BM’den ‘İklim Değişikliğine Yeniden Öncelik Verin’ Çağrısı

İklim değişikliğini arka plana atmak gibi bir eğilimin olduğunu belirten Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, ülkelerin iklim değişikliğine yeniden öncelik vermesi gerektiğini, aksi takdirde dünyanın bir felaketle karşı karşıya kalacağını söyledi.

BM Genel Sekreteri Guterres, 6 Kasım’da Mısır’da başlayacak COP27 İklim Zirvesi öncesinde New York’ta BBC İklim Editörü Justin Rowlatt’a verdiği röportajda, “Bunu tersine çeviremezsek, kötü sonla karşılaşacağız” dedi.

COP27, ülkeleri ikim değişikliği ile mücadele etme yollarını tartışmak üzere bir araya getiriyor. Zirve bu yıl 6-18 Kasım tarihleri arasında Şarm El-Şeyh’te yapılacak.

Enflasyon, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, enerji ve gıda fiyatlarındaki artış gibi küresel problemlerin hükümetlerin kafalarını başka yönlere doğru çevrilmesine neden olduğunu vurgulayan Guterres, “İklim değişikliğini uluslararası tartışmanın merkezine geri getirin” diye konuştu.

BM Genel Sekreteri, ülke liderlerinden iklim değişikliğinin en kötü sonuçlarından kaçınmak üzere küresel sıcaklık artışını 1.5C’de tutmak da dahil, hayati hedeflerden vazgeçmemelerini istedi.

Guterres, ABD ve Çin’i konferansta birlikte çalışmaya davet etti, dünyanın onların liderliğine güvendiğini söyledi. Pekin yönetimi Ağustos ayında, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan’a gerçekleştirdiği ziyaret sonrasında iklim değişikliği konusunda ABD ile işbirliğini sonlandırdığını açıklamıştı.

Zamanımızı tanımlayan sorunun bu olduğunu dile getiren Guterres, “Hiç kimsenin herhangi bir nedenle iklim değişikliği konusunda yapılacak uluslararası eylemleri feda etmeye hakkı yok”  dedi ve şöyle devam etti:

“Gerçeği söylemek zorundayız. Gerçek şu ki, iklim değişikliğinin dünyadaki birçok ülke üzerindeki etkisi şimdiden yıkıcı.”

Guterres, hükümetlerin gelişmekte olan ülkelere taahhüt edilen 100 milyar dolarlık finansmanı sağlamaları konusundaki ısrarını da yineledi ve fosil yakıt enerji kârları üzerinden alınabilecek aşırı kazanç vergilerinin, bu parayı sağlayabileceğinden bahsetti.

Guterres’in öne çıkan mesajları şöyle:

  • Ülkeleri daha fazla fosil yakıta yatırım yapmamaya, bunun yerine yenilenebilir enerjiyi desteklemeye çağırdı: “En aptalca şey, bizi bu felakete neyin götürdüğü üzerine bahse girmek.”
  • İklim protestolarına kendisinin de katılıp katılmayacağı sorulan Guterres, gençken eylemlere katıldığını ama artık işinin “barikatlardan barikatlara koşmak” olmadığını söyledi. Bunun yerine görebinin hükümetlere değişim için baskı uygulamak olduğunu belirtti.
  • COP27’ye katılmayacağını açıklayan genç iklim aktivisti Greta Thunberg’in orada olmasının “oldukça güzel olacağını” ifade etti. Gençlerin iklim meseleleri üzerinde dikkat çekici çabalarından ise övgüyle söz etti.

Öte yandan Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) tarafından yayımlanan bir rapor, üç ana sera gazı olan karbondioksit, metan ve azotoksidin atmosferik seviyelerinin 2021 yılında rekor seviyelere ulaştığını gösterdi.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

DMÖ’den ‘Üç Ana Sera Gazı Salınımı Rekor Seviyeye Ulaştı’ Uyarısı

Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde faaliyet gösteren Dünya Meteoroloji Örgütü (DMÖ), atmosfere yayılan üç ana sera gazı karbon dioksit, metan ve azot oksit miktarının geçen yıl rekor seviyelere ulaştığı uyarısında bulundu.

DMÖ düzenli yayımlanan Sera Gazı Bülteni son sayısında özellikle atmosfere yayılan metan miktarındaki önemli artışa dikkat çekti.

Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde düzenlenecek olan COP27 toplantısı öncesinde yapılan açıklamada, son gelişmelerin küresel ısınma için ciddi tehdit oluşturduğu uyarısında bulunuldu.

Açıklamada, DMÖ Genel Sekreteri General Petteri Taalas’ın, “metan seviyelerindeki rekor yükseliş dahil, ana ısı tutucu gazların konsantrasyonlarında devam eden artış, bize yanlış yöne gittiğimizi gösteriyor.” şeklindeki açıklamasına yer verildi.

Metan, ısıyı yakalamada karbondioksitten daha güçlü bir gaz olarak biliniyor. Bununla birlikte atmosferde karbondioksit kadar uzun süre kalamıyor. Havada metandan 200 kat daha fazla karbondioksit bulunuyor.

Küresel ısınma konusunda düzenlenen hükümetlerarası bir panelde, atmosfere yayılan metandaki hızlı artışa işaret edilerek, 20 yıllık bir zaman dilimi içinde bir metan molekülünün, bir karbondioksit molekülüne oranla yaklaşık 81 kat daha fazla ısı yakalayacağı ancak, bir yüzyıldan fazla bir süre sonra, molekül başına karbondioksitten 28 kat daha fazla ısıyı hapsedeceği uyarısında bulunulmuştu.

DMÖ verilerine göre, 1750 olarak bilinen sanayi dönemi öncesi zamandan bu yana havadaki karbondioksit konsantrasyonlarının yaklaşık yüzde 50 artarak, milyonda 415,7 parçaya yükseldi.

Metan salınımının yüzde 162 artarak milyarda 1.908 parçaya yükseldiğine dikkat çeken DMÖ, endüstriyel işlemler, gübre kullanımı ile insan yapımı kaynakları ile biokütle yakma sonucu atmosfere yayılan azot oksit miktarının yaklaşık dörtte bir artarak milyonda 334,5 parçaya yükseldiğini aktardı.

Atmosfere yayılan emisyonların önemli bir bölümünden ABD, Çin ve Avrupa’nın sorumlu olduğu biliniyor.

Sera gazı salınımı düşmediği takdirde ne olacak?

Bu arada Dünya Kaynakları Enstitüsü tarafından BM adına hazırlanan ve sabah saatlerinde açıklanan raporda, sera gazı emisyonunda büyük kesintiler yapılmazsa, gezegenimizin sanayi öncesi dönemle karşılaştırıldığında 2100 yılında ortalama 2,1 ila 2,8 derece ısınacağı uyarısında bulunulmuştu.

Bu sıcaklık, 2015 Paris Anlaşması’nda kabul edilen mevcut 1,5 derecelik artışın çok çok üzerinde ve bilim insanlarının yıkıcı iklim etkileri ihtimalini belirgin şekilde yükselten eşiği de aşıyor.

Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün 2022 İklim Eylem Durumu adlı raporu, ulusların mevcut taahhütlerinin küresel sera gazı emisyonunu 2019 seviyesinden yüzde 7 düşürülmesini sağlayabileceğini kaydetti.

Küresel ısınma sınırının 1,5 derece ile sınırlı kalması için ise sera gazı emisyonu bu oranın altı katı daha fazla yani yüzde 43 oranında azaltılması gerekiyor.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

Küresel Isınma: Buzulların Erimesi Salgınlara Neden Olabilir Mi?

Küresel ısınmanın sürdüğü ortamda bilim insanları, iklim değişikliğinin yeni virüsler ve dolayısıyla gelecekte patlak vermesi olası salgınlar üzerinde nasıl bir rol oynadığını anlamaya çalışıyor. Yeni yayınlanan bir araştırma, Arktik bölgesinde buzulların erimesinden etkilenen göllerde virüslerin farklı canlılara bulaşabildiğini ortaya koydu. Buna rağmen, Arktik bölgesinde salgın riski düşük.

Northumbria Üniversitesi’nde çevre mikrobiyolojisi alanında çalışan David Pearce, viral yayılma olaylarının pandemilere yol açması riskinin “gözden kaybolan derecede düşük” olduğunu vurguladı. Pearce, insanları etkileyebilecek bir virüs için ihtiyaç olan biyolojik koşulların Arktik bölgesinde mevcut olmadığını vurguladı.

Kutup ekosistemi alanında çalışmalar yürüten Pearce, “Ben derin buzulaltı göllerinden gelen suyu hiç tedirgin olmadan içiyorum çünkü buradaki herhangi bir şeyin daha önce insan vücudu ile karşılaşmış olması veya bir insan vücudunda yaşama adapte olabilme ihtimali son derece düşük” diye konuştu.

Son yirmi yılda yaşanan epidemilerin bir kısmı “viral yayılma”, yani bir virüsün yeni bir taşıyıcıya sürdürülebilir biçimde bulaşması sonucu meydana geldi. Koronavirüs pandemisinin yanı sıra SARS, MERS ve H1N1 salgınları, virüsün hayvanlardan insanlara geçmesi sonucu doğan kamu sağlığı krizlerine birkaç örnek.

Nature Communications adlı bir bilim dergisinde 2018 yılında yayınlanan bir araştırma, Arktik bölgesindeki en büyük göl olan Hazan Gölü yakınlarında, küresel ısınmanın buzulların kitlesel biçimde erimesine yol açtığını ortaya koymuş, bunun da “buzulların erimesi sonucu oluşan sular, çökelti, organik karbon ve atıklarda 10 kat artışa” yol açtığı belirlenmişti.

19 Ekim tarihinde yayımlanan başka bir bilimsel çalışmanın bulgularına göre ise bilim insanları, viral yayılma olaylarının Arktik bölgesinin yüksek kısımlarında halihazırda gerçekleşmeye başlamış olabileceğini gösterdi. Söz konusu bölge, dünya tarihinde buzulların en hızlı biçimde eridiği bölge olma özelliğini taşıyor.

Gölde kapsamlı araştırma

Araştırma kapsamında Kanada’daki Ottawa Üniversitesi’nden araştırmacılar, Kuzey Kutup dairesinin kuzey kısmında bulunan gölde, boşta salınan çökelti örnekleri ve gölün tabanından toprak numunesi topladı. Söz konusu numunelerden DNA ve RNA çıkarsaması yapan araştırmacılar, gölde ne tür virüs ve virüs taşıyıcıların mevcut olduğu sorusuna yanıt aradı. Daha sonra bu virüsler ve taşıyıcılar için “hayat ağaçları” yaratan bilim insanları, bunların ne tür spesifik genetik özellikler taşıdıklarını belgeledi.

Bu “hayat ağaçları” sayesinde gölün farklı kısımlarından topladıkları numuneler arasında genetik açıdan benzerlikler olup olmadığını belirleyen bilim insanları, bir yayılma olayının gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamaya çalıştı.

Buzul erimesinden etkilenen gölden topladıkları numuneler arasında büyük farklar olduğunu tespit eden araştırmacılar, bu çerçevede göldeki viral yayılma riskinin yüksek olduğu sonucuna vardı. Dolayısıyla araştırmanın bulguları, buzul erimesinin gerçekleştiği yerlerde viral yayılmanın, yani bir virüsün farklı organizmalara bulaşması olgusunun meydana gelmesi riskinin mevcut olduğunu ve hatta bunun halihazırda gerçekleşmeye başlamış olabileceğini ortaya koyuyor.

Pandemi riski düşük

Araştırmayı yürüten bilim insanları, viral yayılma riskinin doğrudan pandemi riskiyle aynı anlama gelmediğine dikkat çekti. Araştırmacılar, yüksek Arktik bölgesinde pandemi benzeri olguların meydana gelme riskinin, “virüsler ve ‘köprü vektörleri’ eş zamanlı olarak aynı yerde bulunmadığı için” düşük olduğuna vurgu yaptı. ‘Köprü vektörleri’, yeni virüslerin insanlara bulaşmasına neden olan organizmalara verilen ad.

Öte yandan araştırmacılar, iklim değişikliğinin türleri ve yaşam alanlarını etkilemeyi sürdüreceğini ve bunun sonucunda da viral yayılmaya vesile olabilecek yeni vektörlerin ortaya çıkabileceğine vurgu yaptı. Ancak bu tür bir olayın gerçekleşmekte olduğuna dair henüz bir ibare yok.

Northumbria Üniversitesi’nde çevre mikrobiyolojisi alanında çalışan David Pearce, viral yayılma olaylarının pandemilere yol açması riskinin “gözden kaybolan derecede düşük” olduğunu vurguladı. Pearce, insanları etkileyebilecek bir virüs için ihtiyaç olan biyolojik koşulların Arktik bölgesinde mevcut olmadığını vurguladı.

Kutup ekosistemi alanında çalışmalar yürüten Pearce, “Ben derin buzulaltı göllerinden gelen suyu hiç tedirgin olmadan içiyorum çünkü buradaki herhangi bir şeyin daha önce insan vücudu ile karşılaşmış olması veya bir insan vücudunda yaşama adapte olabilme ihtimali son derece düşük” diye konuştu.

“İklim değişikliği pandemi riskini artırıyor”

Sydney Üniversitesi’nde evrim biyolojisi ve viroloji alanında çalışan Edward Holmes, “İklim değişikliğinin pandemi riskini artırdığına yüzde yüz katılıyorum. Ancak bunun, eriyen buzulların pandemi riski doğurduğu anlamına geldiğini düşünmek saçmalık” değerlendirmesinde bulundu.

Holmes, “Araştırma kapsamında bulunan virüslerin hiçbiri, insanlara veya hatta memelilere bulaşabilecek türden değil. Bunların büyük çoğunluğu, bitki veya mantar virüsleri. Nitekim dünyanın her yerinde alacağınız her numune böyledir” diye konuştu.

Pearce, pandemilerin Arktik gibi bölgeler yerine nüfusun daha yoğun olduğu bölgelerde ortaya çıkma riskinin çok daha yüksek olduğuna dikkat çekti:

“Pandemiye yol açmaya yatkın virüsler, normalde yüksek biyoçeşitlilik ve insanlarla yakın etkileşim içerisindeki hayvan yoğunluğunun yüksek olduğu yerlerden gelir. Yaşanan iklim değişikliğine rağmen, bunun Arktik’in yüksek kısımlarında gerçekleşme olasılığı çok düşük. Beni tropikal ve subtropikal bölgeler daha çok endişelendiriyor.”

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

ABD, Güneş’i Karartmayı Hedefliyor

İklim krizine çözüm arayan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), krizin etkilerini hafifletme amacıyla Güneş’i karartmanın yollarını araştıracak. CNBC’nin haberine göre Beyaz Saray Bilim ve Teknoloji Politikası Ofisi, bu doğrultuda tasarlanan 5 yıllık bir araştırma projesini koordine edecek.

Proje, atmosferdeki sera gazlarının neden olduğu ısınmayı azaltmak için Dünya’ya ulaşan Güneş ışığı miktarını değiştirme fikrini temel alıyor.

Araştırma planı, Güneş ışığını uzaya geri yansıtmak için atmosfere partiküller püskürtmeyi ve bunun Dünya üzerindeki olası sonuçlarını değerlendirmeyi içeriyor.

Bu yöntem hava araçlarıyla atmosferin stratosfer katmanına çeşitli gaz ve partiküllerden oluşan ince bir sis yaymak demek. Bazı bilim insanları bu sayede Güneş ışığının bir kısmının uzaya geri yansıyacağına ve gezegenin soğuyacağına inanıyor.

Ancak böyle bir senaryoda hangi gaz ve partiküllerin kullanılması gerektiği yıllardır tartışma konusu.

İklim teknolojilerine odaklanan yatırım fonu Lowercarbon Capital’in kurucusu Chris Sacca, Beyaz Saray’ın bu hamlesini olumlu görenlerden.

CNBC’ye konuşan Sacca, “Bu yöntem milyarlarca insanın geçim kaynağını koruma potansiyeline sahip” dedi: Beyaz Saray, araştırmayı ilerletiyor. Böylece gelecekte verilecek herhangi bir karar, jeopolitik ayrımlara değil bilime dayanabilir.

Söz konusu fikir ilk kez 1989’da Harvard Üniversitesi’nde görev alan Prof. David Keith tarafından incelenmişti. O zamandan beri zaman zaman dile getirilse de birçok uzman bu fikre şüpheyle yaklaşıyor.

Carnegie İklim Yönetişim Girişimi’nin yöneticisi Janos Pasztor, “Bir ülkenin önce emisyon azaltımlarında ne yaptığına bakılmalı. Buna bakmadan diğer adımlarını değerlendiremezsiniz” ifadelerini kullandı: Güneş radyasyonunu değiştirmek asla iklim krizine çözüm olmayacak.

Atmosfere partikül püskürtmek

Güneş’ten gelen ışığın bir kısmını engelleme fikri 2020’de Güney Afrikalı bilim insanlarının yürüttüğü bir araştırmayla da gündeme gelmişti.

Cape Town Üniversitesi’nde görevli bilim insanları, kentin üzerindeki atmosfere büyük miktarda kükürt dioksit gazı salmayı ve Güneş’i kalıcı olarak “karartarak” su kaynaklarını korumayı amaçladıkları bir plan hazırlamıştı.

Bu planın su kıtlığı riskini 2100’den önce yüzde 90 oranında azaltacağı ifade edilmişti.

Ancak birçok uzman bu fikre karşı çıkmıştı. Kükürt dioksit tekniğinin çevre ve insan sağlığı üzerinde zararlı etkileri olabileceği belirtilmişti.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Yaban Hayatı Popülasyonu 1970’ten Bu Yana Yüzde 70 Azaldı

5 bin farklı türü kapsayan 32 bin yaban hayat popülasyonuna ait dikkat çeken bir rapor yayınlandı. Yayınlanan raporda, yaban hayatı popülasyonunun yılda ortalama yüzde 2,5’lik bir hızla azaldığına dikkat çekildi.

Raporda ormansızlaşma, insanları doğayı istismarı, kirlilik ve iklim değişikliği bu düşüşün en büyük sebepleri olarak ifade edildi. Yaban hayatı popülasyonları en büyük düşüşü Latin Amerika ve Karayip’lerde görüldü. Bu coğrafyalarda son beş yılda yüzde 94’lük bir kayıp yaşandı.

Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın (WWF) son yayınladığı rapor, 1970’lerden bu yana ormansızlaşma ve okyanuslardaki kirlilik gibi nedenlerle yaban hayatı nüfusunun üçte ikisinin kaybedildiğini ortaya koydu.

Londra Zoolojik Toplumu’nun (ZSL) 5 bin farklı türü kapsayan 32 bin yaban hayat popülasyonuna ait durumu değerlendiren 2018 yılı verilerine dayanarak hazırlanan rapora göre, popülasyon boyutunda ortalama yüzde 69’luk küçülme yaşandı.

ZSL koruma ve politikalar direktörü Andrew Terry, “Bu ciddi bir düşüş bize doğanın çökmeye başladığını ve doğal hayatın boşaldığını anlatıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Yaban hayatı popülasyonunun yılda ortalama yüzde 2,5’lik bir hızla azaldığına dikkat çeken Terry, bu bulguların WWF’in 2020’de yayımladığı son değerlendirmenin bulguları ile örtüştüğünü belirtti.

WWF İngiltere’nin bilim direktörü Mark Wright da “Savaş kesinlikle kaybedildi” diyerek doğanın hala çok zor durumda olduğunu belirtti.

En büyük düşüş Latin Amerika ve Karayiplerde

Raporda ormansızlaşma, insanları doğayı istismarı, kirlilik ve iklim değişikliği bu düşüşün en büyük sebepleri olarak ifade edildi. Yaban hayatı popülasyonları en büyük düşüşü Latin Amerika ve Karayip’lerde görüldü. Bu coğrafyalarda son beş yılda yüzde 94’lük bir kayıp yaşandı.

Örneğin, Brezilya’daki Amazonlarda yaşayan pembe yunus popülasyonu 1994 ve 2016 yılları arasında yüzde 65 azaldı.

Ancak rapora göre umut verici gelişmeler de yaşanıyor. Her ne kadar Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki Kahuzi-Biega Milli Parkı’ndaki doğu ova goril nüfusu 1994-2019 arasında yüzde 80 kayba uğrasa da,Virunga Milli Parkı’ndaki dağ goril nüfusu 2010-2018 arası 400’den 600’e yükseldi.

Yine de genel düşüş doğaya verilen desteğin arttırılarak hayvan ve bitkilerin koruma altına alınması için yeni küresel stratejilerin geliştirilmesini gerektiriyor.

WWF yetkilileri zengin uluslara doğal hayatın korunmasında mali destek sağlamaları için çağrıda bulunuyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Hava Kirliliğinden Erken Ölüm Riski; Cinayetle Öldürülme Riskinden 24 Kat Daha Fazla

Türkiye’de PM 2.5 kaynaklı hava kirliliğine bağlı erken ölüm riski; cinayetle öldürülme riskinden 24 kat, trafik kazaları nedeniyle ölüm riskinden ise yedi kat daha fazla. Partikül madde (PM), atmosferde asılı duran küçük sıvı veya katı parçacık formundaki kirlilik.

Greenpeace Akdeniz, yeni yayımladığı “Türkiye’de Hava Kirliliği Yükü” başlıklı raporuyla hava kirliliğinin ulaştığı boyutu gözler önüne serdi. Rapor, PM 2.5 kirleticisine uzun süre maruz kalmanın Türkiye’de yalnızca 2021 yılında 34 bin erken ölüme neden olduğunu ortaya koydu.

İstanbul ve Ankara dahil olmak üzere Türkiye nüfusunun yüzde 60’ından fazlasını kapsayan 38 ilde, 2021 yılı boyunca yapılan hava ölçümleriyle elde edilen verilere göre, maruz kalınan PM 2.5 kirliliği ortalama 20.7 mikrogram. Bu miktar Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) belirlediği yıllık limit değerin dört katından fazla.

Cinayetle ölümden 24 kat fazla

Rapora dahil edilen kentlerde her 100 bin erken ölümden 64’ünün havadaki PM 2.5 kirliliğine maruz kalmaktan kaynaklandığı tahmin ediliyor.

PM 2.5 kirliliğinden kaynaklı hava kirliliğine bağlı erken ölümler, cinayet sayıları ve trafik kazalarının neden olduğu ölüm karşılaştırıldığında ise tablonun vahameti daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

Türkiye’de PM 2.5 kaynaklı hava kirliliğine bağlı erken ölüm riski; cinayetle öldürülme riskinden 24 kat, trafik kazaları nedeniyle ölüm riskinden ise yedi kat daha fazla.

Söz konusu kentlerde PM 2.5 miktarı DSÖ limitlerini karşılıyor olsaydı PM 2.5 kirliliğine atfedilen erken ölümlerin sayısı yüzde 75 oranında azaltılabilir ve böylece her yıl tahminen 26 bin insanın hayatı kurtulabilirdi.

En fazla erken ölüm İstanbul’da

2021’de ölçüm yapılabilen kentler arasında yüzde 49’la Iğdır, artan erken ölüm riski açısından ilk sırada yer alıyor.

İstanbul ise 8 bin 895 ölümle, PM 2.5 kirliliğine bağlı en fazla erken ölümün olduğu kent. 2021’de New York’ta ölçülen PM2.5 konsantrasyonları (10 mg/m3) ve erken ölüm riski (yüzde 6) İstanbul’a göre daha düşük.

İstanbul’da PM2.5 konsantrasyon oranı 18 mg/m3, erken ölüm riski oranı ise yüzde 12.

Ne yapılmalı?

Raporun bulguları halk sağlığını korumak için Türkiye’deki PM 2.5 kirliliği sorunuyla ilgili acilen harekete geçilmesi gerektiğini gösteriyor.

Greenpeace Akdeniz, hava kirliliğine bağlı erken ölümlerin önüne geçecek ulusal limit değerlerinin belirlenmesinin ardından, standartların ihlal edildiği bölgelerin “Koruma Bölgesi” ilân edilmesini talep ediyor.

Greenpeace’in diğer talepleri ise şöyle:

  • Türkiye’de PM 2.5 kirliliği için yıllık ve 24 saatlik ortalama limit değerleri bir an önce tanımlanmalıdır.
  • Ulusal limit değerler, asgari olarak, AB tarafından kabul edilen seviyelerle uyumlu olmalıdır.
  • Uzun vadede, DSÖ limitleriyle uyumlu bir yönetmelik çıkarılmalıdır.

“Limit değer belirlenmeli”

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Proje Sorumlusu Gökhan Ersoy, limit değerlerin belirlenmesinin erken ölümlerin engellenmesine katkı sağlayacağını şöyle dedi:

“Havamızı kirleten failleri aslında hepimiz biliyoruz, ancak olağan şüpheliler ile olağan yöntemler mücadele etmekte yetersiz kalıyor.

Bugün gezegenin en tehlikeli kirleticisi PM 2.5 için bir limit değer belirleyerek, kirliliğin kronikleştiği yerler için yönetmeliğimizde yer alan koruma bölgesini hayata geçirebilir ve kirli endüstriler karşısında insanlarımıza temiz bir nefes alacak ve ortalama yaşam süresini uzatacak mavi gökyüzü fırsatını sunabiliriz.”

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Pakistan’da ‘Muson Yağmurları’nın Bilançosu: 1606 Can Kaybı

14 Haziran’dan bu yana Pakistan’da etkili olan muson yağmurlarından kaynaklı sellerde can kaybı 1606’ya yükseldi. Yağışlar sebebiyle ölenlerin 579’u çocuk ve 325’i kadın.

Haber Merkezi / Pakistan Ulusal Afet Yönetim Ajansı (NDMA) verilerine göre, yağışlar sebebiyle 12 bin 863 kişi de yaralandı. 2 milyon 16 bin 25 ev hasar gördü, bunların 805 bin 3’ü tamamen yıkıldı.

Sellerde toplam 13 bin 74 kilometre yol, 392 köprü yıkıldı ve 1 milyon 67 bin 241 çiftlik hayvanı telef oldu. Yağışlardan 33,4 milyon kişi etkilendi.

Sel nedeniyle Sindh eyaletinin Sehvan Şerif kentinde evlerini terk etmek zorunda kalan yurttaşlar güvenli bölgelere geçti. Aylardır süren şiddetli yağışların insanları mahsur bırakması ve temiz suya erişiminin kısıtlanmasıyla ishal ve sıtma vakalarında artış olduğu bildirildi.

4 Eylül’de The Guardian’a konuşan Pakistan İklim Değişikliği Bakanı Sherry Rehman, birincil kirleticilerin birinci dünya ülkeleri olduğunu, ancak faturayı yoksulların ödediğini söyledi.

Rehman zengin ülkelerin, küresel ısıtmanın yükünü çeken gelişmekte olan ülkelere tazminat ödemesi gerektiğinin altını çizdi.

Muson yağmurları hakkında

Muson sözcüğü, Arapça “mevsim” sözcüğünden geliyor; yağışların mevsimlik olduğunu vurgulamak açısından bu adlandırma kullanılıyor.

Musonlar denildiğinde akla ilk olarak “Asya musonu” gelse de bunun dışında ABD’nin güneybatı kıyılarını ve Meksika’yı etkileyen Meksika musonu veya Arizona musonu da denilen Kuzeybatı Pasifik Musonu da bilinen mevsimsel yağışlar arasında.

Güney, güneydoğu ve doğu Asya’da etkili olan muson yağışları, temel olarak yaz mevsiminde Umman Denizi, Bengal Körfezi ve Hint Okyanusu’nda denizdeki havanın daha serin olması nedeniyle ısınan Asya kara kütlesinin alçak basınç alanı oluşturmasıyla, nemli hava kütlesinin denizden karaya doğru taşınması sonucu meydana geliyor.

Yaz mevsiminde Hint Okyanusu üzerinde ortalama sıcaklık 25 santigrat dereceyken, karalarda 45 dereceye kadar çıkabiliyor. Denizden karaya doğru esen rüzgarlarla taşınan dev bulut kütleleri Himalaya Dağları’na kadar olan bölgede mevsimsel yağışlara yol açıyor.

Yağışlar, Hint alt kıtası, Hindi Çini ve güneydoğu Asya ülkeleri ile Çin, Kore Yarımadası, Japonya’ya kadar olan bölgede etkili oluyor. Ancak yağışların en fazla etkilediği bölge, cephe kütlesinin kuzeydeki Himalaya Dağları ile karşılaşarak sıkıştığı Hindistan, Nepal, Butan, Bangladeş, Myanmar’ı içine alan bölge. Bu bölgede yağışlar zaman zaman on binlerce insanın evlerini terk etmesine neden olan sellere yol açıyor.

İklim krizi

Öte yandan, iklim krizi de söz konusu yağışların şiddetini ve yarattığı etkileri arttırabiliyor. Örneğin, çevre örgütü Germanwatch’ın Küresel İklim Riski verilerine göre, Güney Asya ülkesi Pakistan, halihazırda iklim krizinin sebep olduğu aşırı hava olaylarına karşı en kırılgan sekizinci ülke olma özelliği taşıyor.

İklim Değişikliği Bakanı Sherry Rehman da 6 Temmuz’da, yaşanan seller ile ilgili açıklamasında, “Bir gün yanıyorsunuz, ertesi sabah su baskınları bekliyorsunuz… Yani, Pakistan’daki durumun ne kadar ciddi olduğunu görebilirsiniz” demişti.

Paylaşın

Pakistan’da ‘Muson Yağmurları’nın Bilançosu: 1545 Can Kaybı

14 Haziran’dan bu yana Pakistan’da etkili olan muson yağmurlarından kaynaklı sellerde can kaybı 1545’e yükseldi. Can kayıplarının 552’si çocuk, 315’i ise kadın. Öte yandan Pakistanlı yetkililer son 48 saatte su seviyesinin düşmeye başladığını açıkladı. Bazı yollarda trafiğin yeniden açıldığı ancak henüz çok sayıda yerleşim birimine ulaşımda güçlük yaşandığı kaydedildi.

Haber Merkezi / Afetlerde 1 milyon 743 bin 345 ev hasara uğradı, bunlardan 568 bin 817’si tamamen yıkıldı. Ülke genelinde sellerden etkilenenlerin sayısı 33 milyon 46 bin 329. Kurulan çadır kamplarına ise 663 bin 869 kişi sığındı.

Ülke genelinde 6 bin 674 kilometre yol zarar görürken 269 köprü yıkıldı.

3,5 milyondan fazla çocuğun eğitimi sekteye uğradı. Sindh, Belucistan, Pencap ve Hayber Pahtunhva eyaletlerinde yaklaşık 22 bin okul kullanılamaz hale geldi.

Milyarlarca dolarlık ekonomik kayıp

Hükümet, Pakistan’daki 160 bölgenin 72’sini afet bölgesi ilân ederken ülkenin üçte birinin selden etkilendiği belirtiliyor.

Pakistan Gelir ve Maliye Bakanı Miftah İsmail, sellerin ekonomik maliyetini 10-12,5 milyar dolar olarak açıkladı fakat bağımsız gözlemciler, bunun 15-20 milyar dolar arasında olduğunu ve daha da artacağını tahmin ediyor.

En çok Sindh eyaleti etkilendi

Sindh eyaleti genelinde sellerden 2 bin 687 kilometre yol hasar görürken 1 milyon 527 bin 596 ev kısmen veya tamamen yıkıldı. Eyalet genelinde 1,2 milyon hektarlık tarım arazisi zarar gördü.

Eyalete bağlı Sehvan, Khairpur Natan Şah, Larkana ve Sukkur gibi şehirler sular altında kalırken bu kentlerin kuzeyindeki bölgelerle kara yolu ulaşımı kesildi.

Yetkililer, şehirlerdeki suyun çekilmesinin üç-altı ay süreceğini belirtiyor.

Salgın hastalıklar artıyor

İklim felaketleri, Pakistan genelinde yaklaşık 1500 sağlık tesisini etkiledi. Bu durum selden etkilenen bölgelerde sağlık kurumu, sağlık çalışanı ve ilaç tedarikini önemli ölçüde etkiledi.

Ülkenin dört eyaletine bağlı 45 bölgede on binlerce kişi ishal, sıtma, dang humması, tifo, yılan ve köpek ısırıkları, deri, göz ve akut üst solunum yolu enfeksiyonları gibi hastalıklardan mustarip.

Kara ve demiryolu ulaşımı kesildi

Hayber Pahtunhva eyaletinde sel nedeniyle altyapı da ciddi şekilde zarar gördü. Eyaletin kuzeyinde yer alan Kalam şehri ile karayolu bağlantısı tamamen kesildi.

Belucistan eyaletinde de demiryolu ulaşımı uzun süredir askıda. Eyaletin Afganistan ve İran ile demiryolu ticareti, sel nedeniyle yapılamıyor.

Pakistan’da sel sebebiyle oluşan yıkımın restorasyonunun yıllar alacağı belirtiliyor.

Muson yağmurları hakkında

Muson sözcüğü, Arapça “mevsim” sözcüğünden geliyor; yağışların mevsimlik olduğunu vurgulamak açısından bu adlandırma kullanılıyor.

Musonlar denildiğinde akla ilk olarak “Asya musonu” gelse de bunun dışında ABD’nin güneybatı kıyılarını ve Meksika’yı etkileyen Meksika musonu veya Arizona musonu da denilen Kuzeybatı Pasifik Musonu da bilinen mevsimsel yağışlar arasında.

Güney, güneydoğu ve doğu Asya’da etkili olan muson yağışları, temel olarak yaz mevsiminde Umman Denizi, Bengal Körfezi ve Hint Okyanusu’nda denizdeki havanın daha serin olması nedeniyle ısınan Asya kara kütlesinin alçak basınç alanı oluşturmasıyla, nemli hava kütlesinin denizden karaya doğru taşınması sonucu meydana geliyor.

Yaz mevsiminde Hint Okyanusu üzerinde ortalama sıcaklık 25 santigrat dereceyken, karalarda 45 dereceye kadar çıkabiliyor. Denizden karaya doğru esen rüzgarlarla taşınan dev bulut kütleleri Himalaya Dağları’na kadar olan bölgede mevsimsel yağışlara yol açıyor.

Yağışlar, Hint alt kıtası, Hindi Çini ve güneydoğu Asya ülkeleri ile Çin, Kore Yarımadası, Japonya’ya kadar olan bölgede etkili oluyor. Ancak yağışların en fazla etkilediği bölge, cephe kütlesinin kuzeydeki Himalaya Dağları ile karşılaşarak sıkıştığı Hindistan, Nepal, Butan, Bangladeş, Myanmar’ı içine alan bölge. Bu bölgede yağışlar zaman zaman on binlerce insanın evlerini terk etmesine neden olan sellere yol açıyor.

İklim krizi

Öte yandan, iklim krizi de söz konusu yağışların şiddetini ve yarattığı etkileri arttırabiliyor. Örneğin, çevre örgütü Germanwatch’ın Küresel İklim Riski verilerine göre, Güney Asya ülkesi Pakistan, halihazırda iklim krizinin sebep olduğu aşırı hava olaylarına karşı en kırılgan sekizinci ülke olma özelliği taşıyor.

İklim Değişikliği Bakanı Sherry Rehman da 6 Temmuz’da, yaşanan seller ile ilgili açıklamasında, “Bir gün yanıyorsunuz, ertesi sabah su baskınları bekliyorsunuz… Yani, Pakistan’daki durumun ne kadar ciddi olduğunu görebilirsiniz” demişti.

Paylaşın

Hava Kirliliği OECD’de Azaldı, Türkiye’de Arttı

Küçük partiküllerden kaynaklanan hava kirliliğine maruz kalanların oranı Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri arasında önemli oranda düşerken Türkiye’de az da olsa artış gösterdi.

Türkiye, OECD üyeleri arasında 2.5PM olarak adlandırılan küçük partikül kaynaklı hava kirliliğine en fazla maruz kalan ikinci ülke. Türkiye’de halkın yüzde 27’si hava kirliliğine maruz kalırken bu oran OECD ülkelerinde yüzde 14.

OECD’nin 2019 yılı verilerine göre hava kirliliğine en fazla maruz kalan ülke yüzde 27 ile Güney Kore. Türkiye de aynı oranla ikinci durumda. Finlandiya, İsveç, Estonya, Yeni Zelanda ve İzlanda yüzde 6 ile en iyi durumda bulunan ülkeler.

2019 yılında “2.5PM” olarak adlandırılan küçük partikül kaynaklı hava kirliliğine maruz kalanların oranı diğer bazı ülkelerde şöyle: İsrail yüzde 19, İtalya yüzde 16, Yunanistan yüzde 14, Almanya yüzde 12. İngiltere yüzde 10 ve ABD yüzde 8.

38 ülkeden 4’ünde kirlilik arttı; birisi Türkiye

Hava kirliliğine maruz kalanların oranı nasıl değişiyor? Azalıyor mu yoksa artıyor mu? 1990 ile 2019 yılları arasındaki değişime bakıldığında OECD listesindeki 38 ülkeden 33 tanesinde hava kirliliği oranı düştü. Bu düşüş bazı ülkelerde yüzde 40’ları aştı. Türkiye’de ise yüzde 1’lik bir artış söz konusu. OECD ortalamasında hava kirliliğine maruz kalanların oranı bu 39 yılda yüzde 28 düşüş gösterdi.

En fazla azalma yüzde 45 ile İsviçre’de. Bu ülkede 1990 yılında hava kirliliğine maruz kalanların oranı yüzde 18,3 iken 2019’da yüzde 10’a geriledi. En fazla artış yüzde 9 ile Güney Kore’da yaşandı. OECD ortalaması 1990’da yüzde 19,4 iken 2019’da yüzde 13,9’a düştü. Aynı dönemde Türkiye’deki oran yüzde 26,7’den yüzde 26,9’a yükseldi.

Küçük partikül kaynaklı hava kirliliğine maruz kalanların oranı diğer ülkelerde 1990-2019 arası şu kadar düştü: Almanya yüzde 43, İngiltere yüzde 41, Fransa yüzde 37, Yunanistan yüzde 27 ve İsrail yüzde 8.

Türkiye’de ‘dalgalı seyir’

Son 39 yılda Türkiye’deki değişime yakından bakıldığında hava kirliliği oranının yükselip düştüğü gözlemleniyor. 2019 yılındaki oran 1990 yılından daha yüksek. 2005’te yüzde 26,7 olan hava kirliliğine maruz kalanların oranı 2010’da yüzde 30’a kadar tırmandı.

PM2.5 nedir, ne kadar zararlı?

Avrupa Çevre Ajansı’nın sitesine göre partikül madde, katı ve sıvı damlacıkların karışımından oluşuyor. Bazı partikül maddeler doğrudan yayılırken bazıları da çeşitli kaynaklardan yayılan kirleticilerin atmosferde reaksiyona girmesiyle meydana geliyor.

Partikül madde, kalp veya akciğer rahatsızlığından kaynaklanan hastalıklar ve ölümlerle ilişkilendirilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü, partikül madde kapsamında en zararlı maruz kalma durumunun ince partiküllere (PM2.5) uzun süreli maruz kalma olduğunu gösterebilecek yeterli bilimsel kanıt toplamıştır.

Sağlık Bakanlığı’na göre de havadaki partikül madde insan sağlığını etkileyen en önemli kirleticilerden biri. Partikül boyutu ile sağlık üzerindeki olumsuz etkisi doğrusal olarak bağlantılı.

Hava kirliliği bir yandan kalp ve akciğer hastalıklarına bağlı ölüm oranını artırırken, diğer yandan bu hastalıklara bağlı hastane başvurularını arttırıyor. Bunların yanında hava kirliliği özellikle çocukların akciğer gelişimini olumsuz etkilemekte ve kirliliğin yoğun olduğu bölgelerde astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi kronik hava yolu hastalıkların prevalansını artırmakta.

(Kaynak: Euronews Türkçe)
Paylaşın

Pakistan’da Manchar Gölü Taştı; 100 Bin Kişi Risk Altında

ABD Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA), Manchar Gölü’nün 25 Temmuz, 28 Ağustos ve 5 Eylül’deki fotoğraflarını paylaştı. Fotoğraflarda 25 Temmuz’da gölde bir farklılık göze çarpmazken 28 Ağustos ve 5 Eylül’dekilerde ise gölün yüzölçümünün genişlediği görüldü.

Haber Merkezi / NASA yetkilileri, taşan gölde suyun akış yolu üzerindeki yüzlerce köyde yaşayan yaklaşık 100 bin kişinin, sel riskiyle karşı karşıya olduğunu bildirdi.

14 Haziran’dan bu yana Pakistan’da etkili olan muson yağmurlarından kaynaklı 1.396 kişi hayatını kaybederken, 12 bin 728 kişi de yaralandı. Bununla birlikte, sel felaketinin ülkeye maliyetinin 10-12,5 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Pakistan İklim Değişikliği Bakanı Şeri Rahman, daha önce sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Pakistan’ın ciddi bir iklim faciası yaşadığını ve bunun son 10 yılda karşılaşılan en zor afetlerden biri olduğunu söylemişti.

“Nüfusunun yüzde 15’i felaketten etkilendi”

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, ülke nüfusunun yüzde 15’ine denk gelen 33 milyon kişinin felaketten etkilendiğini belirtmişti.

Başbakan Şerif bu yağmur sezonunda yaşanan kayıpların 2010-11 seneleri ile karşılaştırılabilir olduğunu ve kayıtlardaki en kötü yıl olduğunu ifade etmişti.

Ülke yetkilileri, yaşanan yıkıma iklim değişikliğinin neden olduğunu savunuyor.

Ancak yerel yönetimlerin planlama zafiyeti nedeniyle su baskını riski bulunan yerlerde yapılaşmanın devam etmesinin felaketin sonuçlarının daha da büyümesine yol açtığı belirtiliyor.

Muson yağmurları hakkında

Muson sözcüğü, Arapça “mevsim” sözcüğünden geliyor; yağışların mevsimlik olduğunu vurgulamak açısından bu adlandırma kullanılıyor.

Musonlar denildiğinde akla ilk olarak “Asya musonu” gelse de bunun dışında ABD’nin güneybatı kıyılarını ve Meksika’yı etkileyen Meksika musonu veya Arizona musonu da denilen Kuzeybatı Pasifik Musonu da bilinen mevsimsel yağışlar arasında.

Güney, güneydoğu ve doğu Asya’da etkili olan muson yağışları, temel olarak yaz mevsiminde Umman Denizi, Bengal Körfezi ve Hint Okyanusu’nda denizdeki havanın daha serin olması nedeniyle ısınan Asya kara kütlesinin alçak basınç alanı oluşturmasıyla, nemli hava kütlesinin denizden karaya doğru taşınması sonucu meydana geliyor.

Yaz mevsiminde Hint Okyanusu üzerinde ortalama sıcaklık 25 santigrat dereceyken, karalarda 45 dereceye kadar çıkabiliyor. Denizden karaya doğru esen rüzgarlarla taşınan dev bulut kütleleri Himalaya Dağları’na kadar olan bölgede mevsimsel yağışlara yol açıyor.

Yağışlar, Hint alt kıtası, Hindi Çini ve güneydoğu Asya ülkeleri ile Çin, Kore Yarımadası, Japonya’ya kadar olan bölgede etkili oluyor. Ancak yağışların en fazla etkilediği bölge, cephe kütlesinin kuzeydeki Himalaya Dağları ile karşılaşarak sıkıştığı Hindistan, Nepal, Butan, Bangladeş, Myanmar’ı içine alan bölge. Bu bölgede yağışlar zaman zaman on binlerce insanın evlerini terk etmesine neden olan sellere yol açıyor.

İklim krizi

Öte yandan, iklim krizi de söz konusu yağışların şiddetini ve yarattığı etkileri arttırabiliyor. Örneğin, çevre örgütü Germanwatch’ın Küresel İklim Riski verilerine göre, Güney Asya ülkesi Pakistan, halihazırda iklim krizinin sebep olduğu aşırı hava olaylarına karşı en kırılgan sekizinci ülke olma özelliği taşıyor.

İklim Değişikliği Bakanı Sherry Rehman da 6 Temmuz’da, yaşanan seller ile ilgili açıklamasında, “Bir gün yanıyorsunuz, ertesi sabah su baskınları bekliyorsunuz… Yani, Pakistan’daki durumun ne kadar ciddi olduğunu görebilirsiniz” demişti.

Paylaşın