Sermaye Kaçar, Emek Öder: Verginin Sınıfsal Gerçeği

Vergi, teoride herkesin gücü oranında katıldığı bir kamu yükümlülüğü olarak sunulsa da pratikte emekçiler için kaçınılmaz bir yük, sermaye için ise pazarlık konusu hâline gelmiştir.

Haber Merkezi / Dolaylı vergilerle derinleşen bu yapı, verginin sınıfsal gerçekliğini tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Vergi, modern devletin en temel gelir kaynağı, aynı zamanda yurttaşlık bağının da en somut göstergelerinden biri olarak kabul edilir. Ancak bu ideal tanım, pratiğe bakıldığında ciddi biçimde sarsılmaktadır. Çünkü bugün vergi, herkesin “gücüne göre” katıldığı adil bir kamu katkısı olmaktan çok, sınıfsal bir yük paylaşımının aracı hâline gelmiştir. Daha açık söylemek gerekirse: Sermaye kaçmakta, emek ise ödemektedir.

Türkiye’de ve dünyada vergi sistemlerinin yapısına bakıldığında bu durum net biçimde görülür. Vergi gelirlerinin önemli bir kısmı dolaylı vergilerden sağlanmaktadır. Katma Değer Vergisi (KDV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi harcama üzerinden alınan vergiler, gelir düzeyi ne olursa olsun herkesten aynı oranda tahsil edilir. Bu da düşük ve orta gelirli yurttaşlar için gelirlerinin çok daha büyük bir bölümünün vergiye gitmesi anlamına gelir. Yani vergi, emekçinin cebine doğrudan el uzatır.

Buna karşılık sermaye, uzun süredir vergiden kaçmanın değil, vergiden “kaçınmanın” yollarını ustalıkla kullanmaktadır. Vergi cennetleri, teşvikler, istisnalar, muafiyetler ve karmaşık muhasebe teknikleri sayesinde büyük şirketler ve yüksek gelir grupları, fiilen çok daha düşük vergi yüküyle karşı karşıya kalmaktadır. Üstelik bu durum çoğu zaman yasalar çerçevesinde gerçekleşir. Hukuk, burada adaleti değil, gücü izler.

Devletler ise sermayenin bu hareketliliği karşısında çoğu zaman geri adım atar. “Sermaye kaçar” tehdidi, vergi politikalarının görünmez belirleyicisi hâline gelmiştir. Daha düşük kurumlar vergileri, daha cömert teşvik paketleri, daha esnek denetimler bu korkunun ürünüdür. Sermayeyi ülkede tutmak adına verilen her taviz, aslında vergi yükünün emeğin sırtına biraz daha bindirilmesi anlamına gelir.

Bu noktada vergi artık yalnızca ekonomik değil, politik bir mesele hâline gelir. Kimden ne kadar vergi alındığı, devletin hangi sınıfa yaslandığını açıkça gösterir. Emekten alınan vergi artarken sermayeye alan açılıyorsa, ortada tarafsız bir maliye politikası değil, sınıfsal bir tercih vardır.

Vergi adaletinden söz edebilmek için yalnızca oranlara değil, yapıya bakmak gerekir. Dolaylı vergilerin ağırlığı azaltılmadan, servet ve kâr üzerinden alınan vergiler etkin biçimde uygulanmadan, vergi denetimi gerçek anlamda bağımsız ve güçlü hâle getirilmeden bu adaletsizlik giderilemez. Aksi hâlde “herkes vergisini ödüyor” söylemi, gerçeği örten bir masaldan ibaret kalır.

Sonuç olarak, bugünkü vergi sistemi bize şunu söylüyor: Sermaye için vergi bir pazarlık konusu, emek için ise kaçınılmaz bir kaderdir. Eğer bu kader değiştirilmeyecekse, vergi yalnızca devletin kasasını değil, toplumsal eşitsizliği de büyütmeye devam edecektir.

Paylaşın

Teknoloji: Yeni Süper Güç Mü, Yeni Sermaye Kalkanı Mı?

Teknoloji, en belirleyici gücü haline gelirken, dijitalleşme, yapay zeka ve biyoteknoloji gibi alanlardaki ilerlemeler, hem uluslararası ilişkileri hem de ekonomik yapıyı temelden sarsıyor.

Haber Merkezi / Peki, bu muazzam güç bir avuç ülkeye yeni bir süper güç statüsü mü kazandırıyor, yoksa küresel sermayenin eşitsizlikleri derinleştiren yeni bir kalkanı mı oluyor?

Günümüz dünyasında güç dengeleri yeniden kuruluyor. Fakat bu kez sahnedeki aktörler tanklar, ordular ya da dev diplomatik hamleler değil; algoritmalar, veri merkezleri ve küresel teknoloji firmaları.

21. yüzyılın en güçlü ülkelerine bakıldığında, sınırları haritalarda değil, sunucu odalarında çizilmiş bir dünyayla karşılaşıyoruz. Yapay zeka, kuantum hesaplama, biyoteknoloji ve uzay teknolojileri üzerinde söz sahibi olan uluslar, sadece ekonomik avantaj değil, aynı zamanda kültürel ve politik etki alanı oluşturuyor.

Bugün ABD–Çin rekabetini belirleyen en önemli unsurlar, ticaret anlaşmalarından çok çip üretimi, yapay zeka patentleri ve 5G altyapıları.

Teknoloji artık sadece bir araç değil; uluslararası ilişkilerin yeni süper gücü.

Bir yandan da teknoloji, dev şirketler için eşi görülmemiş bir güç zırhına dönüşmüş durumda.

Google, Amazon, Apple, Microsoft ve benzeri şirketler, topladıkları veri miktarıyla pek çok devletten daha fazla bilgiye sahip. Sadece ekonomik bir dominasyon değil; kullanıcı davranışlarını yönlendirebilme, pazarları şekillendirebilme ve hatta kamuoyu algısını etkileyebilme kapasitesine sahipler.

Bu nedenle teknoloji aynı zamanda yeni bir sermaye kalkanı. Kapitalin 20. yüzyıldaki en büyük gücü para ve üretimken, 21. yüzyıldaki en stratejik sermaye kalemi veri.

Ulus devletler mi güçlenecek, şirket devletler mi?

Devletler için büyük ikilem şu: Teknolojik inovasyonun ekonomik getirilerine ihtiyaç duyarken, bu gücün denetimsiz büyüdüğünde kontrol edilemez bir yapıya dönüşmesi endişe yaratıyor.

Bugün sosyal medya platformlarının seçimlere etkisi tartışılırken, yarın otonom silah sistemlerini yöneten algoritmaların karar verme süreçleri tartışılacak.

Teknoloji çoğu ülkede artık bir güvenlik meselesi.

Teknoloji bir süper güç yaratırken, aynı zamanda eşitsizlikleri de görünmez hızla büyütüyor.
Yüksek teknoloji üreten ülkeler ve şirketler zenginleşirken, diğerlerinin payı giderek azalıyor. Yapay zekâ otomasyonu, milyonlarca iş kolunu dönüştürürken gelir dağılımı uçurumu büyüyor.

Bu durum, teknolojiyi sadece ekonomik bir güç değil, aynı zamanda sosyal bir sınav hâline getiriyor.

Teknoloji hem insanlığın en büyük ilerleme aracı hem de yeni güç mücadelelerinin merkezinde duran bir kalkan.
Bugün atılan her adım, geleceğin güç dengelerini belirliyor.

Bir dünya düşünün:

En stratejik kaynak petrol değil, veri.
En kritik sınır çizgisi toprak değil, siber alan.
En etkili aktör ordu değil, algoritma.

Bu nedenle teknoloji hem yeni süper güç hem de yeni sermaye kalkanı. Soru şu: Bu gücü kim nasıl kullanacak?

Ve belki de daha önemlisi…
Bu güç, kimin lehine, kimin aleyhine işleyecek?

Paylaşın

Devlet – Sermaye İşbirliği Ve İnovasyonun Metalaşması

Devlet-sermaye işbirliği, inovasyonu finanse etmek ve yaygınlaştırmak için güçlü bir araçtır, ancak inovasyonun metalaşması, toplumsal değerlerle ticari hedefler arasında bir denge gerektirmektedir.

Kurtuluş Aladağ / Bu denge sağlanmadığında, yenilik yalnızca sermayenin birikimine hizmet eden bir meta haline gelebilir.

Devlet-sermaye işbirliği, devlet ile özel sektör arasındaki ortaklıkların ekonomik ve sosyal hedefleri gerçekleştirmek için bir araya gelmesini ifade etmektedir. Bu işbirliği, genellikle altyapı projeleri, teknoloji geliştirme, eğitim veya sağlık gibi alanlarda görülmekte ve kamu kaynaklarıyla özel sektörün girişimci dinamizmini birleştirmektedir.

Türkiye’de bu tür işbirlikler, örneğin Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) döner sermaye işletmeleri veya TÜBİTAK’ın Tech-InvesTR programı gibi mekanizmalarla hayata geçirilmektedir. Bu programlar, devlet destekli hibe veya sermaye katkılarıyla yenilikçi projeleri finanse ederken, özel sektörün teknolojik ve ekonomik katkısını teşvik etmektedir.

Ancak bu işbirlikleri, inovasyonun metalaşması tartışmasını da beraberinde getirmektedir. İnovasyonun metalaşması, yenilikçi fikirlerin ve teknolojilerin yalnızca kâr odaklı bir mal veya hizmete dönüşmesi sürecini ifade etmektedir. Bu durum, inovasyonun toplumsal fayda yerine piyasa taleplerine hizmet eder hale gelmesine yol açabilmektedir.

Örneğin, sermaye birikiminin kapitalist sistemdeki temel motivasyonu, kâr, faiz veya telif hakları gibi maddi getirilere odaklanır ve bu, inovasyonun sosyal veya kültürel değerlerden ziyade ticari bir araca indirgenmesine neden olabilmektedir. Türkiye’de bu süreç, özellikle teknoloji transfer ofisleri (TTO) ve girişim sermayesi fonları aracılığıyla hızlanmıştır; burada devlet destekleri, yenilikçi fikirlerin ticarileşmesini teşvik ederken, bazen kamu yararı ikinci planda kalabilmektedir.

Devlet-sermaye işbirliği inovasyonu hızlandırabilir, ancak kaynakların dağılımında adaletsizlik veya büyük firmaların küçük girişimlere üstünlük sağlaması gibi riskler taşımaktadır. Ayrıca, inovasyonun metalaşması, uzun vadeli toplumsal faydalar yerine kısa vadeli kar hedeflerine öncelik verebilir, bu da sosyal sermaye ve güven gibi unsurların göz ardı edilmesine yol açabilir.

Öte yandan, bu işbirlikleri, özellikle yeşil teknoloji veya eğitim gibi alanlarda, doğru yönetildiğinde ekonomik büyümeyi ve toplumsal refahı destekleyebilir.

İnovasyonun Toplumsal Etkileri

Olumlu Etkiler: İnovasyon, yeni ürün ve hizmetlerin geliştirilmesiyle ekonomik büyümeyi tetikler. Örneğin, Türkiye’de teknoparklar ve Ar-Ge merkezleri, yeni teknolojilerin geliştirilmesini destekleyerek istihdam yaratır ve milli geliri artırmaktadır.

Sağlık, eğitim ve iletişim alanındaki yenilikler (ör. telemedicine, e-öğrenme platformları) bireylerin yaşam standartlarını yükseltmektedir. Örneğin, pandemi döneminde geliştirilen dijital sağlık çözümleri, sağlık hizmetlerine erişimi kolaylaştırmıştır.

İnovasyon, iklim değişikliği, enerji verimliliği veya eğitim eşitsizliği gibi sorunlara yönelik çözümler sunmaktadır. Türkiye’de yenilenebilir enerji teknolojilerindeki ilerlemeler, çevre dostu uygulamaları artırmıştır.

Teknolojik inovasyon, bilgiye ve hizmetlere erişimi demokratikleştirir. Örneğin, mobil bankacılık ve e-devlet hizmetleri, kırsal kesimdeki bireylerin finansal ve idari hizmetlere ulaşmasını kolaylaştırmıştır.

Olumsuz Etkiler: İnovasyon, genellikle büyük sermaye veya yüksek beceri gerektirdiğinden, kaynaklara erişimi olmayan kesimler dışlanabilir. Örneğin, dijital dönüşüm, teknolojiye erişimi sınırlı olan kırsal bölgelerde eşitsizliği derinleştirebilir.

Otomasyon ve yapay zeka gibi yenilikler, bazı meslekleri ortadan kaldırabilir. Türkiye’de tekstil veya imalat sektörlerinde otomasyonun artması, düşük vasıflı işçiler için iş kaybına yol açabilir.

İnovasyonun metalaşması, toplumsal değerlerin ticarileşmesine neden olabilir. Örneğin, sosyal medya platformlarının yaygınlaşması, mahremiyetin azalması ve dikkat ekonomisinin bireyler üzerindeki psikolojik etkileri gibi sorunları beraberinde getirmiştir.

Hızlı teknolojik üretim, çevre üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Örneğin, elektronik atıkların artışı veya veri merkezlerinin yüksek enerji tüketimi, sürdürülebilirlik sorunlarını gündeme getirmiştir.

Paylaşın