Dünya’nın Aşırı Sıcak Kalmasının Gizli Nedeni Bulundu

Yeni bir araştırma, Dünya’nın en büyük yok oluş olayı (yaklaşık 252 milyon yıl önce) sırasında tropikal ormanların çökmesinin, gezegenin milyonlarca yıl boyunca aşırı sıcak kalmasının başlıca nedeni olduğunu ortaya koydu.

Haber Merkezi / Tropikal ormanlar, karbondioksiti atmosferden çekip bitkilerde ve toprakta depolama süreci olan karbon sekestrasyonunda önemli bir rol oynar. Bu ormanlar, “Permiyen-Triyas Kitlesel Yok Oluşu” sırasında yok olduğunda, Dünya soğumak için kullandığı temel araçlardan birini kaybetti.

Yok oluş sırasında, karbonu emecek ormanlar olmadığı için gezegen, yaklaşık 5 milyon yıl boyunca süper sera durumunda kaldı; bu durum, yok oluşu tetikleyen volkanik patlamaların sona ermesinden sonra bile devam etti.

Leeds Üniversitesi’nden araştırmanın baş yazarı Dr. Zhen Xu, Permiyen-Triyas yok oluş olayını izleyen aşırı küresel ısınmanın bilim insanlarını yıllardır şaşırttığını belirterek, “Bu olayı öne çıkaran şey, Dünya tarihinde başka hiçbir yüksek sıcaklık döneminde görülmemiş bir şey olan tropikal ormanların tamamen çökmesiydi” diyor.

Araştırma, Leeds Üniversitesi ve Çin Jeoloji Bilimleri Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından yapıldı.

Permiyen-Triyas Kitlesel Yok Oluşu, yaklaşık 252 milyon yıl önce, Permiyen ve Triyas dönemleri arasında gerçekleşen, Dünya tarihindeki en büyük kitlesel yok oluş olayıdır. Deniz türlerinin yüzde 90-95’i ve karasal türlerin yüzde 70’e yakını yok oldu.

Başlıca nedenleri arasında volkanik aktiviteler (Sibirya Trapları), metan salınımı, okyanus anoksisi, iklim değişikliği ve karbon döngüsündeki bozulmalar yer alır. Bu olay, dinozorların ve modern ekosistemlerin evrimine zemin hazırladı.

Paylaşın

120 Yılda Kuraklıktan Etkilenen Alanlar İki Katına Çıktı

OECD’nin raporuna göre; Kuraklıktan etkilenen alanlar son 120 yılda iki katına çıktı. Kuraklık, 1900’de dünya genelindeki alanların yaklaşık yüzde 10’unu etkilerken, 2020’de yüzde 20’nin üzerine çıktı.

OECD raporunda, dünyada kuraklığın insani ve ekonomik maliyetinin keskin şekilde arttığını ve 2035’te yaşanacak kuraklık maliyetinin bugüne kıyasla en az yüzde 35 daha yüksek olacağını belirtti.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) “Küresel Kuraklık Görünümü: Eğilimler, Etkiler ve Daha Kurak Bir Dünyaya Uyum Sağlama Politikaları” başlıklı yeni raporuna göre, son 120 yılda küresel çapta kuraklıktan etkilenen kara alanı iki katına çıktı.

Dünya üzerindeki kara alanlarının yüzde 37’sinde 1980’den beri önemli düzeyde toprak nemi kaybı yaşandı. Son yıllarda gezegenin yüzde 40’ı daha sık ve yoğun kuraklık yaşarken, kuraklık yalnızca tarımda değil, ticaret, sanayi ve enerji üretimi gibi pek çok sektörde verim kayıplarına yol açıyor.

Etkisini birçok alanda hissettiren kuraklığın insani ve ekonomik maliyeti de keskin şekilde artıyor. Kuraklık, afet kaynaklı ölümlere neden olurken, yoksulluk, eşitsizlik ve yerinden edilme koşullarını kötüleştiriyor. Bu kapsamda, OECD’nin hesaplamalarına göre, bu yıl yaşanacak ortalama bir kuraklık olayının 2000’deki şartlara kıyasla en az iki kat daha maliyetli olacağı öngörülüyor.

OECD, hükümet kurumlarının, gelişen kuraklık riskine karşı öngörülü, önleyici ve uyum sağlayıcı biçimde derhal ve koordineli hareket etmesi, zararların sınırlandırılması, toplumların ve ekonomilerin kuraklığa karşı dayanıklılığını artırarak toparlanma kabiliyetinin güçlendirilmesi çağrısında bulunuyor.

Su geri kazanımı ve yağmur suyu hasadı gibi yenilikçi yöntemlerin yanı sıra kuraklığa dayanıklı tarım ürünlerinin teşviki ve düzenleyici çerçevenin bu doğrultuda uyumlu hale getirilmesi ve daha verimli sulama sistemlerinin kurulması gibi çözümlerin, kuraklığın etkilerini azaltabileceği değerlendiriliyor.

OECD Genel Sekreteri Mathias Cormann, rapora ilişkin değerlendirmesinde, giderek artan kuraklık risklerine karşı, hükümetler, sektörler ve ülkeler arasında koordineli politika adımları atılması gerektiğini belirterek “Bu, gıda güvenliği, sağlık, enerji, ulaşım, tarım, barış ve güvenlik üzerindeki etkilerin azaltılmasına yardımcı olacaktır. Su, ekosistemler ve araziyi sürdürülebilir şekilde yönetmeye yönelik pratik çözümler, kırılganlığı azaltabilir, hazırlığı artırabilir ve kuraklıkların ekonomik etkilerini hafifletebilir” dedi.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Geçtiğimiz Ay, Kayıtlara Geçen En Sıcak İkinci Mayıs Ayıydı

Avrupa Birliği’nin iklim izleme servisine göre, geçen ay karada ve okyanuslarda kayıtlara geçen en sıcak ikinci mayıs ayı oldu. Bu, geçen yıl mayıs ayında kırılan rekorun hemen altında.

İklim izleme servisine göre, gezegenin ortalama yüzey sıcaklığı, sanayi öncesi seviyelerin 1,5 santigrat derece üzerindeki eşiğin altına düştü. Haziran 2024’ten Mayıs 2025’e kadar geçen 12 aylık dönemde ısınma, 1850 – 1900 referansına göre ortalama 1,57 C olarak gerçekleşti.

2025 Mayıs’ı, Avrupa Birliği’nin Copernicus İklim Değişikliği Servisi’ne (C3S) göre, şimdiye kadar kaydedilen en sıcak ikinci mayıs ayı oldu. İlk sırada ise rekor sıcaklıkların yaşandığı 2024 Mayıs yer alıyor. Kuzeybatı Avrupa’da olağandışı kuraklık yaşanmasına neden olan bu sıcaklık artışı, küresel çapta dikkat çekti.

Verilere göre, geçen ay küresel ortalama yüzey hava sıcaklığı 15,79°C olarak ölçüldü. Bu, 1991-2020 ortalamasının 0,53°C üzerinde. Ayrıca geçen ay, sanayi öncesi dönem olarak kabul edilen 1850-1900 ortalamasından yaklaşık 1,4°C daha sıcaktı. Bu durum, son 22 ayın 21’inde 1,5°C eşiğinin aşılmasıyla süregelen sıcak dönem serisini kesintiye uğrattı. Ancak AB’li bilim insanları, bu durumun uzun sürmeyeceğini söylüyor.

C3S Direktörü Carlo Buontempo, “Mayıs 2025 1,5°C eşiğinin üzerinde geçen benzeri görülmemiş uzunluktaki aylar dizisini kesiyor” dedi.

Paris Anlaşması’nın hedefi olan küresel ısınmayı 1,5°C altında tutma hedefi ise tekil aylarla değil, on yıllık ortalamalarla değerlendiriliyor. Yani teknik olarak bu eşik henüz aşılmış değil.

Buontempo şöyle ekliyor: “Bu durum gezegen için kısa süreli bir soluklanma sağlayabilir, ancak iklim sistemindeki ısınma devam ettiği için yakın gelecekte 1,5°C eşiğinin tekrar aşılmasını bekliyoruz.”

Son aylarda dünya genelinde yüksek sıcaklıklar, kurak havayla birlikte seyretti. Avrupa’da geçen ay Kuzey ve Orta Avrupa’nın büyük bölümüne, ayrıca Rusya’nın güneyi, Ukrayna ve Türkiye’ye ortalamanın altında yağış getirdi.

Bu bahar, kuzey ve batıda normallerin altında, güney ve kuzeybatı Rusya’da ise normallerin üzerinde yağışlarla geçti. Kuzeybatı Avrupa’nın bazı bölgeleri, 1979’dan bu yana en düşük yağış ve toprak nemi seviyelerini gördü. Süregelen kuraklık, 1992’den bu yana kaydedilen en düşük ilkbahar akarsu debilerine yol açtı.

Avrupa Kuraklık Gözlemevi’ne göre, 11-20 Mayıs tarihleri arasında Avrupa ve Akdeniz havzasındaki kara alanlarının yarısından fazlası kuraklık riski altındaydı. Bu oran, gözlemlerin başladığı 2012’den bu yana yılın o dönemindeki en yüksek seviye oldu.

Kuzey Avrupa’daki çiftçiler, bu olağanüstü kurak havanın buğday ve mısır gibi ürünlerin filizlenmesini geciktirmesinden endişeli. İngiltere Ulusal Çiftçiler Birliği, mayıs başında yaptığı açıklamada, ülkenin son yüzyıldaki en kurak ilkbaharı nedeniyle bazı mahsullerin şimdiden başarısız olduğunu duyurdu.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) da Mayıs sonunda, su kıtlığının euro bölgesi ekonomik üretiminin yaklaşık yüzde 15’ini tehdit ettiğini açıkladı. Oxford Üniversitesi uzmanlarıyla birlikte yürütülen yeni bir araştırma, su kıtlığının euro bölgesi ekonomisi için doğayla ilgili en büyük risk olduğunu ortaya koydu.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

İnsan Hakları, İklim Krizi Tehdidi Altında

İklim krizi artık yalnızca çevresel değil, temel bir insan hakları meselesi. Gerekli adımlar atılmazsa, 2025 ve sonrasında dünya daha derin insani ve ekolojik krizlerle karşı karşıya kalacak.

Uluslararası Af Örgütü, yayımladığı “2024-25 Dünya İnsan Haklarının Durumu” raporunda, iklim krizinin dünya genelinde insan hakları üzerindeki yıkıcı etkilerini çarpıcı verilerle gözler önüne serdi.

Bianet’in aktardığı rapora göre, yedi kıtada 150 ülke iklim kaynaklı adaletsizliklerden doğrudan etkilenirken, iklim değişikliğiyle birlikte yoksulluk, çatışma ve siyasi baskıdan oluşan “zehirli karışım” 2024 yılında tahminen 110 milyon insanı yerinden etti.

Afrika

Sudan, iklim ve çatışma kaynaklı dünyanın en büyük yerinden edilme krizini yaşadı.
Fildişi Sahili, Mali, Nijer, Kamerun gibi ülkelerde seller yüzlerce ölüme yol açtı.
Kuraklık ve aşırı yağış Somali gibi ülkelerde ekonomik çöküşe neden oldu.
Bazı ülkeler fon bulabilmek için borçlanmaya zorlandı; Namibya ve Fildişi Sahili büyük yatırım aldı.
Senegal’de çevre riskleri nedeniyle madencilik faaliyetleri askıya alındı.

Amerika Kıtası

Amazon yağmur ormanları yangınlarla büyük ölçüde tahrip oldu.
ABD ve Kanada gibi yüksek gelirli ülkeler fosil yakıt bağımlılığını sürdürdü.
Brezilya’da seller 2,3 milyon kişiyi etkiledi, 600 bin kişi yerinden oldu.
Yangınlar Arjantin’den Ekvador’a kadar pek çok ülkeyi sardı.

Asya-Pasifik

Hindistan, Pakistan, Nepal gibi ülkelerde sel ve heyelanlar yüzlerce can aldı.
Delhi’de hava kirliliği rekor kırdı.
Çin’de yenilenebilir enerji kullanımı arttı ama dış ülkelerde kömür projeleri sürdü.
Vietnam, Endonezya, Kamboçya gibi ülkelerde çevre savunucuları baskı ve hapisle karşılaştı.

Avrupa ve Orta Asya

Yunanistan ve Portekiz’de sıcak hava dalgaları ölümlere neden oldu.
Türkiye’nin iklim politikaları “kritik ölçüde yetersiz” olarak değerlendirildi.
Hollanda, Norveç ve Belçika gibi ülkeler fosil yatırımlara devam etti.
AİHM, İsviçre’nin yetersiz politikalarının insan haklarını ihlal ettiğine hükmetti.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika

Irak ve Ürdün su kriziyle karşı karşıya.
Kuveyt, Bahreyn, BAE ve Suudi Arabistan fosil yakıt üretimini artırma planlarını sürdürdü.
BM COP28 iklim zirvesine ev sahipliği yapan BAE’nin aynı zamanda petrol anlaşmaları yaptığı ortaya çıktı.

Raporda;

En çok karbon salımı yapan ülkelerin, düşük gelirli ve en çok zarar gören ülkelere sadece cüzi yardımda bulunduğu,
Şirketlerin çevre ve halk sağlığı üzerindeki etkilerinden yetersiz düzenlemeler sayesinde sıyrıldığı,
Aktivistlerin ve sivil toplumun taleplerinin ise çoğunlukla görmezden gelindiği belirtildi.
Öte yandan, AB’nin büyük şirketleri insan hakları ve iklimle ilgili sorumluluk altına sokan “Kurumsal Sürdürülebilirlik Yönergesi”, rapora göre umut veren ender adımlardan biri oldu.

Sonuç

Uluslararası Af Örgütü, devletlerin 2024 itibariyle iklim konusunda verdikleri sözlerin büyük çoğunluğunu yerine getirmediğini, tersine fosil yakıta bağımlılığı artıran politikalar izlemeye devam ettiklerini vurguladı.

Rapora göre iklim krizi artık yalnızca çevresel değil, temel bir insan hakları meselesi. Gerekli adımlar atılmazsa, 2025 ve sonrasında dünya daha derin insani ve ekolojik krizlerle karşı karşıya kalacak.

Paylaşın

Dünya, Dört Derece Isınırsa Yüzde 40 Daha Fakir Olacağız

Yeni yayınlanan bir araştırma, küresel ısınmanın ekonomik etkisinin hafife alındığını, dört santigrat derecelik bir ısınmanın yüzde 40’lık bir fakirleşmeye neden olacağını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Avustralyalı bilim insanları tarafından yapılan araştırma, ısınmanın sanayi öncesi seviyelerin 2 santigrat derecenin üzerinde tutulması durumunda bile dünya genelinde kişi başına düşen ortalama GSYİH’nin (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla) yüzde 16 oranında azalacağını öne sürüyor.

Bu, önceki tahminlerin (örneğin yüzde 11 civarı kayıp) neredeyse dört katı bir etki demek. Tedarik zincirlerinde yaşanacak kesintiler, iş gücü verimliliğinin azalması ve altyapı hasarları da bu fakirleşme senaryosunu destekleyen unsurlar.

Bilim insanları, ülkeler kısa ve uzun vadeli iklim hedeflerine ulaşsalar bile küresel sıcaklıkların 2,1 derece artacağını tahmin ediyor.

İklim bilimci ve araştırmanın ortak yazarı Dr. Timothy Neal, mevcut ekonomik modellerin, iklim değişikliğinin ciddi etkilerini hafife aldığını vurguluyor, ve 4 santigrat derecelik bir küresel ısınma senaryosunda ekonomik kayıpların önceki tahminlerden çok daha yüksek olabileceğini belirtiyor.

Neal, mevcut modellerin “gerçek dışı varsayımlar” içerdiğini söylüyor. Örneğin, ekonominin iklim şoklarına kolayca uyum sağlayacağı veya sıcaklık artışının sadece marjinal etkiler yaratacağı gibi. Neal, bilimsel uyarılar (örneğin, IPCC raporları) ile ekonomik tahminler arasındaki uçurum olduğunu ve modellerin yenilenmesi gerektiğini belirtiyor.

İklim bilimci ve araştırmanın ortak yazarlarından Prof. Andy Pitman ise, iklim modellerinin ekonomik kayıpları doğru tahmin etmekte yetersiz kalabileceğini ve gerçek etkilerin daha yıkıcı olabileceğini söylüyor.

Pitman, sıcaklık artışlarının tarım, su kaynakları ve insan sağlığı üzerindeki zincirleme etkilerinin ekonomik sistemleri derinden sarsabileceğini ifade ediyor. Ayrıca, 4 santigrat derecelik bir artışın “felaket” anlamına geleceğini ve mevcut politikaların bu riski ciddiye almadığını belirtiyor.

İklim politikaları uzmanı Prof. Frank Jotzo, önceki ekonomik modellerin (özellikle Entegre Değerlendirme Modelleri – IAM’ler) iklim değişikliğinin gerçek ekonomik etkilerini sistematik olarak hafife aldığını vurguluyor.

Prof. Frank Jotzo, bu modellerin, bir bölgede tarım gibi bir faaliyetin iklim değişikliği yüzünden çökmesi durumunda, başka bir bölgenin bunu telafi edebileceği gibi gerçek dışı bir varsayım üzerine kurulu olduğunu söylüyor.

“Bu, gerçek dünyanın işleyişine aykırı” diyen Prof. Frank Jotzo, küresel ekonominin birbirine bağlı doğası, aşırı hava olaylarının tetiklediği tedarik zinciri aksamalarının tüm ülkeleri etkileyeceğini belirtiyor.

Paylaşın

Ormanların Yok Edilmesi İklim Mücadelesini Rayından Çıkaracak

Yeni yayınlanan bir araştırma, ormanların CO₂ emme kapasitesinin azalacağını hesaba katmamanın, Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmayı önemli ölçüde zorlaştırabileceğini, hatta imkansız hale getirebileceğini gösteriyor.

Haber Merkezi / Potsdam İklim Etkisi Araştırma Enstitüsü’nden (PIK) bir ekip, geçmişte bozulmamış ormanların yılda 7,8 milyar ton CO₂ emdiğini, bunun insan faaliyetleri sırasında ortaya çıkan emisyonlarının yaklaşık beşte biri olduğunu, ancak karbon emiliminin iklim değişikliği ve ormansızlaşma gibi insan faaliyetleri nedeniyle giderek daha fazla risk altında olduğunu duyurdu.

Araştırmanın baş yazarı Michael Windisch, iklim stratejileri ormanların sadece bozulmadan kalmasına değil, aynı zamanda artırılmasına yönelik olması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor: “Kaliforniya’daki gibi orman yangınları ve Amazon’da devam eden ormansızlaşma bir kumar. İklim değişikliğinin kendisi ormanların karbon depolarını riske atıyor.”

Araştırmaya göre, emisyonları azaltmak ve ormanları korumak için alınması gereken önlemleri ertelemek iklim hedeflerini tehlikeye atabilir. Windisch, “Ormanlarda depolanan karbonu korumak için hemen harekete geçmeliyiz” diye vurguluyor. Windisch, “Orman karbon kayıplarını telafi etmek için enerji, endüstri ve ulaşım gibi temel emisyon kaynaklarından daha yüksek emisyon kesintileri yapılacak” diye ekliyor.

Paris Anlaşması

Paris Anlaşması, iklim değişikliğiyle mücadele etmek için 2015 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) kapsamında kabul edilen ve 2016’da yürürlüğe giren uluslararası bir anlaşmadır. 12 Aralık 2015’te Paris’te düzenlenen 21. Taraflar Konferansı’nda (COP21) 196 ülke tarafından müzakere edildi ve 22 Nisan 2016’da imzaya açıldı.

Şu an itibarıyla 195 BMİDÇS üyesi anlaşmaya taraf, ancak Eritre, İran, Irak, Libya ve Yemen gibi birkaç ülke henüz onaylamadı. Türkiye ise anlaşmayı 22 Nisan 2016’da imzaladı, fakat onay süreci 6 Ekim 2021’de TBMM’de tamamlanarak 10 Kasım 2021’de resmen taraf oldu.

Anlaşmanın temel amacı, küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelere göre 2°C’nin oldukça altında tutmak ve mümkünse 1,5°C ile sınırlamak. IPCC raporları, bu seviyenin aşılmasının iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini (sel, kuraklık, biyoçeşitlilik kaybı gibi) ciddi şekilde artıracağını gösteriyor.

Paris Anlaşması, Kyoto Protokolü’nden farklı olarak, tüm ülkeleri kapsayan bir “aşağıdan yukarı” yaklaşımı benimser. Yani, her ülke kendi Ulusal Katkı Beyanı’nı (NDC) belirler ve bu hedefleri beş yılda bir güncelleyerek daha iddialı hale getirmesi beklenir. Zorlayıcı bir mekanizma yok; ülkeler gönüllü taahhütlerde bulunuyor. Örneğin, Türkiye 2021’de sunduğu beyanda, 2030’a kadar emisyonları yüzde 41 artırma projeksiyonundan yüzde 21 azaltma sözü verdi ve 2053’te net sıfır hedefini açıkladı.

Türkiye, başlangıçta gelişmekte olan ülke statüsüyle finans ve teknoloji desteği talep ettiği için onay sürecini erteledi. Ancak 2021’de, özellikle AB’nin Yeşil Mutabakatı ve karbon sınır düzenlemeleri gibi ekonomik baskılarla, anlaşmayı onayladı. Bu, Türkiye’nin kömür bağımlılığını azaltıp yenilenebilir enerjiye yönelmesi gerektiği anlamına geliyor, ki enerji sektörü emisyonlarının yüzde 70’inden fazlasını oluşturuyor. Ama pratikte, kömürlü termik santraller hala aktif ve bu geçişin ne kadar hızlı olacağı belirsiz.

Paylaşın

NASA: Deniz Seviyeleri 2024’te Beklenenden Daha Fazla Arttı

İklim krizinin etkilerinin giderek daha belirgin hale geldiği bir dönemde NASA, 2024 yılında, dünya genelinde deniz seviyelerinin beklenenden daha hızlı bir şekilde yükseldiğini duyurdu.

Haber Merkezi / NASA’nın (ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) yeni yayınladığı bir analiz; 2024 yılında dünya genelinde deniz seviyesinin yıllık artış oranının beklenen 0.43 santimetre (cm) yerine 0.59 cm olduğunu gösterdi.

Bu, beklenenden yaklaşık yüzde 35 daha yüksek bir artış olduğu anlamına geliyor.

NASA’nın ölçümlerine göre, 1993 yılından bu yana dünya genelindeki deniz seviyeleri toplamda yaklaşık 10 cm yükseldi. Bu, özellikle kıyı bölgelerinde yaşayan topluluklar için ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Yıllık deniz seviyelerindeki yükseliş oranı, 1993’te 0.18 cm iken, 2023 itibarıyla 0.45 cm’ye ulaştı ve 2024’te bu oran daha da artarak 0.59 cm’ye çıktı. Yani, son 30 yılda yükseliş hızı iki kattan fazla artmış durumda.

NASA’nın deniz seviyeleri araştırmacısı olan Josh Willis, deniz seviyelerinin yükselmeye devam ettiğini ve yükselme oranının giderek daha da hızlandığını söyledi.

Deniz seviyelerinin yükselmesinin nedenleri

Termal genleşme: Deniz suyunun ısınmasıyla hacminin artması, yani termal genleşme, 2024’te deniz seviyesi yükselişinin ana itici gücü oldu. NASA’ya göre, 2024’te yükselişin yaklaşık üçte ikisi (Yüzde 66) termal genleşmeden kaynaklandı.

Buz tabakalarının ve dağ buzullarının erimesi: Normalde, son yıllarda deniz seviyesi yükselişinin yaklaşık üçte ikisi, Grönland ve Antarktika gibi yerlerdeki buz tabakalarının ve dağ buzullarının erimesinden kaynaklanıyordu. Ancak 2024 yılında bu katkı, toplam yükselişin yalnızca üçte birini (Yüzde 33) oluşturdu.

Deniz seviyelerinin yükselmesinin etkileri

Kıyı taşkınları: Deniz seviyelerindeki artış, yüksek gelgit taşkınlarını ve dalgaların daha sık ve şiddetli hale getirebilir. Özellikle düşük rakımlı kıyı bölgeleri, bu taşkınlardan ciddi şekilde etkilenebilir.

Altyapı ve ekonomi: Kıyı şehirlerindeki altyapı (örneğin limanlar, yollar, kanalizasyon sistemleri) ve ekonomik faaliyetler, deniz seviyesindeki yükselişten dolayı zarar görebilir.

Ekolojik sonuçlar: Deniz seviyelerindeki artış, tuzlu suyun yer altı sularına karışmasına neden olarak tarım arazilerini ve tatlı su kaynaklarını tehdit edebilir. Ayrıca, mercan resifleri gibi hassas ekosistemler, sıcaklık artışı ve deniz seviyelerindeki değişimlerden olumsuz etkilenebilir.

Uzun vadeli göç: 2100 yılına kadar deniz seviyeleri 1-2 metre daha yükselebilir. Bu durum, özellikle ada ülkeleri (örneğin Kiribati) ve düşük rakımlı kıyı bölgelerinde yaşayan milyonlarca insanın göç etmesine neden olabilir.

Paylaşın

Aşırı Hava Olayları 30 Yılda Yaklaşık 800 Bin Kişinin Ölümüne Neden Oldu

İklim krizinin hafifletilmesine odaklanan sivil toplum örgütü Germanwatch, aşırı hava olaylarının son 30 yılda yaklaşık 800 bin kişinin ölümüne neden olduğunu açıkladı.

Haber Merkezi / Germanwatch politika danışmanı Lina Adil, “Amaçlarının, ülkelerin karşı karşıya olduğu gerçek riskleri göz önünde bulundurarak uluslararası iklim politikasını bağlamlandırmak” dedi.

Germanwatch, “İklim Risk Endeksi 2025” raporunu açıkladı. Rapora göre; 1993 – 2022 yılları arasında aşırı hava olaylarından en çok etkilenen ülkeler Dominika, Çin ve Honduras oldu. Myanmar, İtalya ve Hindistan diğer en çok etkilenen ülkeler arasındaydı.

Aynı dönemde dünya genelinde yaklaşık 800 bin insan aşırı hava olaylarında hayatını kaybetti ve 9 bin 400’den fazla aşırı hava olayı yaklaşık 4,2 trilyon dolar (enflasyona göre ayarlanmış) tutarında kayba yol açtı. 1993’ten 2022’ye kadar fırtınalar (yüzde 35), sıcak hava dalgaları (yüzde 30) ve seller (yüzde 27) en fazla ölüme neden oldu.

2022’de en çok etkilenen 10 ülkeden yedisinin yüksek gelirli ülke grubuna ait olduğuna dikkat çekilirken, uzun vadede ise iklim değişikliğinin bu sonuçlarından en fazla etkilenen ülkelerin yeni gelişmekte ve sanayileşmekte olan ülkeler olduğu kaydedildi.

Uluslararası Afet Veritabanı ve Uluslararası Para Fonu verilerine dayanan endekste tüm verilerin mevcut olduğu en son yılın 2022 olduğu belirtildi.

Boston Üniversitesi Pardee Küresel Araştırmalar Okulu’ndan emekli Prof. Adil Najam, “Bu rapordaki en büyük bilgi, iklim değişikliğinin artık her ülke için bir gerçeklik olduğu ve hiçbir ülkenin bunun etkilerinden muaf olmadığıdır” dedi.

Germanwatch politika danışmanı Lina Adil, “Amaçlarının, ülkelerin karşı karşıya olduğu gerçek riskleri göz önünde bulundurarak uluslararası iklim politikasını bağlamlandırmak” dedi.

Paylaşın

Küresel Isınma: Dünya Gezegensel İflasla Karşı Karşıya

IFoA’nın küresel ısınmaya ilişkin yayınlandığı raporda, dünyanın gezegensel iflasla karşı karşıya olduğu, gezegendeki sistemlerin artık insanlık için kritik gereksinimleri sağlayamayacak kadar bozulduğu belirtildi.

Raporun yazarlarından Sandy Trust, “Doğa bizim temelimizdir; gıda, su ve oksijenin yanı sıra ekonomimize güç veren hammadde ve enerjiyi sağlar. Bu temelin istikrarına yönelik tehditler, gelecekteki insan refahına yönelik risklerdir ve bunlardan kaçınmak için harekete geçmeliyiz” dedi.

Yıllık küresel sıcaklık 2024’te ilk kez uluslararası düzeyde kabul edilen 1.5 derecelik hedefin üzerine çıkarken, İngiltere’de yapılan yeni bir çalışmada, iklimdeki bozulmanın sebep olacağı yıkıcı etkiler gözler önüne serildi.

Son yıllarda yangın, sel, kuraklık, sıcaklık artışları gibi aşırı hava olayları ve afetler artarken, Institute and Faculty of Actuaries’in (IFoA) raporunda, iklim kriziyle mücadele için siyasi liderlere daha hızlı hareket etme çağrısında bulunuldu.

IFoA raporuna göre, karbonsuzlaşmayı hızlandırmak ve doğayı onarmak için acilen harekete geçilmezse, 2090 yılına kadar küresel ekonomik büyüme yüzde 50 düşecek.

2050 yılına kadar 3 derece veya daha fazla ısınma halinde ise, 4 milyardan fazla ölüm, dünya çapında önemli sosyo-politik parçalanma, devletlerin yıkılması ve bunun sonucunda hızlı ve kalıcı sermaye kaybı meydana gelebilir.

Raporun yazarlarından Sandy Trust, bu senaryodan kaçınmak için gerçekçi bir plan olmadığını ifade ederek küresel sıcaklıkta 3 derecelik bir artışın sonuçlarının yanlış tahmin edildiğini ve bunların siyasi liderleri politikalarının riskleri konusunda körleştirdiğini söyledi.

Karar Gazetesi’nin The Guardian’dan habere göre, raporda ayrıca, küresel ısınmanın ekonomik etkilerini değerlendirmek için finans kuruluşları, politikacılar ve kamu görevlileri tarafından kullanılan iklim riski değerlendirmelerinin yanlış olduğu, çünkü küresel ısınmanın bir sonucu olarak iklim değişikliğinin devrilme noktaları, deniz sıcaklığı artışları, göç ve çatışma gibi beklenen ciddi etkilerini göz ardı ettikleri belirtildi.

Raporda, bu riskler dikkate alındığında dünyanın gezegensel iflasla karşı karşıya olduğu, Dünya’daki sistemlerin artık insanlık için şart olan kritik gereksinimleri sağlayamayacak kadar bozulduğu eklendi.

Trust, “Doğa bizim temelimizdir; gıda, su ve oksijenin yanı sıra ekonomimize güç veren hammadde ve enerjiyi sağlar. Bu temelin istikrarına yönelik tehditler, gelecekteki insan refahına yönelik risklerdir ve bunlardan kaçınmak için harekete geçmeliyiz” dedi.

Paylaşın

2024, Türkiye’de Son 53 Yılın “En Sıcak Yılı” Oldu

2024 yılı, dünya genelinde 1,5 derece ısınma sınırının aşıldığı ilk yıl olurken, Türkiye’de de 15,6 derece ortalama sıcaklık ile son 53 yılın en sıcak yılı oldu.

2024 yılı sıcaklık rekoru, bir önceki sıcaklık rekoru olan 2010 yılına ait 15,5 derecesinin 0,1 derece üzerinde.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM), 2024 Yılı Sıcaklık Değerlendirme raporunu yayınladı. Yayınlanan raporda, 2024 yılının son 53 yılın “en sıcak” yılı olduğunun altı çizildi.

220 istasyondan alınan hava durumu verilerinin uzun yıllar ortalama verileri ile karşılaştırılarak tamamladığı 2024 Yılı Sıcaklık Değerlendirme raporuna göre, yıl içerisinde Türkiye genelinde yağışlar normaline göre yüzde 6,3 oranında azaldı.

2024 yılında Ankara, İstanbul ve İzmir’de de yağışlarda azalma olduğu belirtildi. En fazla yağış alan il Rize olurken en az yağış alan il ise Edirne oldu.

Söz konusu raporda Türkiye’nin 2024 yılı ortalama sıcaklığı, 15,6 derece olarak gerçekleşirken bu değerin 1991–2020 normalinin ortalaması olan 13,9 derecenin, 1,7 derece üzerinde seyrettiği bilgileri yer aldı.

Yine 2024 yılı Türkiye ortalama sıcaklığı, 1971-2024 periyodu ile karşılaştırıldığında ise 15,6 derece ile en sıcak yıl olarak tarihe geçti. Bu derece, bir önceki sıcaklık rekoru olan 2010 yılına ait 15,5 derecesinin 0,1 derece üzerinde gerçekleşti.

Yine, 2024 yılının ocak, nisan, haziran ve temmuz aylarında ortalama sıcaklık rekorları kırılırken, mevsimsel olarak bakıldığında ise kış ve yaz mevsimleri yine rekor sıcaklık dereceleri ile tamamlandı.

(Kaynak: Mezopotamya Ajansı)

Paylaşın