Türkiye, G-20’den Çıkacak Mı?

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) raporuna göre Türkiye 2021’de dünyanın en büyük 21. ekonomisi oldu. Bu gelişme Türkiye’nin G-20’den düştüğü ve G-20’den çıkarılacağı yorumlarını beraberinde getirdi. Peki, Türkiye G-20’den düştü mü? 

Türkiye G-20’den düşmedi, G-20’de kalmaya devam edecek. Zira “20’ler Grubu” olarak bilinen G-20 için tek kriter ekonomi değil ve dünyanın en büyük 20 ekonomisinden oluşmuyor. Dünyanın en büyük 20 ekonomisinde olan ülkelerin hepsi G-20 üyesi olmadığı gibi tüm G-20 üyeleri de en büyük 20 ekonomiden birisi değil. Peki, G-20 nedir? G20 üyeleri hangi ülkeler? Türkiye ekonomisi dünyada kaçıncı sırada? Satın alma gücü paritesine göre gayrisafi yurtiçi hasılasıda (GSYH) Türkiye kaçıncı sırada?

IMF, Nisan 2022 tarihli Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nu açıkladı. Buna göre Türkiye dünyanın en büyük 21. ekonomisi. Türkiye’nin 2021’de GSYH’si 806,8 milyar Amerikan Doları oldu. Türkiye 2020’de 720 milyar dolar GSYH ile dünyanın en büyük ekonomisi olmuştu. Türkiye’nin 20. sıradan 21.liğe gerilemesi G-20’den düştüğü haber ve yorumlarına yol açtı. Ancak bunlar gerçeği yansıtmıyor. Türkiye G-20 üyesi ve üye kalmaya devam edecek.

Ülkeler dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasına girince G-20 üyesi olmuyor. 2021 yılında ilk 20 ekonomi arasında yer alan İran, İspanya, Hollanda ve İsviçre G-20 üyesi değil. Benzer şekilde Güney Afrika ve Arjantin en büyük 20 ekonomi içinde yer almamasına rağmen G-20 üyeleri.

2021 yılında dünyanın en büyük ekonomileri hangileri?

IMF’nin Nisan 2022 tarihli raporuna göre 2021 yılı dünyanın en büyük ekonomilerinin zirvesinde 22 trilyon 998 milyar dolar ile ABD var. İkinci sıradaki Çin’in GSYH’si 17 trilyon 458 milyar dolar. Bu iki ekonomik devden sonra ise Japonya 4 trilyon 937 milyar dolar ile üçüncü sırada. Almanya 4 trilyon 226 milyar ile dördüncü, İngiltere 3 trilyon 188 milyar ile beşinci sırada.

807 milyar dolar ile 21. sıradaki Türkiye’nin hemen üstünde ise 813 milyar dolar ile İsviçre geliyor. İran ise 1 trilyon 426 milyar dolar ile 14. durumda.

Türkiye 2020’de 20. sıradaydı

IMF raporuna göre Türkiye 720 milyar dolar GSYH ile 2020’de dünyanın en büyük 20. ekonomisi durumundaydı. IMF verilerine göre Türkiye 2003 yılında 315 milyar dolar GSYH ile dünyanın en büyük 21. ekonomisi idi. Çin ise 2003’te 6. sıradaydı.

Türkiye 2015’te en büyük 16. ekonomiydi

IMF verileri Türkiye’nin 2015’te dünyanın en büyük 16. ekonomisi olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin GSYH’si 2015’te 864 milyar dolar idi.

Türkiye 2022’de 23. sıraya düşecek

Türkiye’nin hedefi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek ancak. IMF verileri Türkiye’nin sıralamada daha da gerileyeceğini gösteriyor. Nisan 2022 tarihli rapora göre IMF’nin tahmini Türkiye’nin 692 milyar GSYH ile dünyanın en büyük 23. ekonomisi olacağı yönünde.

Satın alma gücünde Türkiye 2021’de 11. sırada

Öte yandan, satınalma gücü paritesine (SAGP) göre hesaplanan GSYH’ye bakıldığında ise Türkiye çok daha iyi durumda. SAGP, ülkeler arasındaki fiyat düzeyi farklılıklarını ortadan kaldırarak farklı para birimlerinin satın alma güçlerini eşitleyen bir değişim oranı. 1 doların ABD veya Avrupa’da satın alabileceği mal ve hizmetler ile Türkiye’de satın alabileceği mal ve hizmetler aynı miktarda değil. Ülkeler arası kıyas yapabilmek için bilimsel yollarla çok sayıda ürün ve hizmetin hesaplanmasıyla satın alma gücü belirleniyor.

IMF’nin Nisan 2022 raporuna göre Türkiye’nin 2021 yılında satın alma gücü paritesine göre GSYH’si 2 trilyon 943 milyar dolar oldu. Türkiye bu alanda dünyada 11. sırada bulunuyor. İtalya, Kanada, Güney Kore, İspanya ve Hollanda gibi birçok ülke Türkiye’nin gerisinde kaldı.

SAPG GSYH listesinin zirvesinde 27,2 trilyon dolar ile Çin var. Hemen ardından 23 trilyon ile ABD geliyor. Hindistan 10,2 trilyon dolar ile üçüncü, Japonya 5,6 trilyon dolar ile dördüncü ve Almanya 4,9 trilyon dolar ile beşinci sırada yer alıyor.

Ülke ekonomilerinin büyüklüğü kadar kişi başına milli gelir de önemli bir unsur. Örneğin Çin ve Hindistan ilk üçte yer almasına rağmen kişi başına gelirde çok daha gerideler çünkü nüfusları çok yüksek.

G20 üyeleri hangi ülkeler?

Şu ülkeler G-20 üyesi: Avrupa’dan Türkiye, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Rusya ve Avrupa Birliği (AB), Amerika kıtasından ABD, Kanada, Meksika, Arjantin, Brezilya; Asya-Pasifik’ten Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Endonezya ve Avustralya, Afrika kıtasından Güney Afrika ve Ortadoğu’dan Suudi Arabistan. İspanya üye değil ancak toplantılara “daimi konuk üye” sıfatıyla katılıyor.

G-20 nedir, ne zaman neden kuruldu?

G-20 uluslararası sistemde başlıca gelişmiş ülkeler ile önemi ve ağırlığı artmakta olan yükselen ekonomilerin küresel ekonomik karar alma süreçlerinde daha fazla temsil edilmesi ve uluslararası mali sistemin daha istikrarlı bir yapıya kavuşturulması amacıyla 1999 yılında kuruldu.

2008’de ise ilk G20 liderler zirvesi gerçekleşti. Türkiye, 1 Aralık 2014 tarihinde üstlendiği G20 Dönem Başkanlığını 15-16 Kasım 2015 tarihlerinde Antalya’da düzenlenen Liderler Zirvesi ile tamamladı. G-20 dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 85’ini, ticaretinin yüzde 75’ini ve nüfusunun yüzde 60’ını temsil ediyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Türkiye Bankacılık Sektörüne Enflasyon Ve Faiz Uyarısı

Uluslararası kredi değerlendirme kuruluşu Standard & Poor’s (S&P Global Ratings), Türkiye bankacılık sektörünün karlılığının yükselen enflasyon ve negatif reel faizden dolayı baskılanacağını söyledi.

Reuters’ta yer alan habere göre, kurumun Türkiye’de bankacılık sektörü ile ilgili yayımladığı raporda, bankaların TÜFE’ye endeksli tahvil getirilerinden fayda sağlayacağına dikkat çekildi ve şu ifadelere yer verildi:

“Yükselen enflasyonun bankaların 2022 gelirleri açısından olumlu etkisi olacak… Ancak, bu etki artan provizyon ihtiyaçları ve negatif reel faizden dolayı dengelenecek ve reel anlamda kârlılığı zayıflatacak.”

Tüketim talebinde azalma beklentisi

Negatif faiz oranları nedeniyle bankaların kredi iştahının artmasının beklendiğinin belirtildiği raporda, yüksek enflasyon nedeniyle tüketim talebinin ise azalmasının beklendiği kaydedildi.

S&P raporunda baz senaryoda bankacılık sektöründe takipteki kredi rasyosunun (NPL) artmasını beklediklerini belirterek, yükselen enflasyonun perakende ve kurumsal müşterilerin kredibilitesini daha da zorlayacağını ve bankacılık sistemi için de riskleri artıracağını söyledi.

NPL 2023’e kadar yüzde 9 olabilir

BDDK’nın Eylül 2021’de kredilerin sınıflandırılması sürelerinin uzatılmasının sona ermesinin de, bankalarda aktif kalitesi sorunlarını daha belirginleştireceği ifade edildi.

Ancak nominal olarak yüksek beklenen kredi büyümesinden dolayı NPL üzerindeki net etkiyi görmenin biraz zaman alacağının belirtildiği raporda NPL rasyosunun 2023’e kadar yüzde 9’un üzerine çıkmasının beklendiği ifade edildi.

Son yıllarda artan risk maliyetinin gelecek iki yılda da yükselmesinin beklendiği ifade edilen raporda, pandemi, 2021 sonundaki kur krizi ve Ukrayna-Rusya çatışmasının ortaya çıkaracağı dolaylı etkilerin de bunda etkisinin olacağı ifade edildi.

Paylaşın

Yeni Kömür Santrali Projelerinin Yüzde 74’ü Türkiye’de

Dünya genelinde enerji projelerini izleyen sivil toplum kuruluşu Global Energy Monitor’ın (GEM) yeni raporuna göre kömürden uzaklaşmaya devam eden Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri arasında kömürle işleyen yeni bir termik santral projesi planlamayanların oranı yüzde 86. Bu ülkelerden sadece altısı yeni kömür projesi planlıyor. Bunlar Türkiye, ABD, Avustralya, Polonya, Meksika ve Japonya.

Ancak projelerin gerçekleşmesi gittikçe zorlaşıyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ve Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) gibi kurumların çalışmaları yeni kömürlü santrallere onay verilmemesi gerektiğini ve var olanların 2030 yılına kadar terk edilmesi gerektiğini söylüyor.

GEM, bu altı ülkeye ilişkin yeni projelerin kağıt üstünde varlığını sürdürmesine karşın gerçekleşmesinin zor olduğunu belirtiyor. Raporda Türkiye’nin OECD ülkelerinin tümünde planlanan yeni projelerin yüzde 74’üne ev sahipliği yaptığı belirtiliyor. Türkiye kömür santrali projeleriyle dünya çapında en fazla kapasite artışının planlandığı altıncı ülke konumunda.

Raporda “hükümetin kömür dostu politikalarına rağmen” kömür projelerinin kamuoyunda ciddi tepki alması, yasal mücadele ve finansmanında yaşanan sıkıntılar nedeniyle projelerin iptal edildiği not ediliyor.

Bunların sonucunda Türkiye’de 2021 yılında iptal edilen toplam kömürlü termik santrali kapasitesinin 10,6 gigawatt (GW) olduğu belirtiliyor. 2010’dan bu yana iptal edilen toplam kapasite 87 GW seviyesinde.

Raporda, Türkiye’de inşaat ve projelendirme konularında ilerleme kaydeden santrallerin uluslararası fonlamaya bağımlı olduğu ve projelerin gelecekte fon bulma sıkıntısının devam edebileceği paylaşılıyor.

Projelerin gerçekleşmesi gittikçe güçleşiyor

Çin, kömürlü termik santrallerin Türkiye dahil uluslararası finansmanında en aktif ülkelerden biriydi.

Çanakkale Lapseki’ye yapılması planlanan ve bölge halkının mücadelesiyle rafa kalkan Kirazlıdere Termik Santrali’nin mühendislik, satın alma ve inşaat işleri Çinli Energy China şirketine verilmişti.

Adana’da yapımı devam eden Hunutlu Termik Santralinin Çin’in finansmanıyla 2021 sonunda faaliyetlerine başlaması planlanıyordu.

Raporda kamuoyu baskısıyla iptal edilen projeler arasında Çayırhan B, Ayas Yumurtalık, Ağan ve HEMA Amasra termik santral projeleri sıralanıyor.

Enerji Bakanlığı’nın “kemiksiz yatırımın” ilk örneği olarak sunduğu Çayırhan B’nin yapımı ve ihalesi için tüm izinler alınmış olmasına rağmen iptalinin dikkate değer olduğu belirtiliyor.

Çin, Eylül ayında yurt dışındaki kömür projelerini fonlamayı durduracağını açıklamıştı.

Global Energy Monitor’ün kömür program yöneticisi Christine Shearer, Eylül ayı itibarıyla Çin’in 20 ülkede 44 yeni okyanus ötesi kömür santralini finanse etmeyi düşündüğünü belirtmişti.

Buna karşın Helsinki merkezli Enerji ve Temiz Hava Araştırmaları Merkezi (CREA) tarafından yayımlanan yeni bir rapora göre Eylül’den bu yana Çin’in fonladığı 15 adet (12,8 GW) kömür projesi iptal edildi.

Bakan Yardımcısı ve İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Mehmet Emin Birpınar, kömürün yenilenebilir enerjiye göre birim maliyetinin gittikçe arttığını ve bu projelere yatırımcı bulunamadığını anlatmıştı.

Birpınar, Türkiye’de yeni kömür santrali yapılmasının planlanmadığını söylemiş ve 2 yıldır hiç yeni müracaatın yapılmadığını belirtmişti.

Dünya genelinde durum ne?

Rapora göre dünya çapında bugün 79 ülkede 2,400’den fazla faal kömürlü termik santral bulunuyor ve bunların toplam kapasitesi 2,100 gigawatt (GW) civarında. Yapım aşamasındaki 189 santralle bu kapasiteye 176 GW daha ekleniyor. Planlanan 296 yeni kömürlü termik santral projesi de 280 GW’lik kapasite artışı sağlıyor.

Bununla birlikte Kasım 2021’de düzenlenen COP26 iklim zirvesinin de etkisiyle geçen yıl kömürden çıkışta bir ivme sağlandı. Zirvede kömürden tamamen çıkış yerine kömürün aşamalı olarak azaltılması kararı tartışma yaratsa da rapora göre, kapanış tarihi belirlenen kömür santrallerinin sayısı geçtiğimiz yıl iki katına çıkarak 750’ye; kapasitesi de 550 GW’a yükseldi.

Bugün herhangi bir çıkış tarihi belirlenmemiş ya da ‘net sıfır’ taahhütleri kapsamına alınmamış faal santrallerin sayısı 170. Toplam 89 GW kapasitedeki bu santraller, tüm kurulu kömür gücünün yüzde 5’ini oluşturuyor.

Buna karşın 2021’de pandemi sonrası toparlanmanın etkisiyle faal kömür santrallerinde 18,2 GW’lık bir kapasite artışı yaşandı. Yeni lisans verilen 45 GW’ın yarısından fazlası (yüzde 56) Çin’den kaynaklandı.

Rapor, 2021 sonunda 20 ülkede yapım aşamasında olan 176 GW kömür kapasitesi olduğunu belirtiyor ve bunun yüzde 52’sinin Çin’de olduğunu söylüyor.

Rapor, kömür kapasitesindeki artışın 2021’deki azalışı geride bıraktığını ve toplam kömürlü santral kapasitesinin yaklaşık yüzde 1 oranında arttığını belirtiyor.

Reuters’a konuşan GEM araştırma analisti Flora Champenois, bunun küçük bir oran olduğunu ancak dünyanın kömür kullanımında yükselişe değil ciddi bir azalışa ihtiyacı olduğunu söylüyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

OECD Ülkeleri Arasında En Fazla Çalışmayan Ve Okumayan Genç Türkiye’de

Yapılan araştırmalara göre ne çalışan ne okuyan gençlerin OECD ortalaması yüzde 12,8 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 25 civarında. OECD verilerine göre; Türkiye’de yükseköğretim mezunlarının 75’inin istihdama katılma süresi 4-5 yıl sürüyor. 

Yurttaşlar ekonomik krizle cebelleşirken, işsizlik de en büyük sorunlardan birisi olmaya devam ediyor. AKP iktidarları döneminde Cumhuriyet tarihinin rekor seviyesine ulaşan genç işsizlik, hemen her yıl Türkiye’nin en yakıcı sorunları arasında yer aldı.

Birgün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “İsteyen herkese iş var” dese de, gerçekler bambaşka. Krizle birlikte istihdamın dışına itilen ve seçeneksiz bırakılan gençler çareyi Mesleki Eğitim Kursları’nda aramak zorunda kaldı. İŞKUR’un 2021 yılına yönelik verileri de olumsuz tabloyu ortaya koydu.

2021 yılında İŞKUR’da, 5 bin 27 mesleki eğitim kursu düzenlendi. Kurslara, yüzde 72’si kadın olmak üzere toplam 101 bin 501 kişi katıldı. 2021 yılında kursiyerler en fazla, “İstihdam Garantili” kurslardan yararlandı. İstihdam garantili mesleki eğitim kurslarına katılanların oranı toplam kursiyerlerin yüzde 56’sını oluşturdu.

2021 yılında en çok mesleki eğitim kursiyeri olan meslekler de belli oldu. Toplam 14 bin 927 kursiyer ile “Dokuma Konfeksiyon Makineci” mesleği ilk sırada yer alırken “Kadın Giyim Modelist Yardımcısı” mesleğinin 5 bin 271 kursiyerle ikinci, “Düz Dikiş Makineci” mesleğinin de 2 bin 771 kursiyer ile üçüncü sırada yer aldığı belirtildi. Müşteri hizmetlisi görevlisi olmak için İŞKUR’a başvuranların sayısının ise 2 bin 447 olduğu bildirildi.

Mesleki eğitim kurslarından yararlananların öğrenim durumları da paylaşıldı. Erdoğan’ın, “Her üniversite bitiren iş bulacak diye bir şey yok” sözlerini anımsatan verilere göre, İŞKUR’un mesleki eğitim merkezlerine 2021 yılında 17 bin 61 üniversite mezunu başvurdu.

OECD ülkeleri arasında en fazla çalışmayan ve okumayan genç sayısı Türkiye’de

Türkiye’de yaklaşık 3 milyon civarında ne çalışan ne de okuyan genç olduğu tahmin ediliyor. OECD ülkeleri arasında en fazla çalışmayan ve okumayan genç sayısı Türkiye’de. Yaşları 15-24 arasında değişen ve gelecek kaygısı yaşayan gençler, koronavirüsün patlak vermesiyle istihdamdan daha derin bir şekilde etkilendi.

Yapılan araştırmalara göre ne çalışan ne okuyan gençlerin OECD ortalaması yüzde 12,8 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 25 civarında. OECD verilerine göre; Türkiye’de yükseköğretim mezunlarının 75’inin istihdama katılma süresi 4-5 yıl sürüyor. Bu da gençlerin iş bulmaktan ümidini kesmesine ya da yurt dışına giderek, yeni bir hayat kurmaya çalışmasına neden oluyor.

Paylaşın

Türkiye, OECD Ülkeleri Arasında Çocuk Yoksulluğunda İlk Sırada

Türkiye, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri arasında çocuk yoksulluğunda ilk sırada. Okula aç giden çocuk sayısı artarken, acil ücretsiz okul beslenme programı çağrısı yapılıyor.

Son dönemde çok hızlı artan yoksullaşma Türkiye’de önce en hassas durumdaki çocukları vuruyor. Türkiye bugün yüzde 22.7’lik oranla çocukların en yoksul olduğu Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) üyesi ülke.

Dünya Bankası tahminlerine göre gıda enflasyonundaki her 1 puanlık artış, dünya genelinde derin yoksul sayısını 10 milyon kişi artırıyor. Türk-İş verilerine göre mart itibarıyla son bir yılda Türkiye’de gıda fiyatlarının yüzde 76.4 arttığı dikkate alındığında durumun vehameti ortaya çıkıyor.

Sözcü gazetesinin haberine göre; Türkiye’de bugün her 5 çocuktan biri derin yoksulluk sorunları ile yüzleşiyor, yeterli ve besleyici gıdaya ulaşamıyor. Bu noktada yapılacak en acil eylemin, bir an önce okullarda kamunun öğle yemeği hizmeti sunması olduğu belirtiliyor.

“Okul yemeği uygulaması başlatılmalı”

CHP Yoksulluk Dayanışma Ofisi Koordinatörü Hacer Foggo, “2019 yılından beri Milli Eğitim Bakanlığı başlattık başlatıyoruz diyor ama bir gelişme yok. Sağlık Bakanlığı okullarda ücretsiz beslenme programını 2020 için planlıyordu ancak bir türlü hayata geçiremedi.

Fakirliğin yoğunlaştığı bölgelerden başlanarak bir an önce okul yemeği uygulaması başlatılmalı, gıdaya erişemeyen milyonlarca çocuk bu sayede en azından günde bir kez yeterli bir besin alabilmeli. Dayanışmanın da bittiği bir döneme girdik çünkü komşu da aç” ifadesini kullandı.

Son dönemde özellikle yoksulluğun arttığı bölgelerde çocuklar okula aç gidiyor. Evinde yeterli beslenemeyen çocuğun hiç değilse okulda sağlıklı beslenmeye ulaşması gerektiğini vurgulayan Hacer Foggo, “Yetersiz beslenme beyin hücrelerinin gelişimini, büyümeyi durdurur. Açlık çeken çocuklar okula odaklanamazlar. Bu nedenle bir an önce okullarda ücretsiz beslenme programları hayata geçirilmeli” dedi.

Paylaşın

Kredi Büyüme Hızı Yüzde 45’i Aştı

Tüketici kredileri ve ticari krediler belli bir süredir artış trendinde. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) verilerine göre kredi büyüme hızındaki yükseliş geçen hafta da devam etti.

Bloomberg HT’nin haberinde 13 haftalık, yıllıklandırılmış ve kur etkisinden arındırılmış kredi büyüme hızının yüzde 45’i aştığı belirtildi. Bu da kredilerde Temmuz 2020’den beri ilk defa bu kadar hızlı bir büyümenin kaydedilmesi demek.

Bunun iki temel nedeni var: Alım gücünün düşmesi ve enflasyonun yüksek olması.

BBC Türkçe’den Özge Özdemir’in haberine göre, Marmara Üniversitesi İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burak Arzova, alım gücünün düşmesiyle insanların hayatlarını idame ettirebilecekleri gelirlerinin azaldığını vurguluyor.

Arzova’ya göre geliri düşen vatandaşlar, bunun bir kısmını kredi kartlarıyla bir kısmını da tüketici kredileriyle idare etmeye çalışıyor.

İkinci olarak enflasyona karşı gelirini korumak isteyenler de kredilere koşuyor.

Konut fiyatlarının yükselmesiyle konutun da bir yatırım aracı olmaktan çıktığını söyleyen Arzova, insanların enflasyona karşı bütçelerini korumak için gelecekte yapmayı planladığı alışverişlerini bugünden gerçekleştirdiğini anlatıyor:

“Otomobil, televizyon, buzdolabı gibi hangi varlık söz konusuysa yarın bunun fiyatı artar diye insanlar bugünden almaya çalışıyor.”

“Tasarruf etmektense parayı harcamak mantıklı”

Spinn Danışmanlık Kurucu Ortağı Özlem Derici Şengül, alım gücündeki düşüşün kredi kullanmaya mecbur bıraktığını söylüyor:

“Enflasyonun yarattığı talebi öne çekmek söz konusu, tasarruf etmektense parayı harcamak mantıklı.”

BDDK’nın verilerine göre tüketici kredileri tutarı 15 Nisan itibarıyla 810 milyar TL’ye çıktı.

Bu kredilerin 315 milyar TL’si konut, 16 milyar TL’si taşıt ve 479 milyar TL’si ihtiyaç kredisi.

Ekonomist Derici, ekonomi politikalarının da kredi artışını körüklediği görüşünde.

Derici, daha önce nereye gittiği belli olmayan kredilerin önünü kesmek için büyük yatırım projelerine ya da katma değerli projelere kredi verilmesi için hedef odaklı kredi politikasına geçildiğini, ancak son dönemde bunun değiştiğini aktarıyor.

Derici’ye göre yine büyümenin krediyle pompalandığı bir döneme girilmesi söz konusu.

“Kredi ile borçları enflasyona ödetiyorlar”

15 Nisan haftasında ticari kredilerdeki artış yüzde 50’e yaklaştı.

Bankacılık sektörünün toplam kredi hacmi ise 5 trilyon 525 milyar TL’ye çıktı.

“Avrupa ülkeleriyle kıyasladığımızda hem hanehalkı hem şirketler açısından borçluluk görece daha düşük” diyen ekonomist Arzova’ya göre Türkiye, kredi hızı büyümesinde henüz tehlikeli bir bölgede değil.

Arzova, üretim enflasyonunun yüksek olduğu yerde şirketlerin TL kredi ile borçlanmasının da mantıklı olduğu görüşünde:

“Kredilerin faizinin olması gereken yer bu değil. O yüzden şirketler burada akıllıca bir şey yapıyor. Kredi taksitleri ile borçlarını enflasyona ödetiyorlar.”

Mart ayında üretici enflasyonu yüzde 114 olarak gerçekleşti.

Tüketici enflasyonu ise yüzde 61 oldu.

Ancak bir yandan da tüketici kredilerinin ve ticari kredilerin artması, olumsuz bir döngünün başladığına işaret.

Kredilerin artmasıyla enflasyon yükselişi tetikleniyor, yarın yapılacak tüketim bugüne çekiliyor, böylece yarın tüketim azaldığında şirketlerin üretim yapması zorlanıyor.

Kredi büyüme hızı ne kadar olmalı?

2008’deki küresel finansal krizin ardından Merkez Bankası, 2013 yılında yayımladığı bir raporunda orta vadede ortalama yüzde 15 civarında bir yıllık kredi büyümesinin makul ve sağlıklı olabileceğini açıklamıştı.

2013’te kredilerdeki büyümenin yüzde 40’a yaklaştığı dönemler olmuştu.

O yıl ekonomik büyüme ise yüzde 4 oranındaydı.

O dönem bilinçli olarak kredi büyümesinin durdurulmasının amaçlandığını ve bu yüzden taksitlere sınırlama getirildiğini hatırlatan Derici’ye göre bugün için en tehlikeli durum hanehalklarının borçlandırılması.

Bu yüzden asıl yapılması gerekenin enflasyonla mücadele olduğunu vurgulayan Derici, “Şu an ekonomi politikasında bir tane bile enflasyonla mücadele adımı yok” diyor.

Arzova da ileride önce tüketimin sonra üretimin yavaşlamasıyla istihdam kayıplarının ve borcu ödeyememe durumlarının yaşanabileceğine dikkati çekiyor:

“Şirketler daha düşük hızda çalışmaya başladıkları zaman istihdam kayıpları yaşanacak. Böylece insanlar işsiz kalabilecek ve bu borcu ödeyemeyecek hale gelecekler. O yüzden bu döngüye girerken yüzdelerin bu kadar yüksek olmaması gerek. Hanehalkının borçlu olması çok istenen bir durum değildir.”

Paylaşın

Suriyelilerin Bayram İzni Kısıtlandı

Son dönemde siyasetin sıcak başlıkları arasında yer alan Suriyeli göçmenlere ilişkin yeni bir gelişme yaşandı. İçişleri Bakanlığı’nın kararı sonrası sınır kapılarından sadece cenaze mazereti bildirenler ile Suriye’ye kesin dönüş yapmak isteyenlerin geçişine izin veriliyor.

Suriye’de 2011’de başlayan iç savaşın ardından milyonlarca Suriyeli, evlerini terk ederek Türkiye’ye sığındı. Bu süreçte bazı Suriyeliler, güvenli hale getirilen bölgelere, dini bayramlarda izin alarak gidip gelmeye başladı. Sınır illerdeki valiliklere başvuru yaparak izin alan Suriyeliler, özellikle Azez, Cerablus, El Bab, Mare ve Soran bölgelerindeki yakınlarına gidebilme imkanına kavuştu.

Bu yıl da Ramazan Bayramı’nı ülkelerinde geçirmek isteyen çok sayıda Suriyeli, Kilis Valiliği’ne internetten başvuruda bulundu. Başvuruları onaylanan, 18-29 Nisan arasında Öncüpınar ve Çobanbey sınır kapılarından ülkelerine geçecek Suriyeliler için hazırlık tamamlandı. 18- 19 Nisan’da sınır kapılarına giden 2 bin Suriyeli, işlemlerini yaptırarak ülkelerine geçiş yaptı ancak 19 Nisan’da İçişleri Bakanlığı’nın kararı ile Suriyelilerin geçişlerinin kısıtlandığı açıklandı.

Cenazesi olana 3 gün izin

Online başvuru yapan ve ülkesine geçmek için sınır kapılarına gidenler, görevlilerce bakanlık kararı anlatılarak geri gönderiliyor. Sadece cenaze mazereti bildirenlerin geçişine izin veriliyor. Bu 3 günlük iznin de gidilen bölgedeki yerel meclis ve güvenlik birimlerince onaylı olması şartı aranıyor.

Bayramlarda daha önce Suriye’ye gidenler, 2 ila 5 ay süreyle ülkelerinde kalma hakkı elde etmişti. Sınır kapılarında, ülkesine kesin dönüş yapmak için gitmek isteyenlere de izin veriliyor. Kesin dönüş yapan Suriyelilere form imzalatılıyor, ardından da ülkelerine gitmeleri sağlanıyor.

Paylaşın

En Büyük 20 Ekonomi Listesinde Yerini Kaybeden Türkiye Kaçıncı Sırada?

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın verilerine göre 2021’de, Türkiye en büyük ilk 20 ekonomi içerisinden çıkarak 21. sıraya geriledi. İlk 20’nin yeni üyesi ise İran oldu.

Ülkelerin ekonomik güçleri Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) büyüklüğü ve kişi başına düşen GSYH ile ölçülüyor.

Belirli bir dönem içinde üretilen bütün malların o yıla ilişkin ortalama piyasa fiyatları üzerinden toplanmasıyla GSYH, o miktarın nüfusa bölünmesi ile de kişi başına GSYH hesaplanıyor.

Gelişmeyle ilgili, ekonomist Mahfi Eğilmez kendi blog sitesindeki analizinde 2015 ve 2021 yılları karşılaştırması yaparak şunları yazdı:

“Son yedi yılda en ciddi değişiklikler olmuş, Türkiye ve Brezilya, son dönemde en fazla ivme kaybı yaşamış ülkeler olurken İran en yüksek çıkışı yakalamış ülke konumuna gelmiş görünüyor. Kişi başına gelir açısından Türkiye 2015 yılında 66’ıncı sıradayken 2021 yılında 78’inci sıraya gerilemiş görünüyor. Son 6 yılda Türkiye’nin hem GSYH hem de kişi başına gelir sıralamasındaki düşüşü son derecede çarpıcı.”

Ekonomideki bozulmayla ilgili olarak sığınılan dünyada da işlerin kötüye gittiği tezinin doğru olmadığını belirten Eğilmez tablolardaki ve kişi başına gelir sıralamasındaki düşüş ile bunun açık bir biçimde görüldüğünü kaydediyor.

Verilere göre İran, bu son yedi yılda ekonomisini üçe katladı. Eğilmez, Türk ekonomisindeki gidişatın kötü olduğunun açık olduğunu belirtirken kendisine İran ile ilgili gelen sorulara ise “İran’ın GSYH’si tartışmalı” şeklinde yanıt verdi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Analiz: Sığınmacılar Siyasi Ve İktisadi Bir Sömürü Alanı Oldu

Mülteci ve göçmenlere dönük politikacılar tarafından kullanılan dil ve argümanlar göçmenlerin Türkiye’deki varlığını tartışılır hale getirdi. Ülkelerindeki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan başta Suriyeliler olmak üzere milyonlarca göçmenin yeniden geri gönderilmesi, bayramlarda ailelerini ziyaret edebilenlerin ülkeye alınmaması kamuoyuna verilen siyasi mesajlardan sadece bir kaçı.

Türkiye’nin göç ve göçmenlere yönelik oluşturmaya çalıştığı koruma ve uyum programları; göçmenlerin topluma entegrasyonu siyasi söylemler bir yana, ekonomik kriz ve derinleşen işsizlikle birlikte daha çok sorgulanıyor. Türkiye’nin göç ve göçmenlere yönelik uyum politikaları başarılı mı? Uzmanlar euronews’e anlattı;

”Bir ülkede belirli bir refah seviyesi, eşit hak ve özgürlükler yoksa entegrasyondan bahsedilemez”

Göç üzerine çalışmalar yürüten Kadir Has Üniversitesi’nden Dr. Sibel Karadağ’a göre bir ülkede entegrasyon gibi bir kavramdan bahsedebilmek için o ülkede belirli bir refah seviyesi, eşit hak ve özgürlüklerin mevcudiyeti gerekli. Aksi halde, içi boş bir kavramdan bahsediliyor.

‘’En önemli hususlardan biri, Türkiye sığınmacı nüfusun çok katmanlı olduğu bir ülke. Geçici koruma statüsü altında 3.7 milyon Suriyeli, uluslararası koruma altında olan ve uydu kentlerde kayıt altında olan yaklaşık 400 bin kadar başka uyruklar var, onlar da yıllardır üçüncü ülkeye yerleştirilmeyi bekliyor. Bir de sayısını bilemediğimiz, düzensiz göçmen diye adlandırılan bir nüfus var. Bununla da bitmiyor mesele, kayıt olduğunuz ilde yaşama zorunluluğu var hem Suriyeli hem uluslararası koruma altında olanlar için, ancak bu fiiliyatta işlemiyor, insanlar çalışma izni olmadığından ve enformel sektörde istihdam edildiğinden nerede iş bulurlarsa mecburen o kente gidiyorlar, bu durumda de facto kayıtsız hale geliyorlar. Karşımızda, çok parçalı ve katmanlı bir olgu var.’’

Dr. Sibel Karadağ, Türkiye’nin 10 yıldır sığınmacı politikasını, geçicilik üzerine kurduğunu ve bu sayede manevra alanını genişletmeyi hedefleyen politikalar ürettiğini söylüyor.

‘’2018 yılında BMMYK’nın tüm süreçlerden çekilmesi ile de tek aktör Göç İdaresi Başkanlığı oldu. Sonrasında, göç politikalarına ilişkin verilere erişim ve denetleme neredeyse imkansız hale geldi. Yani, sığınmacı topluluklar, geçici statüde ya da kayıtsız oldukları ölçüde, her daim güvencesiz bir hayat sürmek zorunda oldukları ölçüde, daha ağır şartlarda çalıştırılabiliyor, yeri geldiğinde Edirne olayları örneğinde olduğu gibi Avrupa sınırına sürülebiliyor, yeri geldiğinde de gönüllü geri dönüş formu imzalatılarak geri gönderilebiliyor. Siyasi ve iktisadi konjonktüre göre değişen politikalar bu sayede daha kolaylıkla uygulanabiliyor. Türkiye’nin yıllardır sürdürdüğü politika tam olarak bu.’’

Türkiye’de değişen koşullara göre adapte edilen keyfi bir göçmen politikası sürdürüldüğünü düşünen Dr. Sibel Karadağ, sığınmacıların hem siyasi hem iktisadi olarak bir sömürü alanı haline geldiğine vurgu yapıyor.

‘’Ekonomik daralma arttıkça, işverenin maliyetini düşürecek kayıtdışı sektörü genişleterek sığınmacı nüfusu kimsenin yapmak istemediği işlerde, ucuz işgücü olarak istihdam ediyor, bu ihtiyacı kapatmak için kullanıyor. Bunu yaparken de özellikle metropollerde istihdam imkanlarından kaynaklı yığılma olduğunda, bu sefer seyreltme politikaları uygulayarak kişileri tekrar kayıtlı olduğu illere gönderiyor, sınır dışı edilen düzensiz göçmen artıyor. Örneğin, yerel seçimleri kaybettikten sonra böyle bir politika devreye girmişti, başka illere gönderme ya da gönüllü geri gönderme oranları ciddi sayıda artmıştı. Yani değişen koşullara göre adapte edilen keyfi bir politika sürdürüldü şimdiye kadar, hayatı değersizleştirilen sığınmacı da hem siyasi hem iktisadi olarak bir sömürü alanı haline geldi.’’

Dr. Sibel Karadağ, son günlerde toplumun bazı kesiminde açığa çıkan ve yüksek sesle dile getirilen göçmen karşıtı söylemlerle ilgili endişesini; ‘’Bu toplumsal öfke gerçek sorunlara değil, yabancı düşmanlığına doğru örgütlenmeye devam ederse, ki pek çok aktör bunu çeşitli şekillerde yapıyor, tarihe utançla kazınacak sahnelere tanıklık edebiliriz’’ sözleriyle ifade ediyor.

‘’Bu durumun bizi getirdiği nokta ortada. Bir tarafta çok hızlı yoksullaşan bir yerli halk, diğer tarafta artık insandışılaştırılmış bir sığınmacı nüfus. Tam da bu noktada, bu sefer de yabancı düşmanlığı üzerinden yürütülen bir muhalefet söylemi devreye sokuldu, ve bütün bu sömürü ağını yaratan ve besleyen yapısal sebepleri bıraktık, herkes şu an göçmenleri konuşuyor. Bu söylem, sadece var olan yapısal sorunların ve eşitsizliklerin üstünü örter, hatta daha da kötüsüne yol açar. Tarih bize şunu net bir şekilde gösteriyor, düşmanlaştırılan nüfusa mübah görülen her politika ve anlayış, zamanla yerli halka ya da makbul sayılana doğru genişler. Onun sömürülmesine olanak sağlayan koşullar, zaman içerisinde sizi de içine alır. Ancak ne yazık ki, insanlık tarihi bu basit gerçekliği yüzyıllardır öğrenebilmiş değil. Tarihsel bir eşikte olduğumuzu düşünüyorum, bu toplumsal öfke gerçek sorunlara değil, yabancı düşmanlığına doğru örgütlenmeye devam ederse, ki pek çok aktör bunu çeşitli şekillerde yapıyor, tarihe utançla kazınacak sahnelere tanıklık edebiliriz. Bu meseleyi oy kaygısı ile araçsallaştıranlara da şunu belirtmek isterim, mevcut yönetim zaten çok geniş bir manevra alanında, çelişkiden asla imtina etmeyen bir esneklikte yürütüyor bu politikayı ve kolaylıkla söyleminizi elinizden alabilir.’’

Mülteci hakları savunucusu Müge Yamanyılmaz ise son günlerde göçmenlere yönelik söylemlerin artmasını dezavantajlı grupları koruyacak herhangi bir önlemin alınmamasına bağlıyor.

Entegrasyon politikalarının dünyanın her yerinde egemen olana entegre olmak şeklinde yani ona uyumlanmak şeklinde düşünüldüğünü ifade eden Yamanyılmaz ”birlikte eşit yaşam” amacının gözardı edildiği düşüncesinde.

‘’Özellikle Türkiye gibi ulus-devlet ideolojisinin güçlü olduğu ülkelerde halklar veya farklı özellikteki gruplar arasında eşitsizliklerin var olması, denkleme yeni grup ve kimliklerin eklenmesi ile derinleşir. Nefret söylem ve suçlarını önleyecek, dezavantajlı grupları koruyacak herhangi bir önlemin alınmaması ve nefret suçlarının cezasızlıkla sonuçlanması hem göçmen ve mülteci grupları hem de yerli halkı tehdit eden, onları gündelik politikalara bağımlılaştıran, siyaseten araçsallaştıran ve özne olmalarını engelleyen bir şeye dönüşür. Nitekim son günlerde olan da bu.’’

”Türkiye’nin yıllar içinde entegrasyon süreci başarıya ulaşamadı”

Mülteci hakları savunucusu Müge Yamanyılmaz’a göre, Türkiye’nin yıllar içinde entegrasyon sürecinin başarıya ulaşamadı.

Yamanyılmaz, Türkiye’nin uyguladığı uyum politikasının mültecilere sınır çekme, onları disipline etme, belirsiz ve değişen kuralları ihlal ettiklerini düşündüklerinde onları hizaya çekme şeklinde olduğunu dile getiriyor.

Yamanyılmaz’a göre bu tablo karşısında göçmenler yerel halkla bağlantısını kesiyor ve günlük temastan kaçınıyor.

Devam eden bu döngü içinde ise mültecilerin görünmeyen, belirsiz bir yerden gelebilecek şiddet kaygısıyla yaşamaya çalıştığını söylüyor Yamanyılmaz.

”Yönetmelik Suriyelileri belirsizliğe mahkûm eden bir ‘geçicilik’ içeriği”

2014 yılında Türkiye Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle mültecilik statüsü vermediği Suriyeliler için bir Geçici Koruma Yönetmeliği oluşturdu.

Yönetmelikle Suriyelilere herhangi bir hak tanınmadığı gibi sağlık, eğitim, istihdam ve barınma gibi en temel insan haklarını da hizmet kategorisine indirgenerek “Geçici Korunanlara Sağlanacak Hizmetler” şeklinde ifade edildi.

Bununla da kalmayan Yönetmelik, Geçici Korunanlara yani Suriyelilere bir dizi yükümlülükler getiriyor.

‘’2003’te Avrupa Komisyonu’nun yayınladığı “Göç, Entegrasyon ve İstihdam Bildirisi” yerel halk ve mülteciler arasında hak ve yükümlülükler dengesi öngörüyor ve entegrasyonu şöyle tanımlıyor: “Üçüncü ülke vatandaşları ve ev sahibi toplumların hak ve sorumluluklarının karşılıklılık esasına dayandığı ve göç eden kişinin tam katılımının öngörüldüğü iki yönlü bir süreç”. Bu tanım kuşkusuz, ekonomik, sosyal ve siyasal hakları tanırken çeşitliliği ve farklılığı da görüyor.

IOM’in Göç Terimleri Sözlüğü’ne göre ise entegrasyon göçmenlerin hem birey hem de grup olarak toplumun bir parçası kabul edildiği süreç olarak tanımlanıyor.’’

‘’Türkiye ise Gerek İl Göç İdaresi Başkanlığı’nın politika belgelerinde gerekse mevzuatta (2013 tarihli YUKK’un 96. Maddesi) “entegrasyon”u kullanmıyor, yerine “uyum”dan bahsediyor. YUKK’la birlikte Göç İdaresi bünyesinde Uyum ve İletişim Dairesi oluşturuldu. Uyum kelimesinin hem taraflara yükümlülükler getirmesi hem de geçiciliği göstermesi bakımından özellikle tercih edildiğini söylemek gerekir. Uyum kavramı ile, Göç İdaresi Başkanlığı’nın MEB protokolü ile neredeyse zorunlu hale getirdiği SUYE (Sosyal Uyum ve Yaşam Eğitimleri) ile Türkiye tek yönlü, mültecilerin gündelik yaşamlarını kontrol etmeye yönelik bir dizi düzenleme getiriyor ama aynı zamanda da onların ülkelerine geri döneceklerini, bu nedenle de geçici olduğunu da vurguluyor.’’

Politikacılar için göçmen ve mülteci nefreti, yabancı düşmanlığının siyaseten kullanışlı olduğunu dile getiren Yamanyılmaz, önümüzdeki süreçte bu durumun daha da büyük tehlikeler doğurabileceği uyarısında bulunuyor.

‘’Mültecileri ve mülteci hakları savunucularını daha karanlık günler bekliyor. Nefret telafisi zor, zamanla iyileşmeyen yaralar açar. Faili de bu şiddetten hayatta kalanı da aynı şiddet döngüsüne hapseder, tarih boyunca bir tarafta o utanç yaşanırken diğer tarafta da travması kalır. Karşılık bulmayacağını bilsem de siyasileri söylemlerinin sorumluluklarını almaya çağırıyorum.’’

”Hiç kimse mültecilerin özneliğini kabul etmiyor, iradelerini kabul etmiyor, eşit görmüyor”

İktidar ve düzen muhalefeti “geri göndereceğiz-geri göndermeyeceğiz” diye açıklamaları peş peşe sıralıyor. Kimse mültecilere seçimlerini sormuyor, hiç kimse gitme ve kalma kararı siz mültecilere aittir demiyor. Hiç kimse mültecilerin özneliğini kabul etmiyor, iradelerini kabul etmiyor, eşit görmüyor. Mültecileri yerel toplulukla, mahalleliyle, komşuyla, işverenle, “hizmet” aldığı okul müdürüyle, hastane çalışanıyla eşit yapabilecek böylelikle onları koruyacak ilk şey statüdür, mültecilik statüsüdür. Sınır dışı tehdidi, idari gözetim tehdidi olmadığında mülteciler kendileri adına konuşabilecek, ırkçılığa direnebilecek, haklarını talep edebilecek, yükselen nefrete karşı bir nebze karşı koyabileceklerdir. Geri Kabul anlaşması son bulmalı ve mültecilik statüsü tanınmalıdır. Şiddetin önüne geçebilecek en acil şey budur.’’

Paylaşın

‘Yeni Ekonomi Modeli’ Dış Ticarete De Yaramadı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “yüksek kur-düşük faiz” söylemi ile hayata geçirdiği model, ihracatta rekor büyüme yaşanmasını ve cari fazla verilmesini vaat ediyordu. Ancak “yeni ekonomi modeli,” yalnızca enflasyonda değil; dış ticarette de bekleneni veremedi.

Enflasyon rekor kırarken, cari açık son yılların en yüksek seviyesini gördü. İhracat ise pandemi ile geçen son iki yıla nazaran 2022’ye iyi bir başlangıç yapmış olsa da, ithalattaki sert yükseliş, endişeleri artırdı. DW Türkçe’den Aram Ekin Duran’a konuşan iş dünyası temsilcileri ve ekonomistler, hükümetin uyguladığı modelin yalnızca iç piyasayı değil, dış ticareti de olumsuz etkilediği görüşünde.

Dış ticaret açığı büyüyor

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hayata geçirdiği “yeni ekonomi modeli” yalnızca yüksek enflasyonun yarattığı hayat pahalılığı ile değil; Türkiye’nin dış ticaretinde de sıkıntılara neden oluyor. Ticaret Bakanlığı verilerine göre, hükümetin “düşük faiz-yüksek kur” söylemi ihracatta umulan artışı sağlamazken, ithalatta ise hızlı yükselişin önünü açtı. Merkez Bankası’nın faiz indirimlerine başladığı Eylül 2021’den bu yana geçen son 6 ayda, 125 milyar dolarlık ihracata karşılık 165 milyar dolarlık ithalat faturası ortaya çıktı. İthalat mart ayında 30 milyar dolar sınırını da aşmış oldu.

Yeni ekonomi modelinin ilk etkilerinin görüldüğü Ekim 2021 döneminde 1,5 milyar dolar seviyesinde olan dış ticaret açığı, Mart 2022 itibariyle 8,2 milyar dolara çıktı. Yeni ekonomi modelinin uygulandığı son 6 ayda ise 40 milyar dolarlık dış ticaret açığı meydana geldi. Artan döviz kurunun etkisiyle, yalnızca Ocak-Mart döneminde enerji ithalatına harcanan para, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 188 artarak 25 milyar dolara çıktı.

“Bu ekonomik yapıyla ithalatı geçemeyiz”

Uzun yıllar Türkiye İhracatçılar Meclisi’nde (TİM) birlik başkanlığı ve yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulunan Gelişen Markalar Derneği Başkan Yardımcısı Murat Akyüz, “Mevcut koşullarda, maalesef şu anda ihracatın ön plana çıktığını görüyoruz ama ülkemizde hala ciddi bir ithalat ihtiyacı var” diyor.

Türkiye’de ihracat amaçlı kullanılan ham maddeler ve yarı mamullerin ithalatına devam edildiğini, ithalat odaklı iç tüketimin de devam ettiğini ifade eden Akyüz, yaptığı açıklamada, “Bu ekonomik yapıyla, bu üretim yapısıyla ihracatın ithalatı geçebileceğini söylemek biraz iyimserlik olur diyebilirim” diye konuşuyor.

Merkez’e döviz satışına tepki

Ocak ayında alınan bir kararla, ihracatla elde edilen dövizin yüzde 25’inin Merkez Bankası’na satılması zorunlu hale getirilmişti. Geçen günlerde bu oran yüzde 40’a yükseltildi. 19 Nisan’da ise dövize endeksli taşıt satış sözleşmeleri dışındaki menkul satış sözleşmelerinde ödeme yükümlülüklerinin TL ile yapılması zorunluluğu getirildi. Söz konusu düzenlemeler özellikle döviz yükümlülüğü yüksek olan sektörlerde tepki çekti. İhracatçılar döviz bozdurma oranının her sektöre özel olarak belirlenmesi gerektiği görüşünde.

“Hiçbir rakibimizde böyle bir kural yok”

Merkez Bankası’na döviz satışı zorunluluğu getirilmesinin Türkiye’deki ihracatçı şirketlerin rekabet gücünü olumsuz etkilediğini vurgulayan Murat Akyüz, “Hiçbir rakibimizin bulunduğu ülkede böyle bir kural yok. İstediği şekilde istediği parayı, istediği seviyelerde kullanabiliyor, tutabiliyor. Ama bizim Merkez Bankası için yapıldığı söylenen bu destek mekanizması, maalesef ihracatçının maliyetlerini artırmaktan öteye gitmedi” değerlendirmesinde bulunuyor.

“Öz kaynaklarımız eriyor”

Akdeniz Mobilya, Kağıt ve Orman Ürünleri İhracatçıları Birliği (AKAMİB) Başkan Yardımcısı Bülent Aymen’e göre, yeni ekonomi modeli ile başlatılan faiz indirimleri ihracatçıların kredi imkanları üzerinde de olumlu etki yaratmadı.

Merkez Bankası’nın son 6 ayda faizi yüzde 19’dan yüzde 14’e indirdiğini hatırlatan Aymen, şöyle konuşuyor: “Ancak bizler özel bankalardan kredi kullanmaya kalktığımızda yüzde 14’ün iki misli faiz oranlarıyla karşılaşıyoruz. Artan maliyetler karşısında ihraç ürünlerimize ihtiyacımız oranında zam yapamıyoruz, bu da bizim öz kaynaklarımızın erimesine yol açıyor.”

“Dış ticarette 300 yıldır yerimizde sayıyoruz”

Son bir yılda Türk Lirası’nda yaşanan değer kaybı da ihracatta sıçrama yaratmaya yetmiyor. Türkiye’nin son 300 yıldır dünya ticaretinden yüzde 0,7 – yüzde 1,3 arası bir pay aldığına işaret eden Makine İmalat Sanayi Dernekleri Federasyonu (MAKFED) Başkanı Adnan Dalgakıran, “Türkiye’nin ihracatı son 20 yılda ciddi bir büyüme kat etmiş olsa da, aslında üç asırdır yerimizde sayıyoruz, ne uzuyoruz ne de kısalıyoruz” diyor.

“Değersiz TL olumlu katkı yapmıyor”

Türkiye’nin ortalama 8 bin dolarlık milli gelir seviyesi ile Avrupa Birliği ülkeleri içerisinde son sırada yer aldığını ifade eden Dalgakıran, “Yüksek katma değerli ürün ihracatı artmadan, dış ticarette ve milli gelirde kayda değer bir artış olması çok zor. Değersiz TL’nin ihracata çok olumlu katkı yapacağına inanlardan değilim. Geçmişe bakarsanız, ihracatın en iyi olduğu zamanlar, TL’nin en değerli olduğu zamanlarda gerçekleşti” şeklinde konuşuyor.

Cari fazla hayal oldu

Dış ticaret açığı ile birlikte, yeni ekonomi modelinin en büyük vaadi olan “cari fazla” hedefi de 2022 için hayal oldu. Cari fazla vermek bir yana, Ocak ayında cari açık son 4 yılın en yüksek seviyesini görürken, 12 aylık cari açık ise 22 milyar dolara çıktı. Açıktaki büyümede kurlardaki yükseliş ile birlikte artan ithalat ve enerji maliyeleri belirleyici oldu.

Türkiye’nin makro göstergelerindeki bozulmalar, uluslararası kurumların analizlerinde de kendine yer buldu. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) son açıklanan Küresel Ekonomik Görünüm ve Küresel Finansal İstikrar Raporu’nda, Türkiye’nin 2022 büyümesi yüzde 3,3’ten yüzde 2,7’ye revize edilirken, 2022 yılının tamamında cari açığın 45 milyar dolar seviyesine ulaşacağı tahmin edildi. IMF’e göre, yılsonu enflasyonu ise yüzde 52,4 olarak öngörüldü.

“Tarihin en yüksek cari açıklarından biri”

Ekonomist Cüneyt Akman’a göre, yüksek kurun ihracatta yarattığı avantajlar, çok kısa sürede yerini olumsuzluklara bırakmış durumda.

Akman, “Ocak-Şubat’ta iki ay içinde 12 milyar doların üzerinde cari açık verdik ve bu tarihin en yüksek cari açıklarından birisi” diyor. Döviz kurlarındaki yükselişin ilk zamanlarda ihracatçıya sağladığı avantajın dezavantaja dönmeye başladığına işaret eden Akman, “İhracatçıların bile çoğu bu modelden memnun değil” diye konuşuyor.

Türkiye’de pandemi etkisi ile geçen son iki yıla göre ihracat artışının devam edeceği öngörülse de, 2022’de cari açığın ihracat hızını gölgede bırakması bekleniyor.

“Şu anki enflasyonu arar hale gelebiliriz”

Peki Türkiye’nin dış ticaret dengesinde yaşanan bozulma, vatandaşı nasıl etkileyecek?

Türkiye’de geçmişte döviz sıkıntısı nedeniyle 70 cent’e muhtaç kalınan dönemler yaşandığına işaret eden Cüneyt Akman, şu görüşlerini dile getiriyor: “Umarım bu felaketli deneyin sonucu yine 70 cent’lere muhtaç kalmakla bitmez. Ama gidişat o tarafa doğru. Bunun sonucu şu: Birincisi piyasalarda muazzam bir kıtlık, kuyruklar ve arkasından şiddetli ama şu anda olan enflasyonun mislini, bunu arayacak şekilde enflasyon, hayat pahalılığı anlamına gelir.”

Paylaşın