S&P: Türkiye’nin İlave Sermaye Kontrolü Getirme Riski Artıyor

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s (S&P), Türkiye’nin ilave sermaye kontrolleri getirme riskinin arttığını açıkladı. Kuruluş, Türk Lirası ve piyasalar üzerindeki baskının yoğunlaşmasının bu riski artırdığını kaydetti.

S&P, Türk Lirası ve finansal piyasalar üzerindeki baskının artmaya devam etmesi halinde Türkiye’nin ek sermaye kontrolleri getirme riskinin artacağı uyarısında bulundu.

Türk lirasının bu yıl ortalama yüzde 22 değer kaybetmesi, ülkenin geçen yılın sonunda yaşanan döviz krizinin tekrarlanabileceği endişelerine yol açıyor.

S&P’nin önde gelen analistlerinden Maxim Rybnikov, çevrimiçi bir sunumda yaptığı konuşmada, S&P’nin nisan ayında Türkiye’nin yerel para cinsinden notunu düşürme kararının, ek sermaye kontrolleri endişelerinin bir göstergesi olduğunu söyledi.

Rybnikov, “Bu hala temel bir durum değil ancak riskin (sermaye kontrolü) arttığını düşünüyorum” dedi.

Reuters’ın aktardığına göre S&P’nin bir başka analisti de liranın değer kaybının sürmesinin, Türkiye’nin bankacılık sektöründe varlık kalitesi sorunlarının eninde sonunda “ortaya çıkacağı” anlamına geldiğini, turizmdeki toparlanma hızının ise birkaç olumlu sürprizden biri olduğunu belirtti.

Sermaye kontrolleri, belirli bir bölgeden, örneğin bir ülkeden sermaye girişini ve çıkışını kontrol etmeye yönelik yasal veya düzenleyici önlemler olarak biliniyor. Böylelikle yurtiçi ekonomiye giren ve çıkan yabancı sermaye akışını sınırlamış oluyor.

Bu önlemler genellikle, bir para biriminin döviz kurunu kontrol etmek adına veya sermaye kaçışını önlemek için alınıyor.

Paylaşın

Türkiye’den Litvanya’ya Farklı Tarife: 6-0

A Milli Futbol Takımı, UEFA Uluslar C Ligi 1. Grup’taki ikinci maçında Litvanya’yı deplasmanda 6-0 mağlup etti. Türkiye, bu sonuçla 10 gole ulaştığı 2. maçlar sonucunda 6 puanla zirvedeki yerini korudu.

Haber Merkezi / Başkent Vilnius’taki LFF Stadyumu’nda oynanan maçta Türkiye, 2 ve 14. dakikalarda Doğukan Sinik’in attığı gollerle ilk yarıyı 2-0 önde kapadı. İkinci yarıda 56. dakikada VAR kontrolü sonrasında kazanılan penaltı atışını gole çeviren Serdar Dursun, 81. dakikada farkı 4’e çıkardı. Farkı daha da artıran Türkiye, 89. dakikada Yunus Akgün ve 90+1. dakikada Halil Dervişoğlu’nun golleriyle sahadan 6-0’lık galibiyetle ayrıldı.

Milliler, üçüncü maçını 11 Haziran Cumartesi günü Lüksemburg ile deplasmanda oynayacak.  Grubun diğer maçında ise Lüksemburg, Faroe Adaları’nı deplasmanda 1-0 yendi.

Maçtan Dakikalar: 

2. dakikada sol kanatta topla buluşan Doğukan Sinik, çalımlarla ceza sahasına girdi. Kaleciyle karşı karşıya kalan Doğukan’ın yerden düzgün vuruşunda meşin yuvarlak ağlara gitti: 0-1. 7. dakikada orta sahada Salih Özcan’ın kaptırdığı topla gelişen Litvanya atağında sağ kanatta Novikovas topla buluştu. Kaan’dan sıyrılan ve ceza sahasına giren Novikovas’ın sert şutunda meşin yuvarlak üstten auta çıktı.

14. dakikada savunma arkasına sarkan Doğukan, Halil’in ara pasıyla savunma arkasında topla buluştu. Şık bir çalımla kaleciden meşin yuvarlağı kurtaran Doğukan, dar açıdan fileleri havalandırdı: 0-2.

54. dakikada Litvanya ceza sahasında buluşan Yunus Akgün’ün dönerek vuruşunda Litvanya savunmasında Sirviys topa eliyle müdahale etti. 55. dakikada VAR’dan gelen uyarı sonrasında hakem Novak Simovic saha kenarına gelerek pozisyonu izledi ve penaltı kararını verdi. 56. dakikada penaltıyı kullanan Serdar Dursun, meşin yuvarlağı kaleci Setkus’un sağından ağlara yolladı: 0-3.

60. dakikada Kaan Ayhan’ın sağ kanattan yaptığı ortaya altıpas önünde Ozan Kabak kafayı vurdu, meşin yuvarlak az farkla üstten auta gitti. 64. dakikada sol kanattan gelişen atakta Cernych’in pasıyla ceza sahasında topla buluşan Laukzemis’in sert şutunda üst direğe çarpan meşin yuvarlak ardından auta gitti.

67. dakikada Kerem Aktürkoğlu, ceza sahasına giren Yunus’a pasını attı. Yunus’un sağ çaprazdan yerden şutunda top az farkla yandan auta çıktı. 71. dakikada Litvanya savunmasının hatalı pasında topu kapan Halil, ceza sahasına girdi. Kaleciyi de geçen Halil’in şutunda kaleye giden top savunmaya çarptı ve yükseklik kazandı. Ardından kaleci Setkus meşin yuvarlağı kontrol etti.

81. dakikada sağ kanatta topla buluşan Mert Müldür’ün ceza sahasına yerden gönderdiği topa altıpas içinde Serdar Dursun ayak koydu ve meşin yuvarlağı ağlara yolladı: 0-4. 89. dakikada Litvanya ceza sahasında topla buluşan Kerem Aktürkoğlu, arka direkte uygun pozisyondaki Yunus’a pasını attı. Yunus’un gelişine düzgün vuruşunda top ağlara gitti: 0-5.

90. dakikada Orkun Kökçü’nün pasıyla savunma arkasına hareketlenen Halil Dervişoğlu, kaleciyi de geçip dar açıdan yaptığı vuruşla meşin yuvarlağı ağlarla buluşturdu: 0-6.

Stat: LFF

Hakemler: Novak Simovic, Nikola Djorovic, Milos Simovic (Sırbistan)

Litvanya: Setkus, Sirvys, Satkus, Linas Klimavicius, Mikoliunas, Armanavicius, Megelaitis (Dk. 46 Utkus), Novikovas (Dk. 64 Petkevicius), Golubickas (Dk. 76 Barauskas), Dolznikov (Dk. 46 Cernych), Laukzemis (Dk. 64 Augustinas Klimavicius)

Türkiye: Doğan Alemdar, Mert Müldür, Ozan Kabak (Dk. 76 Cenk Özkaçar), Kaan Ayhan, Ferdi Kadıoğlu (Dk. 58 Eren Elmalı), Salih Özcan, Cengiz Ünder (Dk. 46 Yunus Akgün), Hakan Çalhanoğlu (Dk. 46 Orkun Kökçü), Doğukan Sinik (Dk. 66 Kerem Aktürkoğlu), Halil Dervişoğlu, Serdar Dursun

Goller: Dk. 2 ve 14 Doğukan Sinik, Dk. 56 (Penaltıdan) ve Dk. 81 Serdar Dursun, Dk. 89 Yunus Akgün, Dk. 90 Halil Dervişoğlu (Türkiye)

Paylaşın

Reuters: Suriye, Rusya, SDG Türkiye’nin Olası Harekatına Hazırlanıyor

İngiltere merkezli Reuters haber ajansı, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine operasyon sinyali vermesinin ardından Rusya ve Suriye’nin bölgedeki askeri takviyeleri artırdığı yönünde haber yayınladı. Türkiye destekli gruplar ise Rusya ve Suriye’nin ABD destekli Suriye Demokrat Güçleri’ne (SDG) destek verdiğini iddia ederken SDG’den Suriye yönetimine destek çağrıları yapılıyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yarın Ankara’ya yapacağı ziyarette de olası operasyonun görüşüleceği belirtiliyor.

Reuters’e göre, Türkiye’den üst düzey bir yetkili ajansa yaptığı açıklamada Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’a “Suriye ve İran’ın Tel Rıfat bölgesinde askeri hareketliliğini artırdığı” yönünde bilgilerin sorulacağını belirterek “Türkiye bu operasyonu öyle veya böyle yapacak” dedi.

Türkiye’nin desteklediği ve aralarında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) mensuplarının yer aldığı Suriye Milli Ordusu sözcüsü Yusuf Hammud da Reuters’e yaptığı açıklamada, Türkiye sınırına 40 kilometre mesafedeki Tel Rıfat, Menbiç, Kobanê’nin güneyi ve Ayn İsa yakınlarındaki güçlerini artırdıklarını belirterek operasyona hazırlanıldığı mesajı verdi.

Rus helikopterlerinin Tel Rıfat yakınlarındaki bir hava üssüne indiğini söyleyen Hammud, “Suriye rejimi ve İranlı milisler SDG’ye takviye kuvvet gönderiyor” iddiasında bulundu.

‘Operasyon Putin’le ilişkileri test edebilir’

Suriye’nin kuzey sınırlarında TSK’nin henüz kritik bir yığınak yapmadığı ancak son iki haftada roket ve topçu atışlarının daha sık yapıldığı belirtilen haberde “Ankara, Moskova’nın Ukrayna savaşıyla ilgili müzakerelerinde arabuluculuk yapmaya çalıştı ancak Suriye’de karşıt tarafa verdiği destek, Vladimir Putin’le ilişkilerini test edebilir” analizine de yer verildi.

Haberde, “Devlet Başkanı Beşar Esad’ın güçlü müttefiki Rusya’nın en azından üstü kapalı bir onayı olmadan yapılacak bir operasyon ek zayiat riski anlamına da gelebilir” ifadeleri yer aldı.

SDG: Şam’a bağlı birliklerle kordinasyona hazırız

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) komutanı Mazlum Abdi de 5 Haziran’da Reuters’e verdiği demeçte, Suriye’ye Türkiye’nin olası saldırılarına karşı hava savunma sistemlerini kullanması için çağrı yaparken SDG Askeri Konseyi’nin bugün Kamışlı’da yapılan olağanüstü toplantısından da benzer bir çağrı yapıldığı kaydedildi.

Almanya merkezli Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, toplantı sonrası yapılan yazılı açıklamada, “Türkiye’nin son tehditleri dahil olmak üzere işgal projeleri Suriye’nin bölünmesine hazırlık” denildi.

Habere göre, açıklamada, “Potansiyel bir Türk işgali Suriye topraklarında istikrar ve birliği olumsuz etkileyecektir. Bu nedenle işgale sadece hedef alınan bölgelerde değil, halihazırda işgal altındaki Suriye topraklarında da karşı koyulmalıdır. SDG herhangi bir Türk saldırısına karşı koymak ve Suriye topraklarını korumak için Şam hükümetine bağlı birliklerle koordinasyona hazırdır” ifadeleri yer aldı.

Rusya’dan ise Türkiye’nin operasyon sinyallerine “Suriye’de mevcut zor durumun daha da tehlikeli bir şekilde kötüleşebileceği” uyarısı yapılmıştı. Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov, basın brifinginde gazetecilerin Rusya’nın Suriye’nin kuzeyindeki mevzilerini güçlendirip güçlendirmediği sorularına ise “Suriye ordusunun bazı askeri noktaları az ya da çok güçlendirdiği” yanıtı vermişti.

Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) destekleyen ABD’den ise “Türkiye’nin olası operasyonunun Suriye’de IŞİD’e karşı mücadelede güç kaybettireceği ve kazanımları baltalayabileceği” açıklaması yapılmıştı. Suriye hükümetine yakın El Vatan gazetesi ise Türkiye sınırına yakın noktalarda birliklerin tank ve ağır silahlarla konuşlandırıldığını yazmıştı.

(Kaynak: Gazete Duvar)

Paylaşın

AP’den Ankara’ya ‘Rusya Konusunda Net Ol’ Çağrısı

Avrupa Parlamentosu’nun (AP) 2022 Türkiye raporu Strasbourg’da düzenlenen genel kurul oturumunda tartışıldı. AP Türkiye raportörü Nacho Sanchez-Amor, oturumda yaptığı konuşmada, Türkiye’de demokratik standartlardaki gerilemenin “kasıtlı” olduğunu savundu ve “insanlar demokratik umutlarının uçsuz bucaksız otoriter bir sarmalda yok olup gittiğini görüyor” şeklinde konuştu.

DW Türkçe’den Kayhan Karaca’nın haberine göre, Sosyal Demokrat Grup üyesi İspanyol parlamenter, mevcut durumun bir sonraki seçimler sonrası devamı halinde “Türkiye’nin üyelik sürecinin sonlanacağını düşündüğünü” söyledi.

Ukrayna’daki savaşa da değinen Sanchez Amor, “Rus kleptokratlara Türk sahillerinde yatırım hakkı tanınıyor, Türkiye ile Rusya arasındaki uçuş sayısı kat kat artıyor, binlerce Rus vatantaşına kredi kartı veriliyor” dedi. Tüm bunları “bir tür yaptırım delme sistemi” olarak değerlendiren Sanchez Amor, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerini “sorumsuzca veto” ettiğini söylediği Türkiye’nin “bu iki ülkeyle değil demokrasiyle sorunu olduğunu” savundu.

Ankara ile en büyük sorun Kıbrıs

Avrupa Komisyonu’nun genişleme sürecinden sorumlu üyesi Oliver Varhelyi ise AP raporunda yer alan tespitlerin “Türkiye’nin AB’den uzaklaşmaya devam ettiği yönündeki kaygı verici gidişatı teyit eder nitelikte” olduğunu ve bu nedenle katılım müzakerelerinin durduğunu söyledi. Osman Kavala örneğini veren Macar üye, Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamayı reddetmesini “özellikle tedirgin edici” sözleriyle yorumladı.

Türkiye ile “en büyük zorluğun Kıbrıs sorunu” olduğunu ifade eden Varhelyi, Ankara’dan “Maraş bölgesine yönelik provokatif eylemlere son vermesini” istedi. AB olarak Kıbrıs Türk toplumunu desteklemeye devam edeceklerini bildirdi.

Türkiye’nin Ukrayna konusundaki aktif diplomasisi ve dayanışmasının önemine işaret eden Varhelyi, yapıcı rolünü memnuniyetle karşıladıkları Türkiye’den AB çizgisine daha yakın politika yürütmesini beklediklerini söyledi.

Raporda neler var?

AP raporunda her yıl olduğu gibi Türkiye’de demokrasi, hukuk devleti ve temel hak ve özgürlüklere saygıyla ilgili genel bir tablo çiziliyor. Bu alanlarda elle tutulur ilerleme kaydedilmeden AB ile üyelik müzakerelerinin yeniden başlama şansı olmadığı mesajı veriliyor. Türkiye ile AB arasında “değerler ve normlar bakımından kapanmak bilmeyen bir mesafe olduğu ve bu mesafenin kapanması için gereken reformlar konusunda siyasi iradenin bulunmadığı” görüşü dile getiriliyor.

TCMB ve TÜİK de raporda

Raporda Türkiye’deki mevcut ekonomik durum “kaygı verici” olarak tanımlanıyor. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığın “bağımsız olması gereken Merkez Bankası ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) gibi kurumlara müdahale etttiği, müdahaleler nedeniyle bu kurumlara güvensizliğin arttığı” savunuluyor. Bu iki kurumun işleyişinin bağımsızlığı “AB üyeliği için elzem bir kriter” olarak gösteriliyor.

“Türkiye’nin marka imajı zedeleniyor”

Hukuk devletine saygı alanındaki kötü performansın Türkiye’nin “marka imajı” üzerindeki olumsuz etkisine işaret edilen raporda, “hukuksal güvenliğin olmaması yabancı yatırımları ciddi biçimde tehlikeye sokabilir” ifadelerine yer veriliyor. AB ile “daha güçlü ve yakın bir ilişkinin kimi zorlukların aşılmasına ve Türk halkının yaşam düzeyinin iyileşmesine katkıda bulunabileceği” görüşü dile getiriliyor.

AB ile ilişkilerde Osman Kavala faktörü

AP, Türkiye-AB ilişkilerinin temel çerçevesinin “Türk toplumunun demokrasi ve Avrupa yanlısı özlemini desteklemek için” üyelik süreci olduğunu not ediyor. Buna karşılık, geçen yıl olduğu gibi üyelik müzakerelerinin resmen askıya alınmasını istiyor. AİHM’nin Osman Kavala kararıyla ilgili gelişmelerin Türkiye-AB ilişkilerinde yarattığı olumsuz etkiyi hatırlatıyor. Türk hükümetini, “Osman Kavala davasında AİHM kararına açıkça meydan okuyarak, AB üyelik sürecini yeniden başlatma emellerini kasten imha etmekle” suçluyor.

Alternatif ilişki modelleri

Parlamento, geçen yıl olduğu gibi, Türkiye ve AB’nin, üyelik sürecine paralel olarak, üst düzey diyalog ve modernleştirilmiş bir anlaşma vasıtasıyla, “demokrasi, hukuk devleti ve temel hak ve özgürlüklere saygı koşullu, yeni, dengeli ve mütekabiliyet ilkesine dayalı ortaklık” arayışına girmelerini istiyor.

Raporun satır aralarında bu yeni ortaklığın neler olabileceğiyle ilgili ipuçları da verilmekte. Türkiye için “ekonomik ve stratejik planda önemli ortak” ifadesini kullanan AP; ticaret, göç, kamu sağlığı, iklim, ekolojik dönüşüm, güvenlik ve terörle mücadele gibi müşterek çıkar alanlarında Türkiye’yi “AB için önemli bir komşu” olarak tanımlıyor.

“Rusya’ya sığınak olma”

Dış politikaya geniş yer ayrılan raporda, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline de değiniliyor. Ukrayna’nın bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğüne desteği için Ankara’ya teşekkür ediliyor. Ancak Ankara’dan Rusya, Rus yöneticiler ve Rus oligarkları hedef alan yaptırımlarla ilgili tutumunu gözden geçirmesi ve Rus sermaye ve yatırımları için “sığınak olmaktan kaçınması” isteniyor.

AB’nin özellikle Afganistan ve Ukrayna dosyalarında Türkiye ile yakın işbirliği yapabileceğine dikkat çekilen raporda, Ankara’nın, aday ülkeler arasında AB’nin dış ve güvenlik politikasına “en uzak ülke” olduğu belirtiliyor. Türkiye ve AB’nin Kafkasya, Suriye, Irak ve Libya politikalarının “çeliştiği” not ediliyor. Ankara’nın Suriye ve Irak topraklarındaki askeri operasyonları kınanıyor.

“Kıbrıs’ta iki devlete hayır”

Türkiye’ye karşı Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti ile “tam dayanışma” mesajı verilen raporda, Ankara’ya “Kıbrıs’ta iki devletli çözüm önerisinden vazgeç” mesajı gönderiliyor. Kıbrıs müzakerelerinin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları temelinde ve BM himayesinde 2017’de Crans Montana’da kaldığı yerden devam etmesi gerektiği savunuluyor.

Erivan ile Ankara arasında son zamanlarda yürütülen diyaloğun olumlu olduğu belirtilirken, Ankara’ya bir kez daha “Ermeni soykırımını tanı” çağrısında bulunuluyor.

“Göçmenleri siyasi malzeme olarak kullanma”

Türkiye ile AB arasında göç ve sığınmacılar konusunda işbirliğinin devamını savunan AP, bu alanda Mart 2016’da imzalanan siyasi deklarasyona iki tarafın da saygı duymasını istiyor. Türkiye’ye yönelik göç baskısını anladığını belirtmekle birlikte, Türk hükümetinden göçmenleri “siyasi malzeme” olarak kullanmamasını istiyor. Afganların evlerine zorla gönderildiği, Suriyelilerin ise ülkelerine keyfi biçimde yollandığının kaydedildiği raporda, Türkiye’de sığınmacı ve göçmenlere karşı artan yabancı düşmanlığı ve ırkçılık gündeme taşınıyor.

“Ankara AB’deki Türk diasporasını kontrol etmek istiyor”

Raporda Ankara’nın, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ve Diyanet aracılığıyla “AB’deki Türk diasporasını kontrol etmek istediği” görüşüne de yer veriliyor. Türkiye’nin “Afrika, Balkanlar, Yakın Doğu ve Kuzey Afrika’da AB karşıtı dezenformasyon yaydığı şüpheleri üzerine AB Dış İlişkiler Dairesi Stratejik İletişim biriminden konuyla ilgili dosya hazırlayarak AP’ye sunması” talep ediliyor. Rapor 7 Haziran Salı günü Avrupa Parlamentosu genel kurulunda oylamaya sunulacak.

Paylaşın

Türkiye’de 14,8 Milyon Kişi Yeterli Beslenemiyor

Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Gıda Programı’nın (WFP) gerçek zamanlı veri paylaştığı “Açlık Haritası”na göre, bugün (6 Haziran) itibariyle 92 ülkede toplam 866 milyon kişi yeterli gıda tüketmiyor.

WFP verileri, 36 ülkede 333 milyon kişinin halihazırda yetersiz beslendiğini, 56 ülkede 533 milyon kişinin ise yetersiz beslendiğinin tahmin edildiğini gösteriyor. Buna göre, toplam nüfusa oranla yetersiz gıda tüketimi oranın en yüksek olduğu 10 ülke şu şekilde:

  • Afganistan (40,4 milyonluk nüfusun 37,4 milyonu)
  • Somali (12,3 milyonluk nüfusun 11,3 milyonu)
  • Nijer (22,4 milyonluk nüfusun 16,4 milyonu)
  • Mali (19,1 milyonluk nüfusun 11,5 milyonu)
  • Güney Sudan (11 milyonluk nüfusun 6,3 milyonu)
  • Moritanya (4,4 milyonluk nüfusun 2,5 milyonu)
  • Timor-Leste (1,3 milyonun 700 bini)
  • Burkina Faso (19,8 milyonun 10,9 milyonu)
  • Suriye (18 milyonun 9,3 milyonu)
  • Yemen (15,1 milyonun 15,1 milyonu)
  • Kongo (105,9 milyonun 48,8 milyonu)
  • Lesotho (2,1 milyonun 1 milyonu)

Türkiye verileri ne söylüyor?

WFP’nin Türkiye ile ilgili verilerine göre, 82,3 milyon nüfuslu ülkenin 14,8 milyonu yeterli gıda tüketemiyor.

Bu, üç ay öncesi ile karşılaştırıldığında 410 bin kişinin daha yetersiz beslenme yaşadığını, bir ay öncesi ile karşılaştırıldığında ise 50 bin kişinin yeterli gıda tüketememeye başladığı anlamına geliyor.

Aynı veriler, 5 yaş altı çocukların yüzde 1,7’sinin akut yetersiz beslenme, yüzde 6’sının ise kronik yetersiz beslenme yaşadığını ortaya koyuyor. Yetersiz beslenme oranının en yüksek olduğu il ilse yüzde 20,25 ile Şırnak.

Paylaşın

Ekonomistlerden ‘Yanlış Politikaları Düzeltmek Kolay Olmayacak’ Yorumu

Geçen hafta Türkiye ekonomisi için bazı önemli veriler açıklandı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayınladığı enflasyon istatistiklerine göre Mayıs ayında yıllık tüketici enflasyonu yüzde 73.50 ile 1998 yılı Ekim ayından bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Üretici enflasyonu ise yüzde 132,16 ile 1995’ten bu yana en yüksek seviyeyi gördü.

TÜİK’in açıkladığı büyüme verilerine göre de Türkiye’nin ilk çeyrekteki yıllık büyüme performansı yüzde 7,3 oldu. Maaşlı çalışanların büyümeden aldığı pay geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 35,5’ten yüzde 31,5’e geriledi.

İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından açıklanan İSO 500 istatistiklerinde ise Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarının 2021 dönem kârları yaklaşık yüzde 140 artış gösterirken işçilere ödenen ücretlerde bu dönemlerde yapılan artışlar yüzde 33,4’e kaldı.

Bu üç veri bize özellikle sabit ücretle çalışan kesimin yakın geçmişte yaşadığı alım gücündeki kaybı net olarak gösteriyor.

Bu anlamda dış ticaret istatistikleri de önemli bir sonucu ortaya koyuyor. Mayıs ayında dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 157 artışla 10,7 milyar oldu. Oysa sonbahar aylarından sonra yapılan açıklamalarda yeni ekonomi modeli ile cari açığın kapatılarak kurun dizginleneceği belirtiliyordu. Bu noktada hedeflerden uzaklaşılırken aynı zamanda Türk Lirası’nın dolar karşısındaki değer kaybı da devam ediyor.

DW Türkçe’den Emre Eser’e değerlendirmelerde bulunan ekonomistler ise bu noktaya ciddi politika hataları ile gelindiğini söylüyor ve tek çarenin doğru ve sürdürülebilir para politikalarına dönülmesi olduğunu vurguluyor.

Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasının doların Türk Lirası karşısındaki yükselişini bir müddet durdurabildiğine değinen ekonomistler bu ve yürürlüğe konması beklenen benzer uygulamaların da Türkiye ekonomisi için uzun vadede ciddi tahribatlar yaratabileceği uyarısında bulunuyor. Ekonomistlere göre önümüzdeki dönemde uygulanacak yeni yöntemler bütçenin üzerindeki baskıyı artırabilir. İyileşme süreci ise ciddi bir zaman dilimine yayılabilir.

“Yapısal bir soruna dönüşüyor”

2021 krizi öncesinde Türkiye ekonomisinin yaşadığı hastalıkların şu anda yavaş yavaş yeniden sirayet ettiğini söyleyen İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Birdal, “Karşılaştığımız durum basit bir krizden çıkıyor ve yapısal bir soruna dönüşüyor. Biz yıllarca bütçe açığı ile mücadele ettik. Özellikle kamu kesiminin açığı çok önemli. Çünkü bu sorun kronikleştiği taktirde daha sonra bunu yenmek için çok daha büyük mali disiplin politikalarına ihtiyacınız oluyor” diyor.

Yakın dönemde açıklanan ekonomik hedeflerle sonuçların ciddi anlamda birbiri ile çeliştiğini anlatan ekonomist Arda Tunca ise artık hükümet kanadından ekonomi ile ilgili gelen açıklamaların toplumda bir karşılığının olmadığını söylüyor.

“Ne olacağını bilmek çok zor”

Şu anda diğer ülkelerin merkez bankalarının ne yapacağını Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) ne yapacağından çok daha iyi bildiklerini belirten Tunca şöyle konuşuyor:

“Bir seçim sürecine giriyoruz. Bu tempo ile önümüzdeki bir yıl nasıl geçecek? Biz bilmiyoruz. Ekonomi ile ilgili atılacak adımlar konusunda kimse fikir sahibi olamıyor. Ödemeler dengesinde nereden geldiğini göremediğimiz kaynağı belli olmayan net hata noksan kalemi var. Bunu geçmişte de görüyorduk. Belki de bu kalem önümüzdeki dönemde biraz güçlenerek çalışacak ve nereden geldiğini bilemediğimiz kaynaklar yaratılacak. Ama bunun da cevabı yok. Seçim havasındaki bir ülkede kurun düşmesi ve bununla birlikte enflasyonun da tempo kaybetmesi gerekiyor. Ancak ne olacağını bilmek çok zor. Bu alanlarda kısa süreli piyasa sakinlikleri görebiliriz.”

Genel olarak yaşanan büyük bir refah kaybı olduğunu ve bunun bedelinin toplum tarafından ödendiğini hatırlatan Tunca, önümüzdeki dönemde ücretlerde bir artış yapılması gerektiğini dile getiriyor.

“Bazı acı reçeteler gerekebilir”

“Dengeli ve doğru bir politika uygulansaydı bugün bu sonuçlarla karşılaşmazdık diyen” İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege Yazgan, “Gelir dağılımı çok bozuldu. Evet ücretlere yapılan artışlar dönüp enflasyona etki ediyor bu böyle bir sarmal olabilir ama siz bu dönemde her alanda yaşanan ücret artışlarının yanında ücretli kesime artış sağlamalısınız. Bu kadar gelir dağılımının bozulduğu yerde sabit ücretle çalışan kesime artış yapmamak da insafsızlık oluyor. Şu an üreticiler ucuza kredi alıp üretim yapabiliyorlar. Üreticiye böyle bir destek de var ama bir şekilde sabit ücretle çalışanların alım gücündeki kaybın da giderilmesi gerekiyor” şeklinde konuşuyor.

Oluşan tabloyu tersine döndürmek için bazı acı reçetelerin uygulanması gerektiğini anlatan Yazgan’a göre bu acı reçetelerin de gelinen noktada insaflı uygulanması gerekiyor. Ancak Yazgan, ucuz kredilerin, faiz politikasının ve diğer uygulamaların devam etmesinin her geçen gün daha büyük bir yük getirdiğinin altını çiziyor. Politikalardaki güçlü ısrarlar nedeniyle bu maliyetlerin arttığına değinen Yazgan’a göre bu durumdan çıkmak kolay olmayacak.

Hükümet, Türk Lirası’nı daha cazip hale getirmek için Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasından sonra enflasyona endeksli yeni bir finans ürünün de üzerinde çıkartılabileceğini açıklamıştı. Prof. Dr. Murat Birdal, “Kur etkisini sınırlandırmak için alınan önlemlerin bütünüyle hazine sırtından kaynak aktarımı sağlanıyor. Ama politika faizini arttırmaktan kaçınıyorlar. Böyle yaptıkça bütçe açığı artarak devam edecek. Hem enflasyon artacak hem de Hazine’nin üzerindeki yük büyüyecek” diyor. Birdal, ekonomideki sorunun çözülmediğini sadece ertelendiğini anlatıyor.

“Seçimden sonrası gözetilmiyor”

Enflasyona endeksli tahvil ile kurdaki hareketin bir miktar sınırlandırılabileceğini ve yaz aylarındaki turizm gelirlerinin katkısı ile bir rahatlama yaratılabileceğini vurgulayan Birdal, “Ancak önümüzdeki dönemlerde maaşlarda bir ücret artışına gidilmesi gerekecek. Bu geçmiş dönemlerdeki fiyat hareketlerine de baktığınızda artık bir sarmala girdiğimizin göstergesi. Geçmiş dönemde olduğu gibi belki enflasyon yazın biraz hız kaybetse de yıl sonuna doğru hedeflerden çok uzaklaşılacağı belli” ifadelerini kullanıyor.

Ekonomi yönetiminin seçimden sonrasını gözetmediğini ve bu şekilde uygulamalarla yola devam ettiğini savunan Birdal, iktidarın bütün imkanları seçime göre dizayn ettiğini ve “benden sonrası tufan” anlayışı ile hareket edildiğini söylüyor. Seçim öncesinde çıkarılacak tüm finansal enstrümanların devletin borçlanma maliyetini yukarı çekeceğini ifade eden Birdal şöyle konuşuyor:

“Vatandaşın üzerine asimetrik bir yük binecek. Seçim ekonomisi uygulamaları da uzun vadede hazinenin yapısal sorunlarını arttıracak. Vatandaş geçtiğimiz aylar içerisinde çok ezildi enflasyon karşısında. Özellikle asgari ücrete düzeltilme yapılmazsa Kasım ayında seçime gitmek mevcut iktidar için intihar olur. Ben açıkçası iktidarın garip bir şekilde kendi söylediklerine ve kendi dile getirdiklerine inandıklarını düşünüyorum. Aralık ayında enflasyonun düşeceğine, yeni yıldan itibaren de farklı bir sürece girileceği yönündeki beklentiyi içtenlikle paylaştıklarını düşünüyorum. Çok garip ve gerçeklikten uzak gözüküyor.”

“Bundan sonrası kemer sıkmadır”

Mevcut ekonomik koşulları muhalefetin iyi değerlendiremediğini dile getiren Arda Tunca da siyasi atmosferin giderek sertleştiğini, bunun önümüzdeki süreçte de devam edebileceğini aktarıyor. Bu dönemde ekonomik adımların da bu yönde gideceğini anlatan Tunca, “Kurdaki artış bir şekilde vatandaşın ödediği vergiler tarafından karşılanıyor. Genel olarak toplumun bu bilince sahip olduğunu göremiyoruz. Devlet bankacılık sisteminin içerisinde bir banka gibi hareket ediyor. Dar gelirli insanların ödediği vergilerin de ödediği bir vergi havuzunun içerisinden finanse ediliyor tüm bunlar” diyor.

Bundan sonra bu alandaki yanlışları düzeltmeye niyetlenen herhangi bir iktidarın işinin hiç de kolay olmayacağına değinen Tunca, “Bundan sonra yaşanacak olan şey bir daralma bir kemer sıkmadır. Halk bu genişlemeci politikaların sonuçlarını eninde sonunda ödeyecek. Bundan kaçış yok. Hangi iktidar bugünkü manzarayı toparlamaya niyetlenirse niyetlensin bunun bedelini de halk ödeyecek” şeklinde konuşuyor.

“Ciddi bir kaynak ihtiyacı var”

Vergi uzmanı Ozan Bingöl de yaptığı değerlendirmede toplanan vergilerin adil bir şekilde kullanılması gerektiğinin altını çiziyor. Bütçenin yaklaşık yüzde 82’sinin toplanan vergilerden oluştuğunu hatırlatan Bingöl, şunları söylüyor:

“TRT payını elektrik faturalarından kaldırıyoruz ama hemen ardından TRT bandrol ücretlerine yüzde 100’e varana artışlar yapıyoruz. O zaman TRT payını kaldırmanın ne anlamı vardı? Bütçeye kaynak sağlamak için ilk başvurulan yöntem vergileri arttırmak. Anladığımız kadarıyla ciddi anlamda bir kaynak ihtiyacı var. Bu zamların devamı gelir mi? Bunun için kâhin olmaya gerek yok. Vergi artışlarının devam etmesi de kaçınılmaz görünüyor. KKM gibi bir sistemi uygulayıp da Mayıs ayı sonuna kadar 25-30 milyar lirayı geçecek ve bütçede yer almayan bir parayı ödüyoruz. Zaten KKM uygulaması bütçe hedefinde yoktu döneme başlarken. Döneme 240 milyar lira faiz ödemesi ve 278 milyar bütçe açığı hedefi ile başladık. Bunda daha KKM ve diğer vazgeçilen vergiler de yok. Umarız önümüzdeki günler daha da kötüye gebe olmaz. En azından vatandaşın alım gücünün korunduğu yoksulluğun ve hayat pahalılığının önüne geçildiği günleri görmek istiyoruz.”

Paylaşın

Türkiye NATO Pazarlığında Nasıl Bir Strateji İzliyor, Hedefler Neler?

İsveç ve Finlandiya’nın Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) katılımına ilişkin başta Ankara ve Brüksel olmak üzere NATO başkentlerinde yoğun diplomatik pazarlıklar sürüyor.

Türkiye, bu süreçte iki ayaklı bir strateji yürütüyor: İki İskandinav ülkesinin PKK ve YPG’ye desteklerini kesmesi durumunda ittifaka girme koşulunu devam ettiren Türkiye, terörle mücadeleye dönük hassasiyetinin Madrid’de düzenlenecek zirvede kabul edilecek olan Stratejik Konsept 2023 belgesine daha güçlü ve net bir şekilde yer almasına da çalışıyor.

Ankara, daha çok Doğu sınırlarından gelen Rus tehdidine yoğunlaşan konsept belgesine ittifakın güney sınırlarını koruyan Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı “terör tehdidini” de açık bir şekilde sokmayı hedefliyor.

İspanya’nın başkenti Madrid’de 29-30 Haziran günlerinde gerçekleşecek olan NATO Liderler Zirvesi’nin iki hedefi bulunuyor:

İttifakın Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması sonucu değişen küresel güvenlik ortamı ve Rusya’nın olası tehditlerine karşı hazırlanmakta olan Stratejik Konsept 2030 belgesini kabul etmek ve yine buna bağlı olarak İskandinav ülkeleri İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyelik başvurularını oybirliğiyle onaylamak ve böylece süreci resmen başlatmak.

Türkiye’nin her iki süreçle de ilgili önemli itirazları ve talepleri bulunuyor ve bunlara ulaşmak için kapsamlı bir dış politika ve iletişim politikası izliyor.

Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın ittifaka katılımına ilişkin olumsuz yaklaşımı, 13 Mayıs’ta Cuma namazı çıkışında soruları yanıtlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından dünyaya ilan edildi.

Her iki ülkenin terör örgütlerine desteklerini gündeme getiren Erdoğan’ın bu açıklamasından bir gün sonra Berlin’de gerçekleştirilen NATO dışişleri bakanları toplantısıyla birlikte Ankara-Stockholm-Helsinki hattında görüşmeler başladı.

Her iki ülkenin cumhurbaşkanlarının Erdoğan’la temas kurduğu bu sürecin en önemli toplantısı, 25 Mayıs’ta Ankara’da gerçekleşti.

Bu toplantıda, daha önce kamuoyu ve basın aracılığıyla İsveç ve Finlandiya’ya yöneltilen eleştiriler ve talepler yazılı olarak taraflara iletildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı İbrahim Kalın’ın, 4 Haziran’da Anadolu Ajansı’na “Henüz karşı taraftan bu yönde bize gelmiş somut, bizim endişelerimizi tatmin edici bir geri dönüş olmadı,” açıklaması, Ankara’nın da tutumunu değiştirmediğini gösterdi.

NATO’nun güney sınırı vurgusu

Türkiye’nin NATO’da müzakere ettiği ikinci önemli konu ise ittifakın önümüzdeki 10 yılda karşılaşacağı tehdit ve sınamalara karşı alacağı askeri ve siyasi önlemlerin belirlendiği Stratejik Konsept 2030 belgesi.

NATO’nun her 10 yılda bir güncellediği Stratejik Konsept belgesinin Madrid Zirvesi’nde tüm liderlerden onay alması ve böylece yürürlüğe sokulması öngörülüyor.

Rusya’nın 24 Şubat’ta Ukrayna’ya saldırmasıyla başlayan süreç, Stratejik Konsept belgesi üzerindeki çalışmaların yeniden değerlendirilmesine ve özellikle artan Rus saldırganlığı tehdidine nasıl yanıt verileceğine odaklanılmasına yol açtı.

Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerinin olası bir Rus tehdidine karşı korunması amacını öncelemesi beklenen belgenin, bu nedenle ağırlıklı olarak Doğu sınırlarına vurgu yapması öngörülüyor.

Belgenin, NATO’nun Güney sınırlarıyla ilgili de yeni tehdit değerlendirmelerini içermesi bekleniyor ancak Türkiye’nin özellikle Suriye ve Irak sınırlarından kendisine dönük artan terör tehdidine vurgu yapılmasına çalıştığı kaydediliyor.

Türkiye’nin kastettiği ise hiçbir müttefik tarafından terör örgütü olarak görülmeyen, hatta ABD’nin başını çektiği IŞİD karşıtı koalisyonun yerel ortağı olan YPG’nin bir şekilde vurgulanması.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da 27 Mayıs’ta yaptığı bir açıklamada, Stratejik Konsept belgesinin terörün her türüyle mücadele kararlılığını vurgulaması gerektiğini kaydetmiş ancak ayrıntı vermemişti.

Türkiye 2019’da da talep etmişti

Türkiye, 2019 sonunda Londra’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde de benzer bir konuyu gündeme getirmiş ve YPG’den kaynaklanan terör tehdidinin Türkiye’yi ilgilendiren savunma planlarında yer verilmemesi nedeniyle Polonya ve Baltık ülkeleri için hazırlanan savunma planını veto edeceğini açıklamıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, o dönemde bu konuyla ilgili olarak, “Türkiye’nin başta YPG olmak üzere terörle mücadele konusunda müttefiklerden istediği destek ve dayanışma gelene kadar” bu tür planlara onay vermeyeceğini söylemişti.

Ancak Londra’da yapılan temaslar sonunda Türkiye, planı veto etmemişti.

Ortak deklarasyon, terörle mücadeleye atıfta bulunmuş ancak Türkiye’nin istediği gibi Suriye’den kaynaklanan tehdit ifadesine yer vermemişti.

Ankara pazarlık gücü artırmaya çalışıyor

Türkiye bir yandan NATO’da müzakerelerini sürdürürken, pazarlık gücünü artıracak bir politikaya da hız verdi. Sadece İsveç ve Finlandiya’nın değil tüm önde gelen NATO ülkelerinin Türkiye’yi hedef alan teröre karşı duyarsız olduğunu, hatta destekler bir tavır izlediğini vurgulayan Türkiye, aynı hafta içinde Fransa, Almanya ve Yunanistan’ın Ankara büyükelçilerini Dışişleri Bakanlığı’na çağırdı ve topraklarında gerçekleşen terör örgütü faaliyetlerinden dolayı nota verdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) grubunda 1 Haziran’da yaptığı konuşmanın büyük çoğunluğu Avrupa’nın teröre verdiği desteğe ayırdı ve uzun bir videoyu da milletvekillerini izlettirdi. Başta Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu olmak üzere Ankara’nın bu söylemi Madrid Zirvesi’ne kadar sürdürmesi bekleniyor.

Bu söylem yoğunluğuna ek olarak Ankara’nın Suriye’nin kuzeyinde YPG kontrolünde olduğu belirtilen Tel Rıfat ve Münbiç’e askeri operasyon kararlılığını vurgulaması da ilk aşamada Madrid Zirvesi’ni hedefliyor.

Diplomatik kaynaklar, askeri olarak bir hareketlilik gözlenmediğini ve Türkiye’nin ay sonunda yapılacak zirve öncesinde harekete geçmesinin beklenmediğini kaydediyorlar. Böyle bir adımın atılmasının Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde ciddi bir kırılmaya yol açacağı da diplomatik kaynakların yaptığı değerlendirmeler arasında.

Türkiye, bölgeye son askeri operasyonun 2019 sonbaharında gerçekleştirmiş ve hem Rusya hem de ABD ile mutabakat muhtıraları imzalamıştı.

YPG’nin bu protokollerde yer aldığı şekilde Türkiye sınırından 30 kilometre derinliğe çekilmediğini, tam tersine sınıra yakın bölgelerden Türkiye’ye karşı saldırı ve tehditlerine devam ettiklerini vurgulayan Türkiye, Washington ve Moskova’nın yükümlülüklerini yerine getirmesi çağrısını yapıyor.

Her iki başkentte de olası bir Türk operasyonuna karşı çıktıklarını açıkladılar. Konu, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un 8 Haziran’da Ankara’ya yapacağı ziyaret sırasında gündemde olacak.

Ankara hem Avrupa’nın teröre verdiği destek hem de operasyon konusunu Türk kamuoyunun da sürekli gündeminde tutarak NATO’daki pazarlık sürecinde elini güçlendirmeyi hedefliyor.

NATO ile pazarlıklar yoğunlaşıyor

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin sürdüğü ve küresel güvenlik ortamının derinden etkilendiği bir dönemde Moskova’ya karşı en güçlü ve etkin şekilde durmak isteyen NATO açısından Madrid Zirvesi’nin sorunsuz geçmesi çok büyük önem taşıyor.

Erdoğan’ı başdanışmanı İbrahim Kalın’ın da zirveyle ilgili değerlendirmeleri zirvenin öneminin Ankara tarafından da algılandığını gösteriyor:

“Zirve son derece önemli. Tabii ki bu yeni konjonktür içerisinde Ukrayna savaşı ve diğer gelişmeler çerçevesinde NATO Zirvesi’nin başarılı geçmesi, İttifak’ın kendi iş birliğini ve dayanışmasını güçlendirmesi son derece önemli.

“Tam da bundan dolayı Türkiye’nin dile getirdiği terörle ilgili kaygılarının dikkate alınması, önemsenmesi İttifak’ın gücünü tahkim etmesi açısından da son derece önemli.”

Ancak Kalın, İsveç ve Finlandiya’nın durumuyla ilgili olarak Türkiye’nin kendisini “NATO Zirvesi gibi bir zaman sınırlaması” içinde görmediğini de vurguluyor. Başta NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg olmak üzere ABD ve diğer önde gelen üyeler ise her iki ülkenin üyeliğiyle ilgili onayın Madrid’de verilmesini istiyorlar.

Stoltenberg’in NATO savunma bakanları toplantısının yapılacağı 15-16 Haziran tarihine kadar ilerleme görmek istediği, sorunun mutlaka Madrid öncesi çözülmesine çalıştığı kaydediliyor. İsveç ve Finlandiya, hem savunma bakanları hem de Madrid Zirvesi’nin özel davetlileri olarak katılacaklar.

Ankara’da yapılan değerlendirmelerde, zorlu müzakerelerin büyük olasılıkla Madrid Zirvesi’ne kadar süreceği öngörüsü öne çıkıyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Türkiye, Faroe Adaları’nı Farklı Geçti

A Milli Futbol Takımı, UEFA Uluslar C Ligi 1. Grup ilk maçında Faroe Adaları’nı 4-0 mağlup etti ve lige galibiyetle başladı. Milliler bu sonuçla 1. Grup’ta liderlik koltuğuna oturdu. 

Haber Merkezi / Grupta günün diğer maçında Lüksemburg, deplasmanda Litvanya’yı 2-0 mağlup etti. Başakşehir Fatih Terim Stadyumu’nda maçta Türkiye’ye galibiyeti getiren golleri 37. dakikada Cengiz Ünder, 47. dakikada Halil Dervişoğlu, 82. dakikada Serdar Dursun ve 85. dakikada Merih Demiral attı.

Karşılaşmadan dakikalar:

33. dakikada Kerem Aktürkoğlu’nun soldan ortasında savunmanın arkasına sarkan Enes Ünal, topu kontrol edip vurmak istedi, kaleci Nielsen meşin yuvarlağı kornere çeldi. 34. dakikada soldan kullanılan kornerde Enes Ünal ön direkte kafayla vurdu, top auta gitti.

37. dakikada Enes Ünal’ın kendi yarı alanından attığı ara pasa hareketlenen Kerem Aktürkoğlu’nun vuruşunda kalesini terk eden kaleci Nielsen topun önüne yatarak meşin yuvarlağın kaleye gitmesini engelledi. Nielsen’den seken topu ceza sahası dışı sağ çaprazında karşılayan Cengiz Ünder düzgün bir vuruşla uzak mesafeden topu boş kaleye göndererek skoru 1-0 yaptı.

47. dakikada Enes Ünal’ın pasıyla orta sahada topla buluşan Halil Dervişoğlu, rakip ceza sahasına kadar meşin yuvarlağı sürerek düzgün bir vuruşla topu ağlara gönderdi: 2-0

64. dakikada rakibinden önce topu kaparak hızla ceza sahasına yönelen Dorukhan Toköz’ün ceza yayı üzerinden vuruşunda top kalecide kaldı. 82. dakikada Hakan Çalhanoğlu’nun sağdan kullandığı kornerde Serdar Dursun’un altı pas üzerinden yaptığı kafa vuruşunda top kalecinin müdahalesine rağmen ağlarla buluştu: 3-0

85. dakikada sağ taraftan başlayan atakta peş peşe paslarla ceza sahasına giren ay-yıldızlı ekipte Yunus Akgün’ün topuk pasıyla Merih Demiral sağda topla buluştuktan sonra çaprazdan düzgün bir vuruşla meşin yuvarlağı ağlara gönderdi: 4-0

Stat: Başakşehir Fatih Terim

Hakemler: Trustin Farrugia Cann, Luke Portelli, Edward Spiteri (Malta)

Türkiye: Uğurcan Çakır, Mert Müldür, Merih Demiral, Çağlar Söyüncü (Dk. 46 Doğukan Sinik), Ferdi Kadıoğlu, Dorukhan Toköz (Dk. 66 Salih Özcan), Cengiz Ünder (Dk. 80 Yunus Akgün), Hakan Çalhanoğlu, Kerem Aktürkoğlu (Dk. 46 Kaan Ayhan), Halil Dervişoğlu (Dk. 65 Serdar Dursun), Enes Ünal

Faroe Adaları: Nielsen, Davidsen, Askhham, Faero, Joensen, Jonsson (Dk. 53 Andreasen), Hansson (Dk. 86 Mikkelsen), Gunnar Vatnhamar, Solvi Vatnhamar (Dk. 86 Edmundsson), Rolantsson (Dk. 53 Agnarsson), Johannesen (Dk. 53 Olsen)

Goller: Dk. 37 Cengiz Ünder, Dk. 47 Halil Dervişoğlu, Dk. 82 Serdar Dursun, Dk. 85 Merih Demiral (Türkiye)

Paylaşın

Die Welt: Erdoğan, Türkiye’yi 19 Yıl Öncesine Döndürdü

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de mayıs ayında yıllık enflasyon son 24 yılın en yüksek seviyesine ulaşarak yüzde 73,5 oldu. Die Welt gazetesindeki analizde, Türkiye’de enflasyonun rekor derecede artış göstermesinden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘heterodoks ekonomi politikaları’ sorumlu tutuldu.

’19 yıl önce yükselişi getiren Erdoğan’ın şimdi de düşüşten sorumlu olduğunun’ belirtildiği analizde şu ifadeler dikkat çekti: “Türkiye yeniden Türklerin bir daha görmeyi istemediği bir noktada; 90’ların enflasyon kaosu geri döndü. O dönemde gelişmekte olan ekonomiler arasında yer alan Türkiye, ekonomik olarak istikrarlı olmayan ve her tür krize açık bir ülke olarak görülüyordu. Resmi verilere göre mayıs ayında enflasyon 1998 yılından bu yana en yüksek seviye olan yüzde 73,5’e ulaştı. Bunun Erdoğan’ı ilgilendirmemesi mümkün değil. Gelecek yıl yapılacak meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir terslikle karşılaşabilir. Muhalefet ise yirmi yılın ardından iktidarı otokratın elinden alma konusunda ellerine bir fırsat geçtiğine inanıyor. Erdoğan ise yeni heterodoks ekonomi politikasından geri adım atacağa benzemiyor. Geçen ay şöyle demişti: ‘Gösterge faiz enflasyon dayatmasını tek kurtuluş reçetesi gibi önümüze getirenlerin bir kısmı zır cahil, bir kısmı ise alenen vatan hainidir.'”

“Merkez Bankası enflasyonla kararlı şekilde mücadelede etmiyor”

Süddeutsche Zeitung gazetesinin internet sitesinde yer alan dpa kaynaklı haber-analizde ise Türkiye’deki yüksek enflasyonun birçok nedeni olduğu belirtildi: “Türkiye’deki yüksek enflasyonun nedenlerinden en önemlisi ülke parasının değer kaybetmiş olması. Bu durum, ithal ürünlerin ve hizmetlerin pahalanmasına ve enflasyonu körüklemesine neden oluyor. Korona pandemisi, Ukrayna savaşı ve Çin’in sıkı korona politikasının neden olduğu küresel ticaretteki gerginlikler de bunun üzerine geliyor. Birçok ekonomiste göre Merkez Bankası enflasyonla kararlı şekilde mücadelede etmiyor; uzmanlar bunun arkasında siyasi baskının olduğuna inanıyor.”

Tagesschau haber portalındaki haberde ise Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerindeki baskının arttığına işret edildi: “Türkiye’de hayat pahalılığı giderek artıyor. Enerji ve benzin fiyatları ay başına göre ciddi biçimde arttı; örneğin doğal gaza yüzde 30 zam geldi. Bunun nedenlerinden biri Türk Lirası’ndaki değer kaybı. Diğer yandan korona pandemisi ve Ukrayna Savaşı’nın da etkileri hissediliyor. Ekonomik sorunlar nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerindeki baskı giderek artıyor. Yeni yapılan bir ankete göre AKP’nin oy oranı yüzde 30’un altına düştü. Gelecek yıl yapılması planlanan meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin öne çekilebileceği konusundaki spekülasyonlar artıyor.”

Paylaşın

ABD Dini Özgürlükler Raporunda Türkiye’ye Eleştiri

ABD Dışişleri Bakanlığı, ülkelerde dini özgürlüklerin durumunu mercek altına alan yıllık Dini Özgürlükler Raporu’nun sonuncusunu yayınladı. Raporun Türkiye bölümünde hükümetin dini özgürlükler konusundaki uygulamalarına eleştiriler yöneltildi.

2021 yılını kapsayan raporun Türkiye bölümünde, anayasanın ülkeyi laik bir devlet olarak tanımladığı, vicdan, dini inanç, ifade ve ibadet özgürlüğünü öngördüğü ve dini nedenlerle ayrımcılığı yasakladığı belirtildi.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerine değinilen raporda, bu kurumun İslam’la alakalı dini konuları idare ve koordine ettiğine ve görevinin İslam’ın uygulanmasını sağlamak, dini eğitim sunmak ve dini kurumları idare etmek olduğuna değinildi.

Hükümetin Uygur politikası rapora girdi

Raporda, medyaya göre Müslüman Uygur toplumunun bazı üyelerinin, Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Uygur diasporası üyelerini Çin’e sınırdışı etmeme politikasını değiştirmesi için Türk hükümetine baskı yapma girişimlerinde bulunduğu yönünde kaygılar taşıdıkları belirtildi. Medyadaki haberler ve hükümetin kamuoyuna yaptığı açıklamalara göre, Ankara’nın genelde ülkedeki Uygurlar’ı korumada istekli davrandığı, yıl içerisinde herhangi bir Uygur’u Çin’e sınırdışı etmediği ve politikasını değiştirmeyi planladığı iddialarını sürekli olarak yalanladığına işaret edildi.

Raporda, Temmuz ayında 9 Kürt Sünni imamın tutuklandığı, imamlara terörle alakalı ve Kürtçe vaaz verdikleri gerekçesiyle suçlamalar yöneltildiği, bu kişilerin daha sonra serbest bırakıldığı yönündeki haberlere de atıfta bulunuldu. İmamları temsil eden avukatın medyaya, müvekkillerinin seçtikleri dilde vaaz verememeleri nedeniyle “din ve inanç özgürlüklerinin açıkça ihlal edildiğini” söylediği belirtildi.

RTÜK’ün Mart ayında “toplumun dini değerlerine hakaret ettikleri” gerekçesiyle Halk TV ve TELE1’i para cezasına çarptırdığının kaydedildiği raporda, bağımsız Türk medyasının, RTÜK’un bu adımlarını, hükümeti eleştiren medya kurumlarına karşı sıkça uygulanan bir misilleme aracı olarak nitelediği ifade edildi. Aynı ay Anayasa Mahkemesi’nin “dini değerlere hakaret eden” tweet’ler paylaştığı gerekçesiyle bir gazeteciye 7 ay hapis cezası veren bölge mahkemesinin kararını onayladığı ayrıntısına da raporda yer verildi.

“İnsan Hakları Eylem Planı yasalaşmadı”

Hükümetin Mart ayında iki yıl içinde uygulamaya sokulmak üzere İnsan Hakları Eylem Planı açıkladığı ve planda dini azınlık toplulukları için reformlar öngördüğü anımsatılan raporda, bununla birlikte planın yasalaşmadığı ve dini grupların temsilcilerinin de planın açıklanmasından sonra hükümetle olan etkileşimlerinde herhangi bir değişiklik rapor etmedikleri belirtildi.

“Antisemitik söylemler devam etti”

Hükümet yetkililerinin konuşmalarında antisemitik söylemler kullanmaya devam ettiğine değinilen raporda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Mayıs ayında, İsrailliler için “bunlar 5 yaşında 6 yaşındaki yavruları öldürecek kadar katil. Bunlar kan emmekle ancak doyar” şeklinde ifadeler kullandığı hatırlatıldı.

Raporda, hükümetin Müslüman olmayan dini azınlıkların, özellikle de sadece Ermeni Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudiler ve Rum Ortodoks Hıristiyanlar’ı kapsayan Lozan Anlaşması yorumu kapsamında tanınmayan grupların haklarını sınırlamaya devam ettiği de belirtildi. Medya ve sivil toplum örgütlerinin Protestan cemaatlerin Türk vatandaşı olmayan liderlerine karşı, ülkeye giriş yasağı ve sınırdışı etme gibi muameleler sergilendiğini bildirdiğine değinilen raporda, dini azınlık gruplarının üyelerini eğitme faaliyetlerinin de kısıtlanmaya devam ettiği, Heybeliada Ruhban Okulu’nun hala kapalı olduğu kaydedildi.

“Dini azınlık gruplarının eğitim faaliyetleri kısıtlanıyor”

Hükümetin Sünni Müslüman din adamlarına eğitim vermeye devam ederken, diğer grupların ülke içerisindeki kendi üyelerini eğitmesiniyse kısıtladığı ifade edildi.

Ocak ayında bir Ermeni Hıristiyan parlamenterin Kütahya’da yerel yasalarca korunan 17’inci yüzyıldan kalma bir Ermeni kilisesinin yıkılmasını kınadığı, bunun yanında Süryani Ortodoks Metropolitliği’ne göre İstanbul’da yeni bir Süryani Ortodoks kilisesinin inşasının sürdüğü belirtildi.

“İbadet mekanları ve mezarlıklara vandalizm”

Raporda yine medya haberlerine atfen, ibadet yerleri ve mezarlıklara karşı münferit vandalizm eylemlerinin görülmeye devam ettiği kaydedildi.

Bununla ilgili bazı olayların sıralandığı raporda, örneğin Şubat ayında, Manisa’nın Akhisar ilçesinde bir Yahudi mezarlığının kapısının kimliği bilinmeyen kişilerce tahrip edildiği, Mart ayında da polisin, İstanbul’un Ayvansaray bölgesindeki tarihi Kasturya Sinagogu’nun kapısının ateşe verilmesiyle ilgili soruşturma başlattığı ifade edildi. 11 Temmuz’da İstanbul’un Kadıköy semtinde Surp Tavakor adlı Ermeni kilisesinin kapılarında üç kişinin dans ederken kendilerini videoya çektikleri ve kapıdaki çarmıha zarar verdikleri olaya da yer verilen raporda, hükümet yetkililerinin bu kişilerin davranışını kınadığı, sözkonusu kişilerin daha sonra gözaltına alındığı ve ardından serbest bırakıldığı kaydedildi.

Aralık ayında üç şüphelinin “dini değerlere hakaret” suçlamasıyla yargılandığı, adli sürecin yıl sonu itibariyle hala devam ettiği belirtilen raporda, Eylül ayında da, Mersin’de kimliği bilinmeyen kişilerce Kürt Aleviler’e ait evlerin duvarlarına “Kürt Aleviler defolun” şeklinde yazıların yazıldığı haberlerine alıntı yapıldı.

Sosyal medya ve yazılı basında antisemitik ve nefret söylemlerinin devam ettiği tespitinin de yer aldığı raporda, Ağustos ayında sosyal medyadaki bazı şahıslar ve gazetecilerin, ülke genelinde etkili olan yıkıcı yangınlarla Türkiye’de yaşayan yabancı bir haham arasında bağlantı kurduğu belirtildi. 18 Haziran’da Yahudi toplumunun temsilcilerinin, Boğaziçi Üniversitesi’nde eylem yapan akademisyenler için “Hepiniz şerefsizsiniz. Hainsiniz. Yahudisiniz” diyen bir sağlık ve sosyal hizmetler sendikasının başkanına dava açtığı yönündeki haberlere de raporda atıf yapıldı.

Raporda, 25 Ekim’de Başkan Joe Biden ve Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Washington’da Fener Rum Patriği Bartholomeos’u ağırlamalarına da yer verilirken, görüşmelerin ardından Beyaz Saray’ın, “dini özgürlüklerin temel bir insan hakkı olarak önemini görüştüler” şeklindeki açıklama yaptığı, Blinken’ın da, “Dünya genelinde Ortodoks Hıristiyan toplumuyla ve Türkiye’de ve bölgedeki dini azınlıklarla ortaklığımıza değer veriyoruz” diye tweet attığı hatırlatıldı.

Dini gruplar üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması çağrısı

ABD Büyükelçisi, Türkiye’yi ziyaret eden üst düzey Amerikalı yetkililer ve diğer büyükelçilik ve konsolosluk yetkililerinin, hükümet yetkililerine, dini çeşitliliklere saygı ve yasalar altında eşit muamelenin önemini vurgulamaya devam ettiği de vurgulanan raporda, 18 Mayıs’ta ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın antisemitik söylemini kınayan bir açıklama yayınladığı anımsatıldı.

Raporda, Amerikalı yetkililerin hükümete dini gruplar üzerindeki kısıtlamaları kaldırma ve mülklerin iadesi konusunda ilerleme sağlanması çağrılarında bulunduğu belirtildi. Dışişleri Bakanı dahil üst düzey Amerikalı yetkililerin Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması ve ülkedeki tüm topluluklardan ruhlar üyelerinin eğitimine izin verilmesi çağrılarını dile getirmeyi sürdürdüğüne işaret edilen raporda, Mayıs ayında ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın İstanbul’da Patrik Bartholomeos’la görüştüğü, ayrıca Aya Yorgi Kilisesi’ni ziyaret ettiği, büyükelçilik ve konsolosluk yetkililerinin de geniş yelpazede İslami liderler ve dini azınlık toplumu liderleriyle toplantılar düzenlemeyi sürdürerek, dini özgürlükler ve dinlerarası hoşgörünün önemini vurguladıkları ve herhangi bir dini grubun üyelerine karşı ayrımcılığı kınadıkları kaydedildi.

Türkiye’nin dini demografisi

Raporda, Türk hükümetine göre nüfusun yüzde 99’unun Müslüman ve bu kesimin yüzde 78’inin de Hanefi Sünni mezhebinden olduğu, diğer dini grupların temsilcilerinin tahminlerine göre bu grupların da nüfusun yüzde 0,2’sini oluşturduğu belirtildi. KONDA’nın 2019 yılı Ocak ayında yayınladığı son ankete göre nüfusun yüzde 3’ünün kendilerini ateist, yüzde 2’sinin de herhangi bir dine inanmayan olarak tanımladığı kaydedildi.

Alevi gruplarının liderlerinin tahminlerine göre Alevi Müslümanlar’ın nüfusun yüzde 25 ila 31’ini oluşturduğu ifade edilirken, KONDA araştırma şirketininse Alevi nüfusunu 5 milyon civarı kişi, yani nüfusun yaklaşık yüzde 6’sı olarak tahmin ettiği belirtildi. Şii Caferi toplumununsa nüfusun yüzde 4’ünü oluşturdukları tahmininde bulunduğu kaydedildi.

Müslüman olmayan dini grupların çoğunlukla İstanbul’da ve diğer büyük kentlerde, ayrıca güneydoğuda toplandığı ifade edilirken, tam rakamlar mevcut olmasa da bu grupların kendi tahminlerine göre ülkede yaklaşık 90 bin Ermeni Ortodoks Hıristiyan, 25 bin Roma Katolik, 12 ila 16 bin Yahudi’nin olduğu bilgisi paylaşıldı. Bunun yanında, 25 bin Süryani Ortodoks Hıristiyan, 15 bin Rus Ortodoks Hıristiyan ve 10 bin Bahai’nin bulunduğunun tahmin edildiği belirtildi. Ayrıca 7 ila 10 bin Protestan ve evanjelik Hıristiyan mezhepler, 5 bin Yehova Şahitleri, 3 binin altında Keldani Hıristiyanları, 2 bin 500’den az Rum Ortodoks Hıristiyan ve 1000’in altında Ezidi’nin olduğu ifade edildi.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın