Yoksulluk Ailelerin Yüzde 74’ü Bebek Maması Almakta Zorlanıyor

Pandemide artan çocuk yoksulluğunu göz önüne seren en önemli fotoğraflardan biri, marketlerde bebek mamalarına takılan kilitler oldu. Son bir yılda -markalarına göre- yüzde 50-70 arasında zamlanan mamalara erişebilmek oldukça zor.

Bebek maması fiyatlarını düşürmek için harekete geçen iktidar, 12 Şubat tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan kararla bu ürünlerde KDV’yi yüzde 8’den yüzde 1’e indirmişti. 13 Şubat itibarıyla uygulamaya geçirilen kararın üzerinden yaklaşık 1,5 ay geçti. Ebeveynler, KDV indiriminin çoktan eridiği görüşünde.

Aynur Tekin’in Gazete Duvar’da yer alan haberine göre, Derin Yoksulluk Ağı’nın düzenli geliri olmayan, günlük ve güvencesiz işlerde çalışan 103 hane ile görüşerek hazırladığı “Türkiye’de Çocuk Yoksulluğu” raporuna göre, derin yoksulluk yaşayan ailelerin yüzde 74’ü bebek maması almakta zorlanıyor. Ailelerin yüzde 21’i ise mamaya ya da beze hiçbir şekilde erişemiyor. Çocuk gelişimi uzmanları, beyin gelişimi için 0-3 yaş arası beslenmenin hayati önem taşıdığını ve yeterli beslenemeyen çocuklarda bu durumun telafisi mümkün olmayan zararlar oluşturacağını belirtiyor.

Derin Yoksulluk Ağı’ndan Şeyma Duman sahadaki gözlemlerini “Mama inanılmaz elzem bir ihtiyaç, sahada bu çok dikkatimizi çekiyor” sözleriyle anlatıyor. Duman, derin yoksulluk yaşayan hanelere belediye ve kaymakamlık tarafından gönderilen erzak kolisinde çocuklara ya da bebeklere yönelik bir ürünün bulunmadığını belirtiyor.

“Erzak kolisinde makarna, pirinç, salça oluyor ama çocuklara ya da bebeklere dair içinden hiçbir şey çıkmıyor. Bebeklere dair, İBB’nin bebek destek paketi var. Aileler için oraya da yönlendirmede bulunduk lakin kontenjanlarının dolduğunu söylediler. İBB’nin de kapasitesi yetersiz kalabiliyor, bazen. Zaten bu destekleri en fazla 1-2 aylık bir periyodu karşılayabilecek destekler oluyor.”

Peki bebek maması alamayan aileler, bebeklerini neyle besliyor? Şeyma Duman, ailelerin 0-3 yaş çocuklarını hazır çorba, şekerli su, pirinç lapası, çay gibi bu yaş grubu için besin değeri yeterli olmayan besinlerle beslemek zorunda kaldığını anlatıyor.

“Beslenemeyen bu çocuklar hayata oldukça geriden başlıyorlar”

Derin yoksulluk yaşayan aileler mama almak istediğinde ise marketlerde satılan ve halk arasında muhallebi diye adlandırılan mamaları tercih etmek zorunda kalıyor. Un ve tahıl içeren bu mamaların 200 gramı 15 liraya satılırken, besin değeri yüksek mamaların 300 gramı 97 liraya satılıyor. 6 ay ila 1 yaş arasındaki bir bebeğin besin değeri yüksek bir mama ile beslenmesinin aylık maliyeti ise bin 500- 2 bin TL arasında değişiyor.

Şeyma Duman, bu oranın neredeyse bir asgari ücretin yarısı olduğuna dikkat çekiyor; Aileler bu ucuz dediğimiz mamaları almaya çalışıyor. Bunlarla bir şekilde öğünleri geçiştiriyor, sağlıklı beslenmeden bahsedemeyiz. Beslenemeyen bu çocuklar hayata oldukça geriden başlıyorlar. Aslında bu çocuklarda önlenemez, geri dönülemez hasarlara yol açıyor.

Şeyma Duman, derin yoksulluğun ve buna bağlı olarak yetersiz beslenmenin çocuklarda bir ömür boyu sürecek etkileri olduğuna dikkat çekiyor:

“Yetersiz beslenmenin çocuklar üzerinde gelişim sağlığı açısından zorlayıcı yönleri var. Yoksulluk koşullarında büyüyen çocuklara, okula başladıklarında öğrenme güçlüğü tanısı konulabiliyor. Bunda tek faktör beslenme değil. Çocuklar aslında büyürken ev içinde fazla uyarana da maruz kalmıyorlar. Bir kreşe, bir anaokuluna gitme imkanları zaten olmuyor. Ev içinde oyuncak ya da işte gelişim dönemlerini destekleyebilecek herhangi bir materyal de olmuyor. Ebeveynlerde de okuma yazma oranı oldukça düşük, hatta çoğu ailede okur yazar yok diyebilirim. Dolayısıyla çocuklarda kelime haznesi de gelişmiyor. Bunlarla ilgili herhangi bir destek de almadığı için okulda akranlarıyla karşılaştığında bir geride kalma durumu oluyor. Çocuklar bunu birinci, ikinci ve üçüncü sınıflarda aşamayınca altıncı, yedinci sınıfa gitmesine rağmen hala okuma yazma bilmeyen çocuklar görüyoruz. Geri dönülmez hasarlar derken işte bunu kastediyoruz.”

Mama fiyatları, orta sınıfı da zorluyor. İkiz bebek annesi Yeliz Yirmibeş, ocaktan bu yana yapılan zamların dayanılmaz boyutlara ulaştığını söylüyor. Durumu, “Gerçekten çok yüksek. Daha iki gün önce hesapladık, iki bebeğin aylık masrafı 4 bin lira” sözleriyle özetliyor.

Mamaları internet üzerinden aldığını ve kampanyaları takip ettiğini belirten Yeliz Yirmibeş, ebeveynlerin uygun fiyatlı ürün bulmak için çabaladığını ifade ediyor. “Ama internette sınır var, belli bir sayının üzerinde sipariş veremiyorsun. Marketlerde ve eczanelerde daha pahalıya satılıyor. Bu ülkede internet kullanmayı bilmeyen kişiler de var. Onlar mecburen buralardan daha yüksek fiyata almak zorunda kalıyor.”

Paylaşın

Avrupa’da En Ucuz İş Gücü Türkiye’de

Avrupa ülkelerinde karşılaştırmalı iş gücü maliyetlerine bakıldığında en ucuz iş gücünün Türkiye’de olduğu ortaya çıkıyor. 2020 yılı verilerine göre Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde saatlik ortalama iş gücü maliyeti 28,6 euro iken Türkiye’de 3,7 euro seviyesinde. Türkiye’de 2016 yılında saatlik iş gücü maliyeti 6,6 euroydu.

AB İstatistik Ofisi (Eurostat) Avrupa’da iş gücü maliyetlerini açıkladı. Eurostat’ın 2021 verilerinde Türkiye yer almıyor. Ancak Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden Türkiye’nin 2020 yılı verilerini görmek mümkün.

TÜİK’e göre 2020’de iş gücü maliyeti 29,8 TL (3,7 Euro)

Buna göre 2020 yılında Türkiye’de iş gücü maliyeti saatlik ortalama 29,8 TL oldu. Merkez Bankası verilerine göre 2020 yılında ortalama Euro kuru 8,03 liraydı. Bu durumda Türkiye’de 2020 yılı saatlik ortalama iş gücü maliyeti 3,7 euro oluyor.

2020 yılı verilerine göre AB ortalaması 28,6 euro iken Türkiye, iş gücünün en ucuz olduğu ülke olarak son sırada yer alıyor. Daha sonra 6,2 Euro ile Sırbistan, 6,5 Euro ile Bulgaristan ve 8,2 Euro ile Romanya yer aldı.

2020’de listenin zirvesinde ise 47,3 Euro ile Norveç yer aldı. 2020’de diğer bazı ülkelerde saatlik ortalama iş gücü maliyeti şöyle oldu: Belçika 41,1 Euro, Hollanda 37,4 Euro, Fransa 37,4 Euro, Almanya 36,7 Euro, Yunanistan 16,9 Euro, Hırvatistan 10,8 Euro ve Macaristan 9,9 Euro.

Koronavirüs salgını: 45 can kaybı, 13 bin 367 yeni vaka

Veriler Türkiye’de saatlik iş gücü maliyetinin yıllar içinde düştüğünü ortaya koyuyor. Eurostat verilerine göre 2016’da Türkiye’de saatlik iş gücü maliyeti 6,6 euroydu. 2016-2020 arasını kapsayan 4 yılda saatlik ortalama iş gücü maliyeti TL bazında yüzde 35 artarken euro bazında ise yüzde 44 düştü.

AB’de 2021’de durum nasıl?

2021 yılında ise AB ülkelerinde saatlik ortalama iş gücü maliyeti 29,1 Euro olarak ölçüldü. İş gücü maliyetinin en yüksek olduğu ülke ise 51,1 euro ile Norveç oldu. Bu ülkeyi Danimarka (46,9 Euro), İzlanda (43,3 Euro), Lüksemburg (43 Euro), Belçika (41,6 Euro), İsveç (39,7 Euro), Hollanda (38,3 Euro), Fransa (37,9 Euro), Avusturya (37,5 Euro) ve Almanya (37,2 Euro) takip etti.

Eurostat’ın 2021 verilerine göre Sırbistan’da saatlik iş gücü maliyeti 6,9 euro oldu. Bu ülkenin üstünde diğer Balkan ülkeleri Bulgaristan (7 Euro) ve Romanya (8,5 Euro) yer aldı. İş gücü maliyetleri uluslararası yatırım kararlarında dikkate alınan unsurlardan birisi.

Emeğin en pahalı olduğu alan finans ve sigorta; en ucuz konaklama ve yiyecek sektörü

Ortalama iş gücü maliyeti sektörlere göre büyük değişim gösteriyor. TÜİK verilerine göre 2020 yılında saatlik iş gücü maliyetinin en yüksek olduğu alan 84,9 TL ile finans ve sigorta faaliyetleri olurken en düşük maliyet 15,7 TL ile konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinde gerçekleşti. İnşaat da 15,9 lira ile oldukça ucuz bir alan. Eğitim ise 65,6 TL ile en yüksek ikinci alan olarak kayıtlara geçti.

Çin kişi başında milli gelirde Türkiye’yi geçti

Öte yandan 2002 yılında Türkiye’de kişi başına milli gelir 3 bin 688 dolar iken Çin’de bin 149 dolar seviyesindeydi. Yani, Türkiye’deki gelir Çin’in 3,2 katıydı. Ancak 2018 yılında Çin kişi başına düşen milli gelirde 58 yıl sonra Türkiye’yi geride bırakmayı başardı. 2020 yılında Türkiye’de kişi başına milli gelir 8 bin 538 dolar olurken Çin’de 10 bin 500 dolar oldu.

(Kaynak: Euronews)

Paylaşın

Türkiye, Kadına Şiddette Avrupa Ve OECD’nin Lideri

Avrupa’da erkeklerden fiziksel veya cinsel şiddet gören kadın oranının en yüksek olduğu ülke Türkiye. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyeleri arasında da kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke yine Türkiye.

OECD 2019 yılı verilerine göre Türkiye’de kadına şiddet oranı yüzde 38. Neredeyse 10 kadından 4’ü hayatında mutlaka erkek şiddetine maruz kalıyor. Peki, dünyada kadına şiddetin en fazla olduğu ülkeler hangisi? Avrupa’da kadına şiddet ne durumda?

Kadına erkek şiddeti tüm dünyada büyük bir sorun. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmasının ardından Türkiye’de kadına karşı şiddetle mücadele tartışma konusu.

OECD verileri “hayatlarından en az bir kere eşi veya sevgilisinin fiziksel ve/veya cinsel şiddetine maruz kalan kadınların oranını” gösteriyor. Buna göre Türkiye’de kadına şiddet oranı yüzde 38. Gerek Avrupa ve OECD ülkeleri gerekse G20 üyeleri arasında kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke Türkiye.

ABD kadına yönelik şiddette yüzde 36 ile 4. sırada

Kadına şiddet oranında Türkiye’nin ardından yüzde 37 ile Kolombiya geliyor. Ardından Kosta Rika ve ABD yüzde 36 ile sıralanıyor. Dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden ABD’de kadınların yüzde 36’sının ömürlerinden en az bir kere erkeklerin fiziksel ve/veya cinsel şiddetine maruz kalması dikkat çekici. Yine hayat standardının oldukça yüksek olduğu ülkelerden Yeni Zelanda’da kadına şiddet oranı yüzde 35.

Kadına şiddetin en düşük olduğu ülke Kanada

OECD ülkeleri arasında kadına erkek şiddetinin en düşük olduğu ülke yüzde 2 ile Kanada. Hemen üstünde yüzde 7 ile Şili ve yüzde 10 ile İsviçre geliyor.

Avrupa’da kadına şiddet ne durumda?

Türkiye zirvede yer almasına rağmen birçok Avrupa ülkesinde de kadına şiddet oranının yüksek olması dikkat çekiyor. Buna göre Letonya ve Danimarka’da kadına şiddet oranı yüzde 32. Bu oran Finlandiya’da yüzde 30 ve İngiltere’de yüzde 29.

Kadına şiddet oranı diğer ülkelerde ise şöyle: İsveç yüzde 28, Norveç yüzde 27, Hollanda yüzde 25, Belçika yüzde 24, Almanya yüzde 22, İtalya ve Yunanistan yüzde 19, Japonya yüzde 15 ve Meksika yüzde 14.

Türkiye’de kadın cinayetleri

Öte yandan, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre 2021 yılında Türkiye’de 280 kadın cinayeti yaşanırken 217 de şüpheli kadın ölümü gerçekleşti.

Dünyada kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke Pakistan

OECD 2019 yılı verilerine göre dünyada kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke yüzde 85 ile Pakistan. Bu oran Senegal’de yüzde 78, Yemen’de yüzde 67, Afganistan’da yüzde 61.

(Kaynak: Euronews)

Paylaşın

A Milli Futbol Takımı, İtalya’ya Kaybetti

A Millî Futbol Takımı, İtalya ile Konya Büyükşehir Stadyumu’nda oynanan karşılaşmadan 3-2 mağlup ayrıldı. İtalya’ya galibiyeti getiren golleri 35. dakikada Cristante, 38 ve 69. dakikalarda Raspadori attı.

Haber Kaos / Türkiye’nin gollerini ise 4. dakikada Cengiz Ünder ve 83. dakikada Serdar Dursun kaydetti. Milli takım, Kuntz ile çıktığı 6 maçta 3 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 yenilgi elde ederken, rakip fileleri 14 kez havalandırıp, kalesinde ise 9 gol gördü.

Karşılaşmadan dakikalar;

4. dakikada Cengiz Ünder orta mesafeden golü kaydediyor. Oyuncu bulduğu boşlukta topu kontrol ediyor ve yerden yaptığı vuruşla topu ağlara gönderiyor. Topun kalenin tam ortasına doğru gelmesine rağmen, kaleci bu şutu kurtaramadı.

15. dakikada Gianluca Scamacca sert ve güzel bir vuruş yapıyor. Oyuncu pası kontrol ediyor, kaleye bakıyor ve ceza sahasının kenarından vuruşunu yapıyor. Bu şut kaleciye zorluk yaşatabilirdi, ancak top defans oyuncusuna çarpıp uzaklaştı.

35. dakikada sol kanattan Biraghi’nin ceza sahasına kullandığı serbest vuruşta iyi yükselen Cristante’nin kafa vuruşunda meşin yuvarlak ağlarla buluştu (1-1).

39. dakikada kaleci Altay kısa kalan degajından seken Raspadori’nin önünde kaldı. Bu oyuncunun ceza sahası sol çaprazından yaptığı vuruşta top ağlara gitti (1-2).

45. dakikada Rıdvan Yılmaz’ın ortasında defansın uzaklaştırmaya çalıştığı topu önünde bulan Hakan Çalhanoğlu’nun bekletmeden sert şutunu kaleci Donnarumma güçlükle kornere çeldi.

51. dakikada Hakan Çalhanoğlu kendisine gönderilen isabetli pası kontrol ettikten sonra ceza sahasının kenarından şansını deniyor. Kaleci Gianluigi Donnarumma rahat bir kurtarış yaparak kalenin ortasına giden bu topu çıkartıyor.

69. dakikada İtalya ekibi farkı 2’ye çıkardı. Zaccagni’nin ortasında ceza sahası içinde Biraghi’nin indirdiği topu önünde bulan Raspadori’nin vuruşunda top ağlara gitti (1-3).

83. dakikada ay-yıldızlı ekip farkı 1’e indirdi. Cengiz Ünder’in sol köşeden kullandığı korner atışında ceza sahası içinde Çağlar Söyüncü’nün indirdiği topu altıpas içinde tamamlayan Serdar Dursun meşin yuvarlağı ağlara gönderdi (3-2).

85. dakikada Cengiz’in sağ kanattan ceza sahasına yaptığı ortaya müsait pozisyondaki Serdar’ın kafa vuruşunda kaleci Donnrarumma köşeye giden topu son anda kornere çeldi.

Stat: Konya Büyükşehir

Hakemler: Enea Jorgji, Dojando Myftarı, Ilir Tartaraj

Türkiye: Altay Bayındır, Ozan Kabak (Dk. 8 Kaan Ayhan), Merih Demiral, Çağlar Söyüncü, Mert Müldür, Dorukhan Toköz (Dk. 62 Salih Özcan), Hakan Çalhanoğlu (Dk. 77 Taylan Antalyalı), Rıdvan Yılmaz (Dk. 62 Berkan Kutlu), Cengiz Ünder, Kerem Aktürkoğlu (Dk. 62 Serdar Dursun), Enes Ünal (Dk. 77 Doğukan Sinik)

İtalya: Donnarumma, De Sciglio, Acerbi, Chellini (Dk. 76 Bastoni), Biraghi, Pessina (Dk. 76 Sensi), Cristante (Dk. 76 Locatelli), Tonali, Zaniolo (Dk. 46 Zaccagni), Scamacca (Dk. 87 Belotti), Raspadori (Dk. 88 Bonucci)

Goller: Dk. 4 Cengiz Ünder, Dk. 83 Serdar Dursun (Türkiye), Dk. 35 Cristante, Dk. 38, 69 Raspadori (İtalya)

Paylaşın

KDV İndirimleri Enflasyona Çare Mi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Pazartesi günü Bakanlar Kurulu toplantısının ardından, bazı ürünlerden alınan Katma Değer Vergisi (KDV) oranlarında değişiklik yapıldığını açıkladı.

Buna göre, çocuk bezi, tuvalet kâğıdı, deterjan ve sabun gibi temel temizlik ürünlerde KDV oranı yüzde 18’den 8’e düşürülürken, yeme-içme hizmetlerinin tümünde oran yüzde 8 olarak belirlendi. Arsa ve araziler ile ve tıbbi ekipmanlarda da KDV yüzde 18’den 8’e indi.

İndirimler hayat pahalılığına çare mi?

DW Türkçe’den Pelin Ünker’e konuşan vergi uzmanı Nedim Türkmen, “Bu düzenleme enflasyonla mücadele için yapılıyorsa hiçbir anlamı yok. Burada tüketicinin azalan KDV yükleri nedeniyle daha fazla alışveriş yapması özendirilmek isteniyorsa bu indirimlerin fiyatların yükselmesine çare olmadığını hepimiz çok yakından biliyoruz” dedi.

Şubat ortasında gıda ürünlerindeki KDV oranı da yüzde 8’den 1’e indirildi. Ancak gıdadaki yedi puanlık indirim, yüksek maliyetler nedeniyle fiyatlara yansımadı.

Sosyal konuta vergi artışı, lükse indirim

Yeni düzenleme ile sosyal konut olarak adlandırılan 150 metreden küçük konut alımlarında KDV oranı yükseltilirken lüks konut satışına indirim geldi. Düzenlemeye göre 150 metrekareden küçük ev alımlarında KDV oranı yüzde 1’den 8’e çıkarken, bundan daha büyük konutlarda alınan yüzde 18’lik KDV, 150 metrekareye kadar olan kısım için yüzde 8’e indirildi.

Nedim Türkmen’e göre konut ve gayrimenkul sektörüne yönelik vergi indirimlerinde inşaat sektörünün mali yükünün azaltılması amaçlanıyor. Son dönemde artan fiyatlar, konut ve arsa alım satımları olumsuz yönde etkilemişti.

Türkmen, “Müteahhitlerin elinde birikmiş olan konutların satışı için yapılan bir düzenleme. İnsanların panik halinde neleri varsa bunları paraya çevirip bu konutlardan alması isteniyor. Arsa ve arazinin KDV’sinin yüzde 18’den 8’e indirilmesinin ise tüketiciyi ilgilendiren hiçbir yönü yok” şeklinde konuştu.

Türkiye’de lüks konut arzının fazla olduğuna işaret eden Türkmen, “Ama 1 milyon liraya kadar olan sosyal konut sayısı az. Bu dönemde kredilerin yükselmesiyle beraber satışlarda ciddi bir durgunluk olduğu için, yabancılar dışında kimseye satış yapılamadığı için burada KDV’den fedakârlık yapılarak bu müteahhitlerin satışlarını artırmaları hedefleniyor” dedi.

Ana problem yüksek maliyetler

Vergi indirimi yapılan son ürünlerin enflasyon sepetindeki ağırlığı yaklaşık yüzde 10 olarak hesaplanıyor. Buna göre yüzde 10’luk bir KDV indirimi enflasyona yaklaşık 1 puan düşürecek etkiye sahip. Ancak yüksek maliyetler nedeniyle bu farkın fiyatlara ne kadar yansıyacağı belirsiz.

İktisatçı Prof. Dr. Mehmet Şişman, KDV indiriminin gecikmiş bir hamle olduğu görüşünde. Söz konusu indirimlerin pandemi başlangıcında yapılması gerektiğini dile getiren Şişman, bu adımların fiyatlar genel düzeyinin geldiği noktayı sınırlı yönde etkileyeceğini düşünüyor.

Türkiye’de Üretici Fiyatları Endeksi resmi verilere göre yüzde 105 düzeyinde seyrediyor. Yüksek üretici fiyatlarının gelecek aylarda tüketiciye yansıması bekleniyor.

Mehmet Şişman, “Hem ihracat fiyatlarımızda bir artış var, hem de yurt içindeki üretici fiyatlarında önemli bir artış var. Bu da TÜFE ile bir makas oluşturuyor. Yaklaşık 50 puanlık bir makas var. Martta bu makasın daha açılıp açılmayacağını göreceğiz” diye konuştu

“Politika faizi artırılmalı”

Prof. Şişman’a göre enflasyonla mücadele için politika faizi artırılmalı. Enflasyonu tamamen ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını ifade eden Şişman, hem dünyada hem de Türkiye’de enflasyonist sürecin devam ettiğini vurguluyor. Şişman, “Dünyadaki gelişmeler de tabi burada önemli ama rötuşlarla, gecikmiş KDV indirimleriyle yani maliye politikasıyla bunu halletmek kolay gözükmüyor. Burada para politikasının tekrar devreye girmesi gerekiyor” dedi.

Esnaf fiyatların düşmesini beklemiyor

Fiyatların etikete yansıması için öncelikle yüksek KDV’den aldıkları ürün stoklarını eritmeleri gerektiğini söyleyen esnaf, bu süreçte zaten fiyatların maliyet kaynaklı yükseleceğini öngörüyor.

Perakende sektöründen bir esnaf, “Devletin KDV’yi değil de akaryakıt, elektrik, su, doğalgaz ve üretimde kullanılan ürünlerin vergisini azaltması lazım. Bunların vergisini azalttığı zaman fiyatlar da otomatikman kendisi düşer zaten” değerlendirmesinde bulundu.

“Bütçeye yükü 8 milyar lira”

Öte yandan KDV indirimleri bütçeye yük olarak geri dönüyor. Vergi hukukçuları, gıdadaki KDV indirimlerinin bütçeye maliyetinin 25-30 milyar lirayı bulabileceğini hesaplamıştı. Nedim Türkmen’e göre yapılan son indirimlerin bütçeye yükü ise 8 milyar lira civarında olabilir.

Doğalgazda yüzde 18 olan verginin indirilmesi gerektiğini söyleyen Türkmen, “Türkiye’de ikili bir KDV oranının uygulanması gerekiyor. Yüzde 1, yüzde 8, yüzde 18 değil; genel oranı yüzde 12’ye diğer oranı da yüzde 2’ye indirirsek bir problem kalacağını düşünmüyorum” görüşünü dile getirdi.

Paylaşın

Uluslararası Af Örgütü’nden Dikkat Çeken Türkiye Raporu

Uluslararası Af Örgütü’nün dünyada insan haklarının durumunu değerlendirdiği 2021-22 yıllık raporu yayımlandı. Dünya ile eş zamanlı yayınlanan Türkiye raporunda “Yargı sistemindeki derin kusurlar 2021’de de giderilmedi” tespiti yer aldı.

Küresel, bölgesel ve ülkelerdeki insan haklarının durumunu özetleyen raporlarını yıllık olarak hazırlayan Af Örgütü, Türkiye raporunda şu başlıklar ele alındı: Aşırı Devlet Müdahalesi, Muhalefete Yönelik Baskılar, İfade Özgürlüğü, İnsan Hakları Savunucuları, Kadınların ve Kız Çocukların Hakları, LGBTİ+ Hakları, Toplanma Özgürlüğü, Örgütlenme Özgürlüğü, İşkence ve Diğer Türde Kötü Muamele, Zorla Kaybetmeler, Mülteci ve Göçmenlerin Hakları.

Türkiye “gri liste”ye alındı

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü Ece Ünver, rapor hakkında yaptığı açıklamada, 2020 yılı sonunda çıkan Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanunun sivil toplum örgütlerinin çalışmalarını olumsuz etkilediği belirtti ve Ekim’de Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) Türkiye’yi daha yakından izlemek için “gri liste”ye aldığını hatırlattı.

Ünver, “Sivil toplum kuruluşları olarak bizler böyle bir atmosferde başladığımız yılı geride bırakırken Türkiye’den pek çok hak ihlali de bu yıl da raporlarımıza yansıdı.” dedi.

“En büyük kayıplardan biri İstanbul Sözleşmesi”

Ece Ünver, 2021 yılının en büyük kayıplarından biri olarak İstanbul Sözleşmesi’ni gösterdi:

“Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden çekilerek Türkiye, kadınları ve kız çocukları ayrım gözetmeksizin tüm şiddet biçimlerine karşı koruyan hayati önemdeki bir sözleşmeden yoksun bırakıldı.

“Muhalefete, örgütlenme özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne dönük açılan ve yıllara yayılan davalar ya sonuçlanmadı ya da insan hakları savunucuları haksız bir biçimde cezalara çarptırıldılar.

“Tüm bunlara karşın toplanma özgürlüğüne sahip çıkanlar yıl boyunca ülkenin çeşitli noktalarında barışçıl gösteriler gerçekleştirdi. Her ne kadar bu gösterilere dönük orantısız polis müdahaleleri ve gözaltılar yaşansa da başta toplumsal cinsiyet eşitliğini savunanlar olmak üzere, haklarını talep edenlerin bir araya gelişi umut vericiydi.”

“Yargı reformu paketleri yetersiz kaldı”

2021 Türkiye raporu önsözünde şu özete yer verildi:

“Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı yeni İnsan Hakları Eylem Planı ve iki Yargı Reformu Paketi, yargı sistemindeki derin kusurları gidermekte yetersiz kaldı.”

Muhalif siyasetçiler, gazeteciler, insan hakları savunucuları ve diğer kişiler temelsiz soruşturmalar, yargılamalar ve mahkumiyet kararlarıyla karşı karşıya kalmaya devam etti. Hükümet yetkilileri LGBTİ+’ları homofobik söylemlerle hedef aldı.

Barışçıl toplanma özgürlüğü sert bir biçimde sınırlandırıldı. Yeni bir yasa, sivil toplum örgütlerinin örgütlenme özgürlüğünü aşırı derecede kısıtladı. İşkence ve diğer türde kötü muameleye ilişkin ciddi ve güvenilir iddialarda bulunuldu.

Türkiye 5 milyon 200 bin göçmen ve mülteciye barınma sağladı ancak binlerce sığınmacının ülkeye girişi engellendi. Mülteci karşıtı söylemin yükselişiyle mültecilere ve göçmenlere yönelik fiziksel saldırılar arttı.”

Raporda neler var?

Altı sayfalık Türkiye raporunda öne çıkanlar şöyle:

Yargı

AİHM Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak başta olmak üzere Türkiye hakkında pek çok hak ihlali kararı verdi. Aralık ayında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Türkiye’ye, Osman Kavala’nın serbest bırakılması yönündeki AİHM kararına uymadığı için hakkında ihlal prosedürü başlatılacağını resmen bildirdi.

AİHM, Vedat Şorli/Türkiye Davası’nda verdiği emsal bir kararla Cumhurbaşkanı’na hakareti suç sayan Türk Ceza Kanunu Madde 299’un ifade özgürlüğü hakkıyla bağdaşmadığına hükmetti ve hükümeti ilgili mevzuatı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Madde 10’a uygun hale getirmeye çağırdı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyeleri ile eski eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın da aralarında bulunduğu 108 kişi hakkındaki 29 ayrı suçu içeren iddianame yargılamaya dönüştü.

İnsan hakları savunucuları

Gezi Parkı Davası ve Osman Kavala’nın yıllardır süren tutukluluğu devam etti: Beraat, bozma, birleştirme ve AİHM kararları eksenindeki gündemde 2021 yılında da Osman Kavala ve Gezi Parkı protestoları nedeniyle yargılanan sanıklar hakkında yargılama süreci somut bir suçlamaya ya da delillere dayanmadı.

Toplanma özgürlüğü

Boğaziçi Üniversitesi protestoları sırasında yüzlerce öğrencinin gereksiz ve aşırı güç kullanılarak gözaltına alınması, tutuklamalar, ev hapisleri raporda yer bulurken, yıl sonu itibariyle iki öğrenci hâlâ tutukluydu.

2018’de Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 700. Haftasında yapılan orantısız polis müdahalesiyle yaşananlar sonrası Mart’ta başlayan davada 46 kişi yargılanıyor.

8 Mart Dünya Kadınları Günü’nde Feminist Gece Yürüyüşü’ne katılan 17 kadın “Cumhurbaşkanına hakaret” ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet suçlamalarıyla gözaltına alındı, kadınlar hakkında sekiz yıla kadar hapis cezası istemiyle hazırlanan iddianameyi kabul edildi.

Nisan’da Rize’nin İkizdere ilçesinde jandarma, köyde taş ocağı açılması kararını protesto eden köylülere biber gazıyla karşılık verdi. Taş ocağının çevreye hasar vereceğini ve içme suyunu kirleteceğini savunan köylülerden bazıları gözaltına alındı.

İstanbul Onur Yürüyüşü art arda altıncı kez yasaklandı. Polis, protestocuları dağıtmak için gereksiz ve aşırı güç kullandı, en az 47 kişiyi gözaltına aldı. Davanın ilk duruşması Kasım’da görüldü.

Örgütlenme özgürlüğü

Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP’nin kapatılması ve partinin 451 yöneticisi ve üyesine beş yıllık siyaset yasağı getirilmesi istemiyle hazırladığı iddianameyi kabul etti. Sanıklar terörle mücadele yasaları kapsamında sürdürülen kovuşturmalar ve mahkumiyet kararlarına dayalı olarak devletin bütünlüğüne aykırı eylemlerin odak noktası olmakla suçlanıyor.

İşkence ve diğer türde kötü muamele

Bu başlıkta, Mehmet Sıddık Meşe davası ve Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin Ocak’taki Diyarbakır cezaevini ziyareti yer buldu. Yıl sonu itibariyle Komite’nin raporu henüz yayımlanmadı.

Kandıra Cezaevi’nde Garibe Gezer hücresinde ölü bulundu. Gezer’in intihar ettiği iddia edildi. Gezer, ölümünden önce infaz koruma memurları tarafından sistematik olarak işkenceye ve cinsel saldırıya maruz bırakıldığını bildirmişti. Savcılık, iddialara ilişkin dosyada takipsizlik kararı verdi.

Mülteci ve göçmenlerin hakları

Resmi verilere göre Kasım itibariyle Türkiye’de 5 milyon 200 bin civarında göçmen ve mülteci yaşıyordu. Bunlardan 3 milyon 700 bini geçici koruma statüsünde olan Suriyelilerdi.

Temmuz’da yetkililer İran sınırındaki duvarın uzatılacağını duyurdu. Aynı ay Van Valiliği Ocak’tan beri 34 bin 308 kişinin sınırdan ülkeye girişinin engellendiğini açıkladı. Basında Türkiye’nin ülkeye düzensiz bir şekilde girmeye çalışan Afganları İran’a geri itmeyi sürdürdüğüne ilişkin haberler yer aldı.

Eylül’de göç yetkilileri Ankara’yı Suriyeliler için geçici koruma kaydına kapattı ve koruma statüsü veya ikamet izni olmayan düzensiz göçmenlerin sınır dışı edileceğini duyurdu. Yıl içinde Suriyelilere yönelik şiddetli saldırılar yaşandı.

“Türkiye: 2021 yılında Türkiye’nin dört bir yanında hak ihlalleri ve dört bir yanında protestolar vardı” başlıklı raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Paylaşın

Türkiye’nin Faiz Giderleri Ne Kadar, Verginin Ne Kadarı Faize Gidiyor?

Son yıllarda faiz giderleri yükselmeye başlayan Türkiye 2022 yılının ilk iki ayında 57,9 milyar lira faiz ödedi. Bu miktar 2017 yılının tamamında ödenenden daha fazla. 2017 yılında faiz giderlerinin bütçedeki payı yüzde 8,4’e kadar düşmesine rağmen bu oran 2021 yılında yüzde 11,3’e çıktı.

2003-2021 yılları arasında Türkiye’nin faize ödediği toplam miktar ise 515,7 milyar dolar. Bu dönemde Türkiye’nin yıllık faiz harcaması ortalama 27,1 milyar dolar dolar oldu. Aynı dönemde vergi gelirlerinin yüzde 18’i faiz ödemelerine gitti.

Türkiye’nin faiz harcamaları ne kadar? Türkiye AK Parti döneminde ne kadar faiz ödedi? Faiz ödemelerinin bütçe giderlerindeki payı kaç? Türkiye’nin topladığı verginin ne kadarını faize gidiyor?

Türkiye’de resmi verilere göre yıllık enflasyon yüzde 54’ü aştı. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan “Faiz sebep, enflasyon sonuç” tezini savunuyor.

Merkez Bankası başkan ve yönetimleri de son dönemde sıkça değişti. Erdoğan’ın ısrarlı çıkışlarından sonra Merkez Bankası politika faizini yüzde 14’e kadar düşürdü. Bu karar sonrası Türk lirası başta Dolar ve Euro olmak üzere yabancı para birimleri karşısında değer kaybederken enflasyon da tırmanışa geçti. Türkiye’nin faiz yükü de artış eğiliminde.

2022’de ilk 2 aydaki faiz ödemesi 2017’nin tamamını geçti

Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, bu yılın ilk iki ayında Türkiye’nin toplam faiz harcaması 57,9 milyar TL oldu.

Bu miktar 2017 yılının tamamında yapılan 56,7 milyar lira faiz ödemesinden daha fazla. 2017 sonrasında TL bazında faiz harcamalarının tırmanmaya başlaması dikkat çekiyor. 2018’de 74 milyar dolar lira olan faiz giderleri 2019’da 99,9 milyara, 2020’de 134 milyar ve 2021’de 180,9 milyar liraya kadar çıktı.

Buna göre 2021 yılı itibariyle son 1 yılda faiz giderleri yüzde 35, son 2 yılda ise yüzde 81 artış gösterdi.

2001 yılında Türkiye’nin faiz gideri 41,1 milyar TL idi. AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılında ise faiz harcamaları 51,9 milyar lira olmuştu. 2003’te 58,6 milyar lira olan faiz ödemesi 2018 yılına kadar hep bu seviyenin altında seyretti.

Türkiye’nin Dolar bazında faiz giderleri kadar?

Türkiye’nin faiz giderlerine Amerikan Doları bazında da bakmak mümkün. Faiz giderleri ay ay açıklanıyor. Dolayısıyla faiz harcamalarını dolara çevirirken aylık ortalama kur hesabı üzerinden hesaplama yapmak daha doğru sonuç veriyor.

Ancak Merkez Bankası Elektronik Veri Dağıtım Sistemi (EVDS) ve bakanlık verileri 2006’dan sonra aylık verileri yansıttığından 2006 öncesindeki hesaplamaları yıllık ortalama kur üzerinden yaptık. 2006 ve sonrasını ise her ay yapılan faiz harcamasını ve o ayki ortalama kur üzerinden hesapladık.

Buna göre Türkiye’nin 2021 yılında faiz gideri 21,3 milyar dolar oldu. 2000 yılından itibaren bakıldığında en az faiz harcaması 15,6 milyar dolar ile 2017’de gerçekleşmişti. 2017 sonrasında faiz giderleri dolar bazında da tırmanışa geçti. 2018’de 15,7 milyar dolar olan faiz giderleri 2019’da 17,8 milyar dolara, 2020’de 19,4 milyar dolara ve 2021’de 21,3 milyar dolara yükseldi. 2022’nin ilk iki ayındaki toplam faiz gideri ise 4,3 milyar dolar oldu.

2002 yılındaki faiz gideri ise 34,3 milyar dolar idi. 2003’te 39,1 milyar dolara çıkan faiz gideri 2008’de 39,96 milyar dolara yükselerek son 20 yılın en yüksek miktarı oldu. 2011’de 25,5 milyar dolar seviyesine gerileyen faiz gideri 2015’te ise 20 milyar seviyesinin altına inerek 19,8 milyar dolar oldu.

Bütçe giderlerinin ne kadarı faize gitti?

Faiz harcamalarının bütçede ne kadar yer tuttuğu da önemli bir konu. Merkezi bütçede faiz giderlerinin bütçe giderleri içindeki payı 2000’li yılların başında itibaren kademeli bir düşüşle yüzde 51’den yüzde 8’e kadar geriledi. 2017’de yüzde 8,4 ile en düşük seviyeye inen bu oran yavaş da olsa yükselmeye başladı ve 2021’de yüzde 11,3 oldu.

Faizin bütçe giderleri içindeki payı 2000 yılında yüzde 44 iken 2001 yılında yüzde 51 ile son 20 yılın en yüksek seviyesini gördü. AK Parti’nin iktidara gelmesinden sonra faizin bütçedeki payı ciddi düşüşe geçti. 2003’te yüzde 41,8 olan oran 2005’te yüzde 28,8’e; 2009’da ise yüzde 19,8’e kadar geriledi. Düşüş 2017’ye kadar devam etti.

Toplanan verginin ne kadarı faize gidiyor?

Peki toplanan verginin ne kadarı faize gidiyor? 2000 yılında yüzde 77,1 olan faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2001’de yüzde 103,3’e kadar çıktı.

Bir başka ifadeyle faiz giderleri vergi gelirlerinden fazla oldu. 2002’de yüzde 87 olan bu oran 2003’te yüzde 69,5’e geriledi. Daha sonra ise belirgin bir düşüş dikkat çekiyor.

2004’te yüzde 55,9 olan oran 2005’te yüzde 38,1; 2010’da yüzde 22,9’a ve 2015’te yüzde 13’e geriledi. 2017’de yüzde 10,6 ile son 20 yıldaki en düşük seviyeye inen faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı daha sonra yavaş şekilde artmaya başladı. 2020’de yüzde 16,1 olan oran 2021’de yüzde 15,5 oldu.

AK Parti’nin 19 yılında faize 516 milyar dolar gitti

Dolar bazında bakıldığında 2003-2021 yılları arasını kapsayan 19 yılda Türkiye’nin faiz gideri 515,7 milyar dolar oldu. Buna göre ortalama her sene 27,14 milyar doların faiz harcamasına gitti.

Toplanan verginin 5’te biri faize gitti

2003-2021 yılları arasında toplanan vergilerin yaklaşık 5’te biri faiz harcamasına gitti. Bu 19 yılda toplanan her 100 TL verginin 18 lirası faiz ödemesine gitti. Öte yandan Türkiye politika faizinde dünyada en yüksek 10. ülke; Avrupa’da ise ilk sırada bulunuyor.

Türkiye’nin Aralık 2021’de devreye soktuğu Kur Korumalı Mevduat (KKM) sisteminin faiz giderlerini nasıl etkileyeceği ise merakla bekleniyor. ‘Dövize Çevrilebilir TL Mevduat Hesapları’ (DÇM) ya da ‘Dövize Endeksli Mevduat’ (DEM) açıklamasından sonra dolar kuru düşüşe geçerken sonra haftalarda yeniden tırmanışta.

(Kaynak: Euronews)

Paylaşın

Yıl Sonu İçin Dikkat Çeken ‘Dolar Kuru’ Tahmini

Dolar kuru için yıl sonu tahminini açıklayan ekonomist Atilla Yeşilada, dolar kuru için 18 ile 20 TL arası bir rakama dikkat çekti. Yeşilada, TCMB’nin dolar kuru tahminini aşırı iyimser bulduğunu söyledi.

Ekonomist Yeşilada, “Ukrayna savaşı olmasaydı onun cari açığımız da bize getirdiği yük olmasaydı ve psikolojik olarak insanlarda tedirginlik yaratması olmasaydı belki bu seneyi bu sistemle çıkartabilirdik ama ben artık böyle bir umut görmüyorum” dedi. Yeşilada, şöyle devam etti:

“Yani hani eğer mayıs haziran ayında patlamazsa yaz aylarında döviz kuru yeniden patlayacak. TCMB beklenti anketinde katılımcıların yıl sonu dolar kuru tahmini 16,5. Ben bunu biraz aşırı iyimser buluyorum. Benim kafamda daha çok 18 ile 20 arasında bir dolar kuru hedefi var. Ekim’den itibaren duracağı tepe seviyemi o noktadan sonra geçen sefer KKM’yi icat ettiler. Belki şapkada başka tavşan vardır. Şapkada başka tavşan yoksa o zaman döviz kontrolüne geçeceksiniz. Durmaz ki bir kere gittikten sonra.”

Atilla Yeşilada’nın KKM ve dolar kuru yorumunun tamamı şöyle:

“Şu anda programın hayatta kalan, bakın çalışan demiyorum. Hayatta kalan tek ayağı bu KKM ve hükümet o paralar yeniden dövize çevrilirse TCMB rezervlerinin burada oluşacak olan tsunamiyi engelleme yetmeyeceğini da çok iyi biliyor. Dolayısıyla bu bir anlamda bir kötü alışkanlık, uyuşturucu bağımlılığı gibi bir şeye geldi.

Maliyeti ne olursa olsun KKM devam ettirilecek ve oradan gelen dövizle de TCMB kaynaklarına giriyor, döviz kuru sürekli müdahale edilerek doların ve hatta euronun değer kazanması engellemeye çalışacak ki vatandaşın KKM’ye geçmesi için ikinci bir teşvik verilsin.

Bunlar günlük bağlamda ya da öngörülebilir vadede çalışabilecek programlar ama mesele şu Hastalığı değil ağrıyı tedavi ediyorsunuz. Yani vücutta kanser ya da ülser ya da migren ne varsa yayılıyor sonuçta siz enflasyonla başa çıkamadığımız sürece siz daha fazla bütçe açığı fazlası üretemediğiniz sürece siz Türkiye’nin üretimini artırmadığınız sürece bir yerde bu patlayacak.

’18 – 20 TL arası’

Ukrayna savaşı olmasaydı onun cari açığımız da bize getirdiği yük olmasaydı ve psikolojik olarak insanlarda tedirginlik yaratması olmasaydı belki bu seneyi bu sistemle çıkartabilirdik ama ben artık böyle bir umut görmüyorum.

Yani hani eğer mayıs haziran ayında patlamazsa yaz aylarında döviz kuru yeniden patlayacak. TCMB beklenti anketinde katılımcıların yıl sonu dolar kuru tahmini 16,5. Ben bunu biraz aşırı iyimser buluyorum. Benim kafamda daha çok 18 ile 20 arasında bir dolar kuru hedefi var.

Ekim’den itibaren duracağı tepe seviyemi o noktadan sonra geçen sefer KKM’yi icat ettiler. Belki şapkada başka tavşan vardır. Şapkada başka tavşan yoksa o zaman döviz kontrolüne geçeceksiniz. Durmaz ki bir kere gittikten sonra.

Yani bunu bir poker stratejisi olarak görmek lazım. Sizin önünüzde 500 bin liralık çip var. Karşınızdaki pokercini 10 bin liralık çipi kalmış size 50 kere rest çekersiniz adamı. Bir tanesini de kazansanız yeter zaten. Bu da öyle bir şey.

Merkezde harcanacak döviz kalmadığı anlaşıldığı anda ya da o noktaya yaklaşıldığı anlaşıldığı anda bireysel spekülatörler belki yurtdışında TL şort girecek olanlar ve yüksek birikim sahibi, tasarrufçular tabii ki dövize kaçacak. Dış borç vadesi gelen, dış borçlarını ödeyemeyeceği çekincesine kapılan kurumsallarda mecburen onlara katılacak.”

Paylaşın

NATO Zirvesinin Türkiye İçin Yansıması Ne Oldu?

NATO’nun Brüksel’deki olağanüstü zirvesinden Ukrayna’ya destek ve doğu kanadının güçlendirilmesi kararları çıkarken, bu çerçevede Türkiye’nin ve Karadeniz’in İttifak için öneminin arttığı, diğer yandan Ankara’nın ince bir çizgi üstünde sürdürdüğü denge politikasının ileride zorlayıcı olabileceği belirtiliyor.

İttifak’a üye devlet ve hükümet başkanlarını Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından ilk kez yüz yüze getiren dünkü zirveden birlik görüntüsünün yanı sıra caydırıcılığı artırıcı bazı yeni tedbir kararları da çıktı.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, “Bugün müttefik ülke liderleri, Ukrayna’ya daha fazla destek verme konusunda anlaştı” diyerek, Ukrayna’nın kendini savunma hakkına yardım edeceklerini vurguladı. Stoltenberg ayrıca, NATO’nun yeni bir güvenlik gerçeği ile karşı karşıya olduğunu belirterek, özellikle ittifakın doğu kanadında daha fazla ekipman ve malzemeyle NATO’nun varlığının güçlendirileceğini ifade etti.

Doğu kanadının güçlendirilmesi ve Türkiye

NATO Zirvesi ile birlikte aynı gün içinde AB ve G7 zirvelerinin de gerçekleştirilmesi de Rusya’ya karşı “birlik ve sağlam duruş” mesajı olarak yorumlanıyor.

Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) Direktörü Sinan Ülgen, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle Avrupa’nın jeopolitik ve güvenlik çerçevesinde çok ciddi ve kalıcı bir değişim olduğunu vurguluyor.

Peki bu değişim Türkiye’yi nasıl etkiler ve NATO’nun doğu kanadının güçlendirilmesi kararı Türkiye’nin önemini artırır mı?

Ülgen, bu soruları “Bu değişim Rusya’yı yeniden bir tehdit olarak gören ve bu tehdide cevap için strateji arayan bir Avrupa’yı karşımıza çıkardı. Bu açıdan baktığımızda muhakkak ki Türkiye gibi NATO içindeki en güçlü ordulardan birine sahip ve coğrafi olarak da kritik konumdaki bir ülkenin önemi bu olaylar sonrasında arttı” diye yanıtlıyor.

Bunun son dönemde Türkiye’ye yönelik artan diplomasi trafiğiyle de görülebileceğini belirten Ülgen, doğu kanadının güçlendirilmesi ve Türkiye’nin İttifak için öneminin artmasının Ankara’nın şimdiye kadar takip ettiği denge politikasını nasıl etkileyeceği sorusuna karşılık ise şunları söylüyor:

“Türkiye’nin politikası zaten buydu. Yani Türkiye, Rusya ile NATO arasında eşit uzaklıkta olan bir ülke değil, Türkiye zaten bir NATO ülkesi. Ama tabii Türkiye’yi diğer NATO üyelerinden Rusya politikasında ayıran bir boyut vardı; o da Türkiye hala Rusya ile diplomatik ilişkilerini koruyan ve yaptırım uygulamayan bir İttifak üyesi.”

Ülgen, bunun kısmen NATO’ya da bir faydası olduğunu ve Türkiye üzerinden Rusya ile bir diyalog imkanına kavuşulduğunu, ancak uzun vadede Türkiye’nin bu durumu sürdürmekte zorlanabileceğine işaret ediyor. Sinan Ülgen, Türkiye’nin bu dikkatli tutumunun ve bir taraftan da Rusya’yı gözetmesinin ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusunun önemli olduğunu söyleyerek, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Türkiye’nin takip etmesi gereken ince bir çizgi var. Türkiye yaptırım uygulamıyor ve evet, şu anda Türkiye üzerinde (yaptırım için) çok büyük bir baskı da yok. Türkiye’nin niye bu politikayı izlediği anlayışla karşılanmış gibi duruyor. Ama tabii ki Türkiye’nin Rusya’nın yaptırımları delmesine yardımcı olan bir ülke olarak görülmemesi de lazım. Burada ince bir çizgi var ve buna dikkat etmek gerekecek.”

Güvenliğin bölünmezliği ilkesi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın zirvenin ardından düzenlediği basın toplantısında dikkat çektiği, “güvenliğin bölünmezliği ilkesi” ve savunma sanayi alanında Türkiye’ye yönelik kısıtlamaların kaldırılması çağrısı da Türkiye-NATO ilişkilerinin geleceği açısından önemli bir husus olarak görülüyor.

Erdoğan, “Türk savunma sanayi ürünlerinin başarıları ortadayken bu alanda karşılaştığımız engellemelerin hiçbir makul gerekçesi olamaz. Savunma sanayimizin önüne bizzat bazı müttefiklerimiz tarafından konan kısıtlamaların artık kaldırılması ortak menfaatimizedir” demişti. Erdoğan ayrıca “Müttefikler arasında gizli-açık ambargoların bırakın uygulanmasını, gündeme dahi gelmemesi gerekir” diyerek, bu konudaki beklentilerini liderlerle paylaştığını ifade etmişti.

Türkiye’nin, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemini alması ABD’nin CAATSA kapsamında Türkiye’ye yönelik yaptırımları hayata geçirmesine yol açmıştı. Buna ek olarak Almanya, Kanada, Fransa gibi İttifak ülkelerinin de halen Türkiye için savunma alanında bazı örtülü ve açık ambargoları bulunuyor.

İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ragıp Kutay Karaca, kısıtlamaları uygulayan NATO ülkelerini eleştiriyor ve Türkiye’nin özellikle zayıf olduğu uzun menzilli hava savunma sistemi için yeterli destek alamadığı için S-400’lere yöneldiğini ve sonucunda yaptırımlara maruz kaldığını söylüyor.

“Türkiye kim? Türkiye bir NATO üyesi ve doğu kanadının da en ön savunucusu” saptamasında bulunan Karaca, ortada bir ikilem bulunduğunu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bunu ortaya koyduğunu belirtiyor.

Karaca, NATO’nun temel kuruluş felsefesinin “caydırıcılık, dayanışma ve herkesin eşit olduğunu gösteren oydaşma” ilkelerine dayandığını hatırlatarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) YPG’ye verdiğini söylediği desteğin bu felsefeyi zedelediğini belirtiyor. Karaca ayrıca, “Cumhurbaşkanı ‘benim güvenliğim, senin de güvenliğin. Sen nasıl bunlara destek verirsin’ diyor. Eğer güvenliği bölecekseniz üçlü ana felsefenin dışına çıkmış olursunuz” yorumu yapıyor.

Bu arada Erdoğan’ın zirve kapsamında yaptığı ikili görüşmelerden Türkiye-Fransa-İtalya üçlü iş birliği platformunun tekrar canlandırılması kararı da çıktı. Bu platformun yeniden işler olacağını İtalya Başbakanı Mario Draghi açıkladı.

Karadeniz’in önemi artıyor

NATO zirvesinin ortak bildirisinde Ukrayna’ya desteğin ve bu kapsamda tanksavar ve İHA (insansız hava aracı) yardımının da artırılacağı belirtildi.

Buna ek olarak Stoltenberg, İttifak’ın “Baltık denizinden Karadeniz’e kadar” güçlendirileceğini ifade ederken, “NATO liderleri caydırıcılığı artırmak için anlaştı. Doğu kanadında daha fazla askerimiz olacak. Denizaltı ve hava filomuzu güçlendireceğiz. Savaş gemileri kalıcı olarak görevde olacak” diye konuştu.

Bu açıklamaların Karadeniz açısından anlamının ne olabileceği sorusu üzerine Ülgen, Türkiye’nin şu anda Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni titizlikle uyguladığını belirterek, durumu şöyle aktarıyor:

“Şu anda Montrö’nün 19. Maddesi uygulanıyor. Bu madde savaşan tarafların gemileri ve denizaltılarına bir yasak getirir. Yani Rusya ve Ukrayna’ya yönelik bir yasak bu. NATO ülkeleri açısından ise iki farklı kategori var; kıyıdaş ülkelere bir kısıtlama yok, kıyıdaş olmayan ülkelerin gemilerine ise hem süre hem tonaj kısıtlaması var. Bunlar değişmeyecektir. Dolayısıyla NATO Karadeniz’de ilave varlık göstermek isteyebilir ama bu da Montrö kurallarına tabi olacaktır.”

Bu arada NATO’nun uzun dönemli yol haritası niteliğinde olan ve yaklaşık her 10 yılda bir gözden geçirilen Stratejik Konsepti Haziran ayında Madrid’de gerçekleştirilecek zirvede karara bağlanacak.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Avrupa Konseyi: Türkiye’deki ‘Kayyum Valiler’ Yerel Demokrasiye Aykırı

Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Türkiye’de bazı kentlerde valilerin aynı zamanda belediye başkanlarının görevini üstlenmesinin “Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın ruhuna aykırı olduğu” uyarısında bulundu.

Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Slovenyalı Vladimir Prebilic ve İsviçreli David Eray tarafından kaleme alınan Türkiye raporu ve buna bağlı karar tasarı ile tavsiye tasarısını genel kuruldaki tartışmanın ardından oylayarak kabul etti. Genel kuruldaki oylamada rapor için 105 “evet”, 24 “hayır” oyu çıktı.

Oylamada bazı Türk üyelerin, “terörle mücadele yasasında, terör tanımının geniş anlamda kullanılması ve bunun yerel demokrasiye zarar verdiği” yolundaki eleştirilere karşı çıkmak için verdiği değişiklik önergeleri reddedildi.

Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na yönelik taahhütlerini mercek altına alan izleme raporu ve buna bağlı kararlarda, Türkiye’de yönetimin terör suçlamasıyla görevinden alınan belediye başkanlarının yerine kayyum atamasını sürdürmesi eleştirilirken, bunun “adil seçim ilkesine aykırı olduğu” görüşü dile getirildi.

Raporda, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) seçimi kazanmalarına rağmen bazı belediye başkanlarına mazbatalarını vermemesi eleştirildi.

Türkiye’de devletin yerel yönetimlerin planlama kararlarına fazla müdahalede bulunduğu belirtilen rapor ve buna bağlı kararda, Türkiye’de merkezi yönetimin yerel yönetim temsilcilerini “terör suçlamasıyla” görevinden alarak seçilmemiş kişileri bunların yerine atamasının, “Türk vatandaşlarının demokratik seçimine ciddi şekilde zarar vererek, yerel demokrasinin düzgün işleyişini engellediği” görüşü dile getirildi.

Raporda, terörle mücadele yasasında yer alan terör suçlarının çok geniş anlamda tanımlanması eleştirildi.

Devletin yerel yönetimler üzerindeki kontrol yetkisinin çok fazla olduğu uyarısı yapılan tasarıda, yerel yönetimlerin planlama kararlarındaki aşırı devlet kontrolünün ve müdahaleciliğinin yerel yönetimlerin kendi görev ve sorumlulukları üzerindeki etkinliğini düşürdüğü eleştirisi yapıldı.

Yerel yönetimlerin tam ve etkili bir şekilde yetkilerinden yararlanma kapasitelerini merkezi yönetiminin sınırladığı kaydedilen kararda, merkezi yönetimin yerel yönetimlere danışmadan kararlar alabilmesi eleştirildi ve genel olarak Türkiye’de merkezi hükümet ve yerel yönetimler arasındaki iletişim ve hükümetler arası diyalogun yetersiz seviye olduğu uyarısı yapıldı.

“Yerel yönetimlerin yerel vergilerin belirlenmesinde sınırlı yetkileri var”

Yerel yönetimlerin yerel vergilerin belirlenmesinde de sınırlı yetkileri olduğu kaydedilen kararda, kaynakların yarısından fazlasının merkezi hükümetten geldiği için yerel yönetimlerin mali özerklikten yeteri kadar yararlanamadıkları eleştirisi getirildi.

Kabul edilen kararda, raportörlerin izleme komitesini düzenli olarak Türkiye’deki yerel demokrasiyle ilgili gelişmeler konusunda bilgilendirmesi istendi.

Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Sözleşmesi’nin ihlal ettiği gerekçesiyle Ankara aleyhinde “izleme süreci” başlatmıştı. İlgili komite, Türkiye’ye yönelik bu süreçle ilgili ziyaretini geçen yıl aralık ayında gerçekleştirdi.

(Kaynak: Euronews)

Paylaşın