İnsan Ömrünün Doğal Sınırı 115 Olabilir Mi?

Birleşmiş Milletler’e (BM) göre, 100 yaş ve üzerindekilerin sayısı on yıl önce 353 bin iken, 2021 yılında 593 bin kişinin bu eşiği geçtiği sanılıyor. İstatistik sitesi Statista’ya göre, önümüzdeki on yıl içinde bir asrı deviren nüfusun iki katından fazla artması bekleniyor.

Bazı bilim insanlarına göre insan ömrü katı biyolojik sınırlara bağlı. Çalışmaları 2016 yılında bilimsel nature dergisinde yayınlanan genetikçiler, 1990’ların sonlarından bu yana insan ömründe gelişme olmadığını ileri sürdü.

Küresel demografik verileri analiz eden araştırmacılar, dünyada daha fazla yaşlı insan olmasına rağmen Calment’in ölümünden bu yana maksimum insan ömrünün azaldığını tespit etti.

Bulguları AP’ye değerlendiren Fransız nüfus bilimci Jean-Marie Robine “İnsan ömrünün doğal bir sınırı olduğu ve uzun yaşam süresinin yaklaşık 115 yılla sınırlı olduğu sonucuna vardılar” diye açıkladı.

Ancak INSERM tıbbi araştırma enstitüsünde asırlık yaşlılar konusunda uzman olan Robine’e göre bu hipotezin kısmen tartışılıyor.

Fransız rahibe Lucile Randon’un 118 yaşında hayata gözlerini yumması üzerine 115 yaşındaki İspanyol Maria Branyas Morera dünyanın en yaşlı insanı olarak Guinness rekorlar Kitabı’na girdi.

Bugüne kadar kırılan en uzun ömür rekorunun, 120’inci doğum gününü 1995 yılında kutlayan Fransız Jeanne Calment’e ait olduğu biliniyor. 122 yaşında yaşamını yitiren Calment şimdiye kadar bilinen en yaşlı insan unvanını elinde tutuyor.

Ancak 18’inci yüzyılda Comte de Buffon olarak bilinen Fransız doğa bilimci Georges-Louis Leclerc, kaza veya hastalık geçirmemiş bir insanın teorik olarak en fazla 100 yıl yaşayabileceği teorisini ortaya atmıştı.

O tarihten bu yana yaşam koşullarının iyileşmesi ve tıbbi gelişmeler insan ömrünün uzamasının önünü açtı.

Bugün “süper 100” olarak ifade edilen 110 yaş ve üzerini gören insan sayısının artmaya başlamasıyla birlikte bilim dünyası “Sağlıklı bir insanın ne kadar uzun yaşayacağının sınırı var mı?” sorusunu yeniden tartışmaya başladı.

Süper 100’e ulaşan sayısında rekor yaşanabilir

2018 yılında yapılan bir araştırma ölüm oranının yaşla birlikte artarken, 85 yaşından sonra yavaşladığını ortaya koydu. Ölüm oranı 107 yaş civarında ise her yıl yüzde 50 – 60 ile zirve yapıyor.

Bu teoriye göre, 110 yaşında 12 kişi varsa, altısı 111, üçü 112 yaşına kadar hayatta kalması ve bunun böyle devam etmesi bekleniyor. Bu durumda süper yüzüncü yaşayanların sayısının artması halinde rekor yaşlara erişenlerin sayısının da artması olası.

Bu durumu 100 süper yüzüncü yaşa ulaşan kişi varsa, “50’si 111, 25’i 112 yaşına kadar yaşayacaktır” diye açıklayan Robine “‘Hacim etkisi’ sayesinde artık uzun ömrün sabit sınırı yok.” diye konuştu.

Öte yandan Robine ve ekibi bu yıl, ölüm oranının 105 yaşından sonra da artmaya devam ettiğini ve bu aralığın daha da daraldığını gösteren bir araştırma yayınlamaya hazırlanıyor.

“Her zaman olduğu gibi keşifler yapmaya devam edeceğiz ve en yaşlı insanların sağlığı da yavaş yavaş iyileşecek” diyen Robine, bu çalışmanın insan ömrünün üst sınırı olduğu anlamına gelmediğinin altını çizdi.

Henüz istatistiksel tahmin yapmak güç

Başka uzmanlar ise insan ömrüyle ilgili tartışmalara temkinli yaklaşıyor. Fransız Demografik Araştırmalar Enstitüsü’nden France Mesle, “Şu an için kesin bir cevap olmadığını vurguladı.

Görüşlerini AFP’ye açıklayan Mesle, çok ileri yaşlara ulaşan insan sayısı artıyor olsa bile bu sayının hala çok az olduğuna ve bu nedenle hala önemli bir istatistiksel tahmin yapılamadığına dikkat çekti.

Dolayısıyla, Mesle’e göre “hacim etkisini” test etmek için süper yüzüncü yaş grubunun sayısının artmasını beklemek gerekebilir.

Genetik manipülasyon

Öte yandan kimi uzmanlar gelecekteki bazı tıbbi buluşların “ölüm hakkında bildiğimiz her şeyi altüst edebileceğini” belirtiyor.

Yaşlılar konusunda uzman doktor Eric Boulanger bu görüşü savunanlardan Boulanger’ye göre, “genetik manipülasyon” bazı insanların 140 hatta 150 yıl yaşamasına olanak sağlayabilir.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

380 Milyon Yıllık Kalp Bulundu: İnsanın Evrimine Işık Tutuyor

Avustralyalı bilim insanları, dünyanın en eski kalbini buldu. Science adlı bilimsel dergide perşembe günü yayımlanan çalışmada, Batı Avustralya eyaletinde yer alan Kimberley bölgesinde bulunan 380 milyon yıllık balık fosiliyle ilgili bilgilere yer verildi.

Araştırmacılar, “Gogo kaya oluşumu” olarak adlandırılan yapının içindeki minerallerin, balığın karaciğer, mide, bağırsak ve kalp gibi iç organlarının büyük ölçüde korunmasını sağladığını söyledi.

Curtin Üniversitesi’nden araştırmayı yöneten Kate Trinajstic, Birleşik Krallık’ın (BK) kamu yayımcısı BBC’ye açıklamasında, “Bu evrimimizde çok önemli bir nokta. İlk dönemlerden beri evrimleşen vücut yapımızı ortaya koyuyor. Bunu ilk defa bu fosillerde görüyoruz” dedi.

Araştırmada Trinajstic’le çalışan Flinders Üniversitesi’nden John Long da keşfin büyük şaşkınlık yarattığını söyleyerek, “Bu kadar önceden yaşamış bir hayvanın yumuşak dokularına dair şimdiye dek bir bilgimiz yoktu” ifadelerini kullandı.

Nesli tükenmiş zırhlı balık (placodermi) sınıfına ait fosili inceleyen bilim insanları, buldukları kalbin tahmin edilenden daha gelişmiş bir yapıya sahip olduğunu gözlemledi.

Gogo balığının kalbinin, insanlarınkine benzer şekilde üst ve alt odacıklara sahip olduğu belirtildi. Araştırmacılar, bunun Gogo balığının kalbini daha etkili hale getirerek, onun hızlı bir avcıya dönüşmesinde önemli rol oynadığına dikkat çekti.

Araştırma ekibinde yer almayan ve zırhlı balık konusunda uzman isimlerden Zerina Johanson ise keşfin, insan bedeninin evrimine ışık tuttuğunu belirtti.

BK’nin başkenti Londra’daki ünlü Doğa Tarihi Müzesi’nden Johanson, fosile dair “Buradaki çoğu şey bugün bizim bedenimizde de mevcut; örneğin, çene ve dişler. Daha sonradan bizim kollarımız ve bacaklarımıza evrilecek ön ve arka yüzgeçler de görülebiliyor” dedi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

İnsan Gözünün Anatomisi

Gözler vücudun en önemli organlarındandır. Sağlıklı bir çift göz, net bir görüş anlamına gelir. İnsan binoküler görüşe sahiptir, yani her iki göz de tek bir birleşik görüntü oluşturur.

Haber Merkezi / Optik bileşenler, bağlantı nöronları aracılığıyla beyin tarafından algılanan ve yorumlanan bir görüntü oluşturur. Sistem oldukça karmaşık bir şekilde çalışır.

Gözün yapısal bileşenleri;

Dış bileşenler

Göz kapakları, gözün en dıştaki koruyucu kısımlarıdır. Dış çevreye karşı ‘panjur’ ve birincil bariyer görevi görürler. Göz kapaklarının sınırları, kirpik ile kaplıdır.

Göz kapaklarından bir sonraki bileşen, kornea olarak adlandırılan küresel göz küresinin dairesel ön yüzüdür. Kornea, gelen ışıkla ilgilenen göz mekanizmasının ilk optik bileşenidir. İşlevi, ışığı merceğe ve retinaya geçirmeden önce birincil filtredir.

Göz küresinin ön kısmının orta kısmına iris adı verilir. İris pigmentli bir yapıdır. Göz rengi (siyah, kahverengi, mavi vb.) irisin pigmentasyonu ile tanımlanır. İrisin merkezi açıklığına gözbebeği denir.

Gözbebeği, dairesel bir şekle sahiptir ve ışığın merceğe geçmesine izin verir. Tıpkı bir kameranın açıklığı gibi, içeri giren ışık miktarını kontrol eder. Aydınlık ortamlarda gözbebeği küçülür, karanlık ortamlarda ise genişler.

Gözbebeğinin genişleme ve daralma süreci anlık değildir. Bu, parlak güneş ışığından karanlık bir iç mekana girdiğimizde birkaç dakika hiçbir şey göremememizin ve gecenin ortasında aniden ışıkları açtığımızda gözlerimizi açık tutamamamızın nedenidir.

Dahili bileşenler

Gözbebeğinin hemen arkasında yer alan ve görsellerin doğru odaklanmasından sorumlu olan lens (mercek) adı verilen şeffaf yapı bulunur. Lens, doğası gereği esnektir ve dış aydınlatmaya göre kendini ayarlar. Lens ince, şeffaf bir gövde içinde yer alır ve göz küresi ile bir çift kas ile bağlantılıdır. Mercek ışığı kırar ve göz küresinin (retina) doğru şekilde odaklanmasına yardımcı olur.

Retina, göz küresi yapısının en iç tabakasıdır. Retina zarı, görüntülerin yansıtıldığı duvar olarak hayal edilebilir. Kornea, göz bebeği ve mercekten geçen ışık retina zarına odaklanır.

Doku bileşenlerine ek olarak, retina iki tip hücreden oluşur: çubuk hücreler ve koni hücreleri. İlki, loş ışık görüşünden sorumlu olarak kabul edilirken, ikincisi parlak ışık görüşünden sorumlu olarak kabul edilir.

Koniler, keskin kontrastlı görüntülerin algılanmasında kritik bir rol oynar. Her iki hücre tipinin eksikliği, oküler fonksiyonda anormalliklere neden olur.

Paylaşın

İnsanoğlunun İlk Akrabası İki Ayak Üzerinde Yürüyordu

Yeni bir araştırmada, ‘insanoğlunun bilinen en yakın akrabasının’ yaklaşık yedi milyon yıl önce hem iki ayak üzerinde durduğu hem de ağaçlara tırmandığı ileri sürüldü. Araştırma, Nature dergisinde dün yayımlandı.

Afrika ülkesi Çad’da 2001 yılında bulunan ve insanoğlunun bilinen en eski türlerinden birine (Sahelanthropus tchadensis) ait kafatası üzerinde yapılan çalışmalar bilinen insanoğlunun ilk temsilcilerinin yaşını bir milyon geriye attı.

“Toumai” adı verilen ve neredeyse eksiksiz olan kafatasının ait olduğu sanılan türün omurganın konumundan dolayı iki ayak üzerinde durduğuna işaret ettiği düşünülmüştü. Fakat bu sav, kemiklerin sayı ve nitelik olarak yetersizliğinden ötürü bilim insanları arasında şiddetli tartışmaları beraberinde getirdi. Bazı bilim insanları ise Toumai’nin yalnızca eski bir maymun türü olduğunu ve insanoğlunun akrabası olmadığını savundu.

Çalışmada bir grup araştırmacı Toumai kafatasının çıkarıldığı yerde bulunan oyluk kemiği ile iki kol kemiği ayrıntılı biçimde inceledi.

Fransız paleontoloji evrim laboratuvarı PALEVOPRI, CNRS araştırma enstitüsü, Poitiers Üniversitesi ve Çad’dan bilim insanlarının katıldığı çalışmanın yazarlarından paleontoloji uzmanı Franck Guy bulguları bir basın toplantısı ile kamuoyuyla paylaştı.

Guy “Kafatası bize Sahelanthropus’un insan soyunun bir parçası olduğunu söylüyor” dedi ve kemikler üzerine yapılan bu yeni araştırmanın onun “hareket ederken, iki ayak üzerinde durmayı tercih ettiğini gösterdiğini” belirtti. Guy Sahelanthropus’un duruma göre davrandığını ve ağaçlarda gezindiğini de sözlerine ekledi.

Kemiklerin Toumai’ye ait olduğu doğrulanamadı

Ancak 2001 yılında binlerce başka fosil ile birlikte bulunan bulunan kol ve bacak kemiklerinin Toumai kafatasına ait olduğu doğrulanamadı.

Yıllarca kemikler üzerinde yapılan test ve ölçümlerin ardından büyük maymun türleri ve diğer insanlara maymunlardan daha yakın olan insansı primatların fosilleriyle yapılan karşılaştırmalarda 23 özellik belirlendi.

Araştırmanın yazarlarından Guillaume Daver bu özelliklerin diğer primatlardan ziyade insansı türlere daha yakın olduğu sonucuna vardıklarını açıkladı. Örneğin, ön kol kemiğinde goril ya da şempanzelerdeki gibi elin arkasına yüklendiğine dair bir kanıta rastlanmadı.

Ormanlık, palmiyelik alan ve tropik savanlardan oluşan alanlarda yaşayan Sahelanthropus için hem yürüyebilmek hem de ağaçlara tırmanabilmek avantaj yaratıyor.

İnsanların şempanzelerden ayrı evrimleşerek ve bugünkü hale dönüşmesinde yürüme kabiliyetinin etkili olduğu iddiası sıklıkla dile getiriliyor. Ancak araştırmacılar Sahelanthropus’u insan yapan özelliğin çevreye adapte olma kabiliyeti olduğunu vurguluyor.

“İki ayak üzerinde yürümenin günümüzde bütün insanoğlu temsilcilerinde görüldüğünü belirten paleontoloji uzmanı Jean-Renaud Boisserie yine de bunun “kesin olarak insanoğlunu tanımlayan sihirli bir özellik olmadığı”  görüşünü ifade ediyor.

İnsanoğlunun soyağacı “çalı gibi”

Fransa Doğa Tarihi Ulusal Müzesi’nde paleontoloji uzmanı olarak çalışan Antoine Balzeau “bu çok önemli çalışmanın Toumai ve bu nedenle ilk insanlar hakkında daha bütüncül bir resim çizdiğine dikkat çekti.

Balzeau çalışmanın insanoğlunun soyağacının insanların kabiliyetlerinin birbiri ardına iyileştiği basit bir resim şeklinde değil, bir “çalı” gibi olduğuna dair teorileri güçlendirdiğinin de altını çizdi.

Ancak başka bilimsel çalışmalar araştırmanın olağanüstü iddialarının olağanüstü kanıtlar gerektirdiğini belirterek eleştiri getirdi. Araştırmacılar Çad’daki güvenlik koşullarının elvermesi halinde önümüzdeki yıl çalışmalarına devam etmek istiyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Sahipleri Eve Gelen Köpeklerin ‘Mutluluktan Ağladığı’ Keşfedildi

Yeni bir araştırma, sahipleri eve döndüğünde köpeklerin “mutluluk gözyaşları döktüğünü” ortaya koydu. Araştırma ekibi şimdi de köpekler diğer köpek dostlarıyla yeniden bir araya geldiğinde “ağlayıp ağlamadıklarını” araştırıyor.

Independent Türkçe’nin Current Biology bilimsel dergisinden aktardığına göre, çalışma, köpeklerin mutlu oldukları durumlarda gözyaşı döktüğünü ortaya koydu ancak araştırmacılar köpekler olumsuz duygularla karşılaştığında ne olduğunu test etmedi.

Araştırmanın baş yazarı Profesör Takefumi Kikusui’nin aklına bu çalışmayı yürütmek, 6 yıl önce doğuran kanişinin doğumdan hemen sonra gözlerinde yaşlar olduğunu fark edince gelmiş.

“Bu bana oksitosinin gözyaşlarını artırabileceği fikrini verdi” açıklamasını yapan Kikusui, köpeklerin gözlerinin gözyaşı ürettiğini ancak gözyaşlarının insanlarınkiyle aynı şekilde akmadığını da ekledi.

Japonya’daki Azabu Üniversitesi’ndeki araştırmacı, aynı zamanda köpeklerin sahiplerine kavuştuklarında gözlerinde daha fazla yaş olduğunu keşfetti.

Kikusui, bir köpeğin gözündeki gözyaşlarının taban seviyesinin, köpek yeni biriyle tanıştığında değişmediğini, bu nedenle köpeğin tanıdığı birini görmeye tepki olarak “gözyaşlarının” arttığını buldu.

Çalışma sırasında araştırmacılar, köpeklerin gözlerine oksitosin koydu ve bu gözyaşlarında artışa neden oldu. Bu durum, genellikle “aşk hormonu” olarak bilinen oksitosinin, köpek sahibini gördüğünde daha yüksek seviyelerde seyrettiği teorisini destekledi.

Önceki çalışmalar köpekler ve sahipleri oynadığında oksitosin salgılandığını bulmuştu fakat bu, köpeklerde oksitosin ve gözyaşı seviyelerini ilişkilendiren ilk çalışma.

Kikusui, “Hayvanların, sahiplerine kavuşmak gibi sevinç dolu durumlarda gözyaşı döktükleri keşfini hiç duymamıştık ve hepimiz bunun dünyada bir ilk olacağı için heyecanlıydık” dedi.

Köpekler insanların dostu haline geldi ve yakın bağlar kurabiliyoruz. Bu süreçte sahiple etkileşim sırasında gözleri dolan köpeklerin, sahipleri tarafından daha fazla ilgi görmesi de mümkün.

Araştırma ekibi şimdi de köpekler diğer köpek dostlarıyla yeniden bir araya geldiğinde “ağlayıp ağlamadıklarını” araştırıyor.

Paylaşın

Sivrisineklerin İnsanları Bulma Kabiliyetinin Sırrı Çözüldü

Sivrisineklerin insan kokusunu algılayabilme becerisini araştıran bilim insanları, onlarda diğer hayvanlardan farklı olarak her nöronda çok sayıda farklı koku reseptörü olduğunu keşfetti.

Özellikle yaz aylarında ne kadar önlem alınırsa alınsın sivrisinekler bir yolunu bulup insanları ısırabiliyor.

Bilim insanları Cell bilim dergisinde önceki gün yayımlanan yeni bir makalede, sivrisineklerin insanları tespit edebilme kabiliyetinin arkasındaki mekanizmayı ortaya koydu.

Araştırmacılara göre, sivrisinekler insanlar tarafından yayılan sıcaklık ve karbondioksit karışımı vücut kokusunu takip ederek yeni besinlerinin yerini bulabiliyor. Çoğu hayvan her tip kokuyu algılayabilen belirli bir nöron grubuna sahipken sivrisinekler birden fazla yolla koku alabiliyor.

Euronews Türkçe’nin aktardığına göre, raştırma ekibinden Boston Üniversitesi Biyoloji bölümü Yardımcı Doçenti Meg Younger, “Diğer hayvanlarla karşılaştırdığımızda sivrisineklerin karşılaştıkları kokuyu algılama şekillerinde bariz farklar bulduk.” şeklinde konuşuyor.

Koku reseptörleri çıkarılsa da insan kokusunu alıyorlar

Araştırmacılar, sivrisineklerin genomlarından insan kokusunu algılayan protein ailesinin tümünü çıkardıktan sonra bile bir şekilde insanları tespit edebildiğini gördü.

Ekip daha sonra, sivrisineklerin çevredeki kimyasallara bağlanan ve nöronlar aracılığıyla beyne sinyal veren antenlerindeki koku reseptörlerini inceledi.

Younger bulguları şöyle açıkladı: “Sivrisineklerin koku alma duyusunun merkezi dogmasını izleyeceğini düşündük, bu da her nöronda yalnızca bir tür reseptör olmasını gerektiriyordu. Ancak bunun yerine aynı nörondaki farklı reseptörlerin farklı kokulara tepki verdiğini gördük.”

Buna göre, bir ya da daha fazla koku reseptörünü kaybeden sivrisinekler yine de insan kokusu algılamaya devam edebiliyor.

Sivrisineklerin insanları tespit içgüdüsü çok güçlü

Araştırmacılar bu yedek reseptör sisteminin bir tür hayatta kalma mekanizması olarak evrimleşmiş olabileceğini düşünüyor.

Younger, “Sarı Humma Sivrisineği insanları ısırma konusunda uzmanlaşmış bir sinek türü. İnsanlar her zaman temiz suya yakın olmuştur ve sivrisinekler yumurtalarını temiz suya bırakır. Dolayısıyla onlar için harika birer besiniz. Onların da insanları bulma dürtüsü son derece güçlü.” şeklinde konuşuyor.

Araştırmacılar sivrisineklerin beyninin nasıl çalıştığını anlamanın ısırma davranışlarına müdahale etmede işe yarayacağına inanıyor.

İnsan kokusunun sivrisineklerin antenlerinde ve beyinlerinde nasıl temsil edildiği bilgisinin, onları insanlardan uzak tutmada yeni yöntemler geliştirme noktasında yardımcı olacağı düşünülüyor.

Ayrıca bu bilgiyle insan kokusunu algılayan reseptör ve nöronları hedef alan sinek kovucuların da geliştirilebileceği belirtiliyor.

Araştırmacılar sivrisinekleri insanlardan uzak tutarak sivrisinek kaynaklı sıtma, dang humması ve sarı humma gibi hastalıkların önüne geçilebileceğini umut ediyor.

Paylaşın

İlk Gen Haritası Tamamlandı: Hastalıkların Sırrı Çözülecek Mi?

Bilim insanları, yaklaşık 8 milyarlık dünya nüfusunda hastalıklara neden olan mutasyon ve genetik çeşitlilik ile ilgili çok önemli ipuçları sağlayacak ilk tam insan genomu haritasını yayınlamayı başardı.

Euronews’ta yer alan habere göre; 2003’te araştırmacılar, insan genomunun tam dizilimini açıkladıklarını duyurmuştu. Ancak bunun yaklaşık yüzde 8’i tam deşifre edilememişti. Neden ise haritaya entegre edilmesi çok güç olan yüksek oranda kendini tekrarlayan DNA parçaçıkları idi.

Science dergisinde yayınlanan makalede ise farklı ülkelerden bilim insanlarının oluşturduğu konsorsiyum, neredeyse 20 yıl sonra bu sorunun çözüldüğünü açıkladı.

ABD Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü (NHGRI) direktörü Eric Green yaptığı açıklamada, “Gerçekten eksiksiz bir insan genom dizisi oluşturmak, DNA planımızın ilk kapsamlı görünümünü sağlayan inanılmaz bir bilimsel başarıyı temsil ediyor” dedi.

Çalışmanın hastalar üzerindeki genetik çalışmayı güçlendireceğinin de altını çizen direktör, “Bu temel bilgi, insan genomunun tüm işlevsel nüanslarını anlamak için devam eden birçok çalışmayı destek verecek” dedi.

Haritanın tamamı, kromozom ve genlerin oluşturulduğu birimler olan 3 bin 55 milyar baz çiftinden ve proteinleri kodlayan 19 bin 969 genden oluşuyor.

Araştırmacılar, bunlar arasında yaklaşık 2 bin yeni gen tanımladı. Çoğu devre dışı olan bu genlerin 115’inin hala aktif olma ihtimali söz konusu. Bilim insanları ayrıca, tıbbi anlamda önemli 622 gendeki yaklaşık 2 milyon ek genetik varyantı da tespit ettiklerini duyurdu.

“İnsanın genom dizilimini gerçekten tamamlamak, yeni bir gözlük takmak gibiydi” diyen kıdemli araştırmacı Adam Phillippy, “Artık her şeyi net şekilde görebileceğiz ve tüm bunların ne anlama geldiğini anlamaya bir adım daha yaklaştık” diyerek tıp alanında ne kadar büyük bir adım atıldığını vurguladı.

Tam gen haritası insanlık evrimi ve biyolojisinin daha iyi anlaşılmasına fırsat sunmasının yanında yaşlanma ve kanser gibi alanlarda tıbbi keşiflerin yapılmasını sağlayacak.

Paylaşın

Tıpta Bir İlk: Domuzdan İnsana Kalp Nakli

ABD’nin Maryland eyaletinde yer alan Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi’nde ölmek üzere olan 57 yaşındaki kalp hastası David Bennett’a  son çare olarak domuz kalbi nakledildi. Dünyada böylesi bir ameliyatın ilk kez yapıldığı açıklandı.

Doktorlar, alınan özel izin sonrası Cuma günü yapılan ameliyatın 7 saat sürdüğünü, David Bennett adlı hastanın sağlık durumunun iyi olduğunu duyurdu.

David Bennett’ın ameliyattan bir gün önce, “Ya ölecektim ya da bu ameliyatı olacaktım. Ameliyatın karanlıkta bir atış olduğunu biliyorum ama bu aynı zamanda benim son şansım” dediği aktarıldı.

Ölümcül bir kalp hastalığına yakalanan ve bir dönem hayatından umut kesilen Bennett, ameliyat öncesi altı hafta boyunca hasta yatağında özel bir makinaya bağlanmıştı. Bennett’ın ameliyat sonrası uzun vadede sorun yaşayıp yaşamayacağı ise hala bilinmiyor.

Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi doktorları, yapılan bu ameliyat ile genetiği değiştirilmiş hayvandan alınan bir kalbin, insan vücudunda hemen reddedilmediğinin görüldüğünü söylüyor.

Nakil için az sayıda insan organı bağışlandığı için bilim insanları, hayvan organlarının nasıl kullanılacağı konusuna daha fazla eğilmeye başladı.

Maryland Üniversitesi bilimsel araştırmalar direktörü Muhammed Mohiuddin, “Bu işe yararsa, bekleyen hastalar için sonsuz bir tedarik imkanı ortaya çıkacak” dedi.

Ancak bu tür nakil girişimleri daha önce genelde hastaların vücutları hayvan organını hemen reddettiği için başarısız oldu.

Bu sefer Maryland Üniversitesi cerrahları, hücrelerinde, organın hemen reddedilmesine neden olan bir şekeri çıkararak genetiği değiştirilmiş bir domuz kalbi kullandı.

Geçen yıl bilim insanları, başka bir canlı türünden insana organ nakli konusunda yeni bir çığır açan gelişmeye imza atmıştı. Genetiği değiştirilmiş bir domuzda geliştirilen böbreğin insan vücudunda sorunsuz çalışmaya başlamıştı.

Paylaşın

İnsanlar Kıyafet Giymeye İlk Ne Zaman Başladı?

İnsanlar moda trendleriyle oldukça tuhaflaşabilirler, öyle ki kıyafetlerin her şeyden önce pratik ve işlevsel olması gerektiğini unutacak kadar. Elbiseler olmadan, insanlar sıcak Afrika savanlarından göç edemez ve buzul çağları gibi uzun soğuk dönemlerde asla hayatta kalamazdı.

Haber Merkezi / İnsanların giydiği ilk kıyafetler, hayvan kürkü ve postu, çimen, yaprak gibi doğal olarak bulunan malzemelerden yapılmıştır. Kıyafetlerle ne zaman süslenmeye başladığımız ise belli değil, ancak Fas’ın Atlantik Kıyısındaki Contrebandiers Mağarası’nda 120.000 yıl önceye ait giyim imalat aletleri bulundu.

Almanya’daki Max Planck İnsan Tarihi Bilimi Enstitüsü’nden Emily Hallett liderliğindeki araştırma ekibi, Pleistosen insanlarının ne yediğini belirlemek için gittikleri mağarada daha ilginç bir şey buldular.

Kıyafetler, sadece birkaç yüz yıl içinde ayrışıp yok oldukları için fosilleşmezler. Ama onları şekillendirmek için kullanılan araçlar çok daha sağlam oldukları için uzun süre kalabilirler. Hallett liderliğindeki araştırma ekibi, Fas’taki mağaralarda, deri ve kürk yapmak için postları kazımakta kullanılan düzinelerce alet keşfettiler.

Aletlerden bazıları, derilerden ve postlardan dokuları kazımak için ideal olan geniş, yuvarlak uçlu bir şekilde oyulmuş sığır kaburgalarıydı. Bu aletler, günümüzde aynı işi yapan zanaatkarların postları işlemek için kullandıkları aletlere oldukça benziyor.

Araştırma ekibi, toplamda 90.000 ila 120.000 yıl öncesine tarihlenen 62 farklı kemik aleti tespit ettiler. Bu keşif çok önemli, ancak ilk insanlar kıyafet yapmaya başladıklarında daha kaba aletler kullanmış olmalılar, bu nedenle ilk kıyafetler, bundan çok daha eski tarihleri işaret ediyor.

Bu kemik aletlerin zaman çizelgesi, insanların Afrika’dan yaptıkları büyük göçün hemen öncesine gelir. Bu çok mantıklı, çünkü ilk insanlar, soğuk Avrasya’ya yürüyüşte hayatta kalabilmeleri için kıyafetlere ihtiyaçları vardı.

Bu kıyafetlerin nasıl göründüğüne gelince, işte bu büyük bir muamma. Öncelikle pratik olup olmadıklarını veya sembolik süslemeler içerip içermediklerini ancak tahmin edebiliriz. Hallett ve meslektaşları bu aletleri kopyalayarak, Pleistosen avcı-toplayıcılarının kullanabileceği doğal malzemelerden deneysel olarak giysiler üretmek istiyorlar. Kuşkusuz eğlenceli olacak; amaç, bu eski süreçte gerekli olan zaman ve emeğin türünü daha iyi anlamak.

Paylaşın

İnsanlar İçin Mars’a Gitmek Güvenli Olacak Mı?

İnsanları Mars’a göndermek, bilim insanlarının ve mühendislerin bir dizi teknolojik ve güvenlik engelini aşmasını gerektirecektir. Aşılması gereken engellerden biri de güneşten, uzak yıldızlardan ve farklı galaksilerden gelen parçacık radyasyonunun oluşturduğu risk.

Haber Merkezi / Parçacık radyasyonu, kızıl gezegene gidiş-dönüş bir yolculuk boyunca insan yaşamı için çok ciddi bir tehdit oluşturur mu? Ve Mars görevinin zamanlaması, astronotları ve uzay aracını radyasyondan korumaya yardımcı olabilir mi? Bu iki kilit soruyu yanıtlamak, bu engelin üstesinden gelmek için uzun bir yol kat edildiği anlamına gelir.

Space Weather dergisinde yayınlanan yeni bir makalede, UCLA’dan araştırmacılar da dahil olmak üzere uluslararası bir uzay bilimci ekibi, bu iki soruyu “hayır” ve “evet” olarak yanıtlıyor.

Mars’a yapılacak bir uçuşun en iyi zamanı

Yani, uzay aracının yeterli korumaya sahip olması ve gidiş-dönüş süresinin yaklaşık dört yıldan kısa olması koşuluyla, insanlar Mars’a güvenli bir şekilde seyahat edebilmelidir. Ve Mars’a yapılacak bir insan görevinin zamanlaması gerçekten de bir fark yaratacaktır. Bilim insanları, Mars’a yapılacak bir uçuşun en iyi zamanının, güneş aktivitesinin zirvede olduğu, güneş maksimumu olarak bilinen zaman olacağını belirlediler.

Bilim insanlarının hesaplamaları, Mars’a gidip gelecek uzay aracını güneşten gelen enerjik parçacıklardan korumanın mümkün olacağını gösteriyor, çünkü güneş maksimumu sırasında, uzak galaksilerden gelen en tehlikeli ve enerjik parçacıklar, artan güneş aktivitesi tarafından saptırılıyor.

“Bu uzunlukta bir yolculuk düşünülebilir” diyen araştırma ekibinden jeofizikçi Yuri Shprits’e, “Mars’a uçuş yaklaşık dokuz ay sürüyor, bu nedenle uzay aracının fırlatma zamanlamasına ve mevcut yakıta bağlı olarak, bir insan görevinin gezegene ulaşması ve iki yıldan daha kısa bir sürede Dünya’ya dönmesi makul” diyor.

“Böyle bir görev uygulanabilir”

Shprits, ayrıca, “Bu çalışma, uzay radyasyonunun, uzay aracının ne kadar ağır olabileceği ve fırlatma zamanı konusunda katı sınırlamalar getirmesine ve Mars’a insan misyonları için teknolojik zorluklar ortaya koymasına rağmen, böyle bir görevin uygulanabilir olduğunu gösteriyor” dedi.

Araştırmacılar, dört yıldan daha uzun olmayan bir görev öneriyorlar çünkü daha uzun bir yolculuk, astronotları gidiş-dönüş sırasında tehlikeli derecede yüksek miktarda radyasyona maruz bırakacak.

Shprits ve meslektaşları, parçacık radyasyonun Mars’a yolculuk sırasında, vücudun farklı organları üzerindeki değişen etkileri de dahil olmak üzere, nasıl etkileyeceğini araştırdılar.

Araştırmada, nispeten kalın malzemeden yapılmış bir uzay aracı kalkanına sahip olmanın astronotları radyasyondan korumaya yardımcı olabileceğini, ancak kalkan çok kalınsa, maruz kaldıkları ikincil radyasyon miktarını gerçekten artırabileceğini belirlendi.

“Uzaydaki iki ana tehlikeli radyasyon türü, güneş enerjili parçacıklar ve galaktik kozmik ışınlardır; her birinin yoğunluğu güneş aktivitesine bağlıdır” diyen Shprits, galaktik kozmik ışın aktivitesinin güneş aktivitesinin zirvesinden sonraki altı ila 12 ay içinde en düşük olduğunu, güneş enerjili parçacıkların yoğunluğunun güneş maksimumu sırasında en yüksek olduğunu söyledi.

Paylaşın