Türkiye’de Her 10 Kişiden 3’ü Maddi Yoksunluk İçinde

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK), “Gelir ve Yaşam Koşulları 2021” araştırmasının sonuçları, Türkiye’de giderek derinleşen eşitsizliğin ulaştığı çarpıcı boyutu bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik kesimde bulunanların toplam gelirden aldığı pay yüzde 46,7 olurken en yoksul yüzde 20’lik kesimde bulunanların aldığı pay yüzde 6,1’de kaldı.

Veriler, iktidarın ekonomi politikası nedeniyle giderek azalan alım gücünün kalabalık ailelere etkisini de gözler önüne serdi. Tek kişilik hanehalklarında yoksulluk oranı 2020 yılına göre 2021 yılında yüzde 4,4 puan azalarak yüzde 6,5 olarak gerçekleşirken en az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranı yüzde 18,5 olarak gerçekleşti. Tek kişilik hanehalklarının yoksulluk oranı ise yüzde 14,2 olarak kayıtlara geçti.

Yoksulluk oranı sürekli arttı

Sürekli yoksulluk oranı da yıllar itibarıyla dramatik bir artış kaydetti. Buna göre, 2018 yılında yüzde 12,7 olan sürekli yoksulluk oranı 2021 yılında yüzde 13,8’e yükseldi.

Oturulan konuta sahip olanların oranı 2020 yılına göre 2021 yılında 0,3 puan azalarak yüzde 57,5 olarak hesaplandı. Kirada oturanların oranı yüzde 26,8, lojmanda oturanların oranı yüzde 1,2, kendi konutunda oturmayıp kira ödemeyenlerin oranı ise yüzde 14,6 oldu.

Yurttaşların barınma problemi de TÜİK verileri ile ortaya konuldu. Kurumsal olmayan nüfusun yüzde 34,3’ü konutunda izolasyondan dolayı ısınma sorunu, yüzde 33,9’u sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçeveleri vb. problemleri yaşadı.

Konut alımı ve konut masrafları dışında borç veya taksit ödemesi olanların oranı 2020 yılına göre 2021 yılında 5,4 puan artarak yüzde 63,7 oldu. Nüfusun yalnızca yüzde 6,6’sı bu ödemeleri “yük” kabul etmezken yüzde 23’üne borçları “çok yük” getirdi. Hanelerin yüzde 61’i evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayamadığını beyan etti. Araştırmada öne çıkan en çarpıcı bulgular ise şöyle sıralandı:

  • Hanelerin yüzde 38’i, iki günde bir eti, tavuk ya da yemek masrafını,
  • Hanelerin yüzde 33’ü beklenmedik harcamaları,
  • Hanelerin yüzde 20’si evin ısınma ihtiyacını,
  • Hanelerin yüzde 63’ü eskimiş mobilyaların yenilenmesini ekonomik olarak karşılayamadığını beyan etti.

Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla yükseköğretim mezunlarında 68 bin 229 TL, lise ve dengi okul mezunlarında 47 bin 326 TL, lise altı eğitimlilerde 35 bin 344 TL, bir okul bitirmeyenlerde 25 bin 911 TL ve okur-yazar olmayan fertlerde 19 bin 835 TL olarak hesaplandı.

Toplam gelir içerisinde en yüksek payı, yüzde 47,1 ile bir önceki yıla göre aynı kalan maaş ve ücret geliri aldı. İkinci sırayı yüzde 23,9 ile önceki yıla göre 2,1 puanlık artış gösteren sosyal transfer geliri alırken üçüncü sırayı yüzde 17,5 ile önceki yıla göre 0,2 puan azalan müteşebbis geliri oluşturdu. Tarım gelirinin müteşebbis geliri içindeki payı bir önceki yıla göre 2,5 puan artarak yüzde 23,4 olurken emekli ve dul-yetim aylıklarının sosyal transferler içindeki payı 1,7 puan azalarak yüzde 90,0 olarak gerçekleşti.

Gelir dağılımında büyük eşitsizlik

Gelir dağılımındaki eşitsizliği ortaya koyan bir diğer veri ise Gini katsayısı verisi oldu. Gelir dağılımı eşitsizliğinin en yaygın ölçütlerinden olan ve 1’e yaklaştıkça gelir dağılımındaki bozulmayı ifade eden Gini katsayısı Türkiye’de 0,401 olarak tahmin edildi. Gini katsayısında 2017 itibarıyla yıllara göre yaşanan değişim ise şöyle kaydedildi:

TÜİK’in verilerine göre, Türkiye’deki göreli yoksulluk oranı yüzde 14,4 ile ifade edildi. Ülkedeki toplam gelirin nüfusa bölünmesi yoluyla hesaplanan ve “Medyan Gelir” olarak ifade edilen gelir türü dikkate alındığında ortaya çıkan yoksulluk oranları şöyle paylaşıldı:

“Finansal sıkıntıda olma durumu”nu ifade eden maddi yoksunluk oranı da çarpıcı boyuta ulaştı. Kişilerin, çamaşır makinesi, telefon ve otomobil sahipliği ile “Beklenmedik harcamaları yapabilme” durumunu da yansıtan maddi yoksunluk oranı 2021 yılı itibarıyla yüzde 27,2 oldu. Maddi yoksunluk oranları yıllara göre şöyle gerçekleşti:

Paylaşın

Fed Ekonomistinden Türkiye İçin Kritik Uyarı

Ekonomist Levent Altınoğlu, “Enflasyonun yüksek seyirde olmasına rağmen Türkiye’de gevşek para politikasının sürdürülmesi Türkiye ekonomisi için önemli riskler doğuruyor” ifadelerini kullandı.

Fed Finansal İstikrar Bölümü Ekonomisti Levent Altınoğlu, Bloomberg HT yayınında Türkiye’nin para politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Stagflasyon ortamında merkez bankalarının atması gereken adımlara değinen Altınoğlu, şunları söyledi:

“Enflasyonun yüksek seyirde olmasına rağmen Türkiye’de gevşek para politikasının sürdürülmesi Türkiye ekonomisi için önemli riskler doğuruyor. Türkiye’de birçok firma Döviz cinsinden çok borçlanmış durumda ve borçların büyük kısmının kısa vadede ödenmesi gerekiyor. Dolayısıyla gevşek para politikası enflasyonu körüklüyor, enflasyon da kurun artmasına sebep oluyor.

Döviz artınca firmaların reel yükü artıyor. Buradaki risk bu firmaların borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmesi endişesiyle ani bir sermaye çıkışının yaşanmasıdır. Reel sektörde durgunluk olursa banka sektörüne de sirayet edebilir. Geçmişteki krizlerde olayların böyle geliştiğini gördük. İhtiyatlı para politikası riskler ortaya çıkmadan faiz artışını gerektirir.

‘MB döviz rezervlerini büyük ölçüde sattı’

Böyle bir ortamda enflasyonun azalmasını beklemek çok zor. Son zamanlarda TL büyük ölçüde değer kaybetti, bunun sebebi gevşek para politikası ve yüksek enflasyon ortamı. Yüksek enflasyon ortamında faiz artırımına gitmeden TL’yi desteklemek zorlaştı çünkü Merkez Bankası kura müdahale etmek için döviz rezervlerini büyük ölçüde sattı. Son yıllarda rezervleri artırmak için Merkez Bankası bankalardan döviz ödünç aldı. Dış yatırım ve ihracatla ülkeye giren döviz miktarı yetersiz kalırsa, Merkez Bankası o zaman ödünç alınan dövizleri ödemekte zorlanır.

O zaman iki seçenekle karşı karşıya kalınır. Birincisi ödünç alınan dövizleri TL cinsiden ödemeye gidebilir ki bu enflasyonu daha da körükler. İkinci seçenek ödünç alınan dövizleri kısmen ödemeyerek olur ki bu bankalara zarar verir ve banka kredisini olumsuz etkiler. Kur korumalı mevduat uygulaması kura geçici destek sağlayabilir. Orta vadede ise enflasyonist baskı oluşturarak kura ters etki yaptığını da görmemiz mümkün.”

Paylaşın

Türkiye’nin İç Borç Faizi Anaparayı İlk Defa Geçti

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre  borç stoklarına ait ödeme projeksiyonlarında, borcun faiz ödemelerinin, anapara ödemelerini aşarken, 3 trilyon 109 milyar TL tutarındaki merkezi yönetim brüt borç stokunda, döviz cinsinden borçlar TL cinsinden borçları ikiye katladı.

Nisan ayı itibarıyla iç borç anapara ödemesi 1 trilyon 483 TL’ye ulaşırken, faiz ödemesi ise 1 trilyon 743 TL olarak kaydedildi. Aralık 2021’de anapara ödemeleri 1 trilyon 316 milyar TL, faiz ödemeleri ise 794.7 milyar TL tutarında oldu. Böylelikle cumhuriyet tarihinde ilk defa AKP döneminde iç borç faizi anaparayı geçmiş oldu.

Sözcü’den Erdoğan Süzer’in haberine göre; İzmir, Antalya, Muğla, Aydın ile Ankara’daki 10 ayrı taşınmaz özelleştirme yoluyla acil satılıyor.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) tarafından ‘Yatırımcılara Duyuru’ başlığıyla yayımlanan ihale ilanına göre, arsa ve araziler Özelleştirme Kanunu kapsamında doğrudan ‘satış’ yöntemiyle özelleştirilecek. ÖİB, birbirinden değerli taşınmazlara teklif verme süresini ise 22 ile 23 günle sınırladı.

Taşınmazları almak isteyenlerden en geç 31 Mayıs ve 1 Haziran tarihine kadar tekliflerini ÖİB’e sunmaları istendi.

Pazarlıkla satılacak

Arsaların satış ihaleleri, kapalı zarfla teklif alındıktan sonra görüşmeler yapılarak pazarlık usulüyle gerçekleştirilecek, teklif sahipleri arasında açık artırma düzenlenecek. ÖİB Devlet İhale Kanununa tabi olmadığı için isterse ihaleleri iptal edebileceği gibi teklif verme süresini ileri bir tarihe de uzatabilecek.

Satışa sunulan 10 taşınmazın ikisi 26 bin ve 5 bin 356 metrekarelik iki ayrı arsa halinde İzmir Çeşme’de bulunuyor. Ankara Yenimahalle’de yaklaşık 22 dönüm, Gölbaşı ilçesinde de 1.200 metrekarelik iki arsa ile Antalya Döşemealtı Yeşilbayır’da 23.5 dönümlük değerli arsa, Muğla’nın Bodrum ilçesinde biri 28 dönüm diğeri 8 dönüm iki taşınmaz da satılacak. Aydın’ın Didim ilçesinde de toplamda 29 dönümü bulan 3 ayrı taşınmaz da satışa çıkarıldı.

Paylaşın

Suriyeliler İçin ‘Hak Temelli Dönüş Politikası’ Önerisi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 milyon Suriyeli’yi geri gönderme planı hazırlandığını açıklaması ile buna karşı ana muhalefet partisi CHP’nin iktidar değişikliğinde tüm Suriyeliler’i geri gönderme tepkisi gündemdeki yerini koruyor.

Erdoğan, yıllarca “ensar” kavramıyla din kardeşliği nedeniyle Suriyeliler’e ev sahipliği yapmak gerektiği görüşünü Mart ayına kadar sık sık dile getirdi. Ancak Cumhurbaşkanı, Nisan ayında bu görüşü savunmaktan vazgeçti. Erdoğan, 18 Nisan’da yabancı büyükelçilere hitaben “Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz” açıklamasında bulundu.

Türkiye’nin askeri operasyonlar ile Suriye’de fiilen oluşturduğu güvenli yerleşim yerlerine 2016’dan bugüne 500 bine yakın Suriyeli’nin dönüş yaptığını anlatan Erdoğan, 3 Mayıs’ta da Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) koordinasyonunda İdlib’de inşa edilmiş briket evlerin teslim törenine gönderdiği videolu mesajında da 1 milyon Suriyeli’yi geri gönderme planı hazırlandığını açıkladı.

Erdoğan, “Şimdi 1 milyon Suriyeli kardeşimizin geri dönüşünü sağlayacak bir projenin hazırlığındayız. 13 ayrı bölgedeki yerel meclislerle birlikte yürüteceğimiz bu proje bir hayli geniş kapsamlıdır. Konuttan hastaneye kadar günlük hayatın tüm ihtiyaçlarıyla tüm altyapı bu proje içinde yer alacaktır. Geri dönüşler için gerekli zemini hazırlamanın gayreti içerisinde olacağız” dedi.

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ise bu açıklamaya, “Erdoğan bırak bu hikayeleri, hala sınırdan akın akın kaçaklar geliyor. Güvenlik güçlerini teyakkuza geçir ve sınırdan tek bir kaçağın geçmesine izin verme. Zaten biz gerisini iki yılda göndereceğiz, senin yalandan projelerine hepimizin karnı tok” tepkisini gösterdi.

İçişleri Bakanlığı’nın 28 Nisan tarihli resmi verisine göre Türkiye’de vatandaşlık hakkı verilmiş olanlar hariç 3 milyon 762 bin 686 Suriyeli yaşarken, Erdoğan’ın açıkladığı plan tartışmalı bulundu.

Bugün de CHP, “Bütün Suriyeliler’i geri gönderme” politikasını savunmaya devam etme mesajı verdi. CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Faik Öztrak, “Partimizin görüşlerini Genel Başkanımız, Parti Sözcüsü ve Grup Başkanvekilleri açıklar. Suriyelileri geri gönderme konusunda başlangıçtan beri tavrımız nettir. En geç iki yıl içerisinde ülkelerine gönderilmeleri, aziz milletimize taahhüdümüzdür” açıklamasında bulundu.

“Sünni-İslam merkezli” politikadan vazgeçme çağrısı

İstanbul merkezli düşünce kuruluşu Spectrum House ise, “Sonu Gelmeyecek Bir Hikaye Yazmak: Suriyeli Sığınmacılar ve Yerel Toplum için Politika Önerileri” raporunu paylaştı. Araştırmacı Yasin Duman’ın hazırladığı raporda, AKP iktidarına Suriye politikasında değişiklikler yapması gerektiği önerisinde bulunuldu.

Siyaset cephesindeki Suriyeliler polemiğine yönelik bağımsız araştırmacılar ve akademisyenlerce oluşturulduğu vurgulanan Spectrum House’un politika raporunda, AKP iktidarınca yürütülen Suriye ve Suriyeliler politikasıyla ilgili şunlar önerildi:

  • Sığınmacı ve mülteci sorununun çözümü için Suriye’de Esad hükümetinin devrilmesi veya düşmesi hesabına dayanan, Sünni-İslam merkezli ve askeri müdahalelerle bütünleşmiş mevcut politikadan vazgeçilmesi,
  • Uluslararası hukuk ve sözleşmeler baz alınarak, çözüm odaklı ve Suriye’ye dönmek isteyenlerin güvenli bir şekilde dönebilmesinin koşullarını yaratma sürecine destek olacak politikaların uygulanması,
  • Suriye hükümeti ve yerel unsurlarla sınır boyunca güvenliği ve güvenli dönüşü sağlayacak koşulların yaratılması için kamuoyuna açık diplomatik görüşmelerin yapılması,
  • Uluslararası tarafların finansal ve diplomatik desteği ve gözetiminde hem döneceklerin hem de halihazırda orada yaşayanların ihtiyaçlarını ve beklentilerini gözeterek toplumsal barışa ve uzlaşıya katkı sunacak mekanizmalarla kademeli yeniden inşa ve dönüş projelerinin başlatılması,
  • Bunu yaparken, ileride gruplar arası çatışmalara yol açacak zorla nüfus değişimlerinden, kaynak paylaşımında hak ihlallerinden ve mülkiyet hakkı ihlallerine sebep olacak adımlardan kesinlikle kaçınılması,
  • Suriyeli sığınmacıların iç, bölge ve uluslararası siyasette bir çıkar ve baskı aracı olarak ele alınmasından, Kuzey ve Doğu Suriye’yi de kapsayan yayılmacı politikadan ve can kaybı, zorunlu göç, ciddi insan hakları ihlalleri ve maddi zararları beraberinde getiren her türlü askeri müdahaleden vazgeçilmesi.

Toplumsal çözüm için “uyum” politikası önerildi

Raporda, Suriyeliler ile ilgili “hak temelli” yaklaşım, Türkiye içerisinde yaşama hakkı tanınması ağırlıklı öneriler de dikkat çekti. Raporda, Suriyeliler’e “vatandaşlık başvurusu hakkı” ile birlikte kamusal haklar tanınması talep edildi. “Gönüllü geri dönüşler içinse Avrupa Birliği ile birlikte uluslararası hukuk temelli denetlenebilir eylem planı” oluşturulması gerektiği öne sürüldü.

Siyaset ve medyadaki söylemlerin “kutuplaştırıcı” olduğu ifade edilen raporda, toplumsal çözüm sağlanabilmesi için “uyum, entegrasyon” politikası önerildi. Hak temelli ülke içerisinde Suriyeliler ile yerel halkın uyumu için yasal düzenlemeler yapılması gerektiği görüşü ön plana çıkartıldı.

Suriyeliler için “uluslararası destekli istihdam projesi” önerisi

Raporda, Suriyeli nüfus ile ülke içerisinde uyum politikası geliştirilmesi açısından ekonomiye ilişkin şu öneriler de yer aldı.

  • Türkiye’nin ekonomisinin içinde bulunduğu krizi ve bu krizin hem sığınmacılarda ve mültecilerde hem de vatandaşlarda yarattığı kaygıyı ve kutuplaşma sebebiyle birbirlerine yönelen öfkeyi de göz önünde bulundurarak hak temelli, güvenli, sürdürülebilir ve kapsayıcı istihdam politikalarının uygulanması,
  • Bunun için uluslararası örgütlerden ve kurumlardan destek alınarak ve yerel yönetimler ve yerel, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları ile koordineli bir şekilde istihdam ofisleri aracılığıyla istihdam projelerinin başlatılması,
  • Herkesin katılımına açık, eşitlikçi ve adil, üyeleri tarafından sahiplenilen ve demokratik bir tutumla yönetilen, bağımsız, toplumun ve doğanın yararını gözeten, denetlenebilir ve hesap verebilir kooperatiflerin kurulması,
  • Ucuz işgücü olarak görülen ve güvencesiz koşullarda çalıştırılan sığınmacılar için önleyici tedbirlerin alınması. Yapılacak yasal düzenlemelerle sigortasız çalıştırılan, emeği sömürülen, maaşları ödenmeyen veya geç ödenen sığınmacıların içinde bulundukları zorlayıcı koşulların ortadan kaldırılması.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

Asgari Ücret 3 Bin 229 Liraya Geriledi!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 69,97’ye yükseldi. Enflasyondaki nisan ayındaki artış ise yüzde 7,25 oldu. Tüketici Fiyat Endeksi’nde (TÜFE) bir önceki yılın Aralık ayına göre %31,71, bir önceki yılın aynı ayına göre %69,97 ve on iki aylık ortalamalara göre %34,46 artış gerçekleşti.

Artan enflasyon ile birlikte yurttaşların alım gücü düşerken yüzde 50,54 artış işe asgari ücret brüt 5 bin 4 lira, net 4 bin 253 lira 40 kuruş oldu. Asgari ücret mart ayı enflasyon rakamının yüzde 61,14 olması ile kısa sürede eridi.

Zam sağanağı ve hayat pahalılığına TÜİK’in resmi enflasyon hesabı bile dayanamadı. İlk 4 ayda TÜFE yüzde 31,71 artarak yıl başında memur ve emekliye enflasyon farkı ve ek zamla birlikte verilen tüm zamların üzerine çıktı.

Fark ödemeleri yapılacak

Sözcü’den Erdoğan Süzer’in haberine göre; memur ve memur emeklilerine yılbaşında yüzde 5’i toplu sözleşme yüzde 2,5’i ek zam olmak üzere toplam yüzde 7,5 zam yapılmıştı. Ancak 4 ayın sonunda enflasyon yüzde 31,71’e çıktı. Memur ve emeklinin hükümetten yüzde 24,21 oranında enflasyon farkı alacağı oluştu. Ancak oluşan farklar temmuz ayına kadar ödenmeyecek. Yeni yıla 5 bin 972 lira maaşla giren en düşük dereceli memurun alım gücü 4 bin 534 liraya düştü, memur bin 438 lira kaybetti. Aynı dönemde öğretmen bin 603 lira, profesör 3 bin 570 lira, hemşire bin 796 lira alım gücü kaybına uğradı. 4 ayda en düşük memur emeklisinin aylığında 991 lira erime yaşandı.

Günden güne eriyor

Yıl başında yüzde 50,5 zamla net 4 bin 253 liraya çıkarılan asgari ücretin bugünkü alım gücü yüzde 31,71’lik TÜİK enflasyonuyla 3 bin 229 liraya geriledi. Asgari ücretteki 3 aylık erime bin 24 liraya ulaştı. ENAG’ın hesapladığı enflasyona göre ise asgari ücretin alım gücü 4 ayın sonunda 2 bin 871 liraya düşerek yılbaşındaki seviyesine yaklaştı. Asgari ücretlinin maaşından bin 382 lira gitti.

Zamma kadar enflasyon altında ezilmeye devam

4 ayda yüzde 31,71’e ulaşan enflasyon, yılbaşında reel zam verilmeden sadece geçmiş enflasyon kaybı telafi edilen işçi, esnaf ve çiftçi emeklilerini daha da zora soktu. Yılbaşında 2 bin 500 liraya yükseltilen en düşük işçi, çiftçi ve esnaf emeklisi aylığı 602 lira eriyerek bin 898 liraya düştü. Bu emekliler temmuz ayına kadar enflasyon kaybı yaşamaya devam edecek, ancak telefi zammını 2 ay sonra alabilecekler.

ENAG’a göre yüzde 40,44 kayıp var

Enflasyonu gerçeğe daha yakın hesaplayan Enflasyon Araştırma Grubu’na (ENAG) göre ise tüketici fiyatları 4 ayda yüzde 48,16 arttı. Bu hesaba göre memur ve emeklinin enflasyon yüzünden uğradığı kayıp ve 4 aylık fark alacağı yüzde 40,66 oldu. Hesaba göre memur bin 941 lira, memur emeklisi bin 338 lira, en düşük işçi emeklisi aylığı da 813 lira eridi.

Paylaşın

Türkiye’nin Göç Politikası Var Mı?

Göçmenler siyasetin sıcak başlıkları arasında yer almaya devam ediyor. Muhalefet ve iktidar arasında son haftalarda göç ve göçmenlerle ilgili kızışan tartışmalarda, muhalefet partileri hükümeti “iyi ve etkin bir göç politikası olmadığı” gerekçesiyle eleştiriyor.

VOA Türkçe’ye konuşan yetkililerden bazıları siyasi partilerin Suriyelileri zorla ülkelerine gönderemeyeceğini söylerken, bazı yetkililer ise, Türk halkının mülteci yükünü daha fazla kaldırma kapasitesinin kalmadığını ve göç politikasının gözden geçirilmesi gerektiğini dile getiriyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) eski milletvekilli Suat Kınıklıoğlu VOA Türkçe’ye yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin kapsamlı ve iyi düşünülmüş bir göç politikası olduğunu düşünmüyorum” dedi.

23. dönem milletvekilliği yapan ve 2009-2012 yıllarında AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi olan Kınıklıoğlu, şöyle konuştu: “2012 yılında ilan edilen açık kapı politikasının yanlış olduğuna inanıyorum. Bunun sebebi de Suriye’de rejim değişikliğini hedefleyen bir politikanın olmasıdır. Türkiye, mültecileri Avrupa’dan dışarıda tutan bir tampon bölgesi haline dönüşmüştür. Türk halkının bu yükü daha fazla kaldırma kapasitesi kalmadı.”

“Göçmen seçmen olacak” endişesi

Türkiye’de iktidar değişikliği durumunda, ikili bir yaklaşımın uygulanmasının mümkün olabileceğini dile getiren Kınıklıoğlu, “Bir yandan hızlı entegrasyon, diğer yandan Suriye rejimi ile temas yoluyla en azından bir miktar mültecinin geri dönmesi denenecektir” dedi.

Suat Kınıklıoğlu muhalefet kanadında, iktidarın göç yoluyla ülkenin demografisini ve dokusunu değiştirme amacı güttüğü düşüncesinin hakim olduğunu ifade etti.

Ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) sıklıkla “göçmenlerin seçmen olacağı” endişesini dile getiriyor.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, önceki ay yaptığı bir konuşmada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a seslenerek, “Sen sığınmacılara vatandaşlık verip, onlara oy kullandırarak koltuğunu mu korumak istiyorsun?” diye sorarken, geçen ay da sosyal medya hesabından “Neden vatandaşlık dağıtıyorsunuz, neye hazırlanıyorsunuz?” diye yazdı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu geçen ay yaptığı bir açıklamada, Türkiye’de oy kullanabilecek Suriyeli sayısının 113 bin 654 olduğunu söyledi.

Türkiye’deki Suriyeli sayısının ise 3 milyon 768 bine ulaştığını belirten Soylu,şu ana kadar 200 bin 950 Suriyeli’nin Türk vatandaşı olduğunu, bunların 87 bin 296’sının çocuk olduğunu dile getirdi. Soylu ayrıca, 2018-19 seçiminde Suriyeliler’in yüzde 30-35’inin oy kullandığını belirtti.

“Göçmenler ekonomik krizin nedenlerinden biri olarak düşünülüyor”

Türkiye’de seçmen eğilimleriyle ilgili yapılan anketlerde ise, siyasi görüşü ne olursa olsun seçmenlerin göçmenler konusunda birleştiği ortaya çıkıyor.

Son dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarına katılanların yaklaşık yüzde 80’i, “Suriyeliler’in ülkelerine geri gönderilmesi gerektiğini” ve “hükümetin Suriyeliler’e daha iyi davrandığını” düşünüyor.

Tüketici ve seçmen profili araştırmaları yapan “Toplumsal Etki Araştırmaları Merkezi’nin (TEAM)” araştırma uzmanı, siyaset bilimci Nezih Onur Kuru VOA Türkçe’ye yaptığı açıklamada, “Göçmenlere dair tehdit algıları, bugüne kadar oy tercihini ülke genelinde doğrudan belirlemese de, siyasal tercihler üzerinde etkisini giderek artırıyor” dedi.

“Yerel seçimler sonrasında Afgan ve Pakistanlı düzensiz göçmenlerin İran sınırından Türkiye’ye giriş yapmasının, sadece büyük şehirlerde değil ülke genelinde tehdit algılarının artmasına neden olduğuna” dikkat çeken Kuru, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ümit Özdağ gibi siyasetçilerin çıkışı da diğer siyasilerin söyleminin daha güvenlikçi bir tona dönüşmesini beraberinde getirdi. Araştırmalarda mülteci sorunu derin ekonomik krizin arkasında kalsa da, göçmenlerin iş piyasasında haksız rekabete yol açması ekonomik krizin nedenlerinden biri olarak düşünülüyor. Özellikle büyük şehirlerde bu hissiyata sahip olan düşük eğitimli genç ve orta yaşlı erkekler arasında bu algı hakim. Bu grupta, partilerine sıkı bağlı olmayan ve mülteci konusunda iktidara öfke hisseden AK Parti ve MHP seçmenlerinde seçime katılımda düşüş yaşanabilir.”

“Türkiye geçmişten beri bir göç ülkesi”

İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi (İGAM) Başkanı Metin Çorabatır ise Türkiye’nin “göç tarihine” değinerek, Türkiye’nin coğrafi konumu itibariyle geçmişten beri bir göç ülkesi olduğunu belirtti.

1934’teki İskan Yasası’nın Türkiye’deki göç politikasının temellerini attığını VOA Türkçe’ye anlatan Çorabatır, Türkiye’nin 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne 1961’de taraf olduğunu belirtti.

Ancak Türkiye sözleşmeye taraf olurken, coğrafi sınırlama şerhi koyarak, bu sınırlamayı günümüze kadar muhafaza ediyor.

Türkiye’nin sözleşmeye coğrafi kısıtlama ile taraf olması, Avrupa Konseyi’neüye ülkelerin dışından gelip Türkiye’ye sığınanlara mülteci statüsü tanımayacağı anlamına geliyor.

Türkiye sözleşme hükümlerine göre mülteci statüsü alabilecek Avrupalı olmayan kişileri iç hukuktaki düzenlemelerle “şartlı mülteci” olarak tanımlıyor ve üçüncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar bu kişilere süreli bir koruma sağlıyor.

İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Başkanlığı verilerine göre, Türkiye’ye 1991 yılında 1. Körfez Savaşı’ndan sonra Irak’tan yaklaşık 500 bin kişi, 1992-98 yılları arasında Bosna’dan 20 bin kişi, 1999 yılında Kosova’da meydana gelen olaylar sonrasında yaklaşık 18 bin kişi, 2001 yılında Makedonya’dan 10 bin kişi, Nisan 2011-Mart 2019 arasında Suriye’den ise yaklaşık 3 milyon 600 bin kişi geldi.

“Hiçbir parti bu insanları geri gönderemez”

İGAM Başkanı Metin Çorabatır, Türkiye’de 2000’li yıllarla birlikte Avrupa Birliği’ne (AB) tam üye olma perspektifiyle göç alanında yapılan reformların hız kazandığını belirterek, “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu”nun bu dönemde hazırlanarak 2013 yılında yürürlüğe girdiğini anımsattı.

Çorabatır, “Bir göç politikası var ama bu göç politikasının en büyük eksiği, Avrupa dışından gelenleri mülteci olarak kabul etmemesi, koruma sağlaması. Ama bu insanların üçüncü bir ülkeye yerleştirileceği varsayımıyla bu yasaların yarattığı bir sıkıntı var” diye konuştu.

Sığınmacıların ülkelerine dönüşü için Suriye’de kalıcı bir çözüm olması gerektiğini ifade eden Çorabatır, sözlerini şöyle sürdürdü: “Geri gönderme uluslararası hukuk açısından üç kalıcı çözümden birisi. Suriye’deki koşullar değişse, bu insanların gönüllü olarak dönme ihtimali var ama şu anda bu mümkün görünmüyor. Sığınılan ülkeye entegre olmaları ve belli statülerinin olmaları ikinci çözüm. Üçüncü çözüm de üçüncü bir ülkeye yerleştirilmeleri. Siyasi partiler diyor ki; ‘İktidara gelince Esad’la el sıkışıp, bunları otobüse bindirip yollayacağım.’ Mülteci hukuku çok hassas ve geri göndermeme ilkesi en temel uyulması gereken bir ilke. Hiçbir parti bu insanları, Suriye’de bir rejim değişikliği olmadığı sürece geri gönderemez.”

Metin Çorabatır ayrıca, hiçbir siyasi partinin manifestosunda geri gönderme mümkün olmazsa ne yapılacağını önermediğine dikkat çekerek, “Bunu partilerden duymak kamuoyunun hakkı” dedi.

“Türkiye’nin göç politikası vardır” pankartı

Muhalefetin “Türkiye’nin göç politikası olmadığı” eleştirilerine Göç İdaresi Başkanlığı, genel merkez binasına, 81 ildeki göç müdürlüklerine, geri gönderme merkezlerine ve kamplara astığı pankartla yanıt verdi.

Tüm yabancıların biyometrik ve kimlik verilerinin tutulduğu ve düzenli olarak güncellendiğinin belirtildiği pankartta, şunlar kaydedildi: “Göç yönetimine ilişkin gerekli tüm mevzuat ve Göç Strateji Belgesi, Düzensiz Göç Strateji Belgesi ve Uyum Strateji Belgesi üretilmiştir. Geri gönderme merkezlerinin kapasitesi 20 bine çıkarılmıştır. Kitlesel akımlar için geçici barınma merkezleri kurulmuştur. İnsan ticareti mağdurları için sığınmacı evleri kurulmuştur.”

Pankartta ayrıca şu istatistiklere yer verildi:

“Son 5 yılda 2 milyon 590 bin 552 düzensiz göçmenin sınırlarımızdan yasa dışı yollarla ülkemize girişi engellendi. 1 milyon 200 bin 392 düzensiz göçmen yakalandı. 320 bin 783 düzensiz göçmen ülkelerine sınır dışı edildi. 635 bin 517 düzensiz göçmen ülkemiz üzerinden Avrupa’ya geçti. 494 bin 414 Suriyeli sığınmacı ülkesine gönüllü geri dönüş yaptı.”

Paylaşın

Türkiye, Basın Özgürlüğünde 149. Sırada

Türkiye, Basın Özgürlüğü Endeksi’ne bu yıl 180 ülke içerisinde 149’uncu sırada yer aldı. Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 2005 yılında 98’inci sırada yer alan Türkiye, listedeki yerinde sürekli düşüş yaşamış ve haberciliğe dönük yoğun ve çeşitli baskılar nedeniyle 2010 yılında 138, 2015’te 149, 2020’de 154’üncülüğe gerilemişti.

Haber Merkezi / Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi raporunu açıkladı. 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde yayımlanan RSF raporunda, 2021 yılında 153’üncü sırada olan Türkiye, bu yılki raporda dört sıra yukarı çıkmış görünüyor.

RSF endeksine göre bu ilerlemede medyaya dönük baskılara karşı sivil toplumun ortaya koyduğu mücadele etkili oldu. Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 2005 yılında 98’inci sırada yer alıyordu. Her yıl açıklanan endekse göre Türkiye 2010 yılında 138, 2015’te 149, 2020’de 154’üncülüğe gerilemişti. Bu gerilemede haberciliğe dönük “yoğun ve çeşitli baskılar” etkili oldu.

Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nin 2022 yılı sonuçlarına göre 180 ülkenin 8’inde özgürlük durumu “iyi”, 40’ında “tatmin edici”, 62’sinde “sorunlu”, Türkiye’nin de aralarında olduğu 42 ülkede “kötü”, 28 ülkede ise “çok kötü” kategorisinde bulunuyor. Bu yıl 20’incisi açıklanan ve gazeteciliğin icra edildiği şartlara işaret eden RSF Endeksi’nde Türkiye ile ilgili olarak şu ifadeler yer aldı:

“Recep Tayyip Erdoğan’ın aşırı yetkilerle donatılmış Cumhurbaşkanlığına ve otoriterliğine, basın özgürlüğünün hiçe sayılması ve yargı sistemine müdahaleler eşlik etti. Yargı, Erdoğan’ın talebi üzerine tutuklamalar yapsa da bazı hakimler ‘aşırıya kaçan baskıya’ ses çıkarmaya başladı: Bazı gazeteciler, ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’, ‘örgüt üyeliği’ veya ‘örgüt propagandası’ gerekçelerine dayandırılan keyfi kovuşturmalarda beraat etti. Gazetecilere yönelik tutuklamanın yerini adli kontrol aldı.

Temmuz 2021’de gazeteciler, AFP foto-muhabiri Bülent Kılıç’ın şiddet görerek gözaltına alınmasının ardından, Olağanüstü Hal (OHAL) ilanından sonra ilk kez kitlesel eylem yaptı. Son iki yılda Türkiye’de iki gazeteci öldürüldü: Ses Kocaeli gazetesi sahibi Güngör Arslan 19 Şubat 2022’de; Bursa Rahmet FM çalışanı Hazım Özsu da Mart 2021’de uğradıkları silahlı saldırılar sonucu yaşamlarını yitirdiler. Cinayet zanlıları tutuklandılar.”

Norveç zirvede Kuzey Kore en dipte

Norveç’in ilk sırada yer aldığı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nin ilk onunda dokuz Avrupa ülkesi ile birlikte Orta Amerika ülkesi Costa Rica (8) da bulunuyor. Sovyetler Birliği içinde yer alan Baltık ülkeleri Estonya (4) ve Estonya da endeksin zirvesindeki ülkelerden.

Avrupa’da sıralama sonuncusu olan Bulgaristan’ın (91) yerini Yunanistan (108) alırken Almanya (16), Fransa (26), İngiltere (24) listenin üst bloğundaki ülkeler arasındaydı.

Raporda, İngiltere’nin iki yıllık prosedür sürecinin ardından Wikileaks kurucusu Julian Assange’ın ABD’ye (42) iadesinin önünü açması da not edildi. RSF, gazeteci olmamakla birlikte gazeteciliğe katkıda bulunduğu gerekçesiyle Assange’ın iadesine -bu tür katkılar adına kötü bir ilk örnek oluşturmaması için karşı çıktığını belirtti.

Ukrayna’ya işgal girişiminde bulunan Rusya endekste 155. sırada yer alırken Çin (175), Myanmar (176),Türkmenistan (177), İran (178), Eritre (179) ve Kuzey Kore (180) son sıralardaki ülkeler oldu.

Paylaşın

Belçika Ormanlarını Türkiye’den Götürülen ‘Terminatör Böcekler’ Koruyacak

Belçika’da ormanların en büyük düşmanlarından biri olan çam kese kurduyla mücadele amacıyla Türkiye’den 100 adet “terminatör böcek” (Calosoma Sycophanta) ithal edildi.

Bir zamanlar Belçika’da da yaşayan ancak zamanla nesli tükenen böcekler, biyolojik mücadele amacıyla Türkiye’deki laboratuvarlarda üretilerek doğaya salınıyor.

Çam kese kurdu, Belçika ve Hollanda’da son yollarda en büyük doğa sorunlarından biri olarak görülüyor.

Tırtıllar özellikle kızıl çam ailesine mensup ağaçların öz suyunu emerek ve yapraklarını yiyerek zayıflamasına neden oluyor.

Tırtıllar, insan sağlığına da zarar veriyor. Tüyleri yakıcı etkiye sahip olan çam kese kurtlarının yol açtığı cilt sorunları nedeniyle son yıllarda Belçika ve Hollanda’da, ormanlık alanlara girilmemesi konusunda uyarılar yapılıyor.

Belçika’nın Anvers (Antwerp) ve Limburg eyaletleri, ormanlık alanlardaki çam kese kurdu sorununu ortadan kaldırmak için Türkiye’den yardım istedi. Biyolojik mücadele kapsamında Türkiye’den 100 adet Calosoma Sycophanta adlı böcek ithal edildi.

“Terminatör böcek” adı verilen bu canlılar, ormanlara zarar veren kese kurdunun doğal düşmanı. Kese kurdu yumurtaları ile beslenen Calosoma Sycophanta, bunları ortadan kaldırarak, ormanların zarar görmesini önlüyor.

Türkiye’den getirilen terminatör böcekler, Mayıs ayı boyunca çam kese kurdu yuvalarına bırakılacak.

Belçika’daki pilot uygulamanın sorumlusu Ann Milbau, Calosoma Sycophanta adlı böceğin, diğer hayvan türleri için tehdit oluşturmadığını ve doğaya zarar vermediğini söyledi.

Biyolojik mücadele

Terminatör böceklerin, belirli zararlı tırtılları hedef aldığını vurgulayan Belçikalı yetkili, “Kese kurdu yuvalarına yakın bir yere bırakılırlarsa, başka hiçbir av aramazlar” dedi.

Türkiye’den götürülen böcekler, uzun süreden beri görülmedikleri Belçika topraklarında yeniden çoğaltılacak. Ormanlara zarar veren tırtıllar, terminatör böcekler ile bazı parazit sineği türleri aracılığıyla, kimyasal madde kullanılmadan, biyolojik mücadele yoluyla ortadan kaldırılacak.

Türkiye’de biyolojik mücadele amacıyla laboratuvarlarda yetiştirilen yararlı böcekler, doğanın kendini kısa sürede dengelemesine yardımcı oluyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Türkiye’de Mesai Uzun Ücret Düşük

Türkiye haftalık ortalama 45,6 saatlik mesai ile OECD’de Kolombiya’dan sonra en çok çalışılan ülke konumunda bulunurken, genel ücret haline gelen asgari ücret ise açlık sınırın dahi altında yer alıyor.

Türkiye’de emeğiyle yaşayan yurttaşlar uzun çalışma saatlerine rağmen haklar bakımından pek çok ülkenin gerisinde kaldı. Yayımlanan son verilere göre Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyesi 38 ülke içinde Türkiye 45,6 saatlik mesai ortalaması ile en çok çalışılan ikinci ülke.

Bu kadar çalışmaya emekçilerin büyük bölümünün kazandığı maaş olan asgari ücret 4 bin 253 TL ve bu rakam yapılan çalışmalara göre de açlık sınırının dahi oldukça altında yer alıyor.

OECD verilerine göre en çok çalışılan ülke olan Kolombiya’da haftalık ortalama mesai 47,6 saat. Türkiye’nin ardından üçüncü sıradaki ülke ise 44,7 saat haftalık çalışma ortalaması ile Meksika.

Bir gün fazla mesai

OECD’de son hesaplamalara göre ortalama haftalık 37 saat çalışılıyor. Türkiye’deki emekçiler ise ortalamadan 8,6 saat, yani neredeyse bir gün daha fazla çalışıyor.

Sözcü’den Özlem Ermiş Beyhan’ın haberine göre, son araştırmada vatandaşlarının en fazla mutluyum” dediği ülke olan Hollanda, 29,5 saatlik haftalık ortalama çalışma ile en az çalışılan ülke olarak öne çıkıyor. Onu 32,5 saatlik haftalık çalışma ile Danimarka ve 33,6 saat ile Norveç izliyor. İngiltere’de emekçiler haftada ortalama 36,3 saat, ABD’de ise 38,7 saat çalışıyor.

İstihdamda Türkiye son sırada

Türkiye, OECD ülkeleri içinde en düşük istihdam oranına sahip ülke konumunda da yer alıyor. 2021 son çeyrek verilerine göre, Türkiye yüzde 51,8’lik istihdam oranı ile son sırada yer alırken, ardından yüzde 58,7 ile Kosta Rika ve yüzde 59,2 ile Yunanistan geliyor.

En yüksek istihdam oranında ise yüzde 81,8 ile İzlanda ve yüzde 80,8 ile  Hollanda öne çıkıyor.

Paylaşın

Türkiye, Buğday Üretiminde 80 Yıl Geriye Gitti

1940’ta Türkiye nüfusu 17 milyon 820 bin 950, buğday üretimi 4 milyon 67 bin 950 ton iken kişi başına yaklaşık 1/4 ton (250 kg) olan yıllık  buğday üretimi nüfusun 84 milyon 680 bin 273’e ulaştığı 2021’de 17 milyon 650 bin tonda, yani kişi başına 208 kg’da kaldı. Türkiye buğday üretiminin tüketimi karşılama yeterliği düzeyinde 80 yıl öncesinin de gerisine gitti. 

Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) bugün sona eren uluslararası ithalat ihalesinde alım yapmaya başlayarak yaklaşık 100 bin ton ekmeklik buğday satın aldı.

Reuters’in haberine göre, Ticaret kaynakları, ihalede en düşük teklifin 25 bin ton buğday için navlun dahil ancak sigorta maliyetleri hariç (c&f) ton başına 412 dolar olduğunun ve teslimatın İskenderun limanına yapılacağının tahmin edildiğini söyledi.

TMO son teklif tarihi bugün olan iki buğday ithalat ihalesi açmıştı. İhalelerden birinde halen Türkiye’de bulunan 210 bin ton buğday, ötekindeyse Türkiye’ye sevkiyatı yapılmak üzere yaklaşık 270 bin ton buğday alınması öngörülüyor. İhalelerde oluşan fiyatlar TMO’nun nihai onayına tabi olduğu için daha sonra değişebiliyor.

Ayçiçek yağı da…

TMO, dün de 18 bin ton ayçiçek yağı ithal etmişti. Ticaret kaynakları, ihalede 12 bin ton için teklifin Yayla tarafından verildiğini, teklifin navlun dahil ancak sigorta maliyetleri hariç (c&f) ton başına 1,997 dolar olduğunu ve teslimatın Mersin limanına yapılacağının tahmin edildiğini söylemişti.

Bakan: Karamsarlığa gerek yok, kendine yeterliyiz

Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi Gazete Ekonomi’ye verdiği demeçte, bu durumun “karamsarlığa yol açmaması” gerektiğini söyledikten sonra  “Ürünlerimiz hem kaliteli hem yeterli. Bazı ürünlerde üretim miktarını arttırmak için destekleri artıracağız. Önceliğimiz üretim, yeter ki üretme isteği olsun. Biz elimizden gelenin fazlasını vermeye hazırız.” diyor.

Ancak TMO istatistikleri özellikle buğday konusunda Kirişçi’yi doğrulamıyor.

Türkiye buğday üretiminde 80 yıl geriye gitti

1940’ta Türkiye nüfusu 17 milyon 820 bin 950, buğday üretimi 4 milyon 67 bin 950 ton iken kişi başına yaklaşık 1/4 ton (250 kg) olan yıllık  buğday üretimi nüfusun 84 milyon 680 bin 273’e ulaştığı 2021’de 17 milyon 650 bin tonda, yani kişi başına 208 kg’da kaldı. Türkiye buğday üretiminin tüketimi karşılama yeterliği düzeyinde 80 yıl öncesinin de gerisine gitti.

Üstelik 1976’dan bu yana Türkiye’nin yıllık buğday üretim miktarı nüfusun durmaksızın artmasına karşın 16-20 milyon tonda çakılıp kalırken ekilen alan genişliği 1976’da 9 milyon 250 bin hektardan, 2021’de 6 milyon 922 bin 236 hektara geriledi.

Paylaşın