Avrupa’da En Fazla Sigara İçilen Ülkeler: Bulgaristan Ve Türkiye

Türkiye’de 2022’ye girerken alkol ve sigaradan alınan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) yüzde 47 arttırıldı. Araştırmalar sigaraya gelen zamların tiryakileri pek etkilemediğini gösterirken Avrupa’da en fazla sigara içilen ülkeler Bulgaristan ve Türkiye çıktı.

Euronews’ta yer alan habere göre; Erkeklerde ise en fazla sigara içilen ülke Türkiye. Hangi ülkede ne kadar sigara içiliyor? Cinsiyete göre sigara içenlerin oranı nasıl değişiyor?

Avrupa Birliği (AB) İstatistik Ofisi (Eurostat) Avrupa’da sigara içenlere ilişkin son ayrıntılı verileri açıkladı. Buna göre 2019 yılında Avrupa ülkelerinde en fazla sigara içilen ülke yüzde 29 ile Bulgaristan oldu. İkinci sıradaki Türkiye’de ise halkın yüzde 27,3’ü sigara içiyor. AB ortalaması ise yüzde 18,4.

İskandinav ülkelerinde sigara içme oranı düşük

En az sigara içilen yerlerin İskandinav ülkesi olması dikkat çekti. Sigara içme oranı yüzde 6,4 ile en düşük İsveç’te. Bu oran Finlandiya’da yüzde 9,9 ve Norveç’te yüzde 10,2.

Diğer bazı ülkelerdeki sigara içme oranı ise şöyle: Yunanistan 23,6; Almanya 21,9; Fransa 17,8 ve İtalya 16,5

Hangi ülkede ne kadar sigara içiliyor?

Araştırma insanların günde 20 sigaradan az mı yoksa çok mu içtiğine dair bilgiler de içeriyor. Buna göre günde 20’den fazla sigara içme oranının en yüksek olduğu ülke yüzde 15,8 ile Sırbistan. İkinci sırada Türkiye var. Türk halkının yüzde 14,8’i günlük 20’den fazla sigara içerken yüzde 12,5’i de 20’den daha az sigara içiyor.

Erkeklerde zirve Türkiye’nin

Cinsiyet açısından bakıldığında ise erkeklerde en fazla sigara içme oranı Türkiye’de. Türkiye’de erkeklerin yüzde 41’i sigara içiyor. Erkeklerde AB ortalaması yüzde 22.

Türkiye kadınlarda AB ortalamasının altında

Kadınlarda en yüksek sigara içme oranı yüzde 24 ile Sırbistan’da. Bu oran Bulgaristan’da yüzde 21 ve Almanya’da yüzde 19. Kadınlarda AB ortalaması ise yüzde 14,8. Türkiye’de kadınların ise yüzde 14,4’ü sigara kullanıyor.

Paylaşın

2022 İçin Dikkat Çeken Enflasyon Tahmini: Yüzde 52,6 Olacak

Bankacılık ve finansal hizmetler alanında işlem yürüten Bank of America, yayımladığı bir araştırma raporunda Türkiye’de enflasyonun 2022 yılında ortalama yüzde 52,6 olacağını, yıl sonunda ise yüzde 40 seviyesinde gerçekleşeceğini belirtiyor.

Enflasyonu düşürmek için girdi fiyatlarını düşürecek mali önlemlerin ve KDV indirimlerinin gelebileceğini belirten BofA, bu tarz önlemlerin kura bağlı olan fiyatlar üzerinde sınırlı bir etkisi olacağını ve mali bir yük yaratacağını vurguladı.

Artan kur ve enflasyondan dolayı reel sektörün finansman ihtiyacının önemli derecede arttığına değinen banka, politika faizindeki düşüşe rağmen bankalardaki faiz oranlarının arttığına dikkat çekti.

Bloomberg HT’nin haberine göre Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın doğrudan döviz müdahalesiyle toplamda 7,3 milyar dolarlık satış yaptığını belirten BofA, duyurulan kur korumalı Türk lirası mevduatının ihtiyaç olduğu takdirde daha fazla rezerv kullanılabileceğini işaretini verdiğini dile getirdi.

BofA, kur korumalı Türk lirası mevduat uygulamasının negatif reel faizden kaynaklanan sorunlara çözüm üretemeyeceğini ve mali olarak sürdürülebilir olmadığını da vurguladı.

Türk lirasındaki değer kaybını artırabilir

Türk lirasındaki likidite sıkışıklığının kredi garanti fonu ve kamu bankalarına sermaye enjeksiyonlarıyla çözülebileceğini belirten BofA, fakat bunun Türk lirasındaki değer kaybını artırabileceğini ifade etti.

Reel sektöre verilen kredilerde koşul ve takip sistemi nasıl olursa olsun verilen kredilerin ikincil etkilerinin kontrol edilmesinin zor olacağını belirten banka, bundan dolayı Türk lirasının değer kaybetmeye devam edeceğini düşündüklerini ama bunun hızının kredi genişlemesinin zamanına ve miktarına bağlı olduğunu söyledi.

Yüksek seviyelerde bulunan enerji fiyatları düşünüldüğünde Türkiye’nin cari dengesinin pozitife dönmesinin talep baskılanmadığı sürece mümkün olmadığını dile getiren BofA, politika yapıcıların kredi genişlemesiyle yüksek büyüme rakamlarına ulaşma hedefinin cari açığı artırabileceğini ve Dolar/TL üzerindeki baskıyı artırabileceğini ifade etti.

BofA, Türkiye’nin zor zamanlarda daha önce birçok kez ortodoks politikalara başvurduğunu fakat bu sefer politika yapıcıların ortodoks politikalara dönülmeyeceğini açıkça ifade ettiklerini belirterek, “Ortodoks politikalara dönülmeden politika hedeflerine ulaşılmasının çok zorlu olacağını düşünüyoruz” dedi.

Paylaşın

Ekonomi Uzmanları: Enflasyon Daha da Yükselecek

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 3 Ocak’ta açıkladığı verilere göre, Aralık ayı enflasyonu bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 36’dan fazla artış gösterdi. Bu, enflasyonda son 19 yılın en yüksek seviyesi. VOA Türkçe’ye konuşan ekonomi uzmanları önümüzdeki birkaç ayda enflasyonun daha da yükseleceği öngörüsünde bulundu.

VOA Türkçe’ye Londra’dan Skype üzerinden konuşan gelişmekte olan piyasalar uzmanı Timothy Ash, önümüzdeki birkaç ayda enflasyonun daha da artmasını öngörüyor.

Ash, “Lira biraz daha istikrara kavuşsa bile, üretici fiyatı enflasyonu yüzde 80. Yüzde 36 olarak açıklanan tüketici fiyatı enflasyonu ile bu oran arasındaki fark fiyatlama maliyetinin bir kısmının tüketiciye yansıyacağını gösteriyor. Bu nedenle önümüzdeki birkaç ay içinde enflasyon döviz kurunun nasıl olacağından bağımsız olarak yüzde 50 seviyesine yükselecek gibi görünüyor. Yılın geri kalanıysa döviz kuru ve büyümenin nasıl olacağına bağlı” dedi.

Türkiye Merkez Bankası geçtiğimiz günlerde ihracatçıların döviz gelirlerinin yüzde 25’ini Merkez Bankası’na satma zorunluluğu getirdi.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden Uygulamalı Ekonomi Bölümü Profesörü Steve Hanke, bu adımı yatırımcı güveni açısından kötü bir işaret olarak yorumladı.

Hanke, “Bu döviz kontrolunun ilk unsuru ve olumsuz bir işaret. Para birimleri ve döviz rezervi durumları zayıf olan ülkelerde yaygın görülen bir şey. Türkiye’nin döviz rezervi pozisyonu negatif. Burada yapılmaya çalışılan negatif net pozisyonun azaltılması için dolar edinmeye çalışmak. Merkez Bankası’nın bilançosundaki delik bu döviz regülasyonlarıyla kapatılmaya çalışılıyor” dedi.

Türkiye Birleşik Arap Emirlikleri’nin ardından Suudi Arabistan’la da ilişkilerde gerilimi düşürmek amacıyla adımlar atıyor.

Suudi Arabistan Cemal Kaşıkçı cinayetinin ardından resmi olarak olmasa da Türk ürünlerine boykot uygulamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Şubat ayında Suudi Arabistan’ı ziyaret edeceğini açıkladı.

Gelişmekte olan piyasalar uzmanı Timothy Ash körfez ülkeleriyle gerilimin düşürülmesinin ekonomiye etkisini değerlendirdi.

Ash, “İlişkiler bir yere kadar normalleştirilebilir ancak bu ülkeler yüklü çekler yazmayacaktır. Ucuz birtakım varlıklar olursa, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan bunları satın alacaktır. Çünkü bunlar uzun vadede ilginç yatırım fırsatlarıdır. O nedenle Türkiye Merkez Bankası’na milyarlarca dolar körfez parası aktığını görmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

“Türkiye’de halk şu anda bankacılık sistemine güveniyor ama Lira’ya güvenmiyor”

Peki, Türkiye’de bankacılık sektörü krizi atlatabilecek kadar güçlü mü?

Hanke buna, “Türkiye’deki bankacılık sistemi daha önce benzer döviz krizlerini atlattı. Tarihe baktığımızda bankacılık sektörünün iyi manevra yapıp mali açıdan güçlü kalmayı başardığını görürüz. Ama yine de bu tehlikeli bir oyun. Bütün resmin önemli bir parçası da gözümüzü bankacılık sektöründen ayırmamak. Türkiye’de halk şu anda bankacılık sistemine güveniyor ama Lira’ya güvenmiyor. O nedenle Lira’yı dolara çeviriyor ama para hala bankada” sözleriyle yanıt verdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz ay yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin siyasi ve ekonomik geleceğini bir daha asla Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi küresel ekonomik vesayet kurumlarının reçetelerine teslim etmeyeceğini” söyledi.

Steve Hanke de Türkiye için çözümün içerden gelmesi gerektiği görüşünde.

Hanke, “Sanırım bu konuda Cumhurbaşkanı Erdoğan’la aynı fikirde olma eğilimindeyim. IMF ile anlaşma yenilenmediği zaman bunun iyi bir adım olduğunu düşündüm. Ekonomide yapılacak en iyi şey kendi evinizi toparlamaktır. Çünkü sorunların çoğu ülke içinden kaynaklıdır” dedi.

Türkiye’de ekonomik sorunlar sebebiyle erken seçim çağrılarını da değerlendiren uzmanlara göre, seçimlerin normalde yapılmasının planlandığı 2023, ekonominin mevcut seyri göz önünde bulundurulduğunda fazla uzun bir süre.

VOA Türkçe’ye konuşan uzmanlar, alınan önlemler ve yapılan müdahalelerin ancak bir süre etkili olabileceği görüşünü savunuyor.

Paylaşın

Kendini ‘Ateist’ Olarak Tanımlayanların Oranı Arttı

KONDA Araştırma “TR100_2022: Türkiye 100 Kişi Olsaydı” başlıklı kapsamlı raporunu yayımladı. 18 yaş üzeri nüfusun temsiliyle ortaya çıkan raporda, cinsiyet ve yaş dağılımı, eğitim seviyesi, medeni durum, etnik kimlik dağılımı, din/mezhep dağılımı, sosyal medya kullanımı gibi pek çok alt başlıkla veriler aktarıldı.

Raporda yer alan veriler, aylık sosyal ve siyasal araştırmalar dizileriyle KONDA Barometresi kapsamında 12 yıl boyunca yapılan, Türkiye nüfusunu temsil eden 125 araştırma ve 300 binin üzerindeki görüşmelere dayanıyor. Öte yandan raporda 2008, 2015 ve 2018 yıllarında beş binin üzerindeki görüşmeci ile gerçekleştirilen Hayat Tarzları verileri de yer alıyor.

Raporda, 2021 itibari ile 18 yaş üzeri nüfusu temsil eden 62 milyon 378 bin kişiyi 100 kişi kabul ediyor. Yani KONDA’nın gösterimindeki her bir figür yaklaşık 620 bin kişiye tekabül ediyor.

Gösterimde yer alan başlıklar sırasıyla şöyle: Cinsiyet dağılımı, yaş grup dağılımı, eğitim seviyesi grupları, kadınlarda eğitim seviyesi grupları, medeni durum, evlilik kararı, büyünülen kent, yaşanılan yerleşim tipi, göç durumu, hane nüfusu, oturulan ev tipi, çalışma durumu, ev-araba sahipliği, etnik kimlik dağılımı, din/mezhep dağılımı, dindarlık seviyesi, sosyal medya kullanımı, alkol-sigara kullanımı, hayat tarzı.

Cinsiyet dağılımı ile başlayan rapora göre, Türkiye nüfusunda erkek ve kadın oranı her zaman birbirine eşit: 50 erkek ve 50 kadın.

“Dini inancım yok” diyenlerde artış

Din-mezhep dağılımında her 100 kişinin 94’ü bir dini inancı olduğunu belirtiyor. Bunların 88’i Sünni Müslüman, 5’i ise Alevi Müslüman. Dikkat çeken verilerden biri ise “Dini inancı yok” seçeneğindeki artış. 2011’de dini inancı olmayanların oranı yüzde 2 iken, 2021’e gelindiğinde bu oran yüzde 6’ye yükselmiş durumda.

Türkiye toplumu geçen on seneye göre daha yaşlanmış bir görüntü ortaya koyuyor. 18-32 yaş arası nüfus oranı 2011’de yüzde 39 iken, 2021’e gelindiğinde bu oran yüzde 33’e düşmüş durumda.

Toplumun dindarlık seviyesinde özel bir değişiklik göze çarpmasa da kendini “İnançsız/ateist” olarak tanımlayanların oranında belirgin bir artış var. 2011’de yüzde 2 olan inançsız/ateist oranı, 2021’de yüzde 7’ye yükselmiş durumda.

Kadınların yüzde 56’sı kendini “ev kadını” olarak tanımlıyor. 2011’de kendini “ev kadını” olarak tanımlayanların oranı ise yüzde 68. Bir diğer dikkat çekici veri ise işçi-esnaf kadınların oranındaki artış. 2011’de kendini “işçi-esnaf” olarak tanımlayan kadınların oranı yüzde 8 iken, 2021’e geldiğimizde bu oran yüzde 16.

Her 100 yetişkinden 31’i hayat tanımını tanımlarken ‘modern’ cevabı veriyor

Her 100 yetişkinden 31’i hayat tarzını tanımlarken “modern” cevabını veriyor. Bu oran 2012 yılında yüzde 27. Kendini “dindar muhafazakâr” olarak tanımlayanların oranında ise azalma var. 2012’de yüzde 27 olan oran, 2021’de 24’e düşmüş durumda.

Türkiye toplumunun genel eğitim seviyesi son on senede görünür biçimde artsa da hâlâ her 100 kişiden 7’si herhangi bir örgün eğitim almamış.

Türkiye toplumunun üçte ikisi evli veya evlenmek üzere. Bekârların oranı on yıl içinde artarak yüzde 20’den yüzde 29’a çıkmış durumda.

Toplum, küçülen birimler halinde yaşamaya başlıyor. Hane nüfusuna 2011 yılında 9 ve daha fazla kişi diyenlerin oranı yüzde 3 iken, 2021’de bu oran yüzde 1’e düşmüş durumda.

Toplumun televizyon izleme oranında ciddi bir düşüş gözlemleniyor. 2012 yılında televizyondan haber izlemediğini belirtenlerin oranı yüzde 4 iken,  2021’de yüzde 28’e dek yükselmiş.

Son on yıldır gazete okuma oranı sürekli azalıyor. Her dört yetişkinden üçü gazete okumadığını belirtiyor. 2014’te yüzde 30 olan gazete okuru oranı, 2020’de yüzde 25’e düşmüş durumda.

Hem ev hem de araba sahipliği oranı yarıdan az. Toplumun yaklaşık beşte birinin ne ev kendisinin ne de arabası var.

Kişilerin halen yaşadıkları yer, doğdukları yer ve babalarının doğum yeri kullanılarak yapılan hesaplar sonucunda edinilen bulguya göre; “toplumun yarıya yakını hayatının bir noktasında bulunduğu yerden göçmüş kişilerden oluşuyor.”

Konda, söz konusu araştırmayla ilgili şu bilgileri aktardı:

“Gösterimde yer alan oranların büyük bir kısmı o yıl gerçekleştirilen, aynı örneklem yönteminin uygulandığı on bir farklı araştırmanın toplu verileriyle hesaplandı. Bazı dağılımlar ise o sene içinde gerçekleştirilmiş tek bir araştırmanın verisine dayandığı gibi, birden fazla araştırmanın bileşik verisini de sunabiliyor. Gösterimde yer alan oranların her biri en az 2700, en fazla da 33 bin kişilik verilerden faydalanarak hesaplandı.”

Paylaşın

Adliyede ‘Tutuklama’ Krizi

Ankara Adliyesi’nde bir süredir bazı sulh ceza hâkimlikleri ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı arasında “tutuklama krizi” yaşandığı ortaya çıktı. Sulh ceza hâkimlikleriyle ilgili adliyede oluşan bu rahatsızlık, savcılık yetkilileri tarafından HSK’ya da iletildi. Savcılık ile hâkimler arasındaki gerginliğin devam ettiği belirtildi.

Özellikle bazı suç örgütlerine yönelik düzenlenen operasyonlarda tutuklamaya sevk edilen kimi şüphelilerin serbest bırakılmasının savcılıkta rahatsızlık yarattığı bildirildi. Hatta başsavcılık yetkililerinin, bekledikleri tutuklama kararlarını vermeyen sulh ceza hâkimlerinin değiştirilmesini Hâkimler ve Savcılar Kurulu’ndan (HSK) istediği öğrenildi.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın haberine göre, başkent merkezli kritik soruşturmalar yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, son dönemde tutuklamaya sevk ettiği bazı şüphelilerle ilgili sulh ceza hâkimlerinden istediği kararları alamadı.

Uyuşturucu baronu olduğu iddia edilen Nejat Daş ve Çetin Gören’in tutuklandığı bataklık operasyonu ile Milli Emlak yolsuzluğu dosyasında bazı şüphelilerin tutuklanmaması, eleştirilen bu kararlar arasında yer aldı. Bataklık soruşturmasında şüphelilere uyuşturucu taşımak için gemisini sattığı iddia edilen iş insanı U.Ş. serbest bırakılmış, ancak hakkında yakalama kararı çıkarılınca bir süre firar etmişti.

Başka bir soruşturmada dolandırıcılık iddiasıyla tutuklanan Doğan Çelik’in itiraz üzerine 11 gün sonra serbest bırakılması da uzun süre tartışıldı.

Serbest bırakıldı, firar etti

Bu durumun son güncel örneği ise iki dosya üzerinde yaşandı. Silah kaçakçılığı, uyuşturucu satıcılığı ve örgüt yöneticiliği iddiasıyla gözaltına alınan Serkan Tosun, 23 Aralık’ta savcılık tarafından tutuklama istemiyle sulh ceza hâkimliğine sevk edildi. Ancak sulh ceza hâkimliği, adli kontrol kararıyla Tosun’u serbest bıraktı.

Tosun, serbest kalır kalmaz kendi aleyhinde verdiği ifadede “Uyuşturucuyu Serkan Tosun’dan alıyorduk” diyen kişiyi pompalı tüfekle ayağından vurdu. Yeniden gözaltına alınan Tosun, sevk edildiği sulh ceza hâkimliği tarafından ikinci kez serbest bırakıldı. Savcılık, karara itiraz etti, yeniden yakalama kararı çıkarıldı. Ancak Serkan Tosun, kayıplara karıştı.

İkinci olay ise 16 milyon euroluk üç ayrı sahte senet düzenlenerek dolandırıcılık yapıldığı iddiasıyla yürütülen soruşturmada gözaltına alınan avukat O.G.’nin serbest bırakılması olayında yaşandı. G., çıkarıldığı Ankara 8. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından adli kontrol kararıyla serbest bırakıldı.

Sulh ceza hâkimlikleriyle ilgili adliyede oluşan bu rahatsızlık, savcılık yetkilileri tarafından HSK’ya da iletildi. Savcılık ile hâkimler arasındaki gerginliğin devam ettiği belirtilirken, HSK’nın bu krize nasıl müdahale edeceği ise merak konusu oldu.

Soylu’nun Gül’e karşı kozu

Öte yandan organize suçlara karışan bazı şüphelilerin adliyede serbest bırakılmasının emniyette de eleştiri konusu olduğu öğrenildi. Hatta Serkan Tosun’un serbest kalmasının emniyet kaynakları tarafından haber yaptırılması da bunun işareti olarak yorumlandı. Yargı kulislerinde, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bu durumu, uzun süredir aralarındaki çekişme olan Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e karşı kabinede kullandığı da konuşuluyor.

Paylaşın

Dikkat Çeken Araştırma: Türkiye’nin Stresi Yüksek Mutluluğu Düşük

Türkiye’de her 10 kişiden 4’ü kendini ne mutlu ne de mutsuz hissediyor. Her 10 kişiden 3’ü ise kendini mutsuz hissediyor. Mutlu hissedenlerin oranı ise ne yazık ki azınlıkta. Yine her 10 kişiden 6’sı kendini stresli hissediyor. 

NG Araştırma bu sorunun cevabını öğrenmek için 29 Aralık 2021 – 10 Ocak 2022 tarihleri arasında, benderimki.com aracılığıyla 15 yaş üzeri Türkiye geneli 1938 kişinin katıldığı bir kamuoyu araştırması yaptı. Araştırmada katılımcıların yüzde 52’si şu an bir işte çalışmadıklarını, yüzde 48’i ise çalıştıklarını belirtti.

Ne kadar mutluyuz?

Katılımcılara sorulan sorulardan biri ne kadar mutlu olduklarıydı.

Her 10 kişiden 4’ü kendini ne mutlu ne de mutsuz hissediyor. Her 10 kişiden 3’ü ise kendini mutsuz hissediyor. Mutlu hissedenlerin oranı ise ne yazık ki azınlıkta. Yani araştırmaya katılanları yüzde 28’i kendisini mutlu, yüzde 30’u mutsuz, yüzde 42’si ne mutlu ne de mutsuz hissediyor.

Her 10 çalışandan 3’ü kendini mutlu hissederken her 10 çalışmayandan 2’si kendini mutlu hissediyor. NG Araştırma, aradaki farkın az olmasının iş hayatında da olası sorunlara işaret ediyor olabileceğini söylüyor ve Türkiye’de çalışma durumunun mutluluğa etkisinin oldukça az olduğunu vurguluyor.

Stresli miyiz?

Katılımcılara yöneltilen bir diğer soru günlük hayatta ne kadar stresli oldukları üzerineydi.

Buna göre, her 10 kişiden 6’sı kendini stresli hissediyor.

Araştırmada stresle, eğitim düzeyi arasındaki bağlantıda inceleniyor ve buna göre, üniversite mezunlarının yüzde 65’i kendini stresli hissederken, ilkokul mezunlarında bu oran yüzde 56.

Stresle mutluluk arasındaki ilişkiyi incelendiğinde arada kuvvetli bir bağ olduğu ortaya çıkıyor. Stresli olduğunu söyleyenler arasında mutlu olanların oranı sadece yüzde 13.

Strese sokan nedenler ne?

Peki, bizi en fazla strese sokan sebepler neler?

Sonuçlara göre, her 3 kişiden 1’inin en büyük stres kaynağı ekonomik sebepler. 5 kişiden 1’inin ise gelecek kaygısı.

Koronavirüs tüm dünyada en önemli gündem maddesiyken Türkiye’de ancak 4. sırada kendine yer ediniyor. Ekonomik sebepler ve gelecek kaygısı, sağlıktan bile daha fazla stres kaynağı haline gelmiş durumda.

En büyük stres nedenleri ve oranları şöyle sıralanıyor:

  • Ekonomik nedenler – Yüzde 35,69
  • Gelecek kaygısı –  Yüzde 22,42
  • İş / Okul – Yüzde 10,43
  • Koronavirüs salgını – Yüzde 6,71
  • Aile – Yüzde 6,66
  • Duygusal sebepler – Yüzde 6,66
  • Geçmişte yaşadıklarım – Yüzde 4,13
  • Genel sağlığım – Yüzde 4,03
  • Trafik – Yüzde 1,96
  • Hiçbiri – Yüzde 1,29

Gelecekten beklentimiz ne?

İnsanların gelecekten beklentileri neler? Gelecekte daha mutlu olacaklarını düşünüyorlar mı?

Katılımcıların yüzde 45’i gelecekte daha mutlu olacağını düşünüyor. Kalanların yarısı şimdiki kadar, diğer yarısı da daha az mutlu olacağını düşünüyor.

Bu soruya gelen yanıtlar detaylı analiz edildiğinde kadınların geleceğe daha pozitif baktıklarını görülüyor. Her 10 kadından 5’i gelecekte daha mutlu olacağını düşünürken, erkeklerde bu sayı 10 kişiden 4’e düşüyor.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

AB Ve NATO’nun Türkiye’ye İhtiyacı Var

“Euobserver” haber sitesinde Koert Debeuf tarafından kaleme alınan bir analizde, AB ve NATO’nun kendi güvenliği için Türkiye’ye ihtiyacı olduğu yorumu yapıldı. Yazıda, AB ve Türkiye arasında stratejik ilişkilerin son yıllarda kötüleştiği hatırlatıldı.

Balkanlar, Suriye, Afganistan, Karadeniz bölgelerinin istikrarı ve göç konusunda AB ve NATO’nun Türkiye’ye mutlaka ihtiyacı olduğu ifade edilen analizde, “Avrupalıların, Türkiye’nin cumhurbaşkanından daha fazlası olduğunu kabul etmesi gerekiyor.” denildi.

Türkiye olmadan Suriye sorunu nasıl çözülecek?

Ankara’nın Suriyeli göçmenlere kapısını açıp en fazla göçmeni ağırlayan ülke olduğu kaydedilen analizde Türkiye’nin Suriye’nin içindeki göçmen kamplarına yine en fazla insani yardım yapan ülke olduğu hatırlatıldı.

AB ve ABD’nin hala Suriye ile ilgili barış sürecine taraf olamadığı, buna karşılık AB’nin ‘ortağı’ Türkiye’nin müzakere masasında olduğu kaydedilen yazıda, Suriye’den gelecek göçün ve bu ülkedeki katliamın durdurulması için AB’nin mutlaka Türkiye’ye ihtiyacı olduğu uyarısı yapıldı.

Batı Balkanlar ve Türkiye

AB’nin Batı Balkanlarda itibarının son yıllarda giderek azaldığı değerlendirmesi yapılan yazıda, Makedonya, Kosova, Arnavutluk ve Bosna-Hersek’te yaşanan son krizlere atıfta bulunuldu.

AB’nin Balkanlar‘daki genişleme sürecinin durmasıyla bu bölgedeki etkisinin azaldığı hatırlatılan yazıda, bununla birlikte tarihi ve kültürel bağları olan Türkiye’ye buradaki halkların daha fazla güvendiği ifade edildi.

Analizde, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Kosova’daki krizlerin aşılmasında AB’nin Türkiye’nin uzmanlığına daha fazla ihtiyacı olabileceği yorumu yapıldı.

Karadeniz bölgesindeki istikrara Türkiye’nin katkısı ne olur?

İngiltere’nin AB’den ayrılmasıyla Brüksel’in askeri kapasitesi ve stratejisinin azaldığı hatırlatılan yazıda, son dönemde Türkiye ve Fransa arasında Doğu Akdeniz, Libya ve Ermenistan konusunda yaşanan krizlere atıfta bulunuldu.

Yazıda bu görüş ayrılıklarının bir tarafa bırakılarak, Türkiye’nin Karadeniz’de bir ortak olarak görülmesi gerektiği yorumu yapılırken, Brüksel ve Ankara arasındaki stratejik iş birliğinin Rusya’nın genişlemesinin önündeki tek yol olduğu vurgulandı.

Yazıda, göç dalgasının güvenlik sorunu olmadığı, güvenlikten doğan bir sorun olduğunun anlaşılması gerektiğinin altı çizilerek, “Suriye’de savaş olmasıydı, IŞİD gücünü artırmasaydı, Esad rejimi halkını bombalamasıydı, 2015 yılındaki göç krizi yaşanmazdı” dendi.

Libya’dan örnek verilen yazıda, “Libya siyasi olarak 2013 yılında çökmeseydi, binlerce göçmenin Akdeniz’i aşarak Avrupa’ya geldiğini görmezdik” ifadelerine yer verildi.

“Suriye ve Libya’daki krizler önlenebilir, uçuşa yasak bölgeler binlerce insanı kurtarabilir, IŞİD’in Suriye’nin önemli bir bölümünü ele geçirmesiydi bu kaos ortamı olmazdı” denilen yazıda, bu hatalarla ilgili Batı ülkelerinin de kendilerini sorgulamasın zamanın geldiği yorumu yapıldı.

Son olarak Türkiye’nin Afganistan’da da önemli rol oynadığı, çatışma riski olan Irak’ın Türkiye’nin komşusu olduğu hatırlatılan yazının sonuç bölümünde, AB ve Türkiye için stratejik işbirliğinin geliştirilmesinden başka çözümün olmadığı uyarısı yapıldı.

(Kaynak: euronews)

Paylaşın

HRW: Türkiye Uluslararası İnsan Hakları Hukukunu Hiçe Sayıyor

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) bugün yayınlanan 2022 Dünya Raporunda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin Türkiye’nin insan hakları sicilini onlarca yıl geriye götürdüğünü ve uluslararası insanları hukukunu açıkça hiçe saydığını belirtti.

Raporda, İstanbul Sözleşmesi’nin feshi ile AİHM’in Kavala kararının tanınmaması yer aldı: Türkiye, 2021 yılında, İstanbul Sözleşmesi olarak da bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden çekilen ilk ülke oldu.

Aralık ayında insan hakları savunucusu Osman Kavala’nın serbest bırakılmasının reddedilmesi üzerine, Avrupa Konseyi hükümetin Kavala’nın serbest bırakılmasını gerektiren bağlayıcı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını ısrarla hiçe saymasına karşı yaptırım sürecini başlattı. Avrupa Konseyi tarihinde böyle bir yaptırım süreciyle karşı karşıya kalan ikinci ülke Türkiye oldu.”

“Keyfi ve hukuka aykırı tutukluluk”

İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, “Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz yıl Türkiye’yi uluslararası insan hakları hukukunun sunduğu çerçevenin dışına çıkaran bir rota izledi” dedi.

Williamson “İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, kadın hakları ve aile içi şiddetle mücadele çabalarında önemli bir gerileme anlamına geliyor; Osman Kavala’nın keyfi ve hukuka aykırı tutukluluk haline son vererek onu serbest bırakmaktansa, Avrupa Konseyi tarafından yaptırıma tabi tutulmayı tercih etmek ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne itaatsizliğin açık bir göstergesidir,” şeklinde konuştu.

“Kısıtlayıcı bir ortam hüküm sürüyor”

Raporda, Türkiye ile ilgili şu tespitler sıralandı:

  • Türkiye’de medya, insan hakları savunucuları, LGBTİ+ toplumu, Kürt siyasal aktivistler ve hükümetçe muhalif olarak algılanan diğer kişiler açısından kısıtlayıcı bir ortam hüküm sürüyor.
  • Mecliste yer alan, muhalif Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) önde gelen eski siyasetçileri beş yıldan beri tutuklu olarak cezaevinde bulunuyorlar, partinin tamamı hakkında ise Anayasa Mahkemesi’nde açılmış bir kapatma davası var.
  • Mahkemeler üzerinde tesis edilmiş siyasi kontrol, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesinin uğradığı derin erozyonunun merkezinde yer alıyor.
  • Kolluk güçlerinin faili olduğu hak ihlali ve zorla kaybetme vakalarında, hala bir cezasızlık kültürü hüküm sürüyor.
  • Türkiye, diğer ülkelerden gelen sığınmacılara ilaveten, ülkedeki tahminen 3,7 milyon Suriyeli mülteci ile beraber hala dünyada en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülke. 2021’de İran ile doğu sınırı boyunca bir duvar inşa etmeyi sürdürdü ve sınırı geçmeye çalışırken yakalanan Afganistanlı ve başka ülkelerden sığınmacıları, sorgusuz sualsiz geri itti.

Dünyada “demokrasinin cazibesi”

İnsan Hakları İzleme Örgütü bu yıl 32. yayınlanan 752 sayfalık Dünya Raporu 2022’de yaklaşık 100 ülkedeki insan hakları uygulamalarını gözden geçiriyor.

Direktör Kenneth Roth, otokrasinin yükselişte olduğuna ilişkin yaygın kabul gören kanaate karşı çıkıyor: “Çok sayıda insan tutuklanma veya vurulma riskini dahi göze alarak, farklı ülkelerde, art arta sokağa döküldüler ki bu demokrasinin hala güçlü bir cazibeye sahip olduğunu gösteriyor. Bu arada otokratlar da seçimleri kendi lehlerine manipüle etme konusunda daha büyük güçlükler yaşıyorlar.”

Roth, buna rağmen, ulusal ve küresel zorlukların üstesinden gelmek ve demokrasinin vaat ettiği kazanımların edinilmesini sağlamak için, demokratik liderlerin daha iyi bir iş çıkartmaları gerektiğini ifade etti.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

Batık Krediler 200 Milyar Liraya Yaklaştı

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) verilerine göre, izlemedeki krediler 450 milyar liraya yükselirken bu kredilerin bir bölümünün gelecek 3-4 ayda donuk alacağa dönüşeceği ve bu miktarın 200 milyar liraya doğru gideceğine dikkat çekiliyor.

BDDK verilerine göre, Kasım 2021’de bankaların sektörlere kullandırdığı toplam nakdi kredi miktarı bir önceki yıla göre yaklaşık 1 trilyon 170 milyar TL artışla 4 trilyon 944 milyar liraya yükseldi. Bankaların batık kredi oranı ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 6 artışla 150 milyar 305 milyon liradan 159 milyar 943 milyon liraya yükseldi.

Cumhuriyet’ten Şehriban Kıraç’ın haberine göre, yakın izlemedeki krediler 450 milyar liraya yükselirken bu kredilerin bir bölümünün gelecek 3-4 ayda donuk alacağa dönüşeceği ve bu miktarın 200 milyar liraya doğru gideceğine dikkat çekiliyor.

BDDK’nin verilerine göre en fazla kredi batıran sektörler ise şöyle:

Perakende ikinci oldu

Miktar olarak en fazla krediyi son bir yılda inşaat sektörü batırdı. Toptan ve perakende ticaret, motorlu araçlar servis hizmeti sektöründe takipteki kredi miktarı 23 milyar 774 milyon lira oldu. Geçen yıl aynı dönemde bu miktar 24 milyar 110 milyon liraydı. Perakende sektörü takipteki kredinin en fazla olduğu ikinci sektör oldu.

2020 Kasım döneminde imalat sanayisinde takipteki kredi miktarı 27 milyar 832 milyon lirayken geçen yılın aynı döneminde bu miktar 23 milyar 417 milyon liraya indi. Bu rakamla imalat sanayisi en fazla takipteki kredi miktarı olan sektörler arasında üçüncü oldu.

Turizm sektöründe son bir yılda batık kredi miktarı 785 milyon liralık artışla 8 milyar 262 milyon liraya yükseldi. Bu dönemde taşımacılık, depolama ve haberleşme sektöründe takipteki kredi miktarı 6 milyar 901 milyon lira olurken tarım sektöründeki batık miktarı ise 4 milyar 416 milyon liraya çıktı.

Paylaşın

CHP, Katarla İlişkiler İçin Araştırma Komisyonu İstedi

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Türkiye ile Katar arasında geliştirilen ilişkilerin, “Türkiye’nin çıkarlarını zedelediği” gerekçesiyle Meclis tarafından incelenmesi için Araştırma Komisyonu kurulmasını istedi.

BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’ın haberine göre; CHP Grup Başkanvekilleri Engin Altay, Özgür Özel ve Engin Özkoç tarafından hazırlanan araştırma önergesi TBMM Başkanlığı’na sunuldu.

TBMM Genel Kurulu’nda bugün görüşülmesi istenecek önergede, Türkiye-Katar ilişkisinde iktidarın attığı adımların, Katar’ın Türkiye’deki çıkarlarını korumaya yönelik olduğu vurgulandı.

Önergede,“İktidarın yıllardır uygulamaya koyduğu kimi siyasi ve ekonomik karar ve tercihlerin, Katar’ın Türkiye’deki çıkarlarını korumaya yönelik olduğu açıkça görülmektedir” denildi.

Önergede araştırılması istenen bazı iddialar şöyle ifade edildi:

  • Türkiye’nin ulusal tank projesinin, tank üretimi konusunda hiçbir birikimi olmayan Katar Ordusunun ortak olduğu bir şirkete teslim edilmesi ve bu projeyle ilgili olarak Tank Palet Fabrikasının ihalesiz ve bedelsiz olarak devredilmesi,
  • Katarlıların da işletmecisi olduğu limanların işletme hakkı sürelerinin 49 yıla uzatılması,
  • Hiçbir geçerli gerekçesi ve ihtiyacı olmadığı halde Katarlıların arsa topladığı Kanal İstanbul Projesiyle ilgili anlamsız ısrarlar,
  • Katar’ın Exxon Mobil-Katar Petrolleri Ortaklığı aracılığıyla, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminden, bir bölümü Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı içinde kalan bir bölgede ve Ada’nın ortak sahibi Kıbrıs Türklerinin haklarını ihlal ederek doğalgaz arama izni almasına sessiz kalınması,
  • Türkiye’de de maç yayınlarını alan Katar merkezli medya kuruluşunun, spor kulüplerine yapması gereken 300 milyon liralık ödemenin Devlet tarafından yapılması,
  • Bir rekabet ortamı oluşturulmadan Borsa İstanbul’un yüzde 10 hissesinin Katara satılması.
Paylaşın