TÜSİAD: Mehmet Şimşek’in Rasyonel Politikalara Dönüş Vurgusu Çok Önemli Bir Adım

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısında konuşan Başkan Orhan Turan, “Hazine ve Maliye Bakanımız Sayın Mehmet Şimşek’in rasyonel politikalara dönüş vurgusunun bu doğrultuda çok önemli bir adım olduğunu düşünüyoruz” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Sayın Bakan’ın da ifade etmiş olduğu gibi kolay çözümler ya da hızlı sonuç verecek yöntemler bulunmuyor olsa da şeffaflık, hesap verilebilirlik ve öngörülebilirlik prensipleri doğrultusunda, kural temelli politika yapımına bağlı kalınması, ekonomideki bu zor durumun aşılmasını sağlayacaktır.”

Orhan Turan, açıklamasının devamında, “Sayın Bakan’la az önce son derece faydalı ve yapıcı bir toplantı gerçekleştirdik. Ekonomimize ilişkin görüşlerimizi ve önerilerimizi Sayın Bakan’la paylaştık. Ekonomimizin çok daha iyi bir noktaya evrildiğini görmek, hepimizin ortak arzusu.

Bu çerçevede Ekonomik ve Sosyal Konseyin geniş bir yelpazede, toplumun çeşitli kesimlerinin temsilcilerinin katılımıyla ekonomik ve sosyal sorunlar ile bunlara ilişkin çözüm yolları hakkında görüş üretilmesinde önemli bir katkısı olabileceğini de değerlendirmekteyiz.

Sayın Bakan’la az önce son derece faydalı ve yapıcı bir toplantı gerçekleştirdik. Ekonomimize ilişkin görüşlerimizi ve önerilerimizi Sayın Bakan’la paylaştık. Ekonomimizin çok daha iyi bir noktaya evrildiğini görmek, hepimizin ortak arzusu.

Bu çerçevede Ekonomik ve Sosyal Konseyin geniş bir yelpazede, toplumun çeşitli kesimlerinin temsilcilerinin katılımıyla ekonomik ve sosyal sorunlar ile bunlara ilişkin çözüm yolları hakkında görüş üretilmesinde önemli bir katkısı olabileceğini de değerlendirmekteyiz” ifadelerini kullandı.

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi (YİK) toplantısı, İstanbul Sabancı Center’da gerçekleştirildi.

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan ve TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan Toplantının açılış konuşmalarını yaptı. Orhan Turan, şunları söyledi:

“Geçtiğimiz ay yapılan seçimlerle, ülkemizi ikinci yüzyılına taşıyacak yönetimi ve parlamentoyu seçtik. 13. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı, kabinesini ve tüm vekillerimizi yeniden tebrik ediyorum.

Şimdi hepimizin birinci vazifesi, ülkemizi ortak gayemiz olan muasır medeniyetler seviyesine taşımak için çalışmak. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılındaki kazanımları korumalı, güçlendirmeli ve eksiklerini gidermeliyiz. İkinci yüzyılımızda ulaşmak istediğimiz hedefimiz için bu parlamento döneminde elde edeceğimiz kazanımlar çok önemli olacak. Ben de bugünkü konuşmamda ülkemizin çok hak ettiği konuma süratle ulaşabilmesi için yapılması gerekenlere odaklanmak istiyorum. Önümüzde uzun bir yapılacak listesi olabilir.

Çünkü ülkemizin potansiyelinin bugünkü konumuna kıyasla çok daha yüksek olduğuna inanıyoruz. Güçlü bir tarihsel mirasımız, köklü bir kültürümüz var. Jeostratejik açıdan çok önemli bir coğrafyadayız. Dinamik, genç nüfusumuz, dünya çapında uzmanlarımız ve bilim insanlarımız var. Ülkemizin demokrasi geçmişi köklü. Ekonomik yapımız, sanayimizle bulunduğumuz coğrafyada öne çıkıyor. Dünyaya entegre, her yerle güçlü bir ekonomik etkisi olan bir iş dünyamız var.

Bürokratik kadrolarımızın sorunları çözme kabiliyeti yüksek. Nice tecrübeli devlet ve siyaset insanımız var. Sivil toplum geleneğimiz var canlı. Bu potansiyellerimiz ülkemizi çok daha yukarılara taşıyabileceğini gösteriyor. Uluslararası rekabet gücümüzü daha da artırmamız gerekiyor. Bölgesel ve küresel sorunların çözümünde çok daha etkin olabiliriz. Bilim, teknoloji ve sanatta uluslararası kıyaslamalardaki yerimizi çok daha yukarılara taşıyabiliriz. Mevcut sorunları el birliğiyle aşıp ülkemizi, Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında bir üst lige taşıyabiliriz.

Bunun için de konuşmak, söyleşmek gerekiyor. Arzumuz ülkemizin barış, huzur, istikrar ve refah toplumu olma yolunda en ileri seviyeye ulaşması. Türkiye, coğrafya ve nüfus olarak büyük. Bölgesel, etnik, ekonomik, sosyal, kültürel açılardan farklılıklar sergileyen bir ülke. Hâliyle demokratik uzlaşma mekanizmasına ihtiyaç duyan bir ülke. Cumhuriyet yönetimi, toplumun tüm vatandaşlarının eşit katılımı üzerine kuruludur.

Bu Meclis döneminden temel beklentilerimiz demokrasi ve eşit vatandaşlık doğrultusunda ileriye gitmek. En ağır sorunları bile meşru zeminlerde tartışarak çözüm üretebiliriz. TÜSİAD olarak bir süredir toplumun farklı kesimleriyle söyleşme toplantıları düzenliyoruz. Yüzüncü yılımız vesilesiyle ‘Cumhuriyetimizin İkinci Yüzyılına Girerken’ adlı projemizi başlatmıştık. İnanç, etnik kimlik, cinsiyet, toplumsal grup, sınıf farkı gözetmeden Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılı için Türkiye hayalimizi konuşmaya başladık. Cumhuriyeti ve demokrasiyi birlikte nasıl güçlendireceğiz? Refahı artırırken bölüşümü daha adil nasıl yaparız? Çevreyi koruyan bir kalkınma nasıl olmalı? Küresel dönüşümlerde ulusal stratejimizi nasıl konumlandıracağız?

Bu sorulara cevap aradığımız toplantılar, farklı kesimlerin birbiriyle konuşabilmesinin, diyalog kurabilmesinin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu toplantılar bize, söyleşme kavramının ne kadar kıymetli olduğunu gösterdi. Bu hafta sonu da iki çalıştayı farklı illerde düzenleyeceğiz. Toplantılarımıza sonbahara kadar devam edeceğiz. Daha önce de sizlerle paylaştığım gibi bu çalıştayların çıktılarını yine sonbaharda kamuoyu ile paylaşmayı planlıyoruz. TÜSİAD olarak biz de bu dönemde çözümün bir parçası olmaya, diyalog kanallarını hep açık tutmaya ve ülkemizi hak ettiği yere çıkaracak tüm çabalara katkı vermeye hazırız.

Toplumun yarısını oluşturan kadınların hâlâ şiddet görmesi, iş hayatında ve toplumsal hayatta ayrımcılığa uğraması Türkiye’nin ikinci yüzyılına yakışır özellikler değil. Bu nedenle ikinci yüzyılımızın ilk parlamentosundan beklentilerimizden birisi de 2021’de ayrılmış olduğumuz İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülmesi. Ayrıca ulusal düzeyde elimizdeki en güçlü yasal düzenleme olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu’na daha sıkı sarılmak ve en etkili şekilde uygulamak zorundayız. TÜSİAD olarak uzun yıllardır toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışmalar yürütüyoruz. Çünkü ülkemizin hak ettiği demokrasi ve kalkınma düzeyine ulaşmak için bunu önemli buluyoruz.

Kadınların ve erkeklerin ekonomik yaşama, karar alma mekanizmalarına, siyasete ve toplumsal hayata eşit katılımı olması gerektiğine inanıyoruz. Parlamentodaki kadın oranının yüzde 20’ye yükselmesine rağmen toplumun yarısının temsili açısından maalesef yetersiz düzeyde olması, eşitlik yönünde daha fazla çaba gösterme konusundaki sorumluluğumuzu artırıyor. İkinci yüzyılımıza girerken toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama konusunu tartışma dışı bırakmalıyız. Eğitime erişim, iş gücüne katılım, siyasette ve çalışma hayatında karar alıcı pozisyonlarda yer alma ve bakım sorumlulukları alanlarındaki kadın-erkek eşitsizliklerini ortadan kaldırmalıyız.

Yeni döneme ilişkin bir başka beklentimiz ise kapsamlı bir eğitim reformu. Küresel rekabet giderek yoğunlaşıyor. Yapay zeka uygulamaları başta olmak üzere dijital teknolojilerde baş döndürücü gelişmeler yaşanıyor. Böyle bir çağda eğitim sistemimiz çocuklarımızı ve gençlerimizi ezberciliğe değil; özgür, eleştirel ve yaratıcı düşünceye yöneltmeli. Gençlerimizin teknik ve sosyal becerilerini yükseltmeliyiz. İyi yabancı dil konuşmalarını sağlamalıyız. Gençlerimiz dünyadaki gelişmeleri takip edebilmeli.

Eğitim sistemimiz tüm çocuklarımıza fırsat eşitliği sağlamalı. Tüm çocuklarımıza kreşlerden başlayarak kaliteli eğitim vermeliyiz. Büyümenin nimetlerinden sadece iyi bir eğitimi finanse edebilenler yararlanmamalı, herkes yararlanmalı. Bu unsurları hayata geçirecek bir eğitim reformunu hızla gündeme almalıyız. Önce pandemi, ardından depremin etkilerinin eğitimde daha fazla fırsat eşitsizliğine yol açmaması için de el birliğiyle çalışmaya devam etmeliyiz.

Demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, toplumsal cinsiyet eşitliği ve eğitim reformu gündemimizin önemli başlıkları. Bu başlıkların yanına değişen küresel sistemin etkin bir aktörü olmak, iklim değişikliği ile mücadele ve dijital dönüşüme hazır olmayı da eklemeliyim. Bu başlıklar, bugünümüzü olduğu kadar yarınımızı da doğrudan belirleyecek olsa da gündemi daha acil konular dolduruyor. Bunların en başında ekonomi geliyor. Göstergeler, ekonomide ciddi bir tabloya işaret ediyor. Artık hem cari açık hem bütçe açığı veriyoruz. Çifte açık, çözülmesi zor bir denklem yaratıyor.

Finansal sektörün temel işlevi olan kaynakların rasyonel dağılımını yerine getirmekte zorlanmaya başlamasının sonuçlarını hepimiz yaşadık. Gösterge faiz oranının sürekli olarak düşürülmesine rağmen reel sektörün krediye erişimi giderek zorlaştı. Ticari kredilerin artış hızı enflasyonun bir hayli altına indi. Finansmana erişim sorunu yatırımları baskıladı. Fiyatların, ekonominin gerçeğini yansıtmaz hâle gelmesi, özel sektörün risk ve getiri hesaplamalarını güçleştirdi. Bu da yatırım kararlarının ertelenmesine, yeni istihdam yaratma kapasitesinin azalmasına ve büyümenin zayıflamasına yol açtı.

“Mehmet Şimşek’in rasyonel politikalara dönüş vurgusunun bu doğrultuda çok önemli bir adım”

Tüketim artışı, yurt içi üretim artışı yerine ithalat ile karşılandı. Nitekim büyüme rakamları ve ardından gelmiş olan sanayi üretimi ve dış ticaret verileri bu durumu gösteriyor. 2021’in ilk çeyreğinden bu yana üretim-tüketim makası açılıyor. 2023 ilk çeyrek büyüme rakamlarında yıllık olarak sanayi yüzde 0,8 gerilerken tüketim yüzde 16,2 arttı. Bu durumun aşılabilmesi için para ve finans politikalarının değişmesi gerekiyor. Finansal kesimin iyi çalışması çok önemli. Finansal kesim sağlıklı olduğu, kendi fiyatlamalarını yapabildiği ölçüde, reel kesim de sağlıklı olur. İzlenecek olan politikalar, reel kesimin olağan yollardan finansmana ulaşabilmesini sağlamalı; üretim ve yatırımın önünü açmalı.

Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Cevdet Yılmaz, Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Sayın Hafize Gaye Erkan’a görevlerinde başarılar diliyorum. Hazine ve Maliye Bakanımız Sayın Mehmet Şimşek’in rasyonel politikalara dönüş vurgusunun bu doğrultuda çok önemli bir adım olduğunu düşünüyoruz. Sayın Bakan’ın da ifade etmiş olduğu gibi kolay çözümler ya da hızlı sonuç verecek yöntemler bulunmuyor olsa da şeffaflık, hesap verilebilirlik ve öngörülebilirlik prensipleri doğrultusunda, kural temelli politika yapımına bağlı kalınması, ekonomideki bu zor durumun aşılmasını sağlayacaktır.

Sayın Bakan’la az önce son derece faydalı ve yapıcı bir toplantı gerçekleştirdik. Ekonomimize ilişkin görüşlerimizi ve önerilerimizi Sayın Bakan’la paylaştık. Ekonomimizin çok daha iyi bir noktaya evrildiğini görmek, hepimizin ortak arzusu. Bu çerçevede Ekonomik ve Sosyal Konseyin geniş bir yelpazede, toplumun çeşitli kesimlerinin temsilcilerinin katılımıyla ekonomik ve sosyal sorunlar ile bunlara ilişkin çözüm yolları hakkında görüş üretilmesinde önemli bir katkısı olabileceğini de değerlendirmekteyiz. Enflasyon bu ay için biraz gerilemiş gözüküyor ancak devam eden zamlar ve TL’de yaşadığımız hızlı değer kaybı, bu sorunun bir süre daha bizimle kalacağını gösteriyor.

Oysaki sağlıklı bir büyüme ortamının ilk şartı, fiyat istikrarı. Paranın değerini korumak, parasal ve finansal istikrarı sağlamak görevi Merkez Bankaları’na verilmiştir. Merkez Bankaları, ekonomi yönetiminin merkezinde yer alırlar. Fiyat istikrarını sağlamak, mali sistemin sistemik risklerini kontrol altında tutmak ve ödeme sistemlerinin kesintisiz işleyişini gözetmek üzere çalışırlar. Merkez Bankaları’nın bu fonksiyonları büyüme, istihdam ve refah artışı için yaşamsal önemdedir. Önümüzdeki dönemde Merkez Bankamızın, kurumsal bağımsızlıkla birlikte bu misyonunu yerine getireceğini görmek en büyük dileğimiz.

Fiyat istikrarının acilen sağlanması konusu, Türkiye’nin rekabet gücünün artırılması ihtiyacının ihmal edilmesine yol açmamalı. Türkiye ekonomisinin tek meselesi, enflasyon ve faiz politikası değil. Ülkemiz uzun yıllardır ekonomik yapısında gerekli dönüşümü sağlayamadı. Ekonomi politikası olarak hep para ve finans politikalarına biraz da dış ticaret politikasına başvuruldu ama ekonomi deyince sadece konjonktürü hedefleyen politikaları anlamamalıyız. Umuyorum ki para politikalarında başarıyı yakalarız.

Makroekonomik istikrarı kısa sürede sağlayıp artık para politikasını konuşmaktan vazgeçeriz. Böylece asıl konuşmamız gereken konuya yoğunlaşabiliriz. Ekonomik yapıyı dönüştürmeye ve rekabet gücünü artırmaya başlayabiliriz. Gelir dağılımının iyileştirilmesi, büyümenin kapsayıcı olması ve hiçbir toplumsal kesimi geride bırakmama ilkelerini de unutmamalıyız. Bu çerçevede vergi sistemini daha adil hâle getirmeliyiz. Yoksullukla mücadeleyi güçlendirmeliyiz. Sosyal koruma yardımlarını daha etkin ve kurumsal yapmalıyız. Refah devletini derinleştirmeliyiz. 21’inci yüzyılın ikinci çeyreğine ilerlerken mevcut üretim yapımızı güncellemeliyiz.

Geleneksel yöntemlerle geleneksel üretime devam ederek küresel piyasalarda var olamayız. Dünya ticaretinde yüksek teknolojili ürün ve hizmetlerin payı artarken düşük ücret, düşük beceri, düşük teknoloji ile üretilenlerin payı azalıyor. Rekabet gücümüzü artırmak için ileri teknolojili ürün ve hizmetlere yönelmeliyiz. Daha fazla katma değer yaratmalıyız. Girişimcilerimizi ve KOBİ’lerimizi kurumsallaştırmalıyız. Çalışanlarımızın becerilerini çağa uydurmalıyız. Yeşil dönüşümü bütün bunlarla eş anlı olarak başarmalıyız. Bu dönüşüm tarımdan sanayiye, inşaattan hizmetlere tüm sektörleri ilgilendiriyor.

Bu dönüşüm için bir dizi alanda çok sayıda reforma bir an önce başlamalıyız. Bu reformlarla finansmana erişimi iyileştirmeliyiz. Kayıtlı çalışmayı teşvik etmeliyiz. Sadece son iki ayda sanayi, verimlilik, yüksek teknoloji alanlarında raporlar yayınladık. Verimliliği artırmalıyız. Sanayide yapısal değişimin duraklamasına paralel olarak verimlilik artışının da sınırlı olduğunu gördük. Her firmanın daha verimli olmasını sağlamamız gerektiği gibi kaynakların girişimler arası dağılımını da iyileştirmeliyiz. Verimliliği yüksek olan işletmeleri sanayi portföyümüzde artırmalıyız. Rekabet koşullarını daha adil hâle getirmeliyiz. Piyasa engellerini kaldırmalıyız. İş dünyasının ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünün geliştirilmesini teşvik etmeliyiz.

“Temel öncelik rekabetçiliğin artırılması”

Eğitim-istihdam bağlantısını güçlendirerek vasıf uyumsuzluğunu gidermeliyiz. Beyin göçünü durdurmalıyız. Aksi hâlde global trendleri kaçırırız. Dijital dönüşüm ve yeşil dönüşüm Avrupa’nın da geleceğini şekillendiren iki temel dinamik. Geçtiğimiz hafta Avrupa İş Dünyası Konfederasyonu BusinessEurope Başkanlar Konseyi Madrid Zirvesi’ndeydik. Avrupa iş dünyası açısından da temel öncelik rekabetçiliğin artırılması. TÜSİAD olarak misyonlarımızdan birisi de ülkemizin iş dünyasını yurt dışında temsil etmek. Dünya piyasalarında ülkemizin ekonomik çıkarlarını korumak için çalışıyoruz.

Seçimler sonrası dönemde Türkiye-AB ilişkilerinin canlandırılması ve somut bir zeminde ilerlemesi hem bizim hem de Avrupa’nın ortak menfaatini oluşturuyor. Türkiye doğu-batı aksında Çin’den Almanya’ya kadar; kuzey-güney aksında ise Rusya’dan Suudi Arabistan’a geniş bir coğrafyadaki en etkili bölgesel güç. Bu özelliğiyle tüm Avrupa’nın rekabetçiliğine ve açık stratejik özerkliğine katkı sağlama potansiyeline sahip. Net-sıfır sanayi yapılanmasından Gümrük Birliği’nin güncellenmesine kadar gelecek odaklı pek çok başlıkta zaman kaybetmeden harekete geçilmeli. Stratejik alanlarda Türkiye-AB iş birliği ortak menfaatler doğrultusunda derinleştirilmeli.

İstikrarlı, dirençli ve sürdürülebilir yeni dünya düzeni için AB ile entegrasyon perspektifini koruyarak ortak yol haritası belirlenmeli. Üyesi olduğumuz BusinessEurope zirvesinde ve bu zirve çerçevesinde yaptığımız temaslarda tüm bu noktaları vurguladık. BusinessEurope, Avrupa’nın açık stratejik özerkliğinin ve ekonomik direncinin artırılması için yaptığı öneriler arasına Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin, yeşil ve dijital dönüşüm politikalarını da kapsayarak güncellenmesini de almış bulunuyor.

Avrupa’da yeşil ve dijital dönüşüm gündemi Türkiye için çok önemli. Tedarik zincirlerinin kısaltılması, çeşitlendirilmesi, yakın coğrafyaya ve ortak değerlerin paylaşıldığı ülkelere taşınması, ülkemiz için birçok fırsat barındırıyor. Uluslararası güç dengelerinin ne yönde değişeceği konusunda farklı görüşler var. Tüm bu unsurları bir arada ele aldığımızda ilkeler ve kurallar bazlı dış politika önemli hâle geliyor. AB bir siyasi ve ekonomik istikrar, barış ve güvenlik projesi. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, AB ile vize serbestisinin hayata geçirilmesi gibi alanların, yeni hükümetin icraatında yer bulacağına inanıyoruz.

Hepimizi derinden sarsan deprem felaketini konuşmamda en sona bırakmış olmam, konunun öncelik sıralamasında sonda yer almasından kaynaklanmıyor. Tam tersine en çok aklımızda bu konu kalmalı. Seçim süreci deprem gündemini geri plana itmişti. Şimdi dikkatlerimizi yeniden bu konuya çevirmeliyiz. Gerek yaşadığımız depremin yaralarını sararak bölgenin eskisinden de daha iyi bir biçimde ayağa kaldırılması, gerekse de İstanbul depremine hazırlanmamız açısından deprem en hayati konumuz.

Deprem görev gücümüz iki senedir Marmara depremine dönük olarak iş dünyasının bilinçlendirilmesi konusunda çalışmalar yapıyor. Anladık ki gerçek beka sorunu, deprem. Hem merkezi hem de yerel yönetim düzeyinde birçok konuyu yeniden ele almamız gerekiyor. Deprem öncesinde kentleri depreme dirençli hâle getirmeliyiz. Gerçekleşmesi kaçınılmaz olan depremler sonrasında da yardımları hızlı ve etkin biçimde yapabilmeliyiz. Bunun için yeni bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Bu yaklaşımın ana unsurunu da yönetişim konuları oluşturuyor. Kurumlarımızı ve kurallarımızı güçlendirerek afet yönetiminde planlı ve katılımcı bir süreci hayata geçirelim.

“Elimizden gelenin en iyisini yapmaya; üretime, yatırıma, ihracata, ülkemiz için değer yaratmaya devam edeceğiz”

Bu nedenle siyasi kutuplaşmanın ve kısa vadeli önceliklerin, bu gerçek beka sorununu gölgelemesine izin vermeyelim. Deprem bölgesinin yaralarını sarmak için var gücümüzle çalışmaya devam edelim. Marmara bölgesi için hazırlıklarımızı da süratle tamamlayalım. Deprem deyince aklıma Voltaire’in ‘Candide’ ya da ‘İyimserlik’ başlıklı kitabı geliyor. Aydınlanma çağının en önemli isimlerinden olan Voltaire bu kitabı 1755 yılındaki Lizbon depreminin ilhamı ile yazar. Candide, bir felaketten diğerine savrulurken iyimserliğini hep korumaya çalışır.

Sonunda Candide, İstanbul’da bir bahçıvanla yaptığı konuşmadan, insanın dünyasını iyileştirmesinin, herkesin elinden gelen işin en iyisini yapması ve üretmesiyle mümkün olduğunu anlar. Biz de yurdunu çok seven iş insanları olarak üretiyoruz, yatırım yapıyoruz, istihdam yaratıyoruz, iş ve aş sağlıyoruz. Elimizden gelenin en iyisini yapmaya; üretime, yatırıma, ihracata, ülkemiz için değer yaratmaya devam edeceğiz. El birliğiyle ülkemizi ikinci yüzyılında hak ettiği yere taşıyacağız. Bizim iyimserliğimiz, ülkemizin geleceğine duyduğumuz güvenden geliyor. Bu memleket bizim, hepimizin.”

Paylaşın

TÜSİAD Başkanı Turan’dan “Kadın Hakları” Vurgusu

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Turan, “Türkiye’de kadın hakları dendiğin akla maalesef kadın cinayetleri ve kadına yönelik erkek şiddeti geliyor. Şiddete sıfır tolerans ilkesiyle 6284 sayılı yasamızı tavizsiz uygulamalıyız. İstanbul Sözleşmesi’ne de en kısa sürede dönmeyi diliyoruz” dedi ve ekledi:

“Kadın – erkek eşitsizliğinin giderilememsinin bir nedeni siyasette kadın temsilinin çok düşük olması. Türkiye’de kadınlar seçme ve seçilme hakkının birçok gelişmiş ülkeden önce almış olsa da günümüzde kadınların Meclis’te temsil oranı şu anda 118’inci sıradayız. Dünya ortalamasının altına seyrediyoruz.”

Türkiye Araştırmacılar Derneği’nin (TÜAD) 26’ncı Araştırma Zirvesi, bugün İstanbul’daki Hilton Bosphorus’ta düzenlendi.

Kısa Dalga’nın aktardığına göre, ‘Geleceği İnşa Etmek’ başlıklı oturumda konuşan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan, Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından ülke olarak seferberliğe gidilerek güzel bir dayanışma örneği sergilendiğini ifade etti.

Turan, ‘parlak geleceğe’ ulaşırken refahın bireylerle paylaşması gerektiğini belirterek 100 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk ve kurucuların ‘yeniden biz olma’ hikayesi yazdığını dile getirdi.

“Parlak bir geleceğe hiçbir bireyi geride bırakmadan ulaşamaz mıyız?” diye soran TÜSİAD başkanı, “İkinci Yüzyıl’da refahın dağıldığı, insani kalkınmanın sağlandığı bir ülke hayal ediyoruz” dedi.

Turan, “Milletimizin bugün mutlu olmasının yolu, kalkınmayla beraber, ekonomik gelişmeler, toplumsal adaletten uluslararası toplumun saygın bir üyesi olmaktan ve insanlığı tehdit altına bırakan küresel ısınmaylam mücadele etmekten geçiyor” ifadesini kullandı.

Turan, günümüzde kalkınmanın esas sürükleyicisini yer altı kaynakları veya binalar olmadığını, bunların bir anda nasıl yok olabileceğinin görüldüğünü belirterek kalkınmanın kurumlar üzerine inşa edilmesinin gerektiğini dile getirdi.

TÜSİAD başkanı, dünya ticaretinde yüksek teknolojili ürün ve hizmetlerin payı artarken, düşük ücret, düşük beceri ve düşük tekonolojiyle üretilen ürünlerin payının azaldığını belirterek “Türkiye’nin yüksek teknoloji ihracatındaki payı 2013’ten beri azalıyor. Yüzde 3 seviyelerini aşamıyor” dedi.

Turan, şunları kaydetti: “Türkiye’de kadın hakları dendiğin akla maalesef kadın cinayetleri ve kadına yönelik erkek şiddeti geliyor. Şiddete sıfır tolerans ilkesiyle 6284 sayılı yasamızı tavizsiz uygulamalıyız. İstanbul Sözleşmesi’ne de en kısa sürede dönmeyi diliyoruz.

Kadın – erkek eşitsizliğinin giderilememsinin bir nedeni siyasette kadın temsilinin çok düşük olması. Türkiye’de kadınlar seçme ve seçilme hakkının birçok gelişmiş ülkeden önce almış olsa da günümüzde kadınların Meclis’te temsil oranı şu anda 118’inci sıradayız. Dünya ortalamasının altına seyrediyoruz.”

Paylaşın

TUSİAD Başkanı Orhan Turan’dan “Büyüme Modeli’ne Eleştiri

TÜSİAD Başkanı Orhan Turan, “Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında, refah ve istihdam yaratmakta zorlanan bir büyüme modeli, düşük teknolojili ürünlere sıkışmış, katma değeri düşük, ithalata bağımlılığı yüksek, bölgeler itibariyle dağılımı dengesiz bir üretim yapısı, kalite ve itibar sorunu yaşayan kurumsal yapılar ülkemizin uluslararası arenada rekabet gücünü destekleyici mahiyette değildir.” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Üstelik, küresel gelişmeleri dikkate aldığımızda, bunlara ilaveten yeni alanlarda da dönüşümü sağlayacak bir dizi önlemi zaman kaybetmeden hayata geçirmeliyiz.”

Yaklaşan seçimler öncesi ekonomiye ilişkinde Turan, “Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, seçim sonrası ile öncesi arasındaki ekonomik koşulların ve politikaların farklılaşması olası. Seçimler öncesinde küresel ekonomi zayıfken ve özellikle birçok AB ülkesinde resesyon dinamikleri gündemde iken Türkiye ekonomisinde iç talebe bağlı büyüme sürecinin desteklendiği bir dönem yaşayacağız” ifadelerini kullandı.

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Orhan Turan, Koç Üniversitesi-TÜSİAD Ekonomik Araştırma Forumu (EAF) tarafından bugün düzenlenen “2023 Yılında Türkiye Ekonomisi” başlıklı panelin açılışında konuştu. Turan’ın konuşmasından öne çıkan bölümler şöyle:

“Yeni bir yıla başlarken tüm ekonomi dünyası o yılın ekonomik trendlerini ve öngörülerini merakla bekler. 2023 bu açıdan daha da dikkat çekici bir yıl. Küresel ekonomiye ilişkin riskler ve belirsizlikler çok yüksek; Türkiye ekonomisi açısından da 2023’e düşmekte olsa da hala çok yüksek olan bir enflasyon oranı, büyümede yavaşlama, dış açık ve kamu açığında artış ile giriyoruz.

2023’ün ilk yarısında sıkı para politikasının etkisiyle Avrupa ve birçok gelişmiş ülkede resesyon tahmin edilirken ABD’de de büyümenin çok zayıf olması bekleniyor. Yılın ikinci yarısından itibaren ise izlenen sıkı para politikasının enflasyonu düşürmekte etkili olmasına paralel olarak dünya ekonomisinde zayıf da olsa yeniden bir büyüme süreci başlayacak.

2023’ün birinci ve ikinci yarısında ekonomik koşulların ve politikanın farklı olması Türkiye için de olası. Her şeyden önce küresel dinamikler ülkemizde de etkisini gösterecek. Finansal koşullarda yıl boyunca bir gevşeme olmasa da yılın ikinci yarısında dünya ekonomisinde büyümenin bir miktar hızlanacak olması ihracat talebinde bir canlanmayı muhtemel kılıyor.

Ancak Türkiye ekonomisi açısından 2023’e iki alt dönemde bakma ihtiyacının bir nedeni de milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçimleri. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, seçim sonrası ile öncesi arasındaki ekonomik koşulların ve politikaların farklılaşması olası. Seçimler öncesinde küresel ekonomi zayıfken ve özellikle birçok AB ülkesinde resesyon dinamikleri gündemde iken Türkiye ekonomisinde iç talebe bağlı büyüme sürecinin desteklendiği bir dönem yaşayacağız.

Yılın ikinci yarısında ise küresel ekonomide görülecek nispi olumlu gelişme, Türkiye ekonomisinde  makroekonomik istikrarı ve yapısal reformu önceleyen politikaların uygulanması açısından nispeten olumlu bir ortam yaratacak.

2023’ün ikinci yarısında dünya gibi Türkiye’nin de normalleşme sürecine girmesi gerekecek. Bunun en önemli koşulu da enflasyonun düşürülmesi ve ekonomik istikrarın tesis edilmesi. Enflasyonun çıkmış olduğu çok yüksek seviyelerden baz etkisiyle beraber düşme sürecine girmiş olmasını bir fırsat olarak değerlendirmek mümkün. Ancak enflasyonu düşürmede makro ihtiyati tedbirlerin para politikasının ikamesi olamayacağı noktasından hareketle para politikasını enflasyonla mücadele çerçevesinde formüle etmek, maliye politikasını enflasyonla mücadeleyi destekleyici mahiyette kurgulamak gerekiyor.

2023 yılını Türkiye açısından önemli kılan bir başka boyut da bu sene cumhuriyetimizin kuruluşunun yüzüncü yılı olması. Bu durum, neredeyse ilk yüzyılın geneline damga vurmuş olan bir dizi yapısal sorunumuzu, çözme iradesiyle ele almak için bir fırsat veriyor. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında, refah ve istihdam yaratmakta zorlanan bir büyüme modeli, düşük teknolojili ürünlere sıkışmış, katma değeri düşük, ithalata bağımlılığı yüksek, bölgeler itibariyle dağılımı dengesiz bir üretim yapısı, kalite ve itibar sorunu yaşayan kurumsal yapılar ülkemizin uluslararası arenada rekabet gücünü destekleyici mahiyette değildir. Üstelik, küresel  gelişmeleri dikkate aldığımızda, bunlara ilaveten yeni alanlarda da dönüşümü sağlayacak bir dizi önlemi zaman kaybetmeden hayata geçirmeliyiz.

Uyum sağlamamız gereken alanların başında iklim değişimi ile mücadele geliyor. Bu çerçevede sıfır karbon hedefi doğrultusunda bir dizi adımı atmak, döngüsel ekonomiden ve yeşil üretim tekniklerinden daha fazla yararlanmak, fosil enerji kaynaklarından yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişi hızlandırmak ve enerji tasarrufu ve enerji verimliliğini artırmak önümüzdeki dönemin ekonomi politikası öncelikleri arasında yer almalı.

Ekonomik ve toplumsal hayatta dijital dönüşüme uyum sağlamak için de altyapıdan becerilere, bilim ve teknoloji politikalarından yatırım ortamına bir dizi alanda hızlı ve kapsamlı adımlar atmalıyız.

Kısacası çok konuştuğumuz ama şimdiye kadar ertelediğimiz yapısal reformları bir an önce tamamlamamız gerekiyor. Bu reformlar hem istikrarsızlığın adeta yeni normal haline geldiği küresel düzende rekabetçiliğimizi korumak açısından hem de özlemini çektiğimiz refah seviyesine ikinci yüzyılımızda ulaşmak açısından belirleyici önemde.”

Paylaşın

TÜSİAD Başkanı Orhan Turan’dan ‘Kur Krizi’ Uyarısı

TÜSİAD Başkanı Orhan Turan, “Önümüzdeki yıl öngörülerimizi enflasyonun tek haneye inmesini hedefleyen politikaların uygulandığı, Türk lirasının istikrara kavuştuğu, iş hayatına dönük sırf mevzuat değişikliklerinin yerini kuralların öngörülebilir olduğu bir iş ortamının aldığı, yüksek enflasyonun erittiği satın alma gücünün yeniden toparlanıp iç talebin canlandığı, büyümenin de hızlandığı bir konjonktür süslüyor” dedi.

Haber Merkezi / 2023’ün seçim yılı olacağını kaydeden Turan konuşmasını şöyle sürdürdü: “Enflasyondan ve işsizlikten zarar gören özellikle sabit ve dar gelirliler açısından ekonomik koşullar zorlayıcı. 2023’te büyümenin hızlandırılması gerekiyor fakat makro dengeleri bozmadan büyümenin hızlandırılabilmesinin önünde de çeşitli kısıtlar yer alıyor olması, ekonomik politikanın hareket alanını epey daraltıyor. Büyümedeki hızlanma cari açığın bozulmasına, bu da kur üzerinde baskı ve kur üzerinden enflasyonun hızlanmasına yol açma riski yaşıyor. Bu nedenle ekonomi politikalarının büyük bir dikkat ve beceriyle uygulanması gereken bir yıla giriyoruz. 2023 makroekonomik istikrarın test edildiği bir yıl olmak durumunda.”

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) ile Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED) işbirliğinde, Marmara ve İç Anadolu Sanayici İş Adamları Derneği (MARSİFED) ev sahipliğinde Bursa’da “Anadolu Buluşmaları Toplantısı” yapıldı. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan, toplantıda yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Bursa çok uzun yıllardır ülkemiz sanayinin önemli merkezlerinden birisi. Ülkemizin en yüksek ihracatını gerçekleştiren şehirlerimizden. İhracatın çok büyük bir bölümünü de sanayi ürünleri oluşturuyor. Bursa Organize Sanayi Bölgesi Türkiye’nin ilk organize sanayi bölgesi olma özelliğini taşırken, TÜSİAD’dan sonra kurulan ikinci sanayici ve iş insanları derneği de yine bu köklü şehirde hayata geçmişti.

Ana sanayiye can veren tedarik sanayimiz için de Bursa’da çok önemli bir ekosistem ve birikim var. Hem sanayi üretimi, hem de fikir üretimi ve ortak akıl açısından zengin bir kültüre sahip. Biz de bugün, bu birikimden yararlanmak için buradayız. Ülkemiz için kurduğumuz hayali sizlerle paylaşmak ve görüşlerinizi almak istiyoruz.

Yeni bir yılı bitirip bir yenisine girmeye hazırlanıyoruz. Sözlerime geçtiğimiz yılın kısa bir değerlendirmesi ve gelecek yıla ilişkin görüşlerimle başlayayım.

2022’ye covid pandemisini geride bırakıyor olmanın getirdiği iyimserlikle başlamışken Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi, tüm dünyada derin ekonomik ve jeopolitik sonuçlar yarattı. Başta enerji olmak üzere, artan hammadde fiyatlarının tırmandırdığı enflasyon ve başlıca merkez bankalarının para politikasını sıkılaştırıp faiz oranlarını artırma sürecine girmesi, büyümede yavaşlamaya yol açtı. Bu gelişmeler Türkiye’yi de etkiledi. Kur şokları ve döviz kurunun kontrol edilmesi amacıyla getirilen düzenlemeler, faizi tek basamağa düşürmeye odaklı para politikası ve bunların sonucu olarak yükselen enflasyon 2022’yi şekillendirdi. 2022’ye hızlı bir büyüme, aşırı dalgalı bir kur ve yüksek enflasyon ile başlamıştık. Yılı; kurdaki dalgalanmanın azaldığı, enflasyonun seviye olarak yüksek olmakla birlikte artışının durduğu, ama ihracat artışının da durduğu ve büyümenin yavaşladığı bir konjonktür ile bitiriyoruz.

2022 yılında, enflasyon ve kur gibi temel makroekonomik değişkenlerde artan istikrarsızlığın ve belirsizliğin yanı sıra düzenleme belirsizliği de iş hayatında öngörü yapmayı ve karar almayı zorlaştırdı. 2022’de çok sayıda mevzuat değişikliği oldu. Bu değişiklikler bankacılık ve reel sektörün davranışlarını etkiledi.  Faiz oranlarındaki düşüşe rağmen, reel sektörün finansmana erişimi zorlaştı. Artan hammadde fiyatlarıyla ithalatın faturası artarken, küresel resesyonla ihracat yavaşlamaya başladı. Dış ticaret açığı ve cari açık yükseldi. 2022’nin üçüncü çeyreğinde büyüme bir önceki çeyreğe göre %0.3 daraldı.

Önümüzdeki yıl öngörülerimizi ise; enflasyonun tek haneye inmesini hedefleyen politikaların uygulandığı, TL’nin istikrara kavuştuğu, iş hayatına dönük sık mevzuat değişikliklerinin yerini, kuralların öngörülebilir olduğu bir iş ortamının aldığı, yüksek enflasyonun erittiği satın alma gücünün yeniden toparlanıp iç talebin canlandığı, büyümenin hızlandığı bir konjonktür süslüyor.

Ancak 2023 seçim yılı ve bütün seçim yıllarında olduğu gibi öngörü yapabilmek zor.

Enflasyondan ve işsizlikten zarar gören özellikle sabit ve dar gelirliler açısından ekonomik koşullar zorlayıcı. 2023’te büyümenin hızlandırılması gerekiyor. Fakat, makro dengeleri bozmadan büyümenin hızlandırılabilmesinin önünde çeşitli kısıtlar yer alıyor olması, ekonomi politikasının hareket alanını epey daraltıyor. Büyümedeki hızlanma cari açığın bozulmasına, bu da kur üzerinde baskı ve kur üzerinden enflasyonun hızlanmasına yol açma riski taşıyor. Bu nedenle ekonomi politikalarının büyük bir dikkat ve beceriyle uygulanması gereken bir yıla giriyoruz. 2023 makroekonomik istikrarın tesis edildiği bir yıl olmak durumunda. 2023 aynı zamanda cumhuriyetimizin ikinci yüzyılının da başlangıcı. Bu nedenle, 2023 ikinci yüzyılımızda geleceğimizin inşası açısından da önem taşıyor.

TÜSİAD olarak gelecek hayallerimizi, geçtiğimiz sene 50. kuruluş yıl dönümümüz vesilesi ile yaptığımız “Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” adlı çalışmamızda müreffeh, saygın, adil ve çevreci bir Türkiye olarak tanımlamıştık. Bu hedeflerin yakalanmasında üç unsurun önemli olduğunu vurgulamıştık: İnsan, bilim ve kurumlar…

Günümüzde refahın asıl belirleyicisi ne yer altı kaynakları, ne fiziksel sermaye, ne de ucuz emeğe dayalı üretimdir. Yer altı kaynaklarına dayanarak zenginleşmiş ülkeler bulunmakla birlikte, gelişmiş ülke olmak için bu tek başına yeterli değildir. Toplumların refahının en önemli belirleyicileri maddi olmayan kaynaklarıdır. Biz geleceği inşa çalışmamızda bu maddi olmayan kaynakları şöyle tanımladık:

eğitimle insanımızın yetkinliklerinin geliştirilmesi;

bilim-teknoloji ve inovasyona önem verilmesi;

ekonomiden demokrasiye kadar tüm alanlarda güvenilir ve kapsayıcı kurumlar ve kuralların yerleşmesi.

Ancak ve ancak bu alanlarda eş zamanlı ilerleme kaydettiğimiz takdirde, sürdürülebilir kalkınmayı başarabiliriz. Refah artışında yeni bir atağı başlatabilir, toplumun tüm kesimlerini kapsayarak gelişebilir, büyüyebiliriz.

Bu çalışmada yer verdiğimiz 105 ülkeyi kapsayan ekonometrik analiz şunu gösteriyor. İnsani gelişim, bilim teknoloji ve kurumlarda, kendimizi OECD ortalamasına çıkarmak için gereken adımları atabilirsek, 20 yıl içinde kişi başı millî gelirimizi 30 bin dolar seviyesine yükseltebileceğiz. Bu neredeyse 3 katı bir artış demek. Fakat altını çizmek isterim ki, hedefimiz sadece zenginlik değil, bu üç alanda büyük ilerlemeler kaydederek, gelişmiş, saygın, adil ve çevreci bir Türkiye’yi birlikte inşa etmek olacaktır.

21. yüzyılda koyduğumuz hedeflere ulaşmanın yolu insanı odağa alan, yani toplumsal dönüşümü gerçekleştirmeyi hedefleyen bir kalkınma modelinden geçiyor.

Düşük ücret ödenen niteliksiz işgücünün, düşük teknoloji kullanarak ürettiği ürünleri, düşük kurla dünya pazarlarına satarak ekonomik gelişme sağlanması anlayışı artık tarih oldu. Bundan yarım asır önce, özellikle Doğu Asya ülkelerinin uygulamış olduğu düşük kur- düşük ücrete dayalı ihracata dönük sanayileşme modeli ile bu ülkeler hızlı bir gelişme göstermişlerdi. Ancak içinde bulunduğumuz dijitalleşme çağında bu modelin artık rekabet şansı hiç yok.  Bugünün ekonomisi, ileri teknoloji ile üretilen yüksek katma değerli ürünler üzerine kurulu. Bu da nitelikli, üretken, yenilikçi insan kaynağı ile mümkün. Sanayinin kalbi Bursa, teknolojik dönüşümün taşıdığı hayati önemin çok farkında olan ve başarılı uygulamaları örnek olan bir şehir.

Nitelikli insan kaynağını yetiştirmek için de, eğitim felsefemizi yeni bir anlayışa ele almamız gerekiyor. Eğitimin her kademesinde nicelik kadar niteliğe de öncelik veren, her bir çocuğumuz ve gencimiz için kaliteli eğitime erişimi mümkün kılan bir eğitim sistemini tam anlamıyla kurgulamak ve uygulamak gerekiyor.

Analitik, eleştirel, yenilikçi düşünmeyi odağa alacak, ihtiyaç duyulan teknik, dijital ve sosyo duygusal becerileri en iyi seviyede kazandıracak şekilde eğitim sistemimizi değiştirmemiz gerekiyor. Ayrıca, yetişmiş nitelikli insan kaynağını korumamız, çalışanların iş memnuniyeti açısından ihtiyaç ve beklentilerini gözetmemiz de çok önemli.

Bu açıdan refahın daha adil paylaşımı önümüzdeki dönemin toplumsal dinamikleri açısından önem taşıyacak. Nüfus dilimleri, bölgeler ve sosyal sınıflar arasındaki refah uçurumları, toplumsal sürdürülebilirlik açısından yarattığı riskler kadar, ekonomik büyüme sürecinin nitelikleri açısından da sorunludur.

Toplumsal dönüşümün ülkemiz açısından çok kritik bir boyutu, hiç şüphesiz toplumsal cinsiyet eşitliği. Toplumun yarısını oluşturan kadınların, toplumda kendi hakları olan konuma gelmelerinin önündeki tüm engelleri kaldırmalıyız. Kadına yönelik şiddet başta olmak üzere, eşitsizliği doğuran ve besleyen tüm sorun alanlarına karşı harekete geçmeliyiz. Eğitimde, çalışma hayatında, yönetim kademelerinde, siyasi hayatta, kısacası, toplumsal yaşamın her alanında kadınların erkeklerle eşit fırsatlara ve eşit temsile sahip olmasını gözetmeliyiz. Örneğin, Yönetim Kurullarında hiç kadın üye yoksa, bu durumu sorgulamalı ve değiştirmeliyiz.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına girerken insanı odağa alan bu kalkınma yaklaşımını bilimsel ve teknolojik ilerlemeye vereceğimiz önem ile bütünleştirmemiz gerekiyor. Az önce işaret ettiğim gibi, günümüzde ekonomik gelişme de, bilime ve teknolojiye daha fazla önem vermeyi gerektiriyor.

Yirmibirinci yüzyılda ekonomik gelişmeyi ikiz dönüşüm olarak adlandırılan iki büyük dinamik şekillendiriyor: dijital dönüşüm ve yeşil dönüşüm.  TÜSİAD olarak ikiz dönüşümün, ülkemizin rekabetçiliği ve ekonomik olarak gelişmiş bir ülke olma hedefimiz için en büyük fırsat alanlarından biri olduğuna inanıyoruz.

Geçtiğimiz sene ülkemizin onayladığı Paris Anlaşması ve Avrupa Birliği’nin Avrupa Yeşil Mutabakatı iklim değişikliği ile mücadelede önümüzdeki süreçte atmamız gereken adımları tarifliyor. İklim krizi sürdürülebilir üretim ve tüketim yöntemlerini içselleştirmemizi; bu yönde Ar-Ge ve inovasyon çalışmalarına ağırlık vermemizi mecburi kılıyor.

Yeşil dönüşüm yolculuğunda karbon ayak izini azaltma faaliyetleri şirketlerimize enerji verimliliği, maliyet kontrolü ve risk azaltma gibi birçok fayda sağlıyor.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılının inşasında insani gelişme ve bilimsel ilerlemeyi tamamlayacak unsur ise iyi tasarlanmış kurum ve kuralların mevcudiyetidir. Bu kurumların başında ise hukukun üstünlüğü gelir. Hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi ve demokratik standartların yükseltilmesi; hem toplumsal kapsayıcılığın geliştirilmesi açısından, hem de bilimsel ve teknolojik ilerlemenin de temelini oluşturan ifade özgürlüğünün korunması açısından tartışılmaz önemdedir.

Cumhuriyetimizin 100. yılına girerken, Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere bıraktığı çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma hedefiyle Türkiye’nin aydınlık geleceğine inanıyoruz. Küresel ve ülke gündemlerinin getirdiği tüm zorluklara rağmen;

Cumhuriyetimizin değerlerinden güç alan,

demokrasisini sağlamlaştırmış,

kurumlarını kapsayıcı ve güvenilir hale getirmiş,

kadını, erkeği, çocuğu, genci, yaşlısı, işçisi, işvereni ile geleceğe umutla bakan bir ülke olma azmiyle yürürsek, hayal ettiğimiz geleceği hayata geçirebiliriz.

İş dünyasının bağımsız ve gönüllü sivil toplum örgütleri olarak üzerimizdeki sorumluluk çok büyük.

Laik hukuk devleti, katılımcı demokrasi ve özgürlük anlayışının, kurallı piyasa ekonomisinin tam anlamıyla yerleşmesi doğrultusunda çalışıyoruz.

Bu yolda sivil toplum kuruluşlarının, özellikle iş dünyası STK’larının kendi bölgelerinde ve sektörlerinde önemli bir kanaat önderi olmaları nedeniyle ciddi etkisi olacağına inanıyoruz.

Bu nedenle diyoruz ki Cumhuriyetimizin ikinci yüz yılında, ülkemizin enerjisini serbest bırakalım. Kurumsal yapılarımızda ve kurallarımızda; gelişmiş, adil, saygın ve çevreci bir Türkiye hedefine doğru ilerlemeyi sınırlayan tüm noksanlarımızı hızla telafi edelim.”

Paylaşın

TÜSİAD Başkanı Turan’dan Ekonomi Üzerinden İktidara Sert Eleştiriler

İktidarın uyguladığı ucuz iş gücü strateji hakkında değerlendirmede bulunan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Turan, “Düşük TL ve ucuz iş gücü ile Türkiye’nin rekabet gücünün sürdürülebilir olabileceğini düşünmüyorum” dedi ve ekledi:

“Bu, 50 yıl önce Uzak Doğu’nun stratejisiydi. Rekabetçi kur ucuz, iş gücüyle ihracatı büyütmek. Bunları yaptığınızda 5-6 ay nefes alıyorsunuz ama sürdürülebilir hale getiremiyorsunuz.”

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan, para ve maliye politikalarının iş dünyasına etkisini ve reel sektörün finansmana erişim sorununu değerlendirdi.

‘Bugün en önemli şey nitelikli insan kaynağı’

Bloomberg HT’ye konuk olan Turan, Türkiye’deki istihdam piyasasına ilişkin yaptığı yorumda, katma değerli üretim yapılabilmesi için ara eleman sorununun çözülmesi ve bu konuda bir ulusal stratejinin oluşturulması gerektiğini önerdi.

Nitelikli insan kaynağı olan şirketlerin ileride daha rekabetçi olacağını belirten Turan, “Bugün en önemli şey nitelikli insan kaynağı. Nitelikli insan kaynağını kaybetmeyip, onları Türkiye’ye çekmemiz gerek” dedi.

‘İşveren çalışanını enflasyona karşı korumak zorunda’

Turan 2023 yılı asgari ücret tutarına da değindiği konuşmasında, “Enflasyonun üzerinde, refah payı olan bir asgari ücret artışı olabilir. İşveren çalışanını enflasyona karşı korumak zorunda” ifadelerini kullandı.

Ucuz iş gücü stratejinin uygulanması hakkında değerlendirmede bulunan Turan, “Düşük TL ve ucuz iş gücü ile Türkiye’nin rekabet gücünün sürdürülebilir olabileceğini düşünmüyorum. Bu, 50 yıl önce Uzak Doğu’nun stratejisiydi. Rekabetçi kur ucuz, iş gücüyle ihracatı büyütmek. Bunları yaptığınızda 5-6 ay nefes alıyorsunuz ama sürdürülebilir hale getiremiyorsunuz” dedi.

‘Eylül’den itibaren ihracattaki yavaşlamayı net şekilde görüyoruz’

Turan, ihracatın euro/dolar paritesinden olumsuz etkilendiğini belirttiği konuşmasında, Eylül’den itibaren ihracattaki yavaşlamayı net bir şekilde gördüklerini dile getirdi. Turan, işletme sermayesi ve şirketlerin krediye erişimi hakkında yaptığı değerlendirmede şu ifadeleri kullandı:

“2022’de şirketlerin işletme sermayesi ihtiyacı arttı. Geçen yıl 100 bin dolar işletme sermayesi olan bir şirketin 200, hatta 400 bin dolara ihtiyacı var. Reel sektörün finansmana erişimi rahat olmalı. Son dönemde finansmana erişim ihracatçı firmalar dışında çok kolay değil. Ticari kredilere erişimin rahat olduğunu keşke söyleyebilseydik. Yatırım kredilerine ulaşmak, uzun vadeli kredi almak kolay değil. Şirketler için kredi limitlerinin artması gerek.”

Paylaşın

TÜSİAD Başkanı Turan’dan Yargı Bağımsızlığı Ve İfade Özgürlüğü Vurgusu

TÜSİAD Başkanı Turan, 14. Rekabet Kongresi’nde yaptığı konuşmada, “Küreselde yaşanan sorunlar ve içerdeki hüküm süren makroekonomik istikrarsızlık ister istemez dikkatleri bugünü kurtarmaya getiriyor” dedi ve ekledi: Küresel likiditenin azalması ve maliyetinin yükselmesi, ABD ve Çin’deki yavaşlama ve Avrupa’yı tehdit eden ekonomik daralma ülkemiz açısından da ekonomik ufku belirginsizleştiriyor.

Haber Merkezi / Turan, konuşmasının devamında, “Bu koşullar altında ihracat ve büyüme perspektiflerin zorlaşması, dış açığının finansmanının sıkıntıya düşmesi ihtimali de yükseliyor. Nitekim büyüme göstergeleri yavaşlıyor, ihracat hız kesiyor, cari açık yükseliyor. Ekimde ihracatın artışı yüzde 2, eğer altın ihracatını çıkarırsak eksi 3” ifadelerini kullandı.

Konuşmasında yargı bağımsızlığına ve ifade özgürlüğüne vurgu yapan Turan, “Ekonomideki öngörü ufkunun uzaması ve ülkenin geleceğine güven duyulması sadece ekonomik politikalar ile elde edilemez. İş, bireysel ve toplumsal yaşamın tüm alanlarında güvenilir ve kapsayıcı kurumları ve kuralları hayata geçirmeden, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, kuvvetler ayrılığı, denetleyici ve düzenleyici kurumların özerkliği gibi alanlarda ilerleme sağlamadan, ekonomimizi yeşil ve dijital dönüşüme hazırlayarak adımları rahatlıkla atabileceğiniz bir zemin olmayacaktır” dedi.

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Orhan Turan, 14. Rekabet Kongresi’nde konuştu. Turan’ın konuşması şöyle:

“Bundan üç sene önce Çin’de ortaya çıkan, Covid-19 adını verdiğimiz virüs en önemli gündemimizdi. Bilim, teknoloji, inovasyon ve uluslararası işbirliği ile son yüzyılın en büyük salgınını hep birlikte aşmak için insanüstü bir çaba sarf ettik. Geçtiğimiz yaz hem ülkemizde hem de dünyanın dört bir tarafında meydana gelen yangın, sel gibi aşırı iklim olayları bize tek tehdidin virüs olmadığını bir kez daha hatırlattı. Salgının ve iklim olaylarının yarattığı sosyal ve ekonomik etkileri atlatmak için uğraşırken senenin başında Rusya-Ukrayna savaşı ile gündemimiz bir kez daha sarsıldı.

Bütün bu gelişmeleri üst üste koyduğumuzda, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ortaya çıkan küresel düzende büyük kırılmalar olduğu tespitini yapabiliyoruz. Hüküm sürmüş olan küresel entegrasyon, istikrar ve bolluk dönemi, ülkemizin de avantajına olmuş, bu dönemde küresel rekabet gücümüzü pekiştirmiş, dünya ekonomisinden aldığımız payı artırmış, vatandaşlarımızın refah düzeyini yükseltmiş, toplumsal adaletsizlikleri bir nebze olsun geriletebilmiştik. Bugün, bizim gibi ülkeler için olumlu koşullar yaratmış olan bu küresel ortamın geride kaldığı, çatışma, istikrarsızlık, belirsizlik ihtimalinin güçlendiği bir dönemdeyiz. Dünyanın karşı karşıya olduğu zorlukların yanı sıra iklim değişikliği, dijitalleşme, göçler ve toplumsal eşitsizlikler bütün ülkeleri politikalarını gözden geçirmeye zorluyor. Bu küresel zorlukların üzerine ülke ekonomimizin yapısal sorunları da ekleniyor.

Küresel gelişmelerin bu kadar hızlı ve sert olduğu günümüzde ülke olarak yeni bir ekonomik kalkınma öyküsü yaratmak için tüm risklere hazırlıklı olurken ortaya çıkabilecek fırsatları da kollamalıyız.

Bu Kongrenin de teması olan “dijital ve yeşil” dönüşüm bu türbülanslı zamanda geleceğin fırsatlarını yakalamanın anahtarları olarak ortaya çıkıyor. Ben de bugün sizlere ülkemizin sürdürülebilir kalkınmasında sektörlerimizin yeşil ve dijital dönüşümünün öneminden bahsetmek istiyorum.

Yüksek enflasyon, enerji, gıda ve tedarik zinciri güvenliği günümüzün en önemli gündem başlıkları arasında yer alıyor. İlk bakışta, bu sorunlar Covid pandemisi ve Rusya-Ukrayna savaşı ile ilişkilendiriliyor olsa da, daha derinde yatan nedenlere baktığımızda küresel ekonominin geçirmekte olduğu yapısal değişimi görüyoruz. Sanayi devrimi sonrasının düşük maliyetli üretim yaklaşımı yerini ekonomilerin çevresel etkilerini temel alan yeşil dönüşüme ve dijital dönüşüme bırakıyor. Küresel ekonomideki bu dönüşümde iklim değişikliği ile mücadeleyi ve ekonomik yapıyı dijital teknolojiler doğrultusunda dönüştürmeyi kalkınma ve ekonomi politikalarının merkezine almak bir zorunluluk haline geliyor. Ülkemizin de bu dönüşümü zamanında ve tüm boyutlarıyla yakalaması için hızla harekete geçmesi gerekiyor.

Avrupa Birliği bir ayağını yeşil dönüşüm, diğer ayağını ise dijital dönüşümün oluşturduğu bu karmaşık sürece “ikiz dönüşüm” adını veriyor. Bu iki boyutu ve ülkemizin ikiz dönüşüme ayak uydurması ihtiyacını biraz açmak istiyorum.

Dijital teknolojiler ekonomide tektonik değişimlere yol açıyor. Üretim yöntemleri, tüketim kalıpları, çalışma biçimleri, endüstriyel ilişkiler hızla değişiyor dönüşüyor. Endüstriyel nesnelerin interneti, robotik, otonom araçlar, yapay zeka, veri analitiği ve bulut teknolojileri gibi yeni teknolojiler büyük bir hızla yaygınlaşıyor. Bu teknolojileri başarıyla uygulayan firmalar verimliliği büyük ölçüde artırıp pazar paylarını büyütürken bu dönüşüme ayak uyduramayan firmalar rekabet güçlerini korumakta zorlanıyorlar. Bu da dijital dönüşümü KOBİ’ler açısından çok kritik bir noktaya taşıyor.

Ülkemizde istihdamın %70’ten fazlasını oluşturan KOBİ’lerin bu dönüşüme sağlıklı bir şekilde ayak uydurabilmesi, dijital dünyanın getireceği riskleri fırsata çevirmeleri için bir imkan sağlayacak. Bu fırsatın açılabilmesi için finansmana erişim ve fiziki ve yasal altyapının iyileştirilmesi kadar kültürel ve organizasyonel dönüşümün sağlanması da gerekli. Sanayi ekosisteminin gelişmesine yönelik birçok hızlandırıcı programın hayata geçirildiğini görmekten mutluluk duyuyoruz. Bu kapsamda, KOBİ’lerin geliştirdiği dijital çözümlerin takip edilmesi, şirketlerin teknoloji ihtiyaçlarının anlaşılması ve farklı ölçekteki şirketleri bir araya getirecek işbirliği alanlarının geliştirilmesi de oldukça önemli. TÜSİAD olarak biz de 2018 yılından bu yana TÜSİAD SD2 Programı ile şirketlerin birlikte çalışmalarını ve birlikte üretmelerini destekliyoruz. TÜSİAD SD2 KOBİ’lerimizin geliştirdiği geniş bir dijital çözüm yelpazesinin doğru adreslere ulaştırılmasına olanak sağlıyor.

Günümüzde otomotivden enerjiye, sanayiden askeri donanıma kadar pek çok sektörün bel kemiğini yazılım ürünleri oluşturuyor. Bugün dünyanın en büyük 10 şirketinden 7’si teknoloji firması.1 Son 10 yılda internet, mobil telefonlar ve artan kurumsal BT yatırımlarının etkisiyle birçok dijital sektör doğdu. Bu sektörlerin toplam büyüklüğü, yazılım sektörünün dört katına yaklaştı. Büyüme hızı ise yazılım sektörünün üç katı seviyesinde.2

Dijital teknolojilerin sektörlerde yol açtığı dönüşümlerden en önde gidenlerden birini şüphesiz e-ticaret oluşturuyor. Bu alanda ülkemizde de önemli bir hızlanma görülüyor. 2021 yılının ilk yarısında e-ticaret hacmi geçen yılın aynı dönemine göre reel olarak %49 arttı.

Bulut hizmetleri, nesnelerin interneti, yapay zeka gibi internet tabanlı ekonomik faaliyetlerin trafik hacmi artmaya devam ettikçe; hızlı, kesintisiz ve güvenli bir dijital altyapı ihtiyacı kritik önem kazanıyor. Ülkemizin dijital dönüşüme uyum sağlaması için altyapının geliştirilmesi, bunun için de özel sektör ile işbirliği içerisinde ekosistemin geliştirilmesi için hedeflerin belirlenmesi ve bütüncül politikaların hayata geçirilmesi önümüzdeki en kritik konulardan birisi.

Ekolojik kriz ve iklim değişikliği ile mücadele zorunluluğu bir süredir ekonomilerde yeşil dönüşümü zorluyor. Yeşil dönüşüm sürecinin net sıfır emisyon hedefleri çerçevesinde yatırım, istihdam, rekabet gücü, ekonomik istikrar ve refah üzerinde önemli etkileri var. Yeniden yapılanma hedefleri ülkeler ve bölgeler arasındaki rekabeti keskinleştiriyor. Avrupa Birliği yeni büyüme stratejisi olarak tanımladığı Yeşil Mutabakat ile birlikte pek çok alanda önemli dönüşümleri hedefliyor. Sınırda karbon düzenleme mekanizması, döngüsel ekonomi, sürdürülebilir tarım, enerji verimliliği, tedarik zincirlerinde ESG prensiplerinin yaygınlaştırılması bu dönüşüm alanlarından sadece birkaç tanesi. En büyük ticari partnerimiz olan Avrupa Birliği bu düzenlemeleri hayata geçirdikçe, bizim ekonomimizin de bu süreçten etkilenmesi kaçınılmaz olacak.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Avrupa’da enerji kaynaklarının sürdürülebilirliği endişelerine eklenen jeostratejik riskler, yeşil dönüşüm ihtiyacına yeni bir boyut ekledi. Avrupa’nın 2050’ye dek her yıl 5 milyon ton alüminyum, 5 milyon ton bakır, 800.000 ton lityum ve 300.000 ton çinkoya ihtiyaç duyacağı öngörülüyor4. Jeopolitik çalkantılar ve salgın dönemlerinde yaşanan tedarik sıkıntıları Avrupa’da stratejik hammaddelere olan dışa bağımlılığın azaltılması ve tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi ihtiyacını hızlandırdı.

Dünyamızın içinde olduğu ekolojik sorunlar ve iklim değişimi, yeşil dönüşümü zorunlu kılarken, dijital teknolojiler de yeşil dönüşümü daha mümkün kılıyor.

Araştırmalar bilişim teknolojileri sayesinde 2030’a kadar küresel ölçekte %20 emisyon azaltımı sağlanabileceğini ortaya koyuyor. Yine bilişim teknolojileri ile tarımsal üretimde %30 verim artışı ve gıda israfında %20 azaltım; enerji sektöründe yılda 25 milyar varil petrol tasarrufu ve imalat dahil sekiz sektörde 300 trilyon litreden fazla su tasarrufu sağlamak mümkün.

Bu tabloya baktığımızda TÜSİAD olarak gelecekte ülkemizin rekabet gücünün korunmasının yeşil ve dijital teknolojiler konusunda kat edeceğimiz mesafe ile çok yakından ilişkili olduğunu düşünüyoruz. Bu çerçevede,

  • Sanayimize yeşil ve dijital üretim tekniklerinin entegrasyonu,
  • Enerji verimliliğinin tüm değer zincirinde artırılması,
  • Daha az atığın ve daha fazla değerin yaratıldığı döngüsel yaklaşımıyla ürün ömrünün uzaması

gibi alanlara yönelik Ar-Ge çalışmalarının finansal mekanizmalar aracılığıyla desteklenmesini öncelikli görüyoruz. Yeşil yatırımlar için sürdürülebilir finansman araçlarının çeşitlendirilmesini, kamu-özel sektör ve uluslararası finans kuruluşları arasındaki sinerjinin geliştirilmesini kıymetli görüyoruz.

Küresel ekonominin geçirmekte olduğu yapısal değişim ile birlikte düşük maliyetli üretim yaklaşımının yerini ekonomilerin çevresel etkilerini temel alan yeşil dönüşüme ve dijital dönüşüme bırakması, bunun için de gereken fiziki sermaye ve beşeri sermaye yatırımlarının yapılması gerekiyor. Bir başka deyişle, ekonomi politikalarımızın bu dönüşümü kucaklayabilecek biçimde yeniden formüle edilmesi ihtiyacı ile karşı karşıyayız.

Değişim gerektiren alanların başında işgücü politikaları ve bununla ilişkili olarak eğitim sistemi geliyor. İkiz dönüşüm nitelikli insan kaynağını eskiye oranla daha da önemi kılıyor. İş gücümüzün yetkinliklerini yeni istihdam dinamiklerine göre dönüştürmek en büyük önceliklerimiz arasında yer almalı.

İş yaşamında uzaktan çalışmanın kolaylaştığı, fiziksel sınırların bulanıklaştığı, aynı anda birden fazla çalışmanın mümkün olduğu günümüzün dünyasında aranılan becerilere sahip olanlara duyulan yüksek talep ülkeler arasında nitelikli insan kaynağını çekmek konusunda giderek güçlenen bir rekabete yol açıyor. Bu rekabette iş dünyası olarak bize düşen en önemli görevlerden biri sektör ve ölçek fark etmeksizin genç beyinlerin ülkemiz için katma değer üretmesini sağlamak.

Biz de bu hedef doğrultusunda TÜSİAD İşim Gücüm Geleceğim ücretsiz online eğitim platformumuz ile öğrencilerin ve genç profesyonellerin yeni nesil teknolojiler odağında becerilerin artırılmasına katkı sağlamaya çalışıyoruz.

Ekonomimizin yeşil ve dijital dönüşümünün gerçekleştirilmesi için bu alanlara yapılması gereken yatırımları da geciktirmemeliyiz. Oysa yatırım göstergeleri ekonomideki yapısal dönüşüm ihtiyacını desteklemiyor. Biliyorsunuz, yatırımların iki koşulu vardır: öngörülebilirlik, yani makroekonomik istikrar ve elverişli finansman imkanlarına erişim.

Öngörülebilirliğin de temel belirleyicisi enflasyon oranıdır. Yüzde 85 ile ülkemizin dünyada en yüksek enflasyon oranına sahip altıncı ülke olması ve TL’nin değerinde bir türlü önü alınamayan belirsizlik, ne bugün lehimize olmayan küresel koşullarla mücadele etmemizi, ne de gelecekte yeşil ve dijital dönüşümün sunacağı yeni fırsatlardan yararlanmamızı sağlıyor.

Üstelik yüksek enflasyon sadece son jeopolitik gelişmelerden kaynaklanmıyor. Tam tersine enflasyon dinamikleri son 4-5 yıldır belirgin düzeyde bozuluyor. Enflasyon dinamiklerindeki bozulma geleceğin fırsatlarından yararlanmayı zorlaştırmanın ötesinde artan küresel sıkıntılar karşısında bugün yaşadığımız zorluklarla baş etme imkanlarını da daraltıyor. Yüksek enflasyon şirketler kesimi ve hanehalkları için sürekli olarak belirsizlik, öngörülemezlik, bozulan kaynak tahsisi ve ilave maliyet yaratıyor. Enflasyonla mücadelede topyekun bir seferberlik ilan ederek, para politikasının yanı sıra, mali politikalar ve sektörlere dönük yapısal politikalarla ekonomimiz üzerindeki enflasyon kamburunu atmamız gerekiyor.

Yeşil ve dijital dönüşümünü sağlayacak yatırımların gerçekleşmesi için gereken ikinci koşul ise elverişli finansman imkanlarına erişim.

Düşük faiz oranları, yatırımlar için gereken finansmanın elverişli koşullarda olmasını sağlayan en önemli etken. Ama öte taraftan, yatırımların yapılabilmesi için finansmanın sadece elverişli koşullarda olması değil finansmana erişim de gerekiyor. Yoğun regülasyonlar nedeniyle finansal kesimin kredi vermesi daha da zorlaşıyor. Bankacılarla birlikte, farklı illerimizden birçok iş insanı, üretici, ihracatçı son zamanlarda giderek yoğunlaşan bir şekilde finansmana erişimde yaşanılan sıkıntıları dile getiriyor. Nitekim 2020’den bu yana kredilerde reel gerileme dikkat çekiyor. Politika faiz oranlarının düşürülmesine rağmen, diğer faiz oranlarıyla aradaki ilişki kopmuşsa, krediye erişimde sorunlar varsa, düşük faiz oranları ile yatırımlar finanse edilemiyorsa, üstelik enflasyon ve kurlardaki sorunlar devam ediyorsa düşük faiz politikası ile hangi ekonomik amaçlara nasıl ulaşılacağının bir kez daha ele alınmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Dönüşümün bir diğer ayağını ise kurumsal yapılardaki değişim oluşturuyor. Yeşil ve dijital dönüşümünü sağlayacak yatırımların gerçekleştirilmesi, ekonomide öngörü ufkunun uzaması ve ülkenin geleceğine güven duyulması, sadece ekonomi politikaları ile elde edilemez. İş, bireysel ve toplumsal yaşamın tüm alanlarında güvenilir ve kapsayıcı kurumları ve kuralları hayata geçirmeden, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, kuvvetler ayrılığı, denetleyici ve düzenleyici kurumların özerkliği gibi alanlarda ilerleme sağlamadan, ekonomimizi yeşil ve dijital dönüşüme hazırlayacak adımları rahatlıkla atabileceğimiz bir zemin olmayacak.

Ekonomimizi geleceğe hazırlamak bir yana, küreseldeki sorunlar ve içeride hüküm süren makroekonomik istikrarsızlık, ister istemez dikkatleri bugünü kurtarmaya getiriyor. Küresel likiditenin hem azalması hem maliyetinin yükselmesi, ABD ve Çin’de görülen yavaşlama ve Avrupa’yı tehdit eden ekonomik daralma ülkemizin açısından da ekonomik ufkun belirsizleşmesine yol açıyor. Bu koşullar altında ihracat ve büyüme perspektiflerinin zorlaşması, dış açığın finansmanının sıkıntıya düşmesi ihtimali yükseliyor. Nitekim büyüme göstergeleri yavaşlıyor, ihracat hız kesiyor, cari açık yükseliyor.

Tüm bunlara rağmen, ekonomimizin geçmişten gelen yapısal sorunlarını çözebilir, bugün karşı karşıya olduğumuz konjonktürden kaynaklanan ilave zorlukların üstesinden gelebiliriz. Önümüzdeki dönemde hepimizin daha müreffeh yaşayacağı, adil, çevreci ve saygın bir Türkiye yaratmak için “Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” raporumuzda vurgulamış olduğumuz “insan, bilim ve kurumların” önemine bir kez daha dikkat çekerek konuşmamı sonlandırmak istiyorum. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılını inşa ederken insanımızın yetkinliklerini geliştirmek, bilimsel ve teknolojik gelişmeye ayak uydurmak ve ekonomiden demokrasiye tüm alanlarda güvenilir ve kapsayıcı kurum ve kuralları hayata geçirmek öncelikli olmalı.

Günümüzde rekabet gücünün, ekonomik büyümenin, verimliliğin ve sürdürülebilirliğin temelini oluşturan dijital ve yeşil dönüşüm sürecinde atılacak her adım tüm sektörlerin ve paydaşların ortak enerjisine ve sinerjisine ihtiyaç duyuyor. Sırt sırta verdiğimiz zaman tüm zorlukların üstesinden gelebilir; ülkemiz için öngörülebilir bir gelecek yaratabiliriz. Bu yolda her zaman yanımızda olduğunu bildiğim, bizim de TÜSİAD olarak daima yanında olduğumuz SEDEFED ailesine bir kez daha sizlerin önünde teşekkürlerimi sunuyorum. Verimli bir etkinlik olmasını diliyor, sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum.”

Paylaşın

TÜSİAD Başkanı Turan: Öncelik Enflasyonla Mücadele Olmalı

Ekonomideki kötü gidişata iş dünyasından eleştiri geldi. Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Orhan Turan, “Unutmayalım ki yakın geçmişte yaşadığımız ekonomik zorluk dönemi, global rüzgarların arkamızdan estiği dönemlerdi. Artık global görünüm ve global finansal koşullar da lehimize değil” dedi.

Haber Merkezi / TÜSİAD ve Koç Üniversitesi ortaklığıyla oluşturulan Ekonomik Araştırma Forumu (EAF), dün ‘Fed Politikaları Gelişmekte Olan Ekonomileri ve Türkiye’yi Nasıl Etkiliyor’ başlıklı çevrimiçi bir seminer gerçekleştirildi.

Seminerde, şoklarla birlikte değişen küresel ekonomik görünüme karşılık para politikasında atılan adımlar ve Amerikan Merkez Bankası öncülüğündeki bu adımların gelişmekte olan ülkelere etkileri ele alındı.

Toplantının açılış konuşması TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan tarafından yapıldı. Turan, şunları söyledi:

“Geride bıraktığımız son 3 yılda global ekonomi, önemli arz şoklarına maruz kaldı. Covid-19 pandemisinin ardından Rusya-Ukrayna Savaşı’nın arz zinciri üzerinde yarattığı tahribatlara şahit oluyoruz. 2023 yılına yaklaştığımız bugünlerde global ekonomiler, bir taraftan oldukça yüksek enflasyonla mücadele ederken diğer taraftan da durgunluğa doğru ilerliyor.

Son dönemde enflasyonun beklenenden çok daha uzun bir süre ısrarlı şekilde yüksek seyretmesi, ABD Merkez Bankası başta olmak üzere tüm majör merkez bankalarının para politikasında uzun soluklu olacağını gösteriyor. Bu da sıkılaşmaya gidileceği tahminimizi kuvvetlendiriyor.

Özellikle FED’in, resesyon olasılığına rağmen fiyat istikrarını önceleyen şahin duruşunu izliyoruz. Unutmayalım ki fiyat istikrarı olmadan ekonomi işlemez, hiçbir paydaşa da fayda sağlamaz. Dolayısıyla sağlıklı işleyen, tüm kesimlerin fayda sağladığı bir ekonomi hedefliyorsak birinci önceliğimiz enflasyonla mücadele olmalı. G-20 ülkelerinin tamamında enflasyonla savaşın öne çıktığı faiz artırımlarına şahit oluyoruz.

Enflasyonist baskılar, hemen hemen tüm dünyada gıda ve enerjinin de ötesine yayılıyor. Hizmet sektörüne de yansıyor. İşletmeler, daha yüksek enerji, lojistik ve iş gücü maliyetleriyle karşı karşıya kalıyor. 2022’nin başlarında ABD’de belirginleşmeye başlayan enflasyonist baskılar, şimdi Euro Bölgesi ve Birleşik Krallık’ta da görülüyor ve tüm dünyaya yayılıyor.

Bu zaman zarfında Rusya-Ukrayna savaşını bir kenara koyarsak küresel büyümeyi yavaşlatan önemli bir diğer faktör, gerçekleşen enflasyonun hedeflerin çok daha üstünde olması nedeniyle para politikalarının agresif şekilde sıkılaştırılması. Elbette global ekonomide finansal koşulların hızlı sıkılaşması ve doların kıymet kazanmasının pek çok ekonomi üzerinde kalıcı etkileri olacaktır.

İktisadi emelleri güçlü, risk primi düşük, bilançoları sağlam olan ekonomiler bu süreçten çok daha rahat çıkacaklardır. Öte yandan bu sürece hali hazırda risk pirimi yüksek giren ekonomiler, dış borçlanma maliyetleri ve kredi kanalı vasıtasıyla daha çok baskı altında kalma riski taşımaktalar.

Covid-19 krizinin ilk çıktığı 2020 başından bu yana geride kalan son 3 yıla baktığımızda, global büyümede belirgin bir dalgalanmaya şahit oluyoruz. Son bir yılda Covid-19 vakalarının düşmesiyle birlikte ekonomik aktivitedeki artışa rağmen OECD tahminlerine göre global büyümenin 2022’nin 2. yarısında yavaşlamaya devam etmesi ve 2023’te yıllık sadece yüzde 2,2’lik bir seviyede kalması bekleniyor.

Küresel ekonomide bol para döneminin azaldığı ve finansman koşullarının geçmişe kıyasla daha zor olacağı bir döneme çoktan girdik. Bu süreç, en başta hesaplanandan daha uzun soluklu olabilir. Türkiye, bu dönemde akranlarının aksine farklı bir politika tercihi ortaya koydu. Unutmayalım ki yakın geçmişte yaşadığımız ekonomik zorluk dönemi, global rüzgarların arkamızdan estiği dönemlerdi. Artık global görünüm ve global finansal koşullar da lehimize değil.”

Paylaşın

TÜSİAD: Enflasyonla Doğru Yöntemlerle Mücadele Etmiyoruz

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Orhan Turan, enflasyonla doğru yöntemlerle mücadele edilmediğini söyledi. Turan, “Bu politikalarda ısrar ettikçe zaman kaybediyoruz” dedi.

Sözcü’den Sayime Başçı’ya konuşan Orhan Turan, “Enflasyonla doğru yöntemlerle mücadele etmiyoruz. Bu yüzden sürekli olarak kamu kurumlarının tahminlerinin yukarı revize edildiğine şahit oluyoruz. İster enflasyon ve cari açık olsun ister CDS ve kur olsun en başta hedeflediğimiz yerlerden çok uzağız. Bu politikalarda ısrar ettikçe zaman kaybediyoruz. Her kaybedilen zamanın ekonomik açıdan bir maliyeti oluyor. Ekonomik göstergelerin istenilen çerçeveden uzaklaştığı bu ortamda reel sektör olarak sormamız gereken şu; bu politikalar belli ki sonuç vermedi. Ekonomi yönetiminin B planı nedir?” diye konuştu.

“Yabancı yatırımcıların belirsizliklerden dolayı çok da istekli olmadıklarını duymaktayız”

Turan, “Globaldeki ve Türkiye’deki gelişmeler doğrultusunda sonbaharda bir ani duruş öngörüyor musunuz?” sorusuna şöyle yanıt verdi:

“Finansal açıdan takip ettiğimiz iki mühim konu var. Bunlardan ilki Kur Korumalı Mevduat’ta ağustos ortası ile vade sonuna geliniyor. Şirketlerin KKM’yi ne kadar döndüreceği önemli. İkincisi sonbahardaki eurobond, sendikasyon dönüşleri. Yabancı yatırımcıların belirsizliklerden dolayı çok da istekli olmadıklarını duymaktayız. Döviz arzında yaşadığımız her sorun TL’de değer kaybı anlamına geliyor. Dolayısıyla bu iki dönem TL açısından riskler barındırıyor. Öte yandan hem yüksek enflasyon hem de finansal koşulların sıkılaşması sonucunda, son dönemde ekonomideki yavaşlamanın şiddetli olduğunu analiz ediyoruz. Bu hem iç talepteki yavaşlama ile ilgili, hem de ihracat ve dış talepten kaynaklanmakta. Özetle, önümüzdeki dönem hem TL’nin seyri, hem enflasyon ve finansal koşullar ekonomik büyüme üzerinde risk oluşturuyor.”

“Kaçınılmaz sonuç, finansal koşulların sıkılaşması ve krediye erişimin daha da zor hale gelmesidir”

“Türkiye enflasyon hızlanmışken, düşük faiz politikası tercihi yaptı. Bu tercihin bugün sonuçlarını yaşıyoruz. Bunlar yüksek enflasyon ve artan döviz talebi. İkinci aşaması da yüksek kredi faizi, yükselen risk primi ve yabancı sermayeye erişimin yani döviz kaynağına erişimin zorlaşması” diyen Turan, bunlar olurken, kuru kontrol edebilmek adına Merkez Bankası rezervlerinin harcandığını belirterek şöyle konuştu:

“Kaçınılmaz sonuç, finansal koşulların sıkılaşması ve krediye erişimin daha da zor hale gelmesidir. Günün sonunda hem yüksek enflasyon hem yüksek kredi faizi hem de değer kaybeden bir TL ile karşı karşıyayız. En başta doğru bir çerçevede ilerlesek muhtemelen ne enflasyon ne de kredi faizleri bugün bu denli yüksek olacaktı. Ekim-kasımdan bu yana aslında yatırım kredilerinde bir arz sıkıntısı olduğunu biliyoruz çünkü bankacılık sistemi de ticari bir yapı ve bu krediler tanımı gereği uzun vadeli. Uzun vadeli kredi fiyatlaması yapabilmek için maliyetlerinizi hesaplayabilmeniz, öngörebilmeniz gerekir. Her maliyet artışı da daha yüksek kredi faizi anlamına gelmekte. Yüksek enflasyon ortamında, sürekli regülasyon değişikliğine tabi olan ve maliyetleri artan, bu öngörülemeyen süreçte doğru bilanço ve nakit yönetimi yapmaya çabalayan bir bankacılık sektörü var. Bu reel kesim için de geçerli. Tüm bunların sonucunda da krediye erişim pahalı hale geliyor, yatırım ortamı zayıflıyor.”

“Bu politikalarda ısrar ettikçe zaman kaybediyoruz” diyen Turan, “Türkiye’nin tarihsel tecrübesi ve toplumsal yapısı, katılımcı demokrasinin güçlü olduğu çoğulcu bir sistemi gerektiriyor” görüşünü aktardı.

Röportajın tamamını okumak için TIKLAYIN

Paylaşın

Bakanlar, TÜSİAD’a Randevu Vermedi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eleştirileri sonrası Türk Sanayici ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) bu hafta bakanlarla yapmayı planladığı görüşme için henüz randevu verilmedi.

TÜSİAD heyeti, 7-8 Ankara’da siyasi partileri ziyaret etti. TÜSİAD takvimine göre bu hafta da bakanlardan randevu alınacaktı.

Ancak TÜSİAD Başkanı Orhan Turan’ın “İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelikleri konusunda Türkiye’nin dile getirdiği sıkıntıların ve taleplerin müzakere yoluyla, karşılıklı anlayışı geliştirerek ve ittifak ruhuna uygun şekilde çözülebileceğini ümit ediyoruz” açıklamasına Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sert tepkisi sonrası beklenen randevular verilmeyince, planlanan görüşme takvimi de yürürlüğe giremedi.

‘Erdoğan’ın sözlerinin karşılığı test edilecek’

Sözcü yazarı Serpil Yılmaz bugünkü yazısının ‘O kapı kapalı’ başlıklı bölümünde, konuya ilişkin şunları yazdı:

“Turan’ın sözlerine, Erdoğan ‘Haddini bil’ ifadesiyle karşılık vermişti. Patronlar Kulübü olarak anılan TÜSİAD’a ‘Bu gidişiyle devam ederse iktidarın kapısını hiç çalmasınlar. CHP size ne diyorsa o ağızla konuşuyorsunuz. Öyleyse bu kapı yerli ve milli duruş sergileyenlere açıktır, yerli ve milli duruş sergilemeyene kapalıdır’ diyen Erdoğan’ın sözlerinin Ankara’daki karşılığı bu hafta test edilecek.

2022 yılı başında başkanlık koltuğuna oturan Turan’a ‘Ağababalarınız da aynı kafadaydı’ diye çıkışan Erdoğan da çok iyi biliyordur; TÜSİAD yönetim kurulu başkanı, kişisel değil kurumsal görüş dile getirir.”

Paylaşın

TÜSİAD’dan İktidarın Ekonomi Politikalarına Tepki

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi toplantısına Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu zor durum damgasını vurdu. Toplantının açılışında konuşan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan enflasyonun bir türlü kontrol altına alınamadığını, enflasyonun “üç rakamlı eşiğe doğru hızla” ilerlediğini ifade etti.

TÜSİAD Başkanı Turan, “Enflasyonla mücadelede tüm dünya faizleri artırarak frene basmayı tercih ederken biz uzun süredir hem kurun yükselmesine ve hesap yapılamamasına yol açan hem de tasarruf sahiplerini cezalandıran bir para politikası izliyoruz. Bundan dolayı vergi mükellefleri ve hazine gereksiz bir yükü taşımak durumunda kalıyorlar. Akran ülkelerle kıyasladığımızda dünyada hem en yüksek enflasyona hem de son derece yüksek risk primine sahip ülke konumundayız” dedi.

“Orta sınıfı güçlü olmayan bir ülkede demokrasi zayıflar”

Bunun sürdürülemez olduğunu ve hızla rasyonel politikalara dönülmesi gerektiğini vurgulayan Turan, Türkiye’nin iktisat bilimi ve tüm dünyadaki uygulamalarla çelişen bir yaklaşımı sürdürmemesi gerektiğini kaydetti. Türkiye’nin sorunlarının yalnızca para politikası ve dizginlenemeyen enflasyonla sınırlı olmadığını söyleyen Turan, şöyle konuştu:

“İzlenen ekonomi politikalarının yarattığı koşullarda gelirler hızla eriyor. Özellikle sabit gelirliler enflasyon baskısını en derinden hissediyor. Kentli, eğitimli orta sınıfların gelirleri de erozyona uğruyor. Unutmayalım ki, orta sınıfı güçlü olmayan bir ülkede demokrasi zayıflar. Eşitsiz gelir dağılımı demokratik sisteme yönelik inancı zedeler. Bu bağlamda ülkenin ekonomik durumu ve siyasi atmosferi nedeniyle bugüne dek görülmemiş bir ölçeğe varan beyin göçünü bir kez daha gündeme getirmek zorundayım. Bu göçü durdurmak için atılacak adımların en başta gelen önceliklerimizden sayılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu boyutlarda bir nitelikli insan kaybına tahammülümüz olmadığına inanıyoruz.”

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan da yaptığı konuşmada Türkiye’nin zor bir dönemden geçtiğini söyledi. Ukrayna Savaşı’nın dünyada güvenlik dengeleri değiştirdiğini hatırlatan Özilhan, Türkiye’nin gıda fiyatlarındaki artışı önlemek ve tarım ve gıdadaki muazzam potansiyelini hayata geçirmek için yeni bir tarım politikasına ihtiyacı olduğunu belirtti. Özilhan, “TL’deki değer kaybı nedeniyle Türkiye’nin mamul mal ihracatında sağlayabileceği rekabet gücü, dünya ticaretinin hizmetlere ve hatta dijital olarak teslim edilen hizmetlere doğru kaydığı bir dünyada ne kadar sürdürülebilir olacak?” sorusunu sordu.

“Türkiye’nin risk primi yükseliyor”

Enflasyonun bütün ekonomik sorunların başı olması nedeniyle pek çok merkez bankasının enflasyon artışının önüne geçmek için sıkılaşma politikaları uyguladığını hatırlatan Özilhan, şöyle konuştu:

“Global taraf aleyhimize seyrederken, içeride uyguladığımız iktisadi politikalarla beraber ülke risk primi yükseliyor. Sıkı para politikaları ile gelişmiş ülkelerin yavaşlaması Türkiye’nin ihracatını kısıtlayarak cari açık, TL’nin değer kaybı ve enflasyon sorunlarını ağırlaştırabilir”.

Enflasyondaki artışın, daha önceki enflasyonist dönemlerle karşılaştırılamayacak kadar hızlı olduğunu söyleyen Özilhan, bu sürecin göreli fiyat yapısını bozduğunu, firmaların nasıl fiyatlama yapacaklarını bilemez hale geldiğini belirtti. “Tüketicilerin de fiyatlar konusunda algısı bozulmuş durumda” diyen Özilhan, şöyle devam etti:

“Enflasyon halkın satın alma gücünü eritiyor. Ücretlerin toplam gelir içindeki payı geriliyor. Ekonomideki en büyük öncelik enflasyonun kontrolden çıkmasını önlemek ve ardından kalıcı bir düşüş sağlamak olmalı. Aksi halde, Türkiye’nin geçmişinde olduğu gibi bir enflasyon sarmalına girmesi topluma çok yüksek bir bedel ödetir. Sorunları çözmek yerine bir süre için hafifletmek yönünde atılan adımlar geri teper.”

Ekonomik sorunların sık sık değiştirilen düzenlemelerle çözülemeyeceğini söyleyen Özilhan, bunun yol açabileceği riskleri “Sık sık değiştirilen düzenlemeler ve piyasanın işleyişine yapılan müdahaleler karar alma ufkunu daraltır ve ekonomiyi daha da bozar. Dengesizlikler tırmanmaya devam eder ve kontrol elden kaçarsa uzun yıllar büyük bedeller ödemeyi gerektiren bir sonuç kaçınılmaz olur” olarak açıkladı.

Paylaşın