Platon, Hıristiyanlık İnancını Nasıl Etkiledi?

Platon’un (MÖ 428/427-348/347) felsefesi, özellikle idealar kuramı, ruhun ölümsüzlüğü ve diyalektik yöntemi, erken Hıristiyanlık (İlk Kilise) düşüncesini derinden etkilemiştir.

Haber Merkezi / Bu etki, hem doğrudan Platon’un eserleri aracılığıyla hem de Yeni Platonculuk (Neoplatonizm) gibi daha sonraki felsefi akımlar üzerinden gerçekleşmiştir.

Ruhun Ölümsüzlüğü ve Dualizm

Platon, özellikle Phaidon ve Devlet adlı eserlerinde, ruhun bedenden ayrı, ölümsüz ve ebedi bir varlık olduğunu savunmuştur. Platon’a göre beden geçici ve maddi, ruh ise idealar dünyasına ait, değişmez ve ilahi bir özdür.

Erken Hıristiyan teologlar, özellikle İskenderiyeli Philon ve Origenes gibi düşünürler, Platon’un ruh-beden dualizmini Hıristiyan öğretileriyle harmanlamıştır. Ruhun ölümsüzlüğü fikri, Hıristiyanlıkta ölüm sonrası yaşam, cennet ve cehennem kavramlarıyla uyum sağlamıştır.

Örneğin, Platon’un ruhun ölümden sonra ödüllendirileceği ya da cezalandırılacağı fikri (Yasalar, XII. Kitap), Hıristiyan eskatolojisiyle (ahiret öğretisi) örtüşmüş ve Kilise’nin ruhun ölümsüzlüğüne dair öğretilerini güçlendirmiştir.

İdealar Kuramı ve Tanrı Anlayışı

Platon, idealar kuramında, duyusal dünyanın ötesinde, değişmez ve mükemmel bir gerçeklik dünyası olduğunu öne sürmüştür. “İyi” ideası, evrendeki tüm gerçekliğin kaynağıdır ve Tanrı’ya benzer bir ilahi ilke olarak görülebilir. Platon, “Devlet” eserinde, “İyi”nin her şeyin nedeni olduğu belirtmiştir.

Erken Hıristiyan teologlar, özellikle Augustinus (MS 354-430), Platon’un “İyi” ideasını Hıristiyan Tanrı kavramıyla özdeşleştirmiştir. Augustinus, Tanrı’yı mutlak iyi, değişmez ve her şeyin yaratıcısı olarak tanımlarken Platon’un idealar dünyasından ilham almıştır.

İdealar, Tanrı’nın zihninde var olan mükemmel formlar olarak yeniden yorumlanmıştır. Bu, Hıristiyan metafiziğinin temelini oluşturmuş ve Tanrı’nın aşkın doğasını açıklamak için kullanılmıştır.

Yeni Platonculuk

Plotinos’un (MS 204/5-270) geliştirdiği Yeni Platonculuk, Platon’un “Bir” kavramını Tanrı ile bağdaştırarak Hıristiyan teolojisine daha sistematik bir çerçeve sunmuştur. Plotinos’un “Bir”, “Akıl” ve “Ruh” hiyerarşisi, Üçlü Birlik (Teslis) doktrininin gelişiminde etkili olmuştur.

Diyalektik ve Felsefi Yöntem

Platon, bilgiye ulaşmada diyalektik yöntemi (tartışma ve sorgulama yoluyla gerçeğe ulaşma) vurgulamıştır. Devlet’te, diyalektik, ideaların kavranması için temel bir yöntemdir.

Erken Kilise babaları, Platon’un diyalektik yöntemini teolojik tartışmalarda kullanarak inançlarını rasyonel bir temele oturtmaya çalışmıştır.

Örneğin, İskenderiyeli Klemens ve Origenes, Hıristiyan doktrinlerini Yunan felsefesiyle uzlaştırmak için Platon’un sorgulayıcı yaklaşımından yararlanmıştır. Bu, Hıristiyan teolojisinin felsefi bir disiplin olarak gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Akademi ve Eğitim

Platon’un Atina’da kurduğu Akademi, felsefi eğitimi sistemleştiren ilk kurum olarak kabul edilmektedir. Matematik, astronomi, siyaset ve felsefe gibi konuları içeren Akademi’nin müfredatı, entelektüel gelişimi hedefliyordu.

Platon’un Akademi modeli, Hıristiyan eğitim kurumlarının gelişiminde ilham kaynağı olmuştur. Özellikle İskenderiye’deki Kateketik okullar, Platon’un eğitim anlayışını benimseyerek teolojik eğitimi sistemleştirmiştir.

Ayrıca, Platon’un “filozof kral” fikri, Kilise’nin ideal liderlik anlayışına (bilge ve erdemli piskoposlar) yansımıştır.

Yeni Platonculuk ve Hıristiyanlık

Platon’un fikirleri, Plotinos’un Yeni Platonculuğu aracılığıyla Hıristiyanlığa daha güçlü bir şekilde entegre olmuştur. Yeni Platonculuk, özellikle MS 3. yüzyıldan itibaren, Hıristiyan teologlar arasında popülerleşmiştir.

Örneğin, İskenderiyeli Philon, Yahudi teolojisini Platonculukla birleştirerek Hıristiyan düşüncesine zemin hazırlamıştır.

Plotinos’un “Bir” kavramı, Hıristiyan Tanrı anlayışını ve Teslis doktrinini şekillendirmiştir.

MS 5. yüzyılda, Atina’daki Yeni Platoncu Akademi, Hıristiyanlığa karşı bir direnç merkezi olsa da, Hıristiyan düşünürler Platon’un fikirlerini kendi teolojilerine uyarlamaya devam etmişlerdir.

Eleştiriler ve Sınırlar

Platon’un fikirleri Hıristiyanlıkla tamamen uyumlu değildi. Örneğin, ruhun önceden var olduğu fikri (Phaidon, Menon), Hıristiyan yaratılış doktrinine aykırı bulunmuş ve reddedilmiştir.

Hıristiyanlık, Platon’un panteist eğilimlerine karşı monoteist bir çerçeve geliştirmiştir. Platon’un “İyi”si, Hıristiyanlıkta kişisel bir Tanrı’ya dönüşmüştür.

Bazı Hıristiyan düşünürler, Platon’un fikirlerini putperest olarak görmüş ve bunları Hıristiyan öğretileriyle uzlaştırmaya çalışırken dikkatli davranmaya özen göstermiştir.

Sonuç olarak, Platon’un İlk Kilise üzerindeki etkisi, özellikle ruhun ölümsüzlüğü, idealar kuramı ve diyalektik yöntemi üzerinden gerçekleşmiştir. Erken Hıristiyan teologlar, Platon’un felsefesini Kutsal Kitap’la uyumlu hale getirerek Hıristiyan teolojisinin felsefi temelini güçlendirmiştir.

Yeni Platonculuk, bu etkinin daha sistematik bir şekilde Kilise’ye ulaşmasını sağlamıştır. Ancak, Platon’un bazı fikirleri (ör. ruhun önceden varlığı) Hıristiyan ortodoksisine uymadığı için reddedilmiştir.

Paylaşın

Kurtuluş Teolojisi: Ezilenlerin Özgürlüğü

20. yüzyılın ortalarında Latin Amerika’da ortaya çıkan Kurtuluş Teolojisi, İncil’i yoksulların içinde bulundukları durumu düzeltmek için yorumlamaya çalışan bir harekettir.

Kurtuluş Aladağ / Bu harekete göre, İsa’nın gerçek takipçileri, adil bir toplum için çalışmalı, toplumsal ve siyasal değişimi oluşturmalı ve kendilerini işçi sınıfıyla uyumlu hale getirmelidir.

İncil’i sadece bireysel manevi kurtuluş aracı olarak görmeyen Kurtuluş Teolojisi, onu aynı zamanda toplumsal eşitsizliklere ve baskıya karşı bir mücadele çağrısı olarak da yorumlar.

Perulu rahip Gustavo Gutierrez, 1971’de yayımladığı Kurtuluş Teolojisi adlı kitabıyla bu hareketin temelini atan isimlerden biri oldu.

Gustavo Gutierrez, kitabında, Hristiyanlığın yoksulların ve ezilenlerin kurtuluşu için bir araç olması gerektiğini savundu. Gutierrez için kurtuluş, cennette gerçekleştirilecek bir vaat değil, çözülmesi gereken dünyevi bir sorundu.

Katolik Kilisesi’nin Latin Amerika piskoposları, Medellin Konferansı’nda “yoksulların tercihli seçeneği” kavramını vurgulayarak bu hareketi resmiyete kavuşturdu.

26 Ağustos – 6 Eylül tarihleri arasında Kolombiya’da düzenlenen Medellin Konferansı, Katolik Kilisesi’nin Latin Amerika’daki rolünü yeniden tanımladı. Papa VI. Paul’un da açılışta bulunduğu konferans, kiliseyi sosyal adalet mücadelesine çağırdı.

Kurtuluş Teolojisi, köylüler, işçiler ve yerli halklar arasında örgütlenmeleri teşvik ederken, rahipler ve din adamları ise, halkı eğitmek, haklarını savunmak ve bazen gerilla hareketleriyle işbirliği yapmak gibi roller üstlendiler.

Brezilya’da Dom Helder Camara veya El Salvador’da Oscar Romero gibi figürler bu hareketin önde gelen isimleri oldular.

Recife ve Olinda görev yaptığı dönemde (1964-1985), ezilenlerin haklarını savunan vaazlarıyla ünlenen ve “Yoksulların Piskoposu” olarak tanınan Camara, Brezilya’da sosyal adaletsizlik, yoksulluk ve askeri diktatörlüğe karşı mücadele verdi.

“Ben bir yoksulu doyurursam bana aziz derler, ama neden yoksul olduklarını sorarsam komünist derler” sözü Dom Helder Camara’nın dünya görüşünü özetlemektedir.

Başlangıçta muhafazakar bir din adamıyken, radikal bir dönüşüm yaşayan Oscar Romero ise vaazlarında hükümeti ve elitleri sert sözlerle eleştirerek yoksulların haklarını savundu.

Vatikan, özellikle Papa II. John Paul döneminde, Kurtuluş Teolojisi’ni Marksizm’le fazla iç içe geçtiği ve kilise hiyerarşisini tehdit ettiği gerekçesiyle eleştirirken, 1980’li yıllarda bu akıma karşı sert önlemler alındı.

Kurtuluş Teolojisi, Hindistan’dan ABD’ye kadar birçok ülkede toplumsal adaletsizlikle mücadele etmek için benzer teolojik odaklı çabalara da ilham kaynağı oldu.

Kurtuluş Teolojisi’nin Temel İlkeleri

Yoksulların yanında olma: Tanrı’nın, zenginler veya güçlüler yerine yoksulları ve mazlumları tercih ettiği düşüncesi. İncil’deki “Fakirler müjdelenmek için seçilmiştir” (Luka 4:18) gibi ayetler bu görüşü destekler.

Yapısal günah kavramı: Bireysel günahların ötesinde, sömürüye yol açan ekonomik ve siyasi sistemler de “günah” olarak görülür (örneğin kapitalizm veya feodalizm).

Praxis (eylem): Teoloji, sadece düşünce değil, aynı zamanda ezilenlerin kurtuluşu için somut eylemi gerektirir. Bu, toplumsal değişim için çalışmayı içerir.

İsa’nın rolü: İsa, sadece manevi bir kurtarıcı değil, aynı zamanda baskıya karşı çıkan bir devrimci olarak görülür.

Paylaşın

Portekiz’de Kiliselerde 4 Bin 815 Çocuk Cinsel İstismara Uğradı

Portekiz’de Pedro Strecht başkanlığında bağımsız uzmanlar tarafından oluşan heyetin kaleme aldığı bir rapor, kiliselerde son 70 yılda 4 bin 815 çocuk cinsel istismar kurbanı olduğunu ortaya koydu.

Raporun ekinde yer alan ancak basına açıklanmayan gizli bölümünde ise suçlamalara hedef olan din adamlarının kimlikleri de yer alıyor.

Portekiz’de bağımsız uzmanlar tarafından kaleme alınan bir rapor, 1950’den bu yana Katolik Kilisesi’nde görevli din adamlarının küçüklere yönelik cinsel tacizinden mağdur olanların sayısının en az 4 bin 815 kişi olduğunu ortaya koydu.

Pedro Strecht başkanlığındaki 6 kişilik heyet, Katolik Kilisesi’nin talebi doğrultusunda bir yıldır süren çalışmalarıyla ilgili raporunu bugün kamuoyuna açıkladı.

Komite raporunda mağdur olduğunu belirten 512 kişinin doğrudan kendileriyle temasa geçtiği aktarıldı.

Portekiz Piskoposlar Birliği, raporu gelecek ay tartışmaya açacak.

Pedro Strecht, raporunun tanıtımıyla ilgili düzenlediği basın toplantısında yaptığı açıklamada, tanıklarla doğrudan yapılan görüşmeler sonucu en az 4. bin 815 kurbanın mağdur olduğu tahmininde bulunduklarını bildirdi.

Raporun ekinde yer alan ancak basına açıklanmayan gizli bölümünde ise suçlamalara hedef olan din adamlarının kimlikleri de yer alıyor.

Bu bölümün sadece Portekiz Piskoposlar Birliği ile polise gönderildiği aktarıldı.

Rapora göre, suçlananların yüzde 77’si rahip, diğerleri ise kilise kurumlarında görevli. Kendilerine doğrudan gelip konuşanların yüzde 48’ini ilk kez mağduriyetlerini dile getirenler oluştururken, bunlar içinde yüzde 47’sinin kadın, geri kalanını erkek olduğu aktarıldı.

Raporda ihbar edilen suçların önemli bir kısmının zaman aşımına uğradığı belirtilirken, bunlar içinden 25’inin doğrudan savcılığa iletildiği bildirildi.

Son yıllarda kiliselerde din adamlarının karıştığı cinsel taciz suçlamalarına ilişkin Almanya, Fransa, İrlanda, Avustralya ve Hollanda’da kapsamlı raporlar kaleme alındı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Papa Francis: Kilise Okullarında Soykırım Uygulandı

Katoliklerin ruhani lideri Papa Francis ‘tövbe haccı’ olarak tanımladığı Kanada ziyaretinde, geçmişte Katolik Kilisesi’ne bağlı okullarda fiziksel şiddete ve cinsel istismara maruz kalan yerli çocuklara ‘soykırım’ uygulandığını söyledi.

Yerli çocukların kilise okullarında asimile edilmesini ‘soykırım’ olarak niteleyen Papa Francis,  Kanada ziyareti dönüşünde uçakta gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Geçtiğimiz günlerde Papa, yatılı kilise okullarında yerlilere yönelik ‘yıkıcı’ politikada iş birlikçi Katolik Kilisesi üyeleri adına özür dilemiş ancak Kanada hükümeti, Papa’nın ülkedeki kilise tarafından işletilen yatılı okullardaki suistimaller için yerli halklardan özür dilemesinin yeterli olmadığını belirtmişti. Daha önce neden ‘soykırım’ kelimesini kullanmadığının sorulması üzerine Papa Francis, “Aklıma gelmediği için kullanmadım” dedi.

‘İstifa etmeyi düşünmüyorum’

‘Emeklilik’ ve ‘istifa’ iddialarına ilişkin soruları da yanıtlayan Papa Francis, ‘istifayı şu an için bir ihtimal olarak görse de istifa etmeyi düşünmediğini’ belirtti. Papa Francis, “Emekli olmayı düşünüyor musunuz?” sorusuna ise şöyle cevap verdi: “Şimdiye kadar bu ihtimali düşünmek zorunda kalmadım. Ama bu, yarından sonraki gün düşünmeye başlamayacağım anlamına gelmiyor, değil mi?”

Kanada’daki Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, 1831-1996 döneminde faaliyet gösteren kiliseye bağlı yatılı okullar hakkındaki çalışmasını 2015’te tamamlamış ve 4 bin sayfalık rapor yayımlanmıştı. Komisyon, yaşananları “kültürel soykırım” olarak tanımlamıştı. Söz konusu raporda, en az 4 bin 200 yerli çocuğun bu okullarda istismar ya da ihmal sonucu öldüğü belirtilmişti.

Kanada’da Katolik Kilisesi’nin kontrolündeki yatılı kilise okullarından bazılarının bahçesinde, resmi kayıtlarda olmayan çok sayıda çocuk mezarı bulunmuştu. Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu raporundan sonra yerli halktan defalarca özür dileyen Kanada Başbakanı Justin Trudeau, 2017’de Vatikan’a yaptığı resmi ziyarette Papa’dan da özür talep etmişti.

Paylaşın

Bayburt: Bayburt Kalesi Kilisesi

Kilise; Bayburt’un Merkez İlçesi, Halfikale (Kaleardı) Mahallesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Şehir içi ulaşım araçları ile ulaşım mümkündür.

Kilise, yığma yapım sistemiyle inşa edilmiştir. Yapının inşasında malzeme olarak moloz taş kullanılmıştır. Üst örtüsü ve döşemesi tamamen yok olan yapının duvarları da büyük ölçüde hasar görmüştür. Yazılı kaynaklarda, kilisenin üst örtüsünün ahşaptan olduğu ve bemasının bulunduğu ileri sürülmektedir.

Yapının planı tam olarak tespit edilememiştir. Kilisenin güneydoğusunda bulunan çukur alanın tonozlu bir su sarnıcı olduğu da ileri sürülmektedir. Yazılı kaynaklarda, apsis pencerelerinin dışa doğru daraldığını, apsis önünde bir kriptanın varlığına işaret eden izlerin bulunduğu bilgisine de rastlanmaktadır.

Uzun yıllar boyunca, pek çok farklı uygarlık tarafından kullanılmış olan bu alanın, farklı dini ritüeller için kullanılmış olması ve egemenlik sağlayan halkın kendi inançlarına göre bu alanı yeniden şekillendirmiş olması yüksek ihtimaldir.

Paylaşın

Isparta: Aya Georgios Kilisesi

Akdeniz Bölgesi’nin önemli merkezlerinde Isparta, gezilecek yerleri ve tarihi yapılarıyla dikkat çekiyor. Aya Georgios Kilisesi; Isparta’nın Eğirdir ilçesi Barla Kasabası Rum mahallesinde yer alır. 

Dikdörtgen planlı kilisenin dış duvarları, narteks kısmı ve orta mekanı moloz taşlarla yapılmıştır. Narteks binanın güneyindedir. Doğusunda üstte yuvarlak kemerli bir pencere, altında niş vardır. Orta mekan üç neflidir. Doğuda apsis, yanlarda birer niş vardır. Yapı oldukça tahrip olmuş bir durumdadır.

Isparta’nın kısa tarihi

Tarih boyunca sürekli yerleşim gören “Göller Bölgesi” Pisidia olarak adlandırılmıştır. Çeşitli zamanlarda sınırları değişen bu bölgede, kendi dillerini konuşan “Pisidialılar” yaşamış ve yerel bir dil olarak da “Pisidçe” dilini konuşmuşlardır. Bu dilin varlığı Aksu İlçesindeki Timbriada, Sofular Köyü ve Senitli Yaylasında ele geçen mezar taşlarından anlaşılmaktadır. Bölgeye ilk yerleşimlerin tarihi Üst Paleolitik (MÖ 35.000-10.000) ve Mezolitik (MÖ 10.000-8.000) dönemlere iner. Neolitik Dönemde (MÖ 8.000-5.500) bölge Anadolu’nun en önemli kültür bölgeleri arasındadır. Kalkolitik Çağda da (MÖ 5500-3000) bölge önemini sürdürmüştür.

İl sınırları içinde 12 höyükte Kalkolitik Dönem malzemesi bulunmuştur. Tunç Çağ (MÖ 3000-1200) yerleşiminin bol olduğu Isparta ilinde Neolitik ve Kalkolitik yerleşimlerin de üzerinde olduğu toplam 56 adet höyük tespit edilmiştir. Hitit Döneminde (MÖ 1800-1200), bölgenin adı “Pitaşşa” olarak geçmektedir. Hitit Döneminde, Pisidia toprakları hiçbir zaman tam olarak Hitit egemenliği altına girmemiştir. Tarihi kaynaklarda Pisidia adına ilk kez Perslerin Döneminde, MÖ 5. yüzyıl sonunda rastlanır.

MÖ 334 yılında, Büyük İskender’in egemenliğine geçen bölge, Büyük İskender’in ölümünden sonra MÖ 281 yılında yapılan savaşla Seleukosların eline geçmiştir. Bu dönemde Pisidya bölgesinde Seleukoslar tarafından Seleukeia Sidera (Atabey-Bayat), Apollonia (Uluborlu), Antiokheia (Yalvaç) kentleri kurulmuştur. Seleukos Kralı Büyük Antiokhos’un Roma ordusuna yenilmesi (MÖ 190-188) sonucunda, Seleukoslar Anadolu’da Toroslara kadar olan tüm topraklarını kaybetmiş ve bu topraklar Romalılarca Bergama ve Rodoslular arasında paylaştırılmıştır. Pisidia bölgesi bu tarihten sonra Bergamalıların egemenliğine geçmiş, Attalos III’ün MÖ 133 yılından ölümüne kadar Bergama Krallığına bağlı kalmıştır.

Kralın vasiyeti üzerine Pisidia bölgesinin de içinde bulunduğu topraklar Roma’ya bırakılmıştır. Bölge, MÖ 102 yılında M. Antonius tarafından Kilikia Eyaleti içine alınmış ve MÖ 49 yılına kadar ismen de olsa Kilikia eyaleti içinde kalmıştır. Daha sonra Asia Eyaletine bağlanmıştır. Galat Kralı Amyntas, Antonius tarafından Pisidia ve çevresinde Roma idarecilerinin kuramadığı otoriteyi kurması için MÖ 39 yılında bölgeye kral olarak atanmış ve MÖ 25 yılında öldürülünceye kadar görevini sürdürmüştür. Amyntas’ın ölümüyle krallığın toprakları Roma İmparatoru Augustus (MÖ 27-MS 14) tarafından Galatia Eyaleti haline getirilmiştir. Bu eyaletin sınırları zaman içinde değişmiş olsa da Pisidia bölgesi içinde kalmıştır.

Pisidia bölgesinde özellikle İmparator Augustus döneminde Roma egemenliğinin simgesi olan koloni kentleri kurulmuştur. Bunlar Antiokheia (Yalvaç), Kremna (Çamlık), Komoma (Ürkütlü), Olbasa (Belenli), Parlais (Barla)’dır. Türk Egemenliğinde Isparta Isparta, Roma İmparatorluğu’nun MS 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Bizans İmparatorluğu’na bağlanmıştır. Malazgirt Savaşı’ndan sonra hızla Anadolu’ya yayılan Selçuklular, Batı Anadolu’yu eline geçirmek için Bizans ile bir çok savaş yapmıştır. II. Kılıç Arslan zamanında (1156-1192) yoğunlaşan Bizans-Selçuklu savaşlarının en önemlisi olan Miryakefalon Savaşı, 1176 yılında Isparta topraklarında olmuştur.

Isparta yöresi bütünüyle, 1204’te III. Kılıç Arslan döneminde ele geçirilmiştir. XIII. yüzyıl başlarında, Anadolu Selçuklu Devleti’nin sona ermesinden kısa bir süre önce, bu yörede Hamidoğulları Beyliği kurulmuştur (1301). Beyliğin kurucusu Feleküddin Dündar Bey, önce Uluborlu’yu, daha sonra da Eğirdir’i beyliğin merkezi yapmıştır. Isparta yöresi, ilk olarak 1374’te, daha sonra 1390’da bütünüyle Osmanlı yönetimine girmiştir.

Atatürk Isparta’da Isparta, Atatürk’ün Anadolu’da başlattığı Millî Mücadele’de, ilçeleriyle birlikte, 871 şehit, binlerce yaralı vermiş ve Büyük Zafer’i içtenlikle kutlamıştır. Atatürk, İzmir’den yola çıkarak, 6 Mart 1930 sabahı Eğirdir’e ulaşmıştır. Atatürk, Eğirdir Gölü’nü ve Can Ada’yı çok beğenmiştir. Atatürk, 6 Mart 1930 günü Kuleönü’nden Isparta’ya yolculuk yapmış ve saat 11.00 sularında Isparta’ya gelmiştir. Burada büyük ve coşkulu bir şekilde karşılanmıştır. 6 Mart 1930 günü, Isparta’nın mutlu günlerinden birisi olması nedeniyle her yıl 6 Mart günü Atatürk’ün Isparta’ya gelişini anmak üzere kutlamalar yapılmaktadır.

Paylaşın

Isparta: Aya Stefanos (Yeşilada) Kilisesi

Aya Stefanos (Yeşilada) Kilisesi: Isparta’nın Eğirdir ilçesi Yeşilada içinde bulunur. Doğu batı yönünde uzanan kilise dikdörtgen planlı olup, üç nefli ve apsislidir. XIX. yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Yan duvarlar moloz taş ile örülmüştür.

Çatı beşikçatı olup, içyüzü harç sıvalıdır. Dışı sıvalı ahşap direkler üzerine oturan çatı alaturka kiremitle kaplıdır. Yapının doğu duvarında dışa çıkık yarım yuvarlak apsis bulunmaktadır. Apsisin aydınlatılması altta bir, üstte ikinci kat seviyesinde iki pencere ve en üstte yuvarlak bir pencere ile yapılmaktadır.

Pencere kenarları beyaz mermer bloklarla çevrelenmiştir. İçte alçı süslemeler dökülmüştür. Kilise Göller Bölgesi Araştırma Projesi dahilinde restorasyon kapsamına alınmış, daha sonra çatı kaplaması yenilenerek, dış duvarları yapılmış, iç ahşap kısımlar yenilenmiştir.

Isparta’nın kısa tarihi

Tarih boyunca sürekli yerleşim gören “Göller Bölgesi” Pisidia olarak adlandırılmıştır. Çeşitli zamanlarda sınırları değişen bu bölgede, kendi dillerini konuşan “Pisidialılar” yaşamış ve yerel bir dil olarak da “Pisidçe” dilini konuşmuşlardır. Bu dilin varlığı Aksu İlçesindeki Timbriada, Sofular Köyü ve Senitli Yaylasında ele geçen mezar taşlarından anlaşılmaktadır. Bölgeye ilk yerleşimlerin tarihi Üst Paleolitik (MÖ 35.000-10.000) ve Mezolitik (MÖ 10.000-8.000) dönemlere iner. Neolitik Dönemde (MÖ 8.000-5.500) bölge Anadolu’nun en önemli kültür bölgeleri arasındadır. Kalkolitik Çağda da (MÖ 5500-3000) bölge önemini sürdürmüştür.

İl sınırları içinde 12 höyükte Kalkolitik Dönem malzemesi bulunmuştur. Tunç Çağ (MÖ 3000-1200) yerleşiminin bol olduğu Isparta ilinde Neolitik ve Kalkolitik yerleşimlerin de üzerinde olduğu toplam 56 adet höyük tespit edilmiştir. Hitit Döneminde (MÖ 1800-1200), bölgenin adı “Pitaşşa” olarak geçmektedir. Hitit Döneminde, Pisidia toprakları hiçbir zaman tam olarak Hitit egemenliği altına girmemiştir. Tarihi kaynaklarda Pisidia adına ilk kez Perslerin Döneminde, MÖ 5. yüzyıl sonunda rastlanır.

MÖ 334 yılında, Büyük İskender’in egemenliğine geçen bölge, Büyük İskender’in ölümünden sonra MÖ 281 yılında yapılan savaşla Seleukosların eline geçmiştir. Bu dönemde Pisidya bölgesinde Seleukoslar tarafından Seleukeia Sidera (Atabey-Bayat), Apollonia (Uluborlu), Antiokheia (Yalvaç) kentleri kurulmuştur. Seleukos Kralı Büyük Antiokhos’un Roma ordusuna yenilmesi (MÖ 190-188) sonucunda, Seleukoslar Anadolu’da Toroslara kadar olan tüm topraklarını kaybetmiş ve bu topraklar Romalılarca Bergama ve Rodoslular arasında paylaştırılmıştır. Pisidia bölgesi bu tarihten sonra Bergamalıların egemenliğine geçmiş, Attalos III’ün MÖ 133 yılından ölümüne kadar Bergama Krallığına bağlı kalmıştır.

Kralın vasiyeti üzerine Pisidia bölgesinin de içinde bulunduğu topraklar Roma’ya bırakılmıştır. Bölge, MÖ 102 yılında M. Antonius tarafından Kilikia Eyaleti içine alınmış ve MÖ 49 yılına kadar ismen de olsa Kilikia eyaleti içinde kalmıştır. Daha sonra Asia Eyaletine bağlanmıştır. Galat Kralı Amyntas, Antonius tarafından Pisidia ve çevresinde Roma idarecilerinin kuramadığı otoriteyi kurması için MÖ 39 yılında bölgeye kral olarak atanmış ve MÖ 25 yılında öldürülünceye kadar görevini sürdürmüştür. Amyntas’ın ölümüyle krallığın toprakları Roma İmparatoru Augustus (MÖ 27-MS 14) tarafından Galatia Eyaleti haline getirilmiştir. Bu eyaletin sınırları zaman içinde değişmiş olsa da Pisidia bölgesi içinde kalmıştır.

Pisidia bölgesinde özellikle İmparator Augustus döneminde Roma egemenliğinin simgesi olan koloni kentleri kurulmuştur. Bunlar Antiokheia (Yalvaç), Kremna (Çamlık), Komoma (Ürkütlü), Olbasa (Belenli), Parlais (Barla)’dır. Türk Egemenliğinde Isparta Isparta, Roma İmparatorluğu’nun MS 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Bizans İmparatorluğu’na bağlanmıştır. Malazgirt Savaşı’ndan sonra hızla Anadolu’ya yayılan Selçuklular, Batı Anadolu’yu eline geçirmek için Bizans ile bir çok savaş yapmıştır. II. Kılıç Arslan zamanında (1156-1192) yoğunlaşan Bizans-Selçuklu savaşlarının en önemlisi olan Miryakefalon Savaşı, 1176 yılında Isparta topraklarında olmuştur.

Isparta yöresi bütünüyle, 1204’te III. Kılıç Arslan döneminde ele geçirilmiştir. XIII. yüzyıl başlarında, Anadolu Selçuklu Devleti’nin sona ermesinden kısa bir süre önce, bu yörede Hamidoğulları Beyliği kurulmuştur (1301). Beyliğin kurucusu Feleküddin Dündar Bey, önce Uluborlu’yu, daha sonra da Eğirdir’i beyliğin merkezi yapmıştır. Isparta yöresi, ilk olarak 1374’te, daha sonra 1390’da bütünüyle Osmanlı yönetimine girmiştir.

Atatürk Isparta’da Isparta, Atatürk’ün Anadolu’da başlattığı Millî Mücadele’de, ilçeleriyle birlikte, 871 şehit, binlerce yaralı vermiş ve Büyük Zafer’i içtenlikle kutlamıştır. Atatürk, İzmir’den yola çıkarak, 6 Mart 1930 sabahı Eğirdir’e ulaşmıştır. Atatürk, Eğirdir Gölü’nü ve Can Ada’yı çok beğenmiştir. Atatürk, 6 Mart 1930 günü Kuleönü’nden Isparta’ya yolculuk yapmış ve saat 11.00 sularında Isparta’ya gelmiştir. Burada büyük ve coşkulu bir şekilde karşılanmıştır. 6 Mart 1930 günü, Isparta’nın mutlu günlerinden birisi olması nedeniyle her yıl 6 Mart günü Atatürk’ün Isparta’ya gelişini anmak üzere kutlamalar yapılmaktadır.

Paylaşın

Isparta: Aya Ishotya (Yorgi) Kilisesi

Aya Ishotya (Yorgi) Kilisesi; Isparta’nın Doğancı Mahallesinde yer alan kilisenin yapım tarihi 1857-1860 yılıdır. Bununla ilgili giriş kapısı üzerinde bulunan kitabe bugün Isparta Müzesinde bulunmaktadır.

Yazıt Rum alfabesi ile Türkçe yazılmıştır. Doğu-batı yönünde uzanan yapı dikdörtgen planlı üç nefli, apsisli ve nartekslidir. Dış duvarlar yerel taş kövke ile yapılmıştır. Batı, kuzey ve güneyden birer girişi vardır. Kuzey girişi üzerinde dışarı taşkın ve iki sütun üzerine oturan yağmurluk vardır. Yapının çatısı kövkeden çapraz tonozla örtülüdür.

Neflerin yükseltisi çatıda izlenir. Narteks iki kısımdır. Narteks önündeki çan kulesinin çanı bugün Isparta Müzesinde yer alır. Çanın yapım tarihi 1903 yılıdır. Çatıdaki pencereler üçgen alınlıklı dikdörtgen ve yuvarlaktırlar. Apsis doğu yönünde olup, tabandan 60 cm yüksekliktedir.

Apsis  tabanı çay taşlarıyla döşenmiştir. Apsis dışta beş kenarlıdır. Sütunlar ve yan duvarlar alçı ile sıvanmış, resimlerle süslenmiştir.

Isparta’nın kısa tarihi

Tarih boyunca sürekli yerleşim gören “Göller Bölgesi” Pisidia olarak adlandırılmıştır. Çeşitli zamanlarda sınırları değişen bu bölgede, kendi dillerini konuşan “Pisidialılar” yaşamış ve yerel bir dil olarak da “Pisidçe” dilini konuşmuşlardır. Bu dilin varlığı Aksu İlçesindeki Timbriada, Sofular Köyü ve Senitli Yaylasında ele geçen mezar taşlarından anlaşılmaktadır. Bölgeye ilk yerleşimlerin tarihi Üst Paleolitik (MÖ 35.000-10.000) ve Mezolitik (MÖ 10.000-8.000) dönemlere iner. Neolitik Dönemde (MÖ 8.000-5.500) bölge Anadolu’nun en önemli kültür bölgeleri arasındadır. Kalkolitik Çağda da (MÖ 5500-3000) bölge önemini sürdürmüştür.

İl sınırları içinde 12 höyükte Kalkolitik Dönem malzemesi bulunmuştur. Tunç Çağ (MÖ 3000-1200) yerleşiminin bol olduğu Isparta ilinde Neolitik ve Kalkolitik yerleşimlerin de üzerinde olduğu toplam 56 adet höyük tespit edilmiştir. Hitit Döneminde (MÖ 1800-1200), bölgenin adı “Pitaşşa” olarak geçmektedir. Hitit Döneminde, Pisidia toprakları hiçbir zaman tam olarak Hitit egemenliği altına girmemiştir. Tarihi kaynaklarda Pisidia adına ilk kez Perslerin Döneminde, MÖ 5. yüzyıl sonunda rastlanır.

MÖ 334 yılında, Büyük İskender’in egemenliğine geçen bölge, Büyük İskender’in ölümünden sonra MÖ 281 yılında yapılan savaşla Seleukosların eline geçmiştir. Bu dönemde Pisidya bölgesinde Seleukoslar tarafından Seleukeia Sidera (Atabey-Bayat), Apollonia (Uluborlu), Antiokheia (Yalvaç) kentleri kurulmuştur. Seleukos Kralı Büyük Antiokhos’un Roma ordusuna yenilmesi (MÖ 190-188) sonucunda, Seleukoslar Anadolu’da Toroslara kadar olan tüm topraklarını kaybetmiş ve bu topraklar Romalılarca Bergama ve Rodoslular arasında paylaştırılmıştır. Pisidia bölgesi bu tarihten sonra Bergamalıların egemenliğine geçmiş, Attalos III’ün MÖ 133 yılından ölümüne kadar Bergama Krallığına bağlı kalmıştır.

Kralın vasiyeti üzerine Pisidia bölgesinin de içinde bulunduğu topraklar Roma’ya bırakılmıştır. Bölge, MÖ 102 yılında M. Antonius tarafından Kilikia Eyaleti içine alınmış ve MÖ 49 yılına kadar ismen de olsa Kilikia eyaleti içinde kalmıştır. Daha sonra Asia Eyaletine bağlanmıştır. Galat Kralı Amyntas, Antonius tarafından Pisidia ve çevresinde Roma idarecilerinin kuramadığı otoriteyi kurması için MÖ 39 yılında bölgeye kral olarak atanmış ve MÖ 25 yılında öldürülünceye kadar görevini sürdürmüştür. Amyntas’ın ölümüyle krallığın toprakları Roma İmparatoru Augustus (MÖ 27-MS 14) tarafından Galatia Eyaleti haline getirilmiştir. Bu eyaletin sınırları zaman içinde değişmiş olsa da Pisidia bölgesi içinde kalmıştır.

Pisidia bölgesinde özellikle İmparator Augustus döneminde Roma egemenliğinin simgesi olan koloni kentleri kurulmuştur. Bunlar Antiokheia (Yalvaç), Kremna (Çamlık), Komoma (Ürkütlü), Olbasa (Belenli), Parlais (Barla)’dır. Türk Egemenliğinde Isparta Isparta, Roma İmparatorluğu’nun MS 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Bizans İmparatorluğu’na bağlanmıştır. Malazgirt Savaşı’ndan sonra hızla Anadolu’ya yayılan Selçuklular, Batı Anadolu’yu eline geçirmek için Bizans ile bir çok savaş yapmıştır. II. Kılıç Arslan zamanında (1156-1192) yoğunlaşan Bizans-Selçuklu savaşlarının en önemlisi olan Miryakefalon Savaşı, 1176 yılında Isparta topraklarında olmuştur.

Isparta yöresi bütünüyle, 1204’te III. Kılıç Arslan döneminde ele geçirilmiştir. XIII. yüzyıl başlarında, Anadolu Selçuklu Devleti’nin sona ermesinden kısa bir süre önce, bu yörede Hamidoğulları Beyliği kurulmuştur (1301). Beyliğin kurucusu Feleküddin Dündar Bey, önce Uluborlu’yu, daha sonra da Eğirdir’i beyliğin merkezi yapmıştır. Isparta yöresi, ilk olarak 1374’te, daha sonra 1390’da bütünüyle Osmanlı yönetimine girmiştir.

Atatürk Isparta’da Isparta, Atatürk’ün Anadolu’da başlattığı Millî Mücadele’de, ilçeleriyle birlikte, 871 şehit, binlerce yaralı vermiş ve Büyük Zafer’i içtenlikle kutlamıştır. Atatürk, İzmir’den yola çıkarak, 6 Mart 1930 sabahı Eğirdir’e ulaşmıştır. Atatürk, Eğirdir Gölü’nü ve Can Ada’yı çok beğenmiştir. Atatürk, 6 Mart 1930 günü Kuleönü’nden Isparta’ya yolculuk yapmış ve saat 11.00 sularında Isparta’ya gelmiştir. Burada büyük ve coşkulu bir şekilde karşılanmıştır. 6 Mart 1930 günü, Isparta’nın mutlu günlerinden birisi olması nedeniyle her yıl 6 Mart günü Atatürk’ün Isparta’ya gelişini anmak üzere kutlamalar yapılmaktadır.

Paylaşın

Isparta: Aya Baniya (Aya Payana) Kilisesi

Isparta, gezilecek yerleri ve tarihi yapılarıyla dikkat çekiyor. Isparta’nın eski yerleşme yerlerinden olan Turan Mahallesindedir. 1750 yıllarında yapıldığı tahmin edilmektedir.

Ana aksı kuzey-güney istikametinde olan kilise dikdörtgen planlı, üç nefli ve apsislidir. 15 x 26 m ölçülerindeki yapının kuzey, batı ve doğudan birer giriş kapısı vardır. Tavan ahşaptan yapılmış olup, dışı harçla sıvanmış çapraz tonozla örtülüdür ve on sütun üzerine oturur. Sütunların içi ahşap dışı sıvalıdır. Sütunlar kaidesiz ve korint başlıklıdır.

Apsis,  tabanı ana mekandan 70 cm daha yüksektedir. Apsis altta üç büyük üstte üç küçük pencere ile aydınlatılmaktadır. Apsis dışta beşgendir. Pencere pervazları dıştan kesme taşlarla kemerli yapılmıştır. Yapı l993 yılında Göller Bölgesi Projesi dahilinde restorasyon kapsamına alınmış; fakat; fazla bir çalışma yapılamamıştır. 1999 yılında kilisenin çatısı tamamiyle yenilenmiştir.

Isparta’nın kısa tarihi

Tarih boyunca sürekli yerleşim gören “Göller Bölgesi” Pisidia olarak adlandırılmıştır. Çeşitli zamanlarda sınırları değişen bu bölgede, kendi dillerini konuşan “Pisidialılar” yaşamış ve yerel bir dil olarak da “Pisidçe” dilini konuşmuşlardır. Bu dilin varlığı Aksu İlçesindeki Timbriada, Sofular Köyü ve Senitli Yaylasında ele geçen mezar taşlarından anlaşılmaktadır. Bölgeye ilk yerleşimlerin tarihi Üst Paleolitik (MÖ 35.000-10.000) ve Mezolitik (MÖ 10.000-8.000) dönemlere iner. Neolitik Dönemde (MÖ 8.000-5.500) bölge Anadolu’nun en önemli kültür bölgeleri arasındadır. Kalkolitik Çağda da (MÖ 5500-3000) bölge önemini sürdürmüştür.

İl sınırları içinde 12 höyükte Kalkolitik Dönem malzemesi bulunmuştur. Tunç Çağ (MÖ 3000-1200) yerleşiminin bol olduğu Isparta ilinde Neolitik ve Kalkolitik yerleşimlerin de üzerinde olduğu toplam 56 adet höyük tespit edilmiştir. Hitit Döneminde (MÖ 1800-1200), bölgenin adı “Pitaşşa” olarak geçmektedir. Hitit Döneminde, Pisidia toprakları hiçbir zaman tam olarak Hitit egemenliği altına girmemiştir. Tarihi kaynaklarda Pisidia adına ilk kez Perslerin Döneminde, MÖ 5. yüzyıl sonunda rastlanır.

MÖ 334 yılında, Büyük İskender’in egemenliğine geçen bölge, Büyük İskender’in ölümünden sonra MÖ 281 yılında yapılan savaşla Seleukosların eline geçmiştir. Bu dönemde Pisidya bölgesinde Seleukoslar tarafından Seleukeia Sidera (Atabey-Bayat), Apollonia (Uluborlu), Antiokheia (Yalvaç) kentleri kurulmuştur. Seleukos Kralı Büyük Antiokhos’un Roma ordusuna yenilmesi (MÖ 190-188) sonucunda, Seleukoslar Anadolu’da Toroslara kadar olan tüm topraklarını kaybetmiş ve bu topraklar Romalılarca Bergama ve Rodoslular arasında paylaştırılmıştır. Pisidia bölgesi bu tarihten sonra Bergamalıların egemenliğine geçmiş, Attalos III’ün MÖ 133 yılından ölümüne kadar Bergama Krallığına bağlı kalmıştır.

Kralın vasiyeti üzerine Pisidia bölgesinin de içinde bulunduğu topraklar Roma’ya bırakılmıştır. Bölge, MÖ 102 yılında M. Antonius tarafından Kilikia Eyaleti içine alınmış ve MÖ 49 yılına kadar ismen de olsa Kilikia eyaleti içinde kalmıştır. Daha sonra Asia Eyaletine bağlanmıştır. Galat Kralı Amyntas, Antonius tarafından Pisidia ve çevresinde Roma idarecilerinin kuramadığı otoriteyi kurması için MÖ 39 yılında bölgeye kral olarak atanmış ve MÖ 25 yılında öldürülünceye kadar görevini sürdürmüştür. Amyntas’ın ölümüyle krallığın toprakları Roma İmparatoru Augustus (MÖ 27-MS 14) tarafından Galatia Eyaleti haline getirilmiştir. Bu eyaletin sınırları zaman içinde değişmiş olsa da Pisidia bölgesi içinde kalmıştır.

Pisidia bölgesinde özellikle İmparator Augustus döneminde Roma egemenliğinin simgesi olan koloni kentleri kurulmuştur. Bunlar Antiokheia (Yalvaç), Kremna (Çamlık), Komoma (Ürkütlü), Olbasa (Belenli), Parlais (Barla)’dır. Türk Egemenliğinde Isparta Isparta, Roma İmparatorluğu’nun MS 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Bizans İmparatorluğu’na bağlanmıştır. Malazgirt Savaşı’ndan sonra hızla Anadolu’ya yayılan Selçuklular, Batı Anadolu’yu eline geçirmek için Bizans ile bir çok savaş yapmıştır. II. Kılıç Arslan zamanında (1156-1192) yoğunlaşan Bizans-Selçuklu savaşlarının en önemlisi olan Miryakefalon Savaşı, 1176 yılında Isparta topraklarında olmuştur.

Isparta yöresi bütünüyle, 1204’te III. Kılıç Arslan döneminde ele geçirilmiştir. XIII. yüzyıl başlarında, Anadolu Selçuklu Devleti’nin sona ermesinden kısa bir süre önce, bu yörede Hamidoğulları Beyliği kurulmuştur (1301). Beyliğin kurucusu Feleküddin Dündar Bey, önce Uluborlu’yu, daha sonra da Eğirdir’i beyliğin merkezi yapmıştır. Isparta yöresi, ilk olarak 1374’te, daha sonra 1390’da bütünüyle Osmanlı yönetimine girmiştir.

Atatürk Isparta’da Isparta, Atatürk’ün Anadolu’da başlattığı Millî Mücadele’de, ilçeleriyle birlikte, 871 şehit, binlerce yaralı vermiş ve Büyük Zafer’i içtenlikle kutlamıştır. Atatürk, İzmir’den yola çıkarak, 6 Mart 1930 sabahı Eğirdir’e ulaşmıştır. Atatürk, Eğirdir Gölü’nü ve Can Ada’yı çok beğenmiştir. Atatürk, 6 Mart 1930 günü Kuleönü’nden Isparta’ya yolculuk yapmış ve saat 11.00 sularında Isparta’ya gelmiştir. Burada büyük ve coşkulu bir şekilde karşılanmıştır. 6 Mart 1930 günü, Isparta’nın mutlu günlerinden birisi olması nedeniyle her yıl 6 Mart günü Atatürk’ün Isparta’ya gelişini anmak üzere kutlamalar yapılmaktadır.

Paylaşın

Gümüşhane: Uğurtaş Köyü Kiliseleri

Gümüşhane, gezilecek yerler ve tarihiyle dikkat çekiyor. Gümüşhane’nin Torul İlçesi, Uğurtaş Köyü sınırları içerisinde dört tarihi kilise mevcuttur. Kiliseler günümüzde kullanılmamaktadır.

Haber Kaos ekibi olarak, Uğurtaş Köyü sınırları içerisinde yer alan kiliseleri sizler için derledik.

Alpullu Mahallesi Kilisesi 1:

Yapı, Uğurtaş Köyü Alpullu Mahalle yerleşkesinin girişindedir. 8,10 m x 9,37 m ölçülerindeki kilise kapalı yunan haçı plan şemasında düzenlenmiştir. İç mekân, yarı duvara gömülü iki paye, dört sütunla üç nefe ayrılmıştır. Orta nef yan neflerden daha geniş ve yüksek tutulmuştur. Daha geniş ve yüksek tutulan orta nef doğuda içten ve dıştan yuvarlak olarak düzenlenen bir apsisle sonlanmıştır.

Yan nefler doğuda daha kısa tutularak içten yarım daire, dıştan düz duvar şeklinde yapılmıştır. Kademeli kırma çatısı bileği taşı ile örtülüdür. Naos mekânının orta kısmı çokgen yüksek kasnak, üzeri kubbe örtülüdür. Diğer kısımlar beşik tonozludur. Kubbe kasnağında kemerler içerisine yerleştirilen mazgal pencereler vardır.

Kapı, pencere, taşıyıcılar, cephe bitimleri, kemerler düzgün yontma taş malzemeden diğer kısımlar ise yaklaşık 0,80 m kalınlığında moloz taştan yapılmıştır. Giriş kapısı batıdan açılmış olup, girişin hemen üzerinde niş olan sivri kemerli bir alınlık mevcuttur.

Giriş kapısının çevresindeki konsollar ve saçak izlerinden ön kısmında kiborion tarzında uygulamanın olduğu anlaşılmaktadır. Güney cephedeki duvarın ekseninde içi doldurulmuş bir kapı izi gözlemlenmiştir.

Alpullu Mahallesi Kilisesi 2:

Alpullu Mahallesi yerleşkesinin uzağında yer alır. Yakın çevresi eğimli boş arazidir. Yapı, dikdörtgen bir alan üzerine, üç nefli, bazilikal plan şemasında inşa edilmiştir. Doğu cephesinde yer alan üç apsisi ana yapıdan daha dar ve alçak tutulmuştur. Beşik çatısı kademelidir. 13 m x 8,54 m ebatlarındaki yapının iç mekânı iki paye, dört sütunla ile üç nefe ayrılmıştır.

Ortadaki nef yanlardan daha geniş ve yüksek tutulmuştur. Doğu cephesinde apsis ve pastaporion hücreleri yarım daire şeklinde dışa taşkın yapılmıştır. Apsisler yapının diğer duvarlarından daha dar ve alçak tutulmuştur. Apsislerin ekseninde mazgal pencereler vardır. Kapı, pencere söveleri, cephe bitimleri ve kemerler düzgün kesme taş malzemeden, beden duvarları ise moloz taştan örülmüştür.

Kilisenin üst örtüsü içten tonoz, dıştan kademeli beşik çatılıdır. Üst örtünün büyük bir bölümü günümüze kadar sağlam olarak ulaşmıştır. Taşınmazın iç mekânına giriş batı cephenin ekseninde yer alan dikdörtgen bir açıklıktan sağlanır. Yuvarlak kemerli bir alınlığa sahiptir. Kapı sövesini yanlarda yarı suvara gömülü birer başlıklı sütun, üstte yine yarı duvara gömülü yuvarlak kemer sınırlar.

Lento üzerinde 1862 tarih, haç, haça saplı kılıç motifleri yer alır. Tarih kitabesi üzerinde olan nadir kiliselerdendir. Kilisenin iç duvarları sıvalı bazı kısımları boyalıdır. Sütun başlıklarındaki ve pencere kemerlerindeki çiçek motifli kalem işlerinin bir bölümü günümüze gelebilmiştir. Taşıyıcılar birbirlerine ahşap gergilerle bağlıyken günümüzde bu gergiler kesilmiştir.

İstavri Kilisesi:

Yapı, dikdörtgen bir alan üzerine, 12,60 m x 6,70 m ölçülerinde, kapalı Yunan haçı plan şemasında inşa edilmiştir. Kapı, pencere, cephe bitimleri, taşıyıcılar ve kemerler düzgün yontma taş malzemeden, beden duvarları ise moloz taştan örülmüştür.

Taşınmazın doğu cephesinde dışa taşıntılı yapılan yarım daire şeklindeki, apsis ve apsisin iki yanında yine yarım daire şeklinde yapılan birer pastaphorion hücreleri vardır. İç mekânın aydınlatılması apsislerin eksenlerinde yer alan adet mazgal pencereler, cephelere açılan yuvarlak alınlıklı dikdörtgen pencereler ve kubbe kasnağındaki mazgal pencerelerle sağlanmıştır.

Kiliseye giriş, batı cephenin eksenindendir. Dikdörtgen formlu giriş kapısının blok taştan yapılan lentosunun üzerinde sivri kemeri alınlığı vardır. Alınlığın üst kısmında haç motif işlidir. Kapı sövesini yanlarda yarı suvara gömülü birer başlıklı sütun, üstte yine yarı duvara gömülü yuvarlak kemer sınırlar. Kapı nişinin üzerinde boyalı bezeme izleri vardır. Tek kanatlı giriş kapısı ahşap olup orijinaldir.

Kaynaklarda, kilisenin kibarion şeklinde girişinin olduğu ancak günümüze kadar gelemediği bildirilmiştir. İç mekân; iki paye, dört sütunla üç nefe ayrılmıştır. Orta nef yan neflerden geniş ve yüksek tutulmuştur. Orta apsisten pastaforion odalarına açılan yuvarlak kemerli açıklıklar vardır.

Apsislerin yan duvarlarında küçüklü büyüklü nişler yer alır. Üst örtüyü taşıyan sütunlar yekpare taş olup birbirlerine demir kasnaklarla ve birbirlerine demir gergilerle bağlanmıştır. Üst örtünün büyük bir bölümü yıkık olup orta mekânın üzeri yüksek çokgen kasnaklı kubbe ile örtülüdür. Diğer bölümlerin üst örtüsü beşik tonozludur. Sıvaları dökülmüştür. Kalem işi süslemelerinin çok az bir bölümü sağlamdır.

Manatlı Mahallesi Kilisesi:

Yapı, doğu-batı yönünde 10 x 6,70 m boyutlarında üç nefli bazilikal planlı, yonu taş + moloz taş işçiliklidir. Orta nef yan neflerden daha geniş ve yüksek tutulmuştur. Doğuda yer alan orta apsisi dışa çıkıntı yapmaktadır.

Apsislerin ekseninde ve batı duvarının ekseninde birer mazgal pencere ve güney cephede üç adet yuvarlak kemerli pencere yer almaktadır. Çatı örtüsü içten beşik tonoz örtülü olup büyük bir bölümü yıkılmıştır. Üst örtüyü taşıyan sütunlardan sadece bir tanesi ayaktadır.

Yan duvarlarda yer alan yarı duvara gömülü paye ve kemerler halen mevcuttur. Batı cephenin ortasında yer alan giriş kapı lento ve yan söveleri üzerinde haç motifleri işlenmiştir. Lentonun üst kısmı yivli, yuvarlak kemerli bir alınlığa sahiptir. Üst örtüsü çöktüğü için harap durumdadır.

Gümüşhane’nin tarihi

Doğuda Bizer ve Muşkilerin yaşadığı Skidides ile batıda Pariyadres dağlarına uzanan ve Güneyde Satala (Sadak) ovası ile çevrili Gümüşhane bölgesinde tam bir kavimler mozaiği oluşmuştur. Yapılan araştırmalarda elde edilen buluntular ancak M.Ö. 3000-2000 arasına tarihlenen ilk Tunç Çağı’nın aydınlatılmasına yardımcı olmaktadır.

Bulunduğu coğrafi konum itibariyle tarihsel olaylar karşısında daima tampon bölge olarak kalan Gümüşhane’de mimari eserlerin çoğu günümüze ulaşamamıştır. Kapadokya yazılı kaynaklarında bir zenginlik kaynağı olarak sık sık adı geçen ve yoğun ticari ilişkilere konu olduğu belirtilen gümüşün, Asur koloni dönemindeki yoğun çıkarımlar nedeniyle yataklar zenginliklerini büyük ölçüde yitirmiş ve eski çıkarım izleri hemen hemen silinmiştir. Gümüşhane yöresinin Azzi ülkesi adıyla, güneyinden

Suşehri’ne kadar uzanan topraklarına ise Hayaşa ülkesi olarak anıldığı Hititler zamanında zenginlik kaynağı yine gümüştür. Hititler alışverişte değer ölçüsü olarak gümüşü kullanıyorlardı. Hitit İmparatorluğu gerek batıdan gelen Frigllerin ve gerekse kuzey komşuları Kaşkarların saldırıları sonucu zayıflayınca Urartular bölgeye hakim oldular. (M.Ö. 860) Asurların zayıflamasından da faydalanan Urartular bölgedeki nüfuzlarını artırdılar. Aynı yıllarda Ege adalarında ticaretle uğraşan Argonotlar

“Konuk kabul etmeyen hırçın deniz” diye tabir ettikleri Karadeniz’in madenleriyle ünlü yöresine koloniler kurdular. (M.Ö. 756) Böylece Gümüşhane yöresi madenleri de uygarlığa açılmıştır. Bu gelişmeyle birlikte Urartu kültürü ve maden işçiliği Argonotlar aracılığıyla Ege adalarına dek yayıldı. M.Ö. 560’lı yıllarda Medler Gümüşhane yöresini ele geçirdiler. Ancak Medler yine aynı sülaleden gelen Ahamemiş sülalesinden

II.Kiros (Kuraş) ‘ın başkaldırısı ile yıkılmış ve M.Ö. 550 de Pers Krallığı kurulmuştur. Gümüşhane’de bu sınırlar içinde olup yılda 300 gümüş talen vergi ödemekle yükümlü tutulmuştur. Persler Yunanlılarla yaptıkları savaşlarda yöre insanını da kullanmış, nitekim Kserkes’in M.Ö 480’de Yunanistan’a yaptığı sefere Khalip (Khaledi-Haldi= Gümüşhane,

Trabzon ve çevresinde yaşadığı belirtilen halk ) Askerleri de katılmıştır. Heredot bu seferde Khaliplerin küçük kalkanlar, kısa mızraklar ve eğri kılıçlarla donandığını yazmaktadır. Bazı kaynaklar ise bu sefere Çoruh Havzasında yaşayan Muşkillerin katıldığını kaydederler. İmparator II. Artakserkses döneminde

(M.Ö.400 ) Bölgeyi güneyden kuzeye dolaşmış olan tarihçi Ksenefon ise, Pers ordusunda paralı askerlik yapan Makedonyallıların Babil yöresinde Karduklara yenildiklerini, daha sonra ki geri çekilme sırassında Gümüşhane yöresinden de geç tiklerini yazmaktadır. M.Ö 350’lerde zayıflamaya başlayan Pers İmparatorluğu’na Makedonya Kralı Büyük İskender son verdi. (M.Ö. 334 ve 331 ) İskender orduları Gümüşhane yörelerine kadar uzanamadılar Yöre bu yüzden M.Ö 4.yüzyıl başında siyasal bir boşluğun içine düştü. Büyük İskender’in hakimlerinden

Flikos’un Gümüşhane’de gümüş madeni bulması üzerine buraya önem verdiği söylenir. Ege adalarından biri olan Kios adasının tiranı Mitridates Ktistes doğuda İris (Yeşilırmak) ve Lykos (Kelkit) havzasına dek uzanan toprakları ele geçirdi. (M.Ö.301 ) Pontos Krallığının kurucusu olan 1.Mitridates öldükten sonra yerine oğulları geçti. vunma üstünlüğünü korumak için yüzlerce kale yapıldı.

Ordunun zor duruma düştüğü zamanlarda da bu dağlık bölgeye iyi bir saklanma yeri oluyordu. Pontos Krallığının üstünlüğü Kerona savaşında sarsılınca iç çalkantılar başlamış, Lykos (Kelkit) yakınlarındaki Kabira dolaylarında Romalılarla yapılan ikinci büyük savaşta da yenilince Gümüşhane dağlarına çekilmişlerdir . Yöredeki Roma hakimiyeti M.Ö.20. yılda başlamış ve M.S. 395’lere kadar devam etmiş. Kavimler göçü neticesinde Roma İmparatorluğu Doğu ve Batı Roma diye ikiye ayrılınca

Gümüşhane yöresi Doğu Roma (Bizans) sınırları içinde kalmıştır. Bzans İmparatorluğu döneminde Gümüşhane yöresi de Bzans-Hazar askeri işbirliğinde önemli rol oynamıştır. Kral Jüstinyen zamanında Keçi Kale Kalesi (Kale Bucağında) onartılmıştır. Roma ve Bizans dönemlerinde yörede kurulu kente Argyropolis adı verilmiştir.Yöredeki savaşların asıl sebepleri tarihi İpek Yolu üzerinde bulunması ve madenleri ile ün şyapmış olmasıdır.

  1. ve 8. yüzyıllarda bölge birkaç defa el değiştirmiştir. Halife Hz. Ömer zamanında ( 634-644) Erzincan ve Erzurum Arapların eline geçince Gümüşhane’ de bu egemenliği tanıdı . Halife Hz. Osman zamanından, Emevi ve Abbasilere kadar olan dönem içerisinde el değiştiren yöre Çağrı Bey’ in 1016 yılında Anadolu’ya yaptığı ilk akın sırasında Türklerin eline geçmiştir. 1071 Malazgirt Savaşından sonra yöre

Selçuklu Egemenliğine girmiş , son olarak da 1467 ‘de Akkoyunlular yörede egemen olmuşlardır. 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon Rum İmparatorluğuna son vermesiyle bölgede Osmanlı etkisi görülmeye başlanmıştır. Gümüşhane, Trabzon Rum İmparatorluğunun fethedilmesinden sonra Osmanlı hakimiyetine girmiş ve bu hakimiyet 1461 ‘den 1467’ye kadar sürmüştür. Bu tarihten sonra Gümüşhane Akkoyunluların hakimiyetine girmiştir.

Bu hakimiyet 1473 yılında Fatih ile Uzun Hasan arasında vuku bulunan Otluk beli savaşı ile sona ermiştir.1514 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından kesin olarak alınmış ve Osmanlı topraklarına katılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman (1520/1566 ) İran Seferi sırasında Harşit Vadisinden geçerken Gümüş madeninin bulunduğu eski Gümüşhane yöresinin imar edilmesini emretmiş, böylece buraya 50 ev ve Süleymaniye Camii yapılmıştır.

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı ile 7 Temmuz 1916 tarihinde Ruslar’ın doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz de yaptıkları işgaller ve bunun sonucundaki göçler Gümüşhane’de hayat bırakmamıştır. Ruslar 16 Temmuz 1916 da Bayburt’u aldıktan sonra yollarına devam ederek 19 (20) Temmuz 1916 günü Gümüşhane’ye girmişlerdir. Türk birlikleri fazla karşı koyamayınca Ruslar aynı gün Torul’a girmişlerdir. Böylece Trabzon yolu Ruslar’a açılmıştır.

22 Temmuz 1916 günü Kelkit üzerine yürüyen Rus Ordusu akşama doğru burayı ele geçirmiştir. Gümüşhane ve çevresi bu işgaller karşısında ve özellikle Ermeni zulmü altında ezilirken Rusya’da Bolşevik ihtilalinin çıkması ve iç çalkantılar sebebiyle Ruslar 18 Aralık 1917 Erzincan mütarekesini imzalamış ve ordularını geri çekmeyi kabul etmiştir.

Torul 14 Şubat Gümüşhane 15 Şubat ve Kelkit 17 Şubat 1918 de Rus işgalinden kurtarılmıştır. Osmanlı hakimiyetinin ilk zamanlarında Erzurum eyaletine bağlı iken sonraları Trabzon’a bağlanan Gümüşhane sancağı 20 Nisan 1924 tarih ve 491 sayılı kanunun 89. maddesinde “Vilayet” başlığı altındaki kanunla 1925 yılında il olmuştur.

1925-1926 tarihli Trabzon salnamesinde “Gümüşhane Vilayeti merkez ilçe ile birlikte Bayburt, Kelkit, Torul ve Şiran olmak üzere 5 ilçe, 5 Bucak ve 377 köyden oluştuğu, 16943 evde 101153 kişinin yaşadığı şehirde hastane olmadığı… Vilayetin ticari durumunun Trabzon-Bayburt-Erzurum büyük yol üzerinde ve İran Transit yolu üzerinde bulunduğundan oldukça iyi olduğu, aslında tarım memleketi olan vilayetin bazı yerlerinde ürünleri yerel ihtiyacı karşılamadığından,

Halkın bir kısmının işçilik, meyvecilikle, katırcılıkla geçindiği” belirtilmektedir. Gümüşhane’nin il olması ile birlikte Ahmet DURMUŞ (Evren-Dilek) Bey Vali olarak atanmıştır. Cumhuriyet döneminin ilk Belediye Başkanı ise Osman Bey (Ataç) olup, 1922-1934 tarihleri arasında görev yapmıştır.

Bayburt’un 1989 tarihinde il olması ve ayrıca yeni ilçelerin oluşturulması ile idari taksimata değişiklik meydana gelmiştir. 1988 yılında Köse 1990 yılında Kürtün ilçe olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde Gümüşhane’de yol ve köprü yapımına önem vermiş, tarım geliştirilmeye çalışılmıştır.

Paylaşın