İklim Şokları Yaklaşık 900 Milyon Kişiyi Tehdit Ediyor

UNDP’nin geçici yöneticisi Haoliang Xu, “Yeni araştırmamız, küresel yoksulluğu ele almak ve herkes için daha istikrarlı bir dünya yaratmak için neredeyse 900 milyon yoksul insanı tehlikeye atan iklim riskleriyle yüzleşmemiz gerektiğini gösteriyor” diyor.

Haoliang Xu, “Dünya liderleri önümüzdeki ay Brezilya’da [COP30] için bir araya geldiklerinde, ulusal iklim taahhütleri, dünyanın en yoksul insanlarını geride bırakma riski taşıyan durgun kalkınma ilerlemesini canlandırmalıdır” diye ekliyor.

Birleşmiş Milletler’in yeni raporuna göre, yaklaşık 900 milyon insan, aşırı sıcaklar ve sellerden kuraklık ve zehirli hava kirliliğine kadar iklim krizinin artan etkilerine aynı anda maruz kalıyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Oxford Yoksulluk ve İnsan Girişimi (OPHI) tarafından hazırlanan 2025 Küresel Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi, önümüzdeki ay Brezilya’da düzenlenecek COP30 iklim zirvesi öncesinde iklim değişikliği ve yoksulluğun giderek daha fazla iç içe geçtiğini gösteriyor.

Araştırmacılar, ilk kez küresel iklim tehlikesi verilerini çok boyutlu yoksulluk göstergeleriyle birleştirerek, yoksulluğun sadece ekonomik bir mesele olmadığını, aynı zamanda “gezegenin baskıları ve istikrarsızlıkla derinden bağlantılı olduğunu” ortaya koydu.

Rapora göre, akut çok boyutlu yoksulluk içinde yaşayan ve en az bir iklim tehlikesine maruz kalan 887 milyon kişiden 651 milyonu aynı anda iki veya daha fazla tehdit ile karşı karşıya.

Yaklaşık 309 milyon insan, üç veya dört iklim tehlikesinin çakıştığı bölgelerde yaşıyor ve bu durum mevcut kırılganlıkları daha da artırıyor.

En yaygın tehlikeler, 608 milyon yoksul insanı etkileyen aşırı sıcaklar ve 577 milyonu etkileyen hava kirliliği. Sel, 465 milyon kişiyi tehdit ederken, 207 milyon kişi kuraklık etkisindeki bölgelerde yaşıyor.

OPHI Direktörü ve raporun ortak yazarı Sabina Alkire, “Gezegenin en fazla baskı altında olduğu ve insanların iklim sorunlarından kaynaklanan ek yüklerle karşı karşıya kaldığı yerleri anlamak, insanlığı iklim eylemlerinin merkezine koyan karşılıklı güçlendirici kalkınma stratejileri oluşturmak için esastır,” diyor.

Rapor, Güney Asya ve Sahra Altı Afrika’yı yoksulluk ve iklim riski arasındaki çakışmanın küresel sıcak noktaları olarak tanımlıyor. Güney Asya’da, yoksul insanların yüzde 99,1’i – yaklaşık 380 milyon insan – bir veya daha fazla iklim tehlikesiyle karşı karşıya. Sahra Altı Afrika’da ise 344 milyon insan benzer birleşik tehditlerle karşı karşıya.

Alt orta gelirli ülkeler en büyük yükü taşıyor. 548 milyon yoksul insan en az bir tehlikeye maruz kalırken, neredeyse 470 milyon kişi iki veya daha fazla tehlikeyle karşı karşıya.

Çok boyutlu yoksulluk nedir?

Tarihsel olarak yoksulluk, genellikle para eksikliği olarak anlaşılmıştır, ancak modern zamanlarda araştırmacılar, yoksulluğun ardındaki mekanizmaları daha geniş bir şekilde kavramışlardır.

BM, günlük geliri 2,50 euronun (3 dolar) altında olan uluslararası yoksulluk sınırını kullanmakla birlikte, son zamanlarda çok boyutlu yoksulluk kavramını benimsemiştir.

OPHI’ye göre, bu kavram, yoksul bir kişinin aynı anda birden fazla dezavantajdan muzdarip olabileceğini ve sadece gelirden daha kapsamlı bir tablo sunduğunu kabul eder. Kötü sağlık koşullarına sahip olabilirler veya yetersiz beslenebilirler. Ayrıca, temiz suya, gıdaya, enerjiye, eğitime veya istikrarlı bir işe erişimleri olmayabilir.

Rapor, bu kavramı gerçek yaşam örnekleriyle açıklıyor.

Bolivya’da, Guarani Yerli topluluğunun bir üyesi olan Ricardo, gündelik işçi olarak çok az bir gelir elde ediyor. Çocukları ve ebeveynleri de dahil olmak üzere 18 akrabasıyla birlikte küçük bir evde yaşıyor ve aralarında sadece bir banyo ve odun ve kömürle çalışan bir mutfak var. Çocuklarından hiçbiri okula gitmiyor ve her yetişkin gayri resmi olarak çalışıyor.

Rapor, “Hayatları, yoksulluğun çok boyutlu gerçekliklerini yansıtıyor,” diyor. “Su ve elektrik gibi hizmetlerin mevcut olduğu bir şehirde bile, aşırı kalabalık, güvencesiz işler ve sınırlı eğitim yoksulluğu sürdürüyor.”

Rapor, küresel sıcaklıklar arttıkça bu yüklerin daha da artacağı konusunda uyarıyor. Gelecek ayki iklim zirvesi öncesinde, UNDP, politika yapıcıları yoksulluk ve iklim tehlikelerinin çakışan tehditlerini daha kötüye gitmeden önce önceliklendirmeye çağırıyor.

UNDP’nin geçici yöneticisi Haoliang Xu, “Yeni araştırmamız, küresel yoksulluğu ele almak ve herkes için daha istikrarlı bir dünya yaratmak için neredeyse 900 milyon yoksul insanı tehlikeye atan iklim riskleriyle yüzleşmemiz gerektiğini gösteriyor” diyor.

Haoliang Xu, “Dünya liderleri önümüzdeki ay Brezilya’da [COP30] için bir araya geldiklerinde, ulusal iklim taahhütleri, dünyanın en yoksul insanlarını geride bırakma riski taşıyan durgun kalkınma ilerlemesini canlandırmalıdır.” diye ekliyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Kirli Havanın Türkiye’ye Yıllık Maliyeti 138 Milyar Dolar

Hiçbir ilin yıllık ortalama hava kalitesinin Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) önerdiği kılavuz değerlere göre temiz olmadığı ortaya çıktı. Kirli havanın Türkiye’ye yıllık maliyetinin ise 138 milyar dolar olduğu hesaplandı.

Temiz Hava Hakkı Platformu’nun (THHP) Türkiye’nin hava kalitesine ilişkin hazırladığı Kara Rapor 2025’e göre tüm illerde alarm zilleri çalmaya devam ediyor.

Rapor, 2024’te hiçbir ilin yıllık ortalama hava kalitesinin Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) önerdiği kılavuz değerlere göre temiz olmadığını ortaya koydu. Tüm illerde hava kirliliği limit değerin üzerinde çıktı. Havası en kirli iller Hatay, Osmaniye, Malatya, Kahramanmaraş, Şırnak, Hakkâri, Ağrı, Muş, Batman ve Iğdır olarak sıralandı.

Sanayi ve termik santral yoğun bölgelerde (Bursa Kestel, Osmaniye, Şırnak) vatandaşlar yılın yüzde 70’ini aşan dönemde sağlıksız hava soludu. Toplam 31 ilde hava kalitesinde Türkiye’nin belirlediği limit değer aşıldı. Osmaniye’de 2024 ortalaması bir metreküpte 83,60 mikrogram (µg/m³) olarak kaydedildi.

İstanbul’da Sultangazi’deki Cebeci taş ocaklarının etkisiyle ilçe halkı yılın 263 günü kirli havaya maruz kaldı. Ankara ve İstanbul’da hava kirliliği “hassas” düzeyde seyretti. İzmir’de ise Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına bağlı istasyonlardan yeterli veri alınamadığı için kapsamlı değerlendirme yapılamadı.

Partiküler maddenin esas kaynakları fabrikalar, enerji tesisleri, yakma tesisleri, inşaat faaliyetleri, yangınlar ve rüzgar olarak sıralanıyor. Partiküllerin boyutu aerodinamik çapları 2,5 mikrometreden (μm) küçük olanlar PM2,5 ve 10 mikrometreden küçük olanlar PM10 olarak tanımlanırken, bu partiküller solunum sisteminde depolanabiliyor.

Türkiye’de PM10 için yıllık ortalama limit değer bir metreküpte 40 mikrogram (µg m-3) iken DSÖ’ye göre 15. Dünya Sağlık Örgütü, PM2,5 için ise yıllık ortalama metreküpte 5 mikrogram limit değer belirlerken, Türkiye’de bu partikül madde için Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliği’nde belirlenen herhangi bir ulusal limit bulunmuyor.

Temiz Hava Hakkı Platformu, yeni raporunda, ince partikül madde PM2,5 kirliliğinin Türkiye ekonomisine yıllık maliyetini ilk kez hesapladı. Yaklaşık 138 milyar dolar olarak hesaplanan bu maliyet, Türkiye’nin 2024 gayri safi yurt içi hasılasının (GSYİH) yaklaşık yüzde 10’una denk geliyor.

Türkiye’de hava kalitesi mevzuatı, son 10 yılda Avrupa Birliği (AB) çevre müktesebatına uyum amacıyla önemli değişimler geçirdi. Ancak rapora göre Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının hava kalitesini izleyen altyapısı, son 10 yılda genişlemiş olsa da veri kalitesi ve sürekliliği zayıfladı. 380 ölçüm istasyonundan yalnızca bir kısmının yönetmelikte öngörülen düzeyde (yüzde 90 ve üzeri) veri üretebildiği ortaya kondu. Buna göre 2022’den sonra veri kalitesi, 2017 seviyelerine geriledi; PM2,5 ölçümleri ise hâlâ yetersiz seviyede.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’in haberine göre; THHP Koordinatörü Deniz Gümüşel, “Özetle diyebiliriz ki kâğıt üzerinde Avrupa Birliği standartlarına yakın ancak sağlıklı havaya uzağız. Soluduğumuz havadaki en tehlikeli maddelerden biri olan PM2,5’in yarattığı kirlilik, 2024 gayri safi yurt içi hasılasının 10’da biri kadar mali yük oluşturuyor. Bu tablo, sorunun sadece sağlıkla sınırlı kalmadığını, ekonomik refahı da sarstığını açıkça gösteriyor” diyor.

Hava kirliliği sağlıklı olmanın önündeki en önemli engellerden biri. Dünya Sağlık Örgütü, PM10’un solunum yolu sorunlarına neden olabileceğine, özellikle astım gibi solunum yolu hastalığı olan bireylerde semptomların artmasına ve solunum fonksiyonlarında bozulmaya yol açabileceğine işaret ediyor.

Örgüte göte PM10’a uzun süre maruz kalınması; kalp krizi, inme, hipertansiyon gibi kardiyovasküler hastalıklar ve akciğer kanseri riskini artırabilir. Akciğer fonksiyonlarını olumsuz etkileyen PM10, KOAH gibi akciğer hastalıklarının semptomlarını kötüleştirebilir.

P2,5 ise PM10 parçacığının daha da küçüğü (dörtte biri ve ondan küçüğü) anlamına geldiğinden bu hastalıkların daha da ağırına sebep olabiliyor.

Türkiye’de PM2,5 için ulusal yıllık limit değer bulunmazken istasyonlarda da düzenli ölçüm yapılmıyor.

Kara Rapor 2025’e göre PM2,5 kirliliği KOAH’a bağlı ölümlerin yüzde 41,3’ünden, iskemik kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin yüzde 27,7’sinden, inme kaynaklı ölümlerin yüzde 27,4’ünden ve akciğer kanserine bağlı ölümlerin yüzde 18,6’sından sorumlu.

THHP Temsilcisi Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan, “Eğer PM2,5 düzeyi DSÖ’nün önerdiği yıllık ortalama metreküpte 5 mikrogram seviyesine indirilebilseydi yılda 60 binin üzerinde ölüm önlenebilirdi” diyor.

Raporda ayrıca PM2,5’e uzun süreli maruziyetin demans (bunama) riskini artırdığı, yıllık ortalamada her metreküpte 5 mikrogram artışta demans riskinin yaklaşık yüzde 8 yükseldiği belirtiliyor.

Orman yangınlarından kaynaklanan kirlilik
Öte yandan orman yangınlarından kaynaklanan PM2,5 kirliliğinin diğer kaynaklara göre çok daha fazla ölüme yol açtığı, 2000–2016 arasında küresel düzeyde 65,6 milyon ölüm içinde 406 bin 720 ölümün orman yangınına bağlı PM2,5’in akut etkilerine atfedilebildiği aktarılıyor.

Platform, çocukların aşırı sıcak, hava kirliliği ve iklim kaynaklı afetler karşısında en kırılgan grup olduğuna dikkat çekiyor.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının 2023 Hava Kalitesi İzleme Raporu, PM10 ölçümlerinde 304 istasyonun 157’sinde ulusal limit değerlerin aşıldığını, DSÖ limitleri açısından ise sadece 7 istasyonun “iyi” sınıfında kaldığını gösteriyordu.

Bakanlığa göre 2023’te 20 istasyonda hiç PM10 ölçümü yapılmazken, çalıştırılan istasyonların dörtte birinden yüzde 90’ın altında veri alınmış; istasyonların yılın kaç günü çalıştığı da netleşmemişti.

Kara Rapor 2025 bulguları, 2023’teki bu veri sürekliliği ve aşım sorunlarının 2024’te de sürdüğünü, ayrıca PM2,5’in hâlâ mevzuatta bağlayıcı bir ulusal limit değere kavuşmadığını gösteriyor.

THHP Hava Kalitesi Uzmanı Dr. Ozan Devrim Yay, “Temel kirleticiler için AB sınır değerlerine kağıt üzerinde ulaşıldı fakat Dünya Sağlık Örgütü’nün küresel düzeyde insan sağlığının korunması için belirlediği kılavuz değerlere ulaşmak için ulusal bir vizyona ve plana ihtiyaç var” diyor.

Yay’a göre PM2,5 için hâlâ bağlayıcı ulusal limit bulunmaması önemli bir sorun teşkil ederken, enerji ve sanayi tesisleri için çok çeşitli “kirletme istisnaları” tanımlanması bu tesislerin bulunduğu bölgeleri “kirlilik cennetleri”ne dönüştürüyor. Özetle uygulama ve denetim mekanizmaları, mevzuatın gerisinde kalıyor.

Temiz Hava Hakkı Platformu, öncelikle PM2,5 kirliliğine bağlı ölüm ve hastalıkların ekonomik maliyetinin düzenli olarak hesaplanmasını ve bu maliyetlerin kamu yatırım planlarına entegre edilmesini istiyor. Sağlık ve çevre politikalarında sistematik maliyet-etkinlik değerlendirmelerinin yapılması, hava kirliliğiyle mücadeleye ayrılan kaynakların artırılması gerektiğinin altını çiziyor.

Platform, halk sağlığının korunması adına PM2,5 için DSÖ standardında bir limit değerin mevzuatta tanımlanması, izlemede altyapının ve veri kalitesinin geliştirilmesi, denetimlerin etkili yaptırımlarla desteklenmesi çağrısı yapıyor.

Paylaşın

2025, Kayıtlara Geçen En Sıcak Üçüncü Ağustos Ayına Tanık Oldu

Ağustos ayında küresel ortalama sıcaklık, sanayi öncesi dönemlere göre 1,29 santigrat derece daha yüksek oldu; bu, 2023’te kırılan aylık rekordan biraz daha düşük ve 2024’le aynı seviye.

Ağustos 2025, dünya genelinde bugüne kadar kaydedilen en sıcak üçüncü ağustos ayı oldu.

Avrupa Birliği’nin (AB) iklim servisi Copernicus’a göre, geçen ay küresel ortalama sıcaklıklar 16,60 santigrat derece ölçüldü. Bu, 2023 ve 2024 Ağustos aylarındaki rekordan 0,22 derece daha serin olsa da, sanayi öncesi seviyenin 1,29 derece üzerinde bir değer.

Eylül 2024’ten Ağustos 2025’e kadar olan 12 aylık döneme bakıldığında ise sıcaklıkların 1850-1900 ortalamasına kıyasla 1,52 derece daha fazla olduğu görüldü.

2025 yazı Avrupa için ise kaydedilen en sıcak dördüncü yaz mevsimi oldu, sıcaklıklar 1991-2020 dönemine göre 0,90 derece daha yüksekti. Batı ve güneydoğu Avrupa ile Türkiye yüksek sıcaklıklardan en çok etkilenen bölgeler oldu, bu bölgelerin büyük kısmında kuraklık da yaşandı.

Türkiye Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, bu yaz Türkiye’de son 55 yılın en sıcak temmuz ayının yaşandığını duyurmuştu. Geçen ay ise 8-18 Ağustos tarihlerinde güçlü bir sıcak hava dalgası, İspanya, Portekiz ve Fransa’nın güneyini etkilemişti.

Avrupa Orta Vadeli Hava Tahminleri Merkezi’nden Samantha Burgess, güneybatı Avrupa’da yaz mevsiminin üçüncü büyük sıcak hava dalgasının ağustosta yaşandığını ve buna olağanüstü büyük orman yangınlarının eşlik ettiğini hatırlattı.

Burgess, “Bu tür olaylar yalnızca iklim krizinin aciliyetini değil, aynı zamanda daha sık ve daha şiddetli iklim aşırılıklarına uyum sağlamamız gerektiğini de gösteriyor” dedi.

Paylaşın

İklim Değişikliği, Balıkların Göç Etmesine Nasıl Neden Oluyor?

İklim değişikliği, insan faaliyetleri nedeniyle atmosferdeki sera gazlarının artması ile birlikte küresel sıcaklıkların yükselmesi, hava olaylarının şiddetlenmesi, deniz seviyelerinin artması ve ekosistemlerin bozulması şeklinde tanımlanabilir.

Haber Merkezi / İklim değişikliği, balıkların göç etme davranışlarını çeşitli çevresel faktörler aracılığıyla etkileyerek deniz ve tatlı su ekosistemlerinde önemli değişimlere yol açmaktadır. Balık türlerinin göçü, genellikle üreme, beslenme veya uygun yaşam koşullarını bulma amacıyla gerçekleşir ve bu süreç, çevresel koşullara son derece duyarlıdır.

İklim değişikliğinin balık göçüne etkileri şu temel mekanizmalar üzerinden açıklanabilir:

Su Sıcaklığındaki Değişiklikler: İklim değişikliği, okyanus ve tatlı su kütlelerinin sıcaklıklarını artırıyor. Balıklar, belirli sıcaklık aralıklarında hayatta kalabilen soğukkanlı canlılardır. Su sıcaklıklarının artması, balıkların yaşam alanlarını değiştirmesine neden oluyor.

Birçok balık türü, daha serin sular bulmak için kutup bölgelerine veya daha derin sulara doğru göç ediyor. Örneğin, Atlantik morinasının (Gadus morhua) kuzey Atlantik’te daha kuzey enlemlere kaydığı gözlemlenmiştir.

Tropikal bölgelerdeki balıklar, sıcaklık artışları nedeniyle uygun habitatları terk ederek daha soğuk sulara yöneliyor, bu da yerel ekosistemlerde tür dağılımını değiştiriyor.

2020’lerde yapılan araştırmalar, Pasifik Okyanusu’ndaki sardalya popülasyonlarının, su sıcaklıklarının artmasıyla geleneksel göç yollarını terk ettiğini göstermiştir.

Okyanus Akıntılarındaki Değişiklikler: İklim değişikliği, okyanus akıntılarının hızını, yönünü ve gücünü etkiliyor. Bu akıntılar, balık larvalarının dağılımı ve yetişkin balıkların göç yolları için kritik öneme sahiptir. Akıntıların değişmesi, balıkların üreme alanlarına ulaşmasını zorlaştırabilir veya göç yollarını uzatabilir.

Örneğin, El Niño ve La Niña gibi iklim olayları, akıntı düzenlerini bozarak Pasifik’teki balık türlerinin (örneğin, hamsi) göç zamanlamasını ve rotalarını etkiliyor. Kuzey Atlantik’teki Gulf Stream akıntısının zayıflaması, Avrupa kıyılarındaki balık türlerinin göç davranışlarını değiştirebilir.

Oksijen Seviyelerindeki Azalma: İklim değişikliği, su sıcaklıklarının artmasıyla birlikte sudaki çözünmüş oksijen seviyelerini azaltıyor (hipoksi). Özellikle kıyı bölgelerinde ve derin sularda “ölü bölgeler” oluşabiliyor.

Oksijen azlığı, balıkların uygun yaşam alanları bulmak için başka bölgelere göç etmesine neden oluyor. Örneğin, oksijen seviyesi düşük alanlardan kaçan balıklar, daha oksijenli sulara yöneliyor. Bu, özellikle hassas türler (örneğin, köpekbalıkları ve orkinos) için göç mesafelerini artırabilir ve enerji harcamalarını yükseltebilir.

Deniz Seviyesinin Yükselmesi ve Habitat Kaybı: Deniz seviyesindeki yükselme, kıyı habitatlarını (örneğin, mercan resifleri, mangrovlar, tuzlu bataklıklar) tehdit ediyor. Bu alanlar, birçok balık türünün üreme ve beslenme bölgeleridir.

Habitat kaybı, balıkların geleneksel üreme alanlarını terk etmesine ve yeni alanlar aramasına neden oluyor. Örneğin, mercan resiflerinin beyazlaması, resif balıklarının göç modellerini değiştiriyor. Tatlı su balıkları için, nehir ağızlarındaki tuzluluk değişimleri, göç yollarını ve zamanlamasını etkileyebilir (örneğin, somon balığı).

Asitleşme ve Kimyasal Değişimler: İklim değişikliği, okyanusların karbondioksiti emmesi nedeniyle asitleşmesine yol açıyor. Bu, balıkların fizyolojisini ve davranışlarını etkileyebilir.

Asitleşme, balıkların koku alma yeteneğini bozarak yön bulma ve göç yollarını takip etme becerilerini zayıflatabilir. Örneğin, palyaço balığı gibi türlerde, asitleşme nedeniyle yön bulma sorunları gözlemlenmiştir. Üreme alanlarını bulamayan balıklar, göç rotalarını değiştirebilir veya popülasyonları azalabilir.

Besin Zincirindeki Değişiklikler: İklim değişikliği, plankton gibi temel besin kaynaklarının dağılımını ve bolluğunu değiştiriyor. Plankton, balıkların besin zincirinin temelini oluşturur.

Besin kaynaklarının azalması veya yer değiştirmesi, balıkların beslenme alanlarına yönelik göçlerini etkiliyor. Örneğin, hamsi ve sardalya gibi pelajik balıklar, plankton bolluğuna bağlı olarak göç rotalarını değiştirebilir. Bu, balıkçı toplulukları için de ekonomik sonuçlar doğurur, çünkü balık stokları geleneksel avlanma alanlarından uzaklaşabilir.

Bölgesel Örnekler:

Somon Balığı (Tatlı Su ve Deniz): Kuzey Amerika ve Avrupa’daki somon türleri, nehirlerdeki sıcaklık artışları ve akış değişiklikleri nedeniyle üreme göçlerini değiştirmiştir. Daha sıcak sular, somonların daha kuzeydeki nehirlere yönelmesine neden oluyor.

Mercan Resifi Balıkları: Karayipler ve Büyük Set Resifi’nde, mercan kaybı nedeniyle balıklar yeni habitatlar aramak için göç ediyor, ancak uygun alanların azlığı popülasyonları tehdit ediyor.

Tropikal Balıklar: Hint-Pasifik bölgesinde, sıcaklık artışları nedeniyle tropikal balıklar subtropikal sulara kayıyor, bu da yerel ekosistemlerde tür rekabetini artırıyor.

Sonuç ve Çözüm Önerileri:

İklim değişikliği, balıkların göç davranışlarını sıcaklık, akıntılar, oksijen seviyeleri, habitat kaybı ve besin zinciri değişiklikleri yoluyla derinden etkiliyor. Bu, hem ekosistem dengesini hem de balıkçılık gibi insan faaliyetlerini tehdit ediyor. Çözüm için:

Koruma Alanları: Deniz koruma alanlarının genişletilmesi, balıkların yeni habitatlar bulmasına yardımcı olabilir.

İklim Politikaları: Karbon emisyonlarını azaltarak su sıcaklık artışını ve asitleşmeyi yavaşlatmak kritik önemdedir.

Balıkçılık Yönetimi: Göç değişikliklerine uyum sağlamak için sürdürülebilir balıkçılık politikaları geliştirilmelidir.

Araştırma ve İzleme: Balık göç modellerini izlemek için daha fazla veri toplanmalı ve modeller geliştirilmelidir.

Paylaşın

Antarktika Hızla Eriyor: Sonuçları Korkunç Olabilir

Uzaydan bakıldığında, Antarktika diğer kıtalardan çok daha sade görünür; etrafını saran Güney Okyanusu’nun karanlık sularıyla tezat oluşturan büyük bir buz kütlesi.

Haber Merkezi / Küresel ısınma, Antarktika’yı geri dönüşü olmayan bir noktaya doğru sürüklerken, buzların erimesinin olası sonuçları ciddi çevresel, ekonomik ve toplumsal etkiler doğurabilir.

Deniz seviyesinin yükselmesi: Antarktika’daki buzullar, özellikle Batı Antarktika Buz Tabakası, eridiğinde küresel deniz seviyesi önemli ölçüde yükselebilir. Tahminler, tam erime durumunda deniz seviyesinin birkaç metre artabileceğini gösteriyor. Bu, kıyı şehirlerinin sular altında kalmasına ve ada ülkelerinin yok olmasına neden olabilir.

İklim değişikliklerinin hızlanması: Buzullar, güneş ışınlarını yansıtarak Dünya’nın sıcaklığını dengelemeye yardımcı olur. Buz örtüsünün azalması, albedo etkisini (yansıtma kapasitesini) düşürerek daha fazla ısı emilmesine ve küresel ısınmanın hızlanmasına yol açabilir.

Ekolojik dengelerin bozulması: Antarktika’nın eşsiz ekosistemleri, kril gibi temel türlerin yaşam alanlarının kaybıyla tehdit altında. Bu, balinalar, penguenler ve foklar gibi türlerin besin zincirini etkiler ve biyolojik çeşitliliği azaltabilir.

Okyanus akıntılarının değişimi: Buzulların erimesiyle tatlı suyun okyanuslara karışması, termohalin dolaşım gibi küresel okyanus akıntılarını bozabilir. Bu, Avrupa gibi bölgelerde iklim değişikliklerine ve aşırı hava olaylarına yol açabilir.

Kıyı bölgelerinde göç ve ekonomik kayıplar: Deniz seviyesindeki yükselme, milyonlarca insanı yerinden edebilir ve tarım arazileri, altyapı ile yerleşim alanları zarar görebilir. Bu, ekonomik maliyetleri artırır ve göç krizlerine neden olabilir.

Karbon salımı: Antarktika’daki permafrost bölgelerinde hapsolmuş karbon ve metan gazlarının serbest kalması, sera gazı emisyonlarını artırarak iklim değişikliğini daha da kötüleştirebilir.

Paylaşın

Türkiye’de Orman Yangın Riski 10 Kat Artı

Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ta’ki orman yangınları iklim değişikliği nedeniyle 10 kat daha olası hale geldi. Bu yangınların iklim değişikliğinden ötürü yüzde 22 oranında da daha şiddetli yaşandığı belirlendi.

Uluslararası bilim insanlarının oluşturduğu World Weather Attribution (WWA) bünyesindeki araştırmacılar tarafından hazırlanan bir rapora göre, bu yaz 20 kişinin yaşamını yitirdiği, 80 bin kişinin tahliye edildiği ve 1 milyon hektardan fazla alanın yandığı Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ta’ki orman yangınları iklim değişikliği nedeniyle 10 kat daha olası hâle geldi. Raporda, bu yangınların iklim değişikliğinden ötürü yüzde 22 oranında da daha şiddetli yaşandığı belirlendi.

Haziran ve Temmuz aylarında Doğu Akdeniz’de çıkan yüzlerce yangın, 40 derecenin üzerinde seyreden hava sıcaklıkları, aşırı kuraklık ve şiddetli rüzgârlarla beslendi. Aşırı hava olaylarının iklim değişikliğiyle bağlantısını inceleyen WWA, bulgularını “endişe verici” olarak niteledi.

Imperial College London üniversitesinin Çevre Politikaları Merkezi’nden araştırmacı Theodore Keeping, “Araştırmamız, daha sıcak ve kuru koşulların ortaya çıkmasına dair son derece güçlü iklim değişikliği sinyalleri tespit etti. Bugün, 1,3 derecelik küresel ısınmayla birlikte, itfaiyecilerin sınırlarını zorlayan yeni aşırı yangın durumları görüyoruz. Ülkeler daha hızlı bir şekilde fosil yakıtlardan uzaklaşmadığı takdirde, bu yüzyılda 3 dereceye kadar bir artış bizi bekliyor” diye konuştu.

Araştırma, yangın sezonlarından önce gerçekleşen ve toprağın kuru kalmasını engelleyen kış yağışlarının sanayi öncesi döneme kıyasla yaklaşık yüzde 14 azaldığını ortaya koydu. İklim değişikliği nedeniyle, bitki örtüsünü yanmaya hazır duruma getiren bir haftalık sıcak ve kuru hava dönemlerinin de artık 13 kat daha olası hâle geldiği tespit edildi.

Çalışma ayrıca, yangınları körükleyen şiddetli kuzey rüzgârlarını güçlendiren yüksek basınç sistemlerinin de daha yoğun hâle geldiğini belirledi.

Yunanistan Tarım Araştırmaları Kurumu’na bağlı Akdeniz Orman Ekosistemleri Enstitüsü’nde araştırma direktörü olan Gavriil Xanthopoulos, “Eskiden itfaiyeciler bu rüzgârların dinmesini bekleyerek yangınları kontrol altına alabiliyordu. Görünen o ki artık bu modele güvenemiyorlar” dedi. Xanthopoulos, rüzgârların neden daha sık yüksek hızlara ulaştığını anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu da vurguladı.

Cornell Üniversitesi bünyesindeki Yer ve Atmosfer Bilimleri bölümünde görev yapan ancak araştırmaya dâhil olmayan Yardımcı Doçent Flavio Lehner ise WWA’nın özet bulgularının mevcut bilimsel literatürle uyumlu olduğunu teyit etti. Lehner, iklim değişikliğinin Akdeniz’de “kötü yangın sezonlarını daha olası hâle getirdiğini” söyledi.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Arktik Permafrostu Erirse Ne Olur?

Permafrostu duymuş veya duymamış olabilirsiniz, peki tam olarak nedir? Permafrost, en az iki yıl boyunca 0°C veya altında kalan toprakları ifade eder. Kalınlığı bir metreden, bin 450 metreye kadar değişir.

Haber Merkezi / Permafrost bölgeleri arasında Grönland, Alaska, Rusya ve Kanada’nın bazı kısımları ile Kuzey Avrupa’nın adaları ve bazı bölgeleri yer alır.

İklim değişikliği, permafrostun erimesine neden oluyor. Bölgeleri küçülüyor, katmanlar inceliyor ve bölgenin bazı bölümleri yok oluyor.

Arktik permafrostu erirse, ciddi çevresel, ekonomik ve sosyal sonuçlar ortaya çıkabilir:

İklim değişikliği hızlanır: Permafrost, büyük miktarda metan ve karbondioksit gibi sera gazlarını hapseder. Erimeyle bu gazlar atmosfere salınır, küresel ısınmayı hızlandırır. Metan, karbondioksite göre çok daha güçlü bir sera gazıdır.

Deniz seviyesinde yükselme: Erime, doğrudan olmasa da, iklim değişikliğini hızlandırarak buzulların erimesine katkıda bulunur. Bu, deniz seviyesinin yükselmesine neden olur ve kıyı bölgelerinde sellere yol açabilir.

Ekolojik değişimler: Permafrostun erimesi, Arktik ekosistemlerini bozar. Bitki örtüsü, hayvan habitatları ve besin zincirleri değişebilir. Örneğin, kutup ayıları gibi türler yaşam alanlarını kaybedebilir.

Altyapı hasarı: Permafrost, Arktik bölgelerdeki yollar, binalar ve boru hatları gibi altyapının temelini oluşturur. Erime, bu yapıların çökmesine veya hasar görmesine neden olabilir.

Karbon döngüsü bozulur: Organik maddelerin çürümesi hızlanır ve bu, daha fazla sera gazı salınımına yol açar. Ayrıca, permafrostta hapsolmuş antik mikroorganizmaların serbest kalma riski vardır.

Kültürel ve sosyal etkiler: Arktik bölgesinde yaşayan yerli halklar, avlanma, balıkçılık ve geleneksel yaşam tarzlarını sürdürmekte zorlanabilir. Erime, bu toplulukların geçim kaynaklarını tehdit eder.

Küresel ısınmayı yavaşlatmak için karbon emisyonlarını azaltmak, yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmak ve Arktik ekosistemlerini korumak için uluslararası iş birliği kritik önemdedir.

Paylaşın

Temmuz, Kayıtlara Geçen En Sıcak Üçüncü Ay Oldu

Avrupa Birliği (AB) tarafından finanse edilen Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin (C3S) verilerine göre, geçtiğimiz Temmuz ayı kayıtlara geçen en sıcak üçüncü ay oldu.

Dünya genelinde ortalama yüzey hava sıcaklığı 1991-2020 döneminde Temmuz ayı ortalamasının 0,45°C üzerinde, 16,68°C olarak gerçekleşti.

AB’nin Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin (C3S) son verilerine göre, bu Temmuz ayı küresel olarak kayıtlara geçen en sıcak üçüncü Temmuz ayı oldu.

En sıcak Temmuz olan 2023’e göre 0,27°C, en sıcak ikinci Temmuz olan 2024’e göre ise 0,23°C daha soğuktu. Geçen ay ayrıca 1850-1900 yılları arasındaki sanayi öncesi ortalamanın 1,25°C üzerinde gerçekleşti ve son 25 ay içinde 1,5°C eşiğine ulaşmayan sadece dördüncü ay oldu.

C3S Direktörü Carlo Buontempo, en sıcak Temmuz ayından iki yıl sonra, küresel sıcaklıklardaki rekor serisinin “şimdilik sona erdiğini” söylüyor. Buontempo, “Ancak bu iklim değişikliğinin durduğu anlamına gelmiyor” diye ekliyor.

Buontempo, “Temmuz ayında aşırı sıcaklar ve seller gibi olaylarda ısınan bir dünyanın etkilerine tanık olmaya devam ettik. Atmosferdeki sera gazı konsantrasyonlarını hızla dengelemediğimiz sürece, sadece yeni sıcaklık rekorları değil, aynı zamanda bu etkilerin daha da kötüleşmesini beklemeliyiz ve buna hazırlıklı olmalıyız.” diyor.

Copernicus Servisi, 1940’tan beri kaydedilen iklim verilerini, 1850’ye kadar uzanan bilgilerle birleştirerek kullanır. Bu veriler, iklim evriminin ve insan faaliyetlerinin küresel sıcaklıklar üzerindeki etkisinin hassas bir şekilde analiz edilmesini sağlar.

Paylaşın

Okyanus Akıntıları Değişiyor, Neden?

Okyanus akıntıları; rüzgar, sıcaklık ve tuzluluk değişimlerinin neden olduğu su kütlelerindeki yoğunluk farkları, yer çekimi, deprem veya fırtına gibi olaylar sonucu oluşabilir.

Haber Merkezi / Küresel ısınma sadece karaları etkilemiyor; okyanusları da etkiliyor. Bilim insanları, okyanuslardaki yüzey akıntılarının önemli ölçüde değişeceğini öngörüyor.

Okyanus akıntılarının değişmesinin temel nedenleri:

Sıcaklık artışı: Deniz suyu sıcaklıklarının artması, okyanusların termohalin sirkülasyonunu (sıcaklık ve tuzluluk kaynaklı akıntılar) etkiliyor. Daha sıcak sular, akıntıların hızını ve yönünü değiştirebiliyor.

Buzulların erimesi: Grönland ve Antarktika’daki buzulların erimesi, tatlı suyun okyanuslara karışmasına neden oluyor. Bu, suyun tuzluluk oranını düşürerek akıntıların oluşumunu bozuyor, özellikle Atlantik Meridyonel Devrilme Sirkülasyonu (AMOC) gibi önemli sistemleri zayıflatıyor.

Rüzgar desenlerindeki değişim: İklim değişikliği, atmosferik sirkülasyonu ve rüzgar düzenlerini değiştiriyor. Rüzgarlar, yüzey akıntılarını doğrudan etkilediği için bu değişim akıntıların yönünü ve gücünü altere ediyor.

Deniz seviyesi yükselmesi: Kıyı bölgelerindeki su hareketleri ve akıntılar, deniz seviyesindeki artıştan etkileniyor.

İnsan etkileri: Deniz kirliliği ve aşırı avlanma gibi faktörler, okyanus ekosistemlerini dolaylı olarak etkileyerek akıntıların dinamiklerini değiştirebiliyor.

Paylaşın

Türkiye’nin Yüzde 88’i Çölleşme Riskiyle Karşı Karşıya

Birleşmiş Milletler (BM) desteğiyle hazırlanan bir raporda; Türkiye’nin yüzde 88’i çölleşme riskiyle karşı karşıya kaldığı belirtildi. Raporda, 21. yüzyılın sonunda Türkiye’de yağış oranları yüzde 30 oranında düşeceği vurgulandı.

Raporun yazarlarından Dr. Kelly Helm Smith, “Kuraklık sadece bir hava olayı değil; sosyal, ekonomik ve çevresel buhranlara da yol açabiliyor” diyor ve ekliyor: “Asıl soru bunun bir daha olup olmayacağı değil, bir dahaki sefere daha iyi hazırlanıp hazırlanmayacağımız.”

Birleşmiş Milletler (BM) desteğiyle hazırlanan yeni bir rapor, son iki yılda tarihin en ciddi kuraklıklarından birkaçının gerçekleştiğini tespit etti. Raporda Türkiye’nin 2030’da ciddi bir kuraklıkla karşı karşıya kalabileceği uyarısı yapıldı.

Raporda Akdeniz bölgesine özel bir bölüm ayrılıyor ve hava sıcaklıklarındaki artışla yağışlardaki düşüş dikkate alınarak iklim değişikliğinin ana merkezlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Akdeniz ikliminde kuraklığın normal olduğu ancak sıklığı ve etkisinin 1950’lerden bu yana hızla arttığı belirtiliyor.

Rapora göre bölgede ortalama hava sıcaklıklarının 2050 yılında 2-3 derece, 2100 yılında 3-5 derece arasında artması bekleniyor. Her 2 derecelik sıcaklık artışı, bölgede suya erişimin yüzde 15’e kadar varan oranda azalması anlamına geliyor.

Raporda ayrı bir yer ayrılan Türkiye de, çöl iklimine benzeyen bir iklimin görülmesi olasılığının artması nedeniyle bu kuraklıktan etkilenme potansiyeli en yüksek ülkeler arasında görülüyor. Akdeniz havzasında iklim değişikliği ve küresel ısınmanın etkisi ve olası risklerini incelemek için raporda üç ülke baz alınıyor: İspanya, Fas ve Türkiye.

“Türkiye yarı kurak ve toprak parçalanmaya yatkın. Ülkenin yüzde 88’i çölleşme riskiyle karşı karşıya” ifadelerinin yer aldığı rapora göre, 21. yüzyılın sonunda Türkiye’de yağış oranları yüzde 30 oranında düşecek.

Eş zamanlı olarak sıcaklıklar da artacak ve 2100 itibarıyla ülkenin batısı ve güneyinde ortalama sıcaklıklar 4-5 derece daha fazla olacak.

2019’da Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) göre su konusunda sıkıntılar yaşayan ülke kategorisinde olan Türkiye, 2030’da “su fakiri” ülke kategorisinde olma riskiyle karşı karşıya. Bu da, nüfusun ve tarım alanlarının yüzde 80’inin beş yıl içinde kuraklık riskiyle karşı karşıya kalması anlamına geliyor.

Raporda, 2022’deki aşırı kurak geçen mevsimlerin ardından Türkiye’de 2023 yılında ciddi bir kuraklık görüldüğünü, bunun etkilerinin de özellikle tarım alanında hâlâ devam ettiği belirtiliyor. Türkiye’de su kaynaklarının yüzde 75’i tarım alanında kullanılıyor.

2030’da olası kuraklık göz önüne alındığında, rapor, su kaynaklarının kullanımı ve hatta farklı kaynaklara yönelme konusunda ülkede ciddi yatırımlar yapılması gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

2025 yılının Ocak ayı da, son 24 yılın en kurak Ocak ayı oldu. Güneydoğu Anadolu Bölgesi ortalama Ocak ayı yağışının yüzde 6’sını alırken diğer bölgeler de sadece yüzde 30’unu aldı.

Somali’den Avrupa’ya kadar pek çok ülke, iklim değişikliğinin daha da belirginleştirdiği bu kuraklıklara tanık oldu. “Sessiz bir katil” olarak nitelendirilen kuraklığın “yavaşça hayatımıza girdiği, kaynakları tükettiği ve yaşamları mahvettiği” belirtilen raporda, kuraklığın yoksulluk ve ekosistem çöküşü gibi sorunları daha da ağırlaştırdığı aktarılıyor.

Raporda kuraklığın Afrika, Akdeniz, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’daki etkilerine dikkat çekilirken, Somali’de bu yılın başında 4,4 milyon kişinin kriz düzeyinde gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğu tahmin ediliyor.

Raporun yazarları, bu “yeni normale” hazırlanmaları için hükümetlere daha güçlü erken uyarı sistemleri de dahil olmak üzere çeşitli tedbirler almalarını tavsiye ediyor.

ABD Ulusal Kuraklık Azaltma Merkezi’nin kurucu direktörü Dr. Mark Svoboda, “Bu yavaş ilerleyen küresel bir felaket ve şimdiye kadar gördüklerimin en kötüsü” diyor ve ekliyor:  “Bu rapor kuraklığın yaşamları, geçim kaynaklarını ve hepimizin bağımlı olduğu ekosistemlerin sağlığını nasıl etkilediğinin sistematik olarak izlenmesi gerektiğinin altını çiziyor.”

“Dünyadaki Kuraklık Noktaları” adlı rapor 2023’ten 2025’e kadar kuraklıktan en ciddi şekilde etkilenen yerleri tespit etti. Bu süre zarfında iklim değişikliğinin ısıtıcı etkileri, küresel hava durumunu değiştiren doğal iklim olayı El Niño tarafından daha da kötüleştirildi.

Pasifik Okyanusu’nun bazı bölgelerinde deniz yüzey sıcaklığı ortalamanın üstüne çıktığında ekvator boyunca rüzgarlar değişime uğruyor. El Niño denen bu durum tipik olarak Güney Afrika, Güneydoğu Asya, Kuzey ve Güney Amerika ve Avustralya gibi tropikal bölgelerde kurak koşullara neden oluyor.

Kuraklık kaynaklı kıtlık

Kenya, Etiyopya ve Somali’de yağmurlu olması gereken mevsimlerde üst üste yıllarca yağmur yağmaması sonucu Ocak 2023’te Afrika Boynuzu bölgesi son 70 yılın en kötü kuraklığıyla karşı karşıya kaldı. Bundan bir yıl önce de kuraklığın yol açtığı kıtlık nedeniyle Somali’de yaklaşık 43 bin kişi hayatını kaybetmişti.

Botsvana’daki su aygırlarının kuru nehir yataklarında mahsur kalması, Zimbabve ve Namibya’da yeterli gıdaya erişemeyen kişileri beslemek ve aşırı otlatmayı önlemek için öldürülen fillerle birlikte Afrika yaban hayatı da bu kuraklıktan etkilenmiş durumda.

Raporda kuraklığın en savunmasız toplulukları ve kadınları daha çok etkilediği, toplum üzerinde geniş kapsamlı etkileri olduğu aktarılıyor.

Bunun örneklerinden biri olarak da Doğu Afrika’nın kuraklıktan en çok etkilenen dört bölgesinde ailelerin geçinebilmek için başlık parasına yönelmesiyle birlikte çocukların zorla evlendirilmesi vakalarının iki katına çıkması gösteriliyor.

Raporun başyazarı Paula Guastello, “İnsanların kuraklıkla başa çıkmak için başvurduğu mekanizmaların, bu kuraklıkta işe yaramamaya başladığını gördük” diyor ve ekliyor: “Okuldan alınan ve evliliğe zorlanan kızlar, karanlığa gömülen hastaneler ve kirli su bulmak için kuru nehir yataklarında çukur kazan aileler… Bunlar ciddi birer kriz işareti.”

Rapora göre düşük ve orta gelirli ülkeler yıkımın en ağır yükünü taşırken diğer ülkeler de bundan etkileniyor. Örneğin İspanya’nın zeytin hasadı iki yıl süren kuraklık ve rekor sıcaklıklar nedeniyle yarıya indi.

Amazon havzasında rekor seviyeye düşen su seviyeleri balıkları öldürdü ve nesli tükenmekte olan yunusları daha fazla risk altına soktu. Binlerce kişinin kullandığı su kaynakları da bundan etkilendi.

Hatta kuraklık dünya ticaretini de etkiliyor: Ekim 2023 ile Ocak 2024 arasında Panama Kanalı’nda su seviyesi o kadar düştü ki günlük gemi geçişleri 38’den 24’e indirildi.

Raporun yazarlarından Dr. Kelly Helm Smith, “Kuraklık sadece bir hava olayı değil; sosyal, ekonomik ve çevresel buhranlara da yol açabiliyor” diyor ve ekliyor: “Asıl soru bunun bir daha olup olmayacağı değil, bir dahaki sefere daha iyi hazırlanıp hazırlanmayacağımız.”

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın