. Türkiye, anlaşma ile Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin tehlikeye atıldığı uyarısında bulundu.

Haber Merkezi / Konuya ilişkin Dışişleri Bakanlığı’ndan yayınlanan açıklamada, “ABD ile GKRY arasında savunma alanında işbirliğinin geliştirilmesi yönünde bir yol haritası imzalanmasını kınıyoruz” denildi.

Hafta başında ABD Savunma Bakanlığı Uluslararası Güvenlikten Sorumlu Müsteşarı Celeste Wallander ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Savunma Bakanı Vasilis Palmas ilişkilerde öncelikleri düzenleyen beş yıllık yol haritasına imza atmıştı.

Türkiye, Yunanistan ile birleşmeyi isteyen milliyetçilerin dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a darbe yapmasından beş gün sonra, 20 Temmuz 1974’te Ada’ya asker çıkardı.

Müdahale sonucu Ada 180 kilometre boyunca uzanan, genişliği beş metreden yedi kilometreye kadar değişen bir ara bölge ile birbirinden ayrıldı. O tarihten beri taraflar arasında bir başlayıp bir duraksayan uzlaşı görüşmelerinden sonuç alınamadı.

Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile ABD arasında yapılan savunma anlaşmasına tepki gösterdi. Anlaşmanın “kınandığı” belirtilen Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, “KKTC makamlarının ortaya koyduğu haklı tepkiyi tümüyle destekliyoruz” denildi.

Bakanlığın internet sitesinden paylaşılan yazılı açıklamada Ankara ABD’yi “Kıbrıs Türk tarafının güvenliği hilafına adım atmakla” suçladı, anlaşmanın “Kıbrıs meselesine adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm bulunmasını güçleştirdiği” kaydedildi.

Milli Savunma Bakanlığı Basın Halkla İlişkiler Müşaviri Tuğamiral Zeki Aktürk, konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede şu ifadeleri kullandı: “ABD ile GKRY arasında yapılan ‘Savunma İş Birliğine İlişkin Yol Haritası’ anlaşmasını şiddetle kınıyoruz.

Dışişleri Bakanlığımızın da ifade ettiği gibi; Kıbrıs Türk tarafının güvenliği hilafına atılan bu adımlar, ABD’nin Kıbrıs Adası’na yönelik tarafsız tutumuna zarar vermektedir. Bu kapsamda KKTC’yi yok sayan ve GKRY’yi adanın tek temsilcisi olarak gören yaklaşım gözden geçirilmelidir.

Ayrıca her fırsatta Ada’da adil ve kalıcı barıştan söz eden ABD’nin bu tutumunu, sergileyeceği tarafsız yaklaşım ile de ortaya koymasını bekliyoruz. Ada’da sürdürülebilir bir çözüm için tek gerçekçi yol ‘egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü’ temelinde işbirliğine dayalı bir ilişkiyle mümkündür.”

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden (KKTC) yapılan yazılı açıklamada ise “ABD savaş gemilerinin Ada’ya gerçekleştirdiği ziyaretler ile Rum kesimine silah ambargosunun kaldırılmasının Doğu Akdeniz’de tehlikeli sonuçları olabileceği” uyarısı yapıldı.

Açıklamada ayrıca, “Kıbrıs Türk halkı aleyhinde oluşabilecek bir tehdit unsuruna karşı her daim hazırlıklı olduğumuzu ve Anavatan Türkiye ile birlikte gerekli görülebilecek adımları atma hakkımızı saklı tuttuğumuzu da ifade etmek isteriz” ifadeleri yer aldı.

Hafta başında ABD Savunma Bakanlığı Uluslararası Güvenlikten Sorumlu Müsteşarı Celeste Wallander ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Savunma Bakanı Vasilis Palmas ilişkilerde öncelikleri düzenleyen beş yıllık yol haritasına imza atmıştı.

Türkiye, Yunanistan ile birleşmeyi isteyen milliyetçilerin dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a darbe yapmasından beş gün sonra, 20 Temmuz 1974’te Ada’ya asker çıkardı.

Müdahale sonucu Ada 180 kilometre boyunca uzanan, genişliği beş metreden yedi kilometreye kadar değişen bir ara bölge ile birbirinden ayrıldı. O tarihten beri taraflar arasında bir başlayıp bir duraksayan uzlaşı görüşmelerinden sonuç alınamadı.

Anlaşma neleri kapsıyor?

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Savunma Bakanı Vassilis Palmas ve ABD’nin Uluslararası Güvenlik İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Celeste Wallander Pazartesi günü imzaladıkları anlaşmayı, yıllardır uygulanan ABD silah ambargosunun 2022 yılında kaldırılmasının ardından “son yıllarda gelişen GKRY – ABD ilişkilerinde bir başka dönüm noktası” olarak niteledi.

Wallander ve Palmas görüşmenin ardından, “GKRY, Avrupa ve Doğu Akdeniz’de ABD’nin güçlü bir ortağıdır ve Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun kesişme noktasında önemli bir rol oynuyor” dedi.

ABD Savunma Bakanlığı’ndan 10 Eylül’de yapılan açıklamada, “Avrupa ve Doğu Akdeniz’in genel istikrarı ve güvenliği, Amerika ve GKRY için hayati önem taşımaktadır. Bu bölgedeki güvenlik zorluklarının karmaşıklığı ve gelişen doğası, barış, istikrar, demokratik ilkeler ve hukukun üstünlüğünün sağlanması için benzer düşünen ortaklar arasında savunma ve güvenlik konularında dikkatlilik, katılım ve yakın işbirliğini zorunlu kılmaktadır” denildi.

Wallander, “GKRY’nin Batı ile uyumlu olduğu açık” dedi. Palmas da, ülkesinin “ABD ile daha yakın, daha güçlü ve faydalı ikili savunma işbirliğine” doğru ilerlemeye devam edeceğini söyledi.

Yapılan ortak açıklamaya göre, anlaşma aynı zamanda “kötü niyetli eylemlerle” başa çıkma ve Rum ordusunun ABD güçleriyle daha sorunsuz çalışmasının yollarının güçlendirilmesi konularında birlikte çalışmayı öngörüyor.

ABD Savunma Bakanlığı, “İkili savunma işbirliği çabalarının bir yol haritası, insani krizlere müdahaleyi arttırmak ve iklim değişikliğinin ulusal güvenlik üzerindeki etkileri, kötü niyetli etkilere karşı koyma ve askeri kuvvetler arasında birlikte çalışabilirliği arttırma gibi temel güvenlik endişelerini daha iyi anlamak ve ele almak için bir çerçeve oluşturduğunu” açıkladı. Tüm çabanın bölgede istikrar, güvenlik ve refahın teşvik edilmesine yönelik olduğu belirtildi.

Paylaşın

Norveç, Türkiye’ye Uyguladığı Savunma Sanayii Ambargosunu Kaldırdı

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, Norveç’in 2019 yılında Türkiye’ye karşı uygulamaya baaşladığı savunma sanayii kısıtlamalarını kaldırma kararı aldığını söyledi.

Keceli, sosyal medya platformu üzerinden yaptığı açıklamada, bu kararın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Norveçli mevkidaşı Espen Barth Eide arasında gerçekleşen telefon görüşmesi sırasında alındığını belirtti.

Keceli, Fidan’ın Ankara’nın kararı memnuniyetle karşıladığını, “Bu tür kısıtlamaların ittifak ruhuna uygun olmadığını” söyledi.

Norveç, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik askeri operasyonları nedeniyle 2019 yılında Türkiye’ye savunma sanayi kısıtlamaları getiren ülkeler grubuna katılmıştı.

Norveç Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada ise, “Türkiye’ye savunma malzemeleri ve askerî alanda da kullanılabilen çok amaçlı malların ihracatıyla ilgili uygulamanın normalleştirildiği” bildirildi.

Açıklamada, “Bu, Dışişleri Bakanlığının 2019’da uygulamaya koyduğu kısıtlamaları kaldırarak Türkiye için olağan lisans uygulamalarına döndüğü anlamına gelmektedir” denildi.

Bazı Batılı ülkelerin Türkiye’ye yönelik 2019’da uygulamaya koyduğu savunma sanayi kısıtlamaları, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelik sürecindeki pazarlıklarda da gündeme gelmiş, Türkiye müttefik ülkelerden bu kısıtlamaların kaldırılmasını talep etmişti.

Paylaşın

Türkiye’de Bir Aile Hekimine 3 Bin 72 Kişi Düşüyor

İPA tarafından hazırlanan genel sağlık istatistiklerine göre; Türkiye genelinde bir aile hekimine ortalama 3 bin 72 kişi düşerken, İstanbul’da bu rakam 3 bin 187’ye kadar yükseliyor.

Haber Merkezi / Türkiye Halk Sağlığı Haftası kapsamında, İstanbul Planlama Ajansı (İPA) tarafından hazırlanan Genel Sağlık İstatistikleri yayımlandı.

Verilerden öne çıkan bölümler şöyle: “İstanbul’da ortalama yaşam süresi (79,1 yıl) Dünya ve Türkiye ortalamasının üzerinde, OECD ve AB ortalamasının ise altında.

Türkiye genelinde bir aile hekimine ortalama 3 bin 72 kişi düşerken, İstanbul’da bu rakam 3 bin 187’ye kadar yükseliyor.

İstanbul’daki özel hastane sayısı kamu hastanelerinin 3 katından fazla. Bu dengesizlik İstanbul’da sağlık hizmetine erişim ihtiyacı duyan kişileri büyük ölçüde özel hastanelere gitmek zorunda bırakmakta.

İstanbul’da 100 bin kişiye düşen toplam hekim sayısı (284), Türkiye ortalamasının (228) üzerinde, OECD ortalamasının (372) altında.

Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) açıkladığı verilere göre, yurt dışında hekimlik yapmak üzere İyi Hal Belgesi’ne
başvuru yapan kişi sayısı 2022 yılında 2 bin 685 iken 2023 yılında 3 bin 25’e yükseldi.

İstanbul’da 100 bin kişiye düşen yatak sayısı 30 olup OECD (43) ve Türkiye ortalamasının (31) altında.

İstanbul’da yaşayan milyonlarca kadın cinsel sağlık hizmetlerine erişimde sorun yaşıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi 9 – 26 yaş arasındaki kişiler için ücretsiz HPV aşı uygulamasını başlattı.

Kadın sağlığı konusunda önemli alanlardan biri de meme kanseri farkındalık hizmetleri. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu kapsamda ücretsiz meme kanseri teşhisine yönelik hizmet vermekte.

Önemli bir halk sağlığı sorunu olan obezite toplumda günden güne artış göstermekte. TÜİK tarafından açıklanan verilere göre Türkiye’de obez bireylerin oranı yüzde 20,2 iken İstanbul’da bu oran çok daha yüksektir: yüzde 30,1.”

Paylaşın

Reuters’tan Dikkat Çeken “Türkiye Ekonomisi” Analizi

Reuters, yoksulluğun artarak devam ettiği ve geniş kesimlerin temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı Türkiye için dikkat çeken bir analiz habere yer verdi.

Birleşik Krallık merkezli haber ajansı Reuters, Türkiye’de şirketlerin ağır ekonomik koşullar nedeniyle iflas ettiğini ya da konkordato ilan ettiğine dikkat çeken bir analiz haber yayımladı.

Habere göre, özellikle tekstil sektörünün ağır koşullardan etkilendiğine değinilerek, 7 ayda 15 bin şirketin kepenk indirdi. Haberde, çeşitli şirketlerin sahipleriyle yapılan görüşmelere yer verildi.

Dünyanın önde gelen şirketlerinden Zara için Çorlu’da üretim yapan Doğan Duman’ın fabrikasındaki işçilerin üçte birini son bir yılda işten çıkardığını anlattığı belirtilen haberde, mevcut tablo şöyle anlatıldı:

“Çorum’daki fabrikasında dünyanın önde gelen moda markalarından biri için üretim yapan Doğan Duman, artan maliyetler ve fiyat tutturamamaya bağlı azalan siparişler nedeniyle şirketinin geleceğinden endişeli.

Ağırlıklı olarak ceket ve palto üreten fabrikasında son bir yılda çalışan sayısını neredeyse üçte bir azaltmasına rağmen maliyet artışlarını karşılamakta zorlanan Duman, 27 yıllık işini ayakta tutmak için çabalıyor.

Duman’ın organize sanayi bölgesindeki fabrikasında çok sayıda dikiş makinesi kenara itilmiş, atıl şekilde beklerken; dışarıda ise kapısına kilit vurulmuş fabrikalar ve “satılık” tabelaları dikkat çekiyor.

Yüksek enflasyon ve aşırı ısınan talebi dizginlemek için bir yıldan uzun süredir devam eden sıkılaştırma çabalarıyla birlikte benzer sahneler Türkiye genelinde giderek artarken; işten çıkarma, konkordato ve kapanma dalgası da yayılıyor.

Global moda markası Zara için kaban ve ceket üreten Doğan Duman’ın şirketi gibi binlercesi, yüksek enflasyon, kur seviyesi, elektrik ve gaz fiyatlarına yapılan zamlar ve azalan ihracat siparişleri nedeniyle zor durumda.

Fabrikasının ancak %60 kapasite ile çalıştığını ve geçen yıl 300 olan çalışan sayısını 210’a düşürmek zorunda kaldığını belirten Duman, ‘Artan enerji maliyetleri ve kurun yerinde saymasıyla beraber siparişler de giderek azalıyor” dedi ve ekledi:

“Siparişlerin daha da azalacağını, maliyetlerimizi kurtarmayacağını, kur bu şekilde devam ettiği sürece, önümüzdeki sene başında asgari ücret zammı da geldiğinde artık rekabet etmekte iyice zorlanacağımızı ve artık kilit vurma noktasına geleceğimizi düşünüyoruz…Önce 100 kişiye düşersin, 50 olursun, sonra kapayıp gidersin.”

“Konkordatoların bedeli çok ağır olabilir”

Haberde ayrıca, İstanbul Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan’ın şu uyarısına da yer verildi: “Konkordatoların bir kısmının gelecek aylarda iflaslara dönüşmesi ve zincirleme etkilerle ekonominin geneline yayılması ağır bedellerle sonuçlanabilir…

Ticari alacakların konkordatoda kapsam dışında kalmasını şiddetle öneriyoruz. Aksi takdirde yaşatalım diye konkordato imkânı vermiş olduğumuz firmanın birbirine bağlı yüzlerce ticari alacaklısını da çok zor durumda bırakmış oluruz.”

Paylaşın

Dünya Risk Endeksi: Türkiye “Çok Yüksek Riskli” Ülkeler Arasında

Dünya Risk Endeksi’nde 35. sırada yer alan Türkiye, “çok yüksek riskli” ülkeler arasında bulunuyor. Bunda en etkili faktörün felaketlerle baş etme kapasitesindeki yetersizlik olduğu belirtiliyor.

193 ülkenin mercek altına alındığı endeks de ilk sırada Filipinler yer alıyor. Filipinler’i Endonezya, Hindistan, Kolombiya ve Meksika izliyor. Depremler, yanardağ patlamaları, kuraklık, sık aralıklarla yaşanan kasırga ve sel felaketleri Filipinler’de artık gündelik hayatın bir parçası haline geldi.

Son olarak süper tayfun Yagi nehirlerin taşmasına ve toprak kaymasına yol açtı, en az 14 kişi toprak ve çamur içinde boğularak can verdi. Yagi, Mayıs ayından bu yana Filipinler’i vuran beşinci tayfun oldu. Ancak Filipinler’in afet riskinin en yüksek olduğu ülke olmasının tek nedeni sık ve yüksek yoğunlukta yaşanan doğa olayları değil.

Dünya Risk Raporu’nu hazırlayan Kalkınma Yardım Birliği’nin Bilimsel Direktörü Katrin Radtke, doğa olaylarına maruz kalan toplumlardaki kırılganlığın ve zaafiyetlerin de afet riskini arttırdığına dikkat çekiyor. Radtke, kırılganlık ve zaafiyet oluşturan etkenleri, yoksulluk, yaygın yolsuzluk, sağlık hizmetleri ve afeti önleme tedbirlerinin yetersizliği olarak sıraladı.

Türkiye “çok yüksek riskli” ülkeler kategorisinde

Doğal felaketler konusunda 193 ülkenin mercek altına alındığı endekse göre listenin ilk 41 ülkesi “çok yüksek riskin” bulunduğu ülkeler.

Birinci sırada yer alan Filipinler’i Endonezya, Hindistan, Kolombiya ve Meksika izliyor. 35. sırada yer alan Türkiye de, “çok yüksek riskli” ülkeler kategorisinde bulunuyor. Bunda en etkili faktörün felaketlerle baş etme kapasitesindeki yetersizlik olduğu belirtiliyor.

Bu arada endekse göre “en kırılgan” on ülkenin sekizi Afrika’da yer alıyor. On yıllardır savaşlarla boğuşan Afganistan ve Yemen’in de “en kırılgan” toplumlar arasında yer aldığına dikkat çekiliyor. Bu ülkelerde doktor sayısının az, hastanelerin de yetersiz olduğuna işaret edilerek bu nedenle doğa olayları sonucunda çok sayıda insanın hayatını kaybettiğinin altı çiziliyor.

Her doğa olayı büyük bir doğal felakete dönüşmek zorunda değil. Önleyici tedbirlere yatırım, ölümlerin önlenmesini, zararın azalmasını sağlayabilir. Örneğin ABD ya da Avustralya gibi daha gelişmiş ve zengin ülkelerde de fırtına, kuraklık ve depremler yaşanması olasılığı çok yüksek ama kırılganlık daha az; doğa olayları ile baş etme kapasitesi de daha yüksek.

Katrin Radtke, krizler ve felaketlerden ders çıkaran ülkeler de olduğunu söyleyerek Çin’e dikkat çekti ve “Felaket riski azaltılabiliyor” dedi.

Çin bu yılki endekste de “çok yüksek riskli” ülkeler kategorisinde yer almakla birlikte geçen seneye kıyasla 12 sıralık bir gelişme kaydederek 22. sıraya yerleşti.

“Bunda büyük ölçüde Çin’in koronavirüs pandemisi sonrasında kırılganlığını önemli ölçüde azaltmış olması etkili oldu” diyen Radtke, Pekin Yönetimi’nin yeni hastaneler inşa ettiğine, büyük aşılama kampanyaları yürüttüğüne, sağlık sistemine de büyük yatırımlar yaptığına işaret etti. Alman uzman bununla birlikte, “Ancak Dünya Risk Endeksi’ne yansıtamadığımız şey, bunun aynı zamanda halkın sivil özgürlükleri pahasına yapılmış olunmasıdır” ifadelerini kullandı.

Peki, doğal afetler konusundaki riskleri ve kırılganlığı azalmak için ülkeler ne yapmalı? Barajlar ve erken uyarı sistemleri, daha etkin arama kurtarma hizmetleri ile riskler azaltılabilir mi?

Radtke, tek başına geleneksel afet önleme tedbirlerinin yeterli olmayacağına vurgu yapıyor; eğitim ve sağlığa yatırım yapmanın ya da sosyal eşitsizlikleri azaltmanın büyük önem taşıdığını aktarıyor.

Yolsuzluğu engelleyen bir ülkenin, afetlerin sonuçlarıyla başa çıkmak için daha donanımlı hale geldiğinin de altını çizen Radtke, ayrıca bazı doğa olaylarının iklim değişikliği ile doğrudan ilintili olduğuna işaret ederek “Eğer insanlık küresel ısınmayı en aza indirmeyi başarırsa, o zaman daha az doğal afet yaşanacaktır” diyor.

Uzmanlar, savaşların doğa olaylarının olumsuz etkilerini daha da artırdığı, aynı şekilde doğal afetlerin de ihtilafların daha da sertleşmesine yol açabildiğine dikkat çekiyor.

Katrin Radtke, “Şiddetli doğa olayları, kısmen iklim değişikliğinin de etkisiyle, giderek daha sık meydana geliyor. Ve bu doğa olayları çatışma bölgelerini vurduğunda felaketin boyutları daha da kötüleşiyor” gözlemini aktarıyor. Dünya Risk Raporu bu durumu “çoklu krizler” olarak adlandırıyor.

Bazı araştırmalar, doğal felaketler sonrasında silahlı grupların sayısında artış olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü bu gruplar aniden yoksullaşan, yerinden edilen insanları kendi saflarına çekebiliyor. Su, gıda ya da enerji gibi kıt kaynaklar ve genellikle yardım malzemeleri için mücadele kızışıyor, çatışmalar yaşanıyor.

Ama tam tersi de olabiliyor. Katrin Radtke, doğal felaketlerin bazen tarafların acil yardım ve yeniden yapılanma için birlikte hareket etmeleri gerektiğini anlamalarına yol açtığını söylüyor ve buna örnek olarak Endonezya’nın Açe eyaletinde on yıllardır süren çatışmanın 2004 yılındaki yıkıcı tsunaminin ardından sona erdiğini hatırlatıyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

UEFA Uluslar Ligi: Türkiye, İzlanda’yı 3 Golle Devirdi

UEFA Uluslar B Ligi 4. Grup ikinci maçında Türkiye ile İzlanda, Göztepe Gürsel Aksel Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Hakem Enea Jorgji’nin yönettiği karşılaşmadan Türkiye, 3 – 1 galip ayrıldı.

Haber Merkezi / Türkiye’ye galibiyeti getiren golleri, 2., 52. ve 88. dakikalarda Kerem Aktürkoğlu kaydetti.

Türkiye, bu sonuçla 4 puana yükseldi ve averajla grup liderliğine yükseldi. İzlanda ise 3 puanda kaldı.

Diğer maçta Galler, Karadağ’ı mağlup ederek 4 puana yükseldi.

Grubun bir sonraki maçında Türkiye, Karadağ ile 11 Ekim’de karşılaşacak. İzlanda ise aynı tarihte Galler’i ağırlayacak.

2. dakikada Umut Nayir’in pasıyla penaltı noktası yakınında topla buluşan Kerem, döndükten sonra yaptığı vuruşla meşin yuvarlağı filelerle buluşturdu: 1-0.

36. dakikada İzlanda’nın sağ kanattan kullandığı kornerde Gudmunsson’un ortasında kale sahası ön çizgisi üzerinde Palsson’un kafa vuruşunda top ağlarla buluştu: 1-1

52. dakikada Eren Elmalı’nın pasında ceza sahası sol çaprazında topla buluşan Kerem Aktürkoğlu’nun şutunda top ağlarla buluştu: 2-1

88. dakikada Arda Güler’in şık ara pasında topla buluşan ve kaleciyle karşı karşıya kalan Kerem Aktürkoğlu’nun şutunda top ağlarla buluştu: 3-1

Stat: Göztepe Gürsel Aksel

Hakemler: Enea Jorgji, Denis Rexha, Ridiger Cokaj

Türkiye: Mert Günok, Merih Demiral, Eren Elmalı, Abdülkerim Bardakçı, Mert Müldür (Zeki Çelik dk. 73), Arda Güler, Hakan Çalhanoğlu (Orkun Kökçü dk.45), İsmail Yüksek (Kaan Ayhan dk. 87), İrfan Can Kahveci (Kenan Yıldız dk. 73), Kerem Aktürkoğlu, Umut Nayir (Okay Yokuşlu dk.81)

İzlanda: Rafn Valdimarsson, Hjörtur Hermannsson, Daniel Gretarsson, Victor Palsson (Valgeir Fridriksson dk.58), Johann Gudmundsson, Gylfi Sigurdsson (Orri Steinn Oskarsson dk. 58), Jon Thorsteinsson (Arnor Traustason dk.58), Kolbeinn Finnsson, Mikael Anderson (Willum Willumsson dk. 45), Andri Gudjohnsen,

Goller: Kerem Aktürkoğlu (dk.2, 52 ve 88) (Türkiye), Palsson (dk. 36) (İzlanda)

Paylaşın

13 Yıl Sonra Bir İlk: Türkiye, Arap Birliği Toplantısına Davet Edildi

Türkiye, 13 yıl aradan sonra Arap Birliği Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısına davet edildi. Türkiye en son 2011 yılında Kahire’de düzenlenen Arap Birliği toplantısına katılmış, zirvede Türkiye’yi Recep Tayyip Erdoğan temsil etmişti.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın davet üzerine toplantının açılış oturumunda, Türkiye – Arap Birliği ilişkilerinin yanı sıra başta Gazze olmak üzere bölgesel meselelere değinen bir hitapta bulunacağı belirtildi.

Türkiye, 29 Ağustos’ta da Belçika’nın başkenti Brüksel’de düzenlenen Avrupa Birliği (AB) Gayriresmi Dışişleri Bakanları Toplantısı’na (Gymnich) 5 yıllık aranın sonrasında davet edilmişti. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, toplantının ardından “Brüksel’deki toplantı, AB ile ilişkilerimizin canlanması açısından önemli” ifadelerini kullanmıştı.

Türkiye 13 yıl aradan sonra Arap Birliği Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısına davet edildi. Dışişleri Bakanlığı kaynaklarının basına verdiği bilgiye göre Arap Birliği üyesi ülkelerden bakanların katılımıyla yarın Mısır’ın başkenti Kahire’de yapılacak toplantıya Hakan Fidan da katılacak.

Türkiye’nin toplantıya davet edildiği Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin geçen haftaki Ankara ziyaretinden sonra açıklandı.

Fidan’ın Kahire’de yapacağı konuşmada Türkiye-Arap Birliği ilişkileri ile Gazze savaşına değinmesi bekleniyor. Gazetecilere bilgi veren bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Arap Birliği ile kurumsal bağlarını ve işbirliğini artırmak istediğini söyledi.

Türkiye uzun yıllar süren gerginliğin ardından Birlik üyeleri Birleşik Arap Emirlikleri ile Kasım 2021’de, Suudi Arabistan’la Nisan 2022’de, Mısır’la ise Kasım 2022’de ilişkilerini normalleştirmişti.

Birliğe geçen yıl geri çağırılan Suriye ile müzakere çabaları ise şu ana kadar sonuçsuz kaldı. Ağustos sonlarında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, arabulucuların girişimlerine rağmen Ankara ile ilişkilerde kayda değer ilerleme olmadığını açıklamıştı.

Türkiye en son 2011 yılında yine Kahire’de düzenlenen Arap Birliği toplantısına katılmış, zirvede Türkiye’yi başbakan sıfatıyla Recep Tayyip Erdoğan temsil etmişti.

Kısaca Arap Birliği nedir?

Arap Birliği veya Arap Ligi, 22 Arap ülkesinin üye olduğu milletler arası bir örgüttür. Arap ülkeleri arasında ilk ittifak 1936’da Irak ve Suudi Arabistan arasında gerçekleşti. 1944’te imzalanan İskenderiye Protokolü ile Arap Birliğinin temeli atıldı.

Arap Birliği; Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan ve Suriye devletleri tarafından 22 Mart 1945’te Kahire’de kuruldu. Merkezi Kahire’de olan Arap Birliği’nin bugün 22 üyesi mevcuttur, ancak Suriye’nin üyeliği Kasım 2011’den Mayıs 2023’e kadar askıya alındı.

Örgüt, Arap ülkeleri arasında ekonomik, kültürel, siyasi ve sosyal ilişkileri düzenlemek amacındadır. Ortak pazar ise 1965 yılında kuruldu. 2006 tarihinden beri Türkiye daimi gözlemci statüsündedir.

Arap Birliği Eğitim, Kültür ve Bilim Örgütü (ALECSO) ve Arap Birliği Arap Ekonomik Birliği Konseyi (CAEU) Ekonomik ve Sosyal Konseyi gibi kurumlar aracılığıyla, Arap Birliği, Arap dünyasının çıkarlarını desteklemek için tasarlanmış politik, ekonomik, kültürel, bilimsel ve sosyal programları kolaylaştırmaktadır.

Üye devletlerin politika pozisyonlarını koordine etmeleri, ortak endişe duydukları konularda müzakere etmeleri, bazı Arap uyuşmazlıklarını çözmeleri ve 1958 Lübnan krizi gibi çatışmaları sınırlamaları için bir forum görevi gördü.

Birlik, ekonomik entegrasyonu teşvik eden birçok önemli belgenin hazırlanması ve sonuçlandırılması için bir platform görevi görmektedir. Buna bir örnek, bölgedeki ekonomik faaliyetlerin ilkelerini özetleyen Ortak Arap Ekonomik Eylem Bildirgesi’dir.

Her üye devletin Lig Konseyi’nde bir oy hakkı vardır ve kararlar yalnızca kendilerine oy veren devletler için bağlayıcıdır. 1945 yılında birliğin amaçları, üyelerinin siyasi, kültürel, ekonomik ve sosyal programlarını güçlendirmek ve koordine etmek ve/veya aralarında ve üçüncü taraflarda uyuşmazlıklara aracılık etmektir.

Ayrıca, 13 Nisan 1950’de Ortak Savunma ve Ekonomik İşbirliği konusunda bir anlaşma imzalanması, imzalayan ülkeleri askeri savunma önlemlerinin koordinasyonuna adamıştır. Mart 2015’te Arap Birliği Genel Sekreteri aşırılıkçılığa ve Arap Devletlerine yönelik diğer tehditlere karşı koymak amacıyla Ortak Arap Gücü’nün kurulduğunu duyurdu.

Paylaşın

Suriye İç Savaşı Türkiye Demokrasisini Nasıl Bozdu?

Türkiye – Suriye ilişkililerinin normalleşmesine ilişkin önemli mesajların verildiği bir dönemde, ABD merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’ın (Özgürlük Evi) önemli isimlerinden Nate Schenkkan, “Suriye, Türkiye’yi nasıl bozdu?” başlığıyla bir yazı yayımladı.

Suriye iç savaşın Türkiye demokrasisine ve Washington-Ankara ilişkilerine verdiği zarar vurgulayan Schenkkan, yazısına Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la görüşmeye sıcak baktığı mesajı verdiğini anımsatarak başlıyor: Bu an, Türk tarihindeki olağanüstü çalkantılı dönemin sonu anlamına geliyor.

2010’lu yıllarda Türkiye’nin Arap Baharı ve özellikle Suriye’deki yansımalarının girdabına kapılarak zor zamanlar geçirdiğini savunan Nate Schenkkan, “Bu kritik dönemde Türkiye bölgeyi etkisine alan kaosun hem mağduru hem de aktörü oldu” diyor.

Schenkkan, Erdoğan ve yakın çevresinin, ezilen Müslümanların özgürlüğünü savunan bir ideoloji ve devrimler aracılığıyla Ortadoğu’yu değiştiremese de özellikle 2013-2017’de Türkiye’de görülen şiddet dalgası ve siyasi kargaşayla birlikte otoriter bir sistem kurabildiğini öne sürüyor.

Bu dönemdeki Gezi Parkı olayları, Kürt sorununa çözüm sürecinin çöküşü, terör saldırıları ve darbe girişimi hatırlatılıyor.

Schenkkan, ABD’nin YPG güçleriyle IŞİD’e karşı yaptığı ittifak ve HDP’nin başkanlık karşıtı propagandasının Erdoğan’ın güvenlik kurumlarındaki şahin kanatlarla yürümesinde etkili olduğunu söyleyerek ekliyor:

O dönem yaygın olan ‘Türkiye, İslam Devleti’ni destekledi’ suçlaması hep abartılıydı. 2014-2015’te IŞİD, Türkiye’deki Kürt hareketine saldırırken Ankara için en iyi söylenebilecek şey, müdahale etmekle pek ilgilenmediği olur; en kötü şeyse bu konuda suç ortağı olduğudur.

MHP’yle ittifaka giden Erdoğan’ın iddiasının aksine başkanlık sisteminin Türkiye’ye istikrar getirmediği de savunulan tezler arasında: Nihayetinde Kürt hareketini bastırmak, Türkiye’nin sınırlarını korumak ve iktidarda kalmak gibi dar çıkarlar kazandı. Ezilen Müslümanların hakları için savaşmaya dair kuru gürültüye rağmen Erdoğan’ın dış politikası artık kendini korumaya dair daha küçük hedeflere yöneliyor.

Yazar, ABD’nin Ortadoğu politikasınıysa şöyle suçluyor: Suriye iç savaşının Türkiye demokrasisine ve ABD-Türkiye ittifakına yönelik zarara bakıldığında, Amerika’nın bu dönemdeki Ortadoğu politikasının temel günahı ortaya çıkıyor. Basitçe söylemek gerekirse, Washington çok fazla müdahil olmadan dahil olmaya çalıştı.

Yazar, sorunlara yol açan asıl sebebin, ABD’nin Ortadoğu’ya müdahil olmama rüyası olduğunu iddia ediyor. Gönülsüzce icra edilen ve birbiriyle çelişen politikaların yarattığı sorunların Türkiye demokrasisinde ve Ankara-Washington ilişkilerinde çok iyi bir şekilde görülebileceğini öne sürüyor:

İslam Devleti’ne karşı YPG’yle çalışmak, ABD’nin Türkiye cumhuriyetini parçalamaya ve ülkedeki iç çatışmaları derinleştirmeye azmettiği yönündeki popüler komplo teorisini büyüttü.

Schenkkan, Barack Obama döneminde Arap Baharı’na verilen desteğin ortaya çıkan belirsizliklerle azaldığını, ABD’nin bir yandan IŞİD’le mücadeleyi YPG’yle yürütürken diğer yandan Türkiye’nin bu örgüt ve uzantılarına düzenlediği operasyonlara ses çıkarmadığını ve bu olayların Ankara-Washington ilişkilerinde kırılma yarattığını sıralıyor.

Türkiye’de son iki yılda yapılan seçimlerin değişim arzusunu gösterdiğini savunan yazar, Washington’ın artık yeni döneme yatırım yapması gerektiğini de iddia ediyor:

Bir ormanın yangından sonra yeniden büyümesi gibi, Türkiye’de de afetten sonra farklı sosyal ve siyasi oluşumlar meydana geliyor. Bunlar nihayetinde ülkenin hukukun üstünlüğünün yeniden sağlanması, yurttaşlık haklarının korunması ve ülkedeki çoğulculuğun yeniden tesisi için faydalı olabilir.

Schenkkan, Türkiye’nin daha kapsayıcı bir yönetime sahip olması için ABD’nin burslar ve araştırma destekleri gibi çeşitli programlar uygulayabileceğini ve Washington’ın koyacağı küçük hedeflerle Türkiye’nin daha iyi bir geleceğe kavuşabileceğini savunarak yazısını bitiriyor.

Freedom House bağımsız bir düşünce kuruluşu olduğu iddiasını taşısa da ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından fonlanıyor. CIA’in yönettiği öne sürülen Freedom House’ın eski başkanı Michael Abramowitz, artık yine benzer suçlamaların hedefi olan yayın kuruluşu Amerika’nın Sesi’nin (Voice of America/VOA) başında.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Türkiye’de 3.8 Milyon Hane Sosyal Yardımlarla Ayakta Duruyor

Yoksulluğun artarak devam ettiğini ve geniş kesimlerin temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı Türkiye’de 2024 yılının ilk sekiz ayında yaklaşık 3.8 milyon hanenin sosyal yardım aldığı kayıtlara geçti.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın Ocak – Temmuz 2024 dönemi için paylaştığı verilere göre, düzenli sosyal yardıma muhtaç hane sayısı 3 milyon 792 bin 340 olarak kaydedildi. Bu yardımlar, TÜİK verilerine göre toplamda 15 milyonu aşkın kişiyi kapsıyor.

Aile Destek Programı’ndan yararlanan hane sayısı da dikkat çekici bir artış gösterdi; 2022’de 3 milyon 99 bin olan hane sayısı 2024’te 3 milyon 233 bine yükseldi. Sosyal ve Ekonomik Destek Programı (SED) kapsamındaki çocuk sayısı ise 167 bine ulaştı.

Sosyal yardımlar sadece nakit desteklerle sınırlı kalmıyor. 2024 Temmuz itibarıyla elektrik tüketim desteğinden yararlanan hane sayısı da 3 milyon 658 bine ulaştı. 2019’da 2 milyon 420 bin olan bu rakam, 2024’e kadar ciddi bir artış gösterdi. Bu, birçok hanenin elektriğini ancak sosyal yardımlarla karşılayabildiğini gözler önüne seriyor.

Hazine ve Maliye Bakanlığı, sosyal yardımlarla ilgili yeni düzenlemeler yapmaya hazırlanıyor. Özellikle boşanmış kadınların aldığı yardımların gözden geçirileceği, boşandığı kişiyle birlikte yaşamaya devam eden kadınların yardımlarının kesilebileceği belirtiliyor.

Ayrıca çalışabilecek durumda olup çalışmayan kişiler üzerinde yapılacak yeni incelemeler de gündemde. Ancak bu düzenlemelerin ne zaman ve nasıl uygulanacağına dair resmi bir açıklama yapılmadı.

(Kaynak: Gazete Pencere)

Paylaşın