Erkan Baş: İktidar Kaybettiğinde Gitmeyecek Biz Göndereceğiz

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş, Halk TV’de Perdenin Önü Arkası programında gündeme dair değerlendirmelerde bulundu. TİP Başkanı Baş, “Tezkereye ‘evet’ diyenler, Türkiye’deki Amerikan istilasına, Rus oligarklarının bu ülkeyi sömürmesine ses çıkarmayanlar bu sorunu çözemezler” dedi.

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu arasındaki gerilim üzerine de değerlendirmelerde bulunan Baş, “Sorunu yaratanlar da yangına benzinle konuşanlar da sorunu çözemez” ifadelerini kullandı.

Erkan Baş’ın konuşmasından satır başları şu şekilde:

Mesele son derece seviyesiz ciddiyetten uzak bir eksende yürüyor. Memleketin gerçek sorunlarına ilişkin herhangi bir tartışma sürdürebildiklerini düşünmüyorum. Oysa memleketin sorunların eğer gerçekten çözüm üretmek istiyorsak sağduyulu soğukkanlı gerçekçi çözüm önerilerini ortaya koyan, varsa farklı görüşleri açık ve net biçimde ortaya koyan bir yaklaşım sergilememiz lazım. Liseli çocukların ‘çıkışta görüşelim’ diyaloglarına benzer şekilde konuşanlar memleketin sorunlarına dair sağlıklı çözümler üretemez. Birtakım sözde liderlerin iki dudağı arasından çıkan cümleler siyaset olarak algılanıyor.

Biz şunu öneriyoruz: Meseleyi öyle basit siyasi bir kavga konusu olmaktan çıkarıp, “Ben buradan nasıl oy devşiririm? Nasıl koltuğumu korurum?” tartışmasından çıkarıp akılla, bilimle, soğukkanlı biçimde yaklaşmak gerekiyor.

Bu belki de dünya tarihinin gördüğü en yoğun göç dalgalarından bir tanesi. Sadece Türkiye’de değil dünya ölçeğinde çok ciddi bir tartışma yürüyor.

‘Sorunun yaratıcısı Erdoğan’dır’

AKP dünyadaki pek çok sorunu nasıl büyük bir şekilde Türkiye’ye taşıyorsa, bu sorunu da böyle Türkiye’ye taşınmış durumda. Dolayısıyla biz Türkiye’de meselenin ciddi bir sorun olduğunu kabul ediyoruz. Bunu tartışmamız gerekiyor. Ancak bunu karşılıklı düşmanlaştırmalardan kaçınarak yapmamız lazım. Bu konuyla ilgili rahatsızlıklarını dile getiren herkesin ırkçı olarak tanımlandığı bir yaklaşımı doğru bulmuyoruz. Ama şunu ekliyoruz: Evet Türkiye’de ırkçılar var. Türkiye’de siyaseten bu meseleden nemalanmak isteyenler de var. Bunları birbirinden ayırmak gerekiyor. Vatandaşın derdini kendisine siyasi olarak devşirmeye çalışan iki taraftan yaklaşımlara karşı da net bir pozisyon almak gerekiyor.

Ümit Özdağ, yaklaşık bir saatlik programda Tayyip Erdoğan’a ilişkin bir çift laf etmedi. Oysa Türkiye’nin yaşadığı bu sorunun baş sorumlusu, yaratıcısı, Tayyip Erdoğan’dır.

‘Yangına benzinle koşanlar sorunu çözemez’

Sosyalistler bugün bu memleketin yaşayacağı bu sorunları 10-15 yıl öncesinden söylüyordu. Eğer bir sorunu çözeceksek sorunun önce nedenlerini tartışmamız lazım. Sorunu yaratanların çözemeyeceğini söylememiz lazım. Bu sorunun arkasında AKP’nin ülke içerisinde dinci milliyetçi politikalarının uzantısı olan dış politika anlayışının olduğunu en başa yazarak konuşmamız lazım.

Türkiye’de bugün yaşadığımız sorunun kaynağı, AKP’nin emperyalizmle iş birliği içerisinde, koltuğunu korumak için geliştirdiği dış politika hamleleridir. Bunu sorgulamadan bir tartışma yürütmek mümkün değil.

Sorunu yaratanlar da yangına benzinle konuşanlar da sorunu çözemez. Popülerleşmeye çalışanlar kendilerine yer bulmaya çalışanlar bu sorunu çözemezler. Bu sorunu esas olarak sosyalistler çözer.

‘Tezkereye evet diyenler bu sorunu çözemez’

10 yıl önce bir tartışma yapıyordu sosyalistler. Meselenin uzmanı olduğunu söyleyenler 10 yıl önce hiç uyarmıyorlardı. Bugün Suriyeli ve Afgan göçmenler tartışılıyor. Ben şunu sormak istiyorum:

1 Mart Tezkeresi oylanırken sokaklarda kim vardı?

Suriye’ye AKP’nin müdahalesine kim karşı durdu?

Afganistan müdahalesine Türkiye’nin bir NATO gücü olarak katılmasına karşı kim durdu?

Libya’ya müdahaleye kim karşı durdu?

Tezkerelere evet diyenler göçmen, mülteci, sığınmacı sorununu çözemezler. Sokaktaki garibanı düşman olarak görmek kolay. İstila tartışması yapılıyor. Türkiye’deki Amerikan istilasına karşı çıkmayanlar bu sorunu çözemezler. Rus oligarklarına karşı çıkmayanlar, bu ülkeyi sömürmesine ses çıkarmayanlar hiç konuşulmuyor.

Avrupa Birliği ile geri kabul anlaşması AKP tarafından Davutoğlu başbakanken imzalandı. TİP iktidara geldiği ilk gün bu geri kabul anlaşmasını iptal edecek.  Ülkemizde ve bölgemizde barışçı politikalar uygulayarak bu sorunu çözmemiz gerekiyor. Bu memlekette TC vatandaşlığı satılıyor! Zengin Arap şeyhlerine vatandaşlık satıyorlar.

Patronlar sendikasız, sigortasız, insanlık dışı koşullarda çalıştırabilsinler diye ben buna göz yumuyorum diyen bir çalışma bakanı var.

Bu memlekette buraya göçmek zorunda kalan insanların hayatlarının patronlar tarafından nasıl hiçleştirildiğini tartışmadığımız zaman iş çok kolay… AKP bir taşla 4-5 kuş vuruyor.

Göçmenleri AB’ye karşı koz olarak kullanıyor, emekçilerin haklarını gasp etmek için yine göçmenleri kullanıyor. Suriye’ye dönük bir müdahalede bulunuyor. Ondan sonra böyle muhalefet unsurları çıkıp geri göndereceğiz diyor.

Seçime giderken AKP şov yapacak. Bu yaklaşımla ne olur? Bugün 1 milyon kişi gönderirsin. Yarın aynı politikalara devam edersen yarın 5 milyon insan gelmek zorunda kalır.

AKP’nin başımıza bela ettiği büyük bir problemle karşı karşıyayız. Bu işin sorumlusu hesap vermeli. Bu işin sorumlusu AKP’dir, Saray Rejimi’dir.

Memlekette bir Arap düşmanlığı yayılıyor bir taraftan ama zengin Arap şeyhlerinin elini eteğini öpmeye oraya gidiyorlar. Zengin Arap Şeyhlerine vatandaşlığı pul gibi dağıtıyorlar. Yetmedi mahkeme sattılar. Bunlarla kavga etmemiz gerekiyor. Kavga edeceğimiz unsuru doğru belirlemek son derece önemli.

Şu söylemek kolay: “Zafer Turizm otobüs kaldırır gönderir”. Sen MİT tırlarını gönderdikten sonra Zafer Turizm otobüs kaldıramaz oraya. Önce MİT tırlarının hesabını soracaksın ondan sonra otobüsler nasıl çalışacak bunu konuşuruz. Suriye’de Irak’ta Afganistan’da barış sağlanmadan sadece Türkiye’nin değil dünyanın bu sorunu çözmesi mümkün değil.

‘İktidar kaybettiğinde gitmeyecek biz göndereceğiz’

Bu iktidar çok büyük suçlar işlemiş bir iktidar, dolayısıyla koltuğu kaybettiğinde her şeyi yapabilecek durumdalar ve yaptılar da. İktidarlarını korumak için bu ülkenin başkentinde bombalar patlattılar.

İktidar seçime kadar olan süreci kendine göre dizayn ederse, oyunun kurallarını kendisi belirlerse bizim bir şansımız kalmaz. Tüm muhalefete sesleniyorum: Bu ülkeyi Saray Rejimi’nden kurtaracak adımları atmamız gerekiyor.

Bu iktidar kaybetse de gitmez duygusu var. Kaybettiklerinde onlar gitmeyecek, biz göndereceğiz. Buna göre hareket etmemiz lazım, provokasyonları boşa çıkartacak örgütlü halk kitlelerine ihtiyacımız var.

Bu öfkeyi garibanlara ve birbirimize yönlendirmeyelim. İktidar bizi birbirimize kırdırmaya çalışıyor oysa bizim bu öfkeyi servetlerine servet katanlara yönlendirmemiz gerekiyor.

Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu bir ülkede seçim güvenliği nasıl sağlanabilir? Adam geçen seçimlerde memleketin bütün muhalefetini terörist ilan etti.

Bu ülkede kadın düşmanı, tacizci kim varsa ister Türk ister yabancı olsun kulağından tutup hapse atmak bizim görevimizdir. Biz bu sorunları, İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede çıkanlarla mı konuşacağız. Mahkemede kadın katillerine kravat taktı diye iyi hal indirimi verenlerle mi konuşacağız bu sorunları?

Halkımızı uyanık olmaya, provokasyonlara geçit vermemek üzere örgütlenmeye, akılcı, gerçekçi ülkenin tümünün çıkarlarını düşünen yaklaşımlarla politika belirlemeye çağırıyoruz.

Paylaşın

TİP Başkanı Erkan Baş’tan Millet İttifakı Adayına Şartlı Destek

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, katıldığı bir televizyon programında, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayını destekleyip desteklemeyecekleri konusunda yaptığı değerlendirmede, “Halkın en geniş kesimlerini karşılayabilecek bir adaya gözümüz kapalı, görüşmeden dahi destek veririz” ifadelerini kullandı.

Erkan Baş, konuya ilişkin yaptığı açıklamanın devamında, “2018 yılında muhalefetin yaptığı hataya değinen Baş, “2018 seçimlerinde ne kadar çok muhalefet aday çıkarırsa vatandaş o kadar çok sahaya gider, ikinci tura kalana hepimiz veririz. Adaylar karşıdaki gerçek rakibi unuttu ikinci tura kalmak için birbiriyle yarıştılar” dedi.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Tv100’ün programlarından Candaş Tolga Işık ile Az Önce Konuştum’a konuk oldu.

Candaş Tolga Işık’ın sorularını yanıtlayan Erkan Baş, “Türkiye’nin en genç partisiyiz, üyelerimiz siyasette yeni insanlardan oluşuyor. Alışılmış siyaset kalıpların dışında bir davranış biçimimiz var. Başkalarının söyleyemeyeceği şeyleri söyleyebilecek kuvvetli fikirlerimiz var” dedi.

Candaş Tolga Işık’ın, “Sizce Türkiye’nin en büyük 3 sorunu ne?” sorusuna yanıt veren Erkan Baş, “Ekonomi ve tek adam rejimi bir sorun ancak bence en büyük sorun, gençliğin hayallerinin olmaması. Üniversitede yaptığım çalışmada öğrencilerin hayalinin olmamasını görmek beni çok üzdü” dedi.

Erkan Baş’ın açıklamalarında öne çıkan satır başları şöyle:

“TİP’in iktidar olması denilen şey aslında bugün halkın dışarıya itilen en geniş kesimlerinin örgütlenmesi demektir. En temel yanlışımız hep birinin bizi kurtarmasını bekledik. TİP, bu algıyı yıkmak için uğraşıyor.

TİP’in cumhurbaşkanı adayı kim?

Açıklamalarına devam eden Baş, “Millet İttifakı ile neyin gitmesi konusunda anlaşıyoruz ama neyin gelmesi konusunda anlaşamıyoruz. Eğer Ekmeleddin İhsanoğlu gibi bir yanlışa düşmezlerse, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak değil de çöpe atacak bir adayla çıkarlarsa biz desteklemek istiyoruz. Halkın en geniş kesimlerini karşılayabilecek bir adaya gözümüz kapalı, görüşmeden dahi destek veririz” ifadelerini kullandı.

2018 yılında muhalefetin yaptığı hataya değinen Baş, “2018 seçimlerinde ne kadar çok muhalefet aday çıkarırsa vatandaş o kadar çok sahaya gider, ikinci tura kalana hepimiz veririz. Adaylar karşıdaki gerçek rakibi unuttu ikinci tura kalmak için birbiriyle yarıştılar” dedi.

Annesi ile yaşadığı siyasi tartışmalara değinen Baş, “Annem bile oyları bölmeyin diyor” ifadelerini kullandı, şöyle devam etti:

Biz AK Parti’ye karşı mücadeleyi sekteye uğratacak hiçbir şey yapmayız. Bu 20 yılın hesabını soracak bir kuvveti yaratamazsak, 10 yıl sonra AK Parti yerine BKP gelir. O yüzden biz asla oy bölmeyeceğiz.

Paylaşın

TİP’li Kadıgil’den Erdoğan’ın İftar Yemeğine Katılan Sanatçılara Sert Sözler

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, TBMM düzenlediği basın toplantısıyla gündemi değerlendirdi. Konuşmasında önceki günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bazı sanatçılara verilen iftar yemeğini sert sözlerle eleştiren Kadıgil, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Derneği’ne (KCDP) açılan kapatma davasına ve Kredi ve Yurtlar Kurumu’na (KYK) bağlı bir yurtta öğrencilerin yemekhane ve kantine şort ve kısa pantolonla girmesinin yasaklanmasına tepki gösterdi.

Gıda ve tarım krizine karşı TİP’in düzenlediği I. Tarım Konferansı’nın sonuç bildirisindeki somut önerileri de paylaşan Kadıgil, ayrıca tüm yurttaşlara 1 Mayıs’ta TİP ile yürüme çağrısında bulundu. Kadıgil, sözlerine başlarken “Saray, katlanarak artan örtülü ödeneğinin ve dudak uçuklatan masrafının hakkını vermek için iftarı vesile kılarak türlü alanlardan yandaşlarıyla bir araya geliyor” diyerek 2022 yılının ilk üç ayında 1 milyar 15 milyon liralık harcamayla rekor kıran örtülü ödeneği hatırlattı.

Erdoğan’ın Saray’da düzenlediği iftar yemeğine katılan sanatçıları tek tek sıralayan Kadıgil şöyle konuştu:

“Kimler yoktu ki bu etkinlikte… Kendisi her fırsatta ne kadar özgür olduğumuzu anlatırken damadı ihalelere doyamayan Hülya Koçyiğit, simitin bile 4 lira olduğundan bihaber ‘gerekirse simit yeriz’ diye oturduğu malikaneden halka akıl vermeyi ihmal etmeyen Hülya Avşar, Tayyip Erdoğan sevgisini anlatmaya ara verdiği nadir anlarda kadın şarkıcılara edep dersi vermeye kalkan Orhan Gencebay, pandemide müzisyenler çaresizlikten intihar ederken, bilmiyoruz kaç milyon TL harcayıp bin kişinin izlemediği konserlerde ağırladıkları birtakım şarkıcılar. Sinema televizyon emekçilerinin değil ama patronlarının örgütünün yani Yapımcılar Derneği’nin Kurucu Başkanı Birol Güven. Tescilli kadın düşmanı, bütün yandaşlığına rağmen AKP’de aday adaylığından öteye gidemeyen İbrahim Tatlıses ve daha niceleri bir aradaydı bu iftarda.

Evet Hülya Avşar’ın da salık verdiği üzere halk simite talim edecek ki Lale Devri’nin makbul sanatçıları saraylarda şatafat içinde ağırlanabilsinler, ejder meyveli smoothielerini içebilsinler, kestane ballı manda yoğurdu ve hurmayla günü tamamlayabilsinler.”

Kadıgil, Saray’daki yemeğe katılan sanatçılara şu soruları yöneltti:

“Biriniz kültür sanat emekçilerinin gerçek dertlerini anlattınız mı? Kapanan sahnelerin, ödenemez hale gelen faturaların hesabını sordunuz mu? Sanatçıların sosyal medya hesapları üzerinden tutulan kara listeleri, sözleşmelere eklenen ‘vallahi siyasi yorum yapmayacağım’ maddelerini konuşanınız oldu mu? Mahkeme kapılarında süründürülen Metin Akpınar için, Genco Erkal için bir küçük sitem etmeye cesaret edeniniz oldu mu? Sahi merak ediyorum bu isminin başında müzisyen sıfatı taşıyanlar hiç mi utanmadılar sanatlarını yasaklayanın sofrasına oturmaya?  Yüzden fazla müzisyen intihar etti, binlercesi enstrümanını sattı, müzisyenliği bırakmak zorunda kaldı. Hiç mi içiniz yanmıyor?”

‘Sarıklı olmasa da ‘kravatlı mollalar iktidarı’ laikliğe açtığı savaşı gaz kesmeden başka kılıflar ardında sürdürüyor!’

Neredeyse her alandaki pandemi kısıtlamalarına son verilmesine rağmen müzik yasağının devam etmesinin esas olarak bir kesimin yaşam tarzına yönelik tercihlerinin baskılanması anlamına geldiğinin altını çizen Kadıgil şöyle konuştu:

“Son 2 yıldır, gece 12’den sonra müzik yasak bu ülkede!  Sadece müzik değil, yaşam tarzını yasaklamak dertleri! İçki içmeyelim, eğlenmeyelim gezmeyelim! Şeriata uygun yaşayalım yaşamayacaksak da şehir içi gettolara sıkışalım derdindeler! İran’daki gibi bir gecede gelmedi ama bizdeki de artık basbayağı neo-şeriat! Koca İstanbul’da Kadıköy gibi üç beş sınırlı semtte ne yapacaksanız yapın, onu da 12’ye kadar yapın şeklinde başlayan politika en son Kadıköy’e tebliğci yollama noktasına ulaştı! Sarıklı olmasa da ‘kravatlı mollalar iktidarı’ laikliğe açtığı savaşı gaz kesmeden başka kılıflar ardında sürdürüyor!”

Kadıgil’in eleştirdiği bir diğer ünlü isim ise Bülent Ersoy oldu. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun LGBTİ+’ları hedef alan sözlerini hatırlatan Kadıgil, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Müzisyen kimliğini bir kenara koyuyorum. Daha 2 gün önce bey efendinin ‘suç işleri bakanının’ dediklerine bakın. Suçlularla fotoğraf çektirmeye ara verdiği zamanlarını LGBTİ+’lara saldırmakla değerlendiren Süleyman Soylu, yine bu ülkenin yurttaşlarının bir bölümünü cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri nedeniyle hedefe koydu. Sayın Ersoy’a açıkça sormak gerekir: LGBTİ+’lar, hele hele trans kadınlar bu ülkede her gün olmadık zulme uğrarken, bu zulmün baş müsebbipleriyle aynı masada oturmaya gerçekten hiç mi utanmıyor?  Bu açıklamanın üzerine Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin en ünlü trans kadınını sofrasında ağırlaması aslında ‘Erdoğan’dan Soylu’ya tokat gibi yanıt!’ olarak da manşetlerde yerini alabilir. Lâkin gönül isterdi ki Bülent Ersoy tüm düşmanlaştırılan LGBTİ+’lar için bir duruş sergileyebilseydi”

Kadıgil, Bülent Ersoy’a Saray tarafından gösterilen hoşgörünün benzerini Türkiye’de eşit yurttaş olarak yaşamak isteyen ve temel hakları gasbedilen herkese gösterilmesi gerektiğini belirterek Erdoğan’a çağrı yaptı:

“Saray’a da bir önerim var: Madem yılgın bir hoşgörüyle de olsa bazı translara karşı toleransınız yüksek, o halde bir gün de aynı Eryaman Olayı’nda olduğu gibi İzmir’de polis zoruyla evinden mahallesinden sürülmek istenen trans kadınları davet edin. Bir gün de katledilen Hande Kader’in yakınlarını, her gün öldürülme tehlikesi altında hayata tutunmaya çalışan arkadaşlarını davet edin. Etmezsiniz, çünkü belli ki trans kadınların da ancak zengini ve yandaşı makbul.”

‘Erdoğan tek cümleye 4 yalan sığdırıyor’

Erdoğan’ın “Korsanla mücadeleden telife, tiyatrodan sinemaya kadar pek çok farklı başlık altında verdiğimiz desteklerle sanatçılarımızın emeğine sahip çıkıyoruz” sözlerinin büyük bir yalan olduğunu belirten Kadıgil “Zat- ı şahaneleri bir cümleye 4 yalan sığdırmayı yine başarmış” diyerek sanatçılar ürettikleri eserlerden hala tek kuruş telif alamadıklarının altını çizdi.

Tiyatro ve sinema için sağlanan toplam destek miktarının 85 milyon TL olduğunu belirten Kadıgil; Rize’de çay bardağı şeklindeki kuleye 47 milyon lira ödenmesini eleştirerek “Yani bir memleket dolusu sanatçıya ödenen para iki çay bardağı etmiyor” dedi.

Kadıgil, neo-şeriat düzeni olarak tarif ettiği düzene karşı TİP olarak laiklik mücadelesini sürdüreceklerini belirterek “Tüm baskılara inat hatırlatalım, seveceğiz, gezeceğiz, canımız isterse içeceğiz ve görürsün teslim alamadığın bizler ilk seçimde sana neler edeceğiz” ifadelerini kullandı.

‘Elinizden geleni ardınıza koymayın’

TİP Sözcüsü Kadıgil, Türkiye’de kadınlara yönelik cinayet ve saldırılarla mücadele etmek amacıyla 2010 yılında kurulan KCDP’ye “Kanuna ve ahlaka aykırı faaliyet yürütmek” suçlamasıyla kapatma davası açılmasına da tepki gösterdi. “’Yaşamak istiyorum’ diyen kadınların şikayet dilekçelerini işleme koymayan erkek yargı, 300 TL nafakasını bile ödemeyen AKP’li bir erkeğin şikayetini derhal işleme almış” ifadelerini kullanan Kadıgil, “Asıl ‘kanuna ve ahlaka’ aykırı faaliyet yürüten sizsiniz. Bir ahlaksızlık arıyorsanız uzaklarda değil, halkın parasını çalan saraylılarda arayacaksınız! Ve emin olun yargılanacaksınız!” dedi.

Kadıgil, KCDP’nin kapatılması için verilen dava gerekçesinde yer alan “Derneğin kadın haklarını koruma kisvesi altında aile mefhumunu yok sayarak aile yapısını parçaladığı, kadın ve çocuklar üzerinden menfaat elde ettikleri, kaos yaratıp mağduriyetleri arttırmayı amaçladığı” ifadelerine tepki göstererek,  “Nasıl leş bir aileyse bunların kafasındaki aile, günde 3 kadının katledilmesi, her gün yüzlercesinin evlilik içi istismara, türlü çeşitli tacize, tecavüze uğraması bu aileyi bozmuyor. Her gün onlarca çocuğun istismar edilmesi bu kutsal aileyi bozmuyor. Ama kadın cinayetleriyle mücadele etmek için on yıldır adliye adliye, meydan meydan gezen KCDP bozuyor!” şeklinde konuştu.

Kadıgil sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Yıllardır kadın mücadelesi yürüten Hülya Gülbahar’ın sözleriyle size cevap veriyoruz:

‘Kadınlar özgürlükleri için öldürülüyor. Çantalarında uzaklaştırma kararlarıyla öldürüleceklerini bile bile özgürlüklerini istiyor kadınlar… Dernek, vakıf, platform dediğin nedir ki? Kapatın, feshedin hepsini biz yenisini kurarız. Biz özgürlük için hayatlarımızı ortaya koyduk.’

Bir cümle de biz ekleyelim Hülya’nın sözlerine: Gelin; topunuzla, tüfeğinizle, yobaz yandaşınızla, trollerinizle, yargı kisvesi adı altında adliyelere yerleştirdiğiniz yandaşlarınızla gelin! Elinizden geleni de ardınıza koymayın!

Yoksullukla mücadele eden, belki iki çocuğun hayatını kurtarırız diye çırpınan Tarlabaşı Toplum Merkezi’ni ‘Çocuklara LGBTİ ve PKK propagandası’ yapıyor diyerek kapatın!

Rosa Kadın Derneği’ni kapatın! Şafak operasyonlarıyla basın evleri, kadınların iç çamaşırlarını saçın ortaya, ‘ince aramalarla’ alın gözaltına, o cahil cevvalliğinizle ‘Neden adınız Rosa diye sorgulayın’ belki bir başka iktibas bulursunuz Saray’a müjdeleyeceğiniz ve karşılığında ödüllendirileceğiniz!

Sayın Yanık siz de müdahil olun; hiç ar etmeden sizin yapmadıklarınızı yapan derneğin aleyhinde müdahillik talep edin, hiç utanmayın!

Asıl ‘kanuna ve ahlaka’ aykırı faaliyet yürüten sizsiniz. Bir ahlaksızlık arıyorsanız uzaklarda değil halkın parasını çalan saraylılarda arayacaksınız! Ve emin olun yargılanacaksınız!

Hani bir zamanlar ‘Sizden hesap sormazsam namerdim’ diye kükreyen dünün yiğit oğlanı, bugünün ‘suç işleri bakanı’ gibi koftiden atmıyoruz; hesap sormazsak namerdiz!

İstanbul Sözleşmesi davasına çağrı

28 Nisan 2022 Perşembe günü saat 09:45’te Danıştay 10. Dairesi, İstanbul Sözleşmesi’ne dair davaları esastan görüşecek. Danıştay’ın vereceği karar; sadece İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararının hukuksuzluğuna ve buna yönelik iptal taleplerimize ilişkin değil, aynı zamanda, Türkiye’nin geleceği ve hukukun üstünlüğü adına da belirleyici olacak. Hep birlikte orada olacağız.”

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) kampüsü içerisinde bulunan KYK’ye bağlı erkek öğrenci yurdunda yönetim tarafından öğrencilerin yemekhane ve kantine şort ve kısa pantolonla girmesinin yasaklanmasını da gündeme getiren Kadıgil; “Üniversitedeki dayılar tarafından yemekhane ve kantin girişlerine ‘kantin ve yemekhaneye şortlu ve kısa pantolonlu girmek kesinlikle yasaktır’ yazılı uyarı metni asılmış. KYK yurdu çıkma ihtimali milli piyango çıkma ihtimalinden daha düşükken yasaklar bitmek bilmiyor. Koşullar berbat, yemekler berbat. Öğrencilerin yurt sorunu için kanun teklifi verdik, aylardır bekliyor bir adım atılmıyor” şeklinde konuştu.

Türkiye’nin içine girdiği gıda ve tarım krizine karşı TİP’in geçen hafta sonu İzmir’de düzenlediği Tarım Konferası’na da değinen Kadıgil, konferansın sonuç bölümünde yer alan önerileri sıraladı:

“Bu memleketi talan eden piyasacı tarım politikalarına son verecek, Türkiye’yi kendi kendine yeten bir ülke olması için yeniden yapılandıracak; kamu yatırımları, sosyal hizmetler, teşvikler, toplumsal ve kültürel yaşamın inşası ile köylerimizi yeniden kuracağız.

Özal ile başlayıp Saray Rejimi ile doruk noktasına ulaşan kamu kaynaklarının yağmasına son vereceğiz. Çiftçilere kamusal destek sağlayacak, yeniden kamu iktisadi teşekkülleri ile köy-kent bağlantısını sağlayacağız.

Tarımda kayıt dışI, güvencesiz çalışmaya son vereceğiz; kadın ve göçmen emeği sömürüsü ile yoğunlaşan bu alanda güvenceli ve gelecekli bir istihdam ilişkisi yaratacağız. Tarladan tabağımıza uzanan gıda ağının her aşamasının takipçisi olacak, sağlıklı gıdayı herkes için erişilebilir kılacağız.

Özetle sermayenin kar hırsıyla yakıp yıktığı, dışa bağımlılıkla güçsüzleştirdiği, 20 yılın sonunda bizi bir Ayçiçek yağına muhtaç hale getirdiği bu piyasacı anlayışa karşı, yurttaşlarımızı ve doğayı önceleyen bir tarım için mücadele edeceğiz.”

Kadıgil sendikal örgütlenme hakları gasbedilerek işlerine son verilen Pas South İşçilerinin direnişlerini selamlayarak; geçen hafta TİP’in TBMM’ye sunduğu sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılmasına yönelik kanun teklifini hatırlattı.

TİP Sözcüsü, Fettah Tamince’ye ait otelde staj yaparken yaşamını yitiren Burak Oğraş ile ilgili soruşturma dosyasının 11 yıldır sonuçlanmamasını da gündem getirerek “Ortada hiçbir neden yokken gencecik bir insanın intihar ettiğine tam 11 yıldır inanmamızı bekliyorlar. Deliller zamanında toplanmıyor, var olan delillerle yapılması gereken iki şüpheli tam 11 yıldır tutuklanamıyor ve bir türlü dava açılmıyor. Bir anne ve bir babaya yaşatılan zulüm tam 11 yıldır sürüyor. 11 yıldır bir aile yasını tutamıyor. Buradan bir gecede iddianame hazırlayan savcılara sesleniyorum: 11 yılın sonunda artık bir iddianame hazırlayın ve bu zulme son verin!” şeklinde konuştu.

‘1 Mayıs’ta TİP’le yürünür’

Kadıgil açıklamasının sonunda 1 Mayıs İşçi Bayramı için de yurttaşlara şu sözlerle çağrıda bulundu:

“Bayram yaklaşıyor. 4 kişilik bir aile otobüsle memlekete gidip dönmeye kalksalar masrafı bir asgari ücrete denk geliyor. Maalesef bayramı bile sevdiklerimizle kutlamayı bu iktidar engelliyor! Gelin bu sene tam da bu sebeple bayramları birleştirelim! Ailenizle, sevdiklerinizle eşinizle, dostunuzla gelin; bu bayramı 1 Mayıs’ta meydanlarda başlatalım! Tüm bu anlattıklarıma hak verdiyseniz, daraldıysanız, seçimi bekleyecek lüksünüz kalmadıysa, 1 Mayıs’ta meydanlara, İstanbul’da Maltepe’ye. 1 Mayıs’ta Türkiye İşçi Partisiyle yürünür! Partinle yürü. Bu leş düzeni değiştir!”

(Kaynak: İleri Haber)

Paylaşın

“Bu Yağma Düzeni Sorgulanmadan Yoksulluk Sorunu Çözülemez!”

Meclis’te düzenlediği basın toplantısında gündemi değerlendiren TİP Genel Başkanı Erkan Baş, ekonomik kriz üzerinden iktidarı eleştirerek, “Bi tarafta devleti ele geçirip kendilerini ve yandaşlarını bir eli yağda bir eli balda bir hayat yaşayanlar, diğer yanda yoksullaşan milyonlarca insan. Bu soygun düzeni, bu yağma düzeni sorgulanmadan yoksulluk sorunu çözülemez!” dedi.

Basın toplantısında Türkiye’deki yoksullaşmaya değinen ve ülkedeki zenginliğin saray ve etrafındaki “azgın azınlık” tarafından kullanıldığını belirten Erken Baş, “Türkiye’nin bu hale gelmesinin suçlusu kimse, hesabı da o ödeyecek” ifadelerini kullandı.

Erkan Baş, “Memleket AKP iktidarından kurtulamadığı sürece her hafta ülke ekonomisi, insanların hayatı kötüye gidecek” dedi. “Milyonlarca insanı çaresizliğe mahkûm eden bir iktidar tarafından yönetilmekten utanıyoruz!” diyen Baş, “Fakat şu bilinsin, öfkemiz üzüntümüzden daha büyük. Öfkemizin bir nedeni var” ifadelerini kullandı.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Erkan Baş’ın açıklamaları şöyle;

“Geçen hafta besleyemeyen çocuklardan, yurttaşların taneyle sebze meyve almasından, asgari ücretin birkaç ayda tuzla buz olmasından bahsettik… Bu hafta bu tablo değişti mi? Tabii ki değişmedi. Memleket AKP iktidarından kurtulamadığı sürece her hafta ülke ekonomisi, insanların hayatı kötüye gidecek.

Buna dur dememin zamanı geldi de geçiyor. Peki nasıl dur denilir? Bu hafta yurttaşlarımızla bunu konuşmak, dertleşmek istiyoruz. Biz artık yoksullukla ilgili sorunları, verileri bu kürsüden anlatmaktan bıktık! Sadece sokaklarda yürürken bile, tek bir yurttaş ile konuşmaya dahi gerek duymadan, haber izlemeden, sosyal medya takip etmeden memleketin yoksulluğun nasıl derinleştiğini görüyoruz.

“Öfkemizin bir nedeni var!”

Bunları tekrar tekrar anlatmaktan, ülkemizin bu hale getirilmesinden, milyonlarca insanı çaresizliğe mahkûm eden bir iktidar tarafından yönetilmekten utanıyoruz! Fakat şu bilinsin, öfkemiz üzüntümüzden daha büyük. Öfkemizin bir nedeni var! Bu yaşadıklarımızın kader olduğunu anlatan, dünyanın her yeri böyle ne yapalım diyen bir iktidar ve yandaşları var. İktidar “Nasıl olsa istediğim gibi yönetirim”, “Halk bu rezilliğe de alışacak”, “Alıştıracağız” diye düşünüyor. Alışmayacağız! Halkın aldatılmasına, alıştırılmasına da izin vermeyeceğiz.

Buradan tüm yurttaşlarımıza seslenmek istiyorum. Bu yoksulluğun, her gün artan yoksulluğun temel bir nedeni var. Yoksulluk, yoksulluk denilince… Bu sorun çözülmüyor, çare yoksulluğun nedenlerini ortadan kaldırmaktır. Türkiye zengin bir ülkedir, Türkiye kaynakları bol bir ülke. Türkiye halkı çalışkan bir halktır. Bütün bunlara rağmen halkımızın yoksullaşmasının ise bir temel nedeni var! Saray ve Saray’ın etrafına bakınca tüm Türkiye’nin niye yoksullaştığını anlıyoruz. Evet Türkiye’de yoksulluk artıyor, çünkü ülkenin kaynakları, zenginliklerimiz Saray ve etrafından kümelenmiş bir avuç azgın azınlığa aktarılıyor. Milyonlarca insan yoksullaşıyor, çünkü milyonerler daha zengin oluyor. Esas konuşulması gereken yoksulluk değil, yoksulluğun nedenidir. Esas konuşulması gereken haksız servetlerine, servet katan Saray’dakilerdir. Onlar zenginleştiği için biz yoksullaşıyoruz!

Bakın, çok ilginç bir şeye dikkat çekmek istiyorum. AKP iktidarı iyi yaptığını düşündüğü her şeyde alkışları kendisine bekliyor ama ne zaman ülkede bir şeylerin kötü gittiğini söyleseniz bu defa suçu başkasına atıyor. Ekonomiyi iyi yönettiklerini düşündükleri zamanlarda bu AKP’nin başarısıydı, ama bugünkü duruma geldiğimizde topu enflasyona, stokçulara, dış mihraklara atıyorlar. Bütün sevaplar kendilerine, günahlar hep başkasına.

Gerçekten de öyle mi? Sormak lazım. Ülkenin gencecik evlatlarının bu ülkede yaşama, öğrenim görme, gelecek kurma hayallerini batırdı, bu gençleri sınav stresiyle, geçim derdiyle dolu bir yaşama kim mahkum etti? Bugün evlerde tencere kaynamıyorsa, insanlar parası bitmesin diye bazı öğünleri atlayarak besleniyorsa bunun suçlusu kim? Kendi kendine yetebilen bir tarım ülkesi konumundayken bugün her şeyi dışarıdan ithal etmek zorunda kalıyorsak bunun suçlusu kim? İnsanlar dışarıda bir pazar kahvaltısı yapamaz, arkadaşlarıyla çay kahve içip sinemaya gidemez hale geldiyse, büyük müjdelerle açıkladıkları asgari ücret bugün açlık sınırının bile altında kalıyorsa bunun suçlusu kim?  İşçisi yoksul, işsizi yoksul, emeklisi yoksul, genci yoksul, kadını yoksul… Soruyoruz, suçlusu kim?

“Man adalarında, ayakkabı kutularında, spor arabalarda, gemiciklerde sakladığınız milyon dolarları çok iyi biliyoruz”

Hatırlatmak gerekiyor bu ülkeyi peşkeş çektikleri yakın dostları, Fethullah Gülen’in darbe girişiminden sonra? “Kandırıldık, Allah affetsin, milletimiz affetsin” diyorlardı. Şimdi de aynısını bu halka yalan söyleyerek, halkı kandırmaya çalışarak yapıyorlar. Biz bunca paranın, pulun, varlığın, birikimin kimlere akıtıldığını, halk fakirleşirken kimlerin zenginleştiğini gayet iyi biliyoruz! Man adalarında, ayakkabı kutularında, spor arabalarda, gemiciklerde sakladığınız milyon dolarları çok iyi biliyoruz. Sattığınız kamu kurumlarından elde ettiğiniz gelirlerle, kamu kaynaklarını peşkeş çekerek bir avuç çeteyi nasıl ülkenin başına bela ettiğinizi biliyoruz.

Ama siz de şunu bilmelisiniz ey Saray ve Saray soytarıları. Türkiye’nin bu hale gelmesinin suçlusu kimse, hesabı da o ödeyecek. Bu ülkenin insanlarına yaşattıklarınızın , yoksulluğun, geçim derdinin, sıkıntıların hesabını mutlaka vereceksiniz. Yok öyle Saray ile helalleşmek, geçmişe bir sünger çekip istediğiniz gibi bir hayat sürmek. Eğer bu ülkenin insanları bir gün eşitlik, özgürlük, refah içinde yaşayacaksa bunun yolu birikimlerimizi çalanlarla, gözünü kırpmadan halka yalan söyleyenlerle hesaplaşmaktan geçiyor. İşte biz bunu yapmak için buradayız. Dünyada da ahirette de yakanızdayız haberiniz olsun.

” Asıl siz kudurmuşsunuz!”

Yeri gelmişken söyleyeyim… Halk yiyecek ekmek bulamazken halkın parasıyla “vur patlasın, çal oynasın” iftar yemeği düzenleyenler var ya, işte bizim meselemiz tam da budur! Utanmadan çıkıp cevap veriyorlar, kendilerini eleştirenlere “Kudursunlar” diyorlar. Asıl siz kudurmuşsunuz! Asıl siz kudurmuşsunuz! Halkın sesini duymuyorsunuz. Milyonlarca insan hep birlikte ne dedi duymak istiyorlarsa ben halk adına buradan söylüyorum. “Allah belanızı versin” diyor insanlar. “Haram zıkkım olsun” diyor. “Boğazınızda kalsın” diyor!

Değerli yurttaşlar işte memleketin hali budur, bi tarafta devleti ele geçirip kendilerini ve yandaşlarını bir eli yağda bir eli balda bir hayat yaşayanlar, diğer yanda yoksullaşan milyonlarca insan. Bu soygun düzeni, bu yağma düzeni sorgulanmadan yoksulluk sorunu çözülemez!

Türkiye’de herkes yoksulluktan söz ediyor, biz artık bunu anlatmayacağız. Türkiye İşçi Partisi olarak tüm yurttaşlarımıza bir çağrı yapıyoruz, neden yoksullaşıyoruz sorusunu sorun! AKP, azgın bir azınlık serpilsin büyüsün diye tüm olanaklarını bunlara sağlıyor, tercihlerini bundan yana yapıyor. Günün sonunda, bu azgın azınlık cebini hayli hayli dolduruyor. AKP de bundan nemalanıyor. Dolayısıyla her hafta dehşet verici yoksulluk haberleriyle verileriyle karşı karşıya kalıyoruz.

Bu tabloyu biraz daha somutlaştıralım. Cengiz ve Kolin’in de aralarında bulunduğu enerji şirketleri kar üzerine kar ederken, geçtiğimiz yıl devletten 3,6 milyar dolarlık genel aydınlatma ödemesi alırken, 2021’de toplam 4 milyon 542 bin 925 insanın elektriği, doğal gazı kesildi. Her ay 378 bin yurttaşın faturalarını ödeyemiyor diye elektriklerini kestiler, doğal gazlarını kestiler. Devlet bir “genel” ödeme yapacaksa fahiş fatura zamlarının altında kalan yurttaşlara ödeyecek bunu.

“Yardıma muhtaçlar da tabii 2 katına fırlamış”

İktidar bunu müjde diye pazarlar; milyonerlerin sayısı 2021 Kasım’da bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla 181 bin 141 kişilik artışla 461 bin 917 kişiye fırlamış. Yardıma muhtaçlar da tabii 2 katına fırlamış. Cumhurbaşkanlığı’nın kamuoyuna açıkladığı 2022 yıllık programına göre 2019 ve 2020 yılları arasında ülke genelinde devlet yardımlarına muhtaç hale gelen aile sayısı ikiye katlanarak 3,3 milyondan 6,6 milyona çıktı.

Dün yayımlanan bir araştırmada katılımcıların yüzde 50’si geçinebilmek için öğün atladığını belirtiyor. İnsanlar temel gıdalardan, etten, sütten, sebzeden mahrum hale geldi. Toplumun tüm kaynaklarının üzerine çökmüş AKP iktidarı ve bir avuç aşırı zengin servetini artırmaya devam ediyor.  Nerede bir sosyal adaletsizlik, derin yoksulluk varsa; orada AKP iktidarının ekonomik tercihlerini, beslediği zenginleri, azgın bir azınlığı Cengiz Holding’i, Limak’ı beşli çeteyi görüyoruz.

Biz bunları temelden değiştireceğiz. Altını çizerek söylüyorum, biz zenginliğe karşı değiliz bir avuç Saray şebeği zenginleşirken milyonlarca insanın yoksullaştırılmasına karşıyız! TİP olarak biz sosyal adaletin, ekonomik eşitliğin, tüm toplumunun refahının tarafıyız. TİP, insanların nefes alabildiği bir Türkiye için mücadele ediyor. Sosyal adaletin ve ekonomik eşitliğin sağlanması için kısa, orta, uzun vadede kalıcı adımlar atmalıyız; bunların her birini gerçek kılmak için de çalışıyoruz. Bu bencil, açgözlü azınlığın toplumun mutluluğu pahasına ‘cukkaladığı’ servetten vergilerle, kamulaştırmalarla toplum hakkını almalı; alacak da! TİP olarak, biz bu derin sosyal adaletsizlik ve yoksulluk döngüsü ortadan kaldıracağız. Biz sosyal adaleti eğitimle, sağlıkla, gençlikle ve her sabah yatağından kalkıp işine gidip geçinmeye çalışan yurttaşlarımızla buluşturacağız.

Bu kapsamda çok boyutlu çalışmalarımız devam edecek. Bir tanesi; en önemli problemlerden bir tanesi olduğu için bu hafta Meclis’e suacağımız bir kanun teklifi. Onu, sizlerin aracılığıyla paylaşmak istiyorum. Klişe bir söz var, “Türkiye’de işçiler örgütlenmiyor, haklarını aramıyor” Hayır arkadaşlar; işçiler örgütleniyorlar, yıllarca süren mücadeleler veriyorlar ama Türkiye’deki sendikacılık kanununun engellemelerine takılıyorlar.

TİP’in kanun teklifi

O yüzden bir Türkiye İşçi Partisi olarak işçilerin örgütlenme özgürlüğünü kullanmasındaki tüm engellerin kaldırılması için bir kanun teklifi hazırladık. 12 Eylül rejiminin ülkeye armağanı olan bu mevcut kanunun en büyük amacı işçilerin örgütlenmesini, haklarını aramasını engellemektir.

Teklifimiz, yetki başvurusu sürecinde gelişen keyfi ve yasayı suistimale yönelik işveren itirazlarının, işkolu değiştirme uygulamalarının, uzayan yetki davalarının, bu sırada gelişen baskıların ve büyük çabalarla yaratılan örgütlülükleri dağıtan, binlerce işçinin Anayasal bir hak olan TİS hakkını kullanmasının fiilen imkânsız hale getiren uygulamaların önüne geçecek, “yetki engellerini kaldırıp, sendikalaşmanın önünü açacak” çok net, 5 maddeden oluşan bir kanun teklifini Meclis’e sunacağız.

Çünkü temel mesele şu. Dünyadaki bütün istatistikler bize şunu gösteriyor, işçi sınıfı örgütlendikçe işçilerin ücreti artıyor. İşçi sınıfı örgütlendikçe, çalışma koşulları düzeliyor. İşçi sınıfı örgütlendikçe, toplumun refah düzeyi artıyor. İşçi sınıfı örgütlendikçe, toplumun tüm kesimleri açısından hayat en azından yaşanılabilir hale geliyor. Ve biliyoruz ki bu iktidarın en büyük korkusu karşısındaki milyonlarca işçinin örgütlenmesi. O yüzden temel mesele bize göre budur. İşçi sınıfını hayatın her alanındaki örgütlülüğünü olabildiğine geliştirmek…. Bir taraftan fiili bir mücadele sürdürürken bir taraftan yasal engelleri kaldırmak için mücadele edeceğiz.

Çünkü biz seçimleri beklemeye lüksü olmayan yoksulların partisiyiz. Seçimleri beklemeye lüksü olmayan gençlerin, kadınların sözcüsü Türkiye İşçi Partisi. O yüzden mesele sadece seçimden seçime, 5 yılda bir gidip oy kullanmaktan ibaret değil. Böyle baktığımız için zaten bu yoksulluğa bizi alıştırıyorlar. Fakat esas mesele tüm halkın örgütlü bir biçimde mücadele etmesidir.

Bu vesileyle Türkiye İşçi Partisi’nin tüm yurtta 1 Mayıs çalışmalarına başladığını da paylaşmak istiyorum. Önümüzdeki 1 Mayıs bu halkın; yoksulluğa alışmayacağını, bu düzeni kabullenmeyeceğini, her hal ve şartta örgütlü gücüyle bu toplumu dönüştürecek, bu iktidara son verecek bir mücadelede, daha kararlı bir biçimde yerini alacağını hep birlikte anlayacağımız bir gün olacaktır.

Örgütlenmenin önündeki engellemelerin kaldırılması için, asgari ücrete mahkum edilen milyonlarca insanı bu zinciri kırıp atma iradesini gösterebilmesi için, memleketin geleceğinde örgütlü işçilerin, örgütlü bir halkın belirleyici bir yeri olacağını tüm topluma gösterebilmek için var gücümüzle 1 Mayıs çalışmalarına başladık. Ülkenin dört bir yanında tüm emek güçleriyle, tüm özgürlük güçleriyle birlikte, 1 Mayıslarda en güçlü şekilde, halkın basıtırlmak istenen sesini haykırmak üzere buluşacağız.

Birisi var bomboş gözlerle bakan. Yine bir sürü ilginç laf etmiş. Diyor ki Sayın Bakan Nebati, “Aralık’tan itibaren enflasyonu düşüreceğiz, hep beraber göreceğiz” Çok basit bir şey yaptık, daha önce ne demiş bu Bakan? Kronolojik olarak sıraladık. Hatırlayacaksınız Aralık 2021’de göreve başladı. “9 Aralık’ta; “Enflasyonu düşük seviyelere indireceğiz”; 14 Aralık, “Ocak’ta pik yapar, 2023’te tek hanelere iner”; 3 Şubat’ta, “Nisan’da zirve yapar ama yüzde 50’yi geçmez”, 3 Mart’ta “Takılıp kalmayın, sonsuza kadar sürmez”, 10 Nisan’da “Aralıktan itibaren enflasyonun nasıl düştüğünü hep beraber göreceğiz”

Biz göreceğiz de sen görebilecek misin bilmiyoruz? Suyu ısınan bu zat resmen halkla dalga geçiyor. Bize göre enflasyon ne zaman ne olacak sorusunun bir yana bırakıp, mesela Berat Albayrak nerede sorusunu sormak gerekiyor, Mesela Lütfi Elvan nerede ne yapıyor? Bunları öğrenirse kendisinin aralıkta nerede olacağına ilişkin de bir ipucu bulmuş olur…

“Bu ülkenin kaynakları İngiltere’ye uçuyor”

Ülkeyi çöp zengini yaptılar. Beşli çete firmaları ile ilgili ilginç duyumlar. Bir tanesi burada kazandığı ihalelerle orada kendisine Londra’da ev değil yalı değil sokak satın almış Bir tanesi biz iktidara gelince el koyarız hesap sorarız diye buradaki enerji şirketini İngiltere’de kurduğu kendi enerji şirketine sattı. Yani bu ülkenin kaynakları İngiltere’ye uçuyor.

Peki, İngiltere’den bize ne geliyor? Çöp… Tüm İngilizlerin ürettiği çöpün yüzde ellisi tüm Avrupa plastik çöpünün üçte biri bu ülkeye geliyor. Gelen çöp güya geri dönüştürülecek petro kimya ithalatımızı azaltacak… Bize çöpün çöpü geliyor. Yüzde 97’si dönüştürülemeyen en kötü çöp. Her gün ortalama 250 kamyon çöp geliyor.  Son 4 yılda Türkiye’ye gelen çöp miktarı 196 kat arttı. Ya bunu bir emperyalist ülke sömürgesine bile bu kadar yapmaz. Bu kadarı da ayıp olur diye.  Ama bakıyor bizimkiler gönüllü. Dünyanın en çok çöp ithal eden birinci ülkesi oluverdik bir anda.

Peki, ne oluyor bu çöpler. Bakın gözünüzü kulağınızı iyi açın “dönüşüm fabrikasında yangın” haberlerine bakın. Sadece 2021 yılında 100’ü aşkın fabrika yandı. Aslında bunlar fabrika falan değil. Depolarına çöpler yığılıyor konacak yer kalmayınca hep geceleri, kimse yokken yakılıyor. Yani İngiliz çöpünün bir de kimyasalını kokluyoruz. En çok yangın İstanbul ve Adana’da. Ayrıca Adana’nın taşı toprağı suyu bu çöplerle dolu. Artık yeter. Ülkeyi çöpe döndürdünüz biz de sizleri çöpe göndereceğiz. Sizleri çöpe gönderelim ki bu ülkenin taşı toprağı suyu havası temiz kalabilsin üstüne de tasarruf edeceğiz.”

Paylaşın

“Bu İktidar Halkın Değil Sermayenin İktidarı”

Meclis Genel Kurulunda konuşan TİP Sözcüsü Sera Kadıgil, AK Parti’nin getirdiği torba yasayı sert sözlerle eleştirerek, “Bu iktidar halkın değil sermayenin iktidarı.  Çalışanların değil patronların iktidarı. Yoksulların değil zenginlerin iktidarı!” dedi.

Sera Kadıgil, konuşmasının devamında, “Tek bayrak, tek devlet, tek millet mavralarıyla uyuttukları halkı 20 yılın sonunda tek domatese, tek salatalığa, tek hıyara muhtaç edenlerin iktidarı!” ifadelerini kullandı.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunda görüşülen Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve KDV Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin 1. Bölümü üzerine söz aldı. Kadıgil, Meclis kürsüsünden şunları söyledi:

“AKP yeni bir torba yasayla karşımızda.  18 kanununda değişiklik yapan, yine halkın değil ama patronların yarasına derman olacak bir düzenlemeyle karşımızdalar. Teklifte imzası bulunan tüm saray vekillerini tek tek tebrik ediyorum.

Şaka değil gerçekten tebrik ediyorum. Temsil vazifelerinin hakkını sonuna kadar veriyorlar. Kimi temsil ediyorlarsa onlara, çok güzel çalışıyorlar.

Misal bu torbada temsil ettikleri birçok kesimi yine unutmamışlar. Turizm patronları, vergi kaçakçıları, kayyumlar, saray eşrafı, hazine arazisine çökenler, arsız müteahhitler, maşallah hiçbiri unutulmamış. Araya da dostlar alışverişte görsün seçim yatırımı olsun diye muhtarları sıkıştırmışlar.

Öfkemiz baki elbet lakin artık zerre şaşırmıyoruz. Zira kendilerine yakışanı yapıyorlar. Kimin sayesinde bu koltuklarda oturuyorlarsa, kimlerle el ele kazanıyorlarsa mesailerini de onlar için harcıyorlar. Bakalım neler var sarayın heybesinde, misal vergi kaçakçısına pişmanım derse yüzde 50 ceza indirim var.

Zaten vergi kaçırılsın diye elinizden geleni yapıyorsunuz. Vergi vereni verdiğine pişman ediyorsunuz. Şimdi kaçıranı kazara yakaladınız “Aaa dur pişmanım derse de yarısını silelim” diyorsunuz. Bari ek madde koyun “tövbe ettim” derse tümünü silin, yazıktır vergi kaçakçılarına! Elinizi korkak alıştırmayın!

Başka ne var?  Hazine arazilerini peşkeş çekmek var.  Zaten Resmi Gazete emlak bültenine dönüştü. Enerji şirketlerini sattınız, maden işletmelerini sattınız, şeker, kağıt, gübre fabrikalarını sattınız bitti değil mi, hepsi bitti. Satacak neyimiz kaldı, bir yanarken seyrettiğiniz ormanlar bir de hazine araziler!

Hazine arazilerini peşkeş çekmeye eliniz gidiyor. Topraksız köylüye bilabedel toprak tahsis etmeye eliniz gitmiyor.

Turizm patronlarına devletin kasasından teşvik vermeye eliniz gidiyor. 3- 5 ay çalıştırıp sonra kapının önüne koydukları turizm emekçileri için, tatilin hayalini bile kuramayan milyonlarca insan için bir düzenleme yapmaya eliniz gitmiyor.

Taşıma şirketleri batmasın diye servislere ara zam yapmaya eliniz gidiyor. Taşımalı sistemi ortadan kaldırmaya, çocuklar servise mecbur kalmasın diye her mahallede her köyde laik nitelikli parasız eğitim verecek okullar açmaya, atama bekleyen öğretmenlere bir sınıf vermeye, eliniz gitmiyor!

Boğaziçi kayyumu yalnızlık çekmesin diye yüzer yüzer kadro tesis etmeye eliniz gidiyor. Parasızlıktan okulu bırakmak zorunda kalan, harıl harıl yurt dışına kaçmaya çalışan öğrencilerle ilgili bir çözüm üretmeye eliniz gitmiyor!

Şirketlerin vergi borcunu bir değil on değil yüz kez silmeye eliniz gidiyor. Gençlerin KYK borçlarını silmeye eliniz gitmiyor! Sarayı sair giderlerden muaf tutmaya eliniz gidiyor. Asgari ücretliyi vergiden muaf tutmaya eliniz gitmiyor. Daha 3 ay evvel çıkarttığınız bütçe harcırahlarına yüzde 80 zam yapmaya eliniz gidiyor. Açlık sınırının altında yaşayan asgari ücretliye ara zam yapmaya eliniz gitmiyor!

Vergi kaçakçılarına pişmanlık affı düzenlemeye eliniz gidiyor. Vergi adı altında haraç kestiğiniz, nalıncı keseri gibi hep zengine yontan şu rezil vergi sistemini düzeltmeye eliniz gitmiyor! Nedeni basit. Çünkü sizin eliniz patronlardan başkasının eline değmiyor! Dedim ya tebrik ederim iktidar vekillerini işlerinin hakkını veriyorlar diye. Çünkü işleri bu!

‘Bu iktidar halkın değil sermayenin iktidarı”

Çünkü bu iktidar halkın değil sermayenin iktidarı.  Çalışanların değil patronların iktidarı. Yoksulların değil zenginlerin iktidarı! Tek bayrak, tek devlet, tek millet mavralarıyla uyuttukları halkı 20 yılın sonunda tek domatese, tek salatalığa, tek hıyara muhtaç edenlerin iktidarı!

Varsa yüreğiniz bir gün olsun patronlara değil gelin şu rapora çalışalım! Aile hekimleri yazmış, çocukların durumunu araştırmış! Ne diyor biliyor musunuz, her dört çocuktan biri beslenemiyor, kız çocuklarının yüzde 85’i doğru düzgün beslenemiyor diyor!

Bu ülkede artık yoksul halk çocukları dengesiz beslenmekten obez bile olamıyorlar!  Afrika ülkelerindeki gibi doğrudan açlıkla baş başalar diyor!

Hekimlerden haraç kesmeye eliniz gidiyor da yek ekmeğe muhtaç ettiğiniz milyonlarca insan için tek çare düşünmeye eliniz gitmiyor! Varsın gitmesin ama şunu sakın unutmayın; satıp savdığınız her karış vatan toprağının, aç bıraktığınız her bir çocuğun, memleketinden umudunu kesmiş her bir gencin hesabını tek tek vereceksiniz!

Yok öyle aldatıldık allah affetsin falan! Kapatamayacaksınız bu hesabı! Unutturamayacaksınız!  Arada kaynayamayacaksınız!  Halk düşmanı yasalara attığınız her bir imzanın, kaldırdığınız her bir parmağın, bu halktan çaldığınız her bir kuruşun hesabını and olsun vereceksiniz.”

(Kaynak: İleri Haber)

Paylaşın

TİP Başkanı Erkan Baş: Gidişleri Gelişlerinden Cümbüşlü Olacak

TBMM’de düzenlediği basın toplantısında gündemi değerlendiren TİP Başkanı Erkan Baş, “Beşli çetenin muhalefete yönetimiyle görüşmek için sıraya girdiği öne sürülüyor, bütün bu hengamede işin en eğlenceli bölüm başlıyor; yani gidişleri… Gidişleri gelişlerinden çok daha cümbüşlü olacak!” dedi.

Haber Merkezi / Erkan Baş, açıklamasının devamında, “Bundan sonra “beraber yürünülen yolların nasıl ayrıldığını” göreceğiz, “aldatıldım” diye nedamet getirenlere şahit olacağız, şimdi sarayın çevresini saranların yarın nasıl kaçıştığını izleyeceğiz, en çok besledikleri en önce sıvışacaklar, en büyük suç ortakları en önce itirafçı olacak! Çok yakında hepsini göreceğiz. Yarın mahkeme önünde hesaplaşma günü geldiğinde sözümüzü şimdiden söyleyelim: Hepiniz oradaydınız!” ifadelerini kullandı.

Erkan Baş, Ethem Sancak’ın AK Parti’den istifasına ilişkin “Sancak ile Erdoğan arasındaki aşk bitti. Ayrıca kulislerden kulağımıza başka aşkların da çatırdamaya başladığı haberleri de geliyor” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gençlere yönelik, “İmkânınız olursa dünyayı gezip görmek, farklı kültürleri tanımak için şartlarınızı zorlayın” sözlerine tepki gösteren Erkan Baş, “Yol parası nedeniyle otobüsle bile okulundan memleketine anasını babasını görmeye gidemeyen gençlere sesleniyor” ifadelerini kullandı.

TİP Lideri Baş, “Saray cephesinde işler bildiğimiz gibi dedik ya halk cephesine döndüğümüzde de aslında her şey bildiğimiz gibi… Bu hikâyeden bizlerin payına düşen açlık yoksulluk, sefalet” ifadeleriyle sözlerini sürdürdü.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş, TBMM’de haftalık basın toplantısı düzenleyerek gündeme dair değerlendirmelerde bulundu. Baş’ın açıklamaları şöyle: “Bu hafta saray cephesinde yine değişen bir şey yok. Şatafat lüks,  hurmalar,  manda yoğurtları, ejder meyveleri hak edilmeyen paralar, üçer beşer maaşlar…

Bu iktidar resmen ve alenen memleketi ikiye böldü, bir tarafta “tek maaş” ile artık meyveyi sebzeyi teker teker almak zorunda kalanlar, markete-pazara gidemeyenler var diğer tarafta en az iki bazen 4-5 yerden “Ak maaş” alanlar var. Halk derin sıkıntılar yaşarken onlar patronları hiç ama hiç üzmeyelim derdinde. Kendileri de birden fazla maaşla günlerini gün ediyor nasılsa.

Işıltılı gözlü bakanın dört yardımcısının da çift maaşlı olduğu ortaya çıktı. O muhteşem analizleri yapan bakana akıl veren danışmanların biri yaklaşık 19 asgari ücret, diğeri 25 asgari ücret alarak alıyor bu çok zorlu görevi layıkıyla yerine getirebilmek için!

Sarayda her şey bildiğimiz gibi… Öte yandan sarayın başındaki gerçeklikle bağı kalmamış kişi ise yine gençlere akıl vermeye devam ediyor. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan gençlere “İmkanınız olursa dünyayı gezip görmek, farklı kültürleri tanımak için şartlarınızı zorlayın” buyurdu! Yol parası nedeniyle otobüsle bile okulundan memleketine anasını babasını görmeye gidemeyen gençlere sesleniyor.

Neredeyse 8,5 milyon gencin işsiz olduğu, genç işsizliğinin kadınlarda yüzde 26, erkeklerde yüzde 29’u bulduğu bir memlekette, bir döner ekmek bile alamayıp boş dürüm yiyerek öğün geçirenlerin yaşadığı  bir ülkede, yüzlercesinin barınamıyoruz diye parklarda yattığı bir dönemde, onlarcasının umutsuzluk ve gelecek kaygısı nedeniyle canına kıydığı bir zamanda, ulaşım ücretlerine sürekli zam gelmesinin 1 numaralı sorumlusu çıkıyor ve “yurt dışını gezin” diyor…

Zira biz bilmiyoruz yaşamayı dünya nimetlerinden faydalanmayı, eğlenmeyi, yemeyi, içmeyi hayatımızın baharında ne gam demeyi, şöyle ağız dolusu gülmeyi biz bilmiyoruz, akıl edemiyoruz ya bir adam çıkıp her hafta bize hayatın güzelliklerinden bahsediyor, bir hafta gurmeliği, diğer hafta seyyahlığı öbür hafta başka bir başka estet faaliyetiyle ve hayal aleminden nasihatleriyle ön plana çıkıyor. Ve biz hala delirmiyoruz ya asıl maharet bu bizce…

Saray cephesinde işler bildiğimiz gibi dedik ya halk cephesine döndüğümüzde de aslında her şey bildiğimiz gibi… Bu hikayeden bizlerin payına düşen açlık yoksulluk, sefalet. Her geçen gün daha yoksul, daha umutsuz daha yorgun olduğumuz bir ömür payımıza düşen.

Bakın bu sarayın çevresindeki dalkavuklar değil gerçekten bu işin ilmini bilen akademisyenlerin oluşturduğu bir çalışma grubu var ENAG… Mart ayı aylık artış yüzde 11,93 olurken, 12 aylık enflasyonu yüzde 142,63 olarak  açıkladı.

Bu ne demek biliyor musunuz hiç uzatmaya gerek yok bu şu demek;

– Türk şekerin, şeker fiyatına yüzde 31 zam yapması demek

– Toprak Mahsulleri Ofisi, buğday satış fiyatına yüzde 22 zam yapması demek

– Et ve Süt Kurumunun, kırmızı et fiyatlarına yüzde 48 zam yapması demek, metrelerce kuyrukta bankamatik sırası alarak saatlerce beklemek ve 200 gram kıyma almak demek

– Benzin fiyatı yüzde 19,6 zamlanması, motorin fiyatının yüzde 36,7 artması demek

– Süt fiyatının  satış fiyatının yüzde  yüzde 21 artması demek!

Bunlar sadece rakam değil! Bu ne demek şöyle anlatabiliriz;

5 dakikada bir hasta bakmaya, saatlerce nöbet tutmaya mahkum edilen, üç kuruş parayla geçinmesi öğütlenen üstüne de giderlerse gitsinler diye kovulan hekimler var ya onlar bir araştırma yapmış. Çok önemli bu araştırmanın sonuçlarını paylaşmak istiyorum; Her geçen gün derinleşen yoksulluğun çocuklar üzerindeki etkisini araştırmışlar!

Türk Aile Hekimleri dergisinde yayımlanan bir çalışma ortaya koyuyor. Bir aile sağlık merkezinde yapılan bu çalışmaya göre her dört çocuktan birinin kilosu çok düşük. Çocuklarda gözlenen bir diğer tehlike ise potansiyel kalp hastalığı.

Kız çocuklarının yüzde 85’inin, oğlan çocuklarının ise yüzde 68’inin kansızlıkla mücadele ettiğine dikkat çekilen çalışmada, Avrupa’da bu oranın yalnızca yüzde 18 olduğu belirtiliyor. Yine çalışmadaki verilere göre, çocuklardaki zayıflık oranı yüzde 25 (ilkokul öğrencilerinde bu oran yüzde 14,9, ortaokul öğrencilerinde yüzde 19,8, kız çocuklarında kansızlık oranı yüzde 85,2 ve oğlan çocuklarında kansızlık oranı yüzde 68,6 olarak gözlemlenmektedir.

Araştırmaya konu olan çocukların olması gerekenden daha zayıf olmasının ve kansızlıklarının sebebi yetersiz beslenme! Yetersiz beslenen çocuklarda ileride fiziksel ve bilişsel sorunların baş göstermesi muhtemel.

İlginç bir nokta, genelde gelişmiş ülkelerdeki düşük sosyoekonomik gruplardaki çocuklarda yüksek oranlı obezite gözlemlenir. Daha çok karbonhidrat ağırlıklı beslendikleri için. Oysa ki besinsizlikten düşük kilolu olma daha çok Afrika ülkelerinde gözlemlenir.

AKP’nin berbat ekonomi yönetiminin ve ekonomik tercihlerini kendisinden ve yandaşlarından yana yapmasının bedelini çocuklarımız da ödüyor. Ez cümle çocuklarımız aç! Bu iktidar bu ülkede çocukları aç bırakıyor.

Devam edelim bu denli yüksek enflasyon ne demek;

– Patatesin yüzde 207 artması

– Salatalığın yüzde 193,

– Patlıcanın yüzde 185

– Margarinin yüzde 161

– Domatesin yüzde 125

– Nohutun yüzde 118

– Ekmeğin, sarayın aymazlarından birinin “eğer kuru ekmek yiyorlarsa aç değildirler” dediği  ekmeğin   %74 artması demek.

Son 20 yılın en yüksek enflasyonu demek olan bu oran ne demek biliyor musunuz her geçen gün hepimizin biraz daha yoksullaşması demek. Çiftçisi, köylüsü, emeklisi, memuru, fabrikadaki işçisi, öğrencisi, öğretmeni, doktoru, plazada çalışanı… Senin benim hepimizin daha fazla yoksullaşması demek.  Bu iktidar o koltukta oturmaya devam ettiği sürece yarın bugünden daha yoksul olacağız demek!

Asgari ücret zammının birkaç ay içinde nasıl tuzla buz olduğunu gördük. Vatandaş sebze meyveyi markette pazarda kiloyla değil taneyle alıyor artık! İnanması güç ama insanlar artık domatesi, biberi, salatalığı sayıyla alıyor. Her geçen gün iktidarın yarattığı azgın azınlık dışında kalanlarımız yoksullaşıyor.

“Saray Rejimine göbekten bağlı olanlar dışında, her yurttaş yoksullaşıyor”

Bakın, hep beraber yoksullaşıyoruz: genç mühendislerimiz, fabrikadaki işçilerimiz, üniversite öğrencilerimiz, öğretmenlerimiz, emeklilerimiz. Türkiye Cumhuriyeti’nde, “azgın azınlık”, Saray Rejimine göbekten bağlı olanlar dışında, her yurttaş yoksullaşıyor.  Yarınına korkuyla bakıyor.

Türkiye İşçi Partisi olarak geçtiğimiz yılın sonunda bir asgari ücret raporu açıklamış, açıklanacak asgari ücretten daha çok Türkiye’de asgari ücretin belirlenmesinde 16 asgari şartın olması gerektiğini belirtmiştik. Enflasyonun yükseldiği bir ortamda sadece bir rakam açıklamanın bir anlamı yok, enflasyonun nereye gittiği bile belli değil demiştik.

İster yüzde 50 açıklayın ister yüzde 60 önemli olan emekçinin alım gücünün düşmemesi, artan refahtan payını alması, genel ücretin asgari ücret olmasını engelleyecek tedbirlerimizi madde madde sıralamıştık. Dediğimiz maalesef çıktı.

İktidarın yüzde 50 asgari ücret zammını nasıl büyük bir şeymiş gibi sunmaya çalıştığını hatırlatmak isterim. Ama iktidarın asgari ücretin açıklamasından hemen sonra, Daha asgari ücretli 1 Şubatta ilk yeni maaşını almadan yüzde 25’e yakın alacağı ücret erimişti bile.

Asgari ücret raporumuzda demiştik ki hala Merkez Bankası raporlarında 2022 yılı enflasyon hedef oranı yüzde 5 görünüyor. O zaman asgari ücrete yılda bir kez zam yapmayı bırakın, yıl içerisinde hedef enflasyonu aştığı andan itibaren her ay asgari ücreti güncelleyin demiştik.

Şimdi bakıyoruz sadece 2022 yılında 4 ayda oluşan resmi enflasyon yüzde 23 ve yılın bitmesine daha 8 ay var. Her ay açıklanan aylık enflasyon ile her ay alım gücü düşmeye devam edecek. Birileri sarayda rahat yaşasın diye halk yoksullukla boğuşacak!

Bundan dolayı acilen asgari ücrete yüzde 23 zam yapılmasını ve bundan sonra da açıklanan aylık enflasyon oranları ile güncellenmesini talep ediyoruz. Bu yağmacı politikalarınızla ekonomideki yarayı iyileştirmenize imkân yok sadece talebimiz bari akan kanın şiddetini durdurun.

Bahaneleri hazır! Dünyada da fiyatlar artıyor, emtia fiyatları artıyor diyecekler. Tüm dünyada 1 birim enflasyon varsa bizde 5 birim var. Dünya bir vuruyorsa AKP 5 vuruyor.

Ancak nasıl bir ekonomik kriz ise emekçiler marketlerden pazarlardan alışveriş yapamadan dönüyor, domatesi tane ile alıyor, maydanoza uzaktan bakıyor ama batan bir tane yandaş şirket bile yok! Neden sadece ekonomik krizin bedelini emekçiler ödüyor?

Saray zenginleşiyor, Saray’ın memurları 3-5 maaş ile rahat rahat yaşıyor. Büyük şirketler, yandaş patronlar karlarına kar katıyor, zenginlikleri artıyor. Bundan sonra dişini sıkan birileri varsa patronlar olacak!

Memleket bunlarla boğuşsun, bütçesiyle sürekli yetinemeyen Diyanet İşleri kendine başka dertler edinsin. Meclis artık AKP’nin ve Diyanet İşleri’nin sorunlarını çözsün diye çalışıyor. Geçen hafta Diyanet İşleri’ne eğitim akademisi hediye eden kanun teklifi yetmemiş anlaşılan.

Kürsüden yaptıkları iktidar propagandasına ve toplumu İslamcı zihniyetle dönüştürme çabalarına dokunulmasın istiyorlar.  “Minber dokunulmazlığı” istiyorlar. Kimsenin dokunabildiği yok da yine de dokunulmazlık zırhı talep etmeleri, ne kadar arsızlaştıklarını gösteriyor; bir de galiba korkularını…

Belli ki iktidarı kaybetme korkusu onları da sarmış, iktidara diyorlar ki, “Biz sizin emrinizle sizin için konuşuyoruz, yarın öbür gün başımız belaya girmesin, bizi yasal korumaya alın”

“Barınamıyoruz” diyen öğrenciler, hakkını arayan işçiler, akademisyenler, öğretmenler, doktorlar, şiddete ve ayrımcılığa karşı meydanları dolduran kadınlar, Kürtler, LGBTİ+lar, devletin tüm şiddetiyle ve baskısıyla karşı karşıya kalıyor. İktidarın siyasi ve dini aparatı haline gelmiş Diyanet yöneticileri ne doymak biliyor ne de onlara şu an sahip oldukları ayrıcalıklar yetiyor.

Hepimiz sorumluyduk Enes Kara’yı yitirmemizde. Ve elbette en büyük sorumluluk o tarikatların ve onları besleyen iktidarındı!

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı çıkmış utanmadan “Orada bir sorumlunun olması için intihara yönlendiren birinin olması lazım” diyor. Her hafta bir AKP’li bakanın saçmalamalarını size bu kürsüden anlatıyorum. Bakanın aklına sorumlu deyince ‘bir kişi, insan’ geliyormuş.

Haydi diyelim, Bakan kavrayamamış olabilir. Ben ona izah edeyim. Gençleri tarikatların ellerine teslim ettiniz, Siyasal İslamcı bir anlayışla gençleri çevrelediniz, sizin doğru bildiklerinize aykırı yaşamasınlar, düşünmesinler istediniz. Gençleri geleceksiz, umutsuz bıraktınız. Bu yüzden Sayın Bakan, Enes’in intiharından siz ve beslediğiniz tarikatlar sorumlu.

“Yok öyle yağma!”

Bu devletin anayasası, kanunu, vergi sistemi var. Bunları Kızılay Başkanı’nın dahiyane projesi için söylüyorum. Neymiş, Kızılay şirketlerden zekat toplayacakmış; bunlar da vergiden düşülecekmiş. Kızılay istediği gibi ‘kendi vergisini’ toplasın sonra da kimseye hesap vermeden uygun gördüğüne bunu sadaka olarak dağıtsın istiyorlar. Yok öyle yağma!

Patronlardan o vergiler kuruşu kuruşuna toplanacak, verilen vergi afları geri alınacak. Bunlar devletin kasasına koyulacak ve vatandaşa kamu hizmeti olarak geri dönecek. Yarattıkları sistem Tayyip Erdoğan’dan, sadaka kültüründen güç alıyor. Vatandaş sizden sadaka değil, yurttaş olarak hakkını istiyor!

AKP iktidarında kurumların başına liyakatinizden çok iktidara yakınlığınızla gelebildiğiniz gerçeği herkesin malumu. Okulların müdürlüklerine kadar gözlemliyoruz bunu. Geçtiğimiz haftalarda Bursa’da bir okulda kız ve erkek öğrencileri ayrı oturtan, göstermelik bir soruşturma sonrasında da görevine iade edilen bir müdürle uğraştık.

Bu hafta da İstanbul Atilla Uras Anadolu Lisesi Müdürü’nün, “Ramazanda Uyulması Gereken Kurallar” yazısı ile Ramazan’da kantin dışında öğrencilere yeme/içmeyi yasakladığına şahit olduk. Okul müdürleri bu gerici uygulamaları iktidara güvenerek atıyor. AKP eliyle gençlerin kuşatılmasına, geleceksiz ve umutsuz bırakılmalarına izin vermeyeceğiz.

Bugün 5 Nisan Avukatlar Günü. Adalet mücadelesinin önemli bir bileşeni olan, halkın hak arama özgürlüğünün ve savunma mesleğinin temsilcilerinin günü kutlu olsun. Yaşamını adalet mücadelesinde kaybeden tüm avukatları saygıyla anıyor, hukuksuz biçimde cezaevlerinde tutulan tüm avukat arkadaşlarımıza dayanışma duygularımızı iletiyoruz.

Erdoğan’ın gözdelerinden bir zamanlar ona bakınca ilahi bir aşk gören çoluğunu çocuğunu feda eden Ethem Sancak ile Erdoğan arasındaki aşk bitti. Aşk bitti, çünkü para bitti! Ayrıca kulislerden kulağımıza başka aşkların da çatırdamaya başladığı haberleri de geliyor.

“Gidişleri gelişlerinden çok daha cümbüşlü olacak!”

Beşli çetenin muhalefete yönetimiyle görüşmek için sıraya girdiği öne sürülüyor, bütün bu hengamede işin en eğlenceli bölüm başlıyor; yani gidişleri…  Gidişleri gelişlerinden çok daha cümbüşlü olacak!

Bundan sonra “beraber yürünülen yolların nasıl ayrıldığını” göreceğiz, “aldatıldım” diye nedamet getirenlere şahit olacağız, şimdi sarayın çevresini saranların yarın nasıl kaçıştığını izleyeceğiz, en çok besledikleri en önce sıvışacaklar, en büyük suç ortakları en önce itirafçı olacak!  Çok yakında hepsini göreceğiz. Yarın mahkeme önünde hesaplaşma günü geldiğinde sözümüzü şimdiden söyleyelim: Hepiniz oradaydınız!”

Paylaşın

Yedi Siyasi Parti Ve Örgütten ‘1 Mayıs’ Çağrısı

Emek Partisi (EMEP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Halkevleri, Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP), 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’ne dair yazılı açıklama yaptı.

“Zamlara, yoksulluğa, savaşa ve sömürüye karşı 1 Mayıs’ta alanlardayız. Ekmek, barış, özgürlük için haydi 1 Mayıs’a!” başlıklı açıklamada, işçi ve emekçileri acımasızca çarklara süren işverenlerin, pandemi ve ekonomik krizin tüm yükünü yoksul halkın sırtına bindirdiği belirtildi.

Açıklamada, şu ifadeler yer aldı: “AKP’li bakanların gözlerindeki ışıltı arttıkça yoksulların gözlerinde fer sönüyor. Maalesef ki 2022 yılının 1 Mayıs’ını zenginlerle yoksullar arasında uçuruma dönüşen mesafe ile karşılıyoruz. Neoliberal politikalarla tarımı bitme noktasına getiren, ülkeyi uluslararası tekellerin ucuz emek cennetine dönüştüren ve talan politikalarına yol veren AKP hükümeti, yaşanan yoksulluğun asıl siyasi sorumlusudur.

Asgari ücret şimdiden pul oldu. Toplu İş Sözleşmesi’nde belirlenen ücretler enflasyona ezdirildi. İktidar ülkeyi hiper-enflasyona mahkum etti. Saray’ın şatafatı arttıkça halkın sofrasındaki porsiyon küçüldü. Temel tüketim ürünlerinde zam yağmuru pervasızlaşarak rutinleşti. Elektrik, doğalgaz, internet, ulaşım, iletişim faturaları cep yakıyor. Bebekler ve çocuklar besin ürünlerine erişemiyor. Hastalanan insanlar ilaca, parasız ve nitelikli sağlık hizmetlerine erişemiyor.  Hükümet KDV’de indirim yaparak göz boyasa da zam makinesi harıl harıl çalışıyor. TL dolar karşısında kar gibi eriyor, aradaki fark yine halka ödetiliyor.

Halkın sofrasına ateş düştü

Kürt sorunu ve diğer toplumsal sorunları şiddet ve savaş politikalarıyla çözme ısrarı Türkiye’yi uçuruma, krize, açlık ve yoksulluğa sürükledi. ‘Bir mermi kaç para?’ diyenler halkın sofrasına ateş düşürdü. Kayyımlar, irade gaspları, siyasi darbeler, emeğe, ekmeğe, alın terine saldırıya dönüştü. Yoksul halkın sırtına vergi ve zam yükü bindiren Hükümet, sıra sermaye çevrelerinin taleplerine gelince kıyakta, teşvikte, vergi borçlarını silmekte sınır tanımıyor. ‘Beşli çete’ başta olmak üzere patron örgütlerinin önüne kırmızı halılar seriliyor. Yangından mal kaçırırcasına yandaşa haksız ihaleler dağıtılıyor. Her açılan köprü ya da otoban yolundan, doğmamış bebeklere borç biçiliyor. Asgari ücret, temel ücrete dönüştürüldü; açlık olağan hale getirildi. Gençler gelecekten umudunu kesti, işsizlik çığ gibi büyüdü, büyüyor. Üretici köylü gübre atmadan mahsul ekiyor, traktöre haciz geliyor.

Pandemi ile beraber ev içi emeği giderek artan kadınlar, işlerinden de ilk ayrılanlar oldu. Yaşlı, çocuk bakımı üzerinde olan kadınlar, hem yeniden üretim alanında hem de üretim alanında giderek eziliyor. İktidarın kadınlara açmış olduğu savaş her gün kadınların öldürülmesi ile sonuçlanıyor. Katiller, tecavüzcüler, çocuk istismarcıları sokaklarda gezerken hayatını savunan kadınlar tutsak ediliyor. Kadınlar tüm bunlara karşı emekleri, bedenleri, kimlikleri, yaşamları için mücadele veriyor. 8 Mart alanları kadınların yoksulluğa, işsizliğe ve kendi yaşamlarına yönelik saldırılara karşı mücadele alanlarına dönüştü.

Toplum tüm bu yıkım karşısında elbette isyan ediyor, 2022 yılı işçi sınıfının grev dalgasıyla başladı. Aralık ayından bu yana 120 fabrika ve işyerinde grevler yapıldı. Pandemi sürecinin başında önemi tartışılan kuryelerin isyanıyla başlayan eylem dalgasında tekstil işçilerinin, metal işçilerinin, gemi söküm işçilerinin direnişleri birbirini izledi. Migros depo işçilerinin zaferi, tüm Türkiye’ye umut oldu. Sağlık emekçileri de greve giderken, belediye ve metal işçileri meydanları doldurdu. Zam dalgasına karşı Türkiye halklarının eylem dalgası da yaşandı. Marmaris’ten Yüksekova’ya, Bodrum’dan Bazid’e kadar binlerce kişi sokaklara çıkıp ‘geçinemiyoruz’ isyanını yükseltti.

Ayağa kalkma günü

1 Mayıs halkın katlanan yoksulluğuna, bitmek bilmez zam dalgasına ve işsizliğe karşı ayağa kalkma günüdür. 1 Mayıs, işçi sınıfı ve yoksul halkın bu gidişata en güçlü şekilde ‘dur’ deme günüdür. 1 Mayıs, bütün mücadeleleri birleştirme ve emekçilerin topyekun olarak soyguncuların, talancıların, sermaye sınıfının karşısına çıkma günüdür. 1 Mayıs Türk, Kürt, Arap her milliyetten işçilerin ve Alevi-Sünni, inanan-inanmayan demeden her kesimden emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günüdür. Bunun en güçlü örneklerinden birini bu yıl 1 Mayıs’ta Türkiye işçi sınıfı ve halkımız gösterecektir.

İktidar kendi bekasını sürdürmek için halk üzerinde her türden baskıyı artırırken düzen muhalefeti halkı sokaktan geri çekiyor, tüm çözümü sandığa havale ediyor. Oysa son seçim yasası değişikliğinde de görüldüğü üzere ne sandık güvende ne de seçim. Bizler 7 parti ve örgüt olarak, halkımızı ekmek, demokrasi ve özgürlük için 1 Mayıs alanlarını doldurmaya çağırıyoruz. Sermayenin iktidarını değil; halkın iktidarını sağlamanın güvencesi sokaktır, meydanlardır, dayanışmadır, mücadeledir.

Bunu 8 Mart’ta alanları dolduran kadınların direnişi gösterdi. Kürt halkı başta olmak üzere eşitlik ve özgürlük için Newroz alanlarını dolduran yüz binlerin görkemli serhildanı gösterdi. Şimdi 8 Mart’taki kadın direnişinden, Newroz’daki milyonların mücadelesinden ilham alarak 1 Mayıs alanlarını büyük halk denizine çevirme zamanıdır. 1 Mayıs meydanları zeytinin sesiyle, özgürce akan derelerin kardeşliğiyle, doğanın talanına karşı toprağına, havasına, suyuna sahip çıkanların çığlıyla coşacak. Adına uygun olarak 1 Mayıs; yerlisiyle, mültecisiyle tüm işçi ve emekçilerin ortak hak taleplerine sahne olacak.

7 parti ve örgüt olarak 1 Mayıs’ın tüm ülke çapında yaygın ve kitlesel kutlanması için sendika konfederasyonlarına, emek ve meslek örgütlerine çağrıda bulunuyoruz; çalışmalara gecikmeden ve bir an önce başlayalım. 1 Mayıs haftasında fabrika, işyerleri ve mahallelerde kutlamalar gerçekleştirelim. Uluslararası işçi sınıfının ‘1 Mayıs Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü’, uluslararası sermayeye ve gericiliğe karşı enternasyonal dayanışma ve mücadelenin bir parçası olacaktır.

Tüm halkımızın 1 Mayıs’ını şimdiden kutluyoruz. Haydi 1 Mayıs’a!”

Paylaşın

“Kazanmak İçin Gözü Dönmüş Bir İktidarla Karşı Karşıyayız”

Seçim Kanunu içerisinde yer alan il ve ilçe seçim kurulları düzenlemesine ilişkin konuşan TİP Milletvekili Sera Kadıgil, “Biz 61 yıldır bu şekilde seçim yapıyoruz. Bakın darbe döneminde Kenan Evren’in bile aklına gelmedi. Kazanabilmek için gözü bu kadar dönmüş bir iktidarla karşı karşıyayız” dedi.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, KRT TV ekranlarında gazeteci Savaş Kerimoğlu’nun sunduğu “Uyanma Vakti” programına konuk oldu. Kadıgil, Kerimoğlu’nun sorularına yanıt verirken Türkiye gündemine ilişkin de değerlendirmelerde bulundu.

Programın başında Kerimoğlu’nun “İçime sinmiyor’ dediğiniz bir şey var mı?” sorusuna yanıt veren Sera Kadıgil, “Halkın vergisiyle maaş alıp, halkın dertleriyle ilgili hiçbir şey yapmayan bir yerde çalışmak zorunda kalmak içime sinmiyor. Orası TBMM ve benim için çok saygın bir yer ama içine girip hâlini görmek, Gazi Meclis’in kimlere kaldığını görmek gerçekten hiç içime sinmiyor” dedi.

AKP ve küçük ortağı MHP’nin Seçim Kanunu’na ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kadıgil, “Oyunu kaybettiğini çok net gören bir iktidar var. Oyunu kaybettiği için de oyunun kurallarını ve hakemlerini değiştirerek ‘Millet iradesini ne kadar zedelersek o kadar çok koltuğa sahip oluruz’ düşüncesiyle hayal kuran bir iktidarla karşı karşıyayız” dedi.

TİP Milletvekili Sera Kadıgil şöyle devam etti:

“Kanunun nereden çıktığı çok açık. Bütün anketler önümüzde. ‘Bay bay Tayyip Erdoğan’ noktasındayız. Bunu sadece biz değil Saray’da oturan zat-ı muhterem de çok net görebiliyor. Geldiğimiz noktada seçime bir yıl iki ay kala çok stratejik bir zamanlamayla kendine göre bir seçim kanunu hazırladı. Bunu da utanmadan Meclis’te bize görüştürüyorlar.”

AKP iktidarının seçmen iradesini taşıyamayacağı için seçmen iradesini “sakatlamak” istediğine dikkat çeken Kadıgil, “Getirilen düzenlemelere baktığınızda çok ciddi siyasi mühendislik hesapları görüyorsunuz” dedi.

Kadıgil konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:

“Yüzde 10 seçim barajı Kenan Evren’in marifetidir. 1982’de 20 milyon seçmen var ve yüzde 10 barajı 2 milyon seçmene tekabül eder. Bugüne geldiğimizde 2018’de bile seçmen sayısı 56 milyon. Yüzde 7’ye indiğinizde bile hâlâ 4 milyon seçmenin iradesini sandık dışında bırakıyorsunuz. Oran olarak güya aşağıya indirdiler ama zaten temsil edilemeyen seçmen sayısı darbecilerin anayasasına göre 2 katını aşmış durumda.

Komisyonda sordum burada bir kez daha sorayım: Türkiye’de yüzde 7 ile 10 bandında kaç siyasi parti var? Bir tane var; o da MHP. Yani ikili bir hesapla baraj düşürülmesi yapılıyor. Birincisi MHP kendine bir garanti almış durumda. İkincisi HDP, MHP’den daha fazla oy alıyor. HDP, şu anda ülkenin en büyük üçüncü partisi. ‘Barajı düşürürsek belki bir şey olur’ diyorlar.”

“Kazanabilmek için gözü bu kadar dönmüş bir iktidarla karşı karşıyayız”

Seçim Kanunu içerisinde yer alan il ve ilçe seçim kurulları düzenlemesine ilişkin de konuşan Sera Kadıgil, AKP iktidarının kazanabilmek için gözünün döndüğünü belirtti.

Kadıgil, şunları söyledi:

“Seçim günü veya öncesinde ve sonrasında bir usulsüzlük olursa şikâyet edilebilecek merci il ve ilçe seçim kurullarıdır. Çok önemli yerlerdir buralar ve bunların başında 61 yıldır o ilçenin veya ilin en kıdemli hakimi olur. Bu bir doğal hakim yasası dediğimiz şeydir. Kimse bunları seçemez, kimse bunları atayamaz. Hukukun bir gereğidir. Bunun da bazı sebepleri var. Açık açık söyleyeyim; en ‘eyvallahı’ olmayan hakimdir kıdemli hakim. Biz 61 yıldır bu şekilde seçim yapıyoruz. Bakın darbe döneminde Kenan Evren’in bile aklına gelmedi. Kazanabilmek için gözü bu kadar dönmüş bir iktidarla karşı karşıyayız.”

Türkiye’de AKP iktidarıyla birlikte yargıya güvenin kalmadığını söyleyen Sera Kadıil, konuşmasına şu sözlerle devam etti:

“Yargıya tabii ki güvenmiyorum. Neden güveneyim yargıya ben? Ben bir avukatım, benim güvenebileceğim bir yargı olsaydı zaten siyasetçi falan olmazdım. İnanın bayılmıyorum siyasetçi olmaya. Ben işini çok seven bir avukattım, yargı bırakmadılar ki ülkede. Bu bir tek benim görüşüm değil. Seda Sayan’ın, Haluk Levent’in güvenilirliği Türkiye yargısından daha yüksek şu anda. Bu rezilliği yaratan ben değilim.

Daha geçen sene AKP ilçe başkanlarını, eski milletvekili adaylarını hakim diye atayan ben miydim? Şimdi bu insanlar hakimlik yapmıyorlar mı? FETÖ’cülere sınav sorularını çaldırtarak, torpille en yüksek makamlara yerleştiren ben miydim? Ben yargıya güvenmiyorum ama yargıya güvenmememin sorumlusu ve suçlusu ben değilim. Yargıya bu hâle getiren AKP iktidarıdır.”

“Herkesle bir derdim var. Badem bıyıklılarla bir derdim var”

“Benim bu vatana ihanet eden, halkını değil de kendi cebini düşünen herkesle bir derdim var. Badem bıyıklılarla bir derdim var” diyen Sera Kadıgil, şunları söyledi:

“Bize bunlara güvenmemizi bekliyorlar, ben de onlara referandumu hatırlatıyorum. YSK, kanunda açık madde olmasına rağmen karar aldı ve mühürsüz oyları geçerli saydı bu ülkede. Bu şekilde bu berbat sistemi getirmeyi başardılar. O yüzden karşımızda her şeyi yapabilecek kapasitede olan bir iktidar var. Biz sonuna kadar mücadele etmekle mükellefiz. Ama ne yazık ki kanunun çıkmasını engelleyemeyeceğiz. Çünkü orada muhalefetin ne dediği zerre kadar umurunda olmayan, Saray’dan gelen bir virgül hatasını düzeltmeyi bile iktidarın zedelenmesi olarak gören bir güruhla iş yapmaya çalışıyoruz.”

Programın son bölümünde Adalet Komisyonu’nda kabul edilen kadınlara ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin önlenmesini öngören kanuna ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Sera Kadıgil, “Kadına şiddetle mücadele edecektin neden İstanbul Sözleşmesi’nden çıktın?” diye sordu.

Türkiye’nin toplumsal cinsiyet eşitliğinde dibe battığına dikkat çeken Kadıgil, şöyle konuştu:

“Kadın doğduğun için senin bazı yükümlülüklerin var’ diyor toplum. Erkeklere de ‘erkek adam ağlamaz’ diyor. Bu sorunu çözmüyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nden bu yüzden nefret ediyorlar. Çünkü devlete cinsiyet eşitliği sağlama yükümlülüğü getiriyordu.

Dünyanın her yerinde ataerki devam ediyor ve daha acısı kapitalist düzen devam ettikçe ataerki zaten devam etmek durumunda. Bunlar dünyadaki insanların yüzde 90’ının hayatını cehenneme çeviren sistemler.

Türkiye’de tacize, tecavüze, evliyse evlilik içinde tecavüze maruz kalmayan kadın sayısı gerçekten çok düşük. Herkesin bir taciz geçmişi var. Hiçbir şeye uğramadıysanız toplu taşıma aracında tacize uğruyorsunuz bu ülkede. Bunlar konuşulduğu zaman tacize uğrayan kadında ne suç olduğunu tartışıyoruz.

Erkek kadını kendine ait sanıyor. Toplum öyle bir noktada ki, erkek kadını kendine ait sanmazsa ‘daha az erkekmiş gibi’ davranılıyor. Özgecan Aslan öldürülüyor, ‘O saatte orada ne işi varmış’ deniliyor. Biriniz de ‘Bu katiller neden bu insanları öldürüyor?’ diye sorun. Erkekler, kadınları öldürme, zehirleme, camdan hakkını nereden buluyor? Temel sıkıntı zaten burada başlıyor.”

Paylaşın

Yedi Partiden Açıklama: Hileli Seçim Sistemine Karşı Ortak Mücadele

Halkların Demokratik Partisi (HDP) çağrısıyla bir araya gelen Emek Partisi (EMEP), Halkevleri, Emekçi Hareket Partisi (EHP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) tarafından ortak yazılı açıklama yapıldı.

AK Parti ve MHP ortaklığıyla getirilen seçim kanununa dair yapılan açıklamada, “Antidemokratik seçim sistemini kabul etmiyoruz” denildi.

Açıklamada muhalefetin itirazlarına rağmen teklifin Meclis’e getirildiği vurgulanarak, “Toplumsal desteğini kaybeden, halka sefalet, adaletsizlik ve şiddet dışında bir şey sunamayan, iktidar partilerinin masa başı oyunlarla milletvekili sayısını artırma hevesinin bir sonucu olan bu teklif, zaten antidemokratik olan seçim sisteminde seçime katılım, temsilde adalet, eşitlik, denetim gibi sorunları daha da derinleştirecektir. Antidemokratiktir, hukuk dışıdır” denildi.

Mücadeleyi sürdürme kararlığına dikkat çekilen açıklamada, “Aksine, bizler halkımızın çıkarlarını gözeterek her alanda birlikte mücadeleyi büyüterek sürdüreceğiz. Tüm yurttaşlarımızı bir kez daha, iktidarın halka düşman politikalarına, seçimleri güvensiz ve adaletsiz kılmaya çalışma oyunlarına karşı ortak mücadeleye davet ediyoruz” diye kaydedildi.

HDP, SMF, EHP, EMEP, TİP, TÖP ve Halkevleri tarafından yapılan ortak açıklama şöyle: “Seçim kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi, muhalefet partilerinin itirazlarına, seçim güvenliği için oluşturulan demokratik kitle örgütlerinin ve kamuoyunun tepkisine rağmen iktidar vekilleri tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’na sunulmuştur.

Toplumsal desteğini kaybeden, halka sefalet, adaletsizlik ve şiddet dışında bir şey sunamayan, iktidar partilerinin masa başı oyunlarla milletvekili sayısını artırma hevesinin bir sonucu olan bu teklif, zaten antidemokratik olan seçim sisteminde seçime katılım, temsilde adalet, eşitlik, denetim gibi sorunları daha da derinleştirecektir. Antidemokratiktir, hukuk dışıdır.

Bu teklif, halkın gerçek sorunları karşısında tek bir adım atmayan iktidarın, konu koltukları olunca nasıl gayretkeş hale gelebildiğini yeniden gözler önüne sermiştir. Partili cumhurbaşkanının seçim yasaklarından muaf tutulmasını, il ve ilçe seçim kurullarında en kıdemli hâkimlerin görev alması uygulamasının terk edilmesini ve baraj sisteminin devamını öngören bu teklif Anayasa’nın 10. 37. ve 67. maddelerine de aykırıdır.

Mücadele birliği

Toplumsal mücadelenin farklı alanlarında eşitliği, özgürlüğü, demokrasiyi, barışı, emeği, adaleti, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve ekolojiyi ortak şekilde savunmak üzere bir araya gelen bizler, AKP-MHP işbirliğiyle geçirilmek istenen bu kanun teklifini kabul etmiyoruz. TBMM’deki geçici çoğunluğuna güvenerek bu anti-demokratik kanunu geçirmek isteyen iktidar partileri, bizim ortak mücadele irademize en ufak bir zarar veremeyecektir. Aksine, bizler halkımızın çıkarlarını gözeterek her alanda birlikte mücadeleyi büyüterek sürdüreceğiz. Tüm yurttaşlarımızı bir kez daha, iktidarın halka düşman politikalarına, seçimleri güvensiz ve adaletsiz kılmaya çalışma oyunlarına karşı ortak mücadeleye davet ediyoruz.”

Paylaşın

Erkan Baş’tan İktidarın Ekonomi Politikalarına Sert Eleştiriler

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, iktidarın ekonomi politikalarına sert eleştirilerde bulunarak, “Kaşıkla verip kepçeyle alan bir iktidarla karşı karşıyayız” dedi. Baş, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın duyurduğu KDV ilişkin olarak da, “Bu işler KDV indirimiyle olmaz, Saray’dakini indireceksin!” ifadelerini kullandı.

Erkan Baş, torba kanunla “beşli çete”ye itibar kazandırılmak istendiğini söylerken “Sokakta kime sorsanız ‘Bu ülkenin kaymağını kim yiyor, rant projelerinin altında kimin imzası var’ diye herkes zaten gerçek çete liderini söyler. Herkes bu beşli çeteyi kimin desteklediğini biliyor” dedi.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisinde (TBMM) yaptığı basın toplantısında gündemi değerlendirdi. Baş’ın açıklamaları şöyle:

“Saray Türkiyesi’nde yıkım devam ediyor. Her gün sayısız örnekle karşı karşıya kalıyoruz. Güncel bir haber ile başlayalım, bir yalan nasıl günler içinde yerle bir oluyor görelim; AKP teşkilatları 18 Mart günü Erdoğan önderliğinde bir propaganda yaptılar ve Çanakkale Köprüsü’nün açılışını öve öve bitiremediler. Bir noktaya işaret edeceğiz, konunun muhatabı Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu… Bir açıklama yapıyor ve diyor ki “Çanakkale Köprüsü’nden o kadar araç geçecek mi diyorlar. Zamanı gelince geçecektir. Dün 6 bin araç geçti.” Bakanın bu açıklamasında söylemediği bir şeyi söyleyelim: Bu köprü için günlük 45 bin araç geçiş garantisi var. Bakanın söylediğinden hareketle, o gün 39 bin araç o köprüden geçmese de parası bu şirketlere ödendi. Yurttaşların vergilerinden oluşan Hazine’den ödendi. Bu şirketlere bir günde aktarılan para 11 milyon liranın üzerinde.

‘Her ay 70 bin insanın maaşı şirketlere peşkeş çekilecek’

Ortada beceriksizlik yok, hesap hatası yok, bilerek işlenmiş bir suç var. Patronlara servet aktarımına ilişkin AKP’nin bilinçli bir tercihi var. Bu köprü yapılmadan bir fizilibilite çalışması yapılıyor. Araçlar karşıya feribotla geçiyor ve yılda ortalama araç geçiş sayısı 3-3 buçuk milyon civarında belirlenmiş. Günlük 9-10 bin araca tekabül ediyor. Bunu bütün yetkililer biliyor ama buna rağmen 45 bin araç geçiş garantisi veriliyor. Üstelik araç başı 15 euro + KDV anlaşmasıyla… Yani günde 35 bin araç geçmeyecek ve biz bunun parasını ödemeye devam edeceğiz. Her ay 70 bin insanın maaşı şirketlere peşkeş çekilecek.

Biz halkın ihtiyaçlarının karşılanması çağrısı yaptığımızda “Kaynak mı var kardeşim, memleketin durumu ortada” diyorlar. Al sana kaynak! Bu geçiş garantili ödemeleri iptal edin, bu garanti ödemeleri iptal edin; memleketin mevcut sorunlarının yarısı zaten çözülür. Mesele sizin tercihlerinizle ilgili. Siz, yoksul halkın hayatını nasıl kolaylaştırırım değil, yoksul halkın boğazındaki son lokmayı nasıl parababalarına peşkeş çekerim diye hesap yaptığınız için memlekette kaynak sıkıntısı oluşuyor.

Kur korumalı mevduat diye bir şey çıkardılar, geride kalan 3 ayda 15 milyar lira zenginlerin kasasına aktı. Faiz neredeyse yüzde 90’lara geldi, yoksuldan aldıkları parayı zengine dağıtmaya devam ediyorlar. Sonra hep aynı terane “kaynak yok”… Bu ülke oldukça zengin, bu ülkede istenirse her şey için kaynak bulunabilir. Ama siz bu kaynakları okul açmaya, yurt açmaya, asgari ücrete zam yapmaya değil de 3-5 tane yandaş şirketi zengin etmeye ayırdığınız için olmuyor.

Tekrar bütün yurttaşlara çağrı yapıyorum; sadece bir köprüde her gün 10 milyon liranız çöpe gidiyor, haftalık 70 milyonla neler yapılır bir düşünün. Bir nasıl yaşadığınızı düşünün, bir de her gün 10 milyon lira alınıp sizin cebinizden şirketlere verildiğini… Haftada 70, ayda 300 milyon lira; bu parayla neler yapılır bir düşünün.

Tabii bunlar olurken iktidar cephesinde ne oluyor? Mesela bir tane belediye başkanı bir halk ekmek kuyruğunun fotoğrafını paylaşıyor, diyor ki “Sancaktepe’de tiyatro kuyruğu…” Referansı sarayda, saraydaki de hurmalı manda yoğurdu tarifi veriyor.  İnsanlar açlık sınırının altındaki asgari ücretle yaşamaya çalışıyor, ekmek bulmak için didiniyor; öbür tarafta manda yoğurdu, üstelik hurmalı olacakmış…

Aynı konuşmada çok önemli bir nokta var; asgari ücret tartışmasıyla ilgili bir atıfta bulunuluyor, Erdoğan diyor ki “Veren el, alan elden hayırlıdır”, bu sadakaya ilişkin bir hükümdür. Yani diyor ki “Asgari ücretli sadaka istiyor, ben de vereceğim!” Bundan daha büyük bir utanç olabilir mi? Yani insanların alın terini, emeğinin karşılığını istemesini sadaka beklentisi olarak değerlendiren bir cumhurbaşkanı var.

Asgari ücret bugün açlık sınırının altında. Bu ülkenin yüzde 50’si bu iktidarın ekonomi bilmez politikaları yüzünden asgari ücretle çalışır hale geldi. Ve şimdi bu insanları açlık sınırının 675 lira altında asgari ücrete mahkum etmişsin, bu insanlar hakkını talep ediyor ve sen bu insanlara “Tamam sadakanızı vereceğim” diyorsun. Yoksulluk sınırı 16 bin lirayı aştı. Evine 16 bin lira giren kaç vatandaş var ülkede?

Emek Büromuzun yaptığı bir çalışmayı aktarayım; eşi çalışmayan ve iki çocuklu bir asgari ücretli için enflasyon karşısında alım gücü yüzde 7’ye yakın bir kayıp yaşadı. Zamma rağmen tüm asgari ücretliler yüzde 7’ye yakın bir alım gücü kaybı içerisinde… Makarnada yüzde 30’lara, yumurtada yüzde 28’e, margarinde yüzde 66’ya çıkmış alım gücü kaybımız. Kaşıkla verip, kepçeyle alan bir iktidar var.

Adıyaman’da, Sağlık Bakanlığı 19 kişilik temizlik işçisi kadrosu açmış. 2 bin 107’si üniversite mezunu, 17 bin 86 kişi başvurmuş. İnsanların içinde bulunduğu çaresizliğe bakın!

‘Egemenlik kayıtsız şartsız şirketlerindir’

Memleketin hali buyken yine bir torba kanun geldi, komisyonda görüşülmeye başlanacak; “şirketlerin itibarını kırmak, şöhretlerine zarar verecek haberler yapmak 3 yıla kadar hapis ve para cezasıyla karşılık bulacak…”  Meclis duvarına koskoca yazmışlar, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diye. Sizin millet gibi, halk gibi, yoksulluk gibi hiçbir derdiniz yok; şirketlerin itibarı peşinde beyzadeler! Yazın o zaman oraya; “Egemenlik kayıtsız şartsız şirketlerindir”, “Egemenlik kayıtsız şartsız parası olanlarındır…”

Neymiş? “Beşli çete” denilmesinden çok rahatsız oluyorlarmış. Çok merak ediyorum acaba kim rahatsız oluyor? Acaba adının geri planda kalmasından kaygıya kapılan biri mi var? “Gerçek çete lideri benim ama beni almıyorlar, hep beşli çete diyorlar” diyen birisi mi var? Bunu merak ediyorum. Bu işi yargı sopasıyla çözmeye kalktıkları ve bizi şaşırtmaya devam ettikleri için iktidarı takdir ediyoruz! Sokakta kime sorsanız “Bu ülkenin kaymağını kim yiyor, rant projelerinin altında kimin imzası var” diye herkes zaten gerçek çete liderini söyler. Herkes bu beşli çeteyi kimin desteklediğini biliyor.

Başkasına söylemeye utanıyorsanız, geçin aynanın karşısına sorun kendinize; “Biz bu şirketlere kamu ihaleleriyle 100 milyarı aktardık mı, aktarmadık mı?”, “Ya ben şu Mecliste kaç defa bu şirketlerin vergi borçlarını sildim?” Bu halkı soyup soğana çeviren birileri var. Bunlara ne diyeceğiz? En kibar haliyle “çete” denir! Halkımız çok kibar olduğu için bunlara çete diyor. İstediğiniz kanunu çıkartın, hiçbir insana itibar kazandıramazsınız. Bunlar itibarsızlar. Bunlar halkın gözünde gerçek karşılıklarını çoktan bulmuşlar.

Dün yine müjdeler! açıklandı. Bazı temel ihtiyaç maddelerinde KDV’yi yüzde 18’den yüzde 8’e indirmişler. Aman ne büyük lütuf! 3 liralık mal 10 liraya çıkmış ama ufak tefek vergi indirimleriyle durumu kurtarmaya çalışıyorlar.

Bebek bezinden yüzde 8 vergi alıp, yandaşlara vermeye utanmıyor musunuz? Beş yerden maaş alan “beşlik çetesi” saraylarından saltanatlarından ödün vermeden, KDV’de indirim yaparak bu halkın yüreğinden çıkan çığlığı susturacaklarını sananlar yanılıyor. Bu işler KDV indirimiyle olmaz, saraydakini indireceksin!

Türkiye’nin kurtuluşu nedir? KDV indirimi falan yetmez, saraydaki inecek, bu hükümet düşecek, bu iktidar gidecek. Onlar o koltuklarından inecekler, halka hesap verecekler bundan sonra memleketin düzlüğünü tartışacağız.

Değerli arkadaşlar bu hafta Meclis gündeminde, geçen hafta komisyonda tartışmayla ama iktidarın dayatmasıyla bir günde geçirilen seçim kanunu teklifi görüşülecek. Bu konuda daha önce görüşlerimizi ifade etti,  komisyon çalışmalarında partimizin görüşlerini paylaştık. Genel Kurulda da muhalefetimizi sürdürmeye devam edeceğiz ama halkımızla paylaşmak isteriz ki hani şu atı alan Üsküdar’ı geçti dedikleri bir anayasa değişikliği olmuştu ya memlekette.

Şimdi o atı çalıp halkımızın deyimiyle söylüyorum atı çalıp Üsküdar’ı geçtikten sonra bunlar, kurdukları sistem her tarafından patladı. Çöktü o sistem işlemiyor yürümüyor. Halk buna uyandı şimdi iktidar panikte. O yüzden halkın uyanışını da görüyor, diyor ki ben bu önümüzdeki seçimde Allah muhafaza çalamam o zaman ne yapayım hazır elimde Meclis çoğunluğu var gasp edeyim. Atı çalamayacağını gördü vatandaş, önlemleri aldı burada çoğunluk gücüne dayanarak atı gasp etmeye ve öyle binip geçmeye çalışıyor.

Biz bu gaspı engellemek için elimizden geleni yapacağız. Ha diyelim ki sizin burada 301 tane el kaldırma makineniz var, el kaldırdınız indirdiniz bu kanun geçti ama ne olursa olsun yurttaşlarımızın gönlü ferah olsun. Sonuna kadar mücadeleye devam edeceğiz. Bu AKP-MHP iktidarı ne yaparsa yapsın istediği sonucu alamamasını sağlayacağız.

‘Her yerde yalanlarını suratlarına çarpacağız’

Ama bilelim her ne yapmaya çalıştıklarını bilelim nasıl bir arayış içerisinde olduklarını bilelim ve gördüğümüz her yerde yalanlarını suratlarına çarpacağız. Mesela diyorlar ki baraj yüzde 7’ye iniyormuş. Yine müjde! Baraj yüzde 7’ye iniyormuş. Şimdi bir kere zaten ittifak sistemiyle beraber baraj fiilen bitti. Çünkü ittifakın tamamı ittifakın içindeki partiler birlikte barajı geçtiklerinde zaten baraj geçilmiş sayılıyordu. Geçen seçimde baraj sadece HDP’ye uygulanabildi. HDP de onu rahatça aştığı için zaten aslında olmayan bir barajı lağvettiklerini söylemek lazım. İkincisi yıllardır söyledikleri yalan gün gibi ortada.

Baraj niye vardı? Diyordu ki temsilde adalet olmalı, her vatandaşın verdiği oy mecliste temsil edilebilmeli ama bir de istikrar olmalı, çok parçalı mecliste hükümet oluşamıyor istikrarsızlık oluyor. O yüzden bir baraj koyalım kolay hükümet oluşturalım. Peki değerli arkadaşlar bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dedikleri ucube sistem istikrar için gelmedi mi zaten? Eğer Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde istikrar diye bir sorun yoksa baraja ne gerek var? Mesela normalde yapılması gereken ne? Biz öyle bir sistem kurduk ki hiç istikrar sorunu olmayacak onun için barajı da kaldırıyoruz sıfır baraj. Olması gereken bu.

Ama belli ki kurdukları sistemin istikrar sağlamadığı açıkça ortaya çıkmış durumda. Kendileri ne yapacaklarını bilmiyorlar o yüzden mecburen baraj sistemini devam ettirmekte ısrar ediyorlar. İttifak içi ilişkiler ile oynuyorlar. Bu başlı başına yeten bir rezalet.  Ya arkadaş sen 2018’deki değişiklikle bu ittifakı getirdin daha yaptığın bir önceki kanunun mürekkebi kurumadı ya. Bir tane seçimde uygulandı.

Yani böyle bir şey olabilir mi? Her seçimde yeniden kural değiştiriyorsun. Her seçimde yeniden kural değiştiriyorsun, her seçimde yeniden kural değiştiriyorsun ve işin özü şudur değerli arkadaşlar. Her seçimde yeniden kural değiştirmek ya da bir seçime giderken kural değiştirmek sadece bu bile şu soruyu sormamıza yeter. Neden değiştiriyorsun? Neden? Madem sen güçlüsün büyüksün. Halk hala seni destekliyor niye kural değiştirmeye tenezzül ediyorsun. Çünkü onlar da farkındalar ki halkın gönlündeki yerlerini çoktan kaybettiler.

Bunları bir kenara bırakalım arkadaşlar. Bize göre asıl büyük skandal asla hiçbir hukuk normuna sığmayacak, Anayasa’ya tümüyle aykırı ve eğer memlekette hukukun zerresi kaldıysa Anayasa Mahkemesi tarafından tek başına bozma gerekçesi yapılacak husus seçim kurullarındaki değişikliktir. Bunu bütün yurttaşlarımızın dikkatine sunmak istiyorum. Bakın değerli arkadaşlar 60-70 yıldır seçim kanunun değişmeyen bir hükmünü değiştirmek istiyor. Yani bu ülkede seçimler yapıldığı süre boyunca bir tane kural vardı.

İlçede ya da ilde seçim kurulu başkanı en yetkili en kıdemli hakimdir. En kıdemli hakim doğal olarak o ildeki o ilçedeki seçim kurulunun da başkanı olurdu. Hiç değişmeyen bu kuralı değiştirmek istiyorlar bir. İki daha büyük bir skandalla karşı karşıyayız. Seçim kurullarımız iki yılda bir oluşuyordu ve şu anda Türkiye’de 1900’ün üzerinde il ve ilçede seçim kurulları 2022 ocak başında kuruldu 2024 ocağına kadar görevde. Bu kanun değişikliğiyle beraber şu anda var olan seçim kurullarını lağvediyorlar. Halkımızın dikkatine sunuyorum. Yani bir açıdan seçimle sınırlı mahkemeler görevden alınıyor yerine kendilerinin torbadan seçeceği yeni kurullar başkanlar atanacak.

Üstelik yine anayasanın açık hükmünde seçim kanununda yapılan değişiklikler bir yıl sonra yürürlüğe girer demesine rağmen burada üç ay sonraya bir yürürlük maddesi ekliyorlar kanuna ve üç ay içerisinde bu değişikliği yapacaklar. Bakın 2022 Ocak ayında başlayan seçim kurulları 2024 Ocak ayına kadar görevli ne demek? Önümüzdeki seçimler onların iddia ettiği gibi son gün bile yapılsa yani 2023’ün Haziran’ında bile yapılsa bu seçim kurullarının yetkili sorumlu olması demek. Bu şuna benziyor değerli yurttaşlar. Bir müsabaka var. Bir maça çıkacağız. Maçın hakemleri belirlenmiş maça günler var. Diyorlar ki ben bu hakemi beğenmedim bunu değiştiriyorum bunun yerine torbadan hakem seçelim. Soru açık neden buna ihtiyaç duyuyorlar? Bütün yurttaşlarımızın bunu düşünmesini öneriyorum.

Şimdi bir tane daha numara.  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtik. Dolayısıyla kanunlarda, bütün kanunlarda uyum düzenlemeleri yapıldı. Nedir uyum düzenlemesi? Eski sistemde başbakan vardı, kanunda başbakanın adının geçtiği yerler başbakanlığı ifade eden maddelerdeki başbakan kelimesi kaldırılıyor yerine cumhurbaşkanı ekleniyor. Tüm kanunlarda böyle. Şimdi seçim kanununda da seçim yasaklarını düzenleyen bir madde var.

Diyor ki başbakan ve bakanlar seçim takvimi içerisinde devletin onlara sunduğu olanakları kullanamazlar. Araçları kullanamaz devletin imkanıyla propaganda yapamazlar devletin kamu görevlilerini yanlarında propaganda çalışmaları sırasında kullanamazlar gibi maddeler. Şimdi burada başbakanı kaldırıyorlar ama yerine cumhurbaşkanını yazmaya cesaret edemiyorlar. Bu konuda da hiç bakın bütün komisyon tartışmaları boyunca her şeyi savunmaya çalıştılar ya da savunuyormuş gibi yaptılar. Bunu savunuyormuş gibi de yapamadılar. Savunmaya çalışamadılar.

Dolayısıyla Genel Kurul aşamasında bir düzenleme olabilme ihtimalini görüyoruz ama buna rağmen, hani buraya cumhurbaşkanı yazılsa da İçişleri Bakanı’nın, Adalet Bakanı’nın partili olduğu, üstelik Süleyman Soylu gibi yerel seçimlerde aktif bir biçimde seçim faaliyetlerinde kolluk kuvvetini devletin istihbarat olanaklarını sözde muhalefete karşı kullanan insanların olduğu yerde deyim yerindeyse devletle halkın seçimde karşı karşıya geldiği bir tablo yaşayacağız ama tekrar ediyorum; ne yaparlarsa yapsınlar halkın yüreğindeki yerlerini kaybeden bu iktidarın ayakta kalma şansı yok.

Kaybettiklerini gördükçe tabanlarını konsolide etmek için laiklik karşıtı taarruzlarını sürdürüyorlar. Bakın geçen hafta Bursa’da Mithatpaşa Ortaokulunda haremlik selamlık uygulaması oldu. Hatta biz de milletvekilimiz Barış Atay aracılığıyla bir soru önergesiyle meseleyi gündeme getirmeye çalıştık. Hatırlayacaksınız okul müdürüne sözde bir soruşturma açılmıştı görevinden uzaklaştırılmıştı. Şimdi jet hızıyla geri geldi. Bunu bir yere kaydedelim. Yani okulda harem-selamlık uygulaması yapan müdür şu anda göreve getirildi.

İkincisi başka bir hukuk tanımazlıklarını İstanbul Beşiktaş’ta İsmail Tarman Ortaokulu var. İmam hatipe dönüştürülmek isteniyor. Beş buçuk yıldır mahalleli ve veliler mücadele ediyorlar yargı kararları var. Çünkü mahallede ihtiyaç fazlası imam hatip okulları var ama imam hatip tercih etmeyen insanların çocukları gönderebilecekleri bir okul var. Mahkeme kararını tanımayıp imam hatipe dönüştürüyorlar. 69 aydır her pazartesi veliler orada laik ve bilimsel eğitim için mücadele ediyorlar. Buradan hem o mücadeleyi destekliyoruz, yanlarında olduğumuzu ifade ediyoruz.

Memleketin her tarafından bu dindar ve kindar nesil yetiştirme projesinin bir parçası olarak çocuklarımızı bu cemaat yurtlarına cemaat okullarına imam hatiplere mahkum eden bu uygulamalar devam ediyor. Bir rakam paylaşacağım arkadaşlar. Bakın burası Ankara. Burası laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başkenti. Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığına bağlı 120 anaokulu var ama 4-6 yaş arası çocuklara kuran kursu eğitimi veren 153 merkez var. Yani Ankara’da 4-6 yaş arası çocuklara kuran kursu eğitimi veren yerlerin sayısı Milli Eğitim Bakanlığına bağlı anaokullarının sayısını geçmiş durumda. Daha bu memleketten laiklik için ne söyleyebiliriz gerçekten bilmiyorum.

‘16 yaşındaki muharremin neden öldüğünü katillerin kim olduğunu araştırmaya soruşturmaya devam edeceğiz’

Bu vesileyle çocuklarımız demişken özellikle Kürt çocuklarına dair yaşadığımız bir acıyı paylaşmamız gerekiyor. Gerçekten sessiz sedasız hiç basında kamuoyunda yer etmeden hayatların nasıl karardığına ilişkin yeni bir örnekle maalesef karşı karşıyayız.

Hani gözleri böyle hafızalarımıza mıh gibi çakılı Ceylan Önkol kardeşimiz gibi, 12 yaşında vücudundan 13 kurşun çıkarılan Uğur Kaymaz gibi bu sefer de Urfa’da 16 yaşında bir çocuk, Muharrem Aksan’ın cansız bedeni ancak üç gün sonra bulunabildi ve parçalanmış bedende 12 farklı boyutta metal parçası çıktı. Gerçekten hani Kürt sorunu yoktur deniyor ya şimdi Kürt sorunu tam da budur. Zırhlı araç altında can veren çocuklardır bu ülkede Kürt sorunu. Koyun otlatırken ya da evinin önünde oynarken tutanaklara tanımlanamayan bir cisimle oynarken infilak etti cümlelerinin geçmesidir sevgili Ahmet Şık bir önerge verdi bu konuyla ilgili, 16 yaşındaki muharremin neden öldüğünü katillerin kim olduğunu araştırmaya soruşturmaya devam edeceğiz.

Ülke yıkıma sürükleniyor ve bunun en ağır bedelini işçiler ödüyor dediğimizde neden söz ettiğimizi anlamak istiyorsanız hemen bir örnek verelim. Konya’da bir iş yerinde patron sigortasız çalıştırdığı 15 yaşındaki bir çocuğu bir vidanın yerini unuttuğu için palangaya bağlayıp tavana asıyor çocuğun kıyafetlerini çıkartıyor üzerine su döküp işkence ediyor. Ceza 2 bin 320 lira. 2 bin 320 lira arkadaşlar bu ülkede 15 yaşında bir çocuğa ekmeğiyle oynayıp işkence yapıp karşısında durmanın cezası.

Buradan sevgili Sedat Aslan’ı anarak tamamlayacağım sözlerimi. Bu tekstil direnişinde kararlı inançlı bir biçimde mücadele eden 97 işçi arkadaşımızdan bir tanesiydi. Patron bu mücadelede işçilere diz çöktüremeyince işçileri işten çıkarıp başka fabrikalarda iş bulamamaları için kara listeye almıştı. 29 yaşındaki Sedat da başka iş bulamadığı için çatı işi yapmak zorunda kalmıştı ve 3 çocuklu gencecik kardeşimiz çatıdan düşerek hayatını kaybetti. Bu ölüm kaza, kader falan değil. Bu baya bir iş cinayeti, bir sosyal cinayet bu bir yaşam hakkı gaspı olarak değerlendirilmeli. Biz buradan ailesine akrabalarına baş sağlığı dilekleri iletirken Sedat Aslan’ın katillerinin, bu cinayete sebep olanların da en ağır şekilde cezalandırılmaları için mücadelemize devam edeceğiz.

Nişantaşı Üniversitesini daha önce burada gündeme getirmiştik. Araştırma görevlileri insanca yaşam mücadelesi veriyorlardı. Tıpkı fabrikalarda, plazalarda olduğu gibi üniversitelerde de bir yaşam mücadelesi, insanca yaşam mücadelesi var. Eşit işe eşit ücret istiyor arkadaşlarımız ve bugün itibariyle üniversitenin asistan kıyımına geçilmiş durumda. 10 araştırma görevlisi arkadaşımızın iş akitlerinin feshedildiğini, işten atıldıklarını öğrendik. Arkadaşlarımıza her hal ve şartta yanlarında durmaya devam edeceğimizi ifade etmek istiyorum.

Bilindiği üzere 2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü ve ülkemizde yüz binlerce otizmli yurttaşımız ve ailesi uzun yıllardır sorunlarının çözümü için mücadele ediyor, çözüm bekliyor. Geçtiğimiz aylarda bir bakım evinde yaşanan darp vakasıyla ilgili verdiğimiz soru önergesi iki ay sonra nihayet sözde yanıtlanmış ama taslaklarıyla geçiştirilmiş oldu. Otizm, ülkede adı bile geçmiyorken ailelerin mücadelesiyle gündem haline geldi ve 2010 yılından itibaren otizm eylem planı taslağı hazırlanıp tüm yetkililere hükümete bakanlıklara iletilmişti ve maalesef tipik bir AKP uygulaması olarak o günden bugüne yedi kez Aile Bakanı değişti ama bu eylem planı yürürlüğe girmedi kimisi daha önceki bakanın dedi. Kimisi raftan indirip bakalım ne var dedi ama gelen haberler bu eylem planı sanki çok başarılı olmuş gibi bakanlığın yeni bir eylem planı hazırlığı içerisinde olduğu söylendi.

Bize göre mesele iktidarın bakışıyla ilgili köklü bir yanlışa dayanıyor ve zaten biz size bakım maaşı veriyoruz, nankörlük etmeyin diye aileler susturulmak isteniyor. Oysa bu bakanlığın iş bilmeyen, sosyal politikalar nasıl uygulanır herhangi bir fikri olmayan biri Menzil’den biri Süleymancılardan şişirilmiş doldurulmuş kadrolarıyla bu sorunun çözümü mümkün değil. Bu anlayış sürdükçe hükümet yurttaşları biat etmeye, sorunların üstünü örtmeye mecbur ettikçe o bakım merkezlerindeki çocuklarımız için gereken bütçeler ayrılmadığı sürece gelecekleri belirsizliğe mahkum edilen yurttaşlarımız mücadele etmeye devam edecekler. Biz de konunun takipçisi olmaya ve onlarla birlikte mücadeleyi sürdürmeye devam edeceğiz.

Kızıldere’nin 50. yıl dönümü

Son olarak 30 Mart’ta hayatlarını kaybeden Kızıldere’de bir yargısız infaza kurban edilen sevgili Mahir Çayan ve yoldaşlarının 50. ölüm yıl dönümlerinde her birisinin saygıyla sevgiyle özlemle andığımızı ifade etmek istiyorum. Hepinize çok teşekkürler.

 

Paylaşın