Demokrasi Endeksi: Türkiye “Hibrit Rejim” Kategorisinde

2024 Demokrasi Endeksi’ne göre, 2023 yılında 4,33 olan Türkiye’nin demokrasi puanı 2024 yılında 4,26’ya geriledi. Demokrasi Endeksi’ne Türkiye “hibrit rejim” olarak kategorize edildi.

Hibrit rejimler, seçimlerin genellikle hem özgür hem de adil olmasını engelleyen önemli usulsüzlüklerin olduğu yerler olarak tanımlanıyor.

“Hibrit rejim” olarak kategorisinde, Türkiye’nin yanı sıra Ermenistan, Bosna, Gürcistan, Tunus, Uganda, Gambiya, Fas, Kenya, Tanzanya, Meksika, Peru, Nijerya ve Romanya gibi ülkeler sıralanıyor.

Londra merkezli medya grubu The Economist’e bağlı Economist Intelligence Unit’in (Economist İstihbarat Birimi) 167 ülke ve bölgedeki siyasi durumu değerlendirdiği 2024 Demokrasi Endeksi raporu yayınlandı.

Raporda demokratik değerlere yönelik desteğin yüksek kalmasına rağmen, küresel çapta demokrasinin pratikteki işleyişine dair memnuniyetsizliğin arttığı belirtiliyor. Küresel ortalama Demokrasi Endeksi puanı 2006’da 5,52’yken, son raporda bu puan 5,17’ye düşürüldü. Ayrıca demokrasi olarak sınıflandırılan ülke sayısının da 79’dan 71’e düştüğü gözlemlendi.

Türkiye’nin de demokrasi puanında düşüş kaydedilirken, ülke “hibrit rejim” olarak kategorize ediliyor. Buna göre Türkiye’nin demokrasi puanı 2023’te 4,33’ken 2024’te 4,26 olarak belirlendi.

Raporda en yüksek puanı 9,81 ile Norveç alırken, en düşük puanlı ülke ise 0,25 ile Afganistan oldu.

Rapor demokrasilerin zayıfladığı tespitinin gerekçelerini ise “hükümetlere yönelik güvenin azalması”, “politikacıların ve partilerin seçmenleri etkili bir şekilde temsil edememesi”, “partiler ve seçmen tabanları arasındaki kopukluk”, “sorunların çözülememesi ve yeni siyasi fikirlerin eksikliği” şeklinde özetliyor.

Tüm bunlardan hareketle analizde dünyanın “demokrasi bunalımı” yaşadığı sonucuna varılıyor.

The Economist Intelligence Unit’in Demokrasi Endeksi demokrasiyi ölçmek için beş kategori kullandı:

1. Seçim süreci ve çoğulculuk
2. Medeni haklar
3. Hükümetin işleyişi
4. Siyasi katılım

Bu maddelerden hareketle ülkeler de dört rejim türü içinde sınıflandırıldı:

1. Tam demokrasi
2. Kusurlu demokrasi
3. Karma rejim
4. Otoriter rejim

Tam demokrasi kategorisinde sınıflandırılanlar arasında Norveç, Yeni Zelanda, İsveç, İzlanda, İsviçre, Finlandiya, Danimarka, İrlanda, Hollanda, Yunanistan, Almanya, Kanada, İngiltere, İspanya, Portekiz ve Avusturya gibi gelişmiş ülkeler yer alıyor. Bu kategoride ayrıca Uruguay, Japonya, Estonya, Çek Cumhuriyeti, Tayvan ve Mauritius gibi İskandinav veya Batı Avrupa dışı ülkeler de göze çarpıyor.

Kusurlu demokrasiler arasında ise ABD, Fransa, İtalya, Belçika’nın yanı sıra İsrail, Şili, Botsvana, Polonya, Güney Afrika, Sırbistan, Bulgaristan, Polonya, Arjantin ve Güney Kore gibi ülkeler var.

Türkiye ise hibrit rejimler kategorisinde konumlandırılıyor. Burada Türkiye’nin yanı sıra Ermenistan, Bosna, Gürcistan, Tunus, Uganda, Gambiya, Fas, Kenya, Tanzanya, Meksika, Peru, Nijerya ve Romanya gibi ülkeler sıralanıyor.

Demokrasi açısından en kötü kategori olan otoriter rejimler için de Afganistan, Çin, Küba, İran, Mısır, Suudi Arabistan, Suriye, Venezuela, Rusya gibi ülkeler sayılıyor.

Karma/hibrit rejim ne anlama geliyor?

Endekste Türkiye’nin de yer aldığı karma veya hibrit rejimler, seçimlerin genellikle hem özgür hem de adil olmasını engelleyen önemli usulsüzlüklerin olduğu yerler olarak tanımlanıyor.

Analize göre karma rejimlerde hükümetin muhalefet partileri ve adayları üzerinde baskısı yaygın olabilir:

“Yolsuzluk yaygın olma eğilimindedir ve hukukun üstünlüğü zayıftır. Sivil toplum zayıftır. Tipik olarak gazetecilere yönelik taciz ve baskı vardır ve yargı bağımsız değildir.”

Metinde ayrıca hibrit rejimlerin seçim demokrasisinin unsurlarını otoriter davranışlarla birleştirdiği, otoriter rejimlerin ise siyasal çoğulculuktan tamamen yoksun olduğu ifade ediliyor.

Öte yandan raporda Türkiye’ye verilen 4,26’lık demokrasi puanı, ülkeyi karma rejim sınıflandırmasının alt kesimlerine yerleştiriyor. Türkiye toplamda 167 ülke arasında 103. sırada.

Bazı ülkelerin 2006’dan bu yana iç politikada yaşanan değişiklikler nedeniyle kategorilerinin değiştirildiği de göze çarpıyor. Bu ülkelerin başında Fransa ve Güney Kore geliyor. İki ülke de önceki endekslerde tam demokrasi olarak nitelenirken, 2024 raporunda kusurlu demokrasi olarak sınıflandırıldı.

Paraguay ve Romanya ise daha önce kusurlu demokrasi olarak görülürken artık karma rejim kategorisinde. Moritanya da bir kategori aşağı inerek otoriter rejim diye nitelendi.

Endekste yer alan bölgedeki 21 ülkeden beşinin (Lüksemburg, Portekiz, İspanya, İsviçre ve İngiltere) puanlarını iyileştirdiği ifade ediliyor. 10 ülke puanlarını korurken, altı ülkenin ise (Fransa, Almanya, Yunanistan, İzlanda, İtalya ve Türkiye) kötüleştiği belirtiliyor.

Son olarak rapor, dünya genelinde demokrasileri düzeltmede ve güçlendirmedeki başarısızlığın yalnızca iç politikada olumsuz sonuçlara yol açmayacağını, aynı zamanda dünya genelinde otokrasileri cesaretlendireceğini ve demokrasi için mücadele edenleri demoralize edeceğini öngörüyor.

Economist Intelligence Unit’in bu endeksi, 2006’da yayınlanmaya başladı. O tarihten bu yana yıllık olarak güncellen endeks, küresel çapta seçim süreçleri ve çoğulculuk, hükümetlerin işleyişi, siyasi katılım, siyasi kültür ve sivil özgürlükleri baz alıyor. Bu kategorilerdeki 60 göstergeye dayalı olarak her ülkeye 0 ile 10 arasında puan veriliyor.

2023 raporunda da küresel demokrasi ortalamasının önceki yıllara göre gerilediği ve birçok ülkede demokratik değerlerin zayıfladığı belirtilmişti. 2024 ise bir önceki yıla göre demokrasinin daha da gerilediği bir yıl olarak nitelendi.

Demokrasi Endeksi raporları, akademik çevreler ve medya tarafından geniş çapta referans alınıyor.

Bu raporlar, ülkelerin demokratik performanslarını izlemek ve karşılaştırmak için önemli bir araç olarak kabul edilse de endekse eleştirel yaklaşanlar da var. Bazı yorumcular, değerlendirme kriterlerinin subjektif olabileceğini ve her ülkenin özgün siyasi ve kültürel dinamiklerini tam olarak yansıtmayabileceğini vurguluyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

AK Parti’nin “Dindar Nesil” Politikaları Gençleri Neden Etkilemiyor?

AK Parti iktidarının ‘dindar nesil’ politikalarının Türkiye gençliği üzerinde etkili olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Ertit, başta din olmak üzere doğaüstü öğretiler yeni kuşakların hayatına daha az yön verdiğini belirtiyor.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çokça tartışılan “Dindar nesil yetiştireceğiz” cümlesini ilk kez kullanalı 13 sene geçti. Nüfusunun çoğunluğu hangi dine mensup olursa olsun, modernleşen ülkelerde sekülerleşme trendi görülüyor ve Türkiye de bunlardan biri.

Bundan yedi sene önce, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş çok konuşulan bir açıklama yapmış ve esasında bir tanrının varlığına inanıp kurumsal dinî yapıları inkâr etmek anlamına gelen deizmi “misyonerlerin Müslüman gençlere kurduğu tuzak” olarak tanımlamıştı.

Deizm, Cumhurbaşkanı’nın da radarına girmiş ve partisinin bir grup toplantısında dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ı kürsüye çağırarak “Olmaz böyle bir şey” diyerek memnuniyetsizliğini belirtmişti.

Her ne kadar Yılmaz, olaydan sonra yaptığı bir açıklamada “gençlerin deizme kaydığına dair bir değerlendirmemiz yok” ifadelerini kullandıysa da, gençler arasında dindarlığın azaldığı, sadece akademik çalışmalarda değil dindar çevrelerin şikayetlerinde dahi ifade edilen bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Bugünlerde de sıkça gündeme gelen “kültürel iktidar” tartışmaları da, bu soyut kavramın İslam diniyle kesiştiği noktada meydana geliyor.

Kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan AK Parti’nin, iktidara geldiği dönemki Avrupa Birliği (AB) ve demokrasi yanlısı söylemlerinden büyük ölçüde uzaklaşmasının ve bilhassa eğitim-öğretimde Cumhurbaşkanı’nın tabiriyle “dindar nesil” anlayışına yönelmesinin üzerinden kabaca 10 yıldan fazla bir sürenin geçtiği göz önüne alındığında, ortaya çıkan tablodaki ironi dikkat çekiyor.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) verilerine göre 2012-2013 eğitim-öğretim yılında ülke genelinde din öğretimine odaklanan 708 lise varken, aradan geçen 11 yılın ardından 2023-2024 eğitim-öğretim yılında bu sayı 1.723’e yükseldi.

İmam-hatip liselerinin ve ilahiyat fakültelerinin sayıca artışı, “dindar nesil” projesinin önemli bir ayağı olarak görülse de bu kurumların “dindar nesil” yaratmada ne ölçüde başarılı olduğu çokça sorgulanır oldu.

Nitekim Türkiye’de en çok tanınan dini liderlerden Cübbeli Ahmet Hoca da, 2021 yılında katıldığı bir programda “Deizm, ilahiyat okuyanlarda da artıyor. Deizm ya da ateizmin çoğalması bu durumda kaçınılmaz. Çözüm arıyoruz. Öyle bir durumdayız ki gençlerin nerden kafasını karıştırıyorlar” ifadelerini kullanmıştı.

Tüm bu tartışmalar devam ederken din sosyoloğu Doç. Dr. Volkan Ertit, Euronews Türkçe‘ye dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Doç. Dr. Ertit, din sosyolojisi alanında Hollanda’nın Radboud Üniversitesi’nden doktora sahibi ve çalışmaları genç kuşakların sekülerleşme sürecine odaklanmış durumda.

Müslüman çoğunluğa sahip bir ülke olan Türkiye’nin gittikçe sekülerleştiğini gözlemliyoruz. Yaklaşık 10 senedir kitaplarınız ve makalelerinizle bu süreci betimlemeye ve arkasındaki dinamikleri açıklamaya çalışıyorsunuz. Sizce Türkiye’deki “dindar nesil” politikaları nasıl sonuç verdi?

Belki de bu soruyu bu politikaları hayata geçiren ya da Türkiye’de dindar nesil yaratmak isteyenlere sormak gerekiyor. “Sizce devlet eli ile sürdürülen dindarlaştırma politikaları başarılı oldu mu?” diye. Zira sekülerleşme merkezli doktora ya da yüksek lisans tezlerindeki bulgular ya da araştırma şirketlerinin anketleri dinin yeni kuşakların hayatına daha az dokunduğunu ortaya koyuyor. Yeni kuşaklar kendi ailelerine kıyasla ya dine daha az rol veriyorlar ya da dini farklı formlarda ve içeriklerde hayatlarına alıyorlar.

Nedir bu farklılıklar?

Farklılığı birkaç ana konu üzerinden tartışabiliriz. Ben kendi çalışmalarım için inanç, ibadet ve günlük yaşamı merkeze alıyorum. Yani “hangi kuşaklar Allah’a daha fazla inanıyor?, “Hangi kuşaklar daha fazla namaz kılıyor?”, “Hangi kuşakların kıyafet kodları daha dindar?”, “Kuşakların evlilik öncesi flört ve cinsellik konusundaki sınırları arasında fark var mı?”, “Camiler hangi kuşaklar için daha fazla önem taşıyor?”, “Kuşakların tatil algısında bir farklılaşma var mı?”, “Cenaze törenlerindeki dini unsurlarda dönüşüm var mı?” gibi sorular ilk aklıma gelenler.

Sizin tezinizin aksine Türkiye’nin dindarlaştığına dair bir görüş uzun süredir gündemde. Tarikatların devlet eli ile güçlenmesi, din merkezli okul sayılarının artması, diyanetin gün geçtikçe güçlenmesi… Türkiye’nin dindarlaştığına dair bu iddialar “Türkiye sekülerleşiyor” tezinizle çelişmiyor mu?

Türkiye’nin dindarlaştığına dair verdiğiniz örneklere karşı çıkmam mümkün değil. Hatta bu örnekleri ben de arttırabilirim. Ama fark edeceğiniz gibi, dindarlaşma diye bahsedilen başlıkların çoğu devletle ilgili konular. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 2002 yılına kıyasla daha dindar olduğu; hükümetlerin toplumu dindarlaştırmak için elindeki hegemonik araçları da kullanarak çabaladığı inkâr edilebilir mi, emin değilim.

Ancak bu konuların üst başlığı “laiklik”tir, sekülerleşme değil. Sekülerleşme toplumla ilgili bir kavramken laiklik ise devletle ilgili bir kavramdır. Türkiye’nin 2002 yılına kıyasla daha dindar bir devlete sahip olduğu iddiasına karşı çıkan kimse olduğunu sanmıyorum. Ama sekülerleşme tartışmaları açısından esas konu devlet tarafından sayısı arttırılan İlahiyat fakülteleri değil, bu fakültelere giren öğrencilerin kendi ebeveynlerine kıyasla daha dindar hale gelip gelmedikleridir.

Hem toplumun sekülerleşmesi hem de devletin laiklikten uzaklaşması aynı anda olabilir mi?

Pek tabii ki. Devletler laiklikten uzaklaşırken, toplumlar da aynı anda sekülerleşebilirler. Bunlar birbirini çürüten şeyler değil. Benim iddialarımın zorlayıcı tarafı da sanıyorum bu ikisinin benzer döneme denk gelmesi oldu. Yani bir tarafta AK Parti hükümetleri ile daha dindar bir devlet, din ve devletin daha fazla hemhâl olması var; diğer tarafta ise günlük hayatına dini daha az alan bir toplum var.

Konu dışı ama devletin din konusundaki hassasiyetinin artmasının bir sebebi de bu olabilir gibi hissediyorum. Zira devlet kademesinin yaşanan sekülerleşme sürecinden haberdar olmadığını düşünmek naiflik olur. Devletin dindarlaşması toplumun sekülerleşmesini perdelemiş görünüyor. Hem sadece sokakta değil, 2010 yılından önce birkaç akademisyen hariç akademi dünyası dahi toplumun dinden bu denli uzaklaştığını çalışacak konulardan biri olarak görmüyordu.

Peki bu dönüşümü nasıl açıklıyorsunuz?

Hayat dönüşürken “din”e ya da diğer doğaüstü anlatılara daha az ihtiyaç duyulması ile açıklıyorum. Ama bu bana özgü orijinal bir açıklama değil aslında. 1960’lardan itibaren Batı’daki sekülerleşme tartışmalarının merkezinde bu “ihtiyaç” meselesi bulunuyor. Sekülerleşme kavramını “dinsizleşmek” değil “dine daha az ihtiyaç duymak” daha iyi açıklamakta. Geçmişe kıyasla dinin politikadaki gücü artarken toplumsal gücü sınırlanıyor.

Yeni kuşaklar kendi yaşamlarını idame ettirirken dini “daha az referans” alarak hareket ediyorlar. Muhakkak ki dinsizleşme de sekülerleşme demektir; ama esas konu bireylerin dinden tamamen kopması değil, geçmişe kıyasla hayatlarına dini daha az almalarıdır. “Modernleşme” süreci ile dinin hayata dokunduğu anlar kısıtlanıyor.

Sekülerleşme teorisinden mi bahsediyorsunuz?

Kesinlikle. Türkiye’de yaşanan toplumsal dönüşüm dünya tarihinde ilk defa yaşanmıyor. Bu sürecin  hayret uyandırıcı ya da ilginç olduğunu iddia etmek de kolay değil. “Dinler modernleşme ile günlük yaşamda daha güçsüz hale gelir” temel iddiasını sahip olan sekülerleşme teorisi, nasıl ki 1960’lardan itibaren modern Batı dünyasındaki din özelindeki toplumsal değişimi açıklamak için kullanılıyorsa, aynısı Türkiye için de geçerli. Türkiye bu anlamda tekil ve insanı dumura uğratan bir örnek olarak karşımızda durmuyor.

Türkiye kendi geçmişine kıyasla bilimsel gelişmelerin hayata daha fazla nüfuz ettiği, endüstriyel kapitalizmin, kentleşmenin ve dijitalleşmenin arttığı bir dönemden geçiyor. Yani modernleşiyor. Sekülerleşme teorisine göre, modernleşen ülkelerin sekülerleşmesi beklenir. Bu süreçleri yaşayan ülkeler dinden uzaklaşırken, Türkiye’nin bundan muaf kalacağını beklemek ya da düşünmek için elimizde veri yok. Sokaktaki dönüşüm de işte köklerini Batı dünyasında bulan sekülerleşme teorisinin iddialarının somutlaşmış hali aslında.

İddialarınızın kabul görmemesini neye bağlıyorsunuz?

Sanırım bu biraz da sekülerleşmeyi nasıl anladığımızla ilgili. Türkiye’nin sekülerleştiğini verilere rağmen kabul etmeyen insanları kümelere ayırmak mümkün değil. En azından benim böyle bir çalışmam yok. O nedenle az sonra söyleyeceklerimi speküle ediyorum. Bence ülkenin sekülerleştiğini kabul etmeyen insanlar içerisinde iki grup öne çıkıyor. Birincisi endişeli modernler diğeri ise Hıristiyan dünyasındaki sekülerleşme kavramını anlamına hiç dokunmadan Türkiye’de kullanmak isteyenler.

Biraz açabilir misiniz?

Tabii ki. Birinci grup, yani KONDA’nın 2008 yılındaki çalışması ile isimlerini almış olan “Endişeli Modernler”, sekülerleşmeyi bizatihi olumlu bir şey olarak algılıyor. Sekülerleşme ile demokrasi, laiklik ya da zenginlik arasında bir korelasyon olması gerektiğine inanıyorlar. Sekülerleşme ve kendi ilerleme anlayışlarına paralel bir toplumsal dönüşüm anlatısının neredeyse bir ve özdeş olduğunu sanıyorlar.  Ve “ülke sekülerleşiyor” iddiasını muhtemelen “Türkiye Batılılaşıyor, demokratikleşiyor, zenginleşiyor, laiklik güçleniyor.” şeklinde algılıyorlar. Öyle olunca da hali ile sekülerleşme iddiasına şüphe ile yaklaşıyorlar.

Bu yersiz bir şüphe mi?

Böyle bir beklentinin yersiz olduğunu iddia edemem. Çünkü gerçekten böyle bir korelasyon söz konusu. Zira dünya üzerinde çeşitli endekslerde en iyi durumda olan ülkeler ile en seküler ülkeler arasında bir binişme söz konusu. Ancak her ne kadar yersiz bir beklenti olmasa da, korelasyon ile sebep-sonuç ilişkisini karıştırılabiliyoruz. İki şeyin bir arada olması ile, birinin diğerinin sebebi olacağını düşünmek bizim de ülkemizde sıklıkla yapılan bir mantık hatası aslında.

Zira aynen Türkiye’de ve hatta İran’da olduğu gibi, devlet ve toplum söz konusu din olduğunda farklı pratiklere sahip olabilir. Toplumların sekülerleşmesi, yani günlük yaşamında dine daha az yer vermesi, toplumları ya da devletleri otomatikman evrensel değerlere yaklaştırmak zorunda değildir. Örneğin Kuzey Kore oldukça seküler bir ülke. Ama bahsi geçen değerlerden oldukça uzak. Sekülerleşmeyi bir öcü olarak ya da ulaşılması gereken bir seviye olarak görmek yaşanan dönüşümü anlamayı da güçleştiriyor.

Size katılmayan ikinci grubun temel iddiaları nedir?

Bu ikinci grup, sekülerleşmeyi tamamen dinsizlik olarak kodluyor. Öyle olunca da, eğer bir kişi halen dine inanıyorsa, ya da kendi anne-babasına kıyasla farklı bir dini formu benimsemişse, o zaman sekülerleşmeden bahsedilemeyeceğini düşünüyorlar. Halbuki inançlı kişi sayısı yüzde 90 değil yüzde 100 olsa dahi, yani bir toplumda bir kişi bile inancını kaybetmemiş olsa dahi o toplum hayatın birçok noktasında sert şekilde sekülerleşmiş olabilir.

Bu yaklaşım, yani yaratıcıya inanç oranını merkeze almak sekülerleşme tartışmaları için oldukça sorunlu bir yöntem. Batı’da belli tarihsel ve kültürel süreçlerle şekillenmiş bir kavramın imlediği şeyi kendi toplumumuza direkt entegre etme hatasına düşmüş oluyoruz.  Evet Batı’da inanıyor musun, inanmıyor musun üzerinden yapılıyor bu tartışmalar.

Böyle bir yöntemin Müslüman çoğunluk için kullanılması neden sorunlu?

Çünkü 21. yüzyılda Hristiyanlık ve İslam’ın günlük yaşama nüfuz etme biçimlerinde farklılıklar bulunmaktadır. İslam, ailevi direktifler, gelenekler, Kur’an-ı Kerim, toplumsal değerler, dinî fetvalar, hadisler, komşular ve benzeri araçlarla günlük yaşamı yönlendirme arzusundadır. Ve sekülerleşme için de esas tartışma toplumsal arenayı etkileme gücündeki değişimin yönüdür. Yoksa muhakkak ki inançlı insanlar vardır, ve hatta çoğunluktadırlar. Ama önemli olan inançlı olup olmamanız değil, inancınızın geçmişe kıyasla hayatınızı ne kadar etkilediğidir.

Türkiye’nin sekülerleşmesi bu şekilde sürecek mi sizce?

Bu soruya yanıt vermek için başa dönmek durumundayız. Türkiye neden sekülerleşiyor? Çünkü kendi geçmişine kıyasla modernleşiyor. Bu durumda bu modernleşme süreci tersine dönerse, yani iç savaş çıkarsa; seller, yangınlar, kuraklıklar, depremler ve diğer doğal felaketler günlük yaşamın pratiklerini tamamen etkilerse ve buna benzer büyük altından kalkılmaz altüst oluşlar yaşanırsa, bu gibi zor zamanlarda bireylerin dine ya da diğer doğaüstü anlatılara yönelmeleri beklenen bir durum. Ancak o zamana kadar, devlet eli ile toplumların dindarlaştırılabileceğini düşünmek çok gerçekçi bir beklenti olmayabilir.

Paylaşın

AK Parti İktidarı Döneminde 18 Bin 412 Çocuk “Anne” Oldu

“İstatistiklerle Çocuk” raporuna göre; 2002 yılından bu yana en az 18 bin 412 çocuk doğum yaptı. Bu da AK Parti iktidarı döneminde her gün en az iki çocuğun doğum yaptığı anlamına geliyor. 

Raporu yayınlayan CHP Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi, “15 yaş altındaki bir çocuğun doğum yapması, açıkça bir cinsel istismar vakasıdır. Ancak bu iktidar çocukların maruz kaldığı istismarı görmezden geliyor. Çocuk yaşta doğumların bu kadar yaygınlaşması, cezasızlığın bir sonucudur” dedi.

Adalet Bakanlığı verilerine göre, sadece 2023 yılında 31 bin 216 çocuğun istismara uğradı. Bu konuya dair konuşan İlgezdi, “Bunlar sadece dava açılan vakalar. Açılmayanları da göz önüne alırsak gerçek sayı çok daha yüksek. 18 yaş altındaki gebeliklerin tamamı istismardır ve bunu normalleştirmeye çalışanlar insanlık suçu işliyor” diye konuştu.

CHP İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi’nin derlediği raporda İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi tarafından paylaşılan Çocuk İş Cinayetleri Raporu’na da yer verildi. Türkiye İstatistik Kurumu ve İSİG Meclisi’nin verilerinden yararlanılarak hazırlanan çocuk işçilik raporuna göre iş gücüne katılım yaşı 4’e kadar düştü. Türkiye’de iş gücüne katılan çocuk sayısı neredeyse 5 milyona ulaştı. Yani çalışan her 7 kişiden 1’i çocuk.

2 bin 664 genç işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden genç işçilerin yüzde 24’ü trafik, servis kazalarında, yüzde 16’sı yüksekten düşerek, yüzde 15’i ise ezilme ve göçük altında kalarak yaşamını yitirdi. Hayatını kaybeden genç işçilerin 2 bin 434’ü erkek, 230’u ise kadın olarak kayıtlara geçti.

“Bu düzenin çocukları koruma gibi bir derdi yok”

Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) Temsilcisi Eda Mermi, çocukların maruz kaldığı suçların giderek yükselmesini Sol Haber‘e değerlendirdi. Mermi, sözlerine Türkiye’de çocuk evliliklerinin artışının yalnızca bireysel ya da geleneksel bir sorun değil; iktidarın bilinçli bir tercihi, gerici politikalarının doğal bir sonucu olduğunu söyleyerek başladı.

“AKP iktidarı boyunca çocuk evlilikleri, istismar vakaları ve çocuk işçiliği korkutucu boyutlara ulaşmış, devlet eliyle cezasızlık politikası ile adeta teşvik edilmiştir” diyen Mermi, verilerin de bunu doğruladığını ifade etti. Mermi, bu sayıların yalnızca ortaya çıkan, açılan davalar sonucu belirlendiğine dikkat çekti ve “Açılmayan, örtbas edilen, korku ve baskı nedeniyle sesini çıkaramayan çocukları da düşündüğümüzde bu rakamın kat kat fazla olduğunu biliyoruz” dedi.

AKP ve yandaşlarının çocuk evliliklerini doğrudan yasalarla savunmasa da cezalandırmayarak ve gerici söylemlerle meşrulaştırarak bu suça ortak olduğunu söyleyen Mermi şu ifadeleri kullandı: “Çocuk yaşta evlilikler, eğitimden kopuş, istismar ve yoksulluk sarmalının en acımasız biçimlerinden biri. Bu düzenin çocukları koruma gibi bir derdi yok.”

Mermi, “Kadın Dayanışma Komiteleri olarak çocuk evliliklerine, çocuk işçiliğine ve çocukların maruz bırakıldığı istismara karşı sadece söylemde değil mücadelemizin her alanında karşı duruyoruz” dedi. Çocukların yerinin okul ve oyun alanları olduğunu söyleyen Mermi, bu nedenle ülkenin en ücra köşelerine kadar aydınlanma seferberliklerini büyüttüklerini ve dayanışmayı örgütlediklerini ifade etti.

Çocukları istismara açık hale getiren bu düzene karşı kadınların, emekçilerin ve tüm halkın mücadelesini yükseltmeye devam edeceklerini söyleyen Mermi, bu düzen değişmeden çocukların özgürleşemeyeceğini belirtti. Mermi, “Çocukların geleceğini karartanlara karşı susmayacağız” diyerek sözlerini noktaladı.

Paylaşın

AP Türkiye Raportörü Amor: Kayyım Demokrasiye Darbedir

Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, “Kayyım sitemi demokrasiye bir darbedir. Ben kayyım sitemini gündeme getirdiğimde Türk yetkililerin yanıtı hep şu oluyor; ‘Bu bizim yasalarımızda var.’ Hayır yok. ‘Var’ dediğiniz yasa tamamen kendi anayasanıza aykırıdır” dedi ve ekledi:

“Çünkü siz mahkeme kararı olmadan bir belediye başkanını görevden alamazsınız. Şu anda Türkiye’de olan belediye başkanlarının hukuki bir sürecin sonunda mahkeme kararıyla değil idari kararla görevden alınmasıdır. Bir diğer büyük sorun da görevden alınan belediye başkanının yerine daima iktidar partisinin temsilcisinin atanıyor olmasında. Yapılması gereken orada birinci gelmiş parti hangisiyse onun temsilcisine görev verilmesidir.”

Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Türkiye raportörü Nacho Sanchez Amor, Türkiye’de son dönemlerde artan gözaltı ve tutuklamaları, belediyelere atanan kayyımları ve Türkiye’nin şu an en önemli gündem maddesi PKK lideri Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmelere ilişkin soruları yanıtladı.

T24’ten Cansu Çamlıbel’e konuşan Amor, son dönemlerde artan gözaltı ve tutuklama operasyonlarına değindi. “Bu gidişle Türkiye nüfusunun yarısı terörizmle suçlanabilir” dedi. Türkiye’ye hak ihlallerine dair çok defa mesaj verildiğini ancak Türkiye’nin bu uygulamalardan vazgeçmediğini söyleyen Amor, Türkiye toplumunun da olan bitenler karşısında sessiz kaldığını ifade etti:

“Dışardan bakınca insanların düşündüğü şeylerden biri de Türkiye toplumunun hükümetin bu yaklaşımları konusundaki teslimiyetçiliği. AKP yeniden seçildiğine göre aslında toplumun çoğunluğu böyle bir yönetim modelini onaylıyor. ‘Demek ki Türkiye’de de insanlar Rusya tipi bir yönetim modelini onaylıyor’ diye bakılıyor belki. Çünkü görüyoruz ki demokrasi mücadelesi şehirli seçkinler ve eğitimli insanlarla sınırlı.”

Amor, Ankara’nın kayyım uygulamasına dair eleştirileri de “bizim yasalarımızda var” diyerek savunduğunu belirtti ve şöyle devam etti:

“Ülkenizde olan şeyler, takip edilmesi kolay şeyler de değil. Bu son tutuklama dalgası öncesinde de zaten bir kayyım dalgası yaşanıyordu geçen yıldan beri. Ben zaten bahsettiğiniz ziyarette bu konuda mesajlar vermeye çalıştım, keza AB de verdi benzer mesajları. ‘Lütfen bu kayyım sistemine geri dönmeyin’ dedik. Ama maalesef her hafta yeni bir kayyım ataması haberi alıyoruz. Hatta şu anda biz konuşurken yeni bir belediyeye kayyım atanmış olabilir. Bir de tabii bazı vakalarda çok tuhaf prosedürler uygulanıyor.

Mesela Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasında on yıl öncenin telefon dinlemeleri kanıt olarak sunuldu. Acaba o dinlemeler mahkeme kararıyla mı yapılmıştı, bunu bile bilmiyoruz. Bir kişinin on yıl boyunca dinlenmesini mümkün kılan bir yasal zemin var mı mesela? Bütün bu yanıtı olmayan soruların dikkate dahi alınmıyor oluşu bugünün Türkiye’si açısından normal bir şey.

Buradaki asıl konu şu; kayyım sitemi demokrasiye bir darbedir. Ben kayyım sitemini gündeme getirdiğimde Türk yetkililerin yanıtı hep şu oluyor; ‘Bu bizim yasalarımızda var.’ Hayır yok. ‘Var’ dediğiniz yasa tamamen kendi anayasanıza aykırıdır. Çünkü siz mahkeme kararı olmadan bir belediye başkanını görevden alamazsınız. Şu anda Türkiye’de olan belediye başkanlarının hukuki bir sürecin sonunda mahkeme kararıyla değil idari kararla görevden alınmasıdır. Bir diğer büyük sorun da görevden alınan belediye başkanının yerine daima iktidar partisinin temsilcisinin atanıyor olmasında. Yapılması gereken orada birinci gelmiş parti hangisiyse onun temsilcisine görev verilmesidir.”

“Çözüm zemini parlamento olmalıdır”

Amor, PKK lideri Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmelere ilişkin ise, “En azından önümüzdeki aylarda veya yıllarda bir şeyler olabileceğine dair bir umut var ve bu her halükârda iyi bir şey. Gerginliği azaltacak her konuşma, her barış süreci, bu yöndeki her politika bence iyi bir şeydir” yorumunda bulundu.

Ancak görüşmelerin “şeffaf” olması gerektiğini söyleyen Amor, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ama bunun kişiler arasında, kapalı kapılar ardında şeffaf olmayan bir anlaşmaya dönüşme durumu da olabilir. O nedenle de Öcalan’ın önerisi her ne olacaksa bunun zeminin parlamento olduğunu düşünüyorum. Demokrasilerde olması gereken böyle kritik bir konuyu o ülkenin parlamentosunun ele almasıdır. O açıdan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yaklaşımını doğru buluyorum. Elbette kamuoyu önünde konuşulmayacak boyutları da olacaktır konunun ama çözüm zemini parlamento olmalıdır. Parlamento zemini bütün seçmenlerin iradesinin sürece dahil olması açısından çok önemli. Şu ana kadar süreç daha ziyade MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin iradesiyle ilerledi. AKP örtülü bir yeşil ışık yaktı.

Bu aşamada Avrupa Birliği olarak bizim yapabileceğimiz tek şey gerilimin azaltılmasına yönelik her adımı desteklemek olur. Bizim yardımımıza ihtiyaç olursa, buradayız. Ama özel olarak kendimize bir rol istemiyoruz yanlış anlaşılmasın. Bakın, ben bir İspanyol olarak terörizm nedir bilirim, biz de 40 yıl terörle yaşadık. Dolayısıyla da kimsenin bana terör konusunda ders vermesine ihtiyacım yok. Ekim ayındaki TUSAŞ saldırısını büyük bir üzüntüyle izledim. Çalışanların öldüğü böyle bir saldırıyı da güya isminde ‘işçi’ geçen bir örgütün yapması da ayrıca hazin. Süreci boykot etmeye yönelik bu tür hamleler her zaman olabilir. Her iki tarafta da konuya yeşil ışık yakmaya hazır olmayan insanlar var. Ama ne olursa olsun ben Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve hükümeti kadar CHP’yi de bu konuyu en barışçıl ve kesin şekilde çözmek için her yolu denemeye teşvik etmek isterim.”

Söyleşinin tamamını okumak için TIKLAYIN.

Paylaşın

Türkiye’de Yaklaşık Dört Milyon Köpek Sokakta Yaşıyor

Türkiye genelinde yalnızca 273 belediyenin hayvan barınağı var. Bu barınakların toplam kapasitesi ise 89 bin 451. Barınaklardaki köpeklerin dışında yaklaşık dört milyon köpeğin sokaklarda yaşadığı rapor edildi.

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) ve Yaşamdan Yana Derneği, Türkiye’deki belediye hayvan barınaklarının durumunu ortaya koyan kapsamlı bir rapor yayımladı.

ODTÜ Mezunlar Derneği Vişnelik Tesisleri’nde dün (22 Şubat) gerçekleşen Vişnelik Vegan Festivali’nde sunulan Türkiye Geneli Belediye Hayvan Barınakları Raporu, 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılan değişikliklerin uygulanabilir olup olmadığını değerlendirmek amacıyla kamuoyuyla paylaşıldı.

Raporda, belediyelere yapılan bilgi edinme başvurularının sonuçlarına dayanarak hayvan barınaklarının kapasitesi, çalışma koşulları ve belediyelerin şeffaflık düzeyi ele alındı.

Rapor için toplam 1408 belediyeye CİMER üzerinden yapılan başvurular sonucunda, 1111 belediyeden yanıt alındı. Bu belediyelerden yalnızca 273’ü barınağa sahip olduğun tespit edilirken, en az 26 barınağın ruhsatsız olduğu ortaya çıktı. 838 belediye, barınaklarının olmadığı yönünde cevap verdi veya bununla ilgili bilgi paylaşmadı.

Türkiye genelindeki barınakların toplam kapasitesinin 89 bin 451 olduğu belirtilirken, bu sayının Tarım ve Orman Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, sokakta yaşayan yaklaşık 4 milyon köpeğin barınmasına yetmeyeceği vurgulandı. Ayrıca, 171 belediyenin hayvanları zabıta ve temizlik işçileri gibi birimler aracılığıyla topladığı, 9 belediyenin ise bu hizmeti özel firmalara devrettiği tespit edildi.

Raporda bilgi edinme hakkı ihlallerine de dikkat çekilerek, birçok belediyenin başvurulara yanıt vermediği veya hukuka aykırı gerekçelerle bilgi paylaşımını reddettiği belirtildi. Kamuoyunu ilgilendiren konuların “kurum içi düzenleme” olarak nitelendirilmesi ve kimlik bilgisi eksikliği gerekçesiyle başvuruların reddedilmesi, şeffaflık eksikliğinin en büyük göstergeleri olarak değerlendirildi.

Hayvan hakları savunucuları, barınak koşullarının yetersizliğine ve belediyelerin hayvanları toplama uygulamalarına tepki göstererek, çözümün kısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat modeline geri dönülmesi, hayvan üretimi ve satışının yasaklanması ve belediyelerin sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini vurguladı.

Rapor kapsamında bin 408 belediyeye CİMER üzerinden şu sorular soruldu:

Belediyenize ait ruhsatlı ya da ruhsatsız bir hayvan bakımevi mevcut mudur?

Mevcut ise hayvan bakımevinde istihdam edilen veteriner hekim, tekniker ve diğer görevli sayınız kaçtır?

Hayvan bakımevinizin hayvan kapasitesi kaçtır? (Kedi ve köpek olarak ayrı ayrı belirtilmesini rica ederiz.)

Hayvan bakımeviniz vatandaş ziyaretine açık mıdır? Açık ise ziyaret gün ve saatleri nedir?

Eğer bir hayvan bakımeviniz mevcut değil ise veteriner işleri müdürlüğü dışında başka bir biriminiz ile toplama yapmakta mısınız?

Toplanan hayvanlar hangi hayvan bakımevine götürülmektedir?

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Türkiye’de Halkın Yüzde 57’si Borçlu

ING Türkiye’nin araştırmasına göre, Türkiye’de borcu olanların oranı yüzde 57’ye yükseldi. Kadınlarda bu oran yüzde 58’e çıkarken, erkeklerde yüzde 56 olarak belirlendi.

ING Türkiye’nin Temmuz-Eylül 2024 dönemine ilişkin “Türkiye’nin Tasarruf Eğilimleri Araştırması” çarpıcı veriler ortaya koydu.

Karar’ın aktardığı araştırmaya göre, Türkiye’de borcu olanların oranı yüzde 57’ye yükseldi. Kadınlarda bu oran yüzde 58’e çıkarken, erkeklerde yüzde 56 olarak belirlendi. Tasarruf sahibi olanların yüzde 53’ü, tasarruf yapamayanların ise yüzde 62’si borçlu durumda.

Borçlanma araçları incelendiğinde, kredi kartları yüzde 43 ile ilk sırada yer alırken, bunu yüzde 14 ile banka kredileri, yüzde 10 ile eş-dost borçları takip ediyor. Borç sahiplerinin yüzde 79’u, gelirinin yüzde 30’undan azını borç ödemeye ayırdığını belirtiyor.

Türkiye’de her iki kişiden biri tasarruf yaptığını ifade ederken, tasarruf sahiplerinin yüzde 72’si düzenli birikim yaptığını belirtiyor. Ancak tasarruf edemeyenlerin yüzde 59’u gelir yetersizliği nedeniyle birikim yapamadığını söylüyor.

En çok tercih edilen yatırım araçları:

Altın, değerli taşlar ve metal hesapları (yüzde 52)
Türk Lirası (TL) vadeli hesap (yüzde 24)
Yastık altı döviz ve nakit TL (yüzde 20)

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, merkezi yönetim borç stoku Ocak 2025 itibarıyla 9.6 trilyon TL’ye yükseldi.

İç borç stoku: Aylık yüzde 5.2, yıllık yüzde 54.9 artarak 5.2 trilyon TL oldu.
Dış borç stoku: Aylık yüzde 1.5, yıllık yüzde 20.7 artışla 4.4 trilyon TL’ye ulaştı.

Kartlı harcamalar yüzde 66 arttı

Bankalararası Kart Merkezi’nin (BKM) Ocak 2025 verilerine göre, Türkiye’de kredi kartı sayısı 130.2 milyon, banka kartı sayısı 195.6 milyon, ön ödemeli kart sayısı ise 113.1 milyon adede ulaştı.

Bu kartlarla yapılan harcamalar geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 66 artarak 1.6 trilyon TL’ye yükseldi.

Kredi kartı harcamaları 1 trilyon 366 milyar TL (+%69)
Banka kartı harcamaları 207.8 milyar TL (+%47)
Ön ödemeli kart harcamaları 32.4 milyar TL (+%78)

Ocak ayında 1.58 milyar adet kartlı ödeme işlemi gerçekleşti. Bu işlemlerin 913.2 milyonu kredi kartı, 538.1 milyonu banka kartı, 125.9 milyonu ise ön ödemeli kartlarla yapıldı.

Türkiye’de vatandaşların borçluluk oranı yükselirken, tasarruf yapabilenlerin sayısı sınırlı kalıyor. Kartlı harcamalardaki artış ve borç stokundaki yükseliş, ekonomik dengelerin kırılganlığını gözler önüne seriyor.

Paylaşın

Türkiye, Yabancı Yatırımcı Pastasından Yalnızca Yüzde 0,03 Oranında Pay Aldı

2023 yılında dünya genelinde toplam 41,1 trilyon dolar tutarında doğrudan yabancı yatırım gerçekleşirken, Türkiye’ye yapılan yabancı yatırım oranı ise 10,7 milyar dolar seviyesinde kaldı.

Başka bir ifadeyle, Türkiye, 41,1 trilyon dolar tutarındaki doğrudan yatırım pastasından yalnızca yüzde 0,03 oranında pay alabildi.

Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, 2023 yılında dünyada toplam 41,1 trilyon dolar tutarında doğrudan yabancı yatırım (FDI) gerçekleşti. En fazla doğrudan yatırım çeken ülke 5,4 trilyon dolarla Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olurken, 3,7 trilyon dolarla Hollanda ve 3,65 trilyon dolarla Çin onu takip etti.

Ancak Türkiye, bu büyük yatırım pastasından yalnızca 10,7 milyar dolarlık bir pay alabildi. Ekonomist Mahfi Eğilmez, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda bu duruma dikkat çekerek, Türkiye’nin küresel doğrudan yatırımlardan aldığı düşük payın neden sorgulanması gerektiğini vurguladı.

“Niye acaba?”

Eğilmez’in paylaşımı şu şekilde: “2023’de dünyada toplam 41,1 trilyon dolar doğrudan yatırım yapılmış. En çok doğrudan yabancı sermaye çeken ülkeler aşağıda yer alıyor. ABD yaklaşık 5,4 trilyon dolarla ilk sırada. Türkiye 41 trilyon dolarlık pastadan yalnızca 10,7 milyar dolarlık pay alabilmiş. Niye acaba?”

Paylaşın

Türkiye’de Geçen Yıl Bin 257 “Aşırı Hava Olayı” Görüldü

Türkiye’de geçen yıl bin 257 aşırı hava olayı kaydedildi. aşırı hava olaylarının yüzde 35’i şiddetli yağış ve sellerden kaynaklanırken, yüzde 20’si fırtına, yüzde 18’i dolu, yüzde 9’u kar yağışı nedeniyle yaşandı. Yıldırım düşmesinin payı yüzde 8, hortumların payı ise yüzde 2 oldu.

Ekosfer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Barış Eceçelik, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “İklim kriziyle şiddetini ve sıklığını artıran bu olaylar, altyapı yetersizliği ve önlem alınmaması nedeniyle daha can yakıcı olmaya başladı. Alınacak en büyük önlem, hepimizin bildiği gibi iklimi değiştiren sera gazı emisyonlarının başlıca kaynağı fosil yakıtları (petrol, kömür ve gaz) kullanmaktan vazgeçmek” dedi.

İklim kriziyle birlikte sayısı ve şiddeti artan aşırı hava olayları, 2024 yılında da devam etti. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, Türkiye’de geçen yıl 1257 aşırı hava olayı kaydedildi. 2024, 1940’tan bu yana en çok aşırı hava olayı görülen ikinci yıl oldu. Son dört yıldır 1000’in, son iki yıldır ise 1200’ün üzerinde aşırı hava olayı yaşandı.

Türkiye’de 2024’teki aşırı hava olaylarının yüzde 35’i şiddetli yağış ve sellerden kaynaklanırken, yüzde 20’si fırtına, yüzde 18’i dolu, yüzde 9’u kar yağışı nedeniyle yaşandı. Yıldırım düşmesinin payı yüzde 8, hortumların payı ise yüzde 2 oldu.

“Aşırı hava olayları can yakıcı olmaya başladı”

Ekosfer Derneği’nin aktardığına göre, derneğin Yönetim Kurulu Üyesi Barış Eceçelik, alınacak önlemleri şöyle anlattı: “Geçen yıl iklim krizinin etkilerini hem sıcaklık artışı hem de aşırı hava olaylarıyla hissettik. Daha da önemlisi bu olayların doğrudan can ve mal kaybına neden olduğuna üzülerek tanıklık ettik. İzmir’deki orman yangını yerleşim yerlerine ulaştı, Antalya’da sel nedeniyle alt geçitte mahsur kalan bir kişi hayatını kaybetti. Amasya’da yıldırım nedeniyle 76 koyun yaşamını yitirdi.

İklim kriziyle şiddetini ve sıklığını artıran bu olaylar, altyapı yetersizliği ve önlem alınmaması nedeniyle daha can yakıcı olmaya başladı. Alınacak en büyük önlem, hepimizin bildiği gibi iklimi değiştiren sera gazı emisyonlarının başlıca kaynağı fosil yakıtları (petrol, kömür ve gaz) kullanmaktan vazgeçmek. Enerjiyi daha akıllıca kullanıp, tüketimi azaltır, aynı zamanda yenilenebilir enerji kullanımını artırırsak, Türkiye’nin ciddi miktarlara ulaşan sera gazı salımını azaltabiliriz.”

Aşırı hava olayı, normal hava koşullarının dışında, şiddetli ve beklenmedik bir şekilde gerçekleşen hava olaylarını ifade eder. Aşırı hava olayları arasında şiddetli yağışlar, seller, fırtınalar, dolu, kar fırtınaları, sıcak hava dalgaları, aşırı soğuklar, hortumlar ve yıldırım düşmesi gibi olaylar yer alır.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Türkiye’de Dolandırıcılık Son 5 Yılda 5 Kat Arttı: Avrupa’da İlk Sırada

Avrupa Dolandırıcılıkla Mücadele Ofisi (OLAF) verileri, Türkiye’de teknoloji kullanımıyla yapılan dolandırıcılık vakalarının son 5 yılda 5 kat arttığını ortaya koydu.

Karar’ın aktardığı OLAF verilerine göre, Türkiye bu alanda Avrupa’da ilk sıraya yükselirken, dünya genelinde en çok dolandırıcılık olayının yaşandığı ülkeler arasına girdi.

Özellikle oltalama (phishing), ses klonlama ve yapay zekâ destekli sahtekârlıklar gibi dijital dolandırıcılık yöntemleri yaygınlaşırken, 2020 yılında yılda 460 bin olan dolandırıcılık vakası, 2024 yılı itibarıyla 2,3 milyona ulaştı. Önlenen girişimlerle birlikte toplam dolandırıcılık vakası 3,8 milyonu buldu.

Adalet Bakanlığı verilerine göre, dolandırıcılık suçu, hırsızlığın ardından mal varlığına karşı işlenen en yaygın suç hâline geldi. Mahkemelerde en fazla görülen davalar arasında ilk sıralarda yer alan dolandırıcılık suçları, hukuk sisteminde ciddi bir yük oluşturuyor.

Türkiye’de Türk Ceza Kanunu’na (TCK) göre, teknoloji kullanılarak yapılan dolandırıcılık suçlarına 3 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Ancak birçok vakada ceza indirimleri uygulanıyor, sanıklar ilk duruşmaya kadar yattıkları süreyle serbest kalıyor.

ABD ve Avrupa’da ise dolandırıcılık cezaları çok daha ağır. ABD’de bu tür suçlara 10 yıla kadar kesin hapis cezası verilirken, ayrıca 10 bin ila 25 bin dolar arasında değişen ağır para cezaları uygulanıyor. Uzmanlar, Türkiye’de de benzer caydırıcı yaptırımların hayata geçirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Prof. Dr. Hakan Kara: Enflasyon arttıkça dolandırıcılık artıyor

Eski TCMB Başekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara, sosyal medya hesabında paylaştığı grafikle, enflasyon artışı ile dolandırıcılık vakaları arasındaki çarpıcı ilişkiyi gözler önüne serdi. Paylaşımda, ekonomik sıkıntıların ve hayat pahalılığının artmasıyla dolandırıcılık vakalarının da yükseldiği net bir şekilde görülüyor.

Uzmanlar, teknolojik gelişmelerin dolandırıcılık yöntemlerini daha sofistike hâle getirdiğini belirtirken, veri güvenliğinin artırılması, ceza sisteminin sıkılaştırılması ve halkın bilinçlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Türkiye’nin bu alandaki yasal düzenlemeleri gözden geçirerek, dolandırıcılık suçlarına karşı daha etkin bir mücadele yürütmesi gerektiği ifade ediliyor.

Paylaşın

Türkiye, OECD Ülkeleri Arasında En Yüksek İşsizlik Oranına Sahip 6. Ülke

Türkiye, OECD (Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü) ülkeleri arasında en yüksek işsizlik oranına sahip 6. ülke oldu. Türkiye’nin önünde yer alan ülkeler sırasıyla İspanya, Kolombiya, Yunanistan, Finlandiya ve Şili oldu.

OECD tarafından yayımlanan verilere göre, OECD genelinde işsizlik oranı 2024 yılında yüzde 4,9 seviyesinde sabit kaldı. Aralık 2024 itibarıyla da bu oran korunurken, Costa Rica, İsrail ve Slovakya gibi ülkelerde tarihi düşük seviyeler kaydedildi.

Karar’dan Berfu Kargı’nın haberine göre; Türkiye yüzde 8,5 işsizlik oranıyla 38 OECD ülkesi arasında en yüksek işsizlik oranına sahip 6. ülke oldu. Türkiye’nin önünde yer alan ülkeler sırasıyla İspanya, Kolombiya, Yunanistan, Finlandiya ve Şili oldu.

İşsizlik oranı 2023 yılına göre düşüş gösterse de OECD ortalamasının neredeyse iki katı seviyesinde bulunuyor. Türkiye’de genç işsizlik oranı da yüzde 16,3 ile OECD ortalamasının yüzde 11,1 üzerinde kaldı.

Aralık ayında 19 OECD ülkesinde işsizlik oranı değişmezken, yedi ülkede artış, altısında ise düşüş gözlendi. İşsizlik oranı yüzde 3’ün altında kalan dört OECD ülkesinden biri olan İsrail, yüzde 2,6 ile rekor seviyeye ulaştı. Ancak dokuz ülkede işsizlik oranı, son 20 yılın en düşük seviyelerinden en az iki puan yukarıda kaldı.

Avrupa genelinde ise Avrupa Birliği’nde işsizlik oranı yüzde 5,9, Euro Bölgesi’nde yüzde 6,3 olarak sabit kaldı. Euro Bölgesi’nde işsizlik oranı, Litvanya, Finlandiya ve Portekiz’de düşüş kaydederken, İtalya’da beş aylık gerilemenin ardından yeniden artış gösterdi.

2024 yılı boyunca kadın ve erkek işsiz sayısı toplamda 34,3 milyona yükselerek bir önceki yılın biraz üzerine çıktı. Kadınlar için işsizlik oranı yüzde 5,2, erkekler için ise yüzde 4,7 seviyesinde sabit kaldı.

Genç işsizlik (15-24 yaş) oranı ise OECD genelinde yüzde 11,1 olarak ölçüldü ve 25 yaş üstü çalışanlarla arasındaki fark yedi puan oldu. Genç işsizliğin yüzde 20’yi aştığı yedi ülke bulunurken, Japonya ve İsrail bu yaş grubunda en düşük oranları kaydetti.

Kuzey Amerika’da Ocak 2025 verilerine göre Kanada’da işsizlik yüzde 6,6, ABD’de ise yüzde 4,0 seviyesinde kaldı. Bu oranlar, bir önceki aya kıyasla belirgin bir değişiklik göstermedi.

Paylaşın