Cezasız Suç: Gazze Soykırımı

İsrail’in Gazze Şeridi’nde işlediği suçların cezasız kalması, uluslararası hukukun ve uluslararası insan hakları mekanizmalarının bağlayıcılığı konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır.

Kurtuluş Aladağ / Birleşmiş Milletler’in (BM) 1948 yılında kabul ettiği Soykırım Sözleşmesi’ne göre, bir  etnik, dini veya ırksal grubu tamamen veya kısmen yok etme niyetiyle işlenen eylemler “soykırım” olarak tanımlanmaktadır.

İnsan hakları uzmanları, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarının, çok açık bir şekilde bu tanıma uyduğunu ifade etmektedirler.

7 Ekim 2023 yılında Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısının ardından İsrail, Gazze Şeridi’ne yönelik kapsamlı saldırılar başlatmıştır. 24 Ağustos 2025 itibarıyla, İsrail’in saldırıları sonucu, 63 bine yakın Filistinlinin hayatını kaybettiği, bunların çoğunluğunu kadınların ve çocukların oluşturduğu bildirilmiştir.

Birleşmiş Milletler (BM), İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Uluslararası Af Örgütü (AI) gibi kuruluşlar, İsrail’in Gazze’de uluslararası hukuku ve savaş hukukunu ihlal ettiğini belirtmişlerdir.

Dünya genelinde bir çok insan hakları savunucusu, Gazze’deki insani krizin durdurulması ve sorumluların yargılanması için çağrıda bulunmuş ve İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin soykırım suçu oluşturabileceğine dair bildiriler yayınlamışlardır.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise, soykırım suçlamalarını “antisemitik” olarak nitelendirmiş ve İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu savunmuştur.

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), Güney Afrika’nın Aralık 2023 yılında açtığı soykırım davasında, İsrail’in Gazze’de soykırımı önlemek için tüm tedbirleri alması gerektiğine hükmetmiştir. Ancak, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü, İsrail’in bu karara uymadığını ve insani yardım girişlerini dahi engellemeye devam ettiğini açıklamıştır.

İsrail’in Gazze’ye uyguladığı elektrik, gıda, yakıt ve su ablukası, Cenevre Sözleşmeleri’ne göre bir savaş suçu olan toplu cezalandırma olarak nitelendirilmektedir. BM Gıda Hakkı Özel Raportörü Michael Fakhri, İsrail’in gıda, su ve insani yardıma erişimlerini kasıtlı olarak engelleyerek açlığı bir savaş silahı olarak kullandığını belirtmiştir.

BM İnsan Hakları Konseyi, İsrail’in savaş suçları işlendiğine dair açık kanıtlar bulduğunu açıklamıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), 2014 yılından bu yana Filistin’de işlenen savaş suçlarını teyit etmiştir. Mahkemenin soruşturmaları sürmekle birlikte, somut bir cezalandırma henüz gerçekleşmemiştir.

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları, 2006 yılından itibaren devam eden saldırın bir devamı niteliğindedir. Bu, İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etme konusunda bir dokunulmazlığa sahip olduğunu göstermektedir.

Gazze’nin açık hava hapishanesine dönüştüğü, nüfusun yüzde 80’inin açlık sınırında ve altında yaşadığı ve çocukların yüzde 10’unun fiziksel gelişim bozukluğu ile karşı karşıya kaldığı bir ortamda, uluslararası toplumun harekete geçme sorumluluğu daha da önem kazanmaktadır.

Bu, sadece bir hukuk meselesi değil, aynı zamanda insanlık vicdanının bir sınavıdır.

Paylaşın

İlerici Sosyal Hareketler Nasıl Başarılı Olabilir?

Sosyal hareket, bir grup insanın ortak bir amaç doğrultusunda toplumsal, politik, ekonomik veya kültürel değişim yaratmak için organize bir şekilde bir araya gelerek gerçekleştirdiği kolektif eylemdir.

Kurtuluş Aladağ / Bu hareketler, mevcut düzenin bir yönünü değiştirmeyi, reform yapmayı veya yeni bir toplumsal düzen kurmayı hedeflerler.

Sosyal Hareketlerin Temel Özellikleri:

Ortak Amaç: Adalet, eşitlik, çevre koruma gibi belirli bir hedef etrafında birleşilir (ör. kadın hakları, sivil haklar).
Kolektif Eylem: Protestolar, boykotlar, kampanyalar veya farkındalık etkinlikleri gibi faaliyetlerle ses getirilir.
Organizasyon: Resmi (dernekler, STK’lar) veya gayri resmi (taban hareketleri) yapılarla düzenlenir.
Süreklilik: Genellikle uzun vadeli bir mücadele gerektirir, tek bir olayla sınırlı kalmaz.
Toplumsal Etki: Normları, yasaları veya kültürel algıları değiştirmeyi amaçlar.

Sosyal Hareketlerin Türleri:

İlerici: Yeni haklar veya eşitlik için (ör. LGBTQ+ hakları).
Muhafazakâr: Mevcut düzeni koruma amaçlı (ör. geleneksel değerleri savunan hareketler).
Reformist veya Devrimci: Küçük çaplı değişiklikler (reform) veya köklü dönüşüm (devrim) hedefleyebilir.

Sosyal hareketler, toplumsal değişimin motoru olarak işlev görür ve genellikle tarihsel bağlam, kültürel dinamikler ve fırsatlarla şekillenir.

İlerici sosyal hareketlerin başarılı olması, bir dizi stratejik, organizasyonel ve toplumsal faktörün bir araya gelmesine bağlıdır.

Net ve İlham Verici Hedefler: Başarılı hareketler, açık, anlaşılır ve geniş kitleleri harekete geçirebilecek hedefler belirler. Örneğin, sivil haklar hareketi eşitlik ve adalet gibi evrensel değerleri öne çıkarmıştır.

Güçlü Örgütlenme ve Liderlik: Etkili liderler ve iyi yapılandırılmış organizasyonlar, hareketin yönünü belirler ve sürdürülebilirliğini sağlar. Örnek olarak, 1960’lardaki Sivil Haklar Hareketi’nde Martin Luther King Jr. gibi liderler ve NAACP gibi kuruluşlar kritik rol oynamıştır.

Geniş Kitle Desteği: Hareketin başarısı, farklı kesimlerden (işçi sınıfı, gençler, akademisyenler vb.) geniş bir koalisyon oluşturabilmesine bağlıdır. Çevresel hareketler gibi bazı ilerici hareketler, farklı grupları birleştirerek daha fazla etki yaratmıştır.

Stratejik İletişim ve Medya Kullanımı: Medya, özellikle sosyal medya, hareketin mesajını yaymak ve kamuoyunu etkilemek için güçlü bir araçtır. Örneğin, #MeToo hareketi sosyal medya aracılığıyla küresel bir etki oluşturmuştur.

Barışçıl ve Yaratıcı Eylemler: Şiddet içermeyen protestolar, oturma eylemleri, boykotlar veya sanatsal eylemler, hem kamuoyunun sempatisini kazanabilir hem de otoriteleri baskı altına alabilir. Gandhi’nin tuz yürüyüşü buna klasik bir örnektir.

Politik ve Kurumsal Baskı: Hareketler, yasal değişiklikler veya politik reformlar için mevcut sistem içinde baskı oluşturmalıdır. Kadınların oy hakkı hareketi, uzun süren savunuculuk ve lobi faaliyetleriyle başarıya ulaşmıştır.

Kültürel ve Toplumsal Değişim: Başarılı hareketler, sadece politik değil, aynı zamanda kültürel normları ve toplumsal algıları da değiştirir. Örneğin, LGBTQ+ hakları hareketi, toplumsal kabulü artırmak için kültürel alanda da büyük ilerlemeler kaydetmiştir.

Esneklik ve Adaptasyon: Değişen koşullara uyum sağlayabilen hareketler daha dayanıklıdır. Black Lives Matter gibi hareketler, yerel ve küresel bağlamlara uyum sağlayarak etkisini sürdürmüştür.

Zamanlama ve Fırsatlar: Toplumsal krizler veya politik açıklıklar (örneğin ekonomik buhranlar, skandallar), hareketlerin ivme kazanması için fırsat yaratabilir.

Sürdürülebilirlik ve Uzun Vadeli Strateji: Başarı, tek bir eylemle değil, uzun vadeli bir vizyonla gelir. Çevresel hareketler, yıllar süren savunuculukla iklim değişikliği konusunda küresel farkındalık yaratmıştır.

Karşıt güçler (ör. hükümetler, çıkar grupları), iç bölünmeler veya kaynak eksikliği ilerici sosyal hareketleri zorlayabilir. Bu nedenle, birlik, stratejik planlama ve sabır kritik önemdedir.

Sonuç olarak; İlerici sosyal hareketler, net hedefler, güçlü organizasyon, geniş destek ve stratejik iletişimle başarıya ulaşabilir. Ancak, her hareketin bağlamı farklıdır ve başarı, yerel koşullara ve kültürel dinamiklere bağlı olarak şekillenir.

Paylaşın

Neoliberal Ekonomi Politiğin Çıkmazları

Neoliberal ekonomi politik, 1970’li yıllardan itibaren etkili olan ve piyasa özgürlüğüne, bireysel sorumluluğa, özelleştirmeye ve devlet müdahalesinin asgari düzeye indirilmesine dayanan bir ekonomik ve siyasi yaklaşımdır.

Kurtuluş Aladağ / Bu yaklaşım temel olarak, serbest piyasa mekanizmalarının ekonomik ve toplumsal sorunları çözmede en etkin yol olduğu fikrine dayanır.

Neoliberal ekonomi politik, ekonomik büyümeyi teşvik etse de, eşitsizlik, sosyal refahın azalması, emek haklarının erozyonu ve çevresel sorunlar gibi ciddi eleştirilere maruz kalmıştır ve kalmaktadır.

Eleştirmenler, daha adil ve sürdürülebilir bir ekonomik sistem için devlet müdahalesinin ve sosyal politikaların güçlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Bu eleştiriler, özellikle Joseph Stiglitz, David Harvey ve Naomi Klein gibi düşünürlerin eserlerinde detaylı bir şekilde ele alınmıştır.

Neoliberal ekonomi politiğe yönelik eleştiriler sekiz temel başlık altında toparlanabilir:

Eşitsizliğin artması: Neoliberal politikalar, gelir ve servet eşitsizliğini artırdığı için eleştirilir. Vergi indirimleri, sosyal harcamaların azaltılması ve piyasa odaklı politikalar, zenginlerin daha fazla kazanç elde etmesine yol açarken, yoksul ve orta sınıfların ekonomik durumunu zayıflatabilir. Thomas Piketty gibi ekonomistler, neoliberalizmin eşitsizliği derinleştirdiğini verilerle göstermiştir.

Sosyal refahın zayıflaması: Neoliberalizm, sosyal devlet anlayışını zayıflatarak kamu hizmetlerinin (sağlık, eğitim, sosyal güvenlik) özelleştirilmesine yol açar. Bu, düşük gelirli bireylerin temel hizmetlere erişimini zorlaştırır. Örneğin, özelleştirilen sağlık sistemlerinde maliyetlerin artması, yoksul kesimlerin sağlık hizmetlerinden mahrum kalmasına neden olabilir.

Piyasa başarısızlıkları: Neoliberalizm, piyasaların her sorunu çözebileceği fikrine dayanır. Ancak eleştirmenler, çevre kirliliği, iklim değişikliği veya finansal krizler gibi piyasa başarısızlıklarının, devlet müdahalesi olmadan çözülemeyeceğini savunur. 2008 küresel finans krizi, deregülasyonun risklerini ortaya koymuştur.

Emek haklarının erozyonu: Neoliberal politikalar, sendikaların zayıflatılması ve esnek çalışma koşullarının yaygınlaşmasıyla işçilerin haklarını erozyona uğrattığı için eleştirilir. Düşük ücretler, iş güvencesizliği ve sosyal hakların azalması, neoliberalizmin emek piyasasındaki etkilerine örnek teşkil eder.

Küreselleşme ve yerel ekonomilere zarar: Serbest ticaret ve sermaye hareketliliğine vurgu yapan neoliberalizm, yerel ekonomileri ve küçük ölçekli işletmeleri küresel şirketlerin rekabetine karşı savunmasız bırakabilir. Gelişmekte olan ülkelerde, neoliberal politikalar genellikle yabancı yatırımlara bağımlılığı artırır ve ulusal egemenliği zayıflatır.

Kültürel ve sosyal erozyon: Neoliberalizmin bireycilik ve rekabet vurgusu, toplumsal dayanışma ve kolektif değerleri zayıflatabilir. Eleştirmenler, bu yaklaşımın toplumu atomize ettiğini ve sosyal bağları kopardığını öne sürer.

Krizlere karşı kırılganlık: Neoliberal politikalar, ekonomik sistemleri istikrarsızlaştırabilir. Örneğin, finansal deregülasyon, 2008 krizinde olduğu gibi, sistemik riskleri artırabilir. Ayrıca, pandemi gibi krizlerde neoliberal sistemlerin yetersiz kaldığı, kamu sağlığı altyapısının zayıflığı nedeniyle görülmüştür.

Çevresel yıkım: Neoliberalizmin büyüme odaklı yaklaşımı, çevresel sürdürülebilirliği ihmal eder. Kaynakların aşırı sömürüsü ve çevresel düzenlemelerin gevşetilmesi, iklim değişikliği ve ekolojik tahribat gibi sorunları derinleştirir.

Paylaşın

Totaliter Kapitalizm

Totaliter kapitalizm, kapitalist ekonomik sistemin, toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan ve bireysel özgürlükleri baskılayan bir yönetim biçimiyle birleştiği bir kavram olarak ele alınır.

Kurtuluş Aladağ / Bu terim, genellikle otoriter veya totaliter rejimlerin kapitalist piyasa ekonomisiyle bir arada bulunduğu durumları tanımlamak için kullanılır.

Totaliter kapitalizm, devletin veya egemen güçlerin, kapitalist üretim biçimini toplumsal yaşamı tektipleştirme ve kontrol etme aracı olarak kullandığı bir sistemdir.

Totalitarizm, bireysel özgürlüklerin kısıtlandığı, devletin toplumun tüm alanlarına (ekonomi, eğitim, medya, kültür) müdahale ettiği bir yönetim biçimidir. Kapitalizmle birleştiğinde, bu kontrol piyasa mekanizmaları ve sermaye birikimi üzerinden de uygulanır.

Totaliter kapitalizmde devlet, ekonomik faaliyetleri yönlendiren bir aktör olabilir (devlet kapitalizmiyle örtüşür) ve özel mülkiyeti desteklerken muhalefeti bastırır, ifade özgürlüğünü kısıtlar ve tek parti veya lider odaklı bir yönetim kurar.

Bu rejimlerde de, totaliter rejimlerde olduğu gibi, propaganda ve medya kontrolü, kapitalist üretim ilişkilerini meşrulaştırmak için kullanılır. Örneğin, kitle iletişim araçları, sistemin başarısını överken olumsuzlukları dış güçlere bağlar.

Örnek olarak; Nazi Almanyası, 1930’lardaki özelleştirme politikalarıyla otoriter kapitalist bir model olarak görülür. Soğuk Savaş dönemindeki bazı askeri diktatörlükler (ör. Pinochet’nin Şili’si) de totaliter kapitalizmle ilişkilendirilir. Çin ve Rusya, otoriter kapitalizmin modern örnekleri olarak anılır. Çin’de devlet, kapitalist piyasa ekonomisini desteklerken bireysel özgürlükleri sıkı bir şekilde kontrol eder.

Totaliter kapitalizmin uzun vadeli sürdürülebilirliği tartışmalıdır. Bazı siyaset bilimciler, ekonomik büyümenin bireylerin özgürlük taleplerini artıracağını ve bu rejimlerin istikrarsızlaşabileceğini savunmuştur (ör. Daniel W. Drezner). Buna karşın, Çin gibi örnekler, otoriter rejimlerin ekonomik başarıyı kullanarak meşruiyetlerini güçlendirebileceğini göstermiştir.

Totaliter kapitalizm, bireylerin inovasyon ve girişimcilik kapasitesini kısıtlayarak ekonomik büyümeyi uzun vadede baltalayabilir. Örneğin, Yuen Yuen Ang, Çin’in ifade özgürlüğü kısıtlamalarının yenilikçiliği engellediğini belirtmiştir. Ayrıca, bazı eleştirmenler, kapitalizmin kendisinin totaliter eğilimler taşıdığını, çünkü meta ilişkilerinin toplumsal yaşamı tektipleştirdiğini savunmuştur (David Harvey).

Totaliter kapitalizm, kapitalizmin özgürlük vaatleriyle çelişen bir yapı olarak görülebilir. Sermaye egemenliğinin, bireysel özgürlükleri bastırmak için otoriter mekanizmalarla birleşmesi, sistemin hem ekonomik hem de siyasi açıdan baskıcı bir doğaya sahip olduğunu gösterir.

Bu bağlamda, bazı düşünürler, kapitalizmin kriz dönemlerinde otoriterleşmeye yatkın olduğunu ve bu durumun “totaliter” bir karakter kazandığını öne sürmüştür.

Sonuç olarak; Totaliter kapitalizm, kapitalist piyasa ekonomisinin otoriter veya totaliter bir yönetimle birleştiği bir sistemdir. Bu rejimler, ekonomik büyümeyi sağlarken bireysel özgürlükleri kısıtlar ve toplumsal yaşamı kontrol altında tutar.

Çin ve Rusya gibi örnekler, bu modelin modern dünyada uygulanabilirliğini gösterirken, sürdürülebilirliği ve etik sorunları yoğun bir şekilde tartışılmaktadır.

Paylaşın

Radikal Demokrasi Ve Kendi Kaderini Tayin Hakkı

Radikal demokrasi, halkın karar alma süreçlerine doğrudan katılımını, çoğulculuğu ve toplumsal çatışmaların demokratik bir çerçevede ifade edilmesini vurgulayan bir modeldir.

Kurtuluş Aladağ / Kendi kaderini tayin hakkı ise, bireylerin veya toplulukların siyasi, kültürel ve ekonomik geleceklerini özgürce belirleme yetkisini ifade eder.

Radikal demokrasi, temsilî demokrasinin sınırlılıklarını eleştirir ve daha doğrudan mekanizmalar (örneğin, halk meclisleri, referandumlar veya kooperatif yapılar) aracılığıyla halkın karar alma süreçlerine katılımını artırmayı önerir.

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe gibi düşünürler, radikal demokrasiyi, farklı kimliklerin ve taleplerin çatışmasını kucaklayan, çoğulcu bir mücadele alanı olarak tanımlarlar. Bu yaklaşım, sadece çoğunluğun değil, azınlıkların ve ötekileştirilmiş grupların da sesini duyurabilmesini savunur.

Kendi kaderini tayin hakkı, uluslararası hukukta özellikle halkların bağımsız devlet kurma veya özerklik taleplerini ifade etme hakkı olarak tanınır (örneğin, BM Şartı Madde 1).

Ancak, bu kavram bireysel düzeyde de yorumlanabilir; bireylerin kendi yaşamlarını ve topluluklarını şekillendirme özgürlüğü olarak. Radikal demokrasi, bu hakkı destekler çünkü halkın doğrudan katılımı, kendi kaderini tayin etmenin pratikteki bir yansımasıdır.

Radikal demokrasinin uygulanması sırasında, herkesin eşit katılımını sağlamak zor olabilir. Güç eşitsizlikleri, ekonomik kaynakların dağılımı veya eğitim farklılıkları katılımı sınırlayabilir.

Kendi kaderini tayin hakkı ise, ulus-devletlerin egemenlik iddialarıyla çatışabilir. Örneğin, ayrılıkçı hareketler, mevcut devlet yapılarını tehdit edebilir ve bu da çatışmalara yol açabilir.

Radikal demokrasi, toplumsal antagonizmaların (çatışmaların) bastırılmasını değil, bunların demokratik bir çerçevede ifade edilmesini savunur.

Radikal demokrasi, toplumun tüm kesimlerinin (azınlıklar, ötekileştirilmiş gruplar) taleplerini dile getirebileceği bir alan yaratmayı amaçlar. Bu demokrasi anlayışı, sabit bir “ortak iyi” fikri yerine, farklı kimliklerin ve çıkarların sürekli müzakere edildiği bir demokrasi önerir.

Radikal demokrasi, bireylerin ve toplulukların kendi taleplerini ifade ederek siyasi süreçlere doğrudan katılmasını teşvik eder ki, bu, kendi kaderini tayin hakkının demokratik bir toplumda pratikte uygulanması anlamına gelir.

Radikal Demokrasi Deneyimleri

Zapatista Hareketi (Chiapas, Meksika)

1994’te Meksika’nın Chiapas bölgesinde başlayan Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN), yerli halkların haklarını savunmak için özerk bir yönetim modeli geliştirmiştir.

“Yöneterek itaat etme” (mandar obedeciendo) ilkesiyle hareket eden Zapatistalar, eğitim, sağlık ve tarım kooperatifleri gibi özerk yapılar kurarak devletin merkezi otoritesine alternatif bir sistem geliştirmiştir.

Meksika hükümetiyle çatışmalar ve ekonomik kaynak eksikliği, hareketin karşılaştığı temel zorluklar arasındadır.

Porto Alegre Katılımcı Bütçe Deneyi (Brezilya)

1989’da Brezilya’nın Porto Alegre şehrinde başlayan katılımcı bütçe uygulaması, yerel yönetimde halkın doğrudan karar alma süreçlerine katılımını sağlanmıştır.

Vatandaşlar, belediye bütçesinin nasıl kullanılacağına dair kararlara doğrudan katılırken, mahalle toplantılarında halk, altyapı, sağlık veya eğitim gibi öncelikleri belirlemiştir.

Şeffaflık ve hesap verebilirlik, sürecin temel ilkeleri olurken, katılımcı bütçe, yoksul mahallelerin altyapı projelerine öncelik verilmesini sağlayarak sosyal eşitsizlikleri azaltmada etkili olmuştur.

Siyasi yönetim değişiklikleri ve bürokratik direnç, uygulamanın yaygınlaşmasını sınırlamıştır. Ancak model, dünya genelinde başka şehirlerinde (örneğin, Lizbon, New York) uyarlanmıştır.

İspanya’daki 15-M (Indignados) Hareketi

2011 yılında İspanya’da ekonomik kriz ve kemer sıkma politikalarına karşı başlayan 15-M hareketi, halkın doğrudan demokrasi taleplerini yükseltmiştir.

Şehir meydanlarında düzenlenen halk meclisleri, vatandaşların siyasi ve ekonomik meseleleri tartışmasını sağlarken, çoğulculuk ve kapsayıcılık, farklı toplumsal grupların katılımıyla vurgulanmıştır.

15-M, yerel düzeyde mahalle meclislerinin oluşumuna ve katılımcı demokrasi pratiklerine ilham verirken, hareketin merkezi bir yapıya sahip olmaması, uzun vadeli etkisini sınırlamıştır, ancak siyasi tartışmalara katkısı devam etmiştir.

Paylaşın

Sosyal Medya, Gazze Eylemlerini Nasıl Şekillendirdi?

İsrail’in Hamas’ın eylemlerine yanıt olarak 2023 yılının Ekim ayından itibaren başlattığı askeri saldırılarda, aralarında çok sayıda kadın ve çocuğun da bulunduğu on binlerce Filistinli hayatını kaybetti.

Kurtuluş Aladağ / Sosyal medyanın ortaya çıkışından önce, savaşlar hakkındaki bilgiler büyük ölçüde geleneksel medya kuruluşları tarafından kontrol ediliyordu ve bu kuruluşlar da çoğunlukla hükümet politikaları, şirket çıkarları ve jeopolitik ittifaklardan etkileniyordu.

Sosyal medya çağında, savaşlar hükümet politikaları, şirket çıkarları ve jeopolitik ittifaklardan etkilenen medyanın gözünden izlenmiyor.

Sosyal medya Gazze savaşını hem bir bilgi kaynağı hem de bir propaganda aracı olarak şekillendirdi; kamuoyu algısını etkiledi, ancak sosyal medya dezenformasyon ve sansür tartışmalarıyla da karmaşık bir rol oynadı.

Gerçek zamanlı bilgi ve görseller: X (Eski adı Twitter), Instagram ve TikTok gibi platformlar, çatışmanın görüntülerini, videolarını ve tanıklıklarını hızla yayarak dünya genelinde farkındalığı artırırken, Filistinliler ve İsrailliler, kendi perspektiflerini paylaşarak ana akım medyanın anlatısının sorgulanmasına neden oldular.

Örneğin, Gazze’deki yıkımın videoları viral oldu, ancak dezenformasyon (ör. manipüle edilmiş görüntüler) da yaygınlaştı.

Propaganda ve algı yönetimi: Her iki taraf da sosyal medyayı propaganda için kullanırken, İsrail, IDF’nin resmi hesapları üzerinden operasyonlarını savundu. Filistin yanlısı gruplar ise insan hakları ihlalleri ve sivil kayıpları vurguladı. Hashtag kampanyaları (#FreePalestine, #IsraelUnderAttack) kutuplaşmayı daha da derinleştirdi.

Kamuoyu baskısı: Sosyal medya, özellikle genç nesiller arasında Filistin’e olan desteğini artırdı. ABD ve Avrupa’da yapılan Filistin’e destek protestoları, özellikle X’teki paylaşımlar üzerinden örgütlendi. Ancak, antisemitizm ve İslamofobi suçlamaları da aynı platformlarda yoğun tartışmalara yol açtı.

Sansür tartışmaları: Meta ve X gibi platformlar, Filistin içeriğini kısıtladığı iddialarıyla eleştirildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü (2023 raporu), özellikle Meta’nın Filistin yanlısı paylaşımları sistematik olarak kaldırdığını öne sürdü. Bu durum, ifade özgürlüğü tartışmalarını daha da alevlendirdi.

Dezenformasyonun yayılması: Bu platformlar üzerinden sunulan yanlış bilgiler, örneğin sahte ölüm sayıları veya çarpıtılmış videolar, hızla yayılırken, Bellingcat gibi kuruluşlar, görüntüleri veya bilgileri doğrulama çabalarını artırdı.

Paylaşın

Putin, Ukrayna’da Zafer İçin Nelerden Vazgeçebilir?

Çeyrek asırdır Rusya’nın başında bulunan Vladimir Putin, bu süre içerisinde, ülkede kendine özgü bir toplumsal yapı oluşturdu: iç düzen ve istikrar ile siyasi edilgenlik ve devlete sadakat.

Kurtuluş Aladağ / Putin bu durumu, milliyetçi söylem, kontrollü baskı ve ekonomik uyum arasında ustaca bir denge kurarak sağladı.

Ancak Ukrayna savaşı, Putin’in kurduğu bu dengeyi zorluyor gibi görünüyor.

Savaş, Putin’in kişisel iktidarını koruma çabasıyla yakından bağlantılı ve savaşta başarısız olması durumunda rejiminin sorgulanabileceğini biliyor.

Bu nedenle, zaferi garantilemek için iç muhalefeti daha fazla baskı altına alabilir, medya kontrolünü sıkılaştırabilir ve hatta nükleer tehdit gibi aşırı önlemleri dahi gündeme getirebilir.

Ancak, nükleer silah kullanımı gibi adımlar, hem kendisi hem de dünya için yıkıcı sonuçlar doğuracağından, bu konuda temkinli olduğu belirtiliyor.

Putin’in Ukrayna’da zafer için feda edebilecekleri, büyük ölçüde onun stratejik vizyonuna ve kişisel hırslarına bağlı. Rus halkının refahı, ekonomik istikrar, uluslararası itibar ve hatta kendi vatandaşlarının hayatları, onun için ikincil öncelikler gibi görünüyor.

Uzmanlar, Putin’in Ukrayna’da zaferi bir “hayatta kalma meselesi” olarak gördüğünü öne sürerken, eski bir Rus diplomat olan Boris Bondarev, Putin’in savaşı kazanmak için 10 ila 20 milyon Rus askerini feda edebileceğini söylemişti.

Bu da, savaşın Putin için siyasi bir ölüm – kalım meselesine dönüştüğünü gösteriyor.

Savaşı “Rusya’ya ait olanı geri almak” olarak nitelendiren ve Kırım ile Donetsk, Luhansk, Zaporojya ve Herson gibi bölgelerin Rusya’nın olduğunu söyleyen Putin, bu bölgeleri kontrol etmek için Ukrayna’nın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü yok saymayı sürdürebilir.

2014 yılında başlayan Rusya – Ukrayna savaşı, 24 Şubat 2022’de Rusya’nın tam ölçekli işgaliyle tırmanan çatışmalarla devam ediyor. Rusya, özellikle Ukrayna’nın doğusundaki Donbas bölgesinde (Donetsk ve Luhansk) istikrarlı bir ilerleme kaydediyor.

Rus güçleri 2024’te önceki yıla kıyasla altı kat daha fazla toprak ele geçirdi ve stratejik lojistik merkezlere doğru ilerliyor.

Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ne göre, 2022’den beri 1 milyondan fazla Rus askeri öldü veya yaralandı. Rusya, Ukrayna’ya ait 3.593 askeri altyapı tesisi, 141 uçak, 110 helikopter ve 2.576 tank imha ettiğini iddia ediyor.

Ukrayna tarafında ise 3.375 sivil, 4.150 asker öldü; 1,8 milyon kişi ülke içinde yerinden edildi, 7,6 milyondan fazla kişi mülteci oldu.

UNESCO’ya göre, Rusya 500’den fazla Ukrayna kültürel alanını yok etti veya zarar verdi.

Paylaşın

İki Süper Güç Arasında Nükleer Gerilimi: Blöf Mü Askeri Manevra Mı?

ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı ve eski Rusya Devlet Başkanı Dmitry Medvedev arasında sosyal medya üzerinden yaşanan söz düellosu, nükleer gerilimi artıran bir boyuta ulaştı.

Kurtuluş Aladağ / ABD Başkanı Trump, Ukrayna’daki savaşın sona ermesi için Rusya’ya önce 50 gün, ardından 10 gün gibi kısa bir süre tanıyan ültimatomlar vermiştii. Bu ültimatomlar, Rusya’ya ekonomik yaptırımlar ve Rusya’nın petrol alıcılarına ikincil yaptırımlar uygulanacağı tehdidini içeriyordu.

Medvedev, sosyal medya hesabı üzerinden Trump’ın bu ültimatomlarını “tehdit oyunu” olarak nitelendirmiş ve “Rusya ne İsrail ne de İran’dır. Her yeni ültimatom, Rusya ile ABD arasında doğrudan bir savaş tehdididir” diyerek sert bir yanıt vermişti.. Medvedev ayrıca, Trump’ı “Sleepy Joe (Biden) yoluna gitmemesi” konusunda uyarmıştı.

31 Temmuz’da Medvedev, Telegram’da Trump’a hitaben, Sovyet döneminde geliştirilen ve nükleer bir karşı saldırıyı otomatik olarak tetikleyebilen “Dead Hand” (Perimeter) sistemine atıfta bulunmuştu. Medvedev, Trump’ın favori dizisi “The Walking Dead” ile kıyamet sonrası senaryoları hatırlatarak nükleer tehdidi dolaylı olarak vurgulamıştı.

1 Ağustos’ta Trump, Medvedev’in bu “son derece kışkırtıcı” açıklamalarına karşılık olarak iki nükleer denizaltının “uygun bölgelere” konuşlandırılması emrini verdiğini duyurmuştu. Trump, kendi sosyal medya platformu Truth Social’da yaptığı paylaşımda, “Sözler çok önemlidir ve istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Umarım bu durum öyle olmaz” demişti. Trump, nükleer kelimesinin ciddiyetine vurgu yaparak “Bu nihai tehdittir, hazırlıklı olmalıyız” ifadesini kullanmıştı.

Trump, denizaltıların nükleer güçle çalışan mı yoksa nükleer silah taşıyan mı olduğuna dair detay vermemişti. ABD’nin Ohio sınıfı nükleer denizaltılarının Trident II D5 balistik füzeleri taşıyabildiği biliniyor, ancak Pentagon veya Beyaz Saray bu konuda “stratejik belirsizlik” politikası izlemeyle yetindi.

Trump, Ukrayna savaşını bitirme vaadiyle ikinci dönemine başladı, ancak Rusya’nın barış görüşmelerine yanıt vermemesi ve devam eden saldırılar (örneğin, Temmuz 2025’te Ukrayna’ya 6.443 insansız hava aracı saldırısı) Trump’ın sabrını zorluyor gibi görünüyor.

Medvedev, 2008 – 2012 yılları arasında Rusya Devlet Başkanı iken daha ılımlı bir figür olarak ifade ediliyordu. Ancak 2022’deki Ukrayna işgalinden sonra Kremlin’in en şahin seslerinden biri haline gelmiş durumda. Analistlere göre, Medvedev’in kışkırtıcı açıklamaları Kremlin tarafından onaylanıyor ve Putin’e doğrudan eleştiri yapmadan Trump’ın hedefi olarak kullanılıyor.

Kremlin, Trump’ın denizaltı hamlesine şu ana kadar resmi bir yanıt vermedi. Rus medyası, Trump’ın hareketini “öfke nöbeti” veya “anlamsız blöf” olarak nitelendirirken, Rus yetkililer sessiz kalmayı tercih etti. Rus milletvekili Viktor Vodolatsky, Rusya’nın daha fazla nükleer denizaltıya sahip olduğunu ve ABD’nin hareketinin kontrol altında olduğunu iddia etmişti.

Güvenlik uzmanları, Trump’ın denizaltı hamlesini daha çok retorik bir tırmanış olarak değerlendiriyor. ABD’nin nükleer denizaltıları zaten dünya genelinde rutin devriyelerde bulunuyor, bu nedenle fiziksel bir yer değişikliği olup olmadığı belirsiz.

Bazı analistler ise, Trump’ın Medvedev’i hedef alarak Putin’le doğrudan diyaloğu açık tutmaya çalıştığını öne sürüyor. Eski ABD Moskova Büyükelçisi Mike McFaul, Trump’ın nükleer denizaltı hamlesini eleştirerek, Ukrayna’ya daha fazla silah sağlamanın daha etkili olacağını savunmuştu.

Medvedev’in nükleer tehditleri ve Trump’ın buna karşılık askeri hareketliliği, yanlış anlaşılmalara yol açabilecek bir gerilim yaratıyor. Ancak uzmanlar, Medvedev’in Kremlin’de karar alma yetkisinin sınırlı olduğunu ve bu atışmaların daha çok propaganda amaçlı olduğunu düşünüyor.

Haziran 2025’te Medvedev, ABD’nin İran nükleer tesislerine yönelik saldırıları sonrası İran’a nükleer savaş başlığı sağlanabileceği imasında bulunmuş, Trump buna sert tepki göstermişti. Medvedev daha sonra Rusya’nın böyle bir niyetinin olmadığını belirtmişti.

Trump, 2016’da Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile benzer bir nükleer söz düellosuna girmiş, ancak bu diyalog diplomasiye dönüşmüştü. Rusya ile durumun daha karmaşık olduğu belirtiliyor.

START Anlaşması

2010 yılında imzalanan ve 2026 yılına kadar uzatılan Yeni START Anlaşması, ABD ve Rusya’nın nükleer savaş başlıklarını sınırlamayı amaçlıyor. Ancak Rusya, 2022 yılında Ukrayna işgali sonrası anlaşma kapsamındaki denetimleri askıya aldı ve görüşmelere katılmayı reddetti. ABD, Rusya’yı anlaşmaya uymamakla suçlarken, Moskova da ABD’nin denetimleri engellediğini iddia ediyor.

Kasım 2024’te Vladimir Putin, nükleer silah kullanım eşiğini düşüren yeni bir doktrin imzalamıştı. Bu doktrin, Ukrayna’nın Batı tarafından sağlanan konvansiyonel füzelerle Rusya’ya saldırması durumunda nükleer yanıt verilebileceğini belirtiyor. Kremlin, bunu caydırıcılık politikası olarak savunurken, ABD’nin Ukrayna’ya uzun menzilli füzeler için kullanım izni vermesi bu gerilimi tetiklemişti.

Temmuz 2025’te ABD’nin, 2008’den bu yana ilk kez İngiltere’ye taktik nükleer silahlar konuşlandırdığına dair haberler, Rusya’da tepki yaratmıştı. Rusya, buna karşılık Belarus ve Kaliningrad’da nükleer kapasitesini güçlendirebileceğini belirtmişti. Ayrıca, Rusya’nın S-500 anti-nükleer füze sistemlerinin üretimini hızlandırdığı raporlanmıştı.

Araştırmalar, ABD ve Rusya arasında olası bir nükleer savaşın milyonlarca insanın ölümüne ve uzun vadeli çevresel felaketlere yol açabileceğini gösteriyor. Örneğin, Rutgers Üniversitesi’nin 2022 çalışması, böyle bir savaşın 5 milyardan fazla insanın açlıktan ölmesine neden olabileceğini öngörüyor. Princeton Üniversitesi ise ilk saatlerde 34 milyon ölüm tahmin ediyor.

Paylaşın

Alkol Sevgisinin Primat Kökenleri

İnsanlar, ilk biralarını demlemeden veya ilk kadehlerini kaldırmadan muhtemelen binlerce yıl önce ataları sayesinde, ormanda topladıkları fermente meyvelerle sarhoş olmuş olabilirler.

Kurtuluş Aladağ / Alkol sevgisi, evrimsel biyoloji ve davranışsal ekoloji açısından ilginç bir konudur. Bu konu, primatların alkole olan ilgisinin evrimsel geçmişindeki kökenlerine dayanır ve özellikle “sarhoş maymun hipotezi” (drunken monkey hypothesis) ile ilişkilendirilir.

Sarhoş Maymun Hipotezi: Bu hipotez, primatların alkole olan ilgisinin, olgunlaşmış ve fermente olmuş meyveleri tüketme alışkanlıklarından kaynaklandığını öne sürmektedir. Fermente meyveler doğal olarak etanol içerir ve primatlar, bu meyveleri yüksek enerji içeriği nedeniyle tercih etmiş olabilirler. Etanolün kokusu, primatların olgun meyveleri bulmasına yardımcı olan bir işaret olarak evrimleşmiş olabilir.

Primatların Alkol Tüketimi: Araştırmalar, bazı primat türlerinin (örneğin, şempanzeler, babunlar ve örümcek maymunları) doğada fermente meyveler tükettiğini ve düşük seviyelerde alkole maruz kaldığını göstermektedir. Örneğin, Karayipler’deki Vervet maymunlarının şeker kamışından yapılan fermente içecekleri tükettiği gözlemlenmiştir. Bu davranış, alkolün primat beslenmesinde tarihsel olarak yer aldığını desteklemektedir.

Evrimsel Avantajlar: Alkol tüketimi, primatlar için bazı evrimsel avantajlar sağlamış olabilir:

Enerji Kaynağı: Fermente meyveler, yüksek kalorili bir besin kaynağıdır.
Antimikrobiyal Etki: Etanol, zararlı mikroorganizmaları öldürerek besinlerin güvenilirliğini artırabilir.
Sosyal Davranışlar: Alkol, primat gruplarında sosyal etkileşimleri kolaylaştırmış olabilir, tıpkı insan toplumlarındaki gibi.

İnsanlara Geçiş: İnsanlar, primat atalarından miras kalan bu eğilimi geliştirmiş ve alkol üretimini kültürel bir pratik haline getirmiştir. Alkolün sosyal, ritüel ve hatta tıbbi kullanımları, insan toplumlarında evrimsel kökenlerin ötesine geçerek karmaşık bir kültürel fenomen haline gelmiştir.

Genetik Bağlantılar: İnsanlar ve diğer primatlar, alkolü metabolize eden enzimleri (alkol dehidrojenaz ve aldehit dehidrojenaz) paylaşır. Bu enzimlerin evrimsel olarak korunmuş olması, alkol tüketiminin primat evriminde önemli bir rol oynadığını gösterir.

Sonuç olarak; Alkol sevgisi, fermente meyvelerin tüketimiyle başlayan ve enerji, hayatta kalma ve sosyal etkileşim gibi faktörlerle şekillenen bir evrimsel hikayeye dayanır. Bu eğilim, insanlarda kültürel ve sosyal bağlamda daha karmaşık bir hale gelmiştir.

Konuyla ilgili daha derin bilgi için Robert Dudley’nin The Drunk Monkey kitabı veya primat davranışlarıyla ilgili etoloji çalışmaları incelenebilir.

Paylaşın

Avrupa’nın Güç Merkezi Almanya Neden Silahlanıyor?

2029 yılına kadar savunma harcamalarını 153 milyar euroya çıkarmayı planlayan Almanya, bu adımlarla hem kendi güvenliğini hem de Avrupa’nın savunma kapasitesini güçlendirmeyi amaçlıyor.

Kurtuluş Aladağ / Almanya’nın silahlanması, Rusya’nın oluşturduğu güvenlik tehdidi, NATO içindeki sorumluluklar, ABD’nin politikaları ve Avrupa’da liderlik hedefiyle şekilleniyor.

Ancak bu süreç, iç politikada sosyal harcamalar ve dış politikada ise bölgesel gerilimler gibi riskleri de barındırıyor.

Rusya – Ukrayna Savaşı ve Bölgesel Gelişmeler: 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Almanya’da güvenlik algısını kökten değiştirdi. Almanya Genelkurmay Başkanı Carsten Breuer, Rusya’nın tehdidinin Ukrayna ile sınırlı kalmayabileceğini ve NATO’nun olası bir saldırıya karşı hazırlanması gerektiğini belirtti. Bu durum, Almanya’yı savunma harcamalarını artırmaya itti.

NATO ve ABD Baskısı: ABD’nin, özellikle Donald Trump döneminde, NATO üyelerine savunma harcamalarını gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYH) yüzde 2’sine çıkarma çağrısı, Almanya üzerinde baskı oluşturdu. Trump’ın ikinci döneminde bu baskının artması ve Avrupa’ya “kendi güvenliğinizi sağlayın” mesajı, Almanya’yı daha bağımsız bir savunma politikası izlemeye yöneltti.

Savunma Bütçesindeki Artış: Almanya, 2022 yılında 100 milyar euroluk özel bir savunma fonu oluşturarak “Zeitenwende” (dönüm noktası) politikasını başlattı. Almanya, 2026 yılında savunma bütçesini 83 milyar euroya çıkarmayı planlıyor; bu, 2025 yılına kıyasla 20 milyar euroluk bir artış demek.

Bu bütçeyle Eurofighter Typhoon savaş uçakları, Boxer zırhlı araçlar, Patria piyade muharebe araçları, IRIS-T hava savunma sistemleri ve SkyRanger drone platformları gibi büyük çaplı alımlar planlanıyor.

Avrupa’nın En Güçlü Ordusu Hedefi: Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu kurma hedefini açıkça dile getirdi. Bu, Almanya’nın bölgesel liderlik rolünü güçlendirme ve Avrupa savunmasında daha fazla sorumluluk alma çabasını yansıtıyor.

Tarihi ve Kültürel Dönüşüm: Almanya, II. Dünya Savaşı sonrası militarizme mesafeli bir duruş sergilemiş olsa da, son yıllarda bu yaklaşım değişiyor. Rusya tehdidi ve ABD’nin güvenilirliğine dair artan şüpheler, Alman toplumunda ve politikasında savunma harcamalarına desteği artırmış durumda.

YouGov anketine göre, Almanların yüzde 79’u Vladimir Putin’i, yüzde 74’ü ise Donald Trump’ı Avrupa güvenliği için tehdit olarak görüyor.

Ekonomik ve Stratejik Faktörler: Almanya, ekonomik gücünü koruyarak savunma sanayisini de canlandırmayı hedefliyor. Silahlanma, Rheinmetall gibi Alman silah şirketlerinin hisselerinde artışa yol açtı, bu da ekonomik bir motivasyon olarak öne çıkıyor. Ancak bu süreç, sosyal harcamalardan kesintiler yapılarak finanse edildiği için iç politikada tartışmalara da neden oluyor.

Paylaşın